SARDES-NİSAN(1) (1)

ysfcaglar

Sayfa1


Sayfa2


İÇİNDEKİLER

''Görünüşe aldanmak o kadar kolay ki.” ........................................................................................................................... 4

Nefret/ Bülent AKYOL ....................................................................................................................................................... 6

Ah şu Nobel Ödülleri ......................................................................................................................................................... 7

Torbası Delik Olanlar / Yunus ER ................................................................................................................................... 11

MAVİNİN TÜRKÜSÜ/ Adnan SUNGUR ............................................................................................................................. 14

SANATA EVET DİYE DİYE!.. / Yrd. Doç.Dr. Rasim Aşın ......................................................................................... 15

UÇUK/ Davut GÜNER ..................................................................................................................................................... 16

Bulvar kahvelerinin birine bir sandalye çekip oturdum. Kendime bir çay söyledim. Amacım bir çay içip,

çantamdaki dergileri karıştırmak, biraz da dinlenmekti. Hayat ne hızlı akıyordu. 25 yıl mühendis olarak çalıştıktan

sonra emekli olmuştum. Emekli olalı 10 yılı geçmiş. Vay be! Seneler ne hızlı geçiyor. Tam böyle düşüncelere

dalıyorken, sarışın bir kadın masama oturdu. ................................................................................................................. 17

Fatma DUMAN SARIGEDİK ........................................................................................................................................ 18

ŞİİR İMPARATORUYLA TARİHİ BİR GÜN/Gülgün YALVAÇ ................................................................................................ 19

POYRAZ YELİ/ Demir ZENGİN .......................................................................................................................................... 21

CEMİL’İN MEKTUBU/ Alper KARAZEYBEK ....................................................................................................................... 22

Son Bir Bakış…/ Saadet Demir YALÇIN ............................................................................................................................ 26

Aklımı Yitirip/ Aslıhan Acar .............................................................................................................................................. 27

VİRTUAL AŞKLAR/Zeynep HÜSEYİN ................................................................................................................................. 28

Mihriban/ Türkülerin Hikâyeleri ...................................................................................................................................... 29

Tiyatro Nedir ki…/ Ümit Denizer ..................................................................................................................................... 30

Saklar Mı Bilmem/ Emine UYSAL .................................................................................................................................... 31

Yüzünü Aynaya Dön! / Arife SEVDA ........................................................................................................................... 32

Kutsal Şehir/ Sevil Dur TÜREDİ ....................................................................................................................................... 34

SARDES KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ/ Celal ÇALIK .......................................................................................... 35

AFET/ Hasan ULAŞ ........................................................................................................................................................... 37

İsmail BARIN .................................................................................................................................................................... 40

RÖPORTAJ/ Saadet Demir Yalçın/ Gülgün YALVAÇ ......................................................................................................... 41

Son Bahar/ Aynur İrşik .................................................................................................................................................... 45

ÇADIRINI KAP DA GEL ...................................................................................................................................................... 46

TİYATRO GENEL SANAT YÖNETMENLERİ – USTALARA YÖNELİK HİZMET İÇİ EĞİTİM ATÖLYELERİ .............................. 48

Sayfa3


''Görünüşe aldanmak o kadar kolay ki.”

Doğum tarihi:8 Kasım 1954,Nagazaki, Japonya

Eş: Lorna MacDougall(e. 1986)

Filmler:

Beni Asla Bırakma,

Günden Kalanlar,

Kontes,

Dünyanın En Hüzünlü Müziği

Ödüller:

Man Booker Ödülü,

Nobel Edebiyat Ödülü,

Ebeveynler: Shizuo Ishiguro, Shizuko Ishiguro

Kazuo Ishiguro

"Yazarken ne olacağını bilmiyordum,"

diyor ünlü yazar. "Okurlar benim peşimden

gelecekler miydi? Ne yapmaya çalıştığımı

anlayacaklar mıydı, yoksa yüzeysel faktörler

hakkında önyargılı mı davranacaklardı? Bunun

fantezi türünde olduğunu mu söyleyeceklerdi?"

"İki masam var. Birinde yazmak için bir eğim var,

diğerinin üzerinde de bilgisayarım duruyor.

Bilgisayarım 1996'dan kalma ve internet

bağlantısı yok. İlk taslak için eğimli masada,

kalemle yazmayı tercih ediyorum. Benim dışımda

kimse tarafından okunabilir olmasını istemiyorum.

Kaba taslak büyük bir karmaşa. Stil ya da

tutarlılıkla alakalı hiçbir şeye konsantre

olamıyorum. Sadece her şeyi kağıda dökmem

gerekiyor. Aniden daha önce yazdıklarımla

uyuşmayan bir fikre kapılsam bile yine de

yazıyorum. Sonradan geriye dönüp halletmek için

bir not düşüyorum. Ondan sonra her şeyi

planlıyorum. Bölümleri numaralandırıyorum ve

yerlerini değiştiriyorum. Bu sırada ikinci taslağı

yazıyorum, nereye gittiğime dair daha açık bir

fikrim oluyor. Bu süre boyunca daha özenli bir

biçimde yazıyorum."

"Bu keyifli bir iş değil ama bunca zamandır da

yaptığım bu. Her gün yazmam."

"(Eşim) Lorna ve ben bir plan yaptık. Dört hafta

boyunca günlüğümü acımasızca temizleyip biraz

gizemli bir şekilde 'Çarpışma' olarak

adlandırdığımız şeyi sürdürecektim. Çarpışma

boyunca sabah dokuzdan akşam ona kadar

yazmak dışında bir şey yapmıyordum,

pazartesiden cumartesiye dek. Öğlen yemeği için

bir saat, akşam yemeği içinse iki saat boşluğum

vardı. E-postalar da dâhil hiçbir şeyi

yanıtlamıyordum, telefonumu yakınımda

bulundurmuyordum. Eve kimse gelmeyecekti.

Lorna, yoğun programına rağmen, bu süre

boyunca yemek pişirmekle ve evle ilgili

sorumluluklarımı üzerine aldı. Bu sayede,

umduğumuz gibi, sadece niceliksel olarak daha

fazla işi tamamlamakla kalmayıp, kurgusal

dünyamın gerçek dünyadan daha gerçekçi olduğu

zihinsel bir duruma eriştim."

"Her gün yazmıyorum, projede bulunduğum yere

bağlı. Kabataslak üzerinde çok uzun çalışırsam

zarar verici olur. Günde 5-6 sayfa daha fazla

yazarsam sonrasında ortaya koyduğum iş kendi

standartlarımın altında olur. Eğer kendimi

dizginlemezsem kafa karıştırıcı olur. Tıpkı caz

müzisyenlerinin en iyi işlerini çıkarıp sonra

tüymesi gibi."

Sayfa4


2017 nobel edebiyat ödülünü Günden Kalanlar romanıyla

aldı.

Öyle bir roman düşünün ki asıl anlattığı, tek bir satırında

dahi geçmeyen duygular, umutlar, hayal kırıklıkları,

özlemler olsun.

Kazuo Ishiguro’nun benzersiz tarzını en iyi ortaya koyduğu

eserlerinden biri olan Günden Kalanlar böyle bir roman…

Kazuo Ishiguro Beni Asla Bırakma romanında, yıkıma

götüreceğini bile bile kendi kaderini kabullenenlere odaklanır.

2005'te yazdğı Beni Asla Bırakma Time dergisi tarafından,

İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesine alınır.

Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı 2010 yılında

yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya

aktarılmıştır.

Çağdaş dünya edebiyatının en önemli isimlerinden Kazuo Ishiguro, Öksüzlüğümüz

romanında dinmek bilmez karmaşadan yorgun bir dünyadan söz eder. Yaklaşan yeni felaketin

işaretlerini okur. Gerçeklerin acılığını yankılayan bir hayaller âlemi…

Unutuş ve anıların gücü üzerine zamanı aşan bir öyküdür Gömülü Dev. Özenle korunmuş bir

aşka, intikama ve savaşa dair bir mesel. Hüzünlü, gizemli, her satırı iz bırakan bir romandır.

''Daha bu yaşta kusursuzluğa eriştiğiniz inancındaysanız, ileride hiç kuşkusuz ulaşabileceğiniz

mertebelere asla ulaşamayacaksınız.''

''Bizim kuşak için şunu söylemeyi doğru buluyorum: Mesleki saygınlık, esasen işverenin ahlaki

değerinde yatıyordu.''

"Neden Bay Stevens, neden, neden hep olduğunuzdan başka türlü görünmek

zorundasınız?"

Sayfa5


Nefret/ Bülent AKYOL

Desen: İsmail BARIN

Sayfa6


Ah şu Nobel Ödülleri

Alfred Nobel'in 1895 tarihli vasiyeti üzerine; fizik, kimya,

tıp-fizyoloji, edebiyat, iktisat alanlarında olmak üzere

beş dalda ödül verilmeye başlanmıştır. Nobel'in

vasiyetinde belirttiği gibi, Edebiyat Ödülü sahibine (İsveç)

Akademisi'nin seçtiği beş üyelik komite tarafından karar

verilir ve ödül Nobel Vakfı tarafından karşılanır.

Nobel Edebiyat Ödülü ilk kez 1901 yılında verilmiş, bu

ödülü (Fransa)'dan Sully Prudhomme kazanmıştır. Her

ödül sahibi, bir madalya, bir diploma ve miktarı yıllara

göre değişen nakit para ile ödüllendirilir. 1901 yılında,

Prudhomme 150 bin (İsveç) kronu almıştır. 2008 yılında,

bu ödüle (Fransa)'dan Jean-Marie Gustave Le Clézio layık

görülmüş ve 10 milyon (İsveç) kronu ile

ödüllendirilmiştir. Ödül töreni; geleneksel olarak

Stokholm'da, Alfred Nobel'in ölüm yıldönümü olan 10

Aralık tarihinde yapılmaktadır. 2011 yılına gelindiğinde

Nobel Edebiyat Ödülü 104 defa verilmiş ve toplamda 108

kişi bu ödülü kazanmıştır.

Nobel Edebiyat Ödülü

• "Fizik", "Kimya", "Fizyoloji veya Tıp" alanlarında en önemli icadı yapan kişilere;

• "Edebiyat" alanında en soylu ve en içten ideali örnek alarak meydana getiren eserin

yazarına,

• "Barış" Halklar arasında kardeşliğin gerçekleştirilmesi, orduların kaldırılması veya sayısının

azaltılması, barış kongrelerinin yapılması ve yaygınlaştırılması için en çok çalışan kişilere

verilir.

• Başlangıçta üç dalda verilen ödüllere 1969 yılında İsveç Merkez Bankası, Alfred Nobel

anısına bir de "İktisat" ödülünü ekledi. Bu ödüllerin dağıtılmaya başlaması 1901 tarihine denk

gelmektedir ve günümüze kadar sürmüştür.

• Fizik ve Kimya ödülleri İsveç Kraliyet Akademisi, Tıp ve Fizyoloji ödülleri Karolinska

Enstitüsü(Stokholm), Edebiyat ödülü İsveç Akademisi, Barış ödülü de Norveç Parlamentosu

(Storting) tarafından seçilen beş kişilik bir komisyon tarafından dağıtılmaktır.

Sayfa7


Nobel Neden Reddedilir Ki!

1958 yılında Rusya-doğumlu Boris Pasternak bu ödüle layık görülmüş, ancak Sovyetler

Birliği hükümetinin baskısı altında bu ödülü reddetmek zorunda kalmıştır.

10 Şubat 1890'da Moskova'da

doğdu. Moskova'lı sanatçı bir

aileden geliyordu. Ünlü bir

ressamın oğludur. Bir süre müzik

eğitimi gördü. 1909'da müzik

eğitimini yarım bırakarak Moskova

Üniversitesi'nde felsefe okumaya

başladı. 1912'de Almanya'ya

giderek Marburg Üniversitesi'nde

bir süre felsefe derslerini izledi.

İtalya üzerinden Moskova'ya döndü

ve Moskova Üniversitesi'ndeki

öğrenimini tamamladı. 30 Mayıs

1960'da Peredelkino'da öldü.

Boris Pasternak , çağımızın en büyük şairlerinden biri sayılan şair 1958 yılında Nobel

Edebiyat Ödülü'nü kazandı ama ödülü Stokholm'da kabul ederse SSCB vatandaşlığından

atılacağı korkusuyla geri çevirdi. Çağımızın tartışmasız en büyük yazarlarından biri. En

tanınmış romanı Doktor Jivago. (Rus insanının Sovyet devrimi sırasında yaşadığı acıların arka

planında yer aldığı büyük bir aşk romanıdır Doktor Jivago.) Pasternak bir rejim aleyhtarıdır.

Kitaplarında da Sovyet Devrimini eleştirmektedir.

Pasternak, yazarlığı ile bu ödülü çoktan hak etmiş olmasına karşın, ödülün yazarlığı için değil

ülkesini eleştirdiği için verildiğini anlayacak entelektüel bir birikime de sahiptir. Ödülü

reddeder.

Boris Pasternak, Nobel ödül komitesine bir mektup yazar: "Romanımın çevresinde gelişen

siyasi kampanyanın kazandığı boyutları görünce ve Nobel ödülünün bana verilmesinin, çok

çirkin sonuçlara varan siyasi amaçlı bir karar olduğu kanısına varınca kimsenin zorlamasıyla

değil kendi irademle ödülü reddettiğimi belirtirim"

Sayfa8


Jean-Paul Sartre

Hayatı boyunca tüm resmi ödülleri almayı reddeden Fransız yazar Jean-Paul Sartre, 1964'te Nobel

Edebiyat Ödülü'nü de geri çevirir.

İsveç basınına yaptığı açıklamada gerekçelerini şu şekilde açıklıyordu:

“Nobel Ödülü’nün, ödülü alacak kişinin fikrine danışılmadan verildiğinden haberim yoktu o

zaman ve bunun gerçekleşmesini engelleyecek zamanımın olduğuna inanıyordum. Ancak

şimdi anlıyorum ki İsveç Akademisi bir karar verdiğinde sonradan bu kararı bozamıyor.

Ödülü reddetme sebeplerim, Akademi’ye yazdığım mektupta da açıkladığım gibi, ne İsveç

Akademisi ile ne de Nobel Ödülü’nün kendisi ile ilgili değil. Mektupta, iki tür sebep zikrettim:

kişisel ve nesnel.

Kişisel sebepler şunlar: reddim fevri bir hareket değil, zira resmi ödülleri hep

reddetmişimdir. 1945’te, savaştan sonra, bana Şeref Nişanı takdim edildiğinde, devlete

yakınlık duyduğum halde nişanı reddettim. Benzer şekilde, birkaç arkadaşım teklif ettiği

halde, Collège de France’a girmek için de uğraşmamıştım.

[…]İmzamı Jean-Paul Sartre olarak atmam, imzamı Jean-Paul Sartre, Nobel Ödülü sahibi

olarak atmam ile aynı şey değil“

Sayfa9


BİZ BİR YAR SEVDİK/M.Ümit GÖRGÜLÜ

Biz bir yar sevdik

Çekilince bilindik

Sinemize koyduk

Bir muammaydık

Gün geçti yar olduk

Musallada

Kendimizden geçtik

Uzanınca anladık

Biz biz yol seçtik

Biz bir söz idik

Kıblemize koyduk

Söylenince bilindik

Gün oldu yol olduk

Öldük sandıktı

Menzilden geçtik

Bir sözle dirildik

Biz bir gül olduk

Bir vazifeydik

Koklandık solduk

Bitmeyince anladık

Bülbül olduk

Meğer bir dua'mışız

Gülden sorulduk

Edilince anladık

Biz bir dağ idik

Bir dil'mişiz meğerim

Aşılıp bilindik

Kesince anladık

Kar buz olduk

Kurşunmuşuz

Baharla eridik

Vurunca anladık

Biz bir su olduk

Biz bir soru'ymuşsuz

Akınıp durulduk

Bilince anladık

Suda balık olduk

Meğerim yanıtmışız

Çekilip tutulduk

Verilince anladık

Biz bir el idik

Biz bir ün'müşüz

Tutulup sevildik

Ünlenince uyandık

Biz bir ayak idik

Bir ah'mışız

Direnip dikildik

Çekilince sayıldık

Biz bir toprak idik

Biz bir ser'mişiz

Eşilip dikildik

Verilince anladık

Yerden bitik

Çekilmez dertmişiz

Göğe dizildik

Atılınca gördük

Biz bir çınar idik

Meğer bir sır'mışız

Gölgemizden sevildik

Duyunca bilindik

Gövdemiz geniş idi

Bir yâr' mışız dostta

Ortamızdan oyulduk

Sevilince anladık

Biz bir yapı idik

Biz bir narmışız

Topraktan yapıldık

Yarılınca gördük

O yapıda kilit idik

Meğer bin'mişiz

Açıldıkça bilindik

Saçılınca anladık

Biz bir halı idik

Biz bir aşk'mışız

Dövülünce bilindik

Aranınca anladık

Bir sefa'mışız

Meğer aş'mışız

Sürülünce bildik

Doyurunca anladık

Biz bir nefes idik

Biz bir otmuşuz

Yolunca anladık

Meğer bir odmuşuz

Yakınca anladık

Biz bir cehennemmişiz

Düşülünce anladık

Meğerim cennetmişiz

Serilince anladık

Biz bir yıldızmışız

Kayınca anladık

Bir izmişiz meğer

Çıkılınca anladık

Bir sofraymışız

Toplanınca anladık

Meğer ak kefenmişiz

Bürününce anladık

Bir yazıymışız

Su üstünde

Bir tınmışız meğer

Tel üstünde

Meğer ten bir süs imiş

Düşürünce bildik

Bu kalıp emanetmiş

Tabutta anladık

Meğer dünya yalan imiş

Giderken anladık

Kara servili parkta

Toplanınca anladık

Ettik bulduk

Bulduk ettik

Kalsın diye ünümüz

Bu sözleri kelam ettik

Kül olup gitmişiz

Kainatta bir bit mişiz

Meğer Ademden bitmiş

Âlemde bitmişiz.

Yunus'tan aldık feyzimizi

Sıra ettik tasamızı

Meğer bir soran olursa

Ümit ettik adı

Sayfa10


Torbası Delik Olanlar / Yunus ER

“Uzun ve sağlıklı yaşamanın sırları”

Zeus, oğlu Dionysos’i doğar doğmaz Nysa(1) dağlarına göndermiş. Bu dağların perilerine emanet etmiş

bebeği. Çocuğu tehlikeli birisinin hışmından korumak için böyle yapması gerekirmiş. Dağ perilerinin elinde,

doğanın kucağında büyüyen Dionysos, bonkör, cömert, civanmert, gani gönüllü bir delikanlı olmuş. Gittiği

her yere asma dalını götürmüş, bu topraklarda bağ yetiştirmeyi, üzümcülüğü, şarap yapmayı öğretmiş.

Sefaletin, acıların yumağında, sevinci, umudu, mutluluğu yaşamış, anlatmış, yaşatmış.

Sığırcık kuşları, yedikleri zeytinlerin çekirdeklerini bırakmışlar dağlara.

O çekirdekler toprakta, kurumuş, çürümüş yaprakların, otların arasında rüzgârla savrulmuşlar; baharda

patlamışlar; köklerini yerin dibindeki karanlık toprağa, çimlerini güneşe, yeryüzüne yollamışlar. Doğada

kendi kendine gelişen büyüyen delice zeytin filizleri, çöğür olmuşlar, kendilerini korumuşlar, ağaç olmuşlar.

Ancak o toprakta, yanlarındaki başkaca, bitkilerin, ağaçların, gelişmesini, büyümesini, güneşe doğru

gitmesini hiç engellememişler.

Günün birinde, kendilerine güvenemeyenler, kendi kendilerini yönetemeyenler, kardeşçe yaşamayı

beceremeyenler zeytin ağacına, ormanların kralı olmasını önermişler. Krallığı kabul etmemiş zeytin ağacı.

Herkesin içinde, herkes gibi özgürce yaşamayı yeğlemiş.

İnsankızı, insanoğlu, budamış, aşılamış bu deliceleri. Emek vermişler, yorulmamışlar, yürek vermişler. Her

bir deliceyi kültür zeytinine çevirmek için, vahşi bir aslanı evcilleştirir gibi emek vermişler. Dağlar zeytin

ormanı olmuş. Bu yörenin zeytinlerini, üzümlerini, incirlerini anlatırken, Evliya Çelebi: “Dağlarından yağ;

ovalarından bal akar.”

deyivermiş.

Zeytinlerinin cinsi memeciktir, yağ oranı oldukça iyidir. Yağları biraz koyu, tadı yoğun meyvemsi, hoş

kokuludur, içildiğinde boğaza dokunur. Romalılar zamanında kralların saraylarında, aroma zenginliğinden

olsa gerek, bu yöre zeytinyağları tüketilirmiş. Günümüz Avrupa ülkelerinde de aromaca zengin zeytinyağları

Sayfa11


en tutulan, en pahalı yağlardır. Bölge dışındaki yurdum insanları, alışamamışlar bu zeytinyağına. Ağır

gelmiş, zengin aroma onlara. Yöre zeytinyağları “tuka kaka“(!) sayılmış, satılamamış.

Gel zaman git zaman, iki binli yıllarda ülkemizde, resmi yetkililerin, resmi verileriyle, insanların sağlıklı ve

en uzun yaşadıkları yer olarak bu yöre -Nazilli- belirlenmiş. Her köyde, yüz yaşının üstünde ve oldukça

sağlıklı birçok insan tespit edilmiş. Görsel ve yazılı medya mensupları yöreye üşüşmüşler. Yüz yaşının

üstündeki sağlıklı insanlara, hep aynı soruları yöneltmişler: “Ne yediniz, içtiniz? Ne yaptınız? Alınan

cevaplar da aynı olmuş: “Ne bulduysak yedik. Bizim burada bulunan; zeytin, üzüm, incir. Pınarlardan su,

yayıklardan ayran içtik. Az yedik, çok yürüdük.”

Bu üne şana rağmen, doğal meyve aroması yönünden oldukça zengin zeytinyağlarını yöre üreticileri yine

satamamışlar. Bir belediyenin düzenlediği zeytinyağı konulu toplantıya konuşmacı olarak Mülkiyeli bir

zeytinciyi de çağırmışlar. Dert aynı: Zengin aromalı memecik zeytinyağına talep yaratmak.

Mülkiyeli zeytinci, yörenin ‘uzun ve sağlıklı yaşam diyarı’ seçildiğini hatırlatarak başlamış konuşmasına.

Bu güzel durumun yöre zeytinyağlarıyla ilintisinin belirlenmesi için bilimsel bir çalışma yapılmasını,

sonuçlarının paylaşılmasını anlatmaya yoğunlaşacakmış ama bir türlü kürsüde konuya ve konuşmaya

odaklanamamış. Kürsünün etrafında, herkesten ayrı, herkese aykırı; aykırılığı, göze mertek gibi batan bir

adam: “Onların torbası delik. Onların torbası” delik diye eşek arısı hızıyla vızıldayıp dururmuş. Zabıtalar

uzaklaştırsalar da, bu adam yine gelir ‘musallat’ olurmuş. Adam, hep aynı cümleyi tekrarlayıp dururmuş.

“Onların torbası delik.”

Kürsüdeki Mülkiyeli zeytincinin gözlerinin bu adama kilitlendiğini fark eden Belediye Başkanı, fısıltıyla:

‘delidir’ demiş. Merakı iyice artmış Mülkiyelinin. “Başkan, hepimiz biraz deliyizdir. Öyle anlar olur ki,

hepimiz deliririz.” diyecekmiş, konu dağılacak. diye söylememiş. Musallat adam daha gür seslenmiş:

“Onların torbası delik. Onların torbası delik” Bu sefer kürsüdeki O’na bağırmış: “Kimlerin torbası delik?”

“Yüz yaşını aşanların, torbası delik” sözü bir şeyler anımsatmış bizimkine. Dal gömlek, yarım pantolonla

dolaşan, uzun saçları sakalları keçeleşmiş ‘deli’ yi yanına çağırmış; “Gel buraya sen, Ağabeyciğim” demiş.

Mikrofonu eline tutuşturmuş. “Şimdi sen anlat, biz dinleyelim.” Ortalık sus pus olmuş; şaşkınlıkla kimse de

karşı çıkamamış ‘deli’ mikrofondan birilerine, resmi yetkililere sövüp saydırabilirmiş. Öyle yapmamış.

Dinleyelim ne anlatmış.

“Heeeeer… Her insanın… Doğuştan bir torbası vardır boynunda. Her gün… Heeeer gün yaşanan dertler

girer torbaya. Torbası sağlam olanlar, torbadaki dertleri atamaaaazlar… Dert yükünün altında çökeeeeeer

kalırlar. Beniiiim gibi. Yetmiş yaşında, yedi yaşından beri torbaya girmiş dertlerle, tasalarla, acılarla,

Sayfa12


kinlerle uğraşırlar. Bazılarının da torbaları deliktir. O günün derdi o gün düşer, torbanın deliğinden. Burada

herkes zeytinyağı tüketiyor. Ancak bazıları yüz yaşını aşıyooor. Onların torbası delik. Onların, torbası delik.

Beydağı ilçesinden dağ yolunu kullanarak Nazilli’ye geçeceğim. Dağın zirvesine yakın yerlerde, zeytin,

incir bahçeleri öyle perese yamaçlarda ki; toprak ancak atların çektiği pulluklarla işlenebilmiş veya hiç

işlenmemiş. Traktör gezecek yerler değil. Bir atlı gidiyor önümden. Atın üstündeki de yaşlı bir çınar. Zeytin

dalları var heybenin iki gözünde de. Belli ki zeytinlikten geliyor. Tam yanından geçerken yavaşladım ve

takıldım, malum, zeytin sezonu.

- Dayı zeytinlerde kurt var mı? Soruya soruyla karşılık verdi.

- Sen bizim zeytinliği biliyor musun?

- Yok, bilmiyorum. Ben bu yoldan ilk defa geçiyorum.

- Dedemin dedesi dikmiş o bahçedeki zeytinleri. Dikerken de demiş ki: “Üçte biri kuşa, üçte biri kurda,

kalanı da çocuklara, eşe, dosta.”

Dağın bayırında, çalıların arasına dağılmış koyun sürüsü görkemli bir tablo gibi duruyordu. Koyunların

boynunda takılı çıngırakların sesi ile bozulan, doğanın sessizliği dinlendirici bir konserdi. Zaman zaman

rüzgâr, bu sese ahenk veriyor, dağlara özgü, bahar çiçeklerinin kokularını içimize dolduruyordu. Mart

ayında hava biraz soğuk olsa da, insanı sarhoş eden bu dağlarda, vücut üşüdüğünü duyumsamıyordu.

Dionysos’un, büyüdüğü; Yörük Ali Efe’nin çete kurduğu dağlardayım. Yörük Ali, Haziran 1919’da ovadaki

yabancı işgalcilere, ilk baskını, bu dağlardan düzenleyerek; bölgede milli mücadeleyi başlatmıştı. “İyidir bu

yörenin halkı. Toprağı sever. Toprağı seven, insanı sever” Yerli halk için, efenin sözleri bunlar.

Çoban, uzun boyu, iri yarı, yüzündeki çizgiler: “Ben gün görmüş, günler görmüş bir ademim” dese de;

iskeleti bir çınar ağacı gibi sağlamdı. Yaşını sordum; sıradan bir sayı söylercesine; “yüz sekiz” deyiverdi.

Ne yaptın dayı sen? Nasıl genç kaldın böyle?

Ben iyi aşı yaparım. Bu dağlardaki bütün yabanileri meyve ağaçlarına aşıladım. Meyve verdi o ağaçlar. Kuş,

kurt o meyveleri yediler. Belki dua da etmişlerdir, benim için. Bana yaş vermişlerdir. Sırtındaki azık torbası,

halı desenli, nakışlı, güneşte, yağmurda iyice solmuş, herhalde çoban kadar dağlara tanık olmalı.

Torbada azık ne var? Açtı torbayı, bir parça köy ekmeği, peynir, yumurta, kuru soğan. O güzel el emeği

tarihi torbanın tabanı, kendi dokumasından fileli, yani torba delik, dışarıdan belli olmuyor.

- Dayı, senin torba delik.

- Ufalanan yiyecekler akıyor deliklerden. Toprağa düşen ufak yiyecekleri, karıncalar, böcekler yiyorlar. Bir

de köyde hastalanan olursa dağın uzundaki kar çukurundan kar götürüyorum bu torbayla, hastaya. Torbanın

altının delik olması işimi kolaylaştırıyor.

(1) Nysa: Aydın Nazilli arasında antik kent.

( Yazar Yunus ER’in izni ile Ceride-i Mülkiye’den alınmıştır.)

Sayfa13


MAVİNİN TÜRKÜSÜ/ Adnan SUNGUR

hiç bir şey bilmiyorsan

gökyüzünün türküsünü söyle

söyle ve bir daha söyle ki...

dilin mavinin tadını alsın

Sayfa14


SANATA EVET DİYE DİYE!.. / Yrd. Doç.Dr. Rasim Aşın

Sanat yapan ve yapmak için mücadelesinde yalnız bırakılanlara kendi içimizde sırtımızı dönmesek

de SANATA EVETİ daha da anlamlı kılabilsek. Anadolu’nun her bir köşesindeki yönetimdekiler de anlayıp

uygulayabilse.

Biz SANAT yapanlar kendi içimizde SANAT yapma aşkı-gayreti içinde YALNIZ bırakılmasak,

görmezden gelinmesek," sen yoluna bildiğin taraftan devam et, kimseye ihtiyacın yok" denilmesek..

Halbuki ne para ne iş ne de kariyer beklentisi yok sanat AŞKI ile çabalayanların.. Tek istedikleri

SANAT camiasında yaptıklarına ve yapacaklarına ÖNERİ VE EĞİTİMLERİNİ SÜRDÜRME de MANEVİ

destek peşindeler..

ŞAN ŞÖHRET PEŞİNDE olsa idi gider büyükşehirlere, örneğin İstanbul-Ankara - gibi büyük

şehirlerde “Yayınevleri, Sergi Salonları, Galeri Sahiplerine, Cast Ajansı ve Yapımcıların” Kapısında Nöbet

Tutardılar..

Ama Anadolu’nun dört köşesinde SANAT yapma derdi ile CİDDİ ve AKADEMİK çapta mücadele

verenleri GÖRMEMEZLİKDEN gelmek acıtıyor kalplerini..

Kendi içimizdeki sanat yapanlara “biz sanatçılar” da kayıtsız kalınca devlet de sanata kayıtsız

kalmaya devam ediyor.. Biz birbirimize sahip çıkalım ki; sanatın yaygınlaştırılması konusunda işbirliğielbirliği-güç

birliği yapmayı sürdürebilelim..

ANADOLU’nun dört bir yerinde SANAT yapma gayreti içinde olanları Öncelikle yerel devlet -ve

sivil toplum grupları sahiplenmeli ama onların da dertleri SANAT’tan önce şehrin rant getiren tarafları ile

meşgul olmak.. SANAT ve SANATÇIYA göstermelik ve KENDİNDEN OLANLARA yönelik olunca...

Ya Ustalar!?... Sanat fedaileri.. Hoca bildiğimiz bizleri çocukluk-gençlik yıllarımızda SANAT ile

zehirleyip de ortada kalmamıza sessiz kalanlar… Ya da yakın çevresinde, elinin-ayağının yakındakileri

görüp de uzak olanlara anca yılda bir iki etkinlikte karşılaştığında nezaketen görüşüp AMATÖR muamelesi

yapanlar ,SANATA EVET derken bizleri kaderimizle baş başa bırakmış olmuyor mu?… İğne ve çuvaldız

hatırlatması.. Lütfen…

ANADOLU’nun dört bir tarafında özellikle ÇOCUKLARA, GENÇLERE, Sanat-Estetik-

PEDAGOJİK ve PSİKOLOJİK açıdan DİSİPLİNLER ARASI koordinasyon ile sanatsal üretimlerimizi

YEREL imkansızlıklara rağmen özveri ile sürdürme telaşında olanları yaptığınız, organize ettiğiniz Edebiyat,

Sergi, Festival- Seminer-Eğitim Etkinliklerinize de DAVET ediniz ki; Yaptıklarımızı gösterme ve artıeksilerini

ustalara anlatma ,öğrenme çabamıza destek de verseniz!.. Kitaplarınızı okuyup uyguluyoruz, sonra

da yakınınızda olamadığımız için Sizlerin görüşlerini alamıyoruz..

Dikkatlerinizi çekmek için illa ki POPÜLER kültürün bir neferi mi olmaları gerek?!.. Bu gidişle

büyük şehirlere gidip popüler OLUNCA mı bu şaşkın sanatçı evlatlarınızı da “biz zehirledik de bize böyle

saygı sınırlarını zorlayarak sesleniyor bu VİRTUAL ortamından” deyip de DÖVMEYE başlarsanız elbette

yine de boyunları kıldan ince oluverir…

SANAT kavramını savunan tüm arkadaşların öncelikle okullarda SANATIN önemini konuşmaya,

genç kuşakla buluşmaya davet ediyoruz. Tanıtımını yapmadığımız bir kavrama talep eksiliyor mu diye

üzülmemek için SANATA EVET..

Saygı.. Sevgi Ve Selamlarımızla "SANATA EVET" demeye devam ediyoruz kendi küçük

sahilimizde bir Deniz Yıldızı olarak...

Sayfa15


CANIM/ Saleh SEBAT

Canim konuş

Bırak sesinin güzelliği yüreğimi açsın biraz

Keder benden kaçsın bir bir

Canım sakit,

Sakit oku bu şiirimi, bilmesinler bunu sene yazdığımı

Gözlerinde kaybolduğumu.

Canım yeter,

Yeter sustun çok söv beni, yeter ki konuş, ben küsmüyorum

Bekliyorum, acele etmiyorum...

Canım bakma,

Canım bakma uzakta geziyorum, kalbim senin yanındadır

Sensen her bir anın tadı.

Canım gitme

Çekip gitme yıkar sensizliğin ben ölürüm

Kalkıp arkanca gelirim

Canım ağla,

Ağla, beni günahlarımdan gözyaşınla temizle, yıka,

Saftı gözlerinin suyu.

Canım seni,

Canim seni bir kadını sever gibi hiç sevmedim şimdiye kadar

Seni sevdim doğma ananın çocuğunu sevdiği gibi...

Sayfa16


UÇUK/ Davut GÜNER

Bulvar kahvelerinin birine bir sandalye çekip oturdum. Kendime bir çay söyledim. Amacım bir çay içip,

çantamdaki dergileri karıştırmak, biraz da dinlenmekti. Hayat ne hızlı akıyordu. 25 yıl mühendis olarak

çalıştıktan sonra emekli olmuştum. Emekli olalı 10 yılı geçmiş. Vay be! Seneler ne hızlı geçiyor. Tam böyle

düşüncelere dalıyorken, sarışın bir kadın masama oturdu.

-Merhaba Oktay, ben Zerrin tanıyamadın mı?

-Özür dilerim. Pek çıkaramadım.

-Beni nasıl tanımazsın Oktay. Lise arkadaşın Zerrin’i. 1978’i. O hiç unutulmayacak yılı. Biz; Lise

öğrencileri: hayatı bir sinema filmi gibi görürken, tarihin yıkıntıları arasında mı kalacaktık?

-Adım Orhan. Ama ben hâlâ sizi çıkaramadım.

-Yuh be! Sen 1978’de Atatürk lisesine başlamadın mı?

-Evet, 1978’de Atatürk lisesine başladım. Ama sizi bir türlü hatırlayamıyorum.

-Oktay, hafızan ne kadar zayıflamış. Sen okulun en başarılı öğrencileri arasında sayılıyordun. Herkes seni

parmakla gösteriyordu. Takdirler, üstün başarı belgeleri…

-Doğru, başarılı bir öğrenciydim. Fakültede de başarılıydım. Ama hiç mutlu olamadım.

-Evet, ben de çok mutsuzum. Bütün bir şehir gibi mutsuzum. Sen 1978’de bir sinir nöbeti geçirmiş hepimiz

çok mutsuz olmuştuk. Sonra makine mühendisliği okudun. Elektrik Mühendisi Leyla’yla evlendin. Hiç

çocuğunuz olmadı. Leyla’yla evliliğiniz mekanik bir evlilikti. Öğrencilik yıllarında tuttuğun tek odalı evde 7

yıl yaşadın. Daha sonra bir apartman dairesine taşındın. Şimdi de triplex bir evde oturuyorsun. Doğru mu?

-Evet doğru. Şaşkınlığımı bağışlayın. Siz bütün hayatımı nereden biliyorsunuz?

-Eh işte… Haydi, bana müsaade. Kendine iyi bak Oktay!

-Ama siz… Siz gerçekten kimsiniz?

Kadın uzaklaştı.

UÇUK ZERRİN

UÇUK BERRİN

UÇUK ŞERMİN

UÇUK SERMİN

Diye tekrarlayarak, Eskişehir’in caddelerinde yürümeye devam ettim. Çok tedirgin olmuştum.

Sarsıntılar içindeydim. Ne Zerrin, Ne Berrin, Ne Şermin, Ne de Sermin . Ben de en ufak bir çağrışım

yapmıyor. Bu esrarengiz kadın da kimdi? Benim hayatımı nereden biliyordu. Rüyalarımda gördüğüm

kâbuslar sonrası bir uçuk mu? Ah! Bu nasıl bir uçuk? Bu nasıl bir yara? Bu nasıl bir mutsuzluk?

Eve geldim. Leyla’ya Zerrin’den hiç bahsetmedim. Zerrin yıllardır bu şehirde yaşadığımız bir

hezeyan mıydı acaba? Bir serap mı? Ey… Şehrin bütün kederleri… Bir Aralık akşamıdır. Şehrin kaybolan

bütün hayalleri.

Sayfa17


Fatma DUMAN SARIGEDİK

Sayfa18


ŞİİR İMPARATORUYLA TARİHİ BİR GÜN/Gülgün YALVAÇ

Yıllar sonra benim için tarihi önemi olan,

sayısız anılarımın baş tacı iki güzel adamla

MUHTEŞEM bir gün yaşadık. İçmeden anılar

denizindeki duygu ve anılardan adeta sarhoş olduk

bir avuç insan.

10.Mart 2018 Günlerden Şadan

GÖKOVALI… Şadan hocanın belgeselinin

çekildiğini duyduğumda “Ah abi görmeyi ne

kadar isterim” dediğim de “biz de geliriz”

demesiyle Sardes Sanat merkezi olarak harekete

geçtik. Tarih belirlenir, belirlenmez Zafer

Keskiner Tiyatro salonunun tahsisi yapıldı

belediyemizce. Bir heyecandır aldı bizi. İlk

çaldığımız kapı STSO. Başkanımız İbrahim

YÜKSEL oldu. Heyecanla Şadan Hocayı getirmek

istediğimizi, bize oda olarak destek olmalarını

istedik. Başkanımızın benimle aynı heyecanı

duyduğunu hissettim. Salihli Şiir ikindilerini oda

bizler gibi yıllarca takip etmiş, bense birebir

yaşamıştım Şadan hocayla. Destek sözünü

aldıktan sonra hazırlıklara başladık. Afişler,

davetiye dağıtımı derken 10 Mart geliverdi.

Bendeki heyecan 1500…

Şadan (Gökovalı) sözlüğe baktığımda

keyifli, neşeli, sevinçli demek ya. Adının aynısı

bir insan. Benim Karaadamım rahmetli Zafer

babamın da yıllarca en yakınındaki nadir

insanlardan biri.

“O kadarda önemli değildir bırakıp

gitmeler. Arkalarında doldurulması mümkün

olmayan boşluklar bırakmasaydı eğer,

Dayanılması o kadar zor değildir büyük ayrılıklar

bile.

En güzel yerde başlatılsaydı” demişti rahmetli Can

YÜCEL…

Ve biz ayrıldık… İstemeden, Yüreğimizde

yüzlerce şiir, yüreğimizde Bozdağları aşan bir

özlem, geriye baktığımızda yüzlerce anlatılası

anı… Karaadamım dönülmez bir yola gitti, benibizi

öksüz ve yetim bırakarak. Geride onun

sayesinde sanatın taaa dibine vurmuş çocuklar,

gençler, bizleri bırakarak.”Karaadam öldü.” Öyle

diyorlar, bana sorarsanız O; ben ölünceye kadar

bende asla ölmeyecek. Dünden bugünlere var

olmamdaki en büyük destekçimdi o. İkinci babam,

hayat üniversitesinde ki en değerli rektörüm, usta

öğreticim, bana kelimelerle dans etmeyi öğreten

adam, düşünce ve konuşma profesörüm, güzel ve

yürekli insan: Ben yaşarken, yaşadıkça ölür mü?

Dersiniz. Ö-le-mez…

Bir elmanın yarısı gibiydi Zafer Keskiner-

Şadan GÖKOVALI ikilisi

“Delikızım” derdi Karaadamım.”Salihli

Gülü” der Şadan Gökovalı. Biter mi bu iki dev

adamın efsane ortaklığı… Bitmez, bitmedi.”

Baban öldü” öyle diyorlar. Hâlbuki yalan, o

yaşıyor. Baktım Prof. Dr. Şadan GÖKOVALI

oradaydı. Fikret Alan, Rasim Aşın, Tehmine Özer

ve onu tanıyan seven, gerçek Şadan GÖKOVALI

hayranları da. İnsanların bedeni ölür. Fikirleri,

geride bıraktıkları yaşar ve onu yaşatırlar.

Şadan GÖKOVALI’nın belgeselini Ali

Murat GÜNEY çekmişti. Evet, çok merak

ediyordum 55 dakikaya Şadan GÖKOVALI gibi

bir dev nasıl sığacaktı.

Benim için Prof. Dr. Şadan GÖKOVALI:

Şiirlerin efendisi, rehberlerin imparatoru,

inanılmaz bir hafızaya sahip, bizleri şuan yaşayan

-yaşamayan sayısız şairle buluşturan becerikli bir

elçi, benim için gerçek bir dost, gerçek bir bir yol

gösterici, daha ne denir ki Hoş gelmişti Prof.Dr.

Şadan GÖKOVALI. Kendisini yıllar sonra

Salihli’de Zafer Keskiner’de sahnede görmek

anlatılmazdı. O dönemdeki genç nesil olarak

bizler için; O’nu tanımak dünyanın en güzel

kitaplarından birisine sahip olmak gibi bir şeydi.

O kitaplarıyla yaşadı, bizler onun kitaplarıyla,

yazdıklarıyla, şiire doğru yol bulduk, ışık bulduk.

Rehber oldu, güneş oldu şiir dünyamıza. Ve bizler

onun sayesinde hepimiz şiir akrabaları olmuştuk.

Onun belgeseldeki sesi de aramızdaydı.

Onu ilk Salihli şiir İkindilerinde tanıdım. İyi ki

tanıdım. Şiir ikindilerinde bizler; efsane ikiliden

“şiir nasıl okunur, düzgün nasıl konuşuluru” o

ikiliden öğrendik. Misket DİKMEN mazereti

nedeniyle aramızda değildi. Ama o bizlere

koşarak gelmişti ve ben mikrofonu TRT’nin en

deneyimli baş spikerlerinden usta gazeteci Fikret

ALAN’a ustasına bırakıp koltuğuma gömüldüm.

Belgesel güzeldi. Orada Salihli şiir

ikindileri karaadam da vardı. Ama böyle 10

Sayfa19


elgesel yapılsa Şadan GÖKOVALI’yı anlatmaya

yetmezdi. O anlatılmaz yaşanırdı. Bizler

şanslıydık. Şadan GÖKOVALI ile sayısız şiir

ikindilerinde çok güzel şiir dolu günler

yaşamıştık.

Belgesel bitiminde Alaşehirli karikatür

sanatçımız Saadet Demir YALÇIN Şadan

Hocanın bir karikatür’ünü, ardından onu 31 yıl

önceden tanıyan bir Salihli kızı Tehmine ÖZER k

tuval üzerinde akrilik boya ile yaptığı portresini

armağan etti ve ticaret odası başkanımız İbrahim

YÜKSEL o günün anısına plaketini sundu Şadan

Hocamıza.

Salihli Kaymakamımız Sn:Turgut

ÇELENKOĞLU, STS. başkanı İbrahim

YÜKSEL, Zafer KESKİNER’in eşi, oğlu, gelini

yeğeni, eski Milletvekili Sakine ÖZ ile yıllar

öncesinden Şadan GÖKOVALI şiir ikindilerinden

hayranı olan, onu çok sevip, saygı duyan,

özleyenlerin varlığı ile Salihli belediyesinde

basılmış kitaplarını imzaladı Şadan Hoca

konuklara tek tek hiç üşenmeden.

Rasim AŞIN tiyatro evinde Sardes Kültür

Sanat merkezi üyeleriyle karşılıklı sohbetler

devam etti. Şadan hocamız rahatsızlığı nedeniyle

konuşamasa da Fikret ALAN her zamanki gibi o

tok sesiyle izleyenleri konuşmaları ile yine yine

yeniden büyüledi gün boyu.

Tarihi bir gün yaşadık hepimiz. Ve tarihe

güzel anılar bıraktık elbirliği ile…

Kendimi çok ama çok şanslı bir insan

olarak hissediyorum. Şadan GÖKOVALI’yı

Fikret ALAN’ı ve sayesinde nice şairi yakından

tanımak, sohbet etmek fırsatını bulan ben;

kendimi bu konuda çok zengin hissediyorum.

Şadan Gökovalı, Fikret ALAN gibi adam gibi

kültürlü aydın adamlar, hep yaşasın ve var

olsunlar.

Teşekkürler Şadan abi, güzel dost Fikret

Alan

Teşekkürler STSO. Ekibi ve Salihli

Belediyesi.

Teşekkürler Sardes Kültür sanat merkezi

üyeleri. Sizlerle yeniden unutulmaz anılar

paylaşıyoruz ya çok ama çok güzel. Sizleri

gerçekten çok seviyorum.

Sayfa20


POYRAZ YELİ/ Demir ZENGİN

Eli kanlı bir yalnızlık;

İlk seferde yollara atıyoruz kendimizi...

Yağmur Lodostan eser;

Sen ise Poyraz yeli...

İçim soğuk, içim kırık bir cam parçası,

Sensizim üşüyorum...

Bir gülücük eksik sanki, ne bileyim...

Bir şeyler eksik gibi...

Arıyorum ve sığ bir tonla sesleniyorum,

Sesim, yağmur yağdırmıyor bu şehre...

Ilık bir yel arıyoruz,

Yağmura mektup yazdıracak bir neden...

Daha geceye varmadan,

Yalnız kentlerde donuyoruz...

Ayaz oluyor,

Damla damla atıyor kalbimizin ritmi...

Yağmur Lodostan eser,

Sen ise Poyraz yeli...

Sayfa21


CEMİL’İN MEKTUBU/ Alper KARAZEYBEK

Sevgili Aslı,

Bu mektup sana yazılmaya niyetlenmişti. Bazı

şeyleri tutamazsın. Gönül gibi, kalem gibi, otobüs

yolculuğunda içilen su ve gelen tuvalet gibi.

Nitekim ben de birçoğunu tutamadım. Sana bu

sonuncuyu yazmaya karar vermemle mektubu

göndermeye karar vermem arasında epey süre

geçti. Korkularım ve kararsızlıklarım bazen başa

bela. Nihayet elindeyim işte!

Aslında klasik bir mektup gibi başlayıp halini

hatırını sormam gerekirdi. Sorayım da, nasılsın?

İyisin inşallah. İş güç nasıl? Çoluk çocuğa karıştın

mı? Karışmadıysan da karışırsın. Hele

İstanbul’daysan kesin karışırsın. Hayat burada

hızlı çekim gibi yaşanıyor. Ben de zamanında

biraz hızlı çekim yaşamış bulundum. Şimdilerde

ağır çekimin daha keyifli olduğuna dair bir his

uyanıyor içimde. Çoktan ağır çekime geçtim belki

de!

Geçen sabah uyandığımda seni görüp önce hayal

olduğunu düşünerek evin çeşitli yerlerini dolaştım.

İki karış yol zaten. Volta atar dururken kendimi en

son Amerikan mutfaklı salonumun dikdörtgenden

çok kareye yakın penceresinin demirlerinin

ardından bakarken buldum. Pencereyi de

açıverdim, ohh! Tertemiz bir hava çektim,

“Nimet! “ dedim. Arka arka park etmek isteyen

genç kadına yardım ettim sonra ellerimle, o

görmeden ve biraz alçaktan. O pencerenin önünde

– ki evim bahçelidir – ve bahçe katı demenin

zengincesidir, bahçeli ev sahibi olmak. Bahçeme

döndüm sonra… Hayalmişsin ayrıca.

Sahi daire demişken… Bu oturduğum dairenin

ilanında bahçesi vardır yazıyordu. Betonarme

bahçe mi olur ulan dedim ama içimden dedim.

Tutmuş bulundum. Karşı dairemde öğrenciler

kalıyor. Ben tutmamış olsam onların arkadaşları

da bu fırsat gibi daireyi tutacaklarmış. Nadiren de

olsa şansım yaver gidiyor! Sonra bahçeden

yazdım sana. Mektubun gitmesi önemli değildir

sence de, öyle değil mi? Mektup yazılmak ister.

Kalemin işi bitince mektup mektupluğunu anlar.

Gönderilmek de neymiş! Kimin eline geçse biraz

dedikodu, biraz ter kokusu, biraz aşağılanma işler.

Öyle değilse değil de! Olduğu yerde kalmalı bir

mektup! Mürekkebi ağlamamalı, kupkuru olmalı.

İçinde ne varsa öyle kalmalı. Sonra dedim işte

betonarme zeminli bahçe mi olur dedim öyle,

içimden dedim.

Konuyla bir alakasını elbet bulursun ama

söylemeden edemeyeceğim ben seni biraz içimden

sevdim. Ki seksen sonları doksan başlarında

Karadenizli bir müteahhidin üçüncü sınıf

çimentoyu sevdiği kadar sevdim, İstanbul’da

kardeşinden ödünç aldığı indirimli kartla otobüse

binen bir işçinin ortalara güvenle ilerleme sevinci

kadar sevdim, kör Zeynep’in Yavuzu gördüğü

kadar sevdim. Esnafın veresiye defterini çöpe

attığı an içindeki huzur kadar sevdim.

Hep paradan mı bahsediyor gibiyiz? Yok canım!

Öyle gelmesin sana. Bütün ümitler bir his arar.

Bütün sevgiler ayrılık… Aradıklarını

bulamadığında insan arar da arar. Bulduğunda

nankördür kimi. Para nankörleri sever çünkü

nankördür kendisi de.

Sonra ne kadar mı sevdim? Babasının ölümüne

ağlayan çocuk kadar sevdim. Şaban’ın güldüğü,

Türkan’ın baktığı, Kadir’in kükrediği, Cüneyt’in

dövdüğü, Süheyl’in kürekle dayak yediği kadar

sevdim. Süheyl Süheyl, evet. Tarif etsem ne

yaptığını hatırlarsın elbette.

Bazı insanlar vardır. Ne yaptıkları tarif edilince

hatırlanırlar. İsimlerinin pek bir önemi yoktur.

Kaç kişi için öylesindir? Kaç kişi için öyleyimdir.

Benimle ilgili andıkları hiçbir vasıf, hiçbir unvan

aslında hoşuma gitmiyor. Sadece senin aşığın

desinler. Yeterli diyorum. İçimden diyorum yani.

Aslında ismin yerine yaptığın şeyin anılması hoş

değil mi? İnsanın gururu okşansa da ismini

görmeyle ne boş bir aldanıştır imza atmak biraz

düşününce. Sence de öyle değil mi?

Sayfa22


Kendimi sevmeye yahut sevilmeye – burasına

henüz karar veremedim – layık görmediğim

anlarda bahçemi bırakıp sokağa bakan tarafına

geçtim iki göz odamın. O aralar arabasını park

etmeye çalışan birilerine yardım ettim işte.

Yardımın azı çoğu, reklamlısı reklamsızı olmaz.

Yardım yardımdır. İstenilmeden ve habersizce de

yapılır. Yapılmalıdır da! Laf lafı açıyor,

biliyorum. Sıkılmadın değil mi? Geçen Cuma,

mahalleye yeni yapılan caminin çiçeği burnunda

cemaatine teşekkür edildi namaz sonrası.

Toplanan paralarla klima alınmış camiye. Cami

cemaati olarak sevindik. Bir şeylere toplu

sevinmek ve üzülmek yahut sinirlenmek

genlerimizde var. Çıkarken ayakkabımın ters

döndüğünü fark edip ben de bir adım atıp kendi

eksenim etrafında dönerken ayakkabımın tekini

geçiriverdim. İki elimin parmakları ve avurduyla

beraber içiyle neden yaptığımı tam bilmediğim bir

içgüdüsel hareketmişçesine aşağı doğru inerek

burnumun iki yanını, ağzımı, yanaklarımı ve

çenemi sıvazlar gibi yapmadan birazcık önceydi.

Sağ ayakkabıma ayağımı tam sokmuştum ki

karşımda branda bir afiş gördüm hem de caminin

tam giriş kapısında. Yaptıran bilmemkim

bilmemkim cemaate ve etraflıca alıp mahalleliye

“de” şükranlarını bildiriyordu. Hızlıca ayaklarımı

giydim, çıktım. Şadırvan –Allah için- yeniyle

eskiyi birleştiren bir yapıydı. Avluda kara küçük

kalpağıyla boz sakalına uyum katan bir köylüye

benzer giyimli bir dede gördüm. Gülümseyerek

geldi, ellerini iki elimin arasına sarıp azıcık

salladı, yüzüne götürdü. Allah kabul etsin dedi.

Ben bir şey diyemedim. Yaptığının aynısını

yaptım sadece. Sense hala sabahları bir hayalsin

karşılıksız ve habersiz yardımlarımdan önce!

Geçenlerde bakkala uğradım postaneden

dönerken. Çoğu zaman postaneye giden insanlarla

aynı yerde bulunmak için gidiyorum. Bu mektup

eline geçtiyse bil ki evde değilimdir. Ne garip

canlıyız değil mi? Evimize, mahremimize girilmiş

gibiyiz hislerimiz ortaya çıkınca. Kabuğu

soyulmuş, yenilmeye hazır bir mandalina gibiyiz.

Kendimi deniz kenarına atmışımdır o zaman.

Bahçeli de neymiş! Topuk hizasından yardım

edileni belirsiz park yardımı da nedir! Rutubet

kokusunun mobilya kokusuyla karışması kime

huzur vermiş ki deyip bir kaçmak isterim işte. Bu

mektup elindeyse ve şurasına kadar geldiysen ben

ya Zeytinburnu’ndayımdır ya Florya’da yahut pek

çaresiz hissetmişsem Kadıköy’e bile inmiş

olabilirim. Denizin rüzgarla karışmasından ya sen

çıkarsan?!

Bahtımın pek açık olmadığını çevremdeki birçok

kişiden duymuşumdur. Şaşırmayacaksın. Ben bu

daireyi tuttuktan daha altı ay dahi geçmeden daire

sahibi şehirce yaşanılan değişime sessiz

kalamayacağını ve kentinin sokaklarının daha

düzenli, binalarının daha güvenli olmasını arzu

ettiğini söyledi bana. Betonarme bahçesinde çay

içerken söyledi. O yüzden kentsel dönüşüme

girecek binasını istersem ileride beş yüz altı yüz

lira fazlaya kiralayabileceğimi gülümsedi

gamzesi. İyi adam! Hemen çık da diyebilirdi. Ev

bulmak dahi zor bu zamanda! Öyle değil mi?

Yıkılacakmış bu bina da.. Bakalım yakın bir

vakitte mi? Nasip, artık bir plan yapmıyorum.

Yaptığım planlardan bir hayır görmeyince böyle

bir karar aldım. Sana da tavsiye ederim.

Eskiden insanlar binalarının, gecekondularının

yıkılmasına üzülürlerdi. Şimdilerde çok

seviniyorlar. Dünya kiracılıkları kademe atlıyor,

onlar sahipmişçesine seviniyorlar. Sözü

edilmişken ben de seni bir gecekonducunun evine

gelen yıkım ekibinin topuklayıp gitmek zorunda

kaldığında çirkefçe kızgın gecekonanın

çocuklarının yüzündeki tebessüm kadar sevdim.

Konuyu bu kadar dağıtmam seni de sıkmış

olabilir. Neler yaptığımdan bahsetsem daha iyi

değil mi? En son söyleyeceklerimi de en başta

söylemişken mektubun merak uyandırıcılığı da

kalmamış olabilir. Yazılması gerekiyordu, o

yüzden yazıldı dedim ya!

Sabahları bir Türk kahvesi içiyorum daima.

Yürüyüşe çıkıyorum sonra. Güne zinde

başlamakla ilgili çok anlamlı ve motive edici

şeyler okuyorum. Vakit öğleni bulmadan arabesk

bir şarkıya kulaklarım yine çalınıyor. Melankoli

ruhumda mı var ne? İşim çok kazandırmıyor hala.

Allahtan evden kotarabileceğim bir iş. Akşamları

ise dua ediyorum. Mutlu ve huzurlu bir yaşamı

bana bahşettiği için Yaratana şükrediyorum.

Sayfa23


Alacağım ödemeler gecikiyor, birkaç

arkadaşımdan da alacağım var. Yok, yani aslında

çok küçük ödemeler değil ama şükretmek iyi. Üç

gün önce bindiğim metrobüste de el tutma

yerlerinde, ha işte o tutamaçlarda güzel sözler

yazıyordu. Bir tanesinde şöyle diyordu:

“Müslüman elinden ve dilinden herkesin güven

içinde olduğu kimsedir.” Turistlerden bazıları

bakıp anlamını sordular yanlarındakilere. Bir

yaşlı teyze temizlikle ilgili sözün geçtiği tutamacı

çıkardığı selpakla tutunmuştu. O sözle ilgili de

okulda öğrencilerine kompozisyon konusu veren

genç, dinamik, yenilikçi bir öğretmen tanımıştım.

Öyle bir izlenim uyandırdığı kesin. Birkaç

seminer de vermiş okullarda. Çok sıkıcı bir

adamdı ne yalan söyleyeyim! Sonu belli bir

kompozisyon bana gereğinden fazla düzenli

geliyor! Sana da öyle değil mi?

Konuyu yine mi dağıttım. Demem o ki şükretmeli

insan. Her durum ve şartta. Seni tanıdığıma, sana

bu mektubu yazıyor olabilmeme de şükrediyorum

mesela. Sen de şükrediyor musun benim gibi?

Benim gibi olmasa da benimkine benzer şeylere

de olabilir. Ben buna da şükrederim. Geceleri hala

az uyuyorum. Kitap okumak bazen sıkıcı gelse de

çeviri işleriyle birleşince bana hep sana mektup

yazmayı hatırlatıyor.

Bu tercüme işi insanı sözcüklere boğuyor, sonra da

gözleri yoruyor herhalde. İki numara daha ileri artık

gözlük numaram. Mektup yazmayı hatırlatıyor

demiştim öyle ya! Yazmıyorum çoğu zaman.

Yazdığım zaman da göndermiyorum. Bu mektup eline

ulaştıysa sırayla Florya, Zeytinburnu ve Kadıköy

sahillerine gel. Gece geç vakit gel. Sen de bana hala

mektup yazıyorsan, mutlaka gel. Konuşamasak da

denize beraber el sallarız.

Hasretle öperim,

Cemil

Sayfa24


AĞLASAM MI / Ahmet DEMİ R

Salına salına giden dilber

Bahtın yere düşer mi

Yüreğimde yaktın ateşi

Ah edip söylesem mi ?

Güzelim, selvi boylum

Keşke gitmeseydin

Buralardan

Bekledim durdum obanızda

Ah edip ağlasam mı?

Sayfa25


Son Bir Bakış…/ Saadet Demir YALÇIN

apartmanlarla çevriliydi, her bir katında onlarca

insanın yaşama sıkışıp çok şeye geç kaldığı. Nine,

evine ve ağaçlarına son bir veda bakışı bıraktı

yorgun gözleriyle, kimse görmedi konu

komşusundan çünkü onlar çok yüksekteydiler…

Kim bilir nereye götürüldü o nine, eviyle,

kendi elleriyle diktiği ağaçlarıyla vedalaşırken bir

daha geri dönmeyeceğini, bunun o değerlerine son

bakışı olduğunu da çok iyi biliyordu...

Geçen günlerin birinde epeydir geçmediğim

bir sokaktan geçerken eski, enikonu duvarları

yıkılmaya yüz tutmuş evinin önündeki küçücük

toprak alanda dikili ağaçlarıyla vedalaşan,

muhtemelen o güne değin hali ve hatırı pek

sorulmayan, iki büklüm bir nine dikkatimi

çekmişti... Yorgundu, solgundu, üzgündü...

Yılların yaşanmışlığı alnındaki çizgilerin arasında

kaybolmuş, bugüne değin belki de binlerce çiçek

ekmiş ellerindeki fesleğen kokuları havanın kirine,

pusuna karışmıştı. Sonra yolun karşısındaki bir

kadın, arabadan başını uzatıp "Hadi anne geç

kalıyoruz!" diye seslendi... Çok geçmeden

duvardaki müteahhit firmasının tabelasına gözüm

ilişti, evet o ev yıkılacak yerine apartman

dikilecekti. Zaten o sokakta da sadece ninenin evi

kalmıştı yıkık dökük. Evin dört bir yanı devasa

Pek çok şehirde kentsel dönüşüm ya da

modern şehirleşme adı altında yıkılan bahçeli, eski

mimariyle özenle yapılmış pek çok ev tarihe

karışıyor birbiri ardı sıra… Bir zamanlar

bahçesindeki ağaçların gölgesinde oturulup demli

çaylar içilen o güzelim alanlardaki ferahlığı bir

karışlık balkonlarda arıyor insanlar… Kuşlar bile

kafeslere hapsolmuş o balkonların demir

parmaklığı ardında, ötüşleri cılız, kırgın, yorgun

adeta… Ağaçların meyvesini en doğalından elini

uzatıp dalından kopartırken bir zamanlar; pazarda

hormonlu, pahalı, tatsız tuzsuz meyvelere,

sebzelere talim ediyor şimdilerde… Ve insanlar

elleriyle yerle bir ederken değerlerini,

yaşanmışlıklarını, tarihlerini yine en derininden

sitemini de etmekten geri durmuyor. Son bakışları

hiç gelmeyecek gibi hep daha modern olalım

istiyor.

Yıkılacak evine ve evinin önündeki

ağaçlarına veda eden ninenin hüznünü bilmiyoruz,

hiç bilmeyeceğiz büyük olasılık. Bir fidanı dikip

büyüdüğünü an be an izlemenin, meyve

vermesinin hazzını unutup gideceğiz…

Ninelerimizden, dedelerimizden emanet

aldığımız bu dünyayı bir beton yığını olarak

çocuklarımıza bırakıp ardımıza bile bakmadan

kaçacağız, son bakışı atmaktan çekinerek…

Fesleğen kokuları ise çoktan karışmış olacak

havanın kirine ve pusuna...

Sayfa26


Aklımı Yitirip/ Aslıhan Acar

Kalbimi bulduğum evden çıktım

Unutanların bahçelerinden geçip

Duvarlarından aştım

Dün müydü yoksa bin yıl evvel mi?

Omzundan düşerdi güneş

Göğsüne batardı

Kan kızıl günlerden

Sığınırdık geceye

Tenimiz kül kokardı

Unutanların şehrinden geliyorum

Karanlık caddelerinden

Önce aklımı sonra kalbimi kaçırdım ben

Bu yangın yerinden...

2018

Sayfa27


VİRTUAL AŞKLAR/Zeynep HÜSEYİN

Virtual alemde gerçeküstü sevişmeler, hızlı

başlayıp kısa süren beraberlikler. Duygu,

hissiyattan mahrum zaman geçirmeler, dünyanın

bir ucundan başka bir ucuna uçuşup gezintiler, dar

bir mekânda dünyaları içine sığdırmalar, vakit

öldürerek, kendini harcamalar. Farkına varmadan

virtuel âleme tesadüf dalanlar, dev dalgalara

kendini verip, yok olanlar, gerçekle bağlantısını

kaybedip, hayal selinde boğulanlar, pencereden

bakıyor gerçeğe özlem duyan gözler.

Çağdaşlık uğruna iki medeni insan

birbirine yakın bir o kadar uzak virtual dünyada

beraber, el ele, göz göze her sabah ve akşam.

Bedenler uzak, fiziki ayrı iki olgunca insan

birbirine bağlı koca bir gövdeye gönül kökler

salmış. Müzikli davetlere raks ediyor yabancı

duygu ve temenniler, ikram edilen leziz muhabbet

sofrasından mest olmuş açlık çeken sefiller, aşk

çağırışımı seher vakti nirengi buluşmalar,

labirentlerde saklı gizemli yaşantılar.

İki farklı cinsten birbirinden uzak insan

virtual tuzağın ağında tutsak. Birbirine esir

birbirine bağlı bir noktada iki insan, masumca

heyecan ve aşkla hayata kanat çarpar bolca. Kadın

ve erkek iki cinsten arkadaş büyük bir aşk

serüvenine yelken açarak, engin denizlere dalarak,

mucitler gibi yenilikler keşfetmeye meyiller,

eğilimler, ihtiraslar, hayal kırıklığı durağında

feryat yakarışlarla uyanmalar. Farklı açıdan hayata

yaklaşan iki zıt cins arkadaş virtual salıncakta baş

döndürücü hızda sallandı uzunca.

Mutluluğu dorukta cinsi kadın arkadaş,

sabahtan akşama rahatı kovalar, gecenin koynunda

hayalleriyle baş başa sabahlar. Saadetin tadını

duyumsar gönülden gelen çığlıkta, duaya ve

şükrana davettir, onu uyandıran sedalar. Aşınadır,

delidir, geceye vurgun mecali, karanlıkla

aydınlığın birleştiği an, vuslata erişircesine kalbi

varlığıyla çarpar. Secdeye değen alnında kaderinin

yazgısı, aralanır perdesi, görünmeyen gerçekler

sicil sicil akar, selamet vaat eden rükû ve

senalarda, gözyaşına boğulur tatlı yaşanmamış

belalar.

İki medeni ve olgun arkadaştan, tek

bedende ruhsatsız sevgiler tutsak, gıpta eden

nazardan şimşek çakar ikazlar, ikilemden

bükülmüş, sakat kalan aşklar. Anlaşılmayan

dostluklara düşman kesilmiş oklar, masum,

kirlenmemiş ilahi aşk tohumuna saplanır, yaralar

ve parçalar. Şüphe ve önyargılarla yargılanır

sevdalar, ölüme ve yokluğa mahkûm edilir devasa

duygular. Virtual âlemde yekpare, canpare şimdi

yıldızlar âleminde ışıldar solgun halde, gönlünde

sevgi meşalesi yanıyor alev alev.

Sayfa28


Mihriban/ Türkülerin Hikâyeleri

1960 yılında yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdürrahim Karakoç’un gerçek adını gizleyip, Mihriban

diye seslendiği Anadolu kızının hikâyesi bu...

Köyde düğün olacaktır, civardan misafirler gelmeye başlamıştır. Genç Abdürrahim köyünde bir genç kız görür,

ailesiyle komşunun düğününe gelen misafir kızdır. Tanışmak nasip olur, Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler

yüzlü, yumuşak huylu manasında ki Mihriban’dır bu. Misafirlikleri ilerledikçe aşk da ilerler.

Bir sabah Abdürrahim kalkar ve Mihriban adını koyduğu sevdalısını görmeye gider, gider ki misafirler gitmiştir.

Abdürrahim’in dünyası değişmiştir hayat manasızlaşmıştır, aşk acısı yüreğini yakmıştır. Bu halini gören ailesi kızı

bulmak için Maraş’a gider, uzun aramadan sonra kızın ailesini bulur ve kızı isterler. Önce kız küçük derler, bahane

bulurlar bakarlar ki Abdürrahim’in ailesi ısrarcıdır gerçeği söylerler: “kız nişanlıdır.”

Ailesinin halinden olumsuzluğu sezen Abdürrahim kızın nişanlı olduğunu duyunca da, “ Bir daha bu evde ismi

anılmayacak ve konusu geçmeyecek.” der. 7 yıl sonra aşk ateşinin sönmediği anlaşılmıştır.

Sarı saçlarını deli gönlüme/ Bağlamışım çözülmüyor Mihriban

Ayrılıktan zor belleme ölümü/ Görmeyince sezilmiyor Mihriban

Yar deyince kalem elden düşüyor/ Gözleim görmüyor aklım şaşıyor

Lambada titreyen alev üşüyor/ Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama/ Aşk deyince ötesini arama

Her nesnenin bir bitimi var ama/ Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

Sayfa29


Tiyatro Nedir ki…/ Ümit Denizer

AÇOK 2: Muhsin Ertuğrul, Handan Ertuğrul,

Haldun Taner AÇOK söz konusu olunca, bizi

çocuk tiyatrosu yapmaya yönlendiren değerli

Hocalarımızı anmadan olmayacak... Muhsin

Ertuğrul, Handan Uran Ertuğrul ve Haldun Taner

hakkında ayrıntılı bilgilere ulaşabilirsiniz. Burada

bizimle olan bağlarını özetleyeceğim o kadar…

Biliyorsunuz AÇOK “Anadolu Çocuk Oyunları

Kolu” adının kısa söylenişidir... İstanbul'un

“Anadolu” yakasında, “gezginci bir grup” olarak

“çocukların ayağına” gittiği için bu isim

seçilmiştir... Güzel bir rastlantıyla unutmadığımız

Hocalarımız da Anadolu yakalı idiler…

Muhsin Ertuğrul ve Handan Uran Ertuğrul,

Harem’de, bizim evlerimize çok yakın bir evde

oturuyorlardı. Handan Hanım, kendi üretimi olan

“Üryani Likörü” ikramı ile ziyaretlerimizi

unutulmaz kılıyordu... Haldun Taner Hocamızı da

Moda Mühürdar’daki evinde ziyaret ediyorduk.

Her ikisi de sözleşmişler gibi, çocuklara

yönelmemizi öğütlediler: “Çocuklara gitmelisiniz

ve Türk Tiyatrosuna yeni seyirciler

yetiştirmelisiniz…” dediler.

Biz de onların sözlerini talimat kabul ettik. Ve

henüz 20’li yaşlarımızın başında olduğumuz 1973

yılında, AÇOK kuruluş bildirgemizi şöyle yazdık:

“Çocuk tiyatrosunu, ‘ilaveten renkli miki’

olmaktan kurtaracağız… Çocuk ruhunu umut

ve sevinçle besleyeceğiz… Yarının büyüklerine,

yarını kurmanın hazzını taşıyacağız… Kaderci

ve savaşçı olmayan özlerle yaklaşacağız

Onlara... Kendimizi, insan sever, yurtsever,

barışsever, çalışkan ve ilerici kuşakların

yetişmesine adıyoruz… Asla bu kuşakların

gerisinde kalmayacak bir sanat üretiminin

içinde olacağız… Karşılıklı konuşmaların en

aza indirildiği, dans, aksiyon, şarkı ağırlıklı

sahne biçimlerini tercih edeceğiz… 7 yaşından

büyükler seyircimiz olacak ve koca koca

oyunculara, pembe pelüşten ‘tavşan kardeş’

kostümü giydirmeyeceğiz…”

Bu manifestodan bir milim bile şaşmadan:

“Eğitim üretim içindir” değerlendirmesine

inandık. Bu nedenle her oyun çalışmamız mutlaka

eğitimle başladı. Eğitim dediğimiz, LCC Tiyatro

Okulunda değerli hocalarımızdan gördüğümüz

“her şeydir”. Sadece sahneye yönelik bilgiler

yoktur bu “her şey” içinde: Saygı, sevgi, görgü,

nezaket, farkındalık, kişisel bakım, temizlik de

vardır. Tüm bu hayat bilgisi ayrıntıları, AÇOK

oyunlarında görev almış her genç tiyatrocu için

yol gösterici oldu. AÇOK’ta yetiştikten sonra

başka başka tiyatrolarda, televizyon ve sinema

projelerinde başarılı olan o sanatçılarla gurur

duyuyoruz. Tabii hayata veda edip aramızdan

ayrılan arkadaşlarımız da oldu. Onları da her

zaman saygı ve sevgiyle anıyoruz…

Kuruluşumuzun 45. Yılı geride kaldı. Bu süre

içerisinde on binlerce çocukla buluştuk. Bu

yetmedi gençlere de oyunlar hazırladık. Bu da

yetmedi yetişkinlere de oyunlar hazırladık.

Oyunlarımız, değerli eleştirmenlerce övüldü.

Seçkin ödüllere layık görüldü. Avrupa’daki

festivallerde ülkemiz tiyatrosunu başarıyla temsil

etti. Uzun süreli turnelere davet edildi… Hiçbir

oyunumuz Türk televizyonlarında görülmedi

maalesef. Ancak Hollanda Devlet Televizyonu

Hamburg Festivalinde kaydettiği “Keloğlan”

oyunumuzun tümünü yayınladı…

Sayfa30


Saklar Mı Bilmem/ Emine UYSAL

Bağrımda açıyor hasret gülleri

Nazlı yar gurbette koklar mı bilmem

Gitti de gelmiyor yaban ellere

Aklına gelir de yoklar mı bilmem

Aşkımı kıskanan kem

gözle baksa

Can evimden vurup fitneyle yaksa

Dillere düşürüp bin bir kulp taksa

Yar bana güvenip aklar mı bilmem

Unutup gurbette mutlu dünleri

Yaşayıp gider mi bensiz günleri

Beklemem yine de ondan bunları

Derdime yeni dert ekler mi bilmem

Yürekten severken ellerin olsa

Kalbim kırılarak hicranla dolsa

Mutlu günlerimiz mazide kalsa

Benden bir hatıra saklar mı bilmem

27.09.2011

Henri Cartier-Bresson

Sayfa31


Yüzünü Aynaya Dön! / Arife SEVDA

hiç unutmayacağım. Bu pakettekiler de size, beni

unutturmayacak” dedi.

Yine bir hazan mevsiminde haftanın ilk

günüydü. Dışarıdaki yağmuru gören kuşlar

başlarını deliklerinden çıkaramazken, hayatın

ritmini yakalamakta takatsiz kalmış bir yürek,

elindeki paketi bırakacak güvenli bir liman

aramaktan yorulmuşken, yakınındaki banka

oturup, bir süre yağmur altında denizin rüzgârla

dansını seyretti. Havada kesif bir yalnızlık kokusu

vardı. Toprağın suyla teması bile bastıramıyordu

bu kokuyu. Hiçbir güzellik ilgisini çekmiyor,

aslında her sabah uyanmış olmak bile, yaşarken

öldürüyordu. Kadının bu derbeder halini görenler

farklı yorumlar yapıp yanından uzaklaşıyordu.

Sabırla bekleyişi yılgınlığa ve tükenmişliğe

dönüşüyordu. Tam ümidini kesmişti ki; bahçenin

köşesindeki ofisinden dışarıyı seyretmekte olan

Ali, yorgun görünen ve yağmur altında ıslanmakta

olan kadını fark etti.

Ali, ofisinden şemsiyesini kaptığı gibi

dışarıya fırladı. Kadının yanına oturup şemsiyesini

kadının başına tuttu.

Ali, “hanım efendi hava çok soğuk, içeriye

gelmek ister misiniz?” diye sorunca kadın, şaşkın

bir o kadar da üşümüş halde elindeki paketi

gösterip; “Ben bunu emanet edebileceğim birini

arıyorum fakat verebileceğim kimsem yok” dedi.

Ali de, “ siz içeriye gelin, söz veriyorum ben sizin

için bu emaneti saklarım” dedi.

Ali, kadını ofise alıp odanın sıcaklığının

yeterli olup olmadığını sordu. Kadın yeterli

olduğunu söyleyince, kadına peçete verip

kurulanmasını bekledi. Kadın, beyaz deri koltuğun

ıslandığını düşünüp ayağa kalktı. Ali ise “lütfen

oturun” dedi. Kadın ise saatine baktı. Bir yere

yetişmeye çalışan biri gibi aceleyle “ gitmem

gerekiyor” dedi. Ali'ye ıslanmış hediye paketini

uzatıp “ bu sizin, benim için acı tatlı anısı var.

Fakat bende kalması beni çok yordu, bu hatıraları

benden alabilecek iyi birisine benziyorsunuz. O

kadar insan geçti yanımdan halin nedir diyen

olmadı. Bir siz geldiniz. Çok teşekkür ederim. Sizi

Ali, “rica ederim. İnsanlık görevimiz.

Hayat hepimize farklı planlar sunuyor. Emin

olabilirsiniz ki ben de sizi unutmayacağım. Lütfen

kendinize iyi davranın. Bu hayatta size en yakın

kişi yine sizsiniz. Üzüntüler, kederler misafir

gibidir. Gelir giderler. Önemli olan misafiri

gönderenin hatırına, misafiri en iyi şekilde

ağırlamaktır” dedi. Kadına kartvizitini veren Ali, “

bir ihtiyacınız olursa bana buradan ulaşabilirsiniz”

dedi. Kadın ile vedalaşırken buruk bir gülümseme

belirdi yüzlerinde. Çok erken kalkmıştı, hâlbuki

konuşacakları daha çok şey vardı...

Ali, kadın gidince pakette bu kadar değerli

ne olduğunu merak edip pakete usulca yaklaştı.

Paket ıslanmış ve yıpranmış görünüyordu. Uzun

bir yoldan geldiği ve mecalinin kalmadığı belliydi.

Bütün olasılıkları tecrübeleriyle değerlendirip

harekete geçti. Paketin sağına soluna baktı.

Üzerinde yazı var mı, özel bir işaret ya da marka

görmeye çalıştı. Biraz daha yaklaşınca paketin

diğer tarafında parşömen kâğıtlarından yapılmış

gökkuşağı renklerinde zarif bir kurdele gördü.

Pakete yaklaştıkça farklı boyutlar çıkıyor ve içini

daha çok merak ediyordu. Paketin üzerindeki

yazılar dikkatini çekti, şifreler, tüyolar vardı ve

kim bıraktı, neler gördü, içinde neler olabileceğine

dair birçok şey içeriyordu.

Paketin kapağının bir kanadını kaldırıp,

içindeki gizemi görmeye çalıştı. Pakette bir ayna,

bir yer küre ve bir de kendisine yazılmış bir not:

“Baktığın ayna sana seni anlatır ve yerküre de şu

koskoca dünyada nerede olduğunu hatırlatır,

yaptığın özel şeylerle dünya üzerindeki izin büyür

ve birilerinin seni anımsamasını sağlarsın.”

Ali, aynayı eline aldı ve tarifsiz bir

mutluluk duydu. Mutluluğu aynaya yansıyınca

gülümseyen dudaklarına eşlik eden gamzesi

parladı yanağında. Sandalyesinde öne doğru

eğilerek baktı bir de aynaya. Aynadaki siluet

değişti bir anda. Parlak ve açık bir alın, birbiriyle

uyumlu yüz hatları, aynaya diktiği farkındalık

bakışları, düşünen bir beynin ve mücadeleci bir

kişiliğin eseri dökülen saçlarıyla, kendisiyle

barışık bir kişilik. Ortalama bir uzunluğa sahip

parmak ve elleriyle üretmeye ve rahatından ödün

verebilecek kadar başarmaya yatkın bir kişiliği

Sayfa32


olduğunu gösteriyordu. Parmağında bağlılık

halkasının yokluğu ya iradeli bir bekleyiş ya da

kötü bir deneyimin boşluğuydu. Temiz, bakımlı,

renk uyumuyla yaşını yansıtan giyimi dengeli bir

kişiliği ve görünümüne dikkat ettiğini, kolundan

hiç çıkarmadığı siyah kordonlu saati zamana ve

saatine verdiği değeri gösteriyordu.

Entelektüel görünümü onu kibirli yapmadı

çoğu zaman çünkü hayatın ona kattığı deneyimler

doldurdu belleğini. Okuma azmi getirdi belki de

onu bu seviyeye. Artık birçok kişinin can, beden

ve ruh sağlığını korumak gibi bir görevi vardı.

Aynaya bakmak ve kendine olan

hayranlığını görmek yanağını kızartınca, utangaç

mizaç belirdi dik ve cesur duruşunun ardında.

Tüm kalbiyle, insanlığıyla yaklaştı aynaya ve

yarım kalmışlığı gördü.

Aynaya bir şeyler anlatıyor sakin,

donanımlı ve kendinden emin bir edayla. Gözleri

aynanın çerçevesine takılıyor, arkasında ne

olduğunu merak ediyor birden. Ayna da onu

bulunduğu paketten çıkaran kahramanı daha fazla

tanımak istiyor fakat ikisi de susuyor. Ayna,

duyduğu güveni ve kabulü kaybetmekten korkuyor

çünkü sahibi onu dikkatsizce kavramıştı acıtmıştı,

kırmıştı benliğini birçok kez…

Ali ise insanların benliklerini

koruyabilmek için işinin başına dönüyor ve biraz

dalgın biraz ümitli masasındaki yerküreyi

çeviriyor...

Sayfa33


Kutsal Şehir/ Sevil Dur TÜREDİ

Bütün sokakları gezilesi bir şehirsin ama yorgunum

Bütün meyhanelerinde oturup bir güzel içilmeli senin

En güzel aşk şarkılarıyla

Bütün sokak lambaları altında bir güzel öpüşülmeli önce

Sonra düşünülmeli mesela

Nasıl zapt edilmeli bu şehir

Kaç asker dikilmeli burçlarına

Ve bu şehrin toprağında açmaya meylettiyse bir çiçek

Buranın yağmurunu, karını göze alıp ilk kendinden geçecek

Fotoğraf: Willy Ronis, Pont Charles,

Sayfa34


SARDES KÜLTÜR SANAT VE EDEBİYAT DERGİSİ/ Celal ÇALIK

Sardes Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisinin Şubat/2018 tarihli ikinci sayısının kapağında bir ibare

önce gözüme çarptı sonra özüme kazındı.

“Bir hayalin altına imza atmak”

Ne güzel bir söylemdir bu. İlk bakışta hiçbir şey yok gibi. Ancak düşününce sanat adına her şeyi

kapsayan bir edebiyat cennetinin müjdesi gibi. Merhum babannem medrese mezunu bir muallimdi. Dini

bilgiler yanında, yemek, koruyucu sağlık, biçki, dikiş nakış üzerine, köyümüzün ve tüm civar köylülerin sık

sık kapısını çaldığı bir uzmandı. Yeni Türk harfleriyle okumayı yazmayı bana henüz beş yaşında iken

öğretmişti. Osmanlı tarihini ve Eflatun Cem Güneyin tüm masallarını ezbere bilirdi. Onun sahip olduğu

edebiyat kültüründen olsa gerek Çiftçi babam, kerpiç evimizin gömme dolaplarını dönemin yazarlarına dair

kitaplarla doldurmuştu ve her akşam yatmadan önce bir kitap okurdu. Bende o sıralarda daha okula

gitmeden önce Anderson’un öykülerini okumaya başlamıştım.

Bu babaanne faslı biraz uzun sürdü ama altı yaşımdan yedi yaşına kadar bana ayrıca pratik Fransızca

öğretmişti. Piyano bildiğini de söylerdi ama nerede bulacaksınız köyde piyanoyu da çalsın. Babaannemden

öğrendiğim Fransızca ile lise sona kadar yata yata Fransızcadan hep on almayı başardım. Namazlık duaları

ondan öğrendim. Sahip olduğum terbiyeyi ondan öğrendim. Nasıl içeri girilir, nasıl çıkılır? İnsanlarla nasıl

iletişim kurulur. Ah keşke daha iki üç yıl yaşasaydı. Kim bilir ne çok şey kaçırdım. Ancak babaannemden

söz açmamın sebebini şimdi açıklıyorum. Bana hep şöyle derdi:

- Bak evladım, cennetin sekiz kapısı vardır. Güzel sanatlar da sekiz tanedir. Bu da demek olur ki;

cenneti âlânın kapılarından sanatçılar girecek. İşte bu yüzdendir, bir hayalin altına imza atmayı cennet

müjdesi olarak algılamam.

İnternet ortamının zorluğuna rağmen dergiyi

baştan sona okudum inceledim. Salihli’de bir araya

gelen bir avuç sanatseverin yaşadığı zorlukları, acıları

içimde hissettim. Ancak bir şeyler başardıkları

zamanlarda da hissettikleri sevinçleri paylaştım. Bu

coşkuların bir paydası oldum. Cennetin kapıları hazır

beklese de yönetimlerin kapıları çoğu zaman kapalıdır

yüzümüze. Kırk dereden su getirip bir yöneticiye

derdimizi anlatmak zordur. Onları fikirlerimize,

sanatseverliğimize paydaş kılmanın zorluğunu iyi

bilirim. Ancak başarılamayacak bir olay henüz

yaşanmamış olaydır. Salihli sanatsever aydınlarının

bunu başardığını görmek beni bir yandan mutlu

ederken bir yandan da daha ümit kâr kılıyor.

Dergi yazarlarından Yusuf Çağlar, Emine

Uysal, Tuğra Erkan; ikinci sayıda bu sanat hareketine

dair güzel yazılar yazmışlar. Her birini okudum.

Fikirlerini ve dileklerini paylaşıyorum. Derginin ilk

sayfalarını, ödül olan 13 yaşında bir çocuğa vermeleri

büyük bir incelik. Gülgün Yalvaç, 17 – 21 Ocak 2018

tarihleri arasında Salihli’de gerçekleştirilen sanat

olaylarını kaleme almış. Anladığım kadarıyla

Salihli’de insiyatifi ele alan sanatseverler fikri

Sayfa35


anlamda Kültür ve Sanat Merkezinin üst yapısını oluşturmuşlar bile. Cemaat hazır ama cami yok gibi bir

tespit değil de teşbihte bulunacağım. Teşbihte hata olmaz, hatasız da teşbih olmaz denir. Ancak tüm

içtenliğimle dilerim ki; en kısa zamanda Salihli’de ikamet eden sanatsever dostlarım fiziki olarak da güzel

bir Kültür ve Sanat Merkezine kavuşurlar. Her şeye rağmen hâlâ iyi adamlar olduğuna inanan biri olarak.

Yerel yönetimlerden, valilik birimlerinden ve gerekse hayırsever yurttaşlarımızdan ses geleceğine

inanıyorum. Bu topluluk daha şimdiden kendi güçleriyle iki adet dergiyi birden çıkarmayı başarması

övünülesi bir olaydır. Ülkemizde en fazla 160–170 civarında kültür ve sanat dergisi olduğuna inanıyorum.

Bu oldukça küçük bir rakamdır. Sardes dergisi için bu yazıyı kaleme alırken Kırklareli ilindeki sanatsever

dostlarımın “Kırkses” adlı bir kültür sanat ve edebiyat dergisi çıkardıklarını duydum. Şu anda gönlüm bir

festival alanı gibi oldu.

Derginin ilk sayfalarında yakınlarda kaybettiğimiz büyük tiyatro sanatçımız Münir Özkul’a yer

verilmiş. İlerleyen sayfalarında ünlü yazarlarımızdan Ayşe Kulin’in, Gülten Dayıoğlu ve Buket Uzuner’in

edebiyat maceralarına ve onları üne taşıyacak zorlu yollarından söz edilmiş. Zordur edebiyat. Uzun ve

dikenli bir yoldur. Aslında kimse bir şöhret beklememelidir. Benim için bir yaşam biçimidir edebiyat.

Televizyon ekranlarında gördüğümüz büyük sanatçılar genellikle saçı sakalı uzamış, paspal, bakımsız

adamlardır. Acaba bunlar berbere gitmez mi diyenler çok olur. Ben de pek seyrek giderim berber dükkânına.

İki ayda bir defa. Saçım uzar, sakalım uzar, tırnaklarım uzar ha uzar. Lakin her sabah akşam egomu

törpülemeyi ihmal etmem.

Dergide yer alan şiirlerden beğenmediğim hiç olmadı. Hepsine birer tane gönül işareti bıraktım.

Öyküler, makaleler iyiydi. Nereden bakarsan 62 sayfalık dergi, bir dergi gibi duruyordu.

Asıl önemli olan sanatçıların duruşudur. Ve ben gerçekten Salihlili sanat dostlarımın duruşunu

yürekten kutluyor ve daha nice güzel başarılara, hayallere imza atmalarını diliyorum.

Celal ÇALIK

Eski TEKSAD Başkanı

Yeni TEŞYAD yön. Kur. Üyesi

Tekirdağ ADD Edebiyat Kültür ve Sanat Merkezi Sorumlusu

Sayfa36


AFET/ Hasan ULAŞ

Göğü bıçakladılar gecenin karanlığında!

Ak'tı kanı

Ben gördüm!

Sonra bir vaveyla

Sonra bir ağlamak

Sonra davudi bir sessizlik

Sonra toprak kokusu

Sonra güneş

Sonra kan damlayan yerden kalkan bir gelincik...

Avni ARBAŞ

Sayfa37


Kadın/Şadan GÖKOVALI

“Kadın

Her tarafıyla kavun

Kavunun içinde binlerce mahkûm

Sıfır sıfır ikiye ekliyorum sen oluyorsun

Sen kesir bilir misin ellerini saklasam?

Ellerini çarpamam

Ellerini bölemem

Topluyorum ellerini kadının!”

(Arif Karakoç, “Sarı Yasemin”

bir kadının durmadan azgın saldırılara

uğrayan bir kadının iffetini savunmasından?”

Benim aklım, Montaigne’den Lady Godiva’ya

sıçradı. Hani o soylu kadın; kocasının, halkın

vergi yükünü hafifletmesi karşılığında, çırılçıplak

at sırtında, koca şehri bir uçtan bir uca kat etmişti;

ama - helal olsun - hiç bir erkek bu soylu davranışı

gösteren, adı “Tanrı’nın verdiği” anlamına Lady

Godiva’ya…

Üniversitelerde dönem başlarındaki derslerde

söylediğim bir söz vardır:

“Burası, okuma – yazma öğrenilen bir yer

değildir. Burada, bilginin nerede nasıl

bulunup, namusluca nasıl kullanılacağının

öğrenileceği son yüksek eğitim kurumudur.

Şeykerin doğası gereği; her insan öncelikle;

yaşadığımız coğrafyanın tarihini ve kendi adının

anlamını öğrenmeli. Olabildiği kadar, tanımını

yapamadığı sözcüğü kullanmalı.

“Söz gelimi Kadın’ı nasıl tanımlarsanız ve /veya

kökü nereye dayanır bu kutsal sözcüğün?

Belleğimin belgeliğine başvuruyorum; şu bilgiler

geliyor gözümün önüne:

“kadına, erişkin dişi insan, hatun, hanım kişi.”

Tarihçeyi merak etmeyecek kadar meraksız

mıyız?

Kadın sözcüğü, Soğd’ca, “kraliçe” anlamındaki

“waten” sözcüğünden sürüp geliyor. İlk olarak,

Orhun Yazıtlarında (735) “xatun” ve “katun”

olarak geçiyor.

”Tekmil Türk Edebiyatına eşdeğer” sayılan

“Dede Korkut”ta (k400 yılından önce ),“kadun”

diye anılıyor:

“Ak südün emdüğüm kadınım Anam.” Aslında

insanlık tarihi, kadının insan sayılma savaşının

öyküsüdür. “Deneme” nin babası Michel de

Montaigne’ den ( 1533- 1592) bir cümle:

“Bilmem, Sezar’ın, İskender’in kazandığı

savaşlar, daha mı çetin olmuştur, genç ve güzel

Mağara devrinden itibaren erkeklerin “güreşsek

yener, dövüşsek döveriz” kaba zihniyetiyle

ikinci plana attığı kadınların, zinciri kırma çabası,

8 Mart 1857’de doruğa ulaştı. Erkeklere kıyasla

çok az ücret alıp, günde 16 saat çalıştırılan tekstil

işçisi 40 bin kadın, 8 Mart 1857’de iş bırakma

eylemi yaptı. Çoğu zaman görüldüğü gibi, bu

grev girişiminde polisle çıkan çatışmada 129 işçi

kadın hayatını kaybetti.

26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da toplanan II.

Enternasyonal’da, Alman Sosyal Demokrat Parti

önderlerinden Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart

“Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak kabul

edildi. Ülkemizde bu gün, 1921’den itibaren

kutlanılır oldu.

Bu kutsal topraklarda ışık saçarak toprak olmuş

birkaç kadını, birkaç satırla yâd eyleyeyim:

Amazon Torunları

PUDUHEPA: “Sallugalgal” Büyük Hitit

İmparatoriçesi Puduhepa’yı ben “tek geçerim.”

Bu kadın 34 yüzyıl önce Anadolu platosunda

yaşamış. İştar rahibinin kızı olan Puduhepa, önce

kocası, sonra oğlu ile koca İmparatorluğun

yönetimine katkı koymuş; daha önemlisi, çağının

iki süper gücü kendi ülkesiyle komşu Mısır

arasındaki İlkçağ’ın “Dünya Savaşı” sonundaki

Kadeş Barış Antlaşmasına mühür basmış

Puduhepa, bir adım daha ilerlemiş ve Anadolu’da

ilk etnik birliği kurmuş olan memleketinin en

yüksek yargıcı olmuş. Tüm mahkemelerin

çözemediği hukuki sorunları Puduhepa çözmüş!

ASPASİA: Antik çağın güzel ve aydın kadın

tipine adını vermiş olan bu Hatun, İonia’nın

merkezi olan Miletos’ta (Aydın’ın Söke

ilçesinde) yaşamış. Grek Mucizesinin mimarı

Perikles’in gözdesi olmuş, ona, yöneticiliği

Sayfa38


öğretmesi için Klazomenai’den (Urla-İskele)

Anaxagoras’ı, modern Atinayı kurdurması için

Söke’den Hippodamos’u getirtmiştir. Koca

Perikles Atina yasaları hilafına, bir yabancı olan

Aspasia ile evlenmesine izin verilmesi için

Senatoda hıçkıra hıçkıra ağlamış!

ARKASİYANNASE: Bir afet-i suz-i cihandı.

Kolophon’lu (İzmir’in Menderes ilçesi

Değirmendere) kadın. 40’lı yaşlarda Atina ‘ya

gittiğinde kelli felli Akademia filozoflarının; işte

Sokrates, Platos, Aristo Tales gibi akıllarını

başlarından uğratmış. Koskoca Platon, “ Bu

güzel, yüzündeki kırışıklıklara rağmen bizi

büyüledi; ah onu bir de 20’li yaşlardayken

görmeliydi. Kim bilir ne yürekler yakmıştır?

Diye hayıflandı.

ARTEMİSİA: Anadolu’da Ay İffet ve Bereket

Tanrıçası Artemis’in hüküm sürmesinden sonraki

adları onunkine benzer iki kadın yaşamıştır. İlk

Artemisia, Hallikarnassos (Karia/Bodrum)

Kraliçesi idi.

Salamis Deniz savaşında ustaca manevralarıyla

düşmanı saf dışı bırakan bu kadın, tarihin ilk

kadın Amirali idi. Salamis savaşı sonrası bağlaşığı

(müttefiki) mağrur Pers İmparatoru / Xerxses’e

(Serhas’a) şu altı çizilesi sözü söyletti:

“Bugün kadınlarımız erkek gibi, erkeklerimiz

kadın gibi savaştı.”

AZRA ERHAT: Okumakta olduğunuz gecikmiş

Emekçi Kadınlar Günü yazısında manevi anam

Azra Erhat’ı unutmak, oğla yakışmaz.

Kendisinden 2 bin 500 yıl önce yaşamış Homeros

, Hesiodos, Aristophanes gibi şair ve yazarları

Türkçe konuşturmuş bu polyglot (çok dil bilen )

kadın anlatmak yerine, onun vasiyetinin ilk iki

cümlesini anımsatayım:

“Ben Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Azra

Erhat. Anamdan babamdan çok şey aldım,

fakat mayam Atatürk’tür. Her birini canımdan

sevdiğim Türk Gençleri arasından şu üçünü

kendime evlat seçtim: Cengiz Bektaş, Şadan

Gökovalı, Ayça Abakan .”

Bu yazıyı, Türk şiirinin “Abla”sı Gülten Akın’ın -

kendi cenaze töreninde okunan şiiriyle bitirmeyi

münasip gördüm:

KADIN OLANIN TÜRKÜSÜ

Git oldu can, sürgün geldi dayandı

Sürgün yine geldi dayandı

Kitapları topladım, çocukları giydirdim

Hadi de doğrulalım Dranazın karnına

Biz nereye düşeriz halk fakir fıkara

Her bahar, her yaz gurbette

Sılaya dönmesi olur velakin

Ne sılamız belli, ne gurbetimiz

Çiğdemi Ardahan yaylalarında

Nergisi Sinop’ta

Van’da koparmışsak, sarı gülü

Portakal kokusu Kumluca’dan gelir

Karıştırdık Sıla nere, gurbet hangisi

Bizim gibi gurbetçi görülmemiştir

Git oldu can, sürgün geldi dayandı

Diktiğin fidanlar sen olmayanda

Yel vura ırgalana, gün vura dul dalana

büyüyecek

Yasa şu ki ekinler yürüyecek

Bebek dillenecek, güçsüz hallanacak

Sis kalkacak İsfendiyar başından

Selam olsun bizden önce geçene

Selam olsun dosta; hasa, çile çekene

Selam olsun dayanana, düşene

Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına

Git oldu can sürgün geldi dayandı

Sorulmasın vatanımız ilimiz

Sayfa39


İsmail BARIN

Zordu yollar sana varan

Kurudu tüm sonbaharlar

Az ötede yeşeren ümitler var

Ne taşlı yollar ne kuru dallar

Ayıramaz beni senden yar!

Arife SEVDA

Sayfa40


RÖPORTAJ/ Saadet Demir Yalçın/ Gülgün YALVAÇ

Karikatürist Saadet Demir Yalçın’ı Tanıyabilir miyiz?

1971 Manisa/ Alaşehir doğumluyum.

Alaşehir Lisesi mezunuyum. Yaklaşık 35 yıldır

karikatür çiziyorum. Lise yıllarında resim,

kompozisyon yarışmalarında ilçe, il ve bölge

birinciliklerim ve çeşitli derecelerim

bulunmaktadır (Toplam 24 ödül). Özellikle

karikatür, resim ve güzel sanatlar yaşamımın

önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. 1996

yılından bugüne grafik tasarımcı olarak

çalışıyorum. İlk karikatürlerim 1984 yılından

itibaren Çarşaf, Yeni Asır Gazetesi Gıcık Mizah

Eki, Limon, Hıbır, Gırgır, Balyoz gibi dergilerde

ve çeşitli gazetelerin mizah eklerinde yayınlandı.

Uzun yıllardır yerel, ulusal ve dış basın olmak

üzere birçok mizah dergisinde ve gazetelerde

karikatürlerim, mizah yazılarım yayınlandı. 1997

yılında Karikatürcüler Derneği üyesi oldum.

Çeşitli karikatür, öykü, resim ve şiir

yarışmalarında derecelerim oldu, karikatürlerim

yarışma albümlerinde ve sergilerde yer aldı.

Karma resim sergilerine katıldım. 1995-97 yılları

arasında İzmir'de yayınlanan Demokrat Söylem

gazetesinde siyasi karikatür köşesi hazırladım.

Haftalık Delidolu ve aylık Şarlo, Maydanoz,

Bayraklı mizah, Eurocanlar (Almanya), Gülen

Karabağlar dergilerinde kadına yönelik karikatür

köşelerini, sayfalarını ve zaman zaman kapaklarını

çizdim, radyo programcılığı (mizah ve söyleşi

üzerine), reklam metin yazarlığı yaptım. 1996 –

2004 yılları arasında İzmir'de Ege'nin en büyük

kooperatif kuruluşu Tariş'in Ayma Matbaa

işletmesi grafik servisinde grafiker olarak çalıştım,

Tariş'in Sesi, Ege'de Tarım gazetelerini, üretici ve

tüketiciye yönelik karikatür destekli broşürler

hazırladım. Bunun yanı sıra kooperatifin çeşitli

kitaplarının ve sınavlara hazırlık matematik kitap

dizgilerini yaptım, 6 yıl aralıksız olarak aylık

çocuk dergisi hazırladım. Çeşitli kitaplar için

illüstrasyonlar, kapaklar ve vinyetler hazırladım.

Karikatür üzerine özellikle çocuklarla çeşitli

dönemlerde atölye çalışmalarımız oldu. Karikatür

çalışmalarımda son dönemler özellikle portre

çizimlerine de ağırlık verdim ve portreler üzerine

bir albüm hazırlığı içerisindeyim. Aylık olarak

Almanya genelinde yayınlanan Welt Heimat

gazetesinin grafik tasarım çalışmalarını ve köşe

yazarlığı yapmaktayım.

8 Mart 2013 tarihinde TRT Belgesel

kanalında yayınlanan Buluşma Noktası

programına taşradan dünyaya açılmış başarılı

kadın karikatür sanatçısı olarak davet edildim.

Ayrıca 11 Şubat 2016 tarihinde ressam Ömer

Muz'un hazırlayıp sunduğu KRTv'de yayınlanan

Çizgide Yürüyenler programına tek kadın çizer

olarak katıldım.

Çeşitli web siteleri için ülkemizden ve

yurtdışından çeşitli sanatçılarla söyleşiler

hazırladım. Karikatürlerim Toonpool,

Syriacartoon, İrancartoon, Cartooncenter, Toons

Mag, BrazilCartoon, Bostoonsmag, Don

Quichotte gibi uluslararası web sitelerinde ve

günlük olarak sosyal medyada ve kendi kişisel

blogumda yayınlanmaktadır.

Kaç yaşından beri çiziyorsunuz ve nasıl

başladınız?

Resime 3, karikatür çizmeye 10 yaşlarında

başladım. Küçük yaşlarda ilgi duyduğum resim,

Sayfa41


mizah dergileriyle tanışmamla yerini karikatür

çizmeye bıraktı yavaş yavaş. Bulunduğum şehir

küçüktü, ailemde bu anlamda bir yetenek de

yoktu. Bu nedenle benim 9-10 yaşlarında Gırgır

dergisini takip ediyor olmama, kısıtlı harçlığımla

çizim malzemeleri almama pek çok kimse bir

anlam veremiyordu. Küçük yaşlarda karikatürle

yoğrulmak aslına bakarsanız bugün benim için bir

avantaj oldu. Çünkü bu uzun süreçte ülkemizdeki

mizahın, mizah dergiciliğinin, ustaların,

amatörlerin, yarışmaların gidişatını birebir izleme,

bilgi alma ve içinde bulunma şansım oldu. O

günlerde şimdiki gibi internet olmamasına rağmen

kurduğumuz iletişimler daha sağlıklıydı ve bu işe

daha hevesliydik. Ustalar daha iyisini yapmamız

için en ince detayına kadar çizdiklerimizle

ilgileniyor ve bize yol gösteriyordu.

Bir kadın olarak karikatürist olmak nasıl bir

şey?

Bir kadın karikatürist olmayı ayrıcalık

olarak görüyorum. Çünkü karikatür dünyaya ve

olaylara farklı bir bakış açısı getirmeyi

gerektiriyor, sıradan düşüncelerden sıyrıldığınızı

hatta bir adım daha öteye geçip sıradan

olmadığınızı fark ediyorsunuz. Öyle bir noktaya

geliyorsunuz ki artık her şeyi mizah ve karikatür

penceresinden görüyor ve öyle ele almaya

başlıyorsunuz. Çoğu kişinin umursamadığı

detaylar benim için bambaşka bir boyutta

şekillenip çizgilerimle hayata geçiriliyor.

Karikatür çizdiğim ve bu sayede yaşamı her

detayıyla yakalayabildiğimi düşündüğüm için

kendimi şanslı hissediyorum.

Kadın çizer olmak bir avantaj mı sizce?

Kadın çizer olduğum için daha avantajlı

olduğum söylenirdi ama aslında madalyonun diğer

yüzü öyle değil benim açımdan. Aksine daha çok

emek verdiğimi, daha fazla çalıştığımı

söyleyebilirim. Bir yaygın kanı da kadın çizerin

sadece kadın sorunları üzerine çizebileceğiydi.

Oysa okuyan, araştıran, gündemi takip eden ve bir

dünya görüşü olan bir kadın çizer pekala

siyasetten, günlük yaşama, yerelden evrensele pek

çok konuda çizebilir. Ben karikatür alanında her

konuda çizebileceğime inandım en başta ve bu

doğrultuda var olmaya çalıştım. 1995-1997 yılları

arasında İzmir Demokrat Söylem gazetesinde

haftalık politik karikatürler çizdim. O dönemlerde

ülkede siyasi gündem daha derin konulara

dayanıyordu ve biraz daha farklı açılardan

gündemi yakalayıp çizmek gerekiyordu. 2 yıl

boyunca bunu başarmış olmak benim için önemli

kilometre taşlarından biri olmuştur.

Toplumumuzun büyük bir kesimi hâlâ kadına

elinin hamuruyla erkek işine karışma zihniyetiyle

yaklaşıyor. Bu nedenle kadın çizerlere bu açıdan

baktıklarını da biliyorum. Hatta 2009 yılında aylık

olarak yayınlanan yine politik mizaha ağırlık

veren Şarlo dergisindeki köşeme Elimin

Hamuruyla ismini vermiştim ironi olarak. Kadın,

profesör de olsa evde öncelikle kadınlık

görevlerini yerine getirmesi isteniyor. Yemek,

bulaşık, çocuk, ev işleri derken o profesör kimliği

akşamları bir nevi rafa kalkıyor. Kadın

karikatüristlerin işi daha zor. Çünkü onların

çizmek için yeri ve zamanı yoktur. Her an

kafasında bir şimşek çakabilir, her an çizecek bir

ortam yaratabilir. Gece ve gündüzü yoktur. Kamu

kuruluşunda çalışıyor olsa bile emek vermesi

gereken bir karikatürü çizmek için ev işlerinden

arta kalan zamanında sabahlamayı göze alarak

bitirir. Çok yemek yakmıştır bayan karikatüristler,

ütüyü prizde unutmuştur. Ama çizim aşkına hiçbir

şey engel olamamıştır.

Nerelerde eserleriniz yayınlandı. Bu yolda

örnek aldığınız ustalar kimler?

1995-97 yılları arasında İzmir'de

yayınlanan Demokrat Söylem gazetesinde siyasi

karikatür köşesi hazırladım. Haftalık Delidolu ve

aylık Şarlo, Maydanoz, Bayraklı mizah,

Eurocanlar (Almanya), Gülen Karabağlar

dergilerinde kadına yönelik karikatür köşelerini,

sayfalarını ve zaman zaman kapaklarını çizdim,

radyo programcılığı (mizah ve söyleşi üzerine),

reklam metin yazarlığı yaptım. 1996 – 2004 yılları

arasında İzmir'de Ege'nin en büyük kooperatif

kuruluşu Tariş'in Ayma Matbaa işletmesi grafik

servisinde grafiker olarak çalıştım, Tariş'in Sesi,

Ege'de Tarım gazetelerini, üretici ve tüketiciye

yönelik karikatür destekli broşürler hazırladım.

Bunun yanı sıra kooperatifin çeşitli kitaplarının ve

sınavlara hazırlık matematik kitap dizgilerini

yaptım, 6 yıl aralıksız olarak aylık çocuk dergisi

hazırladım. Çeşitli kitaplar için illüstrasyonlar,

kapaklar ve vinyetler hazırladım. Bu yolda örnek

aldığım ustalarım Oğuz Aral, Semih Balcıoğlu,

Turhan Selçuk ve Galip Tekin’dir.

Bu çalışmalarınızda size destek olan kimlerdi?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu yolda

çok sıkıntılı dönemler yaşadım ve gerçek anlamda

bir destek göremedim; ailemden olsun, çevremden

olsun… Çünkü kısıtlı imkanlar dahilinde inatla bu

işi sürdürüyorsanız yanınızda destekçi bulmanız

da o derecede zorlaşıyor ne yazık ki… Bazen

Sayfa42


anlaşılmadığımı bile düşünmüşümdür. Yine de

tüm olumsuzluklara rağmen çizgi ve sanat aşkım

içimde hiç sönmedi ve daha güçlenerek yoluma

devam ettim.

Bu çalışmalarınız da size köstek olmaya

çalışanlar yolunuza çıkanlar oldu mu?..

Elbette oldu… Her meslekte ya da sanat

dalında bu tür insanlar mutlaka vardır. İyiye ve

güzele tahammülü olmayan, kendileri üretimden

yoksun olup üreten, çok çalışan kişilere acımasız

eleştiri yöneltmekten çekinmeyenler, kendine

rakip görenler, enerjinizi tüketenler… İlginçtir bu

konuda en büyük sıkıntıyı hemcinslerim

yaşatmıştır. Onlara tek cevabım da çok çalışarak

başarılı olmayı düstur edinmek olmuştur. Çok

çalışıp emek verdiğinizde başarı da kendiliğinden

geliyor ve köstek olmaya çalışanların sesleri de

kesilmiş oluyor. Çünkü bu tür insanlar genellikle

çalışıp üretmekten aciz, sorumsuz ve amaçsız bir

güruh arasından çıkıyor.

Bu alanda bir eğitim aldınız mı?

Bu konuda bir eğitim almadım.

Karikatürün bir okulu yok. En büyük avantajım bu

işe çok küçük yaşlarda başlayıp dönemin

ustalarından eleştiri, yorum ve övgü alarak

bugünlere gelebilmemdir. En büyük kazancım

ustaların desteğidir.

Türkiye’de karikatür sanatı hak ettiği yere

ulaştı mı?

Türkiye karikatür konusunda dünya

çapında hatırı sayılır bir yere sahip. Yıllardır süre

gelen büyük karikatür yarışması

organizasyonlarına ev sahipliği yapıyor. Dünyanın

dört bir yanından katılımlar artarak devam ediyor.

Uluslararası alanda başarılı pek çok karikatürist

mevcut. Ben de uluslararası karikatür arenasında

yarışmacı ve jüri üyesi olarak sıklıkla yer

alıyorum. Türkiye’de ve dünyada kadın çizerler

arasında ilk akla gelen ve bilinen isimlerden

olmak benim için büyük bir gurur kaynağıdır.

Ulusal bazda ele almak gerekirse de karikatürün

hak ettiği yere ulaştığını söylemem çok zor.

Çünkü baskılarla ve yasaklarla özgürce

fikirlerimizi kâğıda ve çizgiye dökmemize izin

verilmiyor. Ancak etliye sütlüye dokunmadığınız

sürece var olabilirsiniz bir karikatürist olarak…

Aldığınız ödüller nelerdir?

Bugüne kadar ulusal ve uluslararası pek

çok yarışmaya katıldım.

Karikatür Yarışmalarında Derecelerim:

1994 - Sinop Diyojen Karikatür Yarışması

Cumhuriyet Gazetesi Ödülü

1995 - Sinop Diyojen Karikatür Yarışması

Karikatür Dergisi Ödülü

1999 - Hümanist Sanatçıların Sesi Dergisi Özel

Ödül

2001 - Yeni Asır Gazetesi Karikatür Yarışması

Mansiyon

2002 - Tariş'in Sesi Karikatür Yarışması 2.lik

Ödülü

2010 - İzmir Buca Belediyesi Karikatür Yarışması

Başarı Ödülü

2011 - 4. Kıbrıs Aysergi Pulya Karikatür Festivali

Digital Work Cartoonist Ödülü

2017 - Turhan Selçuk Uluslararası Karikatür

Yarışması Özel Ödül

Yarışmalardan aldığım ödüller kadar ulusal ve

uluslararası alanlarda bir kadın çizer olarak yer

aldığım jüri üyelikleri de en güzel ödüllerim

arasındadır.

Jüri Üyeliklerim:

2011 - Syria Cartoon Uluslararası Karikatür

Yarışması

2012 - Sinop Gerze Ulusal Karikatür Yarışması

2013 - Sinop Ulusal Kütüphane Yarışması

2014 - Aşkın Ayrancıoğlu / Seyit Saatçi

Uluslararası Portre Karikatür Yarışması

2015 - İzmir Bayraklı Belediyesi 1. Ulusal

Karikatür Yarışması

2016 - Norveç Toons Mag 1. Uluslararası

Karikatür Yarışması

2016 - Turhan Selçuk 6. Uluslararası Karikatür

Yarışması

2016 - İzmir Kuş Cennetini Koruma ve Geliştirme

Birliği 7. Ulusal Karikatür Yarışması

2017 - Kıbrıs 6. Uluslararası Zeytin Karikatürleri

Yarışması

2017 - Cartoon and Caricature Contest Women

Education for Peace/syria2017

2018 - Don Quichotte 11. Uluslararası Çocuk

Gelinler Karikatür Yarışması

2018 - Uluslararası Kocaeli Karikatür Yarışması

Karikatür denince aklınıza ne geliyor

Karikatür denince aklıma yaşamın ince

detayları, ince çizgileri ve nüansları geliyor.

Karikatür benim için bir yaşam biçimi, dünyaya

açıldığım pencere, kendimi bulduğum bambaşka

bir dünya. İyi ki çiziyorum diyebildiğim en güzel

uğraşım… Kendimi geliştirmeme ve yetiştirmeme

vesile olmuş ayrıcalıklı bir sanat…

Sayfa43


Karikatür dışında bir başka sanat dalında

yeteneğiniz çalışmalarınız var mı?..

Edebiyatı çok seviyorum. Hikâye, şiir ve

denemeler yazıyorum. Bugüne kadar pek çok

dergi ve gazetede yayınlanan çalışmalarım oldu.

Okul yıllarında resim yarışmalarının yanında

özellikle kompozisyon yarışmalarında da hatırı

sayılır derecelerim vardı. Seramik ve heykele de

ilgi duyuyorum. Bir dönem heykel ve seramik

çalışmalarına da ciddi şekilde zaman ayırıyordum,

özellikle küçük objeler yapmayı seviyorum.

Çeşitli malzemelerden yeni figürler ortaya

çıkarmak da bana iyi bir terapi gibi geliyor. 1993-

95 yılları arasında çalıştığım radyoda mizah

programı için mizah öyküleri yazıp skeç tadında

sunumlar yapıyordum.

Sizin çalışmalarınızı nerelerde görebilir size

nasıl ulaşabiliriz?

Internetin ve teknolojinin nimetlerinden en

çok bu konuda faydalandığımız bir gerçek. Sosyal

medyada ve blogumda çalışmalarıma

ulaşabilirsiniz.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Karikatüre yıllarını vermiş bir kadın çizer

olarak ülkemizde sanatın ve sanatçının hak ettiği

yerlerde olması en büyük temennilerim

arasındadır. Ve kadın toplumda cinsiyetçi

söylemler arasında ötelenmemeli, her işin

üstesinden gelebileceği göz ardı edilmemelidir.

Uzun yıllardır bunun mücadelesini veriyorum.

Belki bu işte istikrarlı olabilmemin en büyük

etkeni de buydu, hırslı ve üretim konusunda sınır

tanımıyor oluşum…

Ve sizlere bana bu imkânı verdiğinizi için

çok teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar

diliyorum.

Sayfa44


Son Bahar/ Aynur İrşik

Bir yaprak gibi düştü ömrüm takvimden

Bugün de akşam oldu

Ve gece her gün gelen yüzsüz misafirim

Şimdi sabahı vaat ediyor

Karşılığında yüzümde çizgiler

Saçlarımda beyaz teller istiyor

Olsun değmez mi?

Kuşların ötüştüğü

Tomurcukların çiçek açtığı

Sehere uyanmaya

Biliyorum kaybedeceğim sonunda

Ah! İşte tam burasında tıkanıyorum yaşamın

Kelimeler karmaşık, anlatamıyorum

Siz anlayın!

Belki de budur adım adım sona yaklaşmak

Ve bir gün toprakla bütünleşmek için

Bile isteye yaşamak…

Sayfa45


ÇADIRINI KAP DA GEL

SIFIR BÜTÇELİ

3.SALİHLİ – SARDES

ULUSLARARASI DİONYSOS TİYATRO ŞENLİĞİ

VE TİYATRO EĞİTİM KAMPI

Birincisi 1-7 Haziran 2016 tarihinde Manisa ili, Salihli İlçesi Sardes Köyünde yapılan Dionysos Tiyatro

Şenliği ve Eğitim Kampının İkincisi 1 - 9 Temmuz 2017 tarihlerinde yapıldı. Şenliğimizin Üçüncüsü 18 - 28

Haziran 2018 tarihlerinde yapılacak.

Gönüllülük esasında ücretsiz tiyatro atölyeleri yapabilecek akademik eğitim almış ve usta

sanatdaşlarımızın yapabilecekleri öneri ve katkı - katılımlarını bekliyoruz!

Tiyatro sanatının doğduğu, Tiyatro kelimesinin ilk kullanıldığı, Tiyatro Tanrısı Dionysos’un yaşadığı

mekânlara, Salihli Sardes’e, Dionysos Tiyatro Köyümüze davet ediyoruz” Şenliklerde eğitim ve tiyatro gösterileri

yanı sıra, Salihli ve Sart Köyünü tiyatro etkinlikleri merkezi haline getirmek arzusu ile yıl içerisinde 6 Tiyatro

Şenliği ve etkinlikleri planlayarak en çok tiyatro etkinliği düzenleyen KÖY olmaya aday…

Türkiye’nin 7 bölgesinden Belediye, Halk Eğitim, Dernek, Vakıf, Özel Tiyatrolarda Temel tiyatro eğitimi

almış, sanatçı adayı olan herkesi anket, katılım formu ve otobiyografiler gönderdikten sonra sanat

komisyonumuzun uygun göreceği en az 1, en fazla 10 kişi tiyatrosunu, şehrini, kurumunu temsilen seçilmeye

devam edilmektedir.

Sanatçı dayanışması sayesinde “Sıfır Bütçe” ile gerçekleştirilen olan şenlik süresince, Hiçbir Devlet

kurumundan ve şahıslardan Maddi destek istenmiyor Ve vermek isteseler de kabul edilmiyor.

Tiyatro sanatçıları arasında birlik, beraberlik ve dayanışma örneğinin sergileneceği; Manisa’nın Salihli

ilçesindeki Lidya Devletinin Başkenti olan Antik Sart-Sardes köyünde, Modern Tiyatro Sanatının doğduğu ve tüm

dillerde söylenen tiyatro sözünün Etimolojik kökeni olan THEATRON kelimesinin ilk kullanıldığı yer;

Neşe, Eğlence, Sanat - TİYATRO TANRISI ve antik dönemlerde tiyatro hamisi, bitkilerin, hayvanların,

öldükten sonra yeniden dirilişin tanrısı olarak da kabul edilen DİONYSOS’UN yaşadığı, Dionysos Ritüellerinin –

Şenliklerin yapıldığı, topraklarda, Tumolos (Bozdağ) Dağı yamaçlarındaki Paktolos Çayı (Sartçayı) kenarında-

Sayfa46


mekânlarda 3. Salihli Sardes Uluslararası Dionysos Tiyatro Şenliği ve Tiyatro Eğitim Kampı 18-28 Haziran 2018

tarihinde yapılıyor.

EĞİTİM TAKVİMİ Ön Başvurular Esasında 1 Haziran 2018 tarihinde bildiriliyor.

Şenlik süresince masraflar dayanışma ile karşılayacaktır. Duyuru afiş, pankart, ulaşım, katılım belgeleri;

kamp alanında çay-kahve-su, temizlik malzemeleri, atölye verecek hocaların atölye günlerinin kısmi yemek

masraflarını karşılamak üzere katılımcılar günde 10 tl verecekler.

Şenliğin destekçileri arasında olan Salihli Tiyatro Gönüllülük Hareketi, Ra Dionysos Tiyatro Evi, Saturder

(Salihli Turizm Derneği), SKSM Sardes Kültür Sanat Merkezi, Salihli Fotoğraf Klubu, Sahoyder (Salihli Halk

Oyunları Derneği), Salihli Sivil Toplum Kuruluşları, KETİB (Kıyı Ege ve Ege Tiyatrolar Birliği), Tiyatro

Gazetesi, OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği), SANATAEVET Grubu, Türkiye Bağımsız

Tiyatrolar Birliği…

Sayfa47


TİYATRO GENEL SANAT YÖNETMENLERİ – USTALARA YÖNELİK

HİZMET İÇİ EĞİTİM ATÖLYELERİ

1. YÖNETMENLİK ATÖLYESİ – Saat: 10.00 - 13.00

Eğitmen: FAİK ERTENER ( İst. Doğuş Üniversitesi Tiyatro Bölüm Başkanı)

“Tiyatro Genel Sanat Yönetmenlerine” 3 Gün-Katılımcı Sayısı 15 kişi

2. YAZARLIK ATÖLYESİ - Saat: 16.00 - 19.00

Eğitmen: Dramaturg FUSUN ATAMAN ( İzmir Dev. Tiyatro Dramaturgu-

Kıbrıs GAÜ GSF Tiyatro Bölümü Öğr. Grv ) – 2 Gün Katılımcı Sayısı 15 kişi

3. ÇOCUK TİYATROSU YAZARLIĞI ATÖLYESİ - Saat: 16.00 - 19.00

Eğitmen: Pedagog Dramaturg NURDAN ÖZGÜR

1. Gün Katılımcı Sayısı en fazla 20 kişi

4. CLOWN ATÖLYESİ - Saat: 10.00 – 13.00 - 16.00-19.00

Eğitmen: HAKAN YAVAŞ (İstanbul Clown Okulu Kurucusu)

İçimizdeki Clown- 6 Gün Eğitim – 1 Gün Uygulama - Performans Gösteri

(TÜM GÜN) Katılımcı Sayısı en fazla 15 kişi -

Eğitmen Katılım Ücreti 6 Gün İçin: 150 TL

5. ÇOCUK TİYATROSU YÖNETMENLİĞİ ATÖLYESİ - 16.00 - 19.00

“Tiyatro Genel Sanat Yönetmenlerine” - 2 Gün

Eğitmen: Yrd. Doç. Dr. RASİM AŞIN - Katılımcı Sayısı en fazla 10 kişi

6. RİTİM ATÖLYESİ: DİONYSOS RİTÜELLERİ - RİTİMDEN OYUNA

Eğitmen: HAMİT DEMİR - 16.00 - 19.00 Katılımcı 20 kişi

Sayfa48


OYUNCU VE OYUNCU ADAYI GENÇLERE YÖNELİK

ÜCRETSİZ EĞİTİM ATÖLYELERİ

7. SAHNE KOSTÜMÜ ATÖLYESİ - Saat 10.00 – 13.00 - 16.00 - 19.00

Katılımcı Sayısı En Fazla 15 Kişi - 1 Gün Sabah - Akşam 6 Saat

Eğitmen: Prof. Dr. SELDA KULLUK YELDELEN

(İzmir 9 Eylül Ünv. GSF Öğretim Üyesi –Bölüm Bşk.)

8. YAZARLIK ATÖLYESİ - 10.00 – 13.00 - 16.00- 19.00 - 2 GÜN

Eğitmen: DENİZ TURHAN HOTİC - Katılımcı Sayısı 20 Kişi

9. OYUNCULUK ATÖLYELERİ 4 Farklı Eğitmen - 4 farklı Ekip

Saat: 10.00 - 13.00 - 16.00 – 19.00 - Katılımcı Sayısı en fazla 20 kişi

3 Gün - Sabah -Akşam

NAZİF USLU–TEMEL OYUNCULUK - Mask-Kara Tiyatrosu

MEHMET TAMER UYAR - DOĞAÇLAMA OYUNCULUK

Bursa Mudanya Tiyatrosu

OYUNCULUK ve BEDEN İLİŞKİSİ ATÖLYESİ

Eğitmen: CENGİZHAN SÜRÜCÜ – ( İstanbul Mimar Sinan Ünv.)

10.00 - 13.00 - Katılımcı Sayısı En Fazla 20 Kişi

YILMAZ ARIKAN İLE DENEYSEL OYUNCULUK ATÖLYESİ

Almanya Teatr 8 - Katılımcı Sayısı 20 kişi -

Saat: 10.00 - 13.00 5 Gün Atölye 1 Gün Performans

10. SOKAK TİYATROSU OYUNCULUĞU ATÖLYESİ

Eğitmen: METİN GÜLER ( Tiyatro Eylül )

2 Gün - Katılımcı Sayısı En Fazla 20 Kişi - Saat: 10.00 - 13.00

11. MASAL CANLANDIRMA ATÖLYESİ - Saat 16.00 -19.00

Eğitmen: BİRCAN KUNAN GÜLER (Tiyatro Eylül – Yaratıcı Drama Lideri)

12. YARATICI DRAMA YÖNTEMİ İLE ETKİLİ İLETİŞİM

VE TAKIM ÇALIŞMASI ATÖLYESİ

Eğitmen: M. SERDAR YAŞAR – Sosyolog / Yaratıcı Drama Eğitmeni

Hedef kitle: 18 yaş üstü iletişimi ve takım çalışmasını önemseyen her birey.

13. ÇOCUK TİYATROSU FELSEFESİ ATÖLYESİ

Çocuk Tiyatrosu Ekiplerine – 1 gün- Saat 16.00 - 19.00

Eğitmen: Yrd. Doç. Dr. RASİM AŞIN Katılımcı Sayısı en fazla 20 kişi

14. DOĞAÇLAMA ATÖLYESİ Saat 16.00 - 19.00

2 Gün Eğitmen: HAMİT DEMİR

Katılımcı Sayısı en fazla 15 kişi

Sayfa49


15. YARATICI DRAMA ATÖLYESİ - Saat 17.00 - 19.00 KÖY ÇOCUKLARI İLE

Drama Lideri: SERAP DENİZLİ 1 Gün - 10-12 Yaş Grubuna

Katılımcı Sayısı en fazla 15 Çocuk

16. KÖY SEYİRLİK TİYATROSU ATÖLYESİ

Kamp Katılımcıları ile Saat 16.00 - 19.00 - 1 Gün

Köylülerle Birlikte Forum Tiyatro Akşam Saat: 18.00 – 20.00 – 3 Gün

Tema: Köy Hayatını Kolaylaştırmada Tiyatro Sanatından Faydalanma

Atölye Lideri: KIMIZ BOZKIR ( Oyuncu – Yönetmen )

( Ankara DTCF Tiyatro Bölüm Mezunu )

17. SOKAK ve PERFORMANS SANATLARI ATÖLYESİ – 16.00 - 19.00

1 Gün Eğitim – 1 Gün Uygulama-

Atölye Eğitmeni: Pedagog ERDAL ÇOBAN - ( İzmir Kaldırım Kump. Gn. Sn. Yn. )

18. ORTAOYUNU TİPLEMELERİ CANLANDIRMA ATÖLYESİ

Eğitmen: ŞEKİP NOYANALPAN

Kamp Katılımcıları ile Saat 16.00 - 19.00 - 1 Gün

19.TAKIM ÇALIŞMASI VE MOTİVASYON ATÖLYESİ

Eğitmen: ONUR AYAN (Balıkesir Sanat Merkezi )

2 GÜN – SAAT 16.00 - 19.00 Katılımcı Sayısı: 15

Farklı Adlarla Yeni Atölye Önermelerine Açığız…

TİYATRO EĞİTİMLERİ 18-28 HAZİRAN 2018 tarihleri içinde

Saat 10.00 - 13.00 – ve 16.00 - 19.00 arası yapılacaktır.

Kahvaltı saatleri 08.00 - 09.45 arası - Öğle yemekleri: 13.15 – 14.15

Akşam yemekleri: 19.30 – 20.30 arası

Öğlen 14.00 - 15.45 arasında yemek sonrası dinlenme-öğlen uykusu yapılabilir.

Akşamları saat 21.30’dan itibaren Kamp alanı taş sahnede, her gün şiir, müzik, doğaçlama

performans gösterileri yapılacak

Aynı saatlerde köy içi mahallelerinde - Sart köy meydanlarında gece gösterileri –

performansları yapılacaktır...

ŞENLİK KOORDİNATÖRÜ: Yrd. Doç. Dr. RASİM AŞIN

İLETİŞİM: 0551 407 15 25 oyunrasimasin@hotmailcom

Sayfa50


Sayfa51


Sayfa52


Sayfa53

More magazines by this user
Similar magazines