01.05.2018 Views

Denetim123_2013

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

DEVLET DENETİM ELEMANLARI DERNEĞİ<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123 • Temmuz-Eylül ’13<br />

ISSN: 2146-2992<br />

Devlet Denetim Elemanları Derneği<br />

Adına Sahibi<br />

Ali Alper Orkun<br />

Yazı İşleri Müdürü<br />

İbrahim Halıcı<br />

DERNEK YÖNETİM KURULU<br />

Ali Alper Orkun - Genel Başkan<br />

Kadir Kemaloğlu - Genel Başkan Yardımcısı<br />

Aslan Özdemir - Genel Sekreter<br />

Harun Cengiz Özmen - Genel Sayman<br />

Selim Gökçe - Kültür Yayın İşleri Sekreteri<br />

Ertan Örs - Sosyal İşler Sekreteri<br />

Ömer Yürekli - Üye<br />

Necip Feyzayi Uygun - Üye<br />

İsamettin Tolga Kara - Üye<br />

İbrahim Halıcı - Üye<br />

Erdoğan Şeker - Üye<br />

GENEL YAYIN YÖNETMENİ<br />

Ömer Yürekli - SB Sağlık Başdenetçisi<br />

REKLAM MÜDÜRÜ<br />

Aslan Özdemir - İç Denetçi<br />

YAYIN KURULU<br />

Dr. Şafak Başa - Mülkiye Başmüfettişi<br />

Dr. Yusuf Aydın - Sağlık Başdenetçisi<br />

Sedat Vahapoğlu - Sağlık Başdenetçisi<br />

Nurullah Kemaloğlu - Sağlık Başdenetçisi<br />

Emin Bardakçı - İçişleri Başkontrolörü<br />

Taha Kemal Keskin - SGK Müfettişi<br />

H. Cengiz Özmen - SGK Müfettişi<br />

M. Sait Yıldız - Sağlık Denetçisi<br />

Selim Gökçe - DMO Başmüfettişi<br />

Yasin Kaltar - SGK Müfettişi<br />

Tarık Akdaş - SB Sağlık Denetçisi<br />

DANIŞMA KURULU<br />

Prof. Dr. Hikmet Kavruk - Gazi Ünv. İİBF<br />

Dr. Ertan Toprak – Mülkiye Başmüfettişi<br />

Durdu Güneş - Gümrük ve Tic. Bak. Huk.Müşaviri<br />

Yrd. Doç. Dr. Ali Osman Balkanlı - İ.Ü.SBF<br />

Doç. Dr. Şeref İba - Çankaya Üniversitesi<br />

YÖNETİM YERİ - YAZIŞMA ADRESİ<br />

İzmir Caddesi Necipbey Apt. No: 22/6-7<br />

Kızılay/ANKARA<br />

Tel: 0(312) 419 71 50 - Faks: 418 97 39<br />

http://www.denetde.org.tr<br />

e-mail: denetde06@hotmail.com<br />

denetde06@gmail.com<br />

Dergi Bedeli (KDV Dahil): 10,00.- TL<br />

DERNEK HESAP NUMARASI:<br />

Vakıfbank Ankara Başkent Şubesi<br />

Hesap No: 00158007293623634<br />

IBAN: TR710001500158007293623634<br />

BASKI TARİHİ<br />

??? <strong>2013</strong><br />

TASARIM VE BASKI<br />

Allame Ajans&Bilişim&Telekomünikasyon<br />

San. ve Tic. Ltd. Şti.<br />

Uğur Mumcu Cad. Kız Kulesi Sok. No: 30/6<br />

G.O.P / Çankaya - ANKARA<br />

Tel: 0(312) 447 71 56<br />

www.allame.com.tr<br />

içindekiler<br />

Başkan’dan.........................................................................................2<br />

Ali Alper Orkun<br />

Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim<br />

Sistemi ................................................................................................4<br />

Metin Çakır<br />

Bakanlık Merkez Teşkilat Yapılarında 2011 Yılı KHK Değişiklikleri İle<br />

Gerçekleştirilen Teftiş-Denetim Dönüşümünün Değerlendirilmesi..... 21<br />

Ayhan Acar<br />

Denetimsiz Demokrasinin Fırsat Ürünü: Kleptokrasi (III)..................... 27<br />

Dr. Recep Sanal<br />

Denetimin Zorluklarına Büyükşehir Belediyeleri Açısından Bir Bakış.. 33<br />

Zeynep Tülin Baldan<br />

İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı Ve Temellendirilmesi.............................. 37<br />

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün<br />

Avrupa Birliği Enerji Güvenliği Ve Türkiye Açısından Güney Akım Ve<br />

Nabucco Projelerinin Değerlendirilmesi.......................................... 45<br />

Kenan Şahin<br />

Kamu Görevlisi Olmayan Sözleşmeli Aile Hekimi Ve Aile Sağlığı<br />

Elemanı İstihdamı ............................................................................ 55<br />

Nihat Kayar<br />

Japon Ekonomisine Genel Bir Bakış.................................................... 64<br />

Hakan Alkan<br />

Danıştay Kararlarında “Kamu Yararı “ Kavramı................................... 70<br />

İbrahim Gül<br />

Atatürk’ ün Dış Türkler Siyaseti.......................................................... 81<br />

Mehmet Zülfi Camkurt<br />

Tarihin İçinden<br />

Müfettişlerle İlgili Meclis Zabıtlarına Yansıyan Görüş Ve<br />

Düşünceler (2) .................................................................................. 90<br />

Dr. Şafak Başa<br />

Denetim Anıları................................................................................. 92<br />

Ömer Yürekli<br />

Yaratıcılığı Tetikleyen Mizah............................................................... 95<br />

Durdu Güneş<br />

Teftiş Kurullarımızı Tanıyalım.......................................................... 98<br />

Necip F. Uygun<br />

Örnek Yargı Kararları..................................................................... 101<br />

Dr. Şafak Başa<br />

DENETDE’den Haberler.................................................................. 106<br />

Kadir Kemaloğlu, Ömer Yürekli<br />

Kitap Tanıtımı.................................................................................. 108<br />

Yayın İlkeleri................................................................................... 110<br />

Abonelik Formu.............................................................................. 111


Başkan’dan<br />

KAMU DENETİM KURULLARI MI - SAVCI / POLİS<br />

DENETİMİ Mİ?<br />

2<br />

Değerli Dostlar,<br />

Son aylarda yaşanan krizlerin ışığında;<br />

Kamu Denetim Kurullarının zayıflatılması, etkisizleştirilmesi<br />

ve kenara itilmesinin, vahim<br />

sonuçları ile karşı karşıya kalıyoruz.<br />

Kamu harcamaları ve denetimi konusunda<br />

uzmanlığı tartışmasız nitelikte olan kamu<br />

denetim kurullarının, kılı kırk yaran, soğukkanlı<br />

ve tarafsız yaklaşımı perde gerisinde<br />

bırakılınca; Zabıta kuvvetlerinin, sadece iletişimi<br />

dinleme yöntemiyle kurguladığı operasyon<br />

zihniyetinin, onarım yapmak üzere<br />

zücaciye mağazasına dalan fiilin verdiği zarardan<br />

çokta farklı olmadığı görüldü.<br />

Zamanın ruhunun, Kamu Denetim Kurullarının,<br />

yeni bir anlayışla içinde bulunduğu<br />

sorunların telafisi; tarafsızlığının, bağımsızlığının<br />

güçlendirilmesi ve mensuplarımızın<br />

özlük haklarının yükseltilmesini gerektirdiği<br />

açıktır. Karar vericilerin, bu gerekliliği biran<br />

önce fark etmelerini ve harekete geçmelerini<br />

bekliyoruz...<br />

123. sayımızda; yer bulan makale konuları<br />

ve yazarları hakkında sizlere kısa bilgiler<br />

arz etmek istiyorum.<br />

Bu sayımızda, aramıza ilk kez katılan Milli<br />

Eğitim Bakanlığı Denetçisi Sn. Metin Çakır,<br />

“Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde MEB<br />

Denetim Sistemi” başlıklı makalesiyle; kamu<br />

denetiminin temel ilkeleri ve ülkemizdeki<br />

mevcut denetim yapısı hakkında bilgiler verdikten<br />

sonra, makalesinin ana konusu olan<br />

Milli Eğitim Teşkilatı, il ve merkez denetim<br />

birimlerinin bir araya getirilip getirilmemesi<br />

tartışmalarını bilimsel bir yaklaşımla irdeleyerek<br />

konunun hukuki temellere oturmasını<br />

sağlıyor. Makalenin taraftarlık yaklaşımıyla<br />

konuyu karartan ve çözümsüz hale getiren<br />

yaklaşımlara ışık tutmasını diliyoruz.<br />

Sağlık Bakanlığı Başdenetçisi Sn. Ayhan<br />

Acar, makalesinde; Bakanlık Merkez Teşkilat<br />

Yapılarında, 2011 yılı KHK değişiklikleri ile<br />

gerçekleştirilen Teftiş/Denetim Dönüşümü<br />

ve sonrasında geçen iki yılın ardından, sistemin<br />

geldiği son durumun genel bir muhasebesini<br />

bizlerle paylaşıyor. Türk Kamu Denetim<br />

Sisteminin geleceği açısından önemli<br />

mahzurlar doğuran çelişkilere dikkat çekerek,<br />

mevcut durumun tekrar gözden geçirilmesi<br />

ve sisteme zarar veren yanlış ve eksiklerin<br />

çözümüne yönelik önerilerini bizlere<br />

sunuyor.<br />

Sn. Recep Sanal, demokrasinin kleptokrasiye<br />

dönüşüm sürecini ve bu sürecin vahim<br />

sonuçlarını incelediği makale serisinin<br />

üçüncüsü ile dergimize katkıda bulunmaya<br />

devam ediyor. Bu makalede, demokrasi kav-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Başkan’dan<br />

ramının altında siyasal sistemin nasıl işlediği,<br />

demokrasinin neden siyaset baronları<br />

ürettiği, siyaset baronlarının yaklaşım tarzları<br />

ve sistemin bu gidişe nasıl direneceği<br />

konuları analiz ediliyor. Makale serisi sona<br />

erdiğinde umuyoruz ki bu makaleler, kamuoyunda<br />

ses getirecek kalitede bir kitap haline<br />

dönüşecektir.<br />

Büyükşehir Belediyelerinde denetimin<br />

zorluklarına dair, yönetimin içinden bir bakış<br />

açısını, MESKİ Arıtma Tesisleri Daire Başkanı<br />

Sn. Zeynep Tülin Baldan, ortak aklın<br />

istifadesine sunuyor. Bu makale sayesinde,<br />

seçimle iş başına gelen kamu otoritelerinin,<br />

çevreyi koruma adına sanayici ve işadamlarına<br />

yönelik yaptırımları uygularken ortaya<br />

koydukları yaklaşım tarzlarını, karşılaştıkları<br />

zorlukları ve çözüm önerilerini görüp, yararlanma<br />

imkanı buluyoruz. Yönetici ve uygulayıcıların<br />

denetime yaklaşımlarını idrak<br />

etmenin bizim bilgi dağarcığımızı zenginleştireceğine<br />

ve tutarlılığımızı artıracağına<br />

inanıyoruz.<br />

Prof. Dr. Sn. Şaban Ali Düzgün hocamız,<br />

“insan onuru” kavramını işlediği makalesiyle;<br />

yine idrakimiz üzerindeki pasları silerek,<br />

bizleri tefekküre yöneltiyor. İnsan hakları ve<br />

mutluluğu söz konusu olunca, bunun sadece<br />

hukuki düzenlemelerle mümkün olmayacağı,<br />

insanın derununa hitap eden din ve<br />

ahlak mekanizması ile insanlık onuru anlayışının,<br />

olmazsa olmaz hale geldiği ana fikrini<br />

bizlerle paylaşıyor.<br />

Yine, aramıza ilk kez katılan Hazine Müsteşarlığı<br />

Uzmanı Sn. Kenan Şahin; Avrupa<br />

Birliği ve Türkiye açısından Enerji Güvenliği<br />

konusunu ve Nabucco projelerinin alternatiflerini<br />

irdelediği makalesiyle, Türkiye’nin,<br />

enerji kaynaklarının batıya taşınmasında<br />

transit ülke olarak önemini anlayıp, umutlarımızı<br />

tazeliyoruz.<br />

Japonya (eski) Ekonomi Müşaviri Sn.<br />

Hakan Alkan makalesinde bizlere, Japon<br />

ekonomisini ana hatlarıyla tanıtmakta ve<br />

bu ekonomik devin içine girdiği bunalım ve<br />

bu bunalımı çözmeye yönelik gayretleri, bir<br />

anlamda yakın zamana kadar bizzat içinde<br />

yaşadığı sistemin kodlarını anlatıyor. Aramıza<br />

ilk kez katılan arkadaşımıza hoş geldin<br />

diyoruz.<br />

Dergimizde ikince kez ağırladığımız akademik<br />

camiadan değerli yazarımız Sn. Nihat<br />

Kayar, yine özellikli ve uzmanlık yaklaşımı<br />

isteyen “kamu görevlisi olmayan sözleşmeli<br />

aile hekimi ve aile sağlığı elemanı istihdamı<br />

“ konusuyla, sayfalarımızda yer alıyor. Yaratılmaya<br />

çalışılan bu yeni kamusal istihdam<br />

şekliyle ilgili olarak önümüzdeki yıllarda karşılaşılacak<br />

krizlere dair yazarımızın uyarılarının,<br />

uygulayıcılar tarafından dikkate alınmasında<br />

sayısız faydalar görüyoruz.<br />

Üretken Yazarımız, Gümrük ve Ticaret<br />

Bakanlığı Hukuk Müşaviri Sn. İbrahim Gül,<br />

Makalesinde “ kamu yararı” kavramını, bir<br />

cerrah yaklaşımı ile ameliyat masasına yatırarak<br />

tüm yönleriyle, hukuk mantığımızın<br />

gözleri önüne sunuyor. Kamu yararı kavramının,<br />

idari Yargılama Usulü Kanuna derc<br />

edilmesi gerektiği önerisinin değerlendirilmesini,<br />

umut ediyoruz.<br />

SGK Başmüfettişi Sn. Zülfi Camkurt, dış<br />

politika ve uluslararası ilişkilerin her daim<br />

gündemde olduğu bugünlerde, Atatürk’ün<br />

dış Türkler siyasetini irdelediği makalesiyle<br />

günümüze dair ışık tutmayı başarıyor. Cumhuriyetimizin<br />

kurucusunun sahip olduğu vizyon<br />

ve ileri görüşlülüğü bir kez daha idrak<br />

etmek, bizleri gururlandırıyor.<br />

Değişmez klasiğimiz haline gelen ve<br />

zevkle okunduğunu düşündüğümüz; Tarihin<br />

İçinden - Denetim Anıları - Mizah - Teftiş Kurullarımızı<br />

Tanıyalım - Örnek Yargı Kararları<br />

- DENETDE ‘den Haberler ve Kitap Tanıtımı,<br />

bölümleri bu sayımızda da sizlerle birlikte olmaya<br />

devam ediyor. Emeği geçen arkadaşlarımıza<br />

şükranlarımızı sunuyoruz.<br />

Dergimizi, her türlü zor koşullar altında,<br />

ülkemizin dört bir yanında, ülkesine hizmet<br />

şuuru ile yılmadan, yorulmadan, koşturan<br />

saygıdeğer kamu denetimi meslek mensuplarımıza<br />

ithaf ediyoruz.<br />

Faydalı olmak umuduyla, Saygılar Sunarız.<br />

Ali Alper Orkun<br />

DENETDE Genel Başkanı<br />

3<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


TÜRK KAMU DENETİM SİSTEMİ<br />

İÇERİSİNDE MİLLİ EĞİTİM<br />

BAKANLIĞI DENETİM SİSTEMİ<br />

Metin Çakır 1<br />

4<br />

1. GİRİŞ<br />

Yönetim süreçlerinden denetim süreci;<br />

bir zırh görevi üstlenerek diğer tüm süreçleri<br />

koruyan ve bir lokomotif görevi üstlenerek<br />

tüm yönleriyle yönetimi geliştiren bir süreç<br />

olarak algılanmalıdır. Bu sürecin etkili işletilebilmesi,<br />

iyi bir hazırlık ve planlama ile ilgili<br />

olduğu kadar, sonuçların değerlendirilmesi<br />

ve düzenli bir geri bildirim sisteminin oluşturulmasıyla<br />

da ilgilidir. Zira, denetim büyük<br />

küçük her örgütte ve yaşamın her alanında<br />

ve her aşamasında var olan bir olgudur ve<br />

bir karşı devinim, bir tepki ve bunun sonucunda<br />

çeşitli dengeler oluşturan bir işlevdir.<br />

Denetim yönetime önderlik ederek,<br />

onun gelişmesine yardımcı olan, etkinliğini<br />

arttırıcı nitelikteki faaliyetleri kapsayan bir<br />

kavramdır (Tortop ve diğerleri, 2005:129).<br />

Denetim alanında önemli bir yeri olan soruşturma<br />

ise, içeriğini oluşturan suç boyutları<br />

açısından bir yönüyle yargıyla ilgili olsa<br />

da öncelikle, amaç ve yöntem bakımından<br />

kurumsal disiplinle ilgilidir (Uluğ, 2004:117).<br />

1<br />

Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim Denetçisi (Bakanlık Müfettişi),<br />

Kamu Yönetimi Uzmanı<br />

Denetim, soruşturmayı da içeren geniş bir<br />

kavramdır.<br />

Hukuk devleti anlayışında, örgütlerin ve<br />

bireylerin, davranışları, faaliyetleri, sorumlulukları/ödevleri<br />

ve hakları yasalarla tanımlanmıştır.<br />

Hukuk devletinin gereği olarak<br />

örgütlerin ve bireylerin bu doğrultuda hareket<br />

etmelerinin sağlanmasında denetim oldukça<br />

önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle<br />

son zamanlarda önemi iyice artan katılımcı,<br />

şeffaf, hesap verebilir yönetim anlayışı ile<br />

insan hak ve özgürlüklerini esas alan bir<br />

kamu yönetiminin oluşturulmasında denetim<br />

en üst düzeyde gerek duyulan bir süreçtir.<br />

Tarih boyunca denetim, yolsuzlukların<br />

oluşumunu engelleyen, yönetimin asıl<br />

amacından sapmasını önleyen bir kavram<br />

olarak algılanmıştır. Yöneticinin, becerilerini<br />

tam anlamıyla yerine getirebilmesi, örgütsel<br />

amaçlara en kısa sürede ve en ekonomik<br />

şekilde, yüksek düzeyde kaliteyle ulaşabilmesi<br />

için etkili bir denetim faaliyetinin varlığı<br />

şarttır. Denetim, yönetime mevcut uygulamalarını<br />

kontrol etme, gerekli değişiklikleri<br />

ve düzeltmeleri gerçekleştirme imkânı sağ-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

ladığı için örgüte, özellikle yöneticiye kılavuzluk<br />

eden bir araç niteliği taşımaktadır.<br />

Denetim yapılan her yerde genel olarak<br />

uyulması gereken bazı ilkeler bulunmaktadır.<br />

Bu ilkeleri; bağımsızlık, yasallık, nesnellik<br />

ve dürüstlük olarak betimlemek olasıdır<br />

(Geist, 1988:19).<br />

1. Bağımsızlık İlkesi: Denetimin kalitesi,<br />

büyük ölçüde denetçinin bağımsızlığına<br />

bağlıdır ve bağımsızlık, denetçilerin verecekleri<br />

kararlarda kamuya karşı sorumlu<br />

olmalarının bir sonucudur. Denetim yapılırken<br />

denetleme yapan organın, denetlenen<br />

organ karşısında bağımsız olmasının gerekip<br />

gerekmediği tartışılabilse de dış denetimlerde,<br />

bu bağımsızlık olmazsa olmaz bir<br />

kuraldır. Denetleme yapılan kurum karşısında<br />

tam bir bağımsızlıktan söz edilmesi zor<br />

olsa bile, görevin yerine getirilmesi sırasında<br />

ve denetlenen karşısında bağımsızlığın<br />

tam olarak sağlanması gerekir. Aksi takdirde,<br />

yönetim ve denetim fonksiyonu birbirine<br />

karışır ve bunun sonucunda da denetimin<br />

etkin olmasından söz edilemez (Atay,<br />

1999:45-46).<br />

İç denetimde ise bağımlılığın ne olduğu<br />

açıktır ve sınırları çizilmiştir. Ki, bu bağımlılık<br />

ancak denetim konusu, yeri ve zamanı<br />

belirlenirken söz konusudur. Zira, denetim<br />

tarzına ve denetim sonucuna karışıldığında<br />

artık denetim yapan kişi ya da organın inisiyatifi<br />

ve denetimin etkinliği bütünüyle ortadan<br />

kalkar ve biçimsel bir işleve dönüşür,<br />

denetim ve yönetim özdeşleşir.<br />

2. Yasallık İlkesi: Hukukilik diye de adlandırılan<br />

yasallık ilkesi iki yönde değerlendirilebilir.<br />

Birincisi, denetimin konusunda<br />

olan ve denetleme normları kapsamında<br />

incelenecek olan yasallığın denetlenmesi;<br />

ikincisi ise, özellikle kamu denetimlerinde<br />

görülen denetimin yani denetleme işinin<br />

hukuka uygun olmasıdır (Atay, 1999:46).<br />

Yasallık ilkesinin ikinci yönüne göre, denetimin<br />

konuları, alanları, denetim organları<br />

ve yetkileri hukuki düzenlemelerle (yasa,<br />

tüzük, vb) belirlenmelidir ve denetim belirlenen<br />

bu hukuksal çerçevede yapılmalıdır.<br />

Bunun içindir ki, üst denetim organları ya<br />

da hiyerarşik makamlar tarafından denetimin<br />

hukuka uygunluğunun denetlenmesi<br />

de yapılmaktadır (Atay, 1999:47).<br />

3. Nesnellik İlkesi: Nesnellik; denetçinin<br />

denetleme yaparken sadece olanı dikkate<br />

alması ve olması gerekenle karşılaştırma<br />

yaparak sonuca varmasıdır. Denetçinin<br />

görevini yerine getirirken taraf tutmaması,<br />

etki altında kalmaması, duygularına kapılmadan<br />

karar vermesi gerekir. Ancak denetçi,<br />

görev çerçevesinde ve hizmetin iyi işlemesi<br />

için değerlendirmenin özelliğine göre<br />

de takdir yetkisini kullanabilmelidir. Aksi<br />

durumda, denetim mekanikleşir ve denetçi<br />

durumsal hareket edemez. Özellikle kamusal<br />

nitelikli denetimlerde, kurumdaki faaliyetlerin<br />

amaçları ve ilkeleri önceden nesnel<br />

olarak belirlendiğinden, denetimin de nesnel<br />

olması gerekmektedir (Köse, 2000:57).<br />

Denetimde bir takım ölçütlerin bulunması,<br />

nesnellik açısından denetimin ilk ve<br />

ön koşulunu oluşturur. Zira denetim, tanımlarından<br />

da anlaşılacağı gibi, olması gerekenle<br />

olanların karşılaştırılmasıdır. Herhangi<br />

bir ölçüt bulunmadığı takdirde bu karşılaştırmanın<br />

yapılması mümkün değildir. Bu<br />

ölçüt, hukuksallık denetiminde denetleme<br />

konusuna göre değişirken, yasama işlemlerinin<br />

denetiminde anayasa, yönetim işlemlerinin<br />

denetiminde ise yasalardır. Bununla<br />

birlikte, denetlenen işlemin normlar<br />

hiyerarşisindeki yerine göre ölçütlerin sayısı<br />

daha da artabilir. Örneğin; bireysel işlem<br />

yetki ve şekil gibi görünebilen unsurlarla<br />

birlikte, neden, konu ve amaç yönlerinden<br />

de kendisinin üstünde yer alan tüm hukuk<br />

normlarına (yönerge, genelge, yönetmelik,<br />

tüzük, yasa, anayasa, gibi) uygun olmak<br />

zorundadır. Ayrıca, denetim ölçütlerinin belirli<br />

olması ve bilinmesi, denetlenenin faaliyetlerini<br />

neye göre yapması gerektiği konusunda<br />

da yardımcı olmaktadır.<br />

4. Dürüstlük İlkesi: Denetim işlevi, denetlenenin<br />

(organ ya da kişilerin) görevleri-<br />

5<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

6<br />

ni olması gerektiği gibi yapıp yapmadığını<br />

belirlemeye yönelik olduğundan, denetim<br />

faaliyetinin kendisinin de, kişisel duygulardan<br />

uzak, kin ve düşmanlık duygusu güdülmeden<br />

dürüst, bir şekilde yapılması gerekmektedir<br />

(Köse, 2000:57).<br />

Denetçilerin görevlerini yerine getirirken<br />

etki altında kalmadan, objektif davranmaları,<br />

denetim faaliyetini yasallık, etkinlik,<br />

verimlilik, yerindelik ve benzeri noktaları<br />

dikkate alarak gerçekleştirmeleri gerekmektedir.<br />

Bağımsızlık ilkesiyle bağlantılı<br />

olan dürüstlük ilkesi, denetçilerin nitelikleri<br />

ve denetçi seçimiyle doğrudan ilişkilidir.<br />

Bu bakımdan, denetçilerin seçilmesinden<br />

mesleki bilgilerden daha ziyade bu niteliklere<br />

önem verilmesi daha doğru bir yaklaşımdır.<br />

Denetim sürecinin işlemesi ve denetimde<br />

uygulanacak yöntem ve ilkeler, denetimin<br />

türüne göre farklılıklar göstermektedir.<br />

Denetim yazını incelendiğinde, denetimin<br />

amaç, konu, kapsam, yapılış gerekçesi, uygulama<br />

zamanı, yönetme ve denetim yerine<br />

göre pek çok çeşitlendirmeye gidildiği görülmektedir<br />

(Uluğ, 2004:99). Denetim türlerini<br />

aşağıdaki gibi gruplandırmak olasıdır:<br />

Yöntemleri Açısından Denetim Türleri:<br />

Yöntemleri açısından denetim türleri; hukuka<br />

uygunluk (biçimsel), yerindelik, etkinlik<br />

ve verimlilik denetimi olmak üzere dört<br />

grupta toplanabilir.<br />

Amaçları Açısından Denetim Türleri:<br />

Denetim türleri amaçlarına göre değerlendirildiğinde,<br />

klasik bir yaklaşım olan sorunları<br />

ve sorumluları tespit etmeye yönelik denetim<br />

ile sorunları gidermeye yönelik çağdaş<br />

denetimden söz etmek olasıdır.<br />

Zamanlaması Açısından Denetim Türleri:<br />

Denetim, karar almadan önce ve karar<br />

aldıktan sonra yapılabileceği gibi, anında<br />

veya sürekli olarak da yapılabilir. Ayrıca<br />

belli bir süreye ve düzene bağlı olmaksızın<br />

düzensiz olarak denetim yapıldığı zamanlar<br />

da olabilmektedir.<br />

Sonuçları Açısından Denetim Türleri:<br />

Sonuçları açısından, kararlar almaya yönelik<br />

ve kamuya bilgi vermeye yönelik olmak<br />

üzere iki tür denetim vardır.<br />

Niteliksel Anlamda Denetim Türleri:<br />

Niteliksel anlamda iki tür denetimden söz<br />

etmek olasıdır; yapıcı denetim ve düzeltici<br />

denetim.<br />

Konuları Bakımından Denetim Türleri:<br />

Denetim türlerindeki çeşitlilik en fazla konuları<br />

bakımından görülür. Zira, konuları bakımından<br />

denetim; yönetsel denetim, personel<br />

denetimi, performans denetimi, mali<br />

denetim, iç denetim, dış denetim, hiyerarşik<br />

denetim, vesayet denetimi ve özel denetim<br />

olmak üzere dokuz grupta toplanabilir.<br />

Bu çalışmada, Türk kamu yönetiminin<br />

denetlenmesi üzerinde durulmuş, Milli Eğitim<br />

Bakanlığının denetim sistemi açıklanmış<br />

ve denetimin yapılanma boyutu değerlendirilmiştir.<br />

İç denetim kapsam dışı tutulmuştur.<br />

2. TÜRK KAMU YÖNETİMİNDE<br />

DENETİM<br />

Yönetimin eylem ve işlemlerini değerlendirmek,<br />

güçlü ve zayıf yönlerini belirlemek<br />

ve aksayan yönlerini tespit etmek amacıyla<br />

çeşitli denetim yollarına başvurulur. Yönetim<br />

üzerindeki denetimler yönetsel kuruluşlar<br />

aracılığıyla bizzat yönetimin kendisi<br />

tarafından yapılabileceği gibi, yönetimin<br />

dışında kalan erkler tarafından da yapılabilir<br />

(Gözübüyük ve Akıllıoğlu, 1992:289).<br />

Yönetsel kuruluşlar tarafından yapılan denetime<br />

“yönetsel denetim”; yargı erekleri<br />

tarafından yapılan denetime “yargısal denetim”;<br />

yasama organı tarafından yapılan<br />

denetime “yasama denetimi”; kamuoyunu<br />

oluşturanlar tarafından yapılan denetime<br />

ise “kamuoyu denetimi”; bunların dışında,<br />

kamu denetçisi tarafından yapılan denetime<br />

de “kamu denetçisi (ombudsman) denetimi”<br />

denilmektedir.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

2.1. YÖNETSEL DENETİM<br />

Yönetsel denetim, idarenin işlem ve eylemlerini<br />

kendi kendine denetlemesidir. Diğer<br />

bir anlatımla, yürütme organının hizmet<br />

ve birimlerini, kendi örgütleri içinde yer alan<br />

kişi ve organlar tarafından yönetsel hukuki<br />

sonuçlar doğuracak şekilde yönetsel usul<br />

ve esaslara göre denetlenmesidir. Bu denetim<br />

türü organ, usul ve esas ile hukuksal<br />

sonuçları bakımından yönetsel olan bir denetimdir.<br />

Yönetsel denetim “bireysel denetim”,<br />

“kurulsal denetim”, “vesayet denetimi” ve<br />

“ön inceleme ve disiplin soruşturması” şeklinde<br />

alt başlıklara ayrılmaktadır.<br />

2.1.1. Bireysel Denetim<br />

Bireysel denetim, hiyerarşik denetim ile<br />

yarı siyasal ve yarı yönetsel nitelikte olan<br />

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların<br />

denetimini kapsamaktadır. Cumhurbaşkanı<br />

ve Başbakanın bireysel denetimleri “Bireysel<br />

üst denetim”, bakanların ve diğer hiyerarşik<br />

makamların denetimi ise “Hiyerarşik<br />

denetim” olarak gruplandırılabilir (Atay,<br />

1999:78).<br />

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın anayasa<br />

hukuku ve yönetim hukuku içinde ayrı<br />

ve özel birer yeri vardır. 1982 Anayasasının<br />

104’üncü maddesinde Cumhurbaşkanının<br />

Devletin başı olduğu; bu sıfatla Türkiye<br />

Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini<br />

temsil edeceği; Anayasanın uygulanmasını,<br />

Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını<br />

gözeteceği belirtilmiştir (2709 S.K./<br />

Md.104). Ayrıca, “Anayasada ve kanunlarda<br />

verilen seçme ve atama görevleri ile diğer<br />

görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır”<br />

denilmek suretiyle denetim alanı genişletilmiştir.<br />

İlgili maddenin analizinden de anlaşılacağı<br />

gibi, Cumhurbaşkanının görevleri,<br />

icrai faaliyetlere ilişkin olduğu kadar denetime<br />

de ilişkindir. Bu yetkiler ya doğrudan<br />

doğruya denetim yetkileridir ya da denetim<br />

aracı olarak kullanılabilecek nitelikte icrai<br />

yetkilerdir.<br />

Cumhurbaşkanın denetim yetkilerini kullanması;<br />

bizzat kendisinin kullanması veya<br />

Devlet Denetleme Kurulu aracılığıyla kullanması<br />

olmak üzere iki şekilde gerçekleşir.<br />

Uygulamaya ilişkin yetkilerin yanında<br />

denetim yetkisine sahip olan organlardan<br />

bir diğeri de Başbakandır. Başbakan denetim<br />

yetkisini bizzat kendisi kullanabileceği<br />

gibi, Başbakanlık Teftiş Kurulu aracılığıyla<br />

da kullanabilir (Atay, 1999:83). Başbakanın<br />

bireysel denetim yetkisi Anayasanın<br />

112’inci maddesinde şu şekilde gruplandırılmıştır:<br />

“Başbakan, Bakanlar Kurulunun<br />

başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini<br />

sağlar ve hükümetin genel siyasetinin<br />

yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu<br />

siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.<br />

Her bakan, Başbakana karşı sorumlu<br />

olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden<br />

ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden<br />

de sorumludur. Başbakan, bakanların<br />

görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun<br />

olarak yerine getirilmesini gözetmek ve<br />

düzeltici önlemleri almakla yükümlüdür.”<br />

(2709 S.K./Md.112).<br />

Yetki ile görev arasındaki ayrıma ve göreve<br />

ilişkin olarak emretme yetkisine sahip<br />

olanlar, yani yetkililerle bu emirleri yerine<br />

getirmek zorunda olan görevliler arasındaki<br />

ast-üst ilişkisine hiyerarşi denmektedir. Hiyerarşi<br />

diğer işlevlerinin yanında denetim<br />

işlevini de yerine getirir. Örgütün büyüklüğü<br />

ve yaygınlığına paralel olarak artan hiyerarşik<br />

kademeler sayesinde çalışanların eylem<br />

ve işlemlerinin örgütün amaç, ilke ve kurallarına<br />

uygunluğu denetlenebilmektedir.<br />

Daha çok hukuki işlemlerin yerindeliğini<br />

denetlemek şeklinde yapılmakta olan bu<br />

denetimlerde üstler, mevcut şartlar altında<br />

o hukuki işlemin yapılmasıyla yerinde bir<br />

hareket yapılıp yapılmadığına bakmaktadırlar<br />

(Tortop ve diğerleri, 1993:73).<br />

Üst, astlar üzerinde iki tür denetim yapma<br />

yetkisine sahiptir. Birincisi; esas itibarıyla<br />

memur hukukunu ilgilendiren sicil verme,<br />

disiplin cezası uygulama ve atama gibi kişisel<br />

durumla ilgili üstlerin astlar üzerindeki<br />

denetimi, ikincisi; emir verme, yön verme,<br />

işlemi uygun bulma ve işlemin uygulamasını<br />

geciktirme gibi üstlerin, astların yaptıkları<br />

işlem ve eylemleri üzerindeki denetim yetkisidir<br />

(Gözübüyük ve Tan, 2001:930-931).<br />

7<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

8<br />

2.1.2. Kurulsal/Kurumsal Denetim<br />

1982 Anayasasına göre, idarenin hukuka<br />

uygunluğunun, düzenli ve verimli<br />

şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin<br />

sağlanması amacıyla, Cumhurbaşkanlığına<br />

bağlı olarak kurulan Devlet Denetleme Kurulu,<br />

Cumhurbaşkanının isteği üzerine, tüm<br />

kamu kurum ve kuruluşlarında ve sermayesinin<br />

yarısından fazlasına bu kurum ve kuruluşların<br />

katıldığı her türlü kuruluşta, kamu<br />

kurumu niteliğinde olan meslek kuruluşlarında,<br />

her düzeydeki işçi ve işveren meslek<br />

kuruluşlarında, kamuya yararlı derneklerle<br />

vakıflarda, her türlü inceleme, araştırma<br />

ve denetlemeleri yapar. Silahlı Kuvvetler<br />

ve yargı organları, Devlet Denetleme Kurulunun<br />

görev alanı dışındadır (2709 S.K./<br />

Md.108). Diğer taraftan, bakanlıkların ve<br />

bazı kamu kurumlarının kuruluş yasalarında<br />

danışma birimlerinin yanı sıra denetim<br />

birimlerine de yer verilmiştir. Bu birimlerin<br />

teşkilatlanmaları da yasalara uygun olarak<br />

yapılan tüzük ve yönetmelik gibi düzenlemelere<br />

göre gerçekleştirilmiştir. Bununla<br />

birlikte, bazı disiplin cezaları hakkında karar<br />

verme yetkisi disiplin kurullarına bırakılmıştır.<br />

Kurulsal/kurumsal denetimin, genel yetkili<br />

denetleme kurulları (Devlet Denetleme<br />

Kurulu, Başbakanlık Teftiş Kurulu) ve sınırlı<br />

yetkili denetleme kurulları (bakanlıkların denetim<br />

birimleri) olarak iki kümede toplanabilir.<br />

Yönetimin geleneksel ve yaygın denetim<br />

birimi, teftiş kurullarıdır. Bakanlıkların kuruluş<br />

ve görev esaslarını düzenleyen kanuna<br />

göre, Teftiş Kurulu Başkanlığı, Bakanlık ve<br />

bağlı kuruluşlarının merkez teşkilatındaki<br />

danışma ve denetim birimleri arasında sayılmıştır<br />

(3046 S.K./Md.12). Teftiş Kurulu<br />

Başkanlığı, Bakanın emri veya onayı üzerine<br />

bakan adına Bakanlık teşkilatı ile Bakanlığa<br />

bağlı ve ilgili kuruluşların her türlü<br />

faaliyet ve işlemleriyle ilgili olarak teftiş,<br />

inceleme ve soruşturma işlerini yürütmek,<br />

Bakanlığın amaçlarını daha iyi gerçekleştirmek,<br />

mevzuata, plan ve programa uygun<br />

çalışmasını temin etmek amacıyla gerekli<br />

teklifleri hazırlamak ve bakana sunmak ve<br />

özel kanunlarla verilen diğer görevleri yapmakla<br />

görevlidir (3046 S.K./Md.12).<br />

Bakanlıkların denetim birimlerinin isimleri<br />

ve teşkilat içindeki bağlılıkları Tablo 1’de<br />

gösterildiği gibidir . 2<br />

Tablo 1. Merkez Teşkilatı (Bakanlıklar) Denetim Birimleri<br />

2<br />

İç denetim birimi kapsam dışı tutulmuştur.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

9<br />

Kaynak: Bakanlıkların mevzuatından<br />

düzenlendi (Haziran <strong>2013</strong>)<br />

Tablo 1’den de anlaşılacağı gibi, merkez<br />

teşkilatında, 21 bakanlıktan sadece 3<br />

tanesinde denetim birimi bulunmamaktadır.<br />

Denetim birimlerinin büyük çoğunluğu, neredeyse<br />

tamamına yakını (17 tanesi) Bakana<br />

bağlı olarak hizmet vermektedir. Bu da,<br />

Türk kamu yönetiminin ilkeleri bağlamında,<br />

hizmetlerin siyasal sorumluluğunun denetimi<br />

açısından gerekli ve doğru bir yapılanmadır.<br />

Hizmetlerinin izlenmesi, denetlenmesi<br />

ve değerlendirmesi müfettişlik ya da<br />

denetçi yeterliliği gerektirmeyen daha ziyade<br />

uzmanlık bilgi ve becerisi gerektiren 1<br />

bakanlıktaki denetim birimi müsteşara bağlı<br />

olarak faaliyet göstermektedir. Tüm denetim<br />

birimlerinin merkezi Ankara’dır ve taşra<br />

veya bölge teşkilatı bulunmamaktadır. Ancak,<br />

hizmetin özelliğine göre bazı denetim<br />

birimlerinin (Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı<br />

ve İş Teftiş Kurulu Başkanlığı gibi) bazı<br />

illerde merkeze bağlı olarak faaliyet gösteren<br />

grup başkanlıkları vardır.<br />

Denetim birimlerinde istihdam edilen<br />

denetim elemanlarının büyük çoğunluğunun<br />

(14 tanesinin) görev unvanı müfettiştir.<br />

Buna karşılık, 4 denetim birimindeki denetim<br />

elemanının unvanı denetçi iken bir denetim<br />

birimindeki ise uzmandır.<br />

Türk kamu yönetiminin yasal yapılanması<br />

gereği zorunlu olarak, bakanlıkların<br />

merkez teşkilatında yer alan denetim birimlerinin<br />

az da olsa Bakan dışında başka<br />

makamlara bağlı olması ve denetim elemanlarının<br />

unvanlarının farklılık arz etmesi,<br />

yönetimin bütünlüğü ilkesine aykırılık teşkil<br />

etmekle birlikte, eşitsizliğe yol açmakta ve<br />

farklı değerlendirmelere sebebiyet vermektedir.<br />

Zira, bakanlıklar bünyesinde yer alan<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

denetim birimleri/teftiş kurulları, genel ve<br />

özel denetim olarak iki türlü denetim yapmaktadırlar.<br />

Genel denetim; hizmetlerin kaliteli<br />

ve etkin sunulması açısından, hizmet<br />

birimlerinin amaçlara uygun, kendinden<br />

beklenen görev, yetki ve sorumlulukları<br />

doğrultusunda, usulüne göre ve etkin çalışıp<br />

çalışmadıklarının, herhangi bir birimden<br />

ya da kişiden istek veya şikâyet gelmese<br />

dahi incelenmesi ve araştırılması, bir başka<br />

genel müdüre/başkana bağlı olup, denetim<br />

elemanlarının unvanı müfettiştir ve bölge<br />

veya taşra yapılanması yoktur.<br />

Diğer taraftan, Tablo 2’de gösterildiği<br />

gibi, hizmet alanı coğrafi açıdan geniş ve<br />

yaygın olan bazı bakanlıkların (4 bakanlık)<br />

merkez teşkilatı dışında taşra örgütlerinde<br />

de, valiliklere (il idare şube başkanlıklarına;<br />

il müdürlüklerine) bağlı olarak faaliyet gösteren<br />

denetim birimleri yer almaktadır.<br />

Tablo 2. Taşra Teşkilatı Denetim Birimleri<br />

10<br />

ifadeyle kurumsal ve bireysel gelişimin sağlanmasıdır.<br />

Özel denetim ise; yolsuzlukların<br />

önlenmesi açısından, kamu görevlilerinin<br />

göreve ilişkin olarak, suç veya kusur (disiplin<br />

suçu) oluşturabilecek nitelikteki işlem ve<br />

eylemlerinin soruşturulmasıdır.<br />

Bunların dışında, bazı bakanlıklarda idari<br />

yapılanmalarına bağlı olarak (özerk bütçeli,<br />

bağlı, ilgili ve benzeri kuruluş gibi) genel<br />

müdürlük veya başkanlıklar bünyesinde<br />

de denetim birimleri vardır. Emniyet Genel<br />

Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı, Orman<br />

Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı,<br />

Yükseköğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu<br />

Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı,<br />

Spor Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu<br />

Başkanlığı, Devlet Demiryolları Genel Müdürlüğü<br />

Teftiş Kurulu Başkanlığı ve Sosyal<br />

Güvenlik Kurumu Başkanlığı Rehberlik ve<br />

Teftiş Başkanlığı bu birimlere örnek olarak<br />

verilebilir. Bu denetim birimlerinin tamamı<br />

Kaynak: Bakanlıkların mevzuatından<br />

düzenlendi (Haziran <strong>2013</strong>)<br />

Görüldüğü gibi, taşra teşkilatlarında yer<br />

alan denetim birilerinde istihdam edilen denetim<br />

elemanlarının tamamı denetmen unvanına<br />

sahiptirler. Denetmenlerin atama ve<br />

yer değiştirme gibi iş ve işlemleri, merkez<br />

teşkilatı denetim birimlerince değil, kamu<br />

yönetiminin gereği olarak insan kaynakları/<br />

personel genel müdürlüğünce gerçekleştirilmektedir.<br />

Diğer taraftan uyarma, kınama ve aylıktan<br />

kesme cezaları dışındaki cezalar (kademe<br />

ilerlemesinin durdurulması ve devlet<br />

memurluğundan çıkarma cezası) ile kurumların<br />

özel yasalarında öngörülen buna<br />

eşdeğer cezalar, ağırlık derecesine göre<br />

disiplin kurulu veya yüksek disiplin kurulu<br />

kararı ile verilir (657 S.K./Md.126). Disiplin<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

ve soruşturma işlerinde kanunlarla verilen<br />

görevleri yapmak üzere kurum merkezinde<br />

bir Yüksek Disiplin Kurulu ile her ilde, bölge<br />

esasına göre çalışan kuruluşlarda bölge<br />

merkezinde ve her kurum merkezinde,<br />

ayrıca İl Milli Eğitim Müdürlüklerinde birer<br />

Disiplin Kurulu kurulur. Milli Eğitim Müdürlüklerindeki<br />

Disiplin Kurulunun adı İl Milli<br />

Eğitim Disiplin Kuruludur (Disiplin Kurulları<br />

Ve Disiplin Amirleri Hakkında Yönetmelik,<br />

1982/Md.3).<br />

2.1.3. Vesayet Denetimi<br />

Türkiye’de yönetsel örgütlenme (idari<br />

teşkilatlanma), merkezden yönetim ve yerinden<br />

yönetim şeklinde yapılandırılmıştır<br />

(2709 S.K./Md.123). Yerinden yönetim<br />

kuruluşları, merkezi yönetimin yönetsel<br />

hiyerarşisine tabi olmayan, nispi özerkliğe<br />

sahip kuruluşlardır. Yerinden yönetim<br />

kuruluşları üzerinde hiyerarşik denetim yapamayan<br />

merkezi yönetim, bu kuruluşlar<br />

üzerinde vesayet denetimi yapma yetkisine<br />

sahiptir (Karatepe, 1993:236).<br />

Vesayet denetimi, idarenin bütünlüğü ilkesinin<br />

vazgeçilemez bir unsurudur ve kaynağını<br />

Anayasadan alır. Nitekim, Anayasanın<br />

127’inci maddesinde yer alan; “Merkezî<br />

idare, mahallî idareler üzerinde, mahallî<br />

hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine<br />

uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde<br />

birliğin sağlanması, toplum yararının<br />

korunması ve mahallî ihtiyaçların gereği<br />

gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen<br />

esas ve usuller dairesinde idarî vesayet<br />

yetkisine sahiptir.” hükmüyle, sosyal devlet<br />

ilkesinin bir gereği olarak toplum yararının<br />

korunması ve idarenin ahenk içinde çalışması<br />

hedeflenmiştir (2709 S.K./Md.127).<br />

Vesayet denetiminin amacı, merkezi idare<br />

tarafından vesayet denetimine tabi tutulmuş<br />

olan yerinden denetim kuruluşlarının<br />

hak ve menfaatlerini korumak değil, aksine<br />

tüzel kişilerin yapacağı işlem ve eylemlere<br />

karşı bireylerin ve toplumun yararını korumaktır<br />

(Günday, 1999:58).<br />

2.1.4. Ön İnceleme ve Disiplin Soruşturması<br />

Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa<br />

ve kanunlara sadık kalarak faaliyette<br />

bulunmakla yükümlüdürler. Memurlar ve<br />

diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri<br />

iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması<br />

açılması, kanunla belirlenen istisnalar<br />

dışında, kanunun gösterdiği idarî merciin<br />

iznine bağlıdır (2709 S.K./Md.129).<br />

Kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesini<br />

sağlamak amacı ile kanunların, tüzüklerin<br />

ve yönetmeliklerin Devlet memuru<br />

olarak emrettiği ödevleri yurt içinde veya<br />

dışında yerine getirmeyenlere, uyulmasını<br />

zorunlu kıldığı hususları yapmayanlara, yasakladığı<br />

işleri yapanlara durumun niteliğine<br />

ve ağırlık derecesine göre uyarma, kınama,<br />

aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin<br />

durdurulması ve Devlet memurluğundan<br />

çıkarma cezalarından birisi verilir (657 S.K./<br />

Md.124,125). Ancak, memurlar ve diğer<br />

kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri<br />

suçlardan dolayı yargılanabilmeleri,<br />

yetkili makamların iznine bağlıdır.<br />

Gerek disiplin soruşturmaları ve gerekse<br />

memurların yargılanabilmelerine yönelik<br />

izin verme yetkisine sahip makamlar tarafından<br />

yapılan veya yaptırılan ön inceleme<br />

faaliyetleri, yönetsel denetimin bir türüdür<br />

ve literatürde özel denetim olarak kabul<br />

edilmektedir.<br />

2.2. YARGISAL DENETİM<br />

Gerek Kara Avrupa’sı ülkelerinde ve gerekse<br />

Anglo-Amerikan ülkelerinde olduğu<br />

gibi Türk hukuk sisteminde yönetimin eylem<br />

ve işlemlerinden zarar görenler, yargı<br />

yerlerine başvurarak yönetsel işlem ya da<br />

eylemin iptalini, durdurulmasını veya karşılaştığı<br />

haksızlığın giderilmesini isteyebilirler<br />

(Gözübüyük ve Akıllıoğlu, 1992:299). Ang-<br />

11<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

12<br />

lo-Amerikan ülkelerinde yargı birliği sistemi<br />

varken, yönetim yapısı itibariyle Türkiye’de,<br />

Kara Avrupa’sı ülkelerinde olduğu gibi, iki<br />

kanallı (adli yargı ve idari yargı) bir yargı sistemi<br />

vardır.<br />

Kamu yönetimi, yani idare üzerinde en<br />

etkili dış denetim yargısal denetimdir. Anayasanın<br />

125’inci maddesine göre, idarenin<br />

her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı<br />

yolu açıktır (2709 S.K./Md.125). Ancak,<br />

Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı<br />

işlemler ile Yüksek Askerî Şûranın kararları<br />

yargı denetimi dışındadır. Yargı yetkisi, idarî<br />

eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun<br />

denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda<br />

gösterilen şekil ve esaslara uygun<br />

olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî<br />

eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini<br />

kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.<br />

İdarî işlemin uygulanması halinde<br />

telafisi güç veya imkânsız zararların doğması<br />

ve idarî işlemin açıkça hukuka aykırı<br />

olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda<br />

gerekçe gösterilerek yürütmenin<br />

durdurulmasına karar verilebilir (2709 S.K./<br />

Md.125).<br />

Diğer taraftan, yasama ve yürütme organları<br />

ile idare, mahkeme kararlarına uymak<br />

zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme<br />

kararlarını hiçbir suretle değiştiremez<br />

ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez<br />

(2709 S.K./Md.138). Böylece, hukuk<br />

devleti ilkesinin gereklerinden birisi olan,<br />

idarenin eylem ve işlemlerine karşı bireylerin<br />

yargıya başvurma yolu, bazı istisnalar<br />

dışında en üst hukuk normuyla güvence altına<br />

alınmıştır.<br />

Yargı denetimi, hukuk devleti düzeninin<br />

kökenini, tabanını ve kaynağını oluşturur<br />

(Erdoğdu, 1990:33). Çünkü demokratik hukuk<br />

devleti olmanın gereği, devletin tüm eylem<br />

ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olmasıdır.<br />

Devlet yaptığı tüm eylem ve işlemlerinde<br />

hukuka uymak zorundadır. Devletin<br />

hukuka uygun hareket etmemesi durumunda<br />

birtakım yaptırımlarla karşı karşıya kalması<br />

hukuk devleti olmanın bir sonucudur.<br />

2.3. YASAMA DENETİMİ<br />

Yasama organının, yani meclisin, yürütme<br />

organını, eylem ve işlemlerini denetlemesine<br />

siyasal denetim denmektedir. İdarenin<br />

Anayasaya ve yasalara uygunluğunun<br />

sağlanması, esas itibariyle yasama denetimi<br />

ile mümkündür. Çünkü kanun koymak,<br />

kanunları değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar<br />

Kurulunu ve bakanları denetlemek gibi,<br />

millet adına birçok görev ve yetkiye sahip<br />

parlamento, demokrasinin temelidir. Yasama<br />

denetimi ya da parlamento denetimi<br />

olarak da adlandırılan siyasal denetim, yasama<br />

organının yürütme organını denetleme<br />

yetkisi ve bu yetkiyi kullanma yollarıdır<br />

(Bozkurt ve Ergun, 1998:222).<br />

Siyasal denetimi diğer denetim unsurlarından<br />

ayıran en belirgin özellik; denetimin<br />

millet egemenliğini kullanan, devlet organları<br />

arasında seçkin ve üstün yeri olan bir<br />

organ tarafından yapılmasıdır. Demokratik<br />

temsile dayanan siyasal rejimlerde Parlamento<br />

halkı temsil eder ve yürütme organı<br />

olan idarenin her türlü eylem ve işlemlerini,<br />

egemenliğinin kaynağı olan millet adına denetler.<br />

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu denetleme<br />

yetkisini soru, genel görüşme, Meclis<br />

araştırması, gensoru, Meclis soruşturması,<br />

dilek ve şikâyet dilekçelerinin incelenmesi<br />

yollarıyla kullanır (2709 S.K./Md.98). Bunların<br />

haricinde, Sayıştay aracılığıyla kamu<br />

idarelerinin bütün gelir ve giderleri ile mallarının<br />

denetimini yapar.<br />

2.4. KAMUOYU DENETİMİ<br />

Yönetim üzerindeki denetim türlerinden<br />

bir diğeri de kamuoyu denetimidir. Kamu;<br />

toplumu meydana getiren bütün kesimleri<br />

ifade eder ve sosyolojik anlamda grup kelimesi<br />

ile eş anlamlı olarak kullanılır. Kamuoyu<br />

ise, en genel ifadeyle halkın tercihleri, istekleri<br />

ve kanaatleridir. Türköne (2003:317),<br />

kamuoyunu belli bir zamanda, belli bir so-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

run karşısında, bu sorunla ilgilenen önemli<br />

sayıdaki insanın birleşmiş kanaatlerinin iktidarı<br />

belli oranda etkileyecek şekilde ifade<br />

edilmesi şeklinde tanımlarken, Tutkun (25<br />

Şubat 2005) ise, kamuoyunu, kendini etkin<br />

olarak duyuran kanaat olarak tanımlamıştır.<br />

Kamuoyu, toplumu oluşturan grupların,<br />

yine toplumu ilgilendiren bir konuda sahip<br />

olduğu genel eğilim olarak da tanımlanabilir.<br />

Yönetsel işlem, eylem ve kararlar kamuoyunu<br />

meydana getiren gruplar tarafından<br />

denetlenebilir (Ergun ve Polatlıoğlu,<br />

1992:337).<br />

Anayasada yer alan bu hükümlere paralel<br />

olarak, ilgili birçok hukuksal düzenlemede<br />

de düşünce ve ifade özgürlüğüne yer<br />

verilmiştir. Özellikle, kamuoyu denetiminin<br />

etkili bir şekilde kullanılmasına olanak veren<br />

bilgi edinme hakkıyla ilgili mevzuat bu<br />

düzenlemelerden en etkili olanıdır. Ancak,<br />

unutulmamalıdır ki, halkın bu düzenlemeleri<br />

bilmesi, gelişmelerden haberdar olması<br />

ve hukuksal düzenlemelerle getirilen hakları<br />

kullanma iradesini ortaya koyması çok<br />

daha önemlidir.<br />

2.5. KAMU DENETÇİSİ<br />

(OMBUDSMAN) DENETİMİ<br />

Ombudsman kelimesi temsilci, görevli,<br />

koruyucu anlamlarına gelmektedir. Kurum<br />

olarak ise ombudsman terimi parlamento<br />

tarafından parlamentoyu temsil etmek<br />

üzere seçilmiş kişiyi/kişileri ifade etmektedir<br />

(Akın, 1998:520-521). Daha çok yargı<br />

birliği sisteminin uygulandığı ülkelerde<br />

yönetimin hukuka uygun hareket etmesini<br />

sağlamada, diğer denetim organlarının<br />

yanında, ombudsman (kamu denetçisi)<br />

kurumu da yer almaktadır (Gözübüyük ve<br />

Akıllıoğlu, 1992:296). Ombudsman sistemi<br />

İsveç’te ortaya çıkmış ve birçok ülkeye örnek<br />

oluşturmuştur. Fransa’daki “mediateur”<br />

ile sosyalist ülkelerde uygulanmış ve halen<br />

bazı eski doğu bloku ülkelerde uygulanan<br />

“prokuratura” sistemi de kamu denetçisi<br />

sisteminin değişik uygulamalarıdır (Atay,<br />

1999:271). Ombudsman denetimi, yönetimin<br />

dışsal denetim araçlarından birisidir<br />

(Sezen, 2001:72). Daha ziyade, yönetimin<br />

denetlenmesinde diğer yolların yetersiz kalmasından<br />

doğmuştur.<br />

Ombudsman (Kamu Denetçisi) halkın,<br />

yönetimin karar, işlem ve eylemleriyle ilgili<br />

şikâyetlerini alan, bunları araştırıp inceleyerek<br />

ve gerekirse ilgililerle görüşerek sonuçta<br />

bir karara varan bir kurumdur. Aldığı<br />

kararı hem şikâyet edene hem de şikâyet<br />

edilen kuruma iletir. Ancak, ombudsmanın<br />

aldığı kararların bağlayıcılığı yoktur (Sezer,<br />

2001:75). Ombudsmanı yargı yerlerinden<br />

ayıran en belirgin özellik; aldığı kararların<br />

bağlayıcılığı olmaması ve yaptırım uygulama<br />

yetkisine sahip olmamasıdır.<br />

2.6. ULUSLARARASI DENETİM<br />

Özellikle insan hakları açısından, iç hukuk<br />

yollarından bir sonuç alınamaması durumunda,<br />

yönetsel denetim üzerinde ikincil<br />

bir denetim niteliği taşıyan uluslararası denetim<br />

yollarına da başvurulabilir. İnsan haklarına<br />

saygı, demokrasi, çevrenin korunması,<br />

terör gibi uluslararası nitelik kazanan ve<br />

ulusal düzeyde çözülemeyeceği düşünülen<br />

meseleler, uluslararası örgütlenmeler aracılığıyla<br />

çözülmeye çalışılmaktadır. Gittikçe<br />

önemi artan bu yöndeki örgütlenmeler, baskı<br />

aracı olarak, örgüt kapsamında yer alan<br />

ülkelerin ulusal politikalarına yön vermekte<br />

ve uluslararası denetimi de beraberinde<br />

getirmektedir. Uluslararası örgütlenmeye<br />

farklı bir boyut kazandırmış olan AB, uyum<br />

süreci çerçevesinde üye devletlerin hukuksal,<br />

ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal<br />

yapılarını, bütünleşmeye uygun hale getirmelerini<br />

istemektedir. Bu maksatla da ülke<br />

politikalarının oluşumunu etkilemektedir.<br />

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında uluslararası<br />

sözleşmelerin, iç hukuk statüsüne<br />

yönelik olarak getirilen hükümleri, bu denetim<br />

türünün yönetim üzerinde güçlenmesini<br />

sağlamıştır. İlgili hüküm ile uluslararası<br />

sözleşmelerin iç hukukun bir parçası olma-<br />

13<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

14<br />

sı, ayrı bir düzenleme yapılmasına gerek<br />

kalmadan kendiliğinden uygulanması ve<br />

Anayasaya aykırılıklarının ileri sürülememesi,<br />

uluslararası sözleşmeleri yasalardan<br />

daha ayrıcalıklı hale getirmiştir (2709 S.K./<br />

Md.90). Yönetimin bu şekilde uluslararası<br />

organlarca denetimi, önemli sonuçlar doğurmaktadır.<br />

Sözleşmeci (taraf) devletin,<br />

ilgili organların kesin kararına uymaması<br />

durumunda ağır yaptırımlara maruz kalabilmesi<br />

söz konusu olmaktadır. Bunun da<br />

ötesinde aykırı davranışlar sergilendiğinde<br />

ülkenin itibarı zedelenmektedir.<br />

Bu yüzden uluslararası denetim mekanizmalarının<br />

işletilmesine yönelik kişisel<br />

girişimlerin artması ve bu bilincin toplum<br />

içinde yerleşmesi, yönetimin isleyişinde<br />

hukuka uygunluk ve kişisel haklara saygı<br />

açısından önemli gelişmelere neden olmaktadır<br />

(Özer, 1998:157).<br />

Ancak, uluslararası siyasal denetim<br />

araçlarının her zaman olumlu sonuçlar vermeyeceği,<br />

kararlarının ulusal egemenliği<br />

zedeleyebileceği ve devletleri uluslararası<br />

örgütlere bağımlı yapabileceği göz ardı<br />

edilmemelidir.<br />

3. MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI<br />

DENETİM SİSTEMİ<br />

Bu bölümde Milli Eğitim Bakanlığında<br />

mevcut denetim sisteminin durum analizi<br />

yapılmış ve denetim sisteminin yapısal boyutu<br />

değerlendirilmiştir.<br />

3.1. DURUM ANALİZİ<br />

Türkiye’de eğitim ve öğrenim hakkı Anayasa<br />

ile güvence altına alınmıştır. Eğitim ve<br />

öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda,<br />

çağdaş bilim ve eğitim esaslarına<br />

göre, Devletin gözetim ve denetimi<br />

altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve<br />

öğretim yerleri açılamaz. Eğitim ve öğretim<br />

kurumlarında sadece eğitim, öğretim,<br />

araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler<br />

yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa<br />

olsun engellenemez. Türkçeden başka<br />

hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında<br />

Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz<br />

ve öğretilemez (2709 S.K./Md.42).<br />

Eğitim ve öğretim hizmetinin, Devlet adına<br />

yürütülmesinden, gözetim ve denetiminden<br />

Milli Eğitim Bakanlığı sorumludur (1739<br />

S.K./Md.56). Milli Eğitim Bakanlığı sorumluluğundaki<br />

görevlerini merkez, taşra ve<br />

yurtdışı teşkilatlarıyla yerine getirmektedir<br />

(652 S.KHK./Md.3). Merkez teşkilatının örgütlenmesi;<br />

Bakan, müsteşar ve müsteşar<br />

yardımcıları ile hizmet birimleri (19 hizmet<br />

birimi), taşra teşkilatının örgütlenmesi; il<br />

ve ilçe milli eğitim müdürlükleri ile okul ve<br />

kurumlar, yurtdışı teşkilatının örgütlenmesi<br />

ise; 13/12/1983 tarihli ve 189 sayılı Kamu<br />

Kurum ve Kuruluşlarının Yurtdışı Teşkilatı<br />

Hakkında Kanun Hükmünde Kararname<br />

esaslarına uygun olarak, müşavirlik ve ataşelikler<br />

ile okullar şeklindedir (652 S.KHK./<br />

Md.4,5,6,30,31).<br />

Milli Eğitim Bakanlığının, Devlet adına<br />

yürüttüğü eğitim ve öğretim hizmetlerinin<br />

ulusal düzeyde izlenmesi, denetimi ve<br />

değerlendirmesi, merkez teşkilatı hizmet<br />

birimleri arasında yer alan ve doğrudan<br />

Bakan’a bağlı olan Rehberlik ve Denetim<br />

Başkanlığı tarafından gerçekleştirilir. Bu<br />

meyanda, Rehberlik ve Denetim Başkanlığının<br />

görevleri şunlardır (652 S.KHK./<br />

Md.17):<br />

a) Bakanlığın görev alanına giren konularda<br />

Bakanlık personeline, Bakanlık okul<br />

ve kurumlarına, özel öğretim kurumlarına<br />

ve gerçek ve tüzel kişilere rehberlik etmek.<br />

b) Bakanlığın görev alanına giren konularda<br />

faaliyet gösteren kamu kurum ve kuruluşları,<br />

gerçek ve tüzel kişiler ile gönüllü<br />

kuruluşlara, faaliyetlerinde yol gösterecek<br />

plan ve programlar oluşturmak ve rehberlik<br />

etmek.<br />

c) Bakanlık tarafından veya Bakanlığın<br />

denetiminde sunulan hizmetlerin kontrol<br />

ve denetimini ilgili birimlerle işbirliği içinde<br />

yapmak, süreç ve sonuçlarını mevzuata,<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

önceden belirlenmiş amaç ve hedeflere,<br />

performans ölçütlerine ve kalite standartlarına<br />

göre analiz etmek, karşılaştırmak ve<br />

ölçmek, kanıtlara dayalı olarak değerlendirmek,<br />

elde edilen sonuçları rapor hâline<br />

getirerek ilgili birimlere ve kişilere iletmek.<br />

ç) Bakanlık teşkilatı ile Bakanlığın denetimi<br />

altındaki her türlü kuruluşun faaliyet<br />

ve işlemlerine ilişkin olarak, usûlsüzlükleri<br />

önleyici, eğitici ve rehberlik yaklaşımını ön<br />

plana çıkaran bir anlayışla, Bakanlığın görev<br />

ve yetkileri çerçevesinde denetim, inceleme<br />

ve soruşturmalar yapmak.<br />

d) Bakanlık teşkilatı ile personelinin idarî,<br />

malî ve hukukî işlemleri hakkında denetim,<br />

inceleme ve soruşturma yapmak.<br />

e) Bakan tarafından verilen benzeri görevleri<br />

yapmak.<br />

Rehberlik ve Denetim Başkanlığı bu görevlerini<br />

milli eğitim denetçileri aracılığıyla<br />

yerine getirir. Bu amaçla Bakanlık merkez<br />

teşkilatında yeteri kadar milli eğitim denetçisi<br />

istihdam edilir. Milli eğitim denetçilerinde,<br />

genel şartların yanı sıra bazı yeterlilikler<br />

(yarışma sınavı, yeterlilik sınavı, mesleki<br />

yeterlilik, yabancı dil, vb) ile tez hazırlama<br />

becerisi aranır (652 S.KHK./Md.40).<br />

Diğer taraftan, il düzeyinde eğitim, öğretim<br />

ve yönetim faaliyetleri ile öğretim<br />

programlarının uygulamalarını izlemek,<br />

denetlemek ve değerlendirmek için, il millî<br />

eğitim müdürlükleri bünyesinde, millî eğitim<br />

müdürüne bağlı olarak eğitim denetmenleri<br />

başkanlığı oluşturulur (652 S.KHK./Md.40).<br />

Eğitim denetmenleri başkanlığının görevleri<br />

şunlardır (MEB, 2012/Md.7):<br />

a) Öğretim programlarının uygulamalarını<br />

izlemek ve rehberlik faaliyeti yürütmek,<br />

b) Öğretim materyalleri ile ilgili süreç ve<br />

uygulamaları izlemek ve değerlendirmek,<br />

c) Sistem boyutunda eğitim ve öğretim<br />

süreçleri ile uygulamaları izlemek ve değerlendirmek,<br />

ç) Eğitim-öğretim ve yönetim faaliyetlerinin<br />

denetim ve değerlendirme çalışmalarını<br />

yapmak,<br />

d) İzleme ve değerlendirme raporları hazırlayarak<br />

ilgili birimlerle paylaşmak,<br />

e) İl/ilçe millî eğitim müdürlükleri ile eğitim<br />

kurumlarının teftiş, denetim, rehberlik,<br />

işbaşında yetiştirme ve değerlendirme hizmetlerini<br />

yürütmek,<br />

f) İl millî eğitim müdürü hariç yönetici,<br />

öğretmen ve diğer memurların denetim ve<br />

rehberlik hizmetlerini yürütmek,<br />

g) İnceleme, soruşturma veya ön inceleme<br />

raporlarıyla ilgili iş ve işlemleri yürütmek,<br />

ğ) Öğretmen ve yöneticilerin uyum eğitimi<br />

ve gelişimlerine yönelik çalışmalar yapmak,<br />

h) Eğitim-öğretim ve yönetim süreçlerinin<br />

geliştirilmesinde rehberlik çalışmaları<br />

yapmak,<br />

ı) Eğitim-öğretim ve yönetim alanlarını<br />

geliştirici araştırma ve çalışmalar yapmak.<br />

Eğitim denetmenleri başkanlıkları bu görevlerini<br />

il eğitim denetmenleri aracılığıyla<br />

yerine getirir. Bu amaçla, il millî eğitim müdürlükleri<br />

bünyesinde oluşturulan eğitim<br />

denetmenleri başkanlığında il eğitim denetmenleri<br />

istihdam edilir. İl eğitim denetmenleri<br />

öğretmenler arasından yarışma sınavı<br />

ile mesleğe alınırlar ve yetiştirme dönemi<br />

sonunda yapılacak yeterlilik sınavına göre<br />

atanırlar (652 S.KHK./Md.41).<br />

3.2. TARTIŞMA ve YORUM<br />

Milli Eğitim Bakanlığının denetim sistemine<br />

ilişkin olarak yanlış ve yaygın olan en<br />

belirgin algı; iki başlı, ikili veya çoklu bir denetim<br />

sisteminin olduğu yönündedir. 3 Halbuki,<br />

Türkiye’de eğitim denetimi sisteminin<br />

yapılanması ulusal ve yerel olmak üzere iki<br />

3<br />

Bazı çevrelerce, 2003 yılında 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi<br />

ve Kontrol Kanunu ile Türk kamu yönetimi uygulamalarına giren<br />

ve 2006 yılından itibaren Milli Eğitim Bakanlığında üst yöneticiye<br />

(Müsteşara) bağlı faaliyet gösteren, idarenin çalışmalarına değer<br />

katmak ve geliştirmek için kaynakların ekonomiklik, etkililik ve<br />

verimlilik esaslarına göre yönetilip yönetilmediğini değerlendiren<br />

ve rehberlik yapan İç Denetim Birimi Başkanlığı da Milli Eğitim<br />

Bakanlığının sunduğu eğitim hizmetlerinin denetimini yapan<br />

birimler arasında sayılmaktadır.<br />

15<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

16<br />

düzeydedir. Ulusal düzeyde yapılandırılan<br />

Rehberlik ve Denetim Başkanlığı, her kademe<br />

ve düzeyde sunulan eğitim ve öğretim<br />

hizmetlerinin izlenmesi, denetlenmesi ve<br />

değerlendirmesine yönelik faaliyetler ile<br />

rehberlik ve yol gösterici faaliyetler yaparken,<br />

yerel düzeyde yapılandırılan il eğitim<br />

denetmenleri başkanlıkları da il ve ilçe milli<br />

eğitim müdürlükleri ile okul ve kurum müdürlüklerinin<br />

kurumsal ve bireysel denetim<br />

ve rehberliğini yapmakta, öğretim programlarının<br />

uygulanma durumunu izlemektedir.<br />

Rehberlik ve Denetim Başkanlığı ulusal politika<br />

ve stratejilerin uygulanmasını izler ve<br />

denetler, eğitime erişimin kolaylaştırılması,<br />

fırsat ve imkân eşitliğinin teminat altına alınması<br />

ile iyileştirme ve geliştirmeye yönelik<br />

önerilerde bulunur ve rehberlik yapar.<br />

Diğer taraftan, bazı çevrelerce milli eğitim<br />

denetçileri ile il eğitim denetmenlerinin aynı<br />

görevleri yaptıkları ileri sürülmektedir. Oysa<br />

durum analizinde sunulduğu gibi, milli eğitim<br />

denetçilerinin ve il eğitim denetmenlerinin<br />

görevleri (hizmet alanı aynı olsa da), temel<br />

itibariyle birbirinden tamamen farklıdır.<br />

Şöyle ki; milli eğitim denetçileri, Rehberlik<br />

ve Denetim Başkanlığının görev tanımı kapsamında,<br />

eğitim hizmetlerinin ulusal düzeyde<br />

Bakanlığın amaç ve hedefleri ile politika<br />

ve stratejileri doğrultusunda sunulmasını<br />

izler, denetler ve değerlendirir. Buna karşın<br />

il eğitim denetmenleri, eğitim denetmenleri<br />

başkanlıklarının görev tanımları kapsamında,<br />

il düzeyinde öğretim programlarının<br />

uygulamaları (ders etkinlikleri/öğretimsel<br />

etkinlikler) ile eğitim kurumlarının (il ve ilçe<br />

milli eğitim müdürlükleri ile okul ve kurumlar)<br />

eğitim, öğretim ve yönetim faaliyetlerini<br />

izler, denetler ve değerlendirir. Nitekim, milli<br />

eğitim denetçileri ve il eğitim denetmenlerinin<br />

istihdam politikalarındaki farklılık, görev<br />

tanımı ve görev alanındaki bu farklılıklardan<br />

kaynaklanmaktadır.<br />

İl eğitim denetmenleri sadece öğretmenler<br />

(en az dört yıllık lisans mezunu) arasından<br />

seçilirler ve üç yıllık yetişme dönemini<br />

takiben yapılacak bir yeterlik sınavı sonucuna<br />

göre atanırlar. Milli eğitim denetçileri ise<br />

oldukça geniş bir alandan (en az dört yıllık<br />

lisans eğitimi veren eğitim, fen-edebiyat,<br />

hukuk, siyasal bilgiler, iktisadî ve idarî bilimler,<br />

iktisat, işletme fakülteleri ile hizmet birimlerinin<br />

görev alanına giren ve yönetmelikle<br />

belirlenen yükseköğretim kurumlarından<br />

veya bunlara denkliği Yükseköğretim<br />

Kurulu tarafından kabul edilen yurtiçindeki<br />

veya yurtdışındaki yükseköğretim kurumlarından<br />

mezun olanlar arasından) seçilirler,<br />

üç yıllık yetişme döneminde tez hazırlarlar,<br />

tezlerinin kabul olmasından sonra yeterlik<br />

sınavına girerler ve başarılı olmaları halinde<br />

yabancı dil yeterliliğine (en az C seviyesi:<br />

70) sahip olma şartıyla atanırlar.<br />

Hal böyle iken, Rehberlik ve Denetim<br />

Başkanlığı (milli eğitim denetçileri) ile eğitim<br />

denetmenleri başkanlıklarının (il eğitim<br />

denetmenlerinin) aynı görevi yaptıkları<br />

yönündeki görüş/yargı/algı/kabul/iddianın<br />

haklılık payı yoktur, bilimsel ve hukuksal temelden<br />

yoksundur.<br />

Öğretim programları, Bakanlığın amaç<br />

ve hedefleri ile okulun, alanın ve dersin<br />

amaç ve hedefleri doğrultusunda okullarda/kurumlarda<br />

uygulanır. Dolayısıyla uygulamalarının<br />

izlenmesi, denetlenmesi ve değerlendirilmesi<br />

de ancak okullarda/kurumlarda<br />

gerçekleştirilebilir. Ki, denetleyen organın<br />

ismi, yapılanma şekli ve denetim yöntemi<br />

ne olursa olsun, tüm dünyada öğretim<br />

programlarının uygulanmasının denetimi,<br />

temel sistemler olarak fiilen eğitim ve öğretimin<br />

gerçekleştirildiği okullarda/kurumlarda<br />

yapılmaktadır. Zira, 2012-<strong>2013</strong> öğretim yılı<br />

itibariyle Türkiye genelinde resmi ve özel<br />

toplamı olarak 75 324 okul/kurum (61 592<br />

örgün ve 13 732 yaygın), 944 000 öğretmen<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

(832 726 örgün ve 111 274 yaygın) ve 25<br />

305 960 öğrenci (17 234 452 örgün ve 8<br />

071 508 yaygın) vardır (MEB/SGB, <strong>2013</strong>:<br />

50). Bu kadar fazla sayıda okulun/kurumun<br />

kurumsal denetiminin, bu okullarda uygulanan<br />

öğretim programlarının izlenmesinin<br />

ve öğretmenlerin değerlendirilmesinin merkezden<br />

yapılması, rehberlikte bulunulması<br />

ve personelin (öğretmen, yönetici ve diğer)<br />

işbaşında yetiştirilmesi olanaklı gözükmemektedir.<br />

Ayrıca, il milli eğitim müdürleri görev ve<br />

sorumlulukları gereği, il düzeyinde sunulan<br />

eğitim ve öğretim hizmetleriyle ilgili olarak,<br />

kendilerine bağlı birimlerde (il milli eğitim<br />

müdürlüğü hizmet birimleri ve ilçe milli<br />

eğitim müdürlükleri ile okul ve kurumlar)<br />

yürütülen faaliyetlerin izlenmesi ve denetlenmesini<br />

eğitim denetmenleri aracılığıyla<br />

gerçekleştirir.<br />

Bu gerekçelerden hareketle, denetim<br />

sisteminin etkililiği açısından yerel düzeydeki<br />

(il düzeyinde) denetim birimlerinin<br />

merkeze bağlanmasının bilimsel olmadığı<br />

ve sistemin geliştirilmesine katkı sağlamayacağı<br />

değerlendirilmektedir. Keza, örneklem<br />

olarak seçilen 16 ülkenin (Almanya,<br />

Amerika Birleşik Devletleri, Avusturya,<br />

Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Finlandiya,<br />

Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç,<br />

İsviçre, Japonya, Kanada, Rusya ve Portekiz)<br />

büyük çoğunluğunda (9’unda), değişik<br />

adlarla ve değişik yapılanmalarla yerel<br />

düzeyde denetim birimi vardır. Hatta yerel<br />

düzeyde denetim birimi olan 7 ülkede aynı<br />

zamanda ulusal düzeyde merkezi bir denetim<br />

birimi bulunmaktadır.<br />

Yukarıda, imkânsızlığı gerekçeleriyle<br />

açıklanan, il milli eğitim müdürlükleri bünyesindeki<br />

eğitim denetmenleri başkanlıklarının<br />

(il eğitim denetmenlerinin) merkeze<br />

bağlanarak yerel otoritelerin baskısından<br />

kurtarılması yönündeki görüş, hem mevcut<br />

hukuksal düzenlemelere aykırılık teşkil<br />

etmekte, hem de Türk kamu yönetiminin<br />

değişim ilkelerine (yerele daha fazla yetki<br />

verilmesi ilkesi) ters düşmektedir. 5442 Sayılı<br />

İl İdaresi Kanununda valilerin hukuki durumları,<br />

görev ve yetkileri sayılırken, Devlet<br />

kurumlarını denetlemesi ve teftiş etmesine<br />

de yer verilmiştir (5442 S.K./Md.9). Valiler<br />

bu görevlerini bakanlıklardan (bakanlık<br />

veya genel müdürlük müfettişlerinden) denetim<br />

elamanı talep ederek yaptırabileceği<br />

gibi, emri altındaki memurlara ve/veya denetim<br />

birimlerine de yaptırabilirler. Kaldı ki,<br />

bu kadar fazla kurumu ve personeli olan ve<br />

çok geniş bir alanda hizmet veren milli eğitim<br />

müdürlüklerinin tüm birimleriyle sunduğu<br />

eğitim ve öğretim hizmetlerinin izlenmesi,<br />

denetlenmesi ve değerlendirilmesinin<br />

valiliklerin emri altındaki denetim birimlerince<br />

gerçekleştirilmesi olmazsa olmaz bir<br />

zorunluluktur.<br />

Nitekim, “Türk Kamu Yönetiminin Denetlenmesi”<br />

bölümünde açıklandığı ve Tablo<br />

2’de sunulduğu gibi, taşra teşkilatında<br />

denetim yapılanması sadece Milli Eğitim<br />

Bakanlığına mahsus bir uygulama değildir.<br />

Hizmet alanı coğrafi açıdan geniş ve<br />

yaygın olan başka bakanlıklarda da taşra<br />

teşkilatında denetim yapılanmasına gidilmiş<br />

ve denetim elemanları için denetmen<br />

unvanı kullanılmıştır. İstisnai olarak, Maliye<br />

Bakanlığında, daha önce taşra örgütlerinde<br />

görev yapan vergi denetmenleri, yeni<br />

bir yapılanmayla tek çatı altında toplanarak,<br />

misyonu; “Risk odaklı ve çağdaş denetim<br />

tekniklerini kullanarak vergi incelemeleri<br />

yapmak, vergi kayıp ve kaçağının neden olduğu<br />

kayıt dışı ekonomiyi en aza indirmek<br />

ve böylelikle mükelleflerin vergiye gönüllü<br />

uyumunu artırmak, idarenin etkin ve hukuka<br />

uygun işleyişinin sağlanması amacıyla<br />

teftiş ve soruşturma faaliyetlerini yürütmek<br />

ve maliye politikalarının oluşturulmasına<br />

17<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

18<br />

yönelik hukuki düzenlemelerin hazırlanmasına<br />

katkıda bulunmak” olan Vergi Denetim<br />

Kurulu Başkanlığı kadrolarına alınmıştır. Bu<br />

yeni yapılanmayla, Vergi Denetim Kurulu<br />

Başkanlığı; a) Küçük ve Orta Ölçekli Mükellefler<br />

Grup Başkanlığı, b) Büyük Ölçekli Mükellefler<br />

Grup Başkanlığı, c) Organize Vergi<br />

Kaçakçılığı ile Mücadele Grup Başkanlığı ve<br />

ç) Örtülü Sermaye, Transfer Fiyatlandırması<br />

ve Yurtdışı Kazançlar Grup Başkanlığı şeklinde<br />

örgütlenmiştir (646 S.K.H.K./Md.20).<br />

Vergi incelemesi yapmak, vergi kaçırma<br />

ve vergiden kaçınmayı önlemek gibi uygulamaların<br />

ülke genelini ilgilendirdiği ve yerelde<br />

sınırlandırılamadığı gerçeği dikkate<br />

alındığında, bu yapılanmanın MEB denetim<br />

sistemiyle kıyaslanması ve Milli Eğitim Bakanlığında<br />

buna benzer bir denetim yapılanmasına<br />

gidilmesinin dile getirilmesi gerçekçi<br />

ve tutarlı bir yaklaşım değildir.<br />

4. SONUÇ<br />

Önceki bölümlerde detaylı bir şekilde<br />

değerlendirildiği üzere, il milli eğitim müdürlükleri<br />

bünyesindeki eğitim denetmenleri<br />

başkanlıklarının (il eğitim denetmenlerinin)<br />

yapısal (organik) olarak merkez teşkilatına<br />

bağlanması hem bilimsel hem de hukuksal<br />

açıdan uygun görülmemekte ve eğitimin<br />

niteliğinin yükseltilmesine katkı sağlamayacağı<br />

düşünülmektedir. Bilakis, hizmet kargaşasına<br />

ve çatışmalara sebebiyet vereceği<br />

değerlendirilmektedir.<br />

Zira, Milli Eğitim Bakanlığı merkez teşkilatında<br />

örgütlenen Rehberlik ve Denetim<br />

Başkanlığı, demokrasinin ve parlamenter<br />

rejimin gereği olarak, ulusal düzeyde eğitim<br />

hizmetinin sunulması noktasında, Milli<br />

Eğitim Bakanının (Bakanlığın tüm birimleriyle)<br />

parlamentoya ve kamuoyuna hesap<br />

verme sorumluluğu açısından hizmetlerin<br />

sunulması izler, denetler ve değerlendirir.<br />

Ayrıca, niteliğin arttırılmasına ve yolsuzlukların<br />

önlenmesine karşı önerilerde bulunur.<br />

Ülke genelinde eğitim hizmeti sunan (resmi<br />

ve özel) tüm aktörlere rehberlik yapar ve<br />

yol gösterir. Buna karşın, taşra teşkilatında<br />

il milli eğitim müdürlükleri bünyesinde örgütlenen<br />

il eğitim denetmenleri başkanlıkları<br />

il düzeyinde sunulan eğitim ve hizmetleri<br />

ile öğretim programlarının uygulanmasını<br />

izler, denetler ve değerlendirir. İl düzeyinde<br />

eğitim ve öğretim hizmeti sunan kişilere<br />

rehberlik yapar ve işbaşında yetişmelerine<br />

katkı sağlar.<br />

Eğitim hizmetinin hem ulusal düzeyde<br />

hem de yerel düzeyde etkili ve nitelikli<br />

sunulmasını saylayabilmek için, ulusal ve<br />

yerel düzeydeki denetim birimleriyle eşgüdümün<br />

sağlanmasına yönelik, süreç ve sonuçları<br />

ilişkilendirilebilen etkili bir izleme değerlendirme<br />

sisteminin oluşturulması, ortak<br />

denetim standartlarının ve çerçeve denetim<br />

planlarının oluşturulması önerilmektedir.<br />

KAYNAKÇA<br />

Akın, C. (1998) “Cumhuriyetimizin 75.<br />

Kuruluş Yıldönümünde Yönetimin Denetlenmesinde<br />

Yeni Bir Denetim Yolu: Ombudsman<br />

(Yüksek Yönetim Denetçisi)”,<br />

Türk İdare Dergisi, 421, 517-550.<br />

“652 Sayılı Milli Eğitim Bakanlığı Teşkilat<br />

ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde<br />

Kararname” (2011, 14 Eylül) T.C. Resmi Gazete,<br />

28054.<br />

“657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu”<br />

(1965, 23 Temmuz) T.C. Resmi Gazete,<br />

12056.<br />

“646 Sayılı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığının<br />

Kurulması Amacıyla Bazı Kanun<br />

ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik<br />

Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde<br />

Kararname” (2011, 10 Temmuz) T.C. Resmi<br />

Gazete, 27990.<br />

Atay, Cevdet (1999) Devlet Yönetimi ve<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Metin Çakır<br />

Denetimi, 2.Baskı, İstanbul: Alfa Yayınları.<br />

“Başbakanlık Teftiş Kurulu Yönetmeliği”<br />

(1993, 15 Haziran) T.C. Resmi Gazete,<br />

21608.<br />

“5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu” (1949, 18<br />

Haziran) T.C. Resmi Gazete, 7236.<br />

“5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi ve<br />

Kontrol Kanunu” (2003, 24 Aralık) T.C. Resmi<br />

Gazete, 25326.<br />

“1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu”<br />

(1973, 24 Haziran) T.C. Resmi Gazete,<br />

14574.<br />

Bozkurt, Ömer, Ergun, Turgay ve Sezen,<br />

Seriye (Ed.), (2008) Kamu Yönetimi Sözlüğü,<br />

2. Baskı, Ankara: TODAİE Yayınları.<br />

“Disiplin Kurulları Ve Disiplin Amirleri<br />

Hakkında Yönetmelik” (1982, 24 Ekim) T.C.<br />

Resmi Gazete, 17848.<br />

Erdoğdu, Ahmet (1990) “Yönetsel Yargının<br />

Sorunları” 1. Kitap İdari Yargı, 1.Ulusal<br />

İdare Hukuku Kongresi, Ankara: Danıştay<br />

Yayınları No: 53, 1-4 Mayıs.<br />

Geist, Benjamin (1988) Devlet Denetimi,<br />

Çev: Beyhan Ataç, Ankara: Sayıştay Yayınları.<br />

Gözübüyük, A. Şeref (2004) Yönetim Hukuku,<br />

Ankara: Turhan Kitabevi.<br />

Gözübüyük, A. Şeref (2001) Türkiye’nin<br />

Yönetim Yapısı, 7. Baskı, Ankara: Turhan Kitabevi.<br />

Gözübüyük, A. Şeref ve Tan, Turgut<br />

(2001) İdare Hukuku, Cilt 1, Genel Esaslar,<br />

2. Baskı, Ankara: Turhan Kitapevi.<br />

Gözübüyük, A. Şeref (2000) Yönetim Hukuku,<br />

14. Baskı, Ankara: Turhan Kitabevi.<br />

Gözübüyük, A. Şeref (1997) Anayasa<br />

Hukuku, 6. Baskı, Ankara: Turhan Kitabevi.<br />

Gözübüyük, A. Şeref ve Akıllıoğlu, Tekin<br />

(1992) Yönetim Hukuku, 5. Baskı, Ankara:<br />

Turhan Kitabevi.<br />

Günday, Metin (1999) İdare Hukuku, Ankara:<br />

İmaj Yayıncılık.<br />

“2709 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası”<br />

(1982, 9 Kasım) T.C. Resmi Gazete,<br />

17863 Mükerrer.<br />

Karatepe, Şükrü (1993) İdare Hukuku,<br />

İzmir: Üniversite Kitabevi.<br />

Köse, H. Ömer (2000) Dünyada ve<br />

Türkiye’de Yüksek Denetim, Ankara: Sayıştay<br />

Yayınları.<br />

Köse, H.Ömer (2004) “Küreselleşme<br />

Sürecinde Uluslararası Denetimin Artan<br />

Önemi ve Kamusal Denetimin Uluslararalılaşması<br />

Sorunu”, Amme İdaresi Dergisi, 37<br />

(3), Eylül, 37-62.<br />

MEB (<strong>2013</strong>), Milli Eğitim İstatistikleri Örgün<br />

Eğitim 2012-<strong>2013</strong>, Ankara: Strateji Geliştirme<br />

Başkanlığı Yayını.<br />

“Milli Eğitim Bakanlığı İl ve İlçe Milli Eğitim<br />

Müdürlükleri Yönetmeliği” (2012, 18 Kasım)<br />

T. C. Resmi Gazete, 28471.<br />

Özer, M. Akif (1998) “Yönetimin Denetiminin<br />

Temel Unsurları, İlkeleri ve Kamu Yönetimi<br />

Açısından Değerlendirilmesi”, Türk<br />

İdare Dergisi, 419 (70), Haziran, 141-161.<br />

Sanal, Recep (2002) Türkiye’de Yönetsel<br />

Denetim ve Devlet Denetleme Kurumu, Ankara:<br />

TODAİE Yayınları.<br />

Sezen, Seriye (2001) “Ombudsman:<br />

Türkiye İçin Nasıl Bir Çözüm?”, Amme İdaresi<br />

Dergisi, 34 (4), Aralık, 71-96.<br />

Türköne, Mümtaz’er (2003) Siyaset, Ankara:<br />

Lotus Yayınları.<br />

Uluğ, Feyzi (2004) “Kamu Yönetimi Temel<br />

Kanunu Tasarısı Işığında Kamu Denetim<br />

Sisteminde Yeniden Yapılanma” Amme<br />

İdaresi Dergisi, 37 (2), Haziran.<br />

“3056 Sayılı Başbakanlık Teşkilatı Hakkında<br />

Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek<br />

Kabulü Hakkında Kanun” (1984,<br />

19 Ekim) T.C. Resmi Gazete,18550.<br />

19<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Türk Kamu Denetim Sistemi İçerisinde Milli Eğitim Bakanlığı Denetim Sistemi<br />

“3046 Sayılı Bakanlıkların Kuruluş Ve<br />

Görev Esasları Hakkında 174 Sayılı Kanun<br />

Hükmünde Kararname İle 13/12/1983 Gün<br />

Ve 174 Sayılı Bakanlıkların Kuruluş Ve Görev<br />

Esasları Hakkında Kanun Hükmünde<br />

Kararnamenin Bazı Maddelerinin Kaldırılması<br />

Ve Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi<br />

Hakkında 202 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin<br />

Değiştirilerek Kabulü Hakkında<br />

Kanun” (1984, 9 Ekim) T.C. Resmi Gazete,<br />

18540.<br />

20<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


BAKANLIK MERKEZ TEŞKİLAT<br />

YAPILARINDA 2011 YILI KHK<br />

DEĞİŞİKLİKLERİ İLE GERÇEKLEŞTİRİLEN<br />

TEFTİŞ-DENETİM DÖNÜŞÜMÜNÜN<br />

DEĞERLENDİRİLMESİ<br />

Ayhan Acar *<br />

21<br />

I- GİRİŞ<br />

Hukuk devletinde örgütlerin ve kişilerin<br />

faaliyetleri, hakları, sorumlulukları mevzuatla<br />

düzenlenmiştir. Bunların hukuk düzenine<br />

uygun yürütülüp yürütülmediğinin tarafsız<br />

ve bağımsız bir şekilde denetlenmesi gerekmektedir.<br />

Türk kamu yönetiminde denetim<br />

görevi çeşitli organlar eliyle yerine<br />

getirilmektedir. Bu organlardan en önemlisi<br />

Bakanlık merkez teşkilatlarındaki Teftiş Kurullarıdır.<br />

Teftiş Kurulları tüm Bakanlıklarda<br />

Bakana bağlı, bünyesinde müfettişlerin görev<br />

yaptığı denetim birimleridir. Ancak, 2011<br />

yılı KHK değişiklikleri ile bu standart uygulamaya<br />

son verilmiş ve köklü geçmişi olan<br />

Teftiş Kurullarının birçoğundan vazgeçilmiştir.<br />

Bunların yerine muhtelif adlarla yeni denetim<br />

birimleri oluşturulmuş, ancak bu yeni<br />

oluşturulan denetim yapısı bu alanda görev<br />

yapanlar için farklı sonuçlar doğurmuştur.<br />

Her bir bakanlıkta ortaya çıkan bu yeni durum<br />

incelemeye değer bulunmuştur.<br />

* S.B. Sağlık Başdenetçisi<br />

TEFTİŞ KURULLARI VE MÜFETTİŞLİK<br />

MESLEĞİ<br />

3046 sayılı Kanun ile kamu hizmetlerinin<br />

düzenli, süratli, etkili, verimli ve ekonomik<br />

bir şekilde yürütülebilmesi için bakanlıkların<br />

kurulmasına, teşkilat, görev ve yetkilerine<br />

ilişkin esas ve usuller düzenlenmiştir. Bu Kanun,<br />

Milli Savunma Bakanlığı hariç diğer bakanlıkların<br />

merkez, taşra, yurt dışı teşkilatları<br />

ile bağlı ve ilgili kuruluşlarını kapsamaktadır.<br />

Bakanlıkların yürütmekten sorumlu oldukları<br />

hizmet ve görevlerden bağlı kuruluş kurulmasını<br />

gerektirmeyenler, bakanlığın merkez<br />

teşkilatı bünyesinde kurulan ana hizmet birimlerince<br />

yerine getirileceği kanunun 7.<br />

maddesinde düzenlenmiştir. Kanunun 12.<br />

Maddesinde bakanlık ve bağlı kuruluşların<br />

merkez teşkilatındaki danışma ve denetim<br />

birimleri düzenlenmiş buna göre Teftiş Kurulu<br />

Başkanlığı danışma ve denetim birimleri<br />

arasında sayılmıştır.<br />

Bakanlık hiyerarşik yapılanmasının düzenlendiği<br />

15. madde de müsteşar en üst<br />

amirdir. Müsteşarın görev ve sorumluluklarının<br />

düzenlendiği 22. maddede ise, Bakanın<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Bakanlık Merkez Teşkilat Yapılarında 2011 Yılı Khk Değişiklikleri İle Gerçekleştirilen Teftiş-<br />

Denetim Dönüşümünün Değerlendirilmesi<br />

22<br />

emrinde ve onun yardımcısı olup bakanlık<br />

hizmetlerini Bakan adına ve bakanın direktif<br />

ve emirleri yönünde, Bakanlığın amaç ve politikalarına,<br />

kalkınma planlarına ve yıllık programlara,<br />

mevzuat hükümlerine uygun olarak<br />

düzenler ve yürütür, denilmektedir. Aynı kanun<br />

maddesinde, Müsteşarın, Bakanlık kuruluşlarına<br />

gereken emirleri vereceği belirtilmiş,<br />

buna karşın Bakanlık Teftiş Kurulu hariç<br />

tutulmuştur.<br />

Yine mezkur kanunun 23. maddesinde,<br />

Teftiş Kurulu Başkanlığının, bakanın emri<br />

veya onayı üzerine bakan adına aşağıdaki<br />

görevleri yapacağı yer almaktadır.<br />

“a) Bakanlık teşkilatı ile bakanlığa bağlı ve<br />

ilgili kuruluşların her türlü faaliyet ve işlemleriyle<br />

ilgili olarak teftiş, inceleme ve soruşturma işlerini<br />

yürütmek,<br />

b) Bakanlığın amaçlarını daha iyi gerçekleştirmek,<br />

mevzuata, plan ve programa uygun çalışmasını<br />

temin etmek amacıyla gerekli teklifleri<br />

hazırlamak ve bakana sunmak,<br />

c) Özel kanunlarla verilen diğer görevleri yapmak.”<br />

Genel itibari ile bakanlık merkez teşkilat<br />

yapıları içerisinde yer alan teftiş kurulları yukarıda<br />

sayılan görevler çerçevesinde kendilerine<br />

teşkilat yasaları ile verilen görevleri<br />

yürütmekte ve bu görevler bakanlıklara göre<br />

çok büyük farklılık arz etmemektedir. Dolayısıyla,<br />

bakanlık teşkilatlanmalarının 3046<br />

sayılı kanun uyarınca düzenlendiği, 3046<br />

sayılı Kanunun öngördüğü çerçevede danışma<br />

ve denetim birimleri arasında sayılan<br />

Teftiş Kurullarının bünyesinde müfettişlerin<br />

görev yaptığı, Bakan dışında hiçbir Makam<br />

tarafından emir ve görev verilemediği görülmektedir.<br />

Türk Kamu Yönetiminde Teftiş ve İç Denetim<br />

araştırmasında teftiş faaliyetinin, Türk<br />

kamu yönetimi uygulaması bakımından dört<br />

temel unsurdan oluştuğu, bunların “denetim”,<br />

“soruşturma”, “inceleme” ve “araştırma”<br />

olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla, teftişin<br />

denetime eş bir kavram yada olgu olmadığı<br />

görülmektedir. Soruşturma ve inceleme ile<br />

birlikte denetim faaliyeti ancak teftiş başlığı<br />

altında toplanabilecektir. Yine bu araştırmada<br />

denetim, doğrudan doğruya iş ve işle ilgili<br />

olarak personel ve süreçlerin denetimini<br />

içeren ve bunlarla birlikte bir bütünlük oluşturan<br />

bir faaliyet olduğu, buna karşın teftişin<br />

ise, örgütsel bazda işin denetiminden çok<br />

parlamento karşısında yürütülen hizmetten<br />

dolayı siyasi olarak sorumlu olan bakanın<br />

bu sorumluluğunun gereği olarak, hizmetin<br />

denetiminin gerçekleştirilmesi olduğu görülmektedir.<br />

Teftişin hizmet denetimi olması,<br />

onu yönetimin işlevi olarak denetimden<br />

farklılaştırmaktadır. Dolayısıyla, literatürde ve<br />

uygulamada sıkça ileri sürüldüğü gibi teftiş<br />

faaliyetinin siyasetten tamamen bağımsız bir<br />

denetim türü olduğunu iddia etmek zordur.<br />

Teftiş denetiminde bağımsızlık sisteminin<br />

mantığı gereği siyasi yapıdan değil yönetsel<br />

yapıdan ayrı ve müdahale edilemez olmayı<br />

içermektedir. Teftiş bakanın siyasi sorumluluğu<br />

ve hizmetin kamu adına yerine getirilişine<br />

ilişkin bir denetim türüdür. Bundan dolayı<br />

yönetim içinde doğrudan doğruya örgütlendirilemez.<br />

1 3046 sayılı Kanunla Bakanlık<br />

teşkilat yapılarında doğrudan Bakana bağlı<br />

olarak kurulmuş olan teftiş kurullarının neden<br />

doğrudan Bakana bağlanmış oldukları<br />

bu anlatımdan açıkça anlaşılmaktadır.<br />

2011 yılında hükümet tarafından bir dizi<br />

KHK çıkarılmıştır. Çıkartılan bu KHK’lar öncesi<br />

Teftiş Kurulları bünyesinde tüm bakanlıklarda<br />

denetim görevi müfettişler tarafından<br />

yürütülmüştür. Dolayısıyla, bu dönemde müfettiş<br />

dışında unvan kullanılmamıştır.<br />

Müfettişlik kariyer bir meslektir. Danıştay<br />

Birinci Dairesinin bir kararında; 2<br />

“…Kamu İdarelerinde teftiş hizmetleri, diğer<br />

idari hizmetlerden ayrı olarak dikkate alınmış ve<br />

bu hizmetler ayrı bir kariyer olarak düzenlenmiştir.<br />

Kuruluş yasalarında ve ilgili tüzük ve yönetmeliklerde<br />

müfettişlerin sınavla göreve alınmaları ve<br />

bu görev içinde yetiştirilmeleri öngörülmüştür. Bu<br />

nedenle müfettişlerin bu kariyer içinde yetiştiril-<br />

1<br />

Örsan Ö.Akbulut, Hande Mimaroğlu Özgen, Derya Fındık, Ömer<br />

Seymenoğlu, Oğuz Almış, Türk Kamu Yönetiminde Teftiş ve İç<br />

Denetim, TODAİE yayını, Ankara, 2012, s.4-7<br />

2<br />

Danıştay 5. Dairesi 17/12/1986 tarihli, E:1986/1443, K:1986/887<br />

sayılı karar,<br />

3<br />

Danıştay 5. Dairesi 24/10/2008 tarihli, E:2006/7083,<br />

K:2008/5144 sayılı karar<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Ayhan Acar<br />

meleri ve kamu hizmetinin selametle yürütülmesini<br />

önleyici neden olmadıkça bu hizmet dışında<br />

diğer idari hizmetlere atanmamaları gerekmektedir.<br />

…”<br />

Şeklinde hüküm kurulmak suretiyle müfettişliğin<br />

kariyer meslek olma özelliğine vurgu<br />

yapıldığı, Danıştay Beşinci Dairesinin bir<br />

kararında 3 ise,<br />

“657 sayılı Kanun’un 3. maddesinde de, “Sınıflandırma”,<br />

“Kariyer” ve “Yeterlik” ilkeleri bu<br />

Kanunun temel ilkeleri olarak belirlenmiş; kariyer<br />

ilkesi, Devlet memurlarına yaptıkları hizmetler için<br />

gerekli bilgilere ve yetişme koşullarına uygun şekilde,<br />

sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar<br />

ilerleme olanağı sağlamak; yeterlik ilkesi ise, Devlet<br />

kamu hizmetleri görevlerine girmeyi, sınıflar<br />

içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini<br />

yeterlik sistemine dayandırmak ve bu<br />

sistemin eşit olanaklarla uygulanmasında Devlet<br />

memurlarını güvenliğe sahip kılmak olarak tanımlanmıştır.<br />

Görüldüğü üzere Yasa, Devlet memurluğunu<br />

bir meslek olarak kabul etmekte ve bunlara,<br />

sınıfları içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme<br />

olanağı sağlanmasını, sınıflar içinde ilerleme<br />

ve yükselme işlemlerinin yeterlik sistemine dayandırılmasını<br />

öngörmektedir. Bu iki ilkenin temelinde,<br />

nesnel kurallar çerçevesinde işin ehline verilmesi<br />

ve hak etme kavramı yatmakta olup, kamu<br />

hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde gerçekleştirilmesinin<br />

tek güvencesinin de, hizmetin yetişmiş,<br />

ehil kamu görevlilerince yerine getirilmesinden<br />

geçeceği tabiidir. Birçok yargı kararında<br />

da belirtildiği üzere kariyer bir meslek olan müfettişlik<br />

mesleğinin, geçmiş dönem hizmetleriyle<br />

birlikte bir bütün halinde değerlendirilmesi kariyer<br />

ve liyakat ilkelerinin mutlak vazgeçilmez niteliğini<br />

oluşturduğu gibi, bu yönde bir yapılanma Teftiş<br />

Kurullarının oluşması ve işleyiş sistematiğine de<br />

uygun düşmektedir.”<br />

denilmiş olduğu, dolayısıyla, müfettişliğin,<br />

Türk kamu bürokrasisinde kariyer bir<br />

meslek olarak ifade edildiği rahatlıkla söylenebilir.<br />

Müfettişlerin görev aldığı Teftiş Kurulları,<br />

Türk kamu bürokrasisine yönetici yetiştiren<br />

okul olma görevini de üstlenmiştir.Türk<br />

kamu bürokrasisinde ve hatta özel sektörde<br />

3<br />

Dairesi 24/10/2008 tarihli, E:2006/7083, K:2008/5144 sayılı karar<br />

üst düzey yöneticilerin birçoğunun kökeni<br />

müfettişlik mesleği yada muadili mesleklerdendir.<br />

Diğer taraftan Bakanlıklarda müfettiş<br />

olma hakkını elde edenler üçlü kararname<br />

ile müfettişliğe atanmaktadırlar. Üçlü kararname<br />

müfettişlerin bağımsız bir şekilde çalışabilmelerinin<br />

güvencesini oluşturan bir<br />

faktördür. Müfettişler, müfettişlik güvencesine<br />

sahiptirler, tüm teftiş kurulu tüzük ve yönetmeliklerinde<br />

yer verilen müfettişlik güvencesi<br />

teftiş hizmetleri, diğer idari görevlerden<br />

ayrı bir kariyer olarak düzenlendiğinden;<br />

müfettişler kendi istekleri dışında veya teftiş<br />

hizmetlerinin gerekleriyle bağdaşmayan sıhhi,<br />

ahlaki veya mesleki yetersizlikleri tespit<br />

edilmedikçe görevden alınamaz, diğer idari<br />

görevlere atanamazlar. Sıhhi, ahlaki veya<br />

mesleki yetersizlik hallerinin; yargı kararı,<br />

sağlık kurulu raporu, müfettiş raporu gibi<br />

belgelerle tevsiki esastır. Dolayısıyla bu durum<br />

müfettişin görevini ifa ederkenki bağımsızlığının<br />

da güvencesini oluşturmaktadır.<br />

Bakanlık müfettişleri 657 sayılı DMK’nın<br />

137 ve 138. maddelerinde tanımlanan, zorunlu<br />

hallerde kullanılması elzem olan görevden<br />

uzaklaştırma yetkisine sahiptir. Bu<br />

yetki denetim elemanlarından sadece Bakanlık<br />

müfettişlerine verilmiş bir yetkidir.<br />

TEFTİŞ-DENETİM DÖNÜŞÜMÜNE<br />

İLİŞKİN GENEL DEĞERLENDİRME<br />

3046 sayılı kanunda danışma ve denetim<br />

birimleri arasında sayılan Teftiş Kurullarının,<br />

2011 yılı KHK’ları sonrası değişiklik yapılmayan<br />

bakanlıklarda aynen devam ettiği, buna<br />

karşın, bazı bakanlıklarda Danışma ve Denetim<br />

birimleri arasında isim değişikliği yapılarak<br />

(Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı, İş<br />

Teftiş Kurulu Başkanlığı, Denetim Hizmetleri<br />

Başkanlığı gibi), bazı bakanlıklarda ise hizmet<br />

birimleri arasında sayılarak (Rehberlik<br />

ve Teftiş Başkanlığı, Rehberlik ve Denetim<br />

Başkanlığı, Denetim Hizmetleri Başkanlığı<br />

gibi) teşkilat içerisinde yerini aldığı görülmektedir.<br />

Teftiş Kurullarının yerine oluşturulan<br />

ve çoğu bakanlıkta, “Denetim Hizmetleri”<br />

adı ile ana hizmet birimleri arasında sayılan<br />

denetim birimlerinin görevleri bağlamında<br />

denetimin bir hizmet mi olduğu sorusu akla<br />

gelmektedir. Bu soruya Teftiş ve İç Denetim<br />

23<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Bakanlık Merkez Teşkilat Yapılarında 2011 Yılı Khk Değişiklikleri İle Gerçekleştirilen Teftiş-<br />

Denetim Dönüşümünün Değerlendirilmesi<br />

24<br />

Araştırmasında 4 Denetimde yeniden yapılanma<br />

kapsamında oluşturulacak yeni birimlerin,<br />

hizmet birimi olarak yapılandırılmamasının<br />

ve adlandırılmamasının önerilmesi ile cevap<br />

verildiğinin ve denetim faaliyetinin bir bütün<br />

olarak, hizmet niteliği taşımadığının açık bir<br />

şekilde belirtildiği görülmektedir. Ancak, bu<br />

öneriye karşın birçok Bakanlığın denetim biriminin<br />

isminin “denetim hizmetleri” şeklinde<br />

değiştirilerek, ana hizmet birimleri arasında<br />

sayıldığı da bir gerçektir.<br />

Teftiş-denetim dönüşümünde bazı bakanlıklarda<br />

kariyer meslek olan müfettişlik<br />

unvan ve sıfatının kaybedildiği, bazı bakanlıklarda<br />

ise müfettişlik unvan ve sıfatına haiz<br />

olmayan denetim görevlilerine bu unvan ve<br />

sıfatın verildiği görülmüştür. Örneğin, Aile ve<br />

Sosyal Politikalar Bakanlığı Denetim Hizmetleri<br />

Başkanlığına Denetçi olarak atananlar<br />

daha önce Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme<br />

Kurumu Genel Müdürlüğünde müfettişlik<br />

yapan denetim görevlileridir. Her ne<br />

kadar müfettişlik sıfatına haizseler de genel<br />

müdürlük müfettişi olduklarından üçlü kararname<br />

ile atamaları yapılmamaktadır. Dolayısıyla,<br />

bahse konu denetim görevlilerinin<br />

genel müdürlük bünyesinde müfettiş olarak<br />

görev yaparken doğrudan Bakan’a bağlı Denetçi<br />

sıfatına bürünmüşlerdir. Buna karşın,<br />

Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Enerji<br />

ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı müfettişleri için<br />

aynı durum söz konusu değildir. Çünkü adı<br />

geçen Bakanlık müfettişlerinin 2011 yılı KHK<br />

değişiklikleri ile Denetçi yapılması, hem unvan<br />

kaybına hem de özlük ve sosyal haklar<br />

bakımından bazı kayıplara neden olmuştur.<br />

Tüm bunların ötesinde Sağlık Bakanlığı müfettişlerinden<br />

bir bölümü Bakanlığın bağlı<br />

kuruluşlarına Denetçi olarak atanmışlardır.<br />

Bu olumsuz durumların yanı sıra, Gümrük<br />

ve Ticaret Bakanlığı’nda gümrük ve ticaret<br />

müfettişliğine, gümrük (müsteşarlığı) müfettişleri<br />

ile genel müdürlük kontrolörleri, Maliye<br />

Bakanlığı’nda vergi müfettişliğine, gelirler<br />

kontrolörleri ve taşra teşkilatında görevli<br />

vergi denetmenleri atanmıştır. Yine Çalışma<br />

ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nda Türkiye<br />

4<br />

Örsan Ö.Akbulut, Hande Mimaroğlu Özgen, Derya Fındık,<br />

Ömer Seymenoğlu, Oğuz Almış, Türk Kamu Yönetiminde Teftiş<br />

ve İç Denetim, TODAİE yayını, Ankara, 2012, s.719<br />

İş Kurumunda görevli müfettişler Bakanlık<br />

iş müfettişliğine atanmışlardır. Bu sayılan<br />

kurumlardaki ilgililer açısından bunlar birer<br />

kazanımdır. Fakat, 2011 yılı KHK’ları ile yaşanan<br />

dönüşümlerden en ilginci ise, yeni kurulan<br />

Ekonomi Bakanlığında yaşanmıştır. Bu<br />

bakanlıkta Dış Ticaret Uzmanlarına denetim<br />

görevi verilmiştir. Ancak, bu uzmanlar daha<br />

evvel Dış Ticaret Müsteşarlığı Dış Ticaret<br />

Kontrolörleri Kurulunda görevli Dış Ticaret<br />

Kontrolörleri’dir.<br />

Diğer bir konu ise, teftiş-denetim birimlerinin<br />

bağlı olacağı birim konusunda belirsizliklerin<br />

bulunmasıdır. Bazı bakanlıklarda teşkilatlanmanın<br />

düzenlendiği yasal mevzuatta<br />

bu husus açık bir şekilde belirtilirken, bazı<br />

bakanlıklarda bağlılık konusu yönetmeliklerle<br />

düzenlenmiş, bazı bakanlıklarda ise ne<br />

yasal düzenlemelerle ne de ikincil mevzuatla<br />

bu hususa açıklık getirilmemiştir. Diğer<br />

taraftan bu belirsizliğin yanı sıra Bakanlıkların<br />

tüm iş ve işlemlerinin denetimi ile görevlendirilen<br />

teftiş-denetim birimlerinin Bakan<br />

dışında Müsteşar-Müsteşar yardımcısı gibi<br />

alt Makamlara bağlandığı yada bağlanmaya<br />

çalışıldığı görülmüştür. Bu uygulamalar denetimin<br />

bağımsızlığı açısından dikkat çeken<br />

noktalardır.<br />

Oysa, 2011 yılındaki tüm KHK’ların dayanağı<br />

olan 6223 sayılı Yetki Yasasının genel<br />

gerekçesinde kamu yönetimini hantal yapıdan<br />

kurtarabilmek, kamu hizmetinin düzenli,<br />

etkin, hızlı bir biçimde yürütülmesini<br />

sağlamak amaçlanmış ve yetki kanunun 2.<br />

maddesinde kanunun ilkeleri ve yetki süresi<br />

belirlenirken, “… benzer hizmetlerin tek<br />

kuruluş veya birim tarafından yürütülmesini<br />

ve kaynak kullanımında israfın önlenmesini,<br />

teşkilatların, hizmetlerin özelliğinden<br />

kaynaklanan zorunlu farklılıklar saklı kalmak<br />

kaydıyla, hiyerarşik bağlılık ve unvan standardizasyonu<br />

sağlanacak şekilde düzenlenmesini,<br />

…” açık bir şekilde hükme bağlanmışken,<br />

yapılan düzenlemelerde;<br />

Örneğin, Sağlık Bakanlığında Teftiş Kurulu<br />

Başkanlığı 5’e bölünerek bürokrasi arttırılmış,<br />

var olan birleşik yapı parçalanmış, aynı<br />

teşkilat içerisinde 5 ayrı (Bakanlık Denetim<br />

Hizmetleri Başkanlığı, Türkiye Kamu Hastaneleri<br />

Kurumu Denetim Hizmetleri Dairesi<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Ayhan Acar<br />

5<br />

Yakup Bozkurt, “Kamu Yönetiminde Teftiş Kurulu Başkanlığının<br />

Kaldırılmasına Dönük Sorunlar”, Ankara Barosu Dergisi, Yıl:68,<br />

Sayı:2010/4, s.274-275<br />

Başkanlığı, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Denetim<br />

Hizmetleri Dairesi Başkanlığı, Türkiye<br />

İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Denetim Hizmetleri<br />

Dairesi Başkanlığı, Türkiye Hudut ve<br />

Sahiller Genel Müdürlüğü Sağlık Denetçileri)<br />

denetim birimi kurulmuştur. Uygulamada bu<br />

durum çeşitli sorunlara yol açabilecektir.<br />

Daha önce tüm Bakanlıklarda teftiş kurulları<br />

Bakan’a bağlı iken 2011 KHK değişiklikleri<br />

ile Bakan’ın yanı sıra alt makamlara<br />

bağlı denetim birimlerinin oluşturulduğu,<br />

daha önce Teftiş Kurulları olarak tek bir isim<br />

kullanılan denetim birimlerinde şimdi, Vergi<br />

Denetim Kurulu Başkanlığı, İş Teftiş Kurulu<br />

Başkanlığı, Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı,<br />

Rehberlik ve Denetim Başkanlığı, Denetim<br />

Hizmetleri Başkanlığı gibi isimler kullanılarak<br />

çok çeşitliliğe gidildiği görülmektedir. Daha<br />

önce müfettiş olan denetim elemanlarının<br />

şimdi, müfettişin yanı sıra, denetçi ve denetim<br />

yetkisi verilmiş uzmanlardan oluştuğu,<br />

dolayısıyla Bakanlık denetim birimlerinin örgüt<br />

yapısında bağlı olacağı birim konusunda,<br />

bu birimlerin isimlerinde, denetim elemanlarının<br />

unvanlarında varolan standardizasyonun<br />

ortadan kaldırıldığı dolayısıyla yetki<br />

kanununda yer verilen hiyerarşik bağlılık<br />

ve unvan standardizasyonunun sağlanması<br />

yönündeki ilkeye uyulmadığı söylenebilir.<br />

KHK’larda teftiş-denetimle ilgili olarak<br />

yapılan düzenlemelerle ilgili yukarıda yer<br />

verilen çoğu hususun, anayasaya aykırılığı<br />

nedeni ile Anayasa Mahkemesine iptal davası<br />

açıldığı, ancak bu açılan davalardan bu<br />

çalışmanın konusunu oluşturan hususlarda<br />

bir iptal kararı çıkmadığı, Teftiş ve Denetimle<br />

ilgili çıkan iptal kararlarının birkaç istisna<br />

dışında esas itibari ile kamu hizmetlerine girme<br />

hakkı ile sınırlı kaldığı görülmektedir.<br />

2010 yılı Nisan ayı içerisinde Ankara Barosunda<br />

yapılan “Yolsuzluk “ temalı konferansta,<br />

Danıştay Başkanı Mustafa BİRDEN’in<br />

teftiş ve denetim birimlerine ilişkin aşağıdaki<br />

yorumu önemli bir değerlendirmedir. 5<br />

“Yolsuzlukla mücadele de en etkili müesseselerden<br />

biri, teftiş ve denetim kurullarıdır. Bu kurullar<br />

çalıştırılmaz, teftiş ve denetime gereken önem<br />

verilmez, müfettiş raporlarına itibar edilmez ise,<br />

yolsuzluk girişimlerinin önlenmesi, yapılanların<br />

ise ortaya çıkarılması güçleşir. Hesap verebilirliğin<br />

temelinde, denetim ve kontrol mekanizması yatar.<br />

Yapılan işin, alınan kararın mevzuata ve hizmet gereklerine<br />

uygunluğu bakımından denetim ve kontrol<br />

mekanizması başlı başına bir caydırıcılık unsurudur.<br />

Bu işlevi, tarafsız ve liyakatli kişilerin elinde<br />

yerine getiren teftiş ve denetim birimlerinin, yolsuzlukların<br />

önlenmesi, sorumluların ortaya çıkarılıp<br />

cezalandırılması konusunda dava ve yargılama<br />

sürecine olan ciddi katkısı göz ardı edilemez. Bu<br />

nedenle, teftiş ve denetim kurullarını zayıflatan,<br />

etkisizleştiren, yasal düzenleme girişimlerinden<br />

vazgeçilmeli; aksine, bu kurullar güçlendirilerek,<br />

siyasi etki ve yönlendirmelerden uzak, bağımsız<br />

bir yapıya kavuşturulmalıdır.”<br />

2011 yılı KHK değişiklikleri ile yapılanlar<br />

ise bu değerlendirme ile örtüşmemektedir.<br />

Şöyle ki, bazı bakanlıklarda tüm denetim<br />

organları tek çatı altında toplanarak güçlü<br />

bir denetim birimi oluşturulurken (Maliye Bakanlığı,<br />

Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Çalışma<br />

ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı), bazı bakanlıklarda<br />

ise var olan güçlü teftiş kurulları(Sağlık<br />

Bakanlığı) parçalanarak yada müfettişler;<br />

Denetçi yapılarak (Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim<br />

Bakanlığı, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı,<br />

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı) yetki<br />

yönünden zayıflatılmıştır. Hatta yeni kurulan<br />

Bakanlıkların bazılarında (Avrupa Birliği Bakanlığı,<br />

Gençlik ve Spor Bakanlığı, Kalkınma<br />

Bakanlığı) ise merkezde denetim birimi hiç<br />

oluşturulmamış, daha evvel Bakan’a bağlı<br />

olarak faaliyet gösteren Teftiş Kurulları ise<br />

bazı Bakanlıklarda (Çevre ve Şehircilik Bakanlığı,<br />

Ekonomi Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı<br />

gibi) hiyerarşik olarak daha alt birimlere ve<br />

makamlara bağlanmıştır. Bağlı olunan birim<br />

denetim elemanının bağımsızlığı ile yakından<br />

ilgilidir. Denetim birimlerine, kurumların<br />

merkez ve taşra teşkilâtı ile personelin idarî,<br />

malî ve hukukî işlemleri hakkında denetim,<br />

inceleme ve soruşturma yapma görevi verildiğine<br />

göre, bakanlık teşkilatlanması içerisinde<br />

doğrudan Bakan’a bağlı olmayan bir<br />

birimin bu görevi eksiksiz yerine getirmesi<br />

hiyerarşik anlamda mümkün olmayacaktır.<br />

Diğer taraftan, üçlü kararname müfettişlerin<br />

bağımsız bir şekilde çalışabilmelerinin<br />

güvencesini oluşturan diğer bir faktördür.<br />

25<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Bakanlık Merkez Teşkilat Yapılarında 2011 Yılı Khk Değişiklikleri İle Gerçekleştirilen Teftiş-<br />

Denetim Dönüşümünün Değerlendirilmesi<br />

26<br />

Oysa denetçiler yada denetim yetkisi verilmiş<br />

uzmanların atamasında üçlü kararname<br />

sözkonusu değildir. Müfettişler üçlü kararname<br />

ile göreve atanmış olmasına rağmen,<br />

bazı bakanlıklarda müfettişler denetçi yapılarak<br />

2451 sayılı Kanundan kaynaklanan<br />

müfettişlik mesleğinin sahip olduğu bu güvenceden<br />

mahrum kalmışlardır. Bu güvence<br />

şüphesiz yapılan denetimlerde denetim<br />

yapan kişinin gelecek kaygısı taşımadan,<br />

bağımsız, tarafsız, etkin ve verimli bir şekilde<br />

görev yapmasını sağlayacak en önemli<br />

unsurlardan birisini teşkil etmektedir.<br />

Öte yandan, 657 sayılı Devlet Memurları<br />

Kanununun 137 nci maddesinde sayılan hallerde<br />

memurların görevden uzaklaştırılması<br />

hüküm altına alınmış, 138 inci maddesinde<br />

ise bu hak ve yetkiyi kullanabilecek olan<br />

makam ve merciler arasında müfettişler de<br />

sayılmıştır. Bazı bakanlıklarda müfettiş yerine<br />

denetim görevi verilen denetçi ve uzman<br />

unvanındaki personelin anılan yetkiyi kullanma<br />

hak ve yetkisi ortadan kaldırılmış olup<br />

bu durum da denetim hizmetinin bağımsız,<br />

tarafsız ve hızlı bir şekilde yürütülmesini engelleyecektir.<br />

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 4483<br />

sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin<br />

Yargılanması Hakkında Kanun, 3628 sayılı<br />

Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve<br />

Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu olmak üzere<br />

birçok kanunda müfettiş unvanına atıflar<br />

yapılarak bazı özel yetkiler tanınmıştır. Yine,<br />

Sayıştay Kanununda Bakanlık merkez denetim<br />

elemanı olarak bir yıl görev yapanlara<br />

Sayıştay Üyesi ve dolayısıyla da Başkanı<br />

olma hakkı tanınmıştır. Oysa yeni düzenlemelerle<br />

birlikte, müfettiş dışındaki denetim<br />

elemanları yani denetçiler ile denetim yetkisi<br />

verilmiş uzmanlar bu haklardan faydalanamayacaklardır.<br />

SONUÇ VE ÖNERİLER<br />

Netice itibariyle; güçlü bir denetim yapısının<br />

oluşturulabilmesi ve bu şekilde yolsuzluklarla<br />

mücadele edilebilmesi için çalışmada<br />

irdelenen konular kapsamında sınırlı<br />

olmak kaydıyla aşağıdaki öneriler geliştirilmiştir:<br />

- Bakanlık teftiş-denetim birimlerinin tüm<br />

Bakanlıklarda doğrudan Bakan’a bağlanması,<br />

- Bazı bakanlıklarda teftiş-denetim birimleri,<br />

danışma ve denetim birimleri arasında<br />

sayılmışken, bazılarında hizmet birimleri<br />

arasında sayıldığı dikkate alınarak, eskiden<br />

olduğu gibi denetimin bir hizmet olmadığı<br />

kabulünden yola çıkıldığında, teftiş-denetim<br />

birimlerinin yine danışma ve denetim birimleri<br />

altında ve benimsenecek tek bir isim ile<br />

yeniden yerini alması,<br />

- Bazı bakanlıkların merkez teşkilatında<br />

yer verilmeyen teftiş-denetim birimlerinin<br />

ilerleyen zamanda bu bakanlıklarda yaşanabilecek<br />

muhtemel yolsuzluk ve usulsüzlüklerde<br />

çıkmaza girilmesine yol açabileceği<br />

düşüncesinden ve bakanlıklarda benzer<br />

fonksiyonlara sahip birimlerde standardizasyon<br />

sağlanması açısından hareketle, merkez<br />

teşkilatında teftiş-denetim birimi oluşturulmayan<br />

bakanlıklarda da teftiş-denetim<br />

biriminin kurulması,<br />

- Görev ve sorumluluklar tüm denetim<br />

elemanları için aynı iken, yetki yönünden<br />

müfettiş dışındaki denetim elemanları sınırlı<br />

yetkilere sahiptirler. Mevzuatta müfettişlerin<br />

üçlü kararname ile atanma, görevden uzaklaştırma<br />

vb. hak ve yetkileri vardır. Dolayısıyla<br />

Bakanlık teftiş-denetim birimlerinde tek bir<br />

unvan kullanılması ve mevcut mevzuat yapısı<br />

içerisinde atıflar müfettiş unvanına yapıldığından,<br />

tüm Bakanlık denetim elemanlarına<br />

müfettiş unvanının verilmesi önerilmektedir.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


DENETIMSIZ DEMOKRASININ<br />

FIRSAT ÜRÜNÜ: KLEPTOKRASI<br />

(III)<br />

Dr. Recep Sanal *<br />

Makalenin ikinci bölümünde, insanlığı<br />

yönetme görevini üstlenen siyasal yapılar ve<br />

bunları işbaşına getiren seçim sistemleri ile<br />

ilgili bazı tespitler yapmış; dünyanın herhangi<br />

bir yerinde yönetme yetkisini eline geçiren<br />

gücün (bunu hangi siyasal sistem içerisinde<br />

ve hangi yöntemle ele geçirmiş olursa olsun)<br />

meşruiyetinin sorgulanması gerektiğine<br />

değinmiştim.<br />

Dışı fevkalade göz alıcı görünen fakat<br />

içi yeterince boşaltılmış olan eşitlik, özgürlük,<br />

kardeşlik gibi soyut kavramlar üzerinde<br />

zaman harcamak yerine; reel gerçeklikten<br />

hareketle demokrasi paravanı arkasındaki<br />

siyasal sistemlerin nasıl işlediğini analiz etmekte<br />

yarar vardır. Ardından da bu sistemlerin<br />

tüm insanlık adına etkili bir şekilde nasıl<br />

denetlenebileceği konusuna odaklanmalı<br />

veya daha etkili işleyebilecek yeni sistemler<br />

üzerinde kafa yormak gerekir.<br />

Yeryüzündeki siyasal sistemleri incelerken,<br />

bunlar arasında en katılımcı görünenin<br />

ve meşruiyet açısından en az sorgulanabilecek<br />

seçeneğin “demokrasi” olduğunu belirtmiştim.<br />

Fakat bu seçeneğin de bir uçta<br />

* Emekli Kamu Görevlisi<br />

“tam demokrasi” diğer uçta ise “göstermelik<br />

demokrasi” olmak üzerine değişik tonlarda<br />

tezahür ettiğine dikkat çekmiştim.<br />

Demokrasinin tanımı üzerindeki tartışmalar<br />

(belirli bir milat atfedilememekle birlikte)<br />

Antik Dönem’den bu yana süregelmektedir.<br />

Yeryüzündeki siyasal aktörlerin hemen<br />

hepsi, kendi yönetim sistemlerini (kapitalist,<br />

liberal, muhafazakâr, komünist, faşist…) diğer<br />

yönetim sistemlerden üstün göstermek<br />

ve uygulamalarını daha meşru bir temele<br />

oturtmak amacıyla birbirinden farklı “demokrasi<br />

tanımı” yapmakta ve siyasi pratiklerini<br />

buna göre şekillendirmektedirler. Her<br />

sistemin kendine göre bir hikâyesinin olması<br />

ve diğerleri üzerinde üstünlük iddiasında<br />

bulunması doğaldır. Fakat konuya başka bir<br />

açıdan bakıldığında; uygulandığı ülkelerdeki<br />

toplumsal yapıya ve siyasal birikimlere<br />

uyumlu olarak, siyasal sistemlerin başkalaşım<br />

geçirmelerinin ve her birinin diğerlerinden<br />

belirli dozlarda ötekileşmesinin doğal<br />

bir süreç olduğunu da belirtmek gerekir.<br />

Devlet yönetimi açısından demokrasi<br />

kavramına bakıldığında; devlet politikasını<br />

şekillendirmede tüm vatandaşların eşit hakka<br />

sahip olduğu bir sistem olarak algılamak<br />

27<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Denetimsiz Demokrasinin Fırsat Ürünü: Kleptokrasi (III)<br />

28<br />

gerektiği düşünülebilir. Rejimlerin demokratiklik<br />

derecesi tartışılırken değişik ölçütler<br />

esas alınmaktadır Burada temel nirengi, eşit<br />

haklara sahip oldukları varsayılan her vatandaşın<br />

kendi hür iradesidir. Hangi coğrafyada<br />

yaşarsa yaşasın veya hangi yönetim sitemine<br />

tabi olursa olsun, her vatandaşın ülkesindeki<br />

siyasal karar süreçlerine “özgür iradesi”<br />

ile ve eşitçe katılması esastır. Öte yandan bu<br />

özgür iradenin, siyasal süreçlerde çok çeşitli<br />

biçimlerde manipüle edilebildiği bilinmektedir.<br />

Bu konuya yeri gelince değineceğiz.<br />

Demokrasinin araçları denildiğinde karşımıza<br />

temel olarak; anayasa, parlamento ve<br />

siyasal partiler çıkmaktadır. Farklı siyasal yapılarda<br />

bunlar arasına başka araçlar da (sivil<br />

toplum kuruluşları, kanat önderleri, dinsel<br />

kuruluşlar vb.) eklenmektedir. Halkın kendini<br />

yönetme işlevini doğrudan veya dolaylı<br />

olarak (temsilcileri vasıtasıyla) yerine getirebilmesi<br />

mümkündür. Doğrudan temsil coğrafi<br />

açıdan küçük ölçekli devletlerde kolay<br />

olmakla birlikte, büyük ölçekli devletlerde<br />

uygulamaya elverişli bulunmamaktadır. Bu<br />

nedenle söz konusu ülkelerde seçimler yoluyla<br />

belirlenen temsilcilere (dolaylı temsil)<br />

yetki verilmesi yoluna gidilmektedir.<br />

Temsili demokrasi açısından en fazla kabul<br />

gören parlamenter demokrasinin odağında<br />

“yasama” işlevini üstlenen parlamento<br />

yer aldığından, öncelikle bunun yapısını<br />

irdelemekte yarar vardır. Çünkü bir devletin<br />

yönetimini üstlenen “yürütme” aygıtı bu organ<br />

içinden çıkmaktadır. Keza güçler ayrılığının<br />

diğer ayağını oluşturan “yargı” organının<br />

biçimlenmesi de yasama organının kararları<br />

doğrultusunda gerçekleşmektedir.<br />

Demokrasi, siyaset baronu üretme<br />

aracına mı dönüşmektedir?<br />

Parlamentoların oluşumunda, seçmenlerin<br />

hür iradesini esas alan seçim sistemlerinin<br />

belirleyici olması gerektiği savunulmaktadır.<br />

Ama günümüz demokrasilerinde uygulanan<br />

tüm seçim sistemlerinin, seçmenlere geniş<br />

bir tercih alanı sağlamaktan ziyade; sadece<br />

seçime katılan siyasal partilerin belirlediği<br />

adaylar arasından tercih yapmakla sınırlandırıldığını<br />

görmekteyiz. Bu durum, herhangi<br />

bir siyasal partinin dar kalıpları içerisinde<br />

şekillendirilmiş adayların devlet yönetiminde<br />

söz sahibi olmaları sonucunu doğurmaktadır.<br />

Seçmenler, ülkeye ve halka daha iyi<br />

hizmet edeceğine inandığı kişileri seçebilme<br />

hakkından yoksun bırakılmaktadır. Bu<br />

durum “hür irade” kavramı ile çelişmektedir.<br />

Çünkü mevcut seçim sistemleri, seçim sürecinde<br />

hür iradeyi sınırlayıcı kimi yöntemleri<br />

esas almaktadırlar. Bunlardan en belirgin<br />

olanlarının başında, seçime katılacak siyasal<br />

partilerin belirlenmesi; ikinci olarak söz<br />

konusu siyasal partilerin belirlediği adayların<br />

dışında bir başkasına oy verilememesi hususları<br />

gelmektedir. Her ne kadar seçimlere<br />

“bağımsız aday” olarak katılma olanağı da<br />

sağlanmakla birlikte; seçim barajı veya başka<br />

tür engellemeler neticesinde bağımsız<br />

adayların seçilebilmeleri güçleştirilmektedir.<br />

Tam demokrasi pratiğinde bu tür engellemelerden<br />

bahsedilmesi mümkün değildir.<br />

Temsilde adaletin ve yönetimde istikrarın<br />

sağlanması gerekçesiyle, sadece belirli<br />

siyasal partilere mensup kişilerin “siyaset<br />

baronu” haline getirilmesinin gerçek demokrasiyle<br />

ilgisi yoktur. Bu sorun, günümüz<br />

modern demokrasileri arasında gösterilen<br />

ülkelerde dahi yaşanmaktadır. Örneğin;<br />

devlet hayatında çok kısa sayılacak otuz yıl<br />

gibi bir sürede ABD’de aynı ailenin içinden<br />

iki “Başkan” çıkmıştır ve siyasal önsezilerime<br />

göre üçüncüsü de yoldadır. Bu durum<br />

söz konusu ülkede yaşayan yaklaşık üç yüz<br />

milyon insan arasından (belirttiğim ailenin<br />

fertleri dışında) Başkan olmaya layık başka<br />

birilerini bulmakta güçlük çekildiği şeklinde<br />

yorumlanabilir. O halde, yönetim erki babadan<br />

oğula geçen anti-demokratik sistemler<br />

ile vatandaşın özgür iradesine dayanması<br />

gereken demokratik sistemler arasında ne<br />

fark kalmaktadır? Çağımızda siyasal partiler<br />

üzerinden yürütülen içi boşaltılmış bir demokrasi<br />

pratiği ile mi karşı karşıyayız acaba?<br />

Şimdi şu kritik sorunun cevabını aramalıyız:<br />

Siyasal partilerin demokratik hayat içindeki<br />

rolleri nasıl gerçekleşmekte ve bunlar<br />

üzerinden güç sahibi olan siyasal aktörlerin<br />

topluma hizmet idealinden uzaklaşmalarına<br />

hangi faktörler yol açmaktadır?<br />

Siyasal partilerin, başlangıçta belirli top-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Dr. Recep Sanal<br />

lumsal gruplarının (sınıfların) devlet aygıtını<br />

ele geçirerek kendi çıkarlarını korumak ya<br />

da artırmak amacıyla kuruldukları ve bu nedenle<br />

keskin söylemler ürettikleri bilinmektedir.<br />

Fakat zaman içerisinde daha geniş<br />

kitlelerden oy alabilmek amacıyla sivri yönlerini<br />

törpülemek ve söylemlerini topumun<br />

tümüne hitap edebilecek tarzda yuvarlamak<br />

(merkeze çekmek) ihtiyacını duymuşlardır.<br />

Bu yüzden tüm ülkelerdeki “kitle partisi” niteliğindeki<br />

partilerin programları neredeyse<br />

birbirinin kopyası haline gelmiştir. Bunların<br />

kadroları da aynı mantık ekseninde oluşmuştur.<br />

Seçmenler, neredeyse birbirinin ikizi<br />

durumundaki partiler arasından bir tercih<br />

yapmaya zorlanmışlardır. Öte yandan, siyasal<br />

partilerin kuruluşuna ve işleyişine ilişkin<br />

yasal düzenlemeler, parti mensuplarını<br />

anlamsız bir “parti disiplini” girdabında boğacak<br />

biçimde kurgulanmıştır. Tam demokrasiye<br />

uymayan bu durum Anti-demokratik<br />

sistemlerdeki tek adam (diktatör, kral, emir,<br />

şeyh vb.) sultasının, demokratik sistemlerde<br />

parti başkanları üzerinden sürdürülmesine<br />

yol açmıştır.<br />

Dünyadaki kitle partilerinin (özellikle iktidar<br />

alternatifi olabilecek durumdaki partilerin)<br />

başına getirilecek kişilerin nasıl belirlendiği<br />

ilginç bir araştırma konusu olabilir. Bu<br />

düzeneğin nasıl çalıştığı, komplo teorilerine<br />

fazla itibar etmeden de sorgulanabilir. Örneği<br />

görünüşte her hangi bir siyasal partiye<br />

kayıtlı üyeler arasından genel kurul delegesi<br />

olarak belirli kişiler seçilmekte ve bunlar da<br />

parti başkanını seçmektedirler. Bu aşamada<br />

delege kararını etkilemek için hangi faktörlerin<br />

devreye girdiğini dikkatlice incelemek<br />

gerekir.<br />

Makalenin önceki bölümlerinde, demokrasinin<br />

kleptokrasiye evrimi sürecinde küresel<br />

sermayenin oynadığı kritik role değinmiştim.<br />

Jeopolitik açıdan önem taşıyan, stratejik<br />

yer altı veya yerüstü zenginliklerine sahip<br />

bulunan ülkelerin yöneticilerinin ve halklarının,<br />

küresel sermaye güdümündeki güçler<br />

tarafından değişik yollarla taciz edildikleri bilinen<br />

bir durumdur. Bu yollardan biri de o ülkenin<br />

yönetim sistemine örtülü müdahalelerde<br />

bulunmaktır. Bu açıdan en pratik yöntem,<br />

siyasal partiler üzerinde çeşitli operasyonlar<br />

yaparak, o partilerin başkanlarını (veya yöneticilerini)<br />

kendilerine hizmet edecek kişilerden<br />

oluşturmaktır. Böylelikle bir ülkedeki<br />

siyasal iktidarın oluşumu sürecinde, iç dinamiklerden<br />

ziyade dış dinamiklerin daha etkili<br />

olduğu bir aşamaya geçilmektedir. Hiç kuşku<br />

yok ki, bu aşamada hizmet alacak ve hizmet<br />

verecek olanlar arasında işbirliği anlaşması<br />

yapılması gereği vardır. Her iki tarafın<br />

da birbirine destek vererek ortaklaşa kazanç<br />

temini esasına dayanan işbirliği kısaca “kazan,<br />

kazan” formülü ile ifade edilmektedir.<br />

Parti yöneticilerinin belirlenmesi sürecinde<br />

delegenin kararının nasıl etkilendiği konusu<br />

“algı yönetimi” uzmanlarının alanına girmektedir<br />

ve seçmen davranışlarını etkilemek için<br />

oldukça sofistike teknikler kullanılabilmektedir.<br />

Belki de insanın yaratılışından kaynaklanan<br />

“kaz gelecek yerden tavuğun esirgenmemesi”<br />

duygusu, insanların kişiliğini ciddi<br />

biçimde esneten bir duygudur. Bunun için<br />

seçmen üzerinde, yönetim görevlerine seçeceği<br />

kişiden “kaz geleceği” algısının yaratılması;<br />

hatta başlangıçta muhtemel kazın bazı<br />

uzuvlarının gösterilmesi bile istenen sonucu<br />

almaya yeterli olabilir.<br />

Parti içi demokrasi adıyla işletilen sistemin<br />

içeriğine baktığımızda, seçme ve seçilme<br />

işinin fasit bir daire içerisine hapsolduğu<br />

görülmektedir. Parti genel başkanın kongre<br />

delegelerini seçmesi ve onların da genel<br />

başkanı seçmesi gibi adeta dar alanda paslaşmalar<br />

ile siyasal alan yeni gelebilecek<br />

kişilere kapatılmaktadır. Bir partinin daha<br />

dinamik bir yapıya ve daha nitelikli kadrolara<br />

sahip olmasının önünü kesen bu durum,<br />

“küçük olsun ama benim olsun!” sözüyle<br />

özetlenebilir. Öte yandan kendi geleceğini<br />

genel başkanın varlığı ile özdeşleştiren parti<br />

mensupları hemen her konuda yeni fikirlerin<br />

önünü kesme gayreti içine girmektedirler.<br />

Herhangi bir konuda uzmanlaşmış kişilerin<br />

yeni görüş ve önerileri “sen genel başkandan<br />

daha mı iyi bileceksin?” yaklaşımıyla<br />

dikkate alınmayabilmektedir. Siyasal yaşamda<br />

partilerin genel başkanlarını adeta putlaştıran<br />

söylem ve eylemler, aslında üzeri örtülü<br />

bir diktatörlüğe veya tiranlığa giden yolun<br />

taşlarını döşemeye yaramaktadır.<br />

Burada üzerinde düşünmemiz gereken<br />

29<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Denetimsiz Demokrasinin Fırsat Ürünü: Kleptokrasi (III)<br />

30<br />

diğer bir husus da şudur: Genel başkan<br />

seçilen kişi demokratik değerleri yeterince<br />

özümsememiş biri ise ne olacaktır? Tıpkı bir<br />

gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesi<br />

halinde sonraki düğmelerin de yanlış iliklenmesi<br />

gibi, yanlış genel başkanla başlayan<br />

siyasal süreç başka yanlışlarla devam edecektir.<br />

Bunun devlet ve toplum hayatındaki<br />

en ciddi yansıması yönetimin her geçen gün<br />

daha fazla “yozlaşması” olacaktır. Siyaseti<br />

düzenleyen kanunlarla veya parti içi denetim<br />

aygıtlarıyla da bu aşınmanın önüne geçilemezse<br />

ne olacaktır? İşte demokrasinin<br />

siyasal partiler ve onun kadroları aracılığıyla<br />

kleptokrasiye evrilmesinin belirginleştiği bir<br />

noktaya gelmiş bulunuyoruz. Siyaset baronlarının<br />

elinde oyuncak olan iktidar/muhalefet<br />

aygıtının, devlet hayatı ve toplumsal yaşam<br />

üzerindeki olası risklerini tahmin edebiliriz.<br />

Bu risklerden biri de halkın vergilerinin kitabına<br />

uydurularak aşırılmasıdır.<br />

Halkın vergileri siyaset baronlarınca<br />

aşırılıyor mu?<br />

Dünyanın varoluşundan bu yana, adına<br />

ne denilirse denilsin küresel ölçekte etkili<br />

güçlerin var olduklarını biliyoruz. Buna ne<br />

kadar örnek teşkil edeceğini kestirememekle<br />

birlikte günümüzdeki bazı yapılanmalar<br />

üzerinde de (illuminati, opus dei, localar,<br />

tarikatlar, lobiler…) benzer kuşkular vardır.<br />

Bunların ortak yönleri, ülkelerdeki siyasal<br />

aktörlere direktif verici pozisyonda olmak istemeleridir<br />

ve ülke yönetimlerini kendi amaç<br />

veya çıkarları doğrultusunda yapılandırma<br />

alışkanlıklarından vazgeçmiş değillerdir.<br />

Ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerinin<br />

veya halkların kendi yöneticilerini özgür bir<br />

şekilde seçememelerinin önündeki engeller<br />

arasında bu türden gizli yapılanmalar da yer<br />

almaktadır.<br />

Yukarıda belirttiğimiz gibi, eğer iktidar<br />

potasındaki bir partinin (iktidarda veya muhalefette<br />

olabilir) genel başkanlığına yanlış<br />

bir kişi seçilmiş ise kendisinin ve ekibinin<br />

üzerindeki muhtemel diyet/minnet yükü nasıl<br />

hafifletilecektir? Keza o partinin cari giderleri<br />

ve girilecek seçimlerin masrafları nasıl<br />

finanse edilecektir? Siyasal partilere hazine<br />

yardımı konusu ise sadece örtülü finansman<br />

araçlarını perdelemek amacıyla kullanılan<br />

bir kılıf niteliğinde olabilir. Esasen siyasal örgütlerce<br />

varlıklı kesimlerden toplanan mali<br />

yardımlar bir şekilde geri ödenmesi gereken<br />

paralardır. Bunlar kimin cebinden ve nasıl<br />

ödenecektir? İktidarın ele geçirilmesinden<br />

sonraki süreçte en önemli konular arasında,<br />

bu işlerin planlanması ve uygulaması için<br />

gereken kadroların oluşturulması ile amaca<br />

uygun kişilerin uygun yerlerde konumlandırılması<br />

hususları yer almaktadır. Bunun anlamı<br />

şudur: Küresel güçlerle eklemlenmiş bir<br />

şekilde iktidara gelen siyasal partiler, çalışacakları<br />

kadroları seçerken azami dikkati göstermedikleri<br />

takdirde, küresel ve ulusal güç<br />

odakları nezdinde “ettikleri hayrın ürküttükleri<br />

kurbağaya değmeyeceği!” sorunlara davetiye<br />

çıkarma riskiyle karşı karşıya kalırlar.<br />

Dünyanın herhangi bir ülkesinde demokrasinin<br />

araçlarını kullanarak siyasal iradeyi<br />

ele geçiren kadroların, iktidara taşınmalarına<br />

katkı sağlamış olanlara yönelik muhtemel<br />

davranış biçimlerinden biri, onlara kamu<br />

kaynaklarından menfaat sağlamak olabilir.<br />

Parlamenter demokrasilerde eğer bir siyasal<br />

parti seçimlerde galip gelmiş ise onun genel<br />

başkanı “başkan veya başbakan” olmaktadır.<br />

Hükümet üyelerini de bu kişi belirlediğine<br />

göre “tek adam” yönetimine geçilmiş demektir.<br />

Keyfi yönetim tehlikesinin belirdiği bu<br />

süreçte amaca uyumlu kadroların işbaşına<br />

getirilmelerinin yanı sıra ülke mevzuatının da<br />

gerektiğinde belirli odaklara diyet ödemeyi<br />

kolaylaştıracak şekilde yeniden düzenlenmesi<br />

gerekir. Bu iş için tek adamın işaretiyle<br />

hareket eden parlamentodaki çoğunluk<br />

devreye sokulur. Amaca uygun mevzuat<br />

düzenlemeleri parlamentodaki bu çoğunluğun<br />

katkısıyla süratle yapılır. Bu durum bir<br />

çeşit “yapılacak iş kanuna aykırı ise kanunu<br />

yapılacak işe uygun hale getirme” operasyonudur.<br />

Buna, yolsuzlukları gizleme veya<br />

aklamaya ilişkin diğer hamleler de dâhildir.<br />

Kamu kaynaklarının siyaset baronlarınca<br />

aşırılmasının çok sayıda yöntemi vardır. Yeryüzündeki<br />

uygulamalara bakıldığında bunların<br />

başlıca; kamu alımları ve satımları, devlet<br />

teşvikleri, kamu finans kuruluşları aracılığıyla<br />

kullandırılan kredi veya hibeler, imar düzenlemeleri,<br />

kamuya eleman alımı gibi nokta-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Dr. Recep Sanal<br />

larda yoğunlaştığı görülmektedir. Özellikle<br />

kamu alım ve satımları Dünya Ticaret Örgütünün<br />

(WTO) en fazla önemsediği konulardan<br />

biri olup, bu alandaki uygulamaların sıkı<br />

takipçisi ve ulusal düzenlemelerin gönüllü<br />

çözüm ortağıdır. Ülkelerdeki kamu alım ve<br />

satımına ilişkin mevzuatın gerek düzenlenmesi<br />

gerekse uygulamaların takibi açısından<br />

son derece ilgili ve heveslidir. Çünkü bu<br />

pastanın küresel tüccarlar usulünce bölüştürülmemesi<br />

halinde, yolunacak kazın elden<br />

kaçırılması tehlikesi baş gösterebilmektedir.<br />

Halkın birikimlerinin siyaset yoluyla aşırılması<br />

sürecinin üç silahşoru durumundaki<br />

işadamı, siyasetçi ve bürokratlardan oluşan<br />

sacayağı kurulduktan sonra sıra bunun üzerine<br />

sacın (mevzuatın) konulmasına gelir.<br />

Bundan sonrası, aşırılacak kamu kaynaklarının<br />

sacın üzerine konularak pişirilmesi ve<br />

katkıları oranında muhataplarına dağıtılmasından<br />

ibarettir. Arada bir “sen çok yedin,<br />

ben az yedim!” türünden kayıkçı kavgaları<br />

patlak vermekle birlikte, küresel ve ulusal<br />

paylaşımcılar arasındaki dostane ilişkiler “kazan,<br />

kazan” prensibi dahilinde devam eder.<br />

Bunun istisnası, metal yorgunluğu benzeri<br />

bir yönetim yorgunluğunun baş göstermesi<br />

ve o ülke halkının da bu yorgunluğun farkına<br />

varması durumudur. Böyle bir risk belirdiğinde,<br />

yedekte tutulan siyasal parti ve onun<br />

kadroları piyasaya sürülür. Yerküre üzerinde<br />

asırlardır işleyen sistemin özeti budur. Peki,<br />

hangi ülke söz konusu olursa olsun o ülkenin<br />

vatandaşları bu kirli oyunu bozabilirler<br />

mi? Kamu kaynaklarını vatandaşın yararına<br />

kullanabilecek bir sistemi kurmak, erdemli<br />

(bilgili, dürüst, çalışkan) insanları iş başına<br />

getirmek mümkün müdür? Tam demokrasiye<br />

geçiş olarak niteleyebileceğimiz bir süreci,<br />

halkların kendi iç dinamikleriyle gerçekleştirmeleri<br />

mümkün müdür? Halkların daha<br />

fazla özgürlük ve daha fazla refah istekleri,<br />

küresel ve ulusal güçlerin oluşturduğu kirli<br />

ittifakın çelik ağlarını yırtmaya yetebilir mi?<br />

Geleceğe ilişkin umutlarımız ve beklentilerimiz<br />

bizleri iyimser olmaya zorlamaktadır.<br />

Yeryüzünde herkesin mutlu olmasını sağlayacak<br />

adil bir sistemin bir gün mutlaka<br />

kurulabileceğini veya kurulması gerektiğini<br />

kavramak zorundayız. Yoksa zaten kozmik<br />

bir cezaevi niteliğindeki yerküre hepimiz için<br />

yaşanmaz bir hale gelecektir. Buna kendileri<br />

de kozmik mahkûm durumunda olan (bu<br />

yönüyle diğer insanlardan farkı kalmayan)<br />

küresel ve ulusal güç odaklarının mensupları<br />

da dâhildir. O halde “tam demokrasi” arayışımızda<br />

onları da müttefikimiz olarak görebilmemiz<br />

gerekir. Çünkü “mahkeme kadıya<br />

mülk değildir!” sözü onlar için de geçerlidir.<br />

Dünyanın kuruluşundan beri üzerinde çalışılan<br />

“felsefe” ve yeni arayışların öncüsü<br />

olan “filozoflar” eğer bir işe yarayacak iseler,<br />

tam demokrasinin kurulması için daha fazla<br />

emek harcamalarının zamanı gelmiş demektir.<br />

Yapısal sorunlarına değinmekte olduğumuz<br />

eksik demokrasinin, tam demokrasi yönünde<br />

geliştirilebilmesi için bazı küçük katkılar<br />

yapmamızda yarar vardır. Demokratik sistemlerdeki<br />

siyasal partilerin yozlaşma riskini<br />

anlatmış ve buna kaynaklık eden kimi çarpık<br />

uygulamalara değinmiştik. Parlamentonun<br />

oluşumunu belirleyen seçim sistemi konusu<br />

da üzerinde durulması gereken hususlardan<br />

biridir. Bu konuda neler yapılması gerektiğini<br />

bugünün gözüyle sıralamaktan ziyade,<br />

insanlığın geçmişten geleceğe akan siyasal<br />

yaşam pratiğinde önem taşıyan bazı ilkeler<br />

üzerinde kafa yormayı daha doğru buluyoruz.<br />

Konumuz belirli bir ülkedeki demokrasi<br />

uygulamalarını incelemek ve onu iyileştirmek<br />

değildir. Tüm evrende geçerli olabilecek bir<br />

yönetim sisteminin arayışı içerisinde olmaya<br />

çalışmalıyız. Kendi ülkemizdeki sistemin sorgulanması<br />

ve iyileştirilmesi de yukarıda belirttiğimiz<br />

bütünün parçası olarak bir anlam<br />

taşır. Dizi halinde yayımlanan makalemizin<br />

son bölümlerinde buna ilişkin bazı konulara<br />

yer vermeye çalışacağız.<br />

Demokrasinin kolayca kleptokrasiye<br />

dönüşmesi önlenebilir mi?<br />

Demokrasinin en önemli zaafı, hür iradeyi<br />

beslemesi gereken damarların kolayca tıkanabilmesidir.<br />

Demokrasinin kalbi olan parlamentonun<br />

sağlıklı çalışmasını engelleyen<br />

hususların ortadan kaldırılması için belki günümüzde<br />

var olan sistemlerin dışında yeni<br />

bir “özdenetim” sistemini bulmamız gerekmektedir.<br />

31<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Denetimsiz Demokrasinin Fırsat Ürünü: Kleptokrasi (III)<br />

32<br />

Demokratik sistemlerde yapılan seçimlerde,<br />

siyasi partiler aracılığıyla temsilci seçilen<br />

kişilerin (ilgili yasalarda görevini sürdürmesine<br />

engel sayılan durumlar hariç)<br />

dönem sonuna kadar görevini sürdürmesi<br />

esas alınmaktadır. Siyasal iktidarlar bunların<br />

sayısına ve kararlarına bağlı olarak iş başında<br />

kalabilmektedir. Temsilciler, seçimlerin<br />

yenilenmesini gerektiren istisnai durumlar<br />

dışında, seçildikleri dönem boyunca görev<br />

yapmaktadırlar. Erken seçimi gerekli kılan<br />

yasal hükümler dışında, temsilcilerin erken<br />

seçim kararı alma arzuları son derece zayıftır.<br />

Hiç kimse elde ettiği yasama veya yönetme<br />

gücünü mevzuatta öngörülen süreden<br />

önce bırakmak istememektedir. Halkın sokaklara<br />

dökülerek istifa çağrıları yapması,<br />

başlangıçta kaba kuvvetle bastırılmaya çalışılmakta<br />

ve ancak önü alınmayacak şekle<br />

dönüştüğünde erken seçim gündeme getirilebilmektedir.<br />

Bu süreçte maddi veya manevi<br />

açılardan zarar gören halkın kayıpları ise<br />

telafi edilememektedir. İşte tam bu aşamada<br />

“seçmenin bıkma hakkı” olarak adlandıracağımız<br />

bir kavramı gündeme getirmemizde<br />

yarar vardır.<br />

Vatandaşların seçim yoluyla iş başına<br />

getirdikleri temsilcilerinden herhangi bir nedene<br />

dayalı olmaksızın bıkma hakkına sahip<br />

olması neden önemlidir? İnsan doğası gereği,<br />

belirli bir süreden fazla aynı işle uğraşanlarda<br />

açık ya da gizli bir bıkkınlık oluşur.<br />

Bu durum siyasal aktörler için de geçerlidir.<br />

Belirli bir süreden fazla iktidarda kalan yöneticiler<br />

kendilerini yenilemekte güçlük çekerler<br />

ve eski bilgilerini ya da alışkanlıklarını<br />

tekrar etme sürecine girerler. Bu durum, ticari<br />

hayatta “işletme körlüğü” denilen duruma<br />

benzetilebilir. Yani bir insan uzun süre aynı<br />

ortamda yaşadığında oradaki eksiklik veya<br />

aksaklıkları tespit etmekte güçlük çekebilmektedir.<br />

Örneğin; yeni bir ev edinmiş olan<br />

bir aile, bu evin eksiklerini taşındığı ilk birkaç<br />

ayda daha kolay tespit edebilmekte; bu süreden<br />

sonra gözün alışması veya kanıksama<br />

diyebileceğimiz kimi psikolojik nedenlerle<br />

mecazi anlamda körlük olarak nitelenebilecek<br />

bir durum oluşmakta ve eksik tespitinde<br />

zaaf doğmaktadır. Siyasal sistem içerisinde<br />

belirli bir dönemden fazla kalan kişilerde de<br />

çeşitli psikolojik etkiler sonucunda bir tür “siyasal<br />

körlük” oluşmaktadır. Bu durum hem<br />

siyasetçiler hem de onların içinde yer aldıkları<br />

kurumsal yapılar durumundaki siyasal<br />

partiler açısından geçerlidir. Bunlar siyasal<br />

konumlarından kendiliklerinden ayrılmak<br />

istemediklerinde, yönetim uygulamalarında<br />

hata veya donukluk (eskiyi tekrar) riski artmaktadır.<br />

Bu durum toplum hayatına olumsuz<br />

biçimlerde yansımakta, seçen ve seçilen<br />

arasındaki gönül bağı gevşemekte veya<br />

iletişim kanalları tıkanmaktadır. O halde bu<br />

tıkanıklık nasıl aşılabilecektir?<br />

Siyasal aktörlerle ilgili diğer bir sorun da,<br />

seçilen kişinin siyasal görevini yerine getirirken<br />

seçmen ile arasındaki siyasal bağının<br />

zayıflaması halinde nasıl ıskat edileceğidir?<br />

Burada kastettiğimiz husus, yasalarda belirtilen<br />

seçilme yeterliliğinin kaybedilmesi haricindeki<br />

durumlardır. Örneğin; bir kişi temsilci<br />

seçildikten sonra seçim bölgesine uğramıyorsa<br />

veya seçmenlerinin yasal zeminde<br />

çözülmesi gereken sorunlarıyla ilgilenmiyorsa<br />

ne olacaktır? Seçmenler, seçim dönemi<br />

sonuna kadar o kişiye katlanmak zorunda<br />

mıdır? Nitekim bazı ülkelerde adına “geri çağırma”<br />

denilen bir sistemle bu türden sorunlar<br />

aşılmaya çalışılmaktadır. Söz konusu sistemde<br />

seçmenler, temsilci seçtikleri kişileri<br />

yasal sürenin bitimini beklemeden görevden<br />

alabilmektedirler. Yani temsilci seçilen kişi<br />

“artık seçildim ve bunun sefasını sürmeme<br />

kimse engel olamaz!” şeklinde düşünemeyecektir.<br />

Yeniden seçilme arzusu taşımayan<br />

bir temsilci için bu durum, onun sürekli hizmete<br />

hazır durumda olmasını engelleyici niteliktedir.<br />

Makalenin bundan sonraki bölümünde,<br />

kamu kaynaklarının aşırılmasını önleme bağlamında<br />

nasıl bir “kamu denetim sistemine”<br />

ihtiyaç olduğu konusu irdelenecektir. Keza<br />

tam demokrasiye giden yolda, her kademede<br />

kendini özgürce ifade edebilecek temsilcilerin<br />

seçimini kolaylaştırabilecek alternatif<br />

bir seçim sistemine olan ihtiyaç sorgulanacaktır.<br />

Devam edecek…<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


DENETİMİN ZORLUKLARINA<br />

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYELERİ<br />

AÇISINDAN BİR BAKIŞ<br />

Zeynep Tülin Baldan *<br />

GİRİŞ<br />

Kentsel veya evsel bir atıksu arıtma tesisinin<br />

verimli çalışabilmesi için arıtma tesisine,<br />

bu tesisin dizayn parametrelerine uygun<br />

atıksuyun giriş yapması gerekir. Bunu<br />

sağlamak için de kentte bulunan ve altyapı<br />

sistemine deşarj yapan endüstriyel nitelikli<br />

atıksu üreticileri, 1988 yılında yürürlüğe giren<br />

Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’ne göre<br />

ön arıtma sistemleri kurmalıdır. Kentsel ve<br />

Evsel Atıksu Arıtma Tesisleri yapan/yaptıran<br />

ve işleten/işlettiren Büyükşehir Belediyeleri<br />

Su ve Kanalizasyon İdareleri bu ön arıtma<br />

sistemlerini kentsel veya evsel arıtma tesisleri<br />

işletmeye alınmadan önce yaptırmak zorundadır.<br />

Aksi takdirde bu kapsamlı tesisler<br />

arıtma verimini sağlayamadıkları için istenilen<br />

amaca tam olarak hizmet edemezler.<br />

Sözlük anlamı ile Denetlemek; bir işin<br />

doğru ve usulüne uygun olarak yapılıp yapılmadığını<br />

incelemek, murakabe etmek, teftiş<br />

etmek, kontrol etmektir.<br />

Yukarıda tarif edildiği halde bile denetleme<br />

eylemi, denetlenen ve hatta çoğu zaman<br />

* MESKİ Genel Müdürlüğü Arıtma Tesisleri Dairesi Başkanı<br />

denetleyen taraflar için zor ve gergin olabilmektedir.<br />

Bundan daha zor olan ise daha<br />

önce hiç denetlenmemiş bir sistem, işletme<br />

ya da kurumun değişen veya yeni uygulamaya<br />

konulan kanun ve yönetmeliklerle denetlenmeye<br />

başlanmasıdır. Bu geçiş süreci<br />

özellikle kamuda, denetleyen için daha da<br />

güç olmaktadır. Denetleyen taraf Büyükşehir<br />

Belediyeleri gibi kuruluş amaçları içerisinde<br />

çevresel yatırımlar ve vatandaşa hizmet olan<br />

kurumlar ise, denetlenen tarafın bir sabah iş<br />

yerini açtığında gelen bir ekibin, kendilerinden<br />

çevreyi ve altyapı sistemlerini koruma<br />

amaçlı yatırımlar yapmalarını talep ettiğini ve<br />

bu yatırımların yapılmaması durumunda cezai<br />

yaptırımlar olacağını bildirmekte olduğunu<br />

düşünün. Denetlenen taraf bu durumda:<br />

“Seni ben seçtim, şimdi hizmet sırası sende,<br />

benden böyle bir yatırımı neden istiyorsun?<br />

‘’demekle başlıyor söze.<br />

İşte ben de bu makalemde, seçimle iş başına<br />

gelmiş Büyükşehir Belediyelerinin bazı<br />

birimlerinin vatandaş ve vatandaşın oy verdiği<br />

yönetim arasında denge kurmaya çalışarak,<br />

vatandaşın kâr amacı ile kurduğu tesise<br />

gelir getirisi olmayan, üstelik önemli işletme<br />

maliyetleri olabilen yatırımlar yapmaya ikna<br />

etmeye çalışan bir birimin kurucusu olarak<br />

deneyimlerimi anlatmaya çalışacağım.<br />

33<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Denetimin Zorluklarına Büyükşehir Belediyeleri Açısından Bir Bakış<br />

34<br />

KAOS, DEĞİŞİM VE GELİŞİM<br />

Eskiyi bırakmak ile yeniyi başlatmak<br />

arasında bir karmaşa ve boşluk dönemi<br />

yaşanır. İnsanlar genelde bu dönemde<br />

kendilerini kaybolmuş hisseder ve o kaybolmuşluğu,<br />

bir şeyin yanlış olduğunu<br />

gösteren başka bir işaret olarak yorumlar.<br />

Oysa bu sadece, tarafsız bölgenin verimli<br />

kaosuna girmiş olduklarını gösteren bir<br />

işarettir(William Bridges)<br />

Antik Yunan Mitolojisi’ne göre de her şey<br />

Kaostan oluşmuştur.<br />

… Başlangıçta “Kaos” vardı. Kaos, karışık<br />

ve hiçbir şekil almamış olan uçsuz<br />

bucaksız boşluğu ve karanlığı temsil ediyordu.<br />

Kaos’ tan her şeyin dayanağı olan<br />

Gaia (yeryüzü) çıktı. Sonra sevginin temeli,<br />

her şeyi birbirine çeken, birleştiren ve<br />

çoğalma sembolü olan Eros (aşk) doğdu.<br />

Antik Yunan Mitolojisi’ ne göre bir şeyin<br />

oluşabilmesi için önce hiçlik ve belirsizlik<br />

hali gereklidir. Sonra evrensel sevgi, sizin<br />

için tüm parçaları uygun bir şekilde birleştirecektir<br />

(Karaaslan,F 2011/08).<br />

Değişime direnç göstermek, değişimin<br />

statükoyu bozması, bilinenden uzaklaşmayı<br />

gerektirmesi, alışılandan vazgeçmeyi<br />

öngörmesi nedeni ile rahatsız edici<br />

bir olaydır. Bir cismi hareket ettirmek için<br />

kuvvet uygulamak gerektiği gibi, insanlarla<br />

ilgili değişim için de bir nevi kuvvet uygulamak<br />

gerekir (Koçel, Tamer, 1998:485).<br />

2004 yılında Mersin Büyükşehir Belediyesi<br />

Su Ve Kanalizasyon İdaresi (MES-<br />

Kİ) Genel Müdürlüğü’nde Kimyager olarak<br />

görev yapmakta ve o yıllarda eksikliği duyulan<br />

kapsamlı ve akredite bir Su Analiz<br />

Laboratuvarı’nı kurmak için çaba göstermekte<br />

iken; Mersin’in Karaduvar Mahallesi’nde<br />

faaliyet göstermekte olan Petrol Dolum<br />

Tesislerinden kaynaklanan ve yeraltı suyuna,<br />

denize, toprağa yayılan, arıtılmadan çok<br />

yüksek debilerde alt yapı sistemine verilen<br />

petrol ürünü içerikli atıksular, önemli ölçüde<br />

çevre kirliliği ve aynı zamanda Karaduvar<br />

Mahallesi kanalizasyon şebekesinde’ nde<br />

ciddi bir patlama tehlikesi de oluşturuyordu.<br />

Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği 1988 yılında<br />

çıkarılmış ve altyapı tesislerine yapılan<br />

endüstriyel nitelikli atıksuların kontrolü ve<br />

ruhsatlandırma yetkisi Büyükşehir Belediyeleri<br />

Su ve Kanalizasyon İdareleri’ne verilmişti.<br />

Bu Yönetmelik, endüstriyel nitelikli atıksu<br />

üreten tesislere, atıksularını bağlı bulundukları<br />

altyapı sisteminin deşarj parametrelerine<br />

uygun hale getirmek için ön arıtma yapma<br />

zorunluluğu getiriyordu. MESKİ 1993 yılında<br />

kurulmuş ve o yıllara kadar kanalizasyon<br />

şebekesine deşarj edilen endüstriyel nitelikli<br />

atıksular ile ilgili bir denetim mekanizmasını<br />

ve bu konuda deneyimli bir teknik personel<br />

ve altyapıyı da oluşturamamıştı. Diğer bir<br />

çok Su ve Kanalizasyon İdaresi’de (İstanbul<br />

İSKİ ve birkaç Büyükşehir Belediyesi dışında)bu<br />

konuda MESKİ‘den daha deneyimli<br />

değildi. Ancak Karaduvar Mahallesi’ndeki<br />

durum birdenbire öylesine bir hal aldı ki; bu<br />

durum MESKİ’nin bir an önce çözüm bulması<br />

için ivmesini arttırdı. Vatandaşlar evlerinde<br />

tuvalet ve lavabolarından petrol kokusu alıyor,<br />

bahçe sulama amacı ile açtıkları kuyularından<br />

petrol ürünleri karışmış sular çekiyordu.<br />

İşte bu dönemde daha önce Adana<br />

Büyükşehir Belediyesi’nde görev yapmakta<br />

iken endüstriyel atıksu üreten tesisleri denetlerken<br />

edindiğim deneyimlerden faydalanarak<br />

MESKİ’de bir atıksu denetim biriminin<br />

oluşturulmasını önerdim. O dönemde<br />

Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapan<br />

şu an ki Genel Müdürümüz Sayın M. Kamil<br />

ÜLGEN’in gerek laboratuvarın bu yeni duruma<br />

uygun hale getirilmesi, gerekse atıksu<br />

biriminin kurulması ve personel temini açısından<br />

güçlü desteği ile bu birim çok kısa<br />

zamanda kurularak denetlemeye esas olacak<br />

MESKİ Atıksuların Kanalizasyon Şebekesine<br />

Deşarj Yönetmeliği hazırlandı.<br />

Daha önce yalnızca içme suyu analizleri<br />

yapılması hedeflenen laboratuvarımıza hızla<br />

yeni cihazlar alınarak atıksu analizleri de<br />

yapılmaya başlandı. Bu arada yeni kurulan<br />

ekibimiz, Karaduvar Mahallesi’nde etkin denetimler<br />

yaparak kirlilik kaynaklarını tespit<br />

etmeye çalıştı. Karaduvar Mahallesi’nde iki<br />

tür kirlilik vardı; petrol dolum tesislerinin sızıntı<br />

yapan borularından yeraltı sularına ve<br />

toprağa geçen kirlilik ve bu tesislerin ürün<br />

doldurma işlemleri sırasında tanklarındaki<br />

atıkları altyapı sistemine deşarj etmelerinden<br />

kaynaklı kirlilik. MESKİ’nin sorumluluk alanı<br />

bu ikinci tür kirliliği kapsıyordu. Diğer alan-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Zeynep Tülin Baldan<br />

daki (toprak, yeraltı suyu ve deniz kirliliği)<br />

kirlilik için de kirlilik kaynağının tespiti konusunda<br />

ilgili kurumlarla iletişim haline geçilmiş<br />

ve ayrıca Üniversitelerle de görüşmeler<br />

yapılıyordu. Bu çalışmalar sonucunda petrol<br />

ürünü içerikli atıksularını kanalizasyon şebekesine<br />

deşarj eden tesis tespit edildi ancak;<br />

kanıtlanabilmesi için deşarj anında atıksu<br />

deşarj noktasından numune alınması gerekiyordu.<br />

Ekibimiz numune almaya gittiğinde<br />

ise tesisin deşarjı kesilerek numune alınması<br />

engelleniyordu. Akşam saatlerinde ise atıksu<br />

deşarjı tekrar başlatılıyordu. Bunun üzerine<br />

akşam saatlerinde aniden giderek atıksu<br />

numunesi alabilmek için organize olduk ve<br />

aynı gün petrol ürünü içerikli atıksu deşarjından<br />

numune alarak firmanın itiraz kanallarını<br />

kapattık. Ancak numunenin mühürlenmesi<br />

sırasında tesis sahibi korumaları ile birlikte<br />

saldırgan bir tavırla şahsımı hedef alarak çeşitli<br />

hakaretler ve tehditlerde bulundu. Buna<br />

rağmen tesisin deşarj noktasından atıksu<br />

numunelerini almayı başardık ve hemen yakındaki<br />

karakola giderek suç duyurusunda<br />

bulundum. Daha sonra ise memura hakaret<br />

nedeni ile firma sahibine dava açarak kazandım.<br />

Bu olaydan sonra Karaduvar<br />

Mahallesi’nde kanalizasyon sistemine deşarjlar<br />

hızla kontrol altına alındı ve tüm petrol<br />

dolum tesisleri üretim sistemlerini kuru sisteme<br />

geçirerek atıksu üretmemeye başladılar.<br />

Bu çalışmalar, yalnızca vatandaşlarda değil<br />

mesai arkadaşlarımın da farklı bir boyutta<br />

direncine neden oluyordu. Ben de aslında<br />

zaman zaman yılgınlığa düşmüyor değildim.<br />

Mesai arkadaşlarım o zamana kadar bu tür<br />

bir denetime çok yabancıydılar ve yaptığım<br />

işe temkinli yaklaşarak, vatandaştan bir ön<br />

arıtma sistemi yatırımını istemenin siyasi bir<br />

yerde çok zor olduğunu söylüyorlardı. Çünkü<br />

yaptığımız iş; ön arıtma sistemini yaptırmakla<br />

kalmıyor, bu sistemin çalışıp çalışmadığını<br />

kontrol etmek için her tesisin debisine<br />

göre yıl içerisinde belirlenen aralıklarla atıksu<br />

numuneleri alınarak analize gönderiliyor<br />

ve bu analiz ücretleri de tesis tarafından ‘’kirleten<br />

öder’’ ilkesine göre ödeniyordu. Analiz<br />

sonuçlarının uygun çıkmaması halinde<br />

ise büyük rakamlarla ifade edilebilen cezai<br />

yaptırımlar uygulanabiliyordu. Bu yüzden<br />

oluşturmaya çalıştığım denetim ekibine eski<br />

personel katılmak istemiyor, yeni işe başlayanlardan<br />

alabiliyor ve onları eğitimlere yolluyorduk.<br />

Ama yeni mezunlardan oluşan bir<br />

denetim ekibi çok daha motive ve idealist çalışarak<br />

daha da verimli oldu. Bu arada Laboratuvarımız<br />

hızla gelişmeye devam ederken<br />

çekirdeğini 3 kişilik laboratuvar personeli ve<br />

2 kişilik atıksu denetim ekibinin oluşturduğu<br />

Arıtma Tesisleri Dairesi Başkanlığımız 2007<br />

yılında kurularak; bugün 3 Şube Müdürlüğü<br />

ve Kalite Yönetim Birimi’nden oluşan ve<br />

bünyesinde 7 Kimyager,3 Biyolog, 6 Çevre<br />

Müh., 3 Gıda Müh., 1 Kimya Müh., teknisyenler,<br />

teknikerler ve klorlama ekibiyle toplam<br />

35 kişilik teknik personele sahip son<br />

derece dinamik bir Daire Başkanlığı haline<br />

geldi. Başlangıçta 2 kişi ile çıkılan denetimler<br />

bu gün 24 saat çalışma esasına dayalı 2 ayrı<br />

ekiple yapılmaktadır.<br />

2010 yılında ise Mersin’in atıksularını arıtan<br />

Karaduvar Atıksu Arıtma Tesisi işletmeye<br />

alındı. MESKİ olarak, bu tesis işletmeye alınmadan<br />

endüstriyel deşarjları büyük ölçüde<br />

kontrol altına almayı başarmıştık. Böylece<br />

bugün Karaduvar Atıksu Arıtma Tesisimiz<br />

ilgili yönetmeliklerin deşarj parametrelerine<br />

uygun ve sorunsuz işletilebilmektedir.<br />

Bu süreç zarfında yalnız petrol dolum tesisleri<br />

değil, sorumluluk alanımızdaki bir çok<br />

endüstriyel atıksu üreticisi denetimlerimize<br />

direnç gösterdiler. O zamana kadar altyapı<br />

sistemine kontrolsüz olarak yaptıkları deşarjları<br />

bir yurttaşlık hakkı olarak görüyorlar<br />

ve ‘’arıtma tesisi yapmak bizim işimiz değil”<br />

diyorlardı. Zamanla bu algı değişti ve artık<br />

MESKİ Atıksu Denetim Ekibi birkaç istisna<br />

tesis dışında hoşgörü ile karşılanarak, atıksu<br />

üreticisi ile bir ön arıtma tesisi gerekliliği<br />

konusunda uzlaşmayı kolaylıkla sağlayabilecek<br />

hale gelerek nasıl bir ön arıtma tesisi<br />

yapılacağı konusunda karşılıklı görüş alışverişinde<br />

bulunmaya başladı.<br />

Yine hiç unutmadığım bir olaydan kısaca<br />

söz etmek istiyorum. Arıtma tesisi yapmasını<br />

istediğimiz bir yemek fabrikası, üst düzeyde<br />

çok önemli bir tanıdığının olduğunu, bunu<br />

neden kendisinden de istediğimizi sordu.<br />

Ben de ‘’Eğer o kişiye bir söz gelmesini<br />

istemiyorsanız ilk önce sizin arıtma tesisi<br />

35<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Denetimin Zorluklarına Büyükşehir Belediyeleri Açısından Bir Bakış<br />

36<br />

yapmanız gerekir” dedim. O yemek fabrikası<br />

çok kısa zamanda güzel bir arıtma tesisi<br />

yaptı.<br />

Değişimi kontrol altında tutma isteğiyle,<br />

direnç enerjisi yaratılmış olur. Direnç,<br />

kontrol etmektir. Bu kontrol arzusu<br />

bilinmeyene, yeniye duyulan korkudan<br />

kaynaklanır. Kontrol, sizi bir yol ayrımına<br />

götürür. Olayları istediğiniz yönde<br />

kontrol etmeye çabalamak için harcanan<br />

güç, aynı zamanda sizin dışınızda kalan<br />

ve istemediğiniz yöne doğru bir itişi de<br />

gerçekleştirecektir(Karaaslan,F 8/2011).<br />

Yukarıda anlattığım Karaduvar<br />

Mahallesi’nde yaşanan olay sanki bir milat<br />

oldu ve sorumluluk alanımızdaki tüm atıksu<br />

üreticileri bu kuralların herkese eşit biçimde<br />

uygulandığına ikna oldular.<br />

Bu günlere gelinmesinde MESKİ olarak<br />

politikamız; uygulamakla yükümlü olduğumuz<br />

Kanun ve Yönetmeliklere göre ön arıtma<br />

tesisinin neden gerekli olduğundan yola<br />

çıkarak, bunun bir zorunluluk olduğu kadar<br />

sorumluluk olduğunu da sabırla anlatmaktır.<br />

Ön arıtma tesisinin yapımı için denetlenen<br />

tarafı sıkıntıya sokmayacak şekilde süreler<br />

vermek, denetim ekibine eğitimler vererek<br />

vatandaş odaklı bakış açısıyla görev yapmalarını<br />

ve iletişim tekniklerini kullanmalarını<br />

sağlamak ve yalnızca eksiklikleri dikkate almak<br />

değil, yapılan iyi işleri de takdir etmektir.<br />

Bu amaçla da, denetimler sırasında alınan<br />

atıksu numunelerinin analiz sonuçları MES-<br />

Kİ kabul kriterlerine uygun çıktığında atıksu<br />

üreticilerine teşekkür yazıları yazılmaktadır.<br />

Ayrıca MESKİ olarak, ön arıtma tesisi yapan<br />

firmaların bu çalışmalarının gerek söz konusu<br />

firmanın motivasyonunun arttırılması, gerekse<br />

diğer atıksu üreticilerine örnek olması<br />

amacıyla da yerel basında yer alması sağlanmaktadır.<br />

Kamudaki Değişimin Gerekliliği ve Zorluğu:<br />

Kamu yönetimi mekanizmasının sağlıklı<br />

bir şekilde işlemesi, toplumda meydana<br />

gelen değişim ihtiyacı ve beklentileri, uluslararası<br />

düzeyde ortaya çıkan dönüşümü<br />

karşılamasına bağlıdır. Değişim ve dönüşüm<br />

yeniden yapılanma çalışmaları ile gerçekleştirilir…<br />

Etkin ve verimli bir yönetim sistemi<br />

için özel sektör uygulamalarının kamuya<br />

uyarlanabilirliğini savunan yeni kamu yönetimi<br />

anlayışı ihtiyaç duyulan paradigmanın<br />

adıdır. Bu anlayış devletin kamu hizmetlerinin<br />

sunum sürecinde çeşitli araç ve yöntemlerle<br />

küçültülerek etkin bir yapıya kavuşmasını,<br />

kaliteli, vatandaş odaklı, yönetişim ilkeleri<br />

doğrultusunda düzenlenmesini amaç edinir<br />

(Yalçın,2011:IV) .<br />

SONUÇ<br />

Bana göre kurallar, uygar toplumların, yasaklar<br />

ise kuralları uygulatmak için az gelişmiş<br />

toplumların kullandığı araçlardır. Uygar<br />

toplumlarda birey, kuralların toplumun tüm<br />

unsurlarının güvenliği ve düzeni için konulduğunu<br />

bilir ve bir otokontrol geliştirerek<br />

bunu uygular. Böylece sistemin işleyişinde<br />

görev alanların işleri kolaylaşır. Bu sağlanabilirse<br />

denetlenen taraf, parçası olduğu toplumun<br />

menfaatine olacak her kuralı benimser.<br />

Denetim mekanizması da bu sistemde<br />

sorgulayan, yargılayan, ceza veren değil,<br />

takımın bir üyesi algısı uyandırır. Bu amaç<br />

için bir adım bile yol kat edebildim ise, çalışma<br />

hayatımda benden sonra gelen gençlere<br />

anlatabileceğim en önemli şey bu olacaktır<br />

diye düşünüyorum.<br />

KAYNAKÇA<br />

1-Karaaslan,Figen (08/2011)” Değişime<br />

Direnmek “ İNDİGO DERGİSİ<br />

2- KOÇEL, Tamer (1998) “İşletme Yöneticiliği”<br />

Beta Yayınevi, İstanbul<br />

3-TÜRKYILMAZ,A(<strong>2013</strong>/1) “Kamuda<br />

Müşteri/Vatandaş Odaklılık ve Uygulanabilirliği<br />

“, DENETİM -Devlet Denetim Elemanları<br />

Derneği Dergisi -YIL 26 SAYI 121<br />

4- Yalçın, Rukiye Ülkü (2011).Türk Kamu<br />

Yönetimi Reformu Sürecinde Kamu Hizmet<br />

Sunumu:Değişim ve Etkinlik Bağlamında<br />

Kamu Hizmet Standartları ve Uygulamaları.<br />

Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


İNSAN ONURU: KAYNAĞI,<br />

SINIRI ve TEMELLENDİRİLMESİ<br />

Prof.Dr.Şaban Ali Düzgün*<br />

*A.Ü. İlahiyat Fakültesi Kelam ABD Başkanı, duzgun@ankara.edu.tr<br />

‘İnsan onuru’ Kavramsallaştırmasına<br />

Duyulan İhtiyaç<br />

‘İnsan onuru’, insanın kimliğini ve kişiliğini<br />

tanımlayan, hiç kimsenin bahşetmesine<br />

bağlı olmadığı için dokunulmazlığı/mahremiyeti<br />

de kendiliğinden garantiye alınmış olan<br />

insanın verili yapısıdır. Bazı şeylerin onuru,<br />

bazılarının ise değeri vardır. Kendisine az ya<br />

da çok paha biçilebilen şeyler değer kategorisi<br />

içinde yer alır. İnsanın başka varlıklardan<br />

bütünüyle farklılığını göstermek üzere onun<br />

için değer değil onur terimini kullanırız.<br />

Özellikle son yıllarda insanın bedenen<br />

ve hakları itibariyle istismar edildiğine ilişkin<br />

kanaatlerin yaygınlaşması, insan onuru kavramını,<br />

insana dair bir koruma duvarı vazifesi<br />

görmek üzere gündeme taşımıştır. Örneğin,<br />

sperm bankacılığı, taşıyıcı annelik, kök hücre,<br />

klonlama, kozmetik (estetik) cerrahi gibi<br />

alanlarda, insanlık sınır deneyimleri yaşamaya<br />

başlamıştır. Tıptaki bu gelişmelere paralel<br />

olarak insanın bedeni üzerindeki haklarının<br />

sınırı tartışmaya açılmıştır. Aynı şekilde politik<br />

bağlamda bütün insanların eşit olduğu<br />

söylemi kendine pratik zeminde hiçbir şekilde<br />

karşılık bulamamış, insanın hiç değilse<br />

asgari seviyede yararlanacağı temel hakların<br />

garantörü olarak insan onuru kavramı<br />

burada eşitliğin yerine ikame edilmiştir. İnsanlığa<br />

karşı işlenen suçlar, nefret suçları<br />

gibi, insanların birbirlerine karşı uyguladıkları<br />

maddi ve manevi her türlü şiddete karşı da<br />

artık insan onuru terimine sığınılmakta ve bu<br />

yönde yasal düzenlemelere gitmenin zorunluluğu<br />

kabul edilmektedir. Bu ve benzeri gerekçelerle<br />

kaçınılmaz olarak bu süreçte, ‘insan<br />

onuru’ terimi insanın dokunulmazlığını/<br />

mahremiyetini korumayı amaçlayan kırmızı<br />

çizgi terimi olarak iş görmeye başlamıştır. Bu<br />

yönüyle de terim bir tür savunma (apoloji)<br />

özelliği taşımaktadır.<br />

Bu savunmanın tıpta nasıl çalıştığına bir<br />

bakalım. Modern söylem, bedenin insan<br />

üzerinde hakkı olduğu yönündeki kanaatin<br />

aksine, insanın bedeni üzerindeki hakkı olduğunu<br />

bir öncül olarak kabul eder ve beden<br />

üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi olduğunu<br />

düşünür. 1 İnsanın kendi bedeni veya<br />

başka insan bedenleri üzerindeki haklarının<br />

sınırını belirlemek gerçekten büyük bir sorundur.<br />

Bu noktada tıp, ahlak, hukuk, din vb.<br />

alanlar işin içerisine zorunlu olarak girmektedir.<br />

Tıbbî gelişmelerin önünü bloke etmeyecek<br />

ama aynı zamanda hukuki ve ahlaki sorunlar<br />

doğurmayacak uygulamaların önünü<br />

açmak gerekir. Bu dengeyi sağlama adına,<br />

bireyciliğin çok yüceltildiği bu yeni söylemi<br />

1<br />

İnsanın bedeni üzerindeki haklarının kontrolsüzlüğün ne tür ütopyaları tetikleyip<br />

insanlığı bir drama sürükleyeceğini Nisa suresi 119. ayetten takip<br />

edebiliriz: “Allah şeytanı lanetlemiş; o da: “Yemin ederim ki, kullarından belli<br />

bir pay edineceğim; onları saptıracağım, onları ütopyalar peşinde koşturacağım,<br />

onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve Allah’ın<br />

yaratmasını değiştirecekler” dedi. Kim Alah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse<br />

elbette apaçık bir kayba uğramıştır”. (Hayvan klonlamasında kök hücrenin<br />

hayvanların kulağı yarılarak alındığını burada hatırlamakta yarar var.)<br />

37<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı Ve Temellendirilmesi<br />

38<br />

dengeleyecek unsurlar olarak dinî ve ahlaki<br />

standartların otoritesine ihtiyaç duyulmaktadır.<br />

Bu üst otoritelere başvurularak, insanın<br />

bedenine yahut başka bedenlere her istediğini<br />

yapmasına sınır getirilmektedir.<br />

İnsanların onurlarına dayalı dokunulamaz<br />

hakları Kur’an’da ‘Hudûdullah/Allah’ın<br />

sınırları’ olarak ifadesini bulmaktadır. 2 ‘Sadaka<br />

verirken insanları incitmeme’ emri, Abdullah<br />

İbn Mektum’un incinmesine sebep olan<br />

olayın ardından Hz.Peygamber’e yapılan<br />

ilahî sitem gibi, Allah’ın insan lehine yaptığı<br />

bütün müdahaleler, insan onurunun Kur’anî<br />

çerçevesini oluşturur. Daha açık ifadesiyle<br />

hudûdullah (Allah’ın sınırları) ifadesi, insan<br />

onurunun korumaya alındığı sınırlardır.<br />

İnsan onuru kavramsallaştırması, bu<br />

onuru insana bahşeden bir Varlık fikrinden<br />

hareket etmekte ve dokunulmazlığını buraya<br />

dayandırmaktadır. İnsanın onurunu koruyacak<br />

ilkelere kaynaklık eden bu otoriteler; yerine<br />

göre din, yerine göre ahlak, yerine göre<br />

de devlet olarak öne çıkar. Ama meselenin<br />

bu otoritelere başvurularak tartışılması, konuyu<br />

başka bir mecraya taşımaktadır. İnsan<br />

onurunu korumada bu kadar çok otoritenin<br />

söz sahibi oluşu, insan onuru açısından sorunlu<br />

bulunmaktadır. Buna bağlı olarak, hem<br />

otorite kullanımının önünü açtığı hem de insanın<br />

tıp üzerinden elde edeceği başarıları<br />

bloke ettiği iddia edilerek insan onuru kavramsallaştırması<br />

bazı düşünürlerce reddedilmektedir.<br />

3 Bunlara göre insan onuru ifadesi,<br />

sübjektif/indî/temelsizdir; totaliter eğilimlere<br />

hizmet edecek şekilde kullanılmaya müsaittir<br />

ve topluma tahakkümde bulunmak isteyenlerin<br />

eline kozlar vermektedir. 4<br />

2<br />

Bkz. Bakara 2/187; Talak 65/1.<br />

3<br />

Bkz. Steven Pinker, “The Stupidity of Human Dignity”, The New Republic,<br />

2008.<br />

4<br />

Totaliter kullanımlara karşı insanı korumak üzere felsefi ve dini temelde<br />

insan onuru terimini ilk kullananlardan biri olan İtalyan düşünür Pico della<br />

Mirandola’yı burada anmak gerekir. Düşünürün, ölümünden sonra Oration<br />

on the Dignity of Man (İnsan Onuru Üzerine Söylev) adıyla yayınlanan çalışması,<br />

insan felsefesi olması ve Hıristiyanlığın temel kabulleriyle çatışması<br />

yönüyle önemsenmektedir. Pico della Mirandola (1463-1494), Hıristiyan düşünürler<br />

içinde Yahudi teolojinin mistik eğilimlerini içinde barındıran Kabala<br />

öğretisini en iyi bilen ve kendi doktrini içinde eriten bir isimdir. Teolojik olarak<br />

Allah’ın isimleri, sıfatları ve teslis meselesini Yahudi teolojisini dikkate alarak<br />

yeniden yorumlamaya da çalışmıştır. Pico’yu bizim açımızdan önemli kılan<br />

şey ise, hümanizmin kaynağı olarak referans alan bu önemli ismin hocasının<br />

İbn Rüşt’çü Yahudi düşünür Elia del Medigo olmasıdır. İbn Rüşd, Siger de<br />

Brabant üzerinden Fransa’yı; Spinoza üzerinden Hollanda’yı etkilediği gibi<br />

Elia del Medigo üzerinden de İtalyan rönesansını tetiklemiş görünmektedir.<br />

Batı’da insan onuru kavramsallaştırmasını yapanların, İbn Rüşt’ün tilmizleri<br />

olduklarını dikkatten kaçırmamak gerekir.<br />

İnsan Onurunun Dinî ve Ahlakî Zemini<br />

İnsanın kendi kararlarını verebilen, kendine<br />

amaçlar belirleyebilen, akli yeteneklerini<br />

kullanarak işlerini yürütebilen bir varlık<br />

oluşu, insan onurunun ahlaki temeli olarak<br />

kabul edilmektedir. İnsan onuru ahlaki temelde,<br />

insanın bir araç değil amaç olarak<br />

görülmesini sağlar. Bu ahlaki temele göre,<br />

insanın arzuları ve amaçları vardır: Başka<br />

şeyler de bu arzulara ve amaçlara araçtırlar.<br />

Araç olanlar bilinçsiz varlıklardır. Bu durumda<br />

hiçbir insan, doğuştan getirdiği bu onur<br />

sebebiyle, başkalarının amaçlarına hizmet<br />

edecek bir araca dönüştürülemez.<br />

‘Sana nasıl davranılmasını istiyorsan<br />

sen de başkalarına öyle davran’ altın kuralı,<br />

insan onurunun uygulama zeminidir.<br />

İnsan onuruna aykırı duran uygulamalar,<br />

ancak bu zeminde anlaşılabilir. Şöyle ki,<br />

başkasına zarar veren kişi, kendisine zarar<br />

verilmesinin kapısını aralamış olmaktadır. Bu<br />

durumda kendisine yapılanın insan onuruna<br />

aykırı oluşu, onun başkasına yaptığının insan<br />

onuruna aykırı oluşuyla bağlantılıdır. İnsanın<br />

dört duvar arasına hapsedilmesi insan<br />

onuruna aykırıdır; ama böyle bir insan hapse<br />

atılmayı gerektirecek bir eylemde bulunarak<br />

zaten kendisine onursuzca davranılmasına<br />

sebep olmuştur.<br />

Hümanizm Üzerine Mektup adlı çalışmasında<br />

Martin Heidegger, bir dünyası olmayan<br />

aksine sadece bir çevre içinde konumlanan<br />

hayvanın aksine, insanın kendine<br />

has bir dünyasından bahsederken, aslında<br />

insanın amaç varlığı oluşuna işaret etmektedir.<br />

İnsanın bu dünyasını, içinde bulunduğu<br />

tabiat ve bu tabiata anlam yükleyen metafizik<br />

oluşturur. İnsana evrende yer tutan bütün<br />

diğer varlıklardan farklı olduğunu hissettiren<br />

bu metafiziksel kökendir. Bu köken; haysiyet,<br />

şeref, kendine saygı gibi norm ve değerlerin<br />

kaynağıdır. İnsan onuru dediğimiz<br />

şeyin kendini hissettirmesi için anılan bu<br />

normların, mücadeleyi hak eden birer değere<br />

dönüştürülmesi gerekir. Nebileri ve nebevî<br />

değerlerle donananları, etkin tarih yapıcıları<br />

olarak farklılaştıran, insana onurlu bir varlık<br />

olduğunu hissettirecek bu değerler için verdikleri<br />

mücadeledir.<br />

Bu metafiziksel veya dinî köken, kutsal<br />

metinlerce daha açık dile getirilir ve insanın<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Prof.Dr.Şaban Ali Düzgün<br />

evrende tuttuğu seçkin yere sık sık referansta<br />

bulunulur. Tevrat’ın, ‘Allah’ın insanı kendi<br />

imgesinde yarattığı’ 5 ifadesi Yahudi-Hıristiyan<br />

gelenek içerisinde insan onurunun dini<br />

temeli olarak kabul edilir ve kevod ha-beriyot<br />

(yaratılmış olanın onuru) ifadesiyle karşılanır.<br />

İnsan onurunun kaynağının Tanrı olduğunu<br />

göstermek üzere İbranicede kevod ha-adam<br />

(insanın onuru) yerine, kevod ha-beriyot (yaratılmış<br />

olanın onuru) ifadesi kullanılmaktadır.<br />

Kur’an’ın insanın diğer varlıklar içindeki<br />

seçkin yerini göstermek üzere kullandığı<br />

terimler çok daha fazladır. İnsanın halifeliği,<br />

emaneti yüklenmiş olması, aklî yetilerinin<br />

(lübb, fuâd, sadr, kalb, nühâ, hicr) yanı sıra<br />

sürekli vahiyle desteklenmiş olması (lütuf ve<br />

fadl) 6 bu yerin farklılığını göstermektedir.<br />

İnsanlar Onura Eşit Olarak Sahip midirler?<br />

Bilindiği gibi, insan onuru hukukta ‘doğal<br />

hukuk’ adı altında temellendirilmektedir. Doğal/fıtrî<br />

halimiz, insanların eşitliği fikrinin en<br />

güçlü zeminidir. Zira doğal/fıtrî olanın üzerine<br />

giydirilen her kimlik (din, mezhep, meşrep,<br />

etnisite, vs.), insanların eşit olduğu savını<br />

biraz daha zedelemektedir. Dinlerin mutlak<br />

hakikat iddiaları, cennete kimin hak kazandığı<br />

gibi tartışmaları, bu çerçevede hatırlamak<br />

yeterlidir. Eşitlik fikrinin bu kabuller üzerinden<br />

zedelenmesini önlemek üzere, insanın<br />

bütün bu kabullerden önceki haline yani fıtrî/<br />

doğal durumuna inerek insanın onurunu<br />

temellendirme zorunluluğu doğmaktadır ve<br />

bu temellendirme zorunluluğu hangi kimlikten<br />

(din, mezhep, etnisite, vs. ) olursa olsun,<br />

yapılan hak ihlalinin insan onuruna yapılmış<br />

bir ihlal olduğunu ve insan olan herkesin bu<br />

hak ihlaline karşı çıkabilmesini sağlayacak<br />

temel hakların varlığının kabulü sonucunu<br />

doğurmuştur. Can, mal (mülkiyet), nesil, akıl<br />

(düşünce) gibi temel hak ve özgürlükler söyleminin<br />

kaynağı bu zemindir.<br />

Bu tespitten sonra, insanlar onura eşit<br />

olarak sahip midirler, sorusuna daha yakından<br />

bakabiliriz. Sorunun cevabı, insanların<br />

eşit olup olmadıkları sorusuna verilecek<br />

cevapla bağlantılıdır. Yine bu soruya cevap<br />

verirken dikkate alacağımız bir nokta da,<br />

insanların diğer varlık sınıflarıyla aralarındaki<br />

farktır. İnsanlar diğer varlıklardan derece<br />

olarak mı sınıf olarak mı farklıdırlar. Bu sınıf<br />

farklılığı bütün insanlar için geçerlidir ve bu<br />

durum onları diğer varlıklardan farklı olmaları<br />

yönüyle eşitler. Pekiyi, diğer varlıklardan<br />

farklılıkta eşitlik, bütün insanları birbirine de<br />

eşitler mi? Sorumuzu insan onuru bağlamına<br />

alarak sorarsak, sadece insan olmak,<br />

herkesi aynı derecede saygın yapar mı?<br />

Yoksa insanı ‘onurlu’ yapan ve daha saygın<br />

kılan, insanlığa eklenen artı değerler midir?<br />

Kur’an açısından bakıldığında insan olmaklığı<br />

yönüyle herkes onurlu/saygınlığı<br />

ilahi korumaya alınmış bir varlık olarak yaratılmaktadır.<br />

İnsanın onuruna göndermede<br />

bulunan ayet, onu diğer varlıklarla da karşılaştırmaktadır.<br />

Bu durumda onurun ilk kaynağı,<br />

insanın diğer varlıklardan farklılığı ve<br />

taşıdığı artı donanımlardır:<br />

“Biz insanı onurlu/saygın bir varlık olarak<br />

yarattık ... ve onu başka varlıkların çoğunda<br />

bulunmayan üstünlükler/fazlalıklar ile donattık.”<br />

7<br />

İnsanoğlu ‘onurlu/saygın’ kılınmıştır, bu<br />

doğru; ama saygın varlığın saygınlığını kaybettiği<br />

anların olduğu da bir o kadar gerçektir.<br />

Bu durumda onur doğrudan kazanımlarla<br />

ve eylemlerle ilişkilendirilmekte ve insan<br />

onurunun kaynağı ‘ahlak’a gömülü hale gelmektedir;<br />

ahlakı ortaya çıkaran ve anlamlı kılan<br />

da, insanın farklı eylemler arasında ayrım<br />

yapabilecek özgür bir iradeye sahip olması<br />

yani gerçek anlamda fail olmasıdır. Ahlak<br />

felsefecileri açısından meseleye bakıldığında,<br />

faile ahlaki eylemleri üzerinden onur kazandıran<br />

şey de, ya kötülüklerden kaçınmak<br />

(I.Kant’ta olduğu gibi) ya da iyi işler yapmak<br />

(A.Gewirth’te olduğu gibi) şeklinde tezahür<br />

eder. Kur’an, hem iyi işler yapmayı, hem de<br />

kötülüklerden kaçınmayı birlikte tavsiye ederek,<br />

her iki talebi de karşılamış olmakta ve<br />

ahlaka dayalı onuru iki yönlü olarak görmektedir.<br />

Dinin insan onuruna yaptığı ek, özgür<br />

iradesi, özgür iradesiyle seçtiği eylemler ve<br />

bütün bunların onun Allah’la olan ilişkisine<br />

verdiği renktir. Bu durumda insan onuru bir<br />

potansiyel olarak ortaya çıkmakta; bunun<br />

39<br />

5<br />

Tekvin 1/26.<br />

6<br />

Nisa 4/83. 7<br />

İsra 17/70.<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı Ve Temellendirilmesi<br />

40<br />

aktüel hale gelmesi ise iman ve eylemlerle<br />

olmaktadır. “Biz insanı en güzel ve kalıcı<br />

değerlerle donattık. Bunun ardından onu<br />

(yaptıklarıyla sebebiyle) aşağıların aşağısına<br />

indirdik. İman eden ve salih amel işleyenlere<br />

ise kesintisiz bir ödül (onuru muhafaza ederek<br />

esfeli safiline düşmeme ödülü) verdik.” 8<br />

Kur’an açısından bakıldığında onurun<br />

varlığı ve devamı şu aktlara bağlanmaktadır:<br />

İman etmek; doğruya yönelmek; değer<br />

üretmek ve hayatın üzerine oturduğu değerleri<br />

korumak için mücadele vermek. Doğru<br />

iman, insanda sorgulama kudretini ve hakikate<br />

yakın sonuçlar üretme kabiliyetini<br />

yaratır. İçinde yaşadıkları toplumsal yapıları<br />

aşma kudretini gösteren mağara arkadaşlarından<br />

(ashab-ı kehf) behseden ayet, onların<br />

iman etmiş olmalarının, onlarda önce hakikat<br />

arayışını tetiklediğini sonra da bu anlayışa<br />

uygun eylemlerde bulunma cesareti<br />

yarattığını anlatır:<br />

“Onlar iman ettiler biz de doğruyu bulma<br />

kabiliyetlerini (hidayet) artırdık” (Kehf 18.13)<br />

ve keşfedilebilecek hakikatlere ulaşmalarını<br />

mümkün kılacak bir irtibat imkânını onların<br />

kalplerine yerleştirdik” (Kehf 18.14). Kalbin<br />

irtibat gücünü artıran bu doğru bağlılık, ardından<br />

verili olmayan daha birçok doğrunun<br />

keşfini mümkün kılmaktadır. Bu keşif gücüyledir<br />

ki, mağara arkadaşları, “Bizim Rabbimiz,<br />

göklerin ve yerin Rabbidir ...” 9 hakikatini dile<br />

getirme yeteneğini ve bu hakikati açıkça dile<br />

getirme cesaretini (kıyam edebilme gücü, iz<br />

kâmû) gösterebildiler.<br />

Hakikatin insanın hem zihninde hem de<br />

kalbinde yer tutmasının getirdiği bu çifte<br />

kudret, insana en derin sorgulamaları yapabilme,<br />

bunun ardından yanlış bağlılıklardan<br />

kurtulabilme ve doğru bağlılıklar geliştirebilme<br />

yeteneği ve cesareti verir. Ayette mağara<br />

arkadaşlarıyla ilgili anılan iz kâmû ifadesi,<br />

böyle bir ayağa kalkışı ve yeni değerler (aynı<br />

kelimeden türeyen kıymet’e dayalı olarak)<br />

üretme gücünü gösterir. Hakikati bulma (akli<br />

süreç) ve bunu dile getirme kudreti (kalbi<br />

süreç), insanın yapıp ettiklerinin doğru mu<br />

yanlış mı olduğunu gösterecek bir basiret<br />

geliştirmesini mümkün kılar; zira mağara<br />

arkadaşları bu sürecin sonunda şunu dillendirmektedirler:<br />

Bütün bunlardan sonra biz,<br />

asla başka birine yakarmayız (kesin inançlılar).<br />

Yerin ve göğün yaradanının başka biri olduğunu<br />

söylememiz artık çok saçma olurdu<br />

(kesin bilgililer). 10<br />

Bu ayette, doğru iman, doğru düşünce,<br />

doğru değer üretme ve bunlar için mücadele<br />

verme azmi, insanın onurunun kaynağı<br />

olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir arayış<br />

içinde olanlar, ölü iken diriltilen ve doğruyu<br />

bulmalarını sağlayacak bir ışıkla donatılanlar<br />

olarak ilan edilmektedir:<br />

“Ölü iken (hidayetle) dirilttiğimiz, kendisine<br />

insanlar arasında yürüyecek bir nur verdiğimiz<br />

kimse, karanlıklar içinde kalmış ve<br />

ondan çıkamayan kimse gibi olur mu?” 11<br />

Kur’an’ın insanın onurunu imana, doğru<br />

düşünceye ve değer yüklü eylemlere bağlaması,<br />

varoluşçuluğun insan onuru tanımlamasıyla<br />

kesişmektedir. İnsanı düşüncelerinin<br />

ve eylemlerinin toplamı olarak tanımlayan<br />

varoluşçuluk, içinde yaşadığı toplumsal<br />

şartların belirlemesini aşma yönündeki iradenin<br />

insanı tanımlamak için kullanılabilecek<br />

en iyi unsur olduğunu kabul etmektedir. İnsan<br />

hürriyetinin temelindeki bu iradeye yapılan<br />

vurgunun, varoluşçuluğun en büyük<br />

belirleyeni olduğunu biliyoruz. M.Heidegger,<br />

J.P.Sartre ve G.Marcel modern zamanlardaki<br />

bu varlık hissinin ve anlamın kaybediliyor<br />

oluşunu eleştirmektedirler. Buna göre, varlık<br />

statik değil, dinamik bir tanım alanıdır. İnsan,<br />

tabiattaki statik sebep-sonuç kanunlarına indirgenemeyecek,<br />

yahut evrensel kavramlar<br />

altında tanımlanamayacak dinamik bir yapıya<br />

sahiptir. Böylece insandan bir varlık olarak<br />

bahsetmek, aslında ondan bir potansiyel<br />

yahut oluş olarak bahsetmek demektir.<br />

Buradan insanın kimliği ve neliği tartışmasına<br />

geçerek insan onurunu salt nominal<br />

bir kabulün ötesine geçirip onu aktüelleştirmenin<br />

imkânlarının yolunu aramaya devam<br />

edebiliriz.<br />

İnsan Onurunun Kaynağı: İnsanın Kimliği<br />

ve Neliği<br />

Kim ve ne sorusu, insanın doğuştan ge-<br />

8<br />

Tin 95/4-6.<br />

9<br />

Kehf 18/14.<br />

10<br />

Kehf 18/14.<br />

11<br />

En’am 6/122.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Prof.Dr.Şaban Ali Düzgün<br />

tirdikleri ve sonradan kazandıkları dikkate<br />

alınarak cevaplandırılmaktadır.<br />

Kim sorusu, özneyle ilgilidir. Buna verilecek<br />

yanıt, insanın zihinsel ve bedensel emeğiyle<br />

yarattıklarıyla ilgilidir. İnsanın bireysel,<br />

toplumsal ve politik olaylar karşısında verdiği<br />

tepki de bunların içindedir. Dolayısıyla<br />

insan kimliği, geliştirilebilen dinamik bir yapıdır;<br />

doğumla değil, toplumsal deneyim ve<br />

eylemsel iletişim sürecinde kazanılır. Bireyin<br />

diğer bireylerle, toplumla, doğayla ve Tanrıyla<br />

iletişimi; onun kendini gerçekleştirmesini<br />

ve kendi değerini tanımasını sağlamaktadır.<br />

Bireyin kimliğinin oluşması da bu sürecin<br />

ürünüdür. İnsan bu ilişkilerinin ve kendini<br />

farklı kılabilme potansiyelinin farkında olarak<br />

birey olur. Birey olabilme yeteneği, aynı zamanda,<br />

insanın onur kaynağıdır. Dolayısıyla<br />

insan, olmakta olan, toplumsal etkileşim<br />

içinde özneleşen ve özgürleşen; özgürleştikçe<br />

de kendine tahakküm potansiyeli taşıyan<br />

tüm hiyerarşileri reddeden bir varlıktır.<br />

İnsan bireyselliğini ve kimliğini, yaratacağı<br />

yeni toplumsal anayapıdan alır. Kimlik;<br />

toplumsal, siyasal, tarihsel, etnik, dinsel<br />

veya kültürel hiçbir kimliğin esiri olmamak,<br />

aksine onu değerlendirecek, gözden geçirecek<br />

ve aşacak yeni bir kültür yaratabilme<br />

yeterliliğidir. Bu sebeple, insanın kimliğine<br />

ilişkin sorular, onun ürettikleri ve anlam kazandırdıkları<br />

ile cevaplandırılmalıdır. Bireyin<br />

belirlemediği ve üretmediği nitelikler, insanı<br />

sadece yaratılan değerlerin taşıyıcısı kılar. Bu<br />

durumda artık değer kaynağı bir insandan<br />

değil, araçsallaştırılmış insandan söz ediyor<br />

oluruz. Dolayısıyla insan değil, taşıdığı miras<br />

daha anlamlı hale gelmekte ve insan kültür<br />

yahut gelenek kargoculuğu yapmaktan öteye<br />

geçememektedir.<br />

İnsanın neliği ise, insanın dışında gelişen<br />

ve oluşan nesnel kriterlerle tanımlanan<br />

yapısıdır. İnsanı tanımlarken neliğini öne<br />

çıkarmak; onu birey dışı kategorilere göre<br />

sınıflandırmak, kurulu ve verili paradigmaların<br />

esiri haline getirmek ve yabancılaştırmak<br />

demektir. İrademizin dışında bizi belirleyen,<br />

yönlendiren veya biçimlendiren her sistem,<br />

kaçınılmaz olarak yabancılaştırmanın yeni<br />

bir yöntemidir. Bütün insanları, kendi dışında<br />

oluşturulan objektif verilerin ışığında değerlendirmek,<br />

total kimlikler oluşturmanın bir<br />

yoludur; bunu en iyi yapan da ideolojilerdir.<br />

Değerin, kimliğin ve onurun kaynağını insandan<br />

alıp ırk, milliyet, din, kültür gibi nesnel<br />

(tamam nesnel alanlar ama buraya nesnel<br />

değil de nesne olan mı desek ? bi sonraki<br />

cümleyle de bağlantı kurulmuş olur hem<br />

de nesnel daha farklı çağrışımlar yaptı bana)<br />

alanlara kaydırmak ve insanın bireyselliğini<br />

bu total kimlikler altında soluklaştırmak, en<br />

yaygın kimlik tahrifidir. İnsanı kim sorusu yerine<br />

ne sorusuna verilecek yanıtlarla tanımlama<br />

çabası, insanı nesneleştirmektedir. Bu<br />

total verilere dayalı kimlik tanımı, hegemonyalar<br />

üretmekte, insan bu hegemonyacı yapı<br />

içindeki yerine göre değerini almakta, sürgit<br />

işleyen bu süreçte insan, Kur’an’ın ifadesiyle<br />

‘yakıtı insan olan bir cehennem’ yaratmaktadır.<br />

12 Sonra Tebbet Sûresinde ifadesini<br />

bulduğu gibi (tebbet yedâ), iki eliyle, yani<br />

maddi ve entelektüel birikimiyle, yarattığı bu<br />

dünyanın ateşinde (çatışmalarda, dünya savaşlarında)<br />

yanmaya mahkûm olmaktadır.<br />

Niceliksel ve Niteliksel Tanım Alanı<br />

İnsan maddi yapısıyla, içinde yaşadığı<br />

âleme uyum gösterebilmekte, ruhsallığı/<br />

benliği ile de kendisini bütünüyle bu âlemin<br />

sonluluğuna mahkûm etmeyerek onun yok<br />

olmasından sonra bile varlığa devam edecek<br />

bir öze sahip olduğunu sezinlemektedir.<br />

İnsanda süreklilik sezgisine kaynaklık eden<br />

bu anlam dünyası, onu kendini salt maddi<br />

yapısıyla ve maddi ilişkiler ağıyla tanımlamanın<br />

yaratacağı kısırlıktan kurtarmaktadır. Bu<br />

bağlamda, varoluşsal psikolojinin kurucularından<br />

olan Ludwig Binswanger, insanın<br />

ayak uydurmak durumunda olduğu nesneler,<br />

biyolojik güdüler ve doğal kanunlar dünyasının<br />

(umwelt), insanın bilincinin, zihninin<br />

ve ruhunun oluşturduğu kendi dünyasını<br />

(Eigenwelt) ele geçirmesine izin verilmemesi<br />

gerektiğini söylerken önemli bir noktaya<br />

dikkat çekmektedir. İnsanın bilinç ve zihin<br />

üstünlüğü hakim kılınmalıdır. Bu yaklaşım,<br />

Freud’un insanı, biyolojik içgüdüleriyle doğa<br />

gibi kabul eden ve insanın paralelliğini doğa<br />

ile kuran (Homo natura) görüşünü reddederek,<br />

bu paralelliği Tanrı ile kurmaya çalışmaktadır.<br />

İnsanın doğa ile ortak olan tarafları<br />

olduğu gibi, doğaüstü ile ortak olanları da<br />

12<br />

Detay için bkz. Osman Can, Kimsiniz? Nesne, Yalnızca Bir Nesne! Radikal<br />

2, 3 Aralık 2006.<br />

41<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı Ve Temellendirilmesi<br />

42<br />

vardır. Bu yönlerin birbiriyle ilişkisinde, hangi<br />

yönün ağırlık taşıması gerektiği hususu, düşünce<br />

sistemlerini birbirinden ayırmaktadır.<br />

Din, insanın içgüdülerini değil akıl ve<br />

sezgi yetilerini dikkate alarak tanımlar. Bu<br />

insanın içgüdülerinin yok sayıldığı anlamına<br />

gelmez. Zira içgüdüler dâhil insanın yapısına<br />

(fıtratına) yerleştirilen her şeyin bir anlamı<br />

vardır. Bu içgüdüler bizatihi kötü değildir.<br />

Kötülük, insanın içgüdülerinin hâkim olduğu<br />

tutkular alanını kontrol edemediğinde ortaya<br />

çıkar. İnsan aklı ve sezgileriyle bu içgüdüleri<br />

kontrol eder ve dengeli bir yaşam sürer.<br />

Kur’an, akletme yetisinin kaybedilip, içgüdülerin<br />

hâkim olmaya başladığı andan itibaren,<br />

insanın akıl hastalığına tutulduğunu göstermek<br />

üzere ‘maraz’ terimini kullanmaktadır. 13<br />

İnsanı antropolojik yönden tanımlamak<br />

için onun bilinç, akıl, konuşma yeteneği gibi<br />

nitelikleri öne çıkarılır. İnsanın bu niteliklerine<br />

eklenmesi gereken bir de dinî boyut vardır.<br />

Bu boyut, insanın kendisiyle, diğer insanlarla,<br />

çevresiyle ve Tanrı ile ilişkisinde keşfedilir.<br />

Dinî ilişkide insan, şüphesiz, sadece ruhsal<br />

yönü öne çıkarılarak tanımlanan bir varlık<br />

değildir. Bu ruhsallığın dinamizm kazandırdığı<br />

maddi bir beden ve ilişkiler ağı (ahlak<br />

alanı) vardır. İnsanın kendini ve sosyal çevresindeki<br />

kuşatıcı şartları aşma ve fiziksel<br />

varlık yapısı içine hapsolup kalmama arzusu,<br />

onun Tanrısal değerlerle ilişkisinden kaynaklanmaktadır.<br />

Kur’an, bu Tanrısal değerlerle ilişkisini<br />

devam ettirdiği sürece, insanın hayatına<br />

kaynaklık eden değer ve normlarda bir gelişmenin<br />

yaşanacağına vurgu yapmakta ve<br />

yaratılan her bir değerin, daha öncekilerden<br />

çok daha gelişmiş olacağını müjdelemektedir:<br />

“Biz bir değerin işlerliğini kaldırırsak veya<br />

yeni bir değer koyacak olursak, ya öncekinin<br />

benzerini yahut daha iyisini getiririz.” 14<br />

“Onlara gönderdiğimiz her ayet, önceki<br />

kardeşlerinden daha büyüktür” 15<br />

Daha sonra gelen peygamberin, kendinden<br />

öncekilerden daha mütekâmil bir<br />

13<br />

Bakara 2/10.<br />

14<br />

Bakara 2/106.<br />

15<br />

Zuhruf 43/48.<br />

din getirdiği bu âyetten anlaşılmaktadır. Bu<br />

tekâmül, dinin gittikçe yerel karakterden kurtulup<br />

daha evrensel ilkeler getirme eğiliminden<br />

kaynaklanmıştır.<br />

İnsanın Anlam Arayışı: Anlamlı Evrenin<br />

Anlamlı Sakini<br />

İnsan onurunun dinî ve ahlakî zeminde<br />

temellendirilmesine imkân veren bir başka<br />

soru, insanın bir anlam dünyasına sahip<br />

olup olmadığı yahut anlamlı bir dünyanın<br />

sakini olup olmadığıdır. İnsanın, anlamlı bir<br />

evren içinde yaşamadığı, dolayısıyla onurlu<br />

bir varlık olarak burada hayat sürme çabasının<br />

beyhude olduğu seslerinin varoluşçu<br />

cepheden geldiğini ve insanın nasıl bir anlama<br />

sahip olduğunun varoluşçuluk zemininde<br />

20. yüzyılda sorgulandığını biliyoruz. Bu<br />

çerçevede, varlığın anlamsızlığı üzerinde düşünerek<br />

kendi varlığının anlamsızlığına nasıl<br />

ulaştığını anlattığı eseri Nausea (Bulantı) ile<br />

J.P.Sartre’ı; Rebel (Asi) romanında, saçma<br />

bir hayata karşı sürekli isyan halinde olduğumuzu<br />

seslendiren Albert Camus’yü; yine,<br />

evrenin bir bütün olarak saçmalığını, düşüncesinin<br />

nirengi noktası yapan ve saçma bir<br />

evrende anlamlı bir hayat sürmenin ne kadar<br />

mümkün olduğunu sorgulayan F.Kafka’yı<br />

hatırlamak gerekir.<br />

Varoluşçuluk, varlıkların yaşam ilkelerinin<br />

kendi yapılarında birer öz olarak bulunmadığını,<br />

aksine bunların sonradan insanlar<br />

tarafından yaratıldığını iddia etmektedir.<br />

Buna göre varoluş (existence), özü (essence)<br />

öncelemektedir. Bu sebeple de, uyum<br />

göstermemiz gereken hiçbir doğal kanun,<br />

hiçbir ilahi amaç, hiçbir objektif önem yahut<br />

değerler hiyerarşisi yoktur. Aksine varoluş<br />

sürecinde bütün bu değerleri biz yaratırız.<br />

Bütün bunları değerli kılan da sadece onları<br />

seçmiş olmamızdır, yoksa kendilerinde bir<br />

değerleri yoktur.<br />

B.Russell bu anlamsızlığı şöyle betimlemektedir:<br />

“İnsan, önceden ulaşacakları amaçları<br />

bulunmayan sebep-sonuç zincirinin bir ürünüdür;<br />

kökeni, büyümesi, ümitleri, korkuları,<br />

aşkları ve inançları atomların tesadüfi birlikteliğinin<br />

yarattıklarından başka şeyler değildir;<br />

hiçbir ateş, hiçbir kahramanlık, hiçbir düşünce<br />

ve his yoğunluğu, insan hayatını mezarın<br />

ötesine geçiremez; bütün çağların işleri, bü-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Prof.Dr.Şaban Ali Düzgün<br />

tün adamalar, bütün ilhamlar, insan dehasının<br />

gün-ortası parlaklığı, güneş sisteminin engin<br />

ölümlülüğü içinde yok olmaya mahkûmdur.<br />

İnsan başarılarının bu büyük mabedi, kaçınılmaz<br />

olarak, kalıntılar içindeki evrenin enkazı<br />

altında yok olacaktır...” 16<br />

Russell, insanın bu kapasitesiyle değerler<br />

yarattığını, onları idealleştirdiğini ve<br />

peşine takıldığını söylemektedir. Ona göre,<br />

mutlak madde olan evrenin nihai yaratıcısı<br />

maddeye tapmaktansa, kendi yarattığımız<br />

ideallerimize tapmamız daha iyidir:<br />

“Kısa ve güçsüzdür insanın yaşamı; insanın<br />

ve bütün insan ırkının üzerine yavaş ve<br />

emin bir şekilde çöker acımasız ve karanlık<br />

felaketler. İyi ve kötüye kör olan, durmadan<br />

yıkan, her şeye gücü yeten madde, durmadan<br />

dinlenmeden hükmünü sürer; bugün en<br />

sevdiklerini kaybetmeye, yarın ise karanlığın<br />

kapısından kendisi geçmeye kaçınılmaz bir<br />

şekilde yazgılanan insana düşen, bütün esip<br />

gürlemelerine rağmen, bu kısa zamanını şereflendiren<br />

gururlu düşüncelerle değer bulmaya<br />

çalışmak, kader’in kölesinin korkak terörüne<br />

burun kıvırmak ve kendi elleriyle inşa<br />

ettiği mabette ibadete dalmaktır…” 17<br />

Aynı şekilde, objektif değerlerin olmadığını<br />

söyleyen nihilist postmodernism, bir<br />

ahlaki görecelik yaratmış ve dünyanın anlamsızlığını<br />

ileri sürmüştür. Evrenin anlamsız<br />

bir alan olduğu konusunda varoluşçularla<br />

nihilist postmodernistler aynı görüşü paylaşmakla<br />

birlikte, bu anlamsızlığa karşı geliştirdikleri<br />

tepki birbirinden oldukça farklıdır.<br />

Bu anlamsız alan içinde insanın otantik bir<br />

‘ben’inin olduğunu ve bu ‘ben’iyle anlamsızlığa<br />

isyan etmesi gerektiğini söyleyen varoluşçulara<br />

karşı, nihilistler insanın otantik bir<br />

‘ben’inin de olmadığını, dolayısıyla herhangi<br />

bir hakikat yahut doğruluk değerini dikkate<br />

alarak bir isyan yahut mücadelenin başlatılmasının<br />

da imkânsız olduğunu iddia etmişlerdir.<br />

Bu nihilist yaklaşım, ‘bütün dünya görüşlerine<br />

karşı olma’ durumunu yaratmıştır.<br />

B.Russell başta olmak üzere varoluşçuların<br />

betimlediklerinin aksine, varlıklarda bir<br />

anlam vardır ve anlamlı bir şekilde var olabilmek,<br />

varlıklardaki bu anlamlılığı dikkate<br />

alarak var olmaktan geçer. İnsan, kendini<br />

içinde bulduğu bu varlık yapısına ya uyum<br />

gösterecek ya da isyan edecektir. Kör tesadüflerin<br />

sonucu var olduğuna inanılan<br />

bir varlık alanına uyum göstermek, insanı<br />

daha anlamlı kılmaz. Eğer evrende olup biten,<br />

kör tesadüflerle oynanan bir oyun ise<br />

ve bu oyuna biz de kendimizi katacaksak,<br />

yaratacağımız bütün değerler ve katkılar bu<br />

anlamsızlığın bir parçası olmaktan öteye gidemez.<br />

Orwell’in 1984’ü ve Huxley’in Brave<br />

New World’unda olduğu gibi yapacağımız<br />

yegâne şey, sosyolojik mühendisliklerle iyi<br />

vatandaşlar yetiştirmeye çalışmaktan ibaret<br />

olur. Modern dünyanın gidişatı, varoluşçuların<br />

anlamsız saydıkları bir dünya ile mücadele<br />

etme ve ona anlam katmaktan daha ziyade,<br />

bu anlamsızlığa katkıda bulunmaktan<br />

ibaret gibi görünmektedir. 18<br />

Paul Tillich, The Courage to be’ (Varolma<br />

Cesareti) adlı eserinde, bütün objektif<br />

anlamsızlığına rağmen insanın anlamlı bir<br />

hayat yaratmaya çalışarak var olması gerektiğini<br />

savunmaktadır; ama modern yaşam<br />

biçimi içinde, kendine bir anlam alanı<br />

yaratmak için isyan etmesi istenen insanı<br />

mumla arıyoruz. İşin daha ilginci, Tanrı ve<br />

objektif değerleri inkâr eden nihilist dünya<br />

görüşü içinde, anlamsızlığa isyan ederek<br />

değerini kazanacak bir ‘ben’e de yer kalmamıştır.<br />

Nihilist düşünce içinde, belli öz değerleri<br />

dikkate alarak, kendi kaderini kendisi<br />

tayin eden insan görüşü yıkılması gereken<br />

bir illüzyon olarak görülmüştür. Buna göre,<br />

sözde ‘ben’ sadece dilsel alışkanlıklar ve<br />

gelenekler gibi kişisel olmayan güçlerin bir<br />

ürünüdür. Anlamsız bir evren içinde bir anlam<br />

ve hakikat yaratmak için mücadeleyi<br />

öngören varoluşçuların aksine, nihilistler bir<br />

anlam ve hakikat kavramının varlığını da reddetmekte<br />

ve bütün dünya görüşlerine karşı<br />

durmaktadırlar.<br />

43<br />

16<br />

Bertrand Russell, “A Free Man’s Worship”, The Basic Writings of Bertrand<br />

Russell 1903-1959, Robert Enger ve Lester Dennon, ed. (New York: Simon<br />

and Schuster, 1961), 67.<br />

17<br />

Russell, age, 72<br />

18<br />

Detay için bkz. David Ray Griffin, God and Religion in the Postmodern<br />

World, (State Univ. of New York Press, 1989), 19.<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


İnsan Onuru: Kaynağı, Sınırı Ve Temellendirilmesi<br />

44<br />

19<br />

Furkân 25/2.<br />

20<br />

Tâ-Hâ 20/50.<br />

21<br />

Bkz. Ludwig Binswanger, “Freud’s Conception of Man in the Light of Anthropology”,<br />

Meaning-in-the-World. Selected Papers of Ludwig Binswanger,<br />

Jacob Heedleman (terc.) Basic boks, New York, 1963.<br />

İnsan Onurunun ve Benlik Şuurunun<br />

Aktüelleşmesi<br />

Doğru Bilgi ve Doğru Eylem<br />

Benliğin gelişmesinde düşünce kadar<br />

eylem de önemlidir. Benlik, hem düşünmek<br />

(Descartes, cogito) hem de ‘eylemek’ (Kant,<br />

categoric imperative) şeklinde tezahür eder.<br />

Düşünce eyleme dönüştüğü zaman ancak<br />

gerçek kudretini göstermiş olur. Dünya sadece<br />

kavramlar aracılığıyla görülen, tanınan<br />

bir idealar alanı değil, aksine sürekli faaliyetle<br />

tekrar tekrar inşa edilmesi gereken bir eylemler<br />

alanıdır. Bunun için de doğru düşünce<br />

kadar doğru eyleme ihtiyaç vardır.<br />

Tanrı tek taraflı yaratmaz, aksine içlerine<br />

bir önem duygusu yerleştirerek yarattıklarının<br />

da yaratma sürecine katılmalarını sağlar.<br />

Yaratılmış varlık alanının kendi amacına<br />

uygun davranış sürekliliği, doğal sürecin<br />

zorunlu bir parçasıdır; dışarıdan anlık müdahalelerle<br />

gerçekleşmez. Bunu şu Kur’an<br />

ayetlerinden takip edelim:<br />

“Allah her şeyi yaratmış ve yarattığı her<br />

şeyi de kendi amacına uygun olarak belirlemiştir.”<br />

19<br />

“Allah her şeye gerçek doğasını veren ve<br />

kendi amaçlarına yönlendirendir.” 20<br />

İnsan tarih içinde öğrenebilir. Bu da önceden<br />

belirlenmişliği (determinizmi) değil,<br />

bilimde, ahlakta, sanatta ve dinde ifadesini<br />

bulduğu şekliyle, insanın yaratıcılığını gösterir.<br />

Burada insan tabiatının gelişmekte ve<br />

genişlemekte olduğuna işaret eden bir antropoloji<br />

söz konusu edilmektedir. 21<br />

İnsan olmuş bitmiş bir varlık değildir, aksine<br />

hür olduğu için, nasıl olması gerektiğine<br />

kendisi karar verebilen sonsuz esnek bir<br />

varlıktır. İnsanın sahip olduğu bu esneklik ve<br />

potansiyel durum, bir süreç dâhilinde kendini<br />

açığa vuran bir oluş durumudur.<br />

Bu oluş durumu Hegelci-Marx’çı diyalektiği<br />

andıran ve insanı tarihin bir kuklası haline<br />

getiren ‘oluş’tan farklıdır. İnsan ne olması gerektiğine<br />

kendisi karar verir ve bu karar aynı<br />

zamanda tarihi oluşturur. Diyalektik, tersten<br />

işler; insan, tarihi evirip çevirir ve tarih salt<br />

tarih olmanın ötesinde insan(ın) tarihi de<br />

oluverir. Böylece insan, kaçınılmaz (iyi ya<br />

da kötü) bir sona giden sürece eşlik eden<br />

edilgen bir varlık değil, aksine, bu sürecin<br />

gidişini sağlama sorumluluğunu omuzlayan<br />

özgür bir varlıktır.<br />

Sonuç<br />

İnsanlık evreni keşfederek, dünyada<br />

daha iyi yaşamanın imkânlarını araştırarak<br />

daha güvenli ve müreffeh bir yaşam sürmek<br />

için elinden geleni yaptı. Maddi dünyayla<br />

olan bağlantımızdaki bu hassasiyetimiz ve<br />

orayı kendimiz için güvenli bir alana çevirme<br />

gayretimiz, maddi dünyada yaşayan<br />

diğer dinler, ırklar, mezhepler hülâsa başka<br />

‘ben’ler söz konusu olunca tam bir başarısızlık<br />

hikâyesidir. Savaşların, etnik temizliklerin,<br />

haçlı seferlerinin, sömürge dönemlerinin<br />

inkâr ve imha politikalarının tamamı insanın<br />

başka insanlarla dünyada bir arada yaşamadaki<br />

beceriksizliğinin teknik ifadesiyle ‘insanlığa<br />

karşı işlenen suçlar’ın sicil kayıtları<br />

durumundadır. Geldiğimiz noktada ‘nefret<br />

suçları’ adı altında insanları birbirine karşı<br />

korumak için yasa çıkarmak zorunda oluşumuz<br />

bile insanlığımızın sınıfta kaldığının resmidir.<br />

Bir Arap atasözü ‘sevginin olmadığı<br />

yerde adalet onun vekilidir’ der. İnsanlığın sınıfta<br />

kaldığı yerde artık işimiz yasalara ve kanunlara<br />

kalmış görünüyor. Sırf belli bir dine<br />

yahut ırka ait olduğu için bir insandan nefret<br />

etmeyi veya ayrım yapmayı artık ‘nefret<br />

suçu’ kapsamında yasalaştırmaya başladık.<br />

İnsanı insandan korumaya çalışan bütün bu<br />

çabaların ortak paydası ‘insan onuru’ kavramsallaştırmasıyla<br />

önümüze gelmektedir.<br />

Unutulmaması gereken şudur; mesele insan<br />

olunca konuyu sadece hukukî düzenlemelerle<br />

çözmek mümkün değildir. Özellikle<br />

mücadele verilerek elde edilen hakların sadece<br />

yasa ile korunması mümkün değildir.<br />

Bu tür meseleler çok katmanlıdır ve bunlarda<br />

insanın derununa hitap eden din ve ahlak<br />

mekânizmasının etkin bir şekilde işletilmesi<br />

zorunludur.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


AVRUPA BİRLİĞİ ENERJİ GÜVENLİĞİ<br />

VE TÜRKİYE AÇISINDAN GÜNEY<br />

AKIM VE NABUCCO PROJELERİNİN<br />

DEĞERLENDİRİLMESİ*<br />

Kenan Şahin**<br />

GİRİŞ<br />

Doğal gaz, günümüz dünyasında enerji,<br />

çevre ve güvenlik politikalarının merkezinde<br />

yer alan önemli bir doğal kaynaktır.<br />

Henüz dünya ölçeğinde entegre bir piyasaya<br />

sahip olmayan doğal gazın üç önemli<br />

bölgesel piyasası vardır. Bunlar Kuzey<br />

Amerika, Avrupa ve Asya piyasalarıdır. 1<br />

Dünya doğal gaz rezervlerinin %<br />

18’i İran, % 17,6’sı Rusya, % 13,4’ü Katar,<br />

% 9,3’ü Türkmenistan, % 4,5’i ABD,<br />

4,4’ü Suudi Arabistan, % 2,8’i Nijerya, %<br />

2,4’ü Cezayir’de bulunmaktadır. Azerbaycan,<br />

Kazakistan, Türkmenistan ve<br />

Özbekistan’ın toplam doğal gaz rezervleri<br />

ise dünya rezervlerinin % 11,4’ü kadardır.<br />

Doğal gaz üretiminin % 20,4’ü ABD, %<br />

* Bu makalede yer alan görüşler yazarın kişisel fikirleri olup hiçbir<br />

kurum veya kuruluşu bağlamamaktadır.<br />

** Hazine Uzmanı, Hazine Müsteşarlığı KSKİ Genel Müdürlüğü<br />

1<br />

The Future of Natural Gas, An Interdiciplinary MIT Study, Interim Report,<br />

2010<br />

17,6’sı Rusya, % 4,8’i İran, % 4,6’sı Kanada,<br />

% 3,4’ü Norveç tarafından gerçekleştirilmektedir.<br />

AB’nin dünya doğal gaz<br />

üretimindeki payı ise % 4,4 kadardır. Öte<br />

yandan, dünya doğal gaz tüketiminin %<br />

21,9’u ABD, % 13,4’ü AB, % 12,5’i Rusya<br />

tarafından yapılmaktadır. 2<br />

AB tükettiği toplam enerjinin % 48’ini<br />

kendisi üretip yaklaşık % 52’sini ithal etmektedir.<br />

Enerji türü açısından bakıldığında<br />

petrolde dışa bağımlılığın % 84, doğal<br />

gazda dışa bağımlılığın ise % 64 civarında<br />

olduğu görülmektedir.<br />

AB tarafından ithal edilen gazın % 34’ü<br />

2<br />

Bu çalışmada kullanılan istatistikler aksi belirtilmedikçe, BP Statistical<br />

Review of World Energy 2012, BP Energy Outlook 2030 ile European<br />

Commission, Direktorate-General for Energy, Market Observatory for<br />

Energy Key Figures 2011 adlı çalışmalardan derlenmiştir. Öte yandan<br />

Dünya gaz rezervlerinin her yıl yapılan keşiflerle gerek toplamda ve gerekse<br />

ülkeler bazında sürekli değiştiği ve bu sebeple yukarıda gösterilen<br />

sıralamanın geçici olabileceği unutulmamalıdır. Nitekim <strong>2013</strong> yılına kadar<br />

ispatlanmış rezervlerde Rusya birinci iken, <strong>2013</strong> yılında ilk defa İran öne<br />

geçmiş gözükmektedir. Ayrıca sözkonusu istatistikleri düzenleyen kuruluşların<br />

da zaman zaman farklı saiklerle bu istatistiklerle oynayabilecekleri<br />

göz önünde bulundurulmalıdır.<br />

45<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Avrupa Birliği Enerji Güvenliği Ve Türkiye Açısından Güney Akım Ve Nabucco Projelerinin<br />

Değerlendirilmesi<br />

46<br />

Rusya, % 31’i Norveç, % 14’ü Cezayir, %<br />

21’i ise başta Katar olmak üzere diğer ülkelerden<br />

sağlanmaktadır. Görüldüğü üzere<br />

AB gaz ithalatında üç ülkeye bağımlı<br />

haldedir. AB’nin en fazla doğal gaz ithal<br />

ettiği Rusya’nın, AB petrol ithalatının %<br />

33’ünü gerçekleştirdiği de dikkate alındığında<br />

AB’nin enerji alanında Rusya’ya bağımlılığı<br />

daha iyi anlaşılmaktadır.<br />

2010 yılında Rusya’nın AB’ye ihraç ettiği<br />

doğal gazın yaklaşık olarak % 70’i Ukrayna<br />

ve Belarus üzerinden taşınmıştır. 2006 ve<br />

2009 yıllarında Rusya ile Ukrayna ve Belarus<br />

arasında yaşanan siyasi ya da ekonomik<br />

problemler Rusya’dan Avrupa’ya gaz<br />

akışını zaman zaman kesintiye uğratmış<br />

ve AB enerji güvenliği açısından tehdidin<br />

büyüklüğünü ortaya koymuştur. 3 Özellikle,<br />

bu hatlardan gaz alan bazı Doğu Avrupa<br />

ülkeleri bu durumdan olumsuz etkilenmişlerdir.<br />

Bir yandan Rusya’nın AB enerji güvenliği<br />

açısından taşıdığı önem ve riskin<br />

büyüklüğü bu şekilde gündeme gelirken,<br />

öte yandan yapılan projeksiyonlar AB’nin<br />

doğal gaz tüketiminin ve bu çerçevede<br />

Rusya’ya bağımlılığın artacağını göstermektedir.<br />

AB’nin enerji tüketimi içinde doğal gazın<br />

payı 1990 yılında % 18’ken 2009 yılında<br />

% 24’e çıkmıştır. Aynı dönemde yenilenebilir<br />

enerji kaynaklarının payı % 4’den<br />

% 9’a, nükleer enerjinin payı ise % 12’den<br />

% 14’e çıkmıştır. Toplam enerji tüketiminde<br />

payı azalan enerji kaynağı kömürdür.<br />

Karbondioksit emisyonunu azaltmak amacıyla<br />

bir yandan yenilenebilir kaynaklar ve<br />

doğal gaza ağırlık verilirken, öte yandan<br />

kömürün toplam enerji tüketimindeki payı<br />

% 27’den % 16’ya düşürülmüştür. Greenhouse<br />

gazları ve karbondioksit emisyonunun<br />

azaltılması için önümüzdeki yıllarda<br />

da AB enerji tüketimi içinde doğal gaz ve<br />

3<br />

Gazprom’a göre yaşanan bu sorunların mağdurlarından birisi de<br />

Gazprom’un kendisidir ve 2009 yılında yaşanan 20 günlük kesintilerden<br />

dolayı Gazprom’un uğradığı zarar 2 milyar dolar civarındadır. Bkz. Gazprom,<br />

South Stream Energising Europe, Presentation, Brüksel, 25 Mayıs<br />

2011.<br />

yenilenebilir kaynakların payının artırılması<br />

beklenmektedir. Yapılan projeksiyonlara<br />

göre, AB enerji tüketimi içinde doğal gazın<br />

payı 2030 yılına kadar % 30’a çıkacaktır.<br />

Almanya’nın 17 nükleer reaktörün tamamını<br />

2017 yılına kadar kapatmayı planlaması<br />

ve bunun yaratacağı enerji ihtiyacı ile Fransa<br />

ve Bulgaristan gibi ülkelerde başlayan<br />

kaya gazı çıkarma faaliyetlerine yönelik<br />

çevreci tepkiler ve yapılan düzenlemeler<br />

de göz önüne alındığında, AB’nin doğal<br />

gaz talebinin büyümeye devam edeceği<br />

anlaşılmaktadır. 4 Avrupa Komisyonu’na<br />

göre 2030’da AB enerji ihtiyacının % 30’nu<br />

karşılayacak olan doğal gazın da % 80’i ithalatla<br />

sağlanacaktır.<br />

AB’nin doğal gaz ihtiyacının ve buna<br />

bağlı olarak ithalatının artması, dünyanın en<br />

büyük doğal gaz rezervlerine sahip olan ve<br />

AB’ye enerji ihracı açısından en iyi konumda<br />

bulunan Rusya’nın, AB açısından önemini<br />

daha da artırmaktadır. Halen AB’nin<br />

doğal gaz ihtiyacının % 34’ünü karşılayan<br />

Rusya’nın önümüzdeki yıllarda AB enerji ithalatı<br />

içindeki önemini artırarak sürdürmesi<br />

beklenmektedir.<br />

Öte yandan, Rusya açısından doğal gaz<br />

ihracatı sadece ekonomik bir faaliyetten<br />

ibaret değildir. Rusya Hükümeti hidrokarbon<br />

kaynaklarını ekonomik ve siyasi açıdan<br />

stratejik kabul etmektedir. Nitekim bugünkü<br />

enerji stratejisinin ilk ipuçlarının yer aldığı<br />

Rusya Devlet Başkanı Putin’in ‘Rusya Ekonomisinin<br />

Kalkınma Stratejisinde Mineral<br />

Hammaddeler’ başlıklı tezinde (1997) ve bu<br />

teze istinaden yine kendi imzası ile yayımlanan<br />

kısa makalede (1999) Rusya’nın doğal<br />

kaynaklarının sadece ekonomik kalkınma-<br />

4<br />

Almanya’nın nükleer enerji santrallarının devre dışı bırakılması ile beraber<br />

ihtiyaç duyacağı enerjinin nasıl karşılanacağına dair tartışmalar<br />

devam etmektedir. Bu konuda yapılan derli toplu bir değerlendirme için<br />

bkz. Friedrich Ebert Stiftung, Expert Opinions and Studies on Economic<br />

and Social Policy, Diskurs, Scenarios for Phasing Out Nuclear Energy<br />

in Germany, Ekim 2011. Öte yandan AB’de doğal gaza alternatif olarak<br />

kaya gazının değerlendirilmesine ilişkin tartışmalar da devam etmektedir.<br />

Halen uygulanan fracturing metodu ile kaya gazı çıkarılması Fransa ve<br />

Bulgaristan’da yasaklanmışken, bazı AB ülkelerinde lisanslar verilmektedir.<br />

Bu konuda bkz. Philippe&Partners, Final Report on Unconventional<br />

Gas in Europe, Brüksel, 8 Kasım 2011 ve European Greens Say No to<br />

Shale Gas Extraction (Fracking) in Europe, 16. Council Meeting European<br />

Green Party Resolution, Kopenhag, 11-13 Mayıs 2012.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Kenan Şahin<br />

sını güvenceye almayacağı, aynı zamanda<br />

uluslararası pozisyonunu da belirleyeceği<br />

vurgulanmaktadır. Aynı makalede sektör<br />

için önceliklerin devlet tarafından belirleneceği,<br />

kamu planlamasının gerekliliği, hammadde<br />

kaynaklarının değerlendirilmesinde<br />

özel teşebbüsün ve yabancı sermayenin de<br />

önemli rol oynayacağı, ancak devletin yol<br />

göstericiliği ve planlayıcılığının vazgeçilemez<br />

olduğu belirtilmektedir. 5<br />

AB enerji piyasasında ağırlığı artan<br />

Rusya’nın enerji kaynaklarını siyasi amaçlara<br />

ulaşmada bir araç olarak ele alması<br />

ile geçmişte Ukrayna ve Belarus’la yaşanan<br />

krizlerde görüldüğü gibi, AB’ye doğal<br />

gaz akışını kesmekte tereddüt etmemesi,<br />

AB’nin artan doğal gaz ihtiyacının kısmen<br />

de olsa Rusya dışındaki kaynaklardan<br />

sağlanmasının önemini ortaya koymuştur.<br />

Bu sebeple kaynakların çeşitlendirilmesi<br />

açısından Kafkaslarda Azerbaycan, Orta<br />

Doğu’da Irak, Mısır ve İran ile Orta Asya’da<br />

Türkmenistan ve belki Kazakistan’ın doğal<br />

gaz kaynaklarının Nabucco projesi ile<br />

Avrupa’ya taşınması önem ve öncelik kazanmıştır.<br />

Ancak, AB içinde enerji politikaları<br />

alanında yeknesaklık bir türlü sağlanamadığından,<br />

Nabucco’da da bir liderlik<br />

problemi hep var olmuş ve AB üyesi ülkelerin<br />

enerji politikalarını oluştururken bir<br />

bütün olarak Birliği değil, kendi ülkelerini<br />

esas almaları Birliğin enerji güvenliği açısından<br />

önemli sakıncalar yaratmıştır.<br />

Nabucco Projesi’nin gündeme gelmesi<br />

ile beraber Rusya hemen alternatif arayışlarına<br />

girmiş ve daha önce Kuzey Akım ile<br />

Almanya’ya ulaştığı gibi bu kez de Güney<br />

Akım ile Güney Avrupa ülkelerine ulaşmayı<br />

hedeflemiştir.<br />

GÜNEY AKIM DOĞAL GAZ BORU<br />

HATTI PROJESİ 6<br />

Güney Akım Projesi, Rus doğal gazını<br />

5<br />

Şahin Kenan, Rusya Federasyonu Enerji Sektörünün Yapısı, Sektörde<br />

Yaşanan Gelişmeler ve Rusya Federasyonu’nun G-8 Başkanlığı, TC Dışişleri<br />

Bakanlığı, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, Sayı XX, Şubat<br />

2006.<br />

6<br />

Bu bölümdeki bilgiler Gazprom ve South-Stream web sitelerinden alınmıştır.<br />

Karadeniz’e döşenecek bir boru hattıyla<br />

Bulgaristan’a ve oradan da muhtelif rotalarla<br />

AB’nin diğer ülkelerine taşımak için<br />

tasarlanmış bir projedir. 2012 yılı sonunda<br />

inşasına başlanan boru hattına ilk gazın<br />

2015 yılı Aralık ayında verilmesi beklenmektedir.<br />

Bulgaristan’a giriş noktasında 63 bcm/<br />

yıl kapasiteye sahip olması planlanan hattın<br />

923 kilometresi Karadeniz’in altından<br />

geçecektir. Hattın deniz dışındaki uzunluğu<br />

seçilen rotalara bağlı olarak 1600-2540<br />

km arasında değişmektedir.<br />

Hattın başlıca rota opsiyonları;<br />

• Rusya-Bulgaristan-Sırbistan-Macaristan-Avusturya<br />

• Rusya-Bulgaristan-Sırbistan-Macaristan-Avusturya<br />

ve<br />

Bulgaristan -Yunanistan-İtalya<br />

• Rusya-Romanya-Sırbistan<br />

olarak sıralanabilir.<br />

Güney Akım Boru Hattı, ilk aşamada<br />

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Beregovaya<br />

doğal gaz pompa istasyonundan başlayarak<br />

Karadeniz’den Bulgaristan’ın Varna şehrine<br />

ulaşmaktadır. Daha sonra Bulgaristan’da<br />

Varna-Plevne güzergahını izleyecek olan<br />

hat, buradan güneyde Yunanistan-İyonya<br />

Denizi-Güney İtalya, kuzeyde ise Sırbistan-<br />

Macaristan-Avusturya yolunu izleyecektir.<br />

Hattın Macaristan’dan sonra bir kolunun<br />

Slovenya-Kuzey İtalya güzergahını takip etmesi<br />

de düşünülmektedir.<br />

Proje maliyetinin, 10 milyar avro Karadeniz<br />

geçiş hattı, 5.5 milyar avro da kıtasal<br />

hatlar olmak üzere toplam 15.5 milyar<br />

avro olması beklenmektedir. Güney Akım<br />

Projesi’nin inşa ve işletme sürecinde Rusya-<br />

Gazprom, İtalya-Eni, İngiltere-eDF, Almanya-<br />

Wintershall, Bulgaristan-Bulgarian Energy<br />

Holding, Yunanistan-DESFA, Sırbistan-Srbijagas,<br />

Hırvatistan-Plinacro, Slovenya-Plinovodi,<br />

Macaristan-MFB, Avusturya-OMV firmaları<br />

görev alacaklardır.<br />

Güney Akım Boru Hattı Projesi<br />

Nabucco’ya bir alternatif olarak 23 Haziran<br />

2007 tarihinde Rus Gazprom ve İtalyan Eni<br />

şirketleri tarafından imzalanan bir memo-<br />

47<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Avrupa Birliği Enerji Güvenliği Ve Türkiye Açısından Güney Akım Ve Nabucco Projelerinin<br />

Değerlendirilmesi<br />

48<br />

randum ile dünya kamuoyuna duyurulmuştur.<br />

Aynı yıl Kasım ayında da söz konusu iki<br />

firma Moskova’da yaptıkları bir anlaşma ile<br />

projenin fizibilite çalışmalarının yapılmasını<br />

teminen ortak bir proje şirketi kurma kararı<br />

almışlardır.<br />

Bulgaristan’ın projeye katılımına ilişkin<br />

ön anlaşma 18 Ocak 2008 tarihinde yapılmış<br />

ve bu anlaşma Bulgaristan Parlamentosu<br />

tarafından aynı yıl 25 Temmuz’da<br />

onaylanmıştır. Gazprom ve Sırbistan arasında<br />

Bulgaristan’dan Sırbistan’a doğal gaz<br />

taşıyacak bir boru hattına ilişkin çalışmalar<br />

yapılmasına dair bir anlaşma 2006 yılında<br />

zaten yapılmış olduğundan 25 Ocak 2008<br />

tarihinde Rusya ve Sırbistan arasında Güney<br />

Akımın Sırbistan kısmına dair anlaşma imzalanmıştır.<br />

Bu anlaşma ile Gazprom ve Srbijagas<br />

hattın Sırbistan bölümünün işletilmesi<br />

ve bir gaz depolama tesisi kurulması için bir<br />

joint venture kurma kararı almışlardır.<br />

Yine 25 Ocak 2008 tarihinde Rusya ve<br />

Macaristan arasında hattın Macaristan bölümünün<br />

işletilmesi için gerekli anlaşma<br />

imzalanmış ve Macaristan bölümü için bir<br />

joint-venture kurulması karara bağlanmıştır.<br />

29 Nisan 2008 tarihinde ise Rusya ve Yunanistan<br />

arasında hattın Yunanistan bölümüne<br />

ilişkin anlaşma imzalanmıştır.<br />

Nihayet, 15 Mayıs 2009 tarihinde<br />

Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki şehri<br />

Soçi’de Putin ve Berlusconi’nin de hazır<br />

bulundukları bir toplantıda Rusya, İtalya,<br />

Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın gaz<br />

şirketleri Güney Akım Boru Hattı’nın inşasına<br />

dair anlaşmayı imzalamışlardır.<br />

6 Ağustos 2009 tarihinde hattın<br />

Karadeniz’de Türk karasularından geçmesine<br />

ilişkin protokol, 28 Aralık 2011’de ise,<br />

bu konudaki nihai anlaşma Türkiye ile Rusya<br />

arasında imzalanmıştır.<br />

Hattın Hırvatistan bölümüne ilişkin anlaşma<br />

Rusya ile Hırvatistan arasında 2 Mart<br />

2010 tarihinde, Slovenya kısmına ilişkin anlaşma<br />

ise Rusya ile Slovenya arasında 21<br />

Mart 2011’de imzalanmıştır.<br />

16 Haziran 2011 tarihinde ise hattın Karadeniz<br />

bölümünün inşası için Gazprom, Eni,<br />

Électricité de France ve Wintershall arasında<br />

South Stream Transport AG’nin kurulmasına<br />

ilişkin hissedarlar anlaşması imzalanmıştır.<br />

Nihayet bu şirket 3 Ekim 2011’de İsviçre’de<br />

kurulmuştur.<br />

Bütün boru hattı projelerinin sorunu olan,<br />

boru hattını besleyecek gazın hangi kaynaklardan<br />

geleceğine ilişkin soru Güney Akım<br />

Boru hattı için de açıkça cevaplanmış değildir.<br />

AB’nin güney ülkelerine gaz taşıyacak<br />

Güney Akım Projesini, kuzeyde Almanya’ya<br />

gaz taşıyacak olan Kuzey Akım’dan ayıran<br />

en önemli fark da budur. Bu noktada aşağıdaki<br />

sorular akla gelmektedir.<br />

• Güney Akımı dolduracak doğal gaz<br />

Rusya’nın hangi bölge ve projelerinden elde<br />

edilecektir?<br />

• Güney Akımın doldurulabilmesi için<br />

Rusya, Ukrayna’dan geçen hattan ilettiği gazın<br />

bir kısmını bu hatta mı aktaracaktır?<br />

• Uzun vadede Avrupa’nın hem kuzeyine<br />

hem de güneyine iki ayrı hat ile doğal<br />

gaz sağlayacak olan Rusya, AB’nin kuzeyi<br />

ile güneyi arasındaki ekonomik-siyasi farkları<br />

kendi lehine değerlendirecek güce mi erişmektedir?<br />

Bu soruların cevapları farklı kesimler tarafından<br />

farklı şekillerde verilmektedir.<br />

Rusya, AB’nin doğal gaz ihtiyacının artacak<br />

olması sebebiyle, Güney Akım yoluyla<br />

ihraç edilecek gazın Rusya’nın AB’nin gaz<br />

ithalatındaki payını artırmayacağını, 2010 yılında<br />

Rusya’dan AB’ye taşınan doğal gazın<br />

% 70’inin Ukrayna’dan geçtiğini, Ukrayna<br />

ile arasında yaşanan problemlerin hem AB<br />

Enerji Güvenliği açısından risk oluşturduğunu<br />

hem de kendisi açısından mali kayıplar<br />

yarattığını dünya kamuoyuna ilan etmiştir.<br />

Nitekim, Güney Akım Boru Hattı’nın Karadeniz’deki<br />

bölümünün Ukrayna yerine Türkiye<br />

karasularından geçmesi tercih edilmektedir.<br />

Güney Akım CEO’su Marcel Kramer Güney<br />

Akım Boru Hattı inşa edilse dahi Ukrayna’dan<br />

geçen hattın önemini koruyacağını da özellikle<br />

vurgulamıştır.<br />

Rusya’nın boru hatlarıyla doğal gaz ihraç<br />

kapasitesi:<br />

• Ukrayna 130bcm/y<br />

• Belarus 30 bcm/y<br />

• Mavi Akım 16 bcm/y<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Kenan Şahin<br />

• Finlandiya, Litvanya, Letonya, Estonya<br />

10 bcm/y<br />

• Kuzey Akım 55 bcm/y<br />

• Güney Akım 63 bcm/y<br />

kadardır.<br />

Görüldüğü üzere Kuzey ve Güney Akım<br />

Projelerinin tam kapasite çalışmaya başlamaları<br />

ile beraber Rusya’nın boru hattıyla<br />

doğal gaz ihraç kapasitesi 300 bcm/y’ın üstüne<br />

çıkacaktır. Rusya’nın halen yıllık ortalama<br />

180-190 bcm/y doğal gaz ihraç ettiği göz<br />

önüne alındığında yeni hatların işletmeye<br />

alınması ile beraber 100 bcm/y’ın üstünde<br />

ek gaz üretimine ihtiyaç olacağı anlaşılmaktadır.<br />

İhtiyaç duyulan bu gaz kısmen Yamal-<br />

Bovanenkovskoye ve Shtokman sahalarının<br />

üretime başlaması ile karşılanacak ve muhtemelen<br />

Türkmenistan’dan alınan gaz miktarının<br />

da artırılmasına çalışılacaktır. Ancak,<br />

bu iki kaynak da ihtiyacı tam karşılayamayacağından<br />

var olan hatların kapasite kullanım<br />

oranları değiştirilerek Kuzey ve Güney Akım<br />

öncelikli hale getirilecektir. Özellikle, Ukrayna<br />

üzerinden geçen hattaki gazın önemli<br />

bir kısmının Güney Akıma aktarılması beklenmektedir.<br />

Öte taraftan Nabucco Projesinin<br />

akamete uğraması halinde Nabucco’ya<br />

verilmesi planlanan Türkmen gazının da<br />

Rusya’ya dolayısıyla Güney Akım’a verileceği<br />

düşünülmektedir.<br />

NABUCCO VE NABUCCO’NUN<br />

ALTERNATİFLERİ<br />

Güney Akım Projesi’nin kendisi<br />

Nabucco’ya bir alternatif olarak geliştirilmiştir<br />

ve dolayısıyla en önemli rakibi de Nabucco<br />

Projesi’dir.<br />

Nabucco Projesi Azerbaycan, Türkmenistan,<br />

Kazakistan, Irak ve hatta Mısır ve<br />

İran’dan elde edilecek doğal gazı, Türkiye-<br />

Gürcistan ve Türkiye-Irak sınırından başlayıp<br />

Türkiye-Bulgaristan-Romanya-Macaristan-<br />

Avusturya güzergahını izleyecek bir boru<br />

hattıyla Avrupa’ya taşımayı hedefleyen bir<br />

projedir. AB’nin enerji alanında Rusya’ya<br />

bağımlılığını azaltmayı hedefleyen bu proje<br />

ile Rusya dışındaki ülkelerden sağlanacak<br />

doğal gaz, yine Rusya by-pass edilerek<br />

Avrupa’ya taşınacaktır. Uzunluğu 3900 km<br />

ve kapasitesi 31 bcm/y olan proje AB ve ABD<br />

tarafından desteklenmektedir. Bir fikir olarak<br />

ilk defa 2002 yılında gündeme gelen projenin<br />

önce ekonomik ve teknik açıdan uygunluğu<br />

tespit edilmiş, daha sonra da projenin<br />

hayata geçirilmesi için 2005 yılında Nabucco<br />

Gas Pipeline International GmbH şirketi<br />

kurulmuştur. 7 Başlangıçta şirketin BOTAŞ,<br />

OMV (Avusturya), MOL (Macaristan), Transgaz<br />

(Romanya), Bulgargaz (Bulgaristan) olmak<br />

üzere beş ortağı varken, 2008 yılında<br />

RWE (Almanya)’nin katılmasıyla ortak sayısı<br />

altıya çıkmıştır. Nihayet 13 Temmuz 2009<br />

tarihinde, geçiş ülkelerini oluşturan Türkiye,<br />

Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya<br />

Başbakanları tarafından Ankara’da Hükümetler<br />

arası Anlaşma imzalanmıştır. İmzalanan<br />

anlaşma imzacı ülkelerin parlamentoları<br />

tarafından 2010 yılında onaylanmaya<br />

devam edilmiş ve proje popülerliğini 2011<br />

yılına kadar sürdürmüştür.<br />

Nabucco Projesi başta arkasındaki politik<br />

destek olmak üzere önemli avantajlara<br />

sahip olmakla beraber ciddi dezavantajlara<br />

da sahiptir. Her şeyden önce hattı doldurması<br />

gereken doğal gazın kaynağı belirsizdir.<br />

Hattın ilk aşamada Azerbaycan Şah Denizi<br />

II’den elde edilecek gaz ile doldurulması ve<br />

daha sonraki aşamalarda başta Türkmenistan<br />

olmak üzere diğer ülkelerden alınacak<br />

gazın kullanılması düşünülmüştür. Ancak,<br />

Şah Denizi II’den elde edilecek gaz konusunda<br />

Nabucco’nun ciddi rakipleri olduğu<br />

gibi Hazar Denizi’nin doğusundaki ülkelerde<br />

üretilen gazın Hazar’ın batısına geçirilmesi<br />

konusu da Hazar Denizi’nin hukuki statüsü<br />

konusundaki tartışmalar sebebiyle ciddi belirsizlikler<br />

ve riskler taşımaktadır. Öte yandan<br />

Orta Doğu’da yaşanan siyasi gelişmeler bu<br />

bölgeden elde edilecek gazın en azından<br />

kısa vadede Nabucco için bir kaynak teşkil<br />

etmeyeceğini göstermektedir.<br />

Orta Doğu ve Hazar bölgesi’nden gelmesi<br />

beklenen gaza ilişkin belirsizliklerin çok<br />

yüksek olması, Şah Denizi II gazını Nabucco<br />

için olmazsa olmaz noktasına taşımaktadır.<br />

Hazar Denizi’nin güneyinde yer alan Şah<br />

Denizi sahası Azerbaycan’ın en büyük doğal<br />

gaz sahasıdır. 1,2 tcm doğal gaz rezervine<br />

sahip olan bu sahayı işleten konsorsiyum<br />

BP (% 25,5), Statoil (% 25,5), SOCAR (% 10),<br />

Total S.A. (% 10), LukAgip (% 10), NIOC (%<br />

Çisel İleri, İKV Değerlendirme Notu, Dünden Bugüne Nabucco Projesi,<br />

Aralık 2011.<br />

49<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Avrupa Birliği Enerji Güvenliği Ve Türkiye Açısından Güney Akım Ve Nabucco Projelerinin<br />

Değerlendirilmesi<br />

50<br />

10), TPAO’dan (% 9) oluşmaktadır. Varlığı,<br />

Şah Denizi II’den elde edilecek doğal gaza<br />

son derece bağlı olan Nabucco’yu oluşturan<br />

şirketlerin hiçbirinin bu sahayı işletmek amacıyla<br />

oluşturan konsorsiyumda yer almaması<br />

da Nabucco’nun zayıf yönlerinden birisi<br />

olarak değerlendirilebilir.<br />

Şah Denizi II gazı için Nabucco ile yarışan<br />

projeler aşağıda kısaca ele alınmıştır.<br />

1- Interkonnektör Türkiye, Yunanistan,<br />

İtalya (ITGI) 8 : Türkiye-Yunanistan-İyonya<br />

Denizi-İtalya güzergahında yapılması düşünülen<br />

hattın kapasitesi 10 bcm/y kadardır.<br />

Türkiye’yi Yunanistan’a bağlayan 11,5<br />

bcm kapasiteli interkonnektör zaten 2007<br />

Kasım ayından beri faal vaziyettedir. ITGI<br />

Projesi ile Yunanistan İtalya’ya 600 km’si<br />

karada Yunanistan’da, 200 km’si ise İyonya<br />

Denizi’nde olmak üzere 800 km uzunluğunda<br />

ve 9 bcm/y kapasiteli bir boru hattı<br />

ile bağlanacaktır. Proje ayrıca Bulgaristan’ı<br />

Yunanistan’a bağlayacak 170 km uzunluğunda<br />

ve 3-5 bcm/y kapasiteli Bulgaristan-Yunanistan<br />

Interkonnektörü inşasını da<br />

içermektedir. ITGI projesinin katılımcıları<br />

BOTAŞ, DEPA (Yunanistan), Edison (İtalya)<br />

şirketleridir. ITGI Şah Denizi II gazını İtalya’ya<br />

taşımak üzere Şah Denizi II Konsorsiyumuna<br />

teklif vermişse de söz konusu Konsorsiyum<br />

Trans-Adriyatik Projesini (TAP) ITGI’ye<br />

tercih edeceğini açıklamıştır. Bu tercihte<br />

Yunanistan’da yaşanan krizin ve DEPA’nın<br />

özelleştirilmesine yönelik çalışmaların da etkili<br />

olduğu iddia edilmiştir. 9<br />

2- Trans-Adriyatik Boru Hattı (TAP): Yunanistan-Arnavutluk-Adriyatik<br />

Denizi-İtalya<br />

güzergahında yapılması düşünülen projenin<br />

kapasitesi de amacı da ITGI ile aynıdır.<br />

Ancak, hat Yunanistan’dan İtalya’ya İyonya<br />

Denizi’nden geçmemekte, bunun yerine<br />

Arnavutluk-Adriyatik Denizi yolunu takip etmektedir.<br />

Projenin katılımcıları EGL (İsviçre),<br />

E.ON.Ruhrgas (Almanya), Statoil (Norveç)<br />

firmalarıdır. Şah Denizi Konsosiyumu TAP’ı<br />

Azeri gazını İtalya’ya taşıyacak proje olarak<br />

tercih ettiğini bildirmiştir.<br />

3- Güney Doğu Avrupa Boru Hattı<br />

9<br />

Euroactiv, Greek Crisis Kills ITGI Pipeline Project, 21 Şubat 2012<br />

http://www.euractiv.com/energy/greek-crisis-kills-itgi-pipelinenews-510994<br />

(SEEP): BP tarafından hiçbir fizibilite yapılmadan<br />

gündeme getirilen SEEP, projeden<br />

ziyade bir fikir niteliğindedir. 10 bcm/y taşıma<br />

kapasitesine sahip olması hedeflenen<br />

SEEP, Şah Denizi II’den elde edilecek gazı<br />

Nabucco’ya benzer bir rota ile Avusturya’ya<br />

taşımayı planlamaktadır. Hattın bir kolu ayrıca<br />

Hırvatistan’a ulaşacaktır. SEEP BOTAŞ’ın<br />

Türkiye’de sahip olduğu boru hatlarını kullanmayı<br />

ve Avrupa’daki mevcut interkonnektörlerden<br />

faydalanmayı planladığından<br />

sadece 1300 km yeni hat inşa edilmesini<br />

öngörmektedir. Projenin maliyetine ilişkin<br />

henüz ciddi bir fizibilite çalışması yapılmamış<br />

olmakla beraber, Nabucco ile kıyaslandığında<br />

inşa edilecek hat uzunluğunun 3900<br />

km’den 1300 km’ye düşmesi ile beraber maliyetlerin<br />

de önemli oranda azalması beklenmektedir.<br />

4- Trans-Anadolu Boru Hattı (TANAP):<br />

17 Kasım 2011 tarihinde Üçüncü Karadeniz<br />

Enerji ve Ekonomi Forumu’nda, Azerbaycan<br />

petrol şirketi SOCAR’ın Başkanı Rovnag<br />

Abdullayev tarafından açıklanan TA-<br />

NAP Projesi, 16 bcm/y kapasiteli bir hattın<br />

Azerbaycan’dan Türkiye-Bulgaristan sınırına<br />

kadar inşa edilmesini öngörmektedir. Daha<br />

önce (25 Ekim 2011) SOCAR ile BOTAŞ<br />

arasında yapılan görüşmelerde 2017-18<br />

yıllarından başlamak üzere Azerbaycan’ın<br />

Türkiye’ye, 6 bcm Türkiye’nin kendi iç ihtiyacını<br />

karşılamak 10 bcm de transit olarak<br />

Avrupa’ya ihraç edilmek üzere yıllık 16 bcm<br />

gaz göndermesi konusunda anlaşmaya<br />

zaten varılmıştı. 10 TANAP’ın açıklanması ile<br />

beraber BP’nin SEEP projesine son derece<br />

benzer bir proje de Azerbaycan petrol şirketi<br />

SOCAR tarafından açıklanmış oldu. 11<br />

Verilen teklifler ve oluşturulan konsorsi-<br />

10<br />

Ferruh Demirmen, BP-SOCAR duo deliver ‘coup de grace’ to Nabucco,<br />

19 Aralık 2011, News.Az,<br />

11<br />

Burada ele alınan Nabucco’ya rakip bu dört projenin dışında;<br />

• Bakü-Tiflis-Erzurum Hattı olarak da bilinen Güney Kafkasya Boru<br />

Hattı’nın kapasitesinin 7 bcm/y ’dan 16 bcm/y’a çıkarılmasına ilişkin proje<br />

(SCP),<br />

• Azerbaycan-Gürcistan-Karadeniz-Ukrayna ve/veya Romanya- Macaristan-Slovakya-Polonya-Litvanya<br />

güzergahını izleyecek 8 bcm/y kapasiteli<br />

Beyaz Akım Projesi ve<br />

• Azerbaycan-Gürcistan-Romanya Interconnector (AGRI) LNG projeleri<br />

de mevcuttur.<br />

Ancak, bu projeler Şah Denizi II üretimi için Konsorsiyuma teklif vermediklerinden<br />

ve Konsorsiyum üyeleri tarafından açıkça desteklenmediklerinden<br />

ayrıca ele alınmamışlardır.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Kenan Şahin<br />

yumlar incelendiğinde, Şah Denizi II gazının<br />

Güney Avrupa’da İtalya’ya ve Orta Avrupa’da<br />

Avusturya’ya taşınmasının öncelikli olduğu<br />

anlaşılmaktadır. Bu çerçevede ITGI ile TAP<br />

İtalya güzergahı için rekabet etmişlerdir ve<br />

yarışın şimdilik TAP tarafından kazanıldığı<br />

görülmektedir. Avusturya güzergahı için ise<br />

yarışın Nabucco, SEEP ve TANAP arasında<br />

olacağı anlaşılmaktadır. SEEP ve TANAP birbirine<br />

son derece yakın iki proje olduğundan<br />

büyük olasılıkla bu iki projeyi ayrı ayrı ortaya<br />

koyan şirketler bir noktada bir araya gelebileceklerdir.<br />

Nabucco Konsorsiyumu da<br />

yarışta geri kalmamak için Nabucco Projesinin<br />

kapsamı daraltılmış bir versiyonu olan<br />

Batı Nabucco projesini ortaya koymuştur.<br />

Batı Nabucco Projesi de Türkiye-Bulgaristan<br />

sınırından başlayıp Bulgaristan-Romanya-<br />

Macaristan-Avusturya yolunu izleyecektir ve<br />

uzunluğunun 1300 km olması planlanmaktadır.<br />

Özetle, Şah Denizi II’nin üreteceği bütün<br />

gaza talip olmayı hedefleyen Nabucco önce<br />

Güney Avrupa Hattı için TAP’a verilen destek<br />

ve daha sonra da Şah Denizi Konsorsiyumunu<br />

oluşturan iki ayrı şirket tarafından ortaya<br />

atılan SEEP ve TANAP projeleri ile darbe almıştır.<br />

Nabucco Konsorsiyumu bunlara cevap<br />

olarak Batı Nabucco’yu ortaya koymuşsa<br />

da Batı Nabucco’nun orijinal Nabucco’ya<br />

göre bir geri adım olduğu açıktır.<br />

Orijinal Nabucco Projesinin ağır darbeler<br />

almasının önde gelen sebepleri gaz kaynaklarındaki<br />

belirsizlik ve Şah Denizi II gazı için<br />

sürdürülen rekabet olmakla beraber yaşanan<br />

küresel ekonomik kriz de projeyi olumsuz<br />

etkilemiştir. Öte yandan, projenin maliyetine<br />

ilişkin tartışmalar da hiç bitmemiştir.<br />

2008 yılında yapılan fizibilite çalışmaları sonucunda<br />

proje maliyetinin 7,9 milyar avro civarında<br />

olacağını tahmin edilmişse de, başta<br />

BP olmak üzere farklı kaynaklar proje maliyetinin<br />

14 milyar avroya kadar çıkabileceğini<br />

belirtmekten ve projenin maliyetine ilişkin<br />

spekülasyonlar yapmaktan geri durmamışlardır.<br />

12<br />

Projenin gaz kaynaklarına ilişkin belirsizlikler,<br />

yaşanan global ekonomik kriz ve proje<br />

maliyetinin artma olasılığı Nabucco’yu oluşturan<br />

Konsorsiyumun bazı ortaklarını projeyi<br />

yeniden değerlendirmeye itmiştir. Nitekim,<br />

2012 yılı içinde önce Avusturya Başbakanı<br />

Viktor Orban, Nabucco Gas Pipeline International<br />

GmbH’in ortaklarından MOL’in projeden<br />

çekilebileceğini söylemiş 13 , sonra da<br />

Alman RWE şirketi projeye katılımlarını yeniden<br />

değerlendirdiklerini açıklamıştır. 14<br />

Sonuç olarak, Güney Akım’ın en ciddi rakibi<br />

olan Nabucco en azından kısa vadede<br />

Batı Nabucco’ya indirgenmiş ve Güney Akıma<br />

ciddi bir alternatif olma şansını kaybetmiş<br />

görünmektedir. Her ne kadar Nabucco Konsorsiyumu<br />

ve projeyi destekleyen muhtelif<br />

ülkelerden Nabucco’nun varlığını sürdürdüğü<br />

açıklansa da Nabucco’yu dolduracak gazın<br />

kaynağı, projenin maliyeti ve bu maliyete<br />

katlanmaya hazır güçlü konsorsiyum üyeleri<br />

bulunmadığı takdirde bunlar boş temenniler<br />

olmaktan öteye geçemeyeceklerdir.<br />

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ<br />

Rusya sahip olduğu doğal kaynaklar ve<br />

coğrafi konumu itibariyle Avrupa enerji güvenliği<br />

için son derece önemli bir ülkedir.<br />

Halen AB enerji talebinin önemli bir kısmını<br />

karşılayan Rusya, Orta Asya ve Hazar bölgesindeki<br />

ülkeler için de bir transit ülke konumundadır.<br />

Avrupa enerji güvenliği açısından<br />

Rusya’ya alternatif enerji kaynakları bulma<br />

ve bu kaynakları Rusya’yı dışarıda bırakarak<br />

tüketici ülkelere ulaştırma çabaları önce<br />

Bakü-Tiflis-Ceyhan daha sonra da Bakü-Tiflis-Erzurum<br />

Projeleri ile önemli bir mesafe<br />

kaydetmiş ve Nabucco Projesi ile bu çabalar<br />

Hazar Denizi’nin doğusuna geçmeye<br />

çalışmıştır. Bu süreç enerji taşımacılığında<br />

Türkiye’yi Rusya’nın potansiyel bir rakibi konumuna<br />

getirmiştir.<br />

Güney Akım Projesi bu çerçevede Rus-<br />

51<br />

12<br />

Nabucco could cost up to 14 bln euros, Oettinger, Reuters, 13<br />

Ekim 2011, http://www.reuters.com/article/2011/10/13/nabucco-idUK-<br />

L5E7LD2X520111013<br />

ayrıca Vladimir Socor, Nabucco faces cost surge, Asia Times, 26 Şubat<br />

2011,<br />

http://www.atimes.com/atimes/Central_Asia/MB26Ag01.html<br />

13<br />

Hungarian Leader Says Pipeline Project Is In Trouble, The New York<br />

Times, 23 Nisan 2012, http://www.nytimes.com/2012/04/24/business/<br />

global/hungarian-leader-says-pipeline-project-is-in-trouble.html<br />

14<br />

Germany’s RWE Revises Nabucco Participation, RIANOVOSTI, 13 Mayıs<br />

2012 http://en.rian.ru/world/20120513/173424873.html<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Avrupa Birliği Enerji Güvenliği Ve Türkiye Açısından Güney Akım Ve Nabucco Projelerinin<br />

Değerlendirilmesi<br />

52<br />

ya tarafından Nabucco’ya alternatif olarak<br />

hazırlanmış bir projedir. Zira Nabucco, Rusya<br />

tarafından, Rusya’nın gerek Orta Asya,<br />

Kafkaslar ve Hazar bölgesindeki ve gerekse<br />

Avrupa’daki ekonomik ve siyasi çıkarları açısından<br />

bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır.<br />

Projenin gerçekleşmesi halinde bir yandan<br />

Rusya’nın transit bir ülke olarak Orta Asya<br />

ve Hazar bölgesi ülkeleri üzerindeki siyasi<br />

ve ekonomik nüfuzu azalacak, öte yandan<br />

projeyle taşınacak gaz Avrupa’da Rus gazı<br />

ile rekabet edebilecektir.<br />

Rusya açısından gerek Orta Asya-Hazar<br />

bölgesinde ve gerekse Avrupa’da stratejik<br />

üstünlüğün korunabilmesi için Orta Asya ve<br />

Hazar bölgesi kaynaklarının arada Rusya<br />

olmaksızın Avrupa’ya ulaşmasının mutlaka<br />

engellenmesi gerekmektedir. Rusya-Gürcistan-Ermenistan-İran<br />

ekseni bu fonksiyonu<br />

görme kapasitesine sahip olmakla birlikte,<br />

Gürcistan’ın Rusya ekseninden çıkması sonucu<br />

Bakü-Tiflis-Ceyhan ve Bakü-Tiflis-Erzurum<br />

projeleri gündeme gelmiş ve Rusya bu<br />

anlamda kısmen güç kaybına uğramıştır. Bunun<br />

üzerine Rusya, doğuyu batıdan ayıran<br />

ikinci bir hat oluşturma çabasına girmiştir.<br />

Bu hat Rusya-Hazar Denizi-İran hattıdır. Rusya<br />

Hazar Denizi’ni hukuken sorunlu bir yer<br />

noktasına taşıyarak ve İran’ın ne savaş ne<br />

de barışla aşılmasına müsaade etmeyerek,<br />

Orta Asya ve Hazar bölgesi doğal kaynaklarının<br />

batıya ulaşmasını engellemektedir.<br />

Doğuda Orta Asya ve Hazar bölgesi ile<br />

Türkiye arasında duvar örerek bölgenin doğal<br />

kaynaklarının kendi aracılığı olmadan<br />

batıya ulaşmasını engelleyen Rusya, batıda<br />

Avrupa pazarına doğrudan ulaşmak için<br />

eski Baltık Ülkeleri, Ukrayna ve Belarus’un<br />

oluşturduğu duvarı yıkmaya çalışmaktadır. 15<br />

Rusya nasıl Orta Asya ülkelerinin doğal kaynaklarının<br />

batıya aktarılmasında bir transit<br />

ülke ise bu ülkeler de gerek Orta Asya ülkelerinin<br />

ve gerekse Rusya’nın kaynaklarının<br />

batıya aktarılmasında transit ülke konumundadırlar.<br />

Bu açıdan Rusya bir yandan kendi<br />

transit konumunu korumaya çalışırken öte<br />

15<br />

Polonya’yı da bu ülkeler grubu içinde ele almak mümkündür. Zira<br />

aynı anda hem Polonya hem de Ukrayna ile sorun yaşayan Rusya’nın<br />

Avrupa’ya karayolundan ulaşması imkansızdır.<br />

yandan kendisi açısından transit olan ülkeleri<br />

by-pass etme amacını taşımaktadır.<br />

Bu çerçevede Rusya, batısında bulunan<br />

Baltık Ülkeleri-Ukrayna-Belarus hattını bypass<br />

etmek ve Almanya’ya doğrudan doğal<br />

gaz taşımak için önce Kuzey Akım Boru Projesini<br />

ortaya koymuştur. Bu proje ile Baltık<br />

Denizinden Almanya’ya uzanan 1.224 km<br />

uzunluğunda ve 55 bcm doğal gaz taşıma<br />

kapasitesine sahip bir hattın inşasına başlanmıştır.<br />

Kuzey Akım Projesi, Rusya’dan<br />

Almanya’ya karadan yapılacak doğal gaz<br />

boru hatlarına kıyasla daha pahalı olması<br />

ve bazı AB üyesi ülkeleri de by-pass etmesi<br />

sebebiyle ciddi eleştirilere hedef olmuştur.<br />

Zira daha ucuza yapılması mümkün olan<br />

hatlar varken, üye ülkelerin by-pass edilmesi<br />

amacıyla daha pahalı hatların tercih edilmesi<br />

AB’nin kuruluş felsefesine aykırıdır. Ancak,<br />

Rusya’nın enerji açısından taşıdığı önem<br />

ve Almanya’nın AB içindeki ekonomik-siyasi<br />

ağırlığı bu projenin sorunsuz olarak gerçekleşmesini<br />

mümkün kılabilmiştir. Böylece,<br />

Doğu Avrupa ülkelerinin kaderleri tarihte<br />

örnekleri defalarca görüldüğü gibi bir kez<br />

daha Rus-Alman anlaşmaları ile tayin edilmeye<br />

başlanmıştır.<br />

Kuzey Akım Boru Hattı ile en önemli hedeflerinden<br />

birine ulaşan ve batısındaki ülkeleri<br />

by-pass etmeyi başaran Rusya, Nabucco<br />

Projesini gerek Orta Asya-Hazar bölgesi<br />

ülkeleri ve gerekse AB üzerindeki ekonomiksiyasi<br />

nüfuzuna bir tehdit olarak gördüğünden,<br />

bu defa Güney Akım Boru Hattı Projesini<br />

ortaya koymuştur. Güney Akım Boru<br />

Hattı Projesi Nabucco’yu (en azından kısa<br />

dönemde) devre dışı bırakarak Rusya’nın<br />

Orta Asya-Hazar bölgesinde siyasi ve ekonomik<br />

ağırlığını korumasını ve AB pazarında<br />

ekonomik ağırlığını artırmasını sağlayacak<br />

bir proje olarak tasarlanmıştır.<br />

AB’nin artan doğal gaz ihtiyaçlarının güvenli<br />

bir şekilde temini için ortaya konulan<br />

Nabucco Projesinin, gaz kaynaklarındaki<br />

belirsizlikler, yaşanan ekonomik kriz ve bu<br />

krizin Nabucco Konsorsiyumu üyesi firmalar<br />

üzerindeki etkileri ile proje maliyetine ilişkin<br />

belirsizlikler sebebiyle geri plana düşmesi<br />

Güney Akımın şansını büyük oranda artırmıştır.<br />

Ancak Nabucco Projesi asıl darbeyi Gü-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Kenan Şahin<br />

ney Avrupa Hattı için TAP’a verilen destek ve<br />

daha sonra da Şah Denizi Konsorsiyumu’nu<br />

oluşturan iki ayrı şirket tarafından ortaya atılan<br />

SEEP ve TANAP projeleri ile almıştır. Güney<br />

Akım Projesi’nin de doğal gaz kaynaklarına<br />

ilişkin sorunları olduğu düşünülmekte<br />

ise de, projenin Rusya açısından taşıdığı büyük<br />

önem ve dolayısıyla Rusya’nın projeye<br />

verdiği büyük destek sebebiyle bu sorunlar<br />

ikinci plana itilebilmektedir.<br />

Nabucco’nun ikinci plana düşmesi ve<br />

Güney Akım Projesinin ön plana çıkması<br />

Rusya’nın elini güçlendirirken, Azerbaycan<br />

Cumhuriyeti Devlet Petrol Şirketi (SO-<br />

CAR) tarafından ortaya konulan TANAP da<br />

Azerbaycan’ı kuvvetlendirmiştir. Sürecin<br />

kaybedenleri ise şimdilik Türkiye, Ukrayna<br />

ve Hazar Denizi’nin doğusundaki başta<br />

Türkmenistan olmak üzere Türk Dünyası olmuştur.<br />

Bir yandan Türkiye’nin enerjide transit<br />

ülke olma konumu zayıflarken, öte yandan<br />

İran-Rusya işbirliği marifetiyle Avrupa’ya<br />

doğrudan ulaşması engellenen Türkmenistan<br />

ve Kazakistan gibi Orta Asya ülkeleri,<br />

Rusya, İran ve Çin arasında tercihler yapmaya<br />

zorlanmakta ve yapılan bu tercihler bu<br />

ülkelerin rejimlerinden ekonomilerine kadar<br />

her alanda belirleyici olabilmektedir.<br />

Halen ABD ve AB’nin Türkmen gazının<br />

önce Azerbaycan’a ve oradan da Avrupa’ya<br />

taşınması amacıyla Trans-Hazar boru hattının<br />

inşa edilmesi için girişimlerini sürdürdüğü<br />

bilinmektedir. Trans-Hazar boru hattı<br />

Hazar’ın doğusu ile batısını birleştirerek, Hazar<br />

Denizi’ni doğu ile batı arasında örülmek<br />

istenen duvarın bir taşı olmak yerine, doğuyla<br />

batıyı birleştiren bir köprü haline getirecektir.<br />

Hazar’ın iki kıyısının bir boru hattı ile<br />

birbirine bağlanması, bölgenin doğal kaynaklarının<br />

Azerbaycan-Türkiye güzergahından<br />

batıya taşınmasını mümkün kılacaktır.<br />

Bu çerçevede, Nabucco Projesi akamete<br />

uğrasa ve Güney Akım inşa edilse bile,<br />

Türkiye’nin Trans-Hazar hattının yapılmasına<br />

yönelik çabaları desteklemeye devam etmesinin,<br />

uzun vadede hem Orta Asya-Hazar<br />

bölgesi ülkeleri, hem de Türkiye açısından<br />

son derece faydalı olacağı düşünülmektedir.<br />

Unutulmamalıdır ki Türkiye transit ülke olarak<br />

Rusya’nın en ciddi rakibidir ve eğer Orta<br />

Asya bölgesi kaynakları Türkiye üzerinden<br />

batıya taşınırsa Türkiye hem doğuda, hem<br />

de batıda bugünkünden çok daha yüksek<br />

bir ekonomik ve siyasi nüfuza sahip olacaktır.<br />

KAYNAKLAR<br />

BP Energy Outlook 2030<br />

http://www.bp.com/sectiongenericarticle800.do?categoryId=9037134&content<br />

Id=7068677<br />

BP Statistical Review of World Energy<br />

<strong>2013</strong>,<br />

http://www.bp.com/content/dam/bp/<br />

pdf/statistical-review/statistical_review_of_<br />

world_energy_<strong>2013</strong>.pdf<br />

Demirmen Ferruh, BP-SOCAR duo deliver<br />

‘coup de grace’ to Nabucco, 19 Aralık<br />

2011, News.Az,<br />

http://www.news.az/articles/economy/51212<br />

Edison, Fact sheet: Information and Details<br />

on the ITGI and IGB Pipelines,<br />

http://www.edison.it/media/ITGIpipeline.<br />

pdf<br />

Euroactiv, Greek Crisis Kills ITGI Pipeline<br />

Project, 21 Şubat 2012<br />

http://www.euractiv.com/energy/greekcrisis-kills-itgi-pipeline-news-510994<br />

European Commission, Direktorate-General<br />

for Energy, Market Observatory for<br />

Energy Key Figures 2011<br />

http://ec.europa.eu/energy/observatory/<br />

countries/doc/key_figures.pdf<br />

European Greens Say No to Shale Gas<br />

Extraction (Fracking) in Europe, 16. Council<br />

Meeting European Green Party Resolution,<br />

Kopenhag, 11-13 Mayıs 2012.<br />

http://europeangreens.eu/sites/europe-<br />

53<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Avrupa Birliği Enerji Güvenliği Ve Türkiye Açısından Güney Akım Ve Nabucco Projelerinin<br />

Değerlendirilmesi<br />

54<br />

angreens.eu/files/NO%20to%20Shale%20<br />

Gas%20Fracking%20in%20Europe%20<br />

as%20Adopted.pdf<br />

Friedrich Ebert Stiftung, Expert Opinions<br />

and Studies on Economic and Social Policy,<br />

Diskurs, Scenarios for Phasing Out Nuclear<br />

Energy in Germany, Ekim 2011.<br />

http://library.fes.de/pdf-files/wiso/08506.<br />

pdf<br />

Gazprom, South Stream Energising Europe,<br />

Presentation, Brüksel, 25 Mayıs 2011.<br />

http://www.gazprom.com/f/<br />

posts/85/290063/presentation.pdf<br />

Germany’s RWE Revises Nabucco Participation,<br />

RIANOVOSTİ, 13 Mayıs 2012 http://<br />

en.rian.ru/world/20120513/173424873.html<br />

Hungarian Leader Says Pipeline Project<br />

Is In Trouble, The New York Times, 23 Nisan<br />

2012,<br />

http://www.nytimes.com/2012/04/24/<br />

business/global/hungarian-leader-sayspipeline-project-is-in-trouble.html?_r=0<br />

İleri Çisel, İKV Değerlendirme Notu, Dünden<br />

Bugüne Nabucco Projesi, Aralık 2011.<br />

http://www.ikv.org.tr/images/upload/<br />

data/files/dunden_bugune_nabucco_projesi.pdf<br />

MİTei, The Future of Natural Gas, An<br />

Interdiciplinary MIT Study, Interim Report,<br />

2010,<br />

http://mitei.mit.edu/publications/reportsstudies/future-natural-gas<br />

Nabucco could cost up to 14 bln euros,<br />

Oettinger, Reuters, 13 Ekim 2011, http://<br />

www.reuters.com/article/2011/10/13/nabucco-idUKL5E7LD2X520111013<br />

Philippe&Partners, Final Report on Unconventional<br />

Gas in Europe, Brüksel, 8 Kasım<br />

2011<br />

http://ec.europa.eu/energy/studies/<br />

doc/2012_unconventional_gas_in_europe.<br />

pdf<br />

Şahin Kenan, Rusya Federasyonu Enerji<br />

Sektörünün Yapısı, Sektörde Yaşanan Gelişmeler<br />

ve Rusya Federasyonu’nun G-8 Başkanlığı,<br />

TC Dışişleri Bakanlığı, Uluslararası<br />

Ekonomik Sorunlar Dergisi, Sayı XX, Şubat<br />

2006.<br />

http://www.mfa.gov.tr/rusya-<br />

federasyonu-enerji-sektorunun-yapisi_-<br />

sektorde-yasanan-gelismeler-ve-rusyafederasyonu_nun-g-8-baskanligi-.tr.mfa<br />

Vladimir Socor, Nabucco faces cost surge,<br />

Asia Times, 26 Şubat 2011,<br />

http://www.atimes.com/atimes/Central_<br />

Asia/MB26Ag01.html<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


KAMU GÖREVLİSİ OLMAYAN<br />

SÖZLEŞMELİ AİLE HEKİMİ VE AİLE<br />

SAĞLIĞI ELEMANI İSTİHDAMI<br />

Nihat Kayar*<br />

*Öğr. Gör., Mersin Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü<br />

1<br />

Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında Kanun, No: 5258,Tarihi:<br />

24/11/2004, R.G.: 9/12/2004, 25665.<br />

2<br />

Resmi Gazete: 6.7.2005, 25867.<br />

3<br />

Resmi Gazete: 12.08.2005, 25904.<br />

4<br />

Danıştay, 5. D., Karar: 2009/2011, Esas: 2007/6860, Karar Tarihi:<br />

15/04/2009.<br />

5<br />

Resmi Gazete: 25.05.2010, 27591.<br />

A. KONUYA İLİŞKİN MEVZUAT<br />

24 Kasım 2004 tarih ve 5258 sayılı Aile Hekimliği<br />

Pilot Uygulaması Hakkında Kanun’la,<br />

Sağlık Bakanlığı’nın pilot olarak belirleyeceği<br />

illerde aile hekimi ve aile sağlığı elemanı istihdamına<br />

karar verilmiştir. 1 Kanun’un yürürlüğe<br />

girmesinden sonra, 6 Temmuz 2005<br />

tarihli Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Hakkında<br />

Yönetmelik 2 ve 12 Ağustos 2005 tarihli<br />

Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Kapsamında<br />

Sağlık Bakanlığınca Çalıştırılan Personele<br />

Yapılacak Ödemeler ve Sözleşme Şartları<br />

Hakkında Yönetmelik yürürlüğe girmiştir. 3 12<br />

Ağustos 2005 tarihli Yönetmeliğin iptali için<br />

İzmir Tabip Odası tarafından açılan davada<br />

Danıştay red kararı vermiştir. 4 Daha sonra 6<br />

Temmuz 2005 tarihli Yönetmeliği yürürlükten<br />

kaldıran 25 Mayıs 2010 tarihli Aile Hekimliği<br />

Uygulama Yönetmeliği 5 ve son olarak da 12<br />

Ağustos 2005 tarihli Yönetmeliği yürürlükten<br />

kaldıran 30 Aralık 2010 tarihli Aile Hekimliği<br />

Uygulaması Kapsamında Sağlık Bakanlığınca<br />

Çalıştırılan Personele Yapılacak Ödemeler<br />

İle Sözleşme Usul Ve Esasları Hakkında Yönetmelik<br />

çıkarılmıştır. 6<br />

Günümüzde konu 5258 sayılı Kanuna ve<br />

bu iki yönetmeliğe göre yürütülmektedir. Ancak<br />

5258 sayılı Aile Hekimliği Pilot Uygulaması<br />

Hakkında Kanun yerine Aile Hekimliği<br />

Uygulama Kanunu çıkarılacağı ve bunun alt<br />

mevzuatının oluşturulacağı Sağlık Bakanlığınca<br />

söylenmektedir. 7<br />

B. TANIMI, STATÜLERİ VE MALÎ HAK-<br />

LARI<br />

1. Aile Hekimi.- Aile hekimi, kişiye yönelik<br />

koruyucu sağlık hizmetleri ile birinci basamak<br />

teşhis, tedavi ve rehabilite edici sağlık<br />

hizmetlerini yaş, cinsiyet ve hastalık ayrımı<br />

yapmaksızın her kişiye kapsamlı ve devamlı<br />

olarak belli bir mekânda vermekle yükümlü,<br />

gerektiği ölçüde gezici sağlık hizmeti veren<br />

ve tam gün esasına göre çalışan aile hekimliği<br />

uzmanı veya Sağlık Bakanlığı’nın öngördüğü<br />

eğitimleri alan uzman tabip veya tabipdir<br />

(5258 m. 2).<br />

Tanımın unsurları.-<br />

- Aile hekimi, “aile hekimliği uzmanı” ola-<br />

6<br />

Resmi Gazete: 30/12/2010, 27801.<br />

7<br />

Sağlık Bakanlığı, 2010 Mali Yılı İdare Faaliyet Raporu, s. 37.<br />

55<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Kamu Görevlisi Olmayan Sözleşmeli Aile Hekimi Ve Aile Sağlığı Elemanı İstihdamı<br />

56<br />

8<br />

Mustafa Özyurt - ... sevk ettiği hasta, gönderdiği kurum<br />

tarafından geri çevrilmeyecek şekilde sevk edilmelidir. Aile hekimi<br />

hastayı sevk ettiğinde, sevk ettiği üniversite hastanesi veya daha<br />

büyük bir gelişmiş hastane diyebilecektir ki, ben bu hastayı kabul<br />

etmiyorum, al başına çal, geri gönderiyorum... Buna da mutlaka<br />

bir müeyyide konulması lazım; mesela “hekimin gönderdiği hasta<br />

geri döndürülmeyecektir” veya “aile hekiminin gönderdiği hastaya<br />

mutlaka hastanede bakılacaktır” şeklinde bir müeyyide konulması<br />

lazım. Bana sorarsanız arkadaşlar -bir hekim olarak söylüyorumbu<br />

tasarı çalakalem yazılmıştır, hiç üzerinde düşünülmemiştir./ ...<br />

yıllar önce, bazı iktidarlar aile hekimliğine geçmek için girişimlerde<br />

bulunmuşlardır. 1990 yılında İngiltere’den Prof. Abel Smith isminde<br />

bir hekim çağrılmıştır Türkiye’ye “biz aile hekimliğine geçmek<br />

istiyoruz, ne dersiniz” diye kendisine sorulmuştur. Prof. Abel<br />

Smith “sakın aile hekimliğine geçmeyin; çünkü, birincisi, ücretsiz<br />

olarak bütün hastalarınıza bakamazsınız. İkincisi, sağlık alanındaki<br />

insangücünü ülkenize tamamen yaymadıktan sonra, eşit şekilde<br />

yaymadıktan sonra, bunda -kelimenin tam anlamıyla, kusura<br />

bakmayın- çuvallarsınız” demiştir. Bunları, 1990 yılında söylemiştir.<br />

Biz, 2004’e geliyoruz... hekim sayımız da yeterli. Türkiye’nin şu<br />

anda 95 000 hekimi var, 10 000 hekimi de işsiz, şurada burada<br />

çalışan hekim. Yani, siyasî iktidar, eğer isterse, bu hekimleri<br />

düzgün bir şekilde dağıtabilse, ülkenin her tarafına dağıtabilse, şu<br />

anda uygulanan 224 sayılı Yasayla çok daha iyi sonuç alınacaktır.<br />

bileceği gibi, Sağlık Bakanlığı’nın öngördüğü<br />

eğitimleri alan uzman tabip veya tabip de<br />

olabilir.<br />

- Aile hekimi, kişiye yönelik koruyucu<br />

sağlık hizmetleri ile birinci basamak teşhis,<br />

tedavi ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini<br />

vermekle yükümlüdür. Bu hizmet, Anayasaya<br />

göre, yönetsel bir kamu hizmeti olan ve<br />

Devletin yürütmekle yükümlü olduğu asli ve<br />

sürekli sağlık kamu hizmetlerinin bir parçasıdır.<br />

- Bu hizmetlerin, yaş, cinsiyet ve hastalık<br />

ayrımı yapmaksızın her kişiye sunulması<br />

zorunludur. 5258 sayılı Kanunun TBMM görüşmelerinde<br />

tartışmalar yaşanmış ve doktorların<br />

hastalık ayrımı yapabilecekleri dile<br />

getirilmiştir. 8<br />

- Aile hekimlerine, hizmetleri, kapsamlı ve<br />

sürekli olarak ve belli bir mekânda vermek<br />

yükümlülüğü getirilmiştir. Kapsam konusu<br />

muğlak ve belirsizdir. Mekân konusunda<br />

Kanuna hüküm konulmuştur. Buna göre,<br />

Hazine, belediye veya il özel idaresine ait taşınmazlardan<br />

aile sağlığı merkezi olarak kullanılması<br />

uygun görülenler, Maliye Bakanlığı,<br />

belediye veya il özel idarelerince bu amaçla<br />

kullanılmak üzere doğrudan aile hekimine kiraya<br />

verilebilir (m.4).<br />

- Aile hekimi, gerektiği ölçüde gezici sağlık<br />

hizmeti ve yerinde sağlık hizmeti de verebilecektir.<br />

Gezici sağlık hizmeti, aile hekimi<br />

ve/veya aile sağlığı elemanının, il sağlık müdürlüğü<br />

tarafından belirlenen uzak mahalle,<br />

belde, köy, mezra gibi yerleşim birimlerine<br />

Bakanlıkça belirlenen usul ve esaslara göre<br />

giderek mahallinde vereceği sağlık hizmetidir<br />

(A.H.U. Yön. m.3/1-ğ ). Yerinde sağlık hizmeti<br />

ise, aile hekimi ve/veya aile sağlığı elemanının,<br />

belirlenen cezaevi, çocuk ıslahevi,<br />

huzurevi, korunmaya muhtaç çocukların<br />

barındığı çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtları<br />

gibi toplu yaşam alanlarına giderek yerinde<br />

vereceği sağlık hizmetidir (m.3/1-k ).<br />

- Aile hekimi, tam gün esasına göre çalışan<br />

kişidir. Bu nedenle, hizmetin sürekli verilmesi<br />

zorunluluğu nedeniyle, A.H.U.Y.’nde<br />

“Geçici aile sağlığı elemanı” da öngörülmüştür.<br />

Bu kişi, aile sağlığı elemanının yıllık<br />

izin, hastalık izni ve benzeri nedenlerle görev<br />

başında bulunamadığı sürede yerine bakan<br />

veya boş aile sağlığı elemanı pozisyonuna<br />

yerleştirme yapılıncaya kadar bu pozisyona<br />

görevlendirilen aile sağlığı elemanıdır<br />

(A.H.U. Yön. m.3/1-g ).<br />

2. Aile Sağlığı Elemanı.- 5258 sayılı<br />

Kanun’da aile sağlığı elemanı, aile hekimi<br />

ile birlikte hizmet veren hemşire, ebe, sağlık<br />

memuru “gibi” sağlık elemanı olarak tanımlanmıştır<br />

(m.2). 12 Ağustos 2005 tarihli Yönetmelik<br />

bu tanımı aynen tekrarlamış, ancak<br />

halen yürürlükteki Aile Hekimliği Uygulama<br />

Yönetmeliği’nde (m. 3/1-c) ise, aile sağlığı<br />

elemanı, “Aile hekimi ile birlikte hizmet veren,<br />

sözleşmeli olarak çalıştırılan veya Bakanlıkça<br />

görevlendirilen hemşire, ebe, sağlık memuru<br />

(toplum sağlığı) ve acil tıp teknisyeni” olarak<br />

tanımlanarak “gibi” kelimesinden “sağlık<br />

memuru (toplum sağlığı) ve acil tıp teknisyeni”<br />

anlaşılması gerektiği hükme bağlanmıştır.<br />

Yönetmelikteki bu hüküm değişmediği sürece,<br />

aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılacaklar<br />

yalnızca dört grup çalışan yani hemşire,<br />

ebe, sağlık memuru (toplum sağlığı) ve acil<br />

tıp teknisyenidir. Nitekim Sağlık Bakanlığı’nın<br />

kamu görevlisi olmayan 3.000 aile sağlığı<br />

elemanı istihdamına ilişkin Temmuz 2011 tarihli<br />

yazısında, ilgili pozisyonlara; Türkiye’de<br />

mesleğini icra etmeye yetkili ve ortaöğretim<br />

veya yüksek öğretim kurumlarının ebelik,<br />

hemşirelik, sağlık memuru (toplum sağlığı),<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Nihat Kayar<br />

acil tıp teknisyenliği bölümlerinden mezun<br />

olanların başvurabileceği belirtilmiştir. 9<br />

3. Kamu Görevlisi Olmayan Aile Hekimi<br />

Ve Aile Sağlığı Elemanı Alınması.- Sağlık<br />

Bakanlığı; Bakanlık veya diğer kamu kurum<br />

veya kuruluşları personeli olan uzman tabip,<br />

tabip ve aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılacak<br />

sağlık personelini, kendilerinin talebi<br />

ve kurumlarının veya Bakanlığın muvafakatı<br />

üzerine, 657 sayılı Kanun ile diğer kanunların<br />

sözleşmeli personel çalıştırılması hakkındaki<br />

hükümlerine bağlı olmaksızın, sözleşmeli<br />

olarak çalıştırmaya veya bu nitelikteki Bakanlık<br />

personelini aile hekimliği uygulamaları<br />

için görevlendirmeye yetkilidir (5258 m.<br />

3/1). Pilot ilde boş aile hekimi ve aile sağlığı<br />

elemanı pozisyonları görevlendirme suretiyle<br />

doldurulur. Farklı ilçeden görevlendirme<br />

yapılması halinde, görevlendirme süresi,<br />

personelin rızası olmadıkça 6 ayı geçemez. 10<br />

Aile sağlığı elemanları, aile hekimi tarafından<br />

belirlenen ve Sağlık Bakanlığı tarafından<br />

uygun görülen, kurumlarınca da muvafakati<br />

verilen Bakanlık veya diğer kamu kurum<br />

ve kuruluşları personeli arasından seçilir ve<br />

bunlar sözleşmeli olarak çalıştırılır. Bu suretle<br />

eleman temin edilememesi halinde, Sağlık<br />

Bakanlığı, personelini bu hizmetler için<br />

görevlendirebilir. İhtiyaç duyulması halinde,<br />

Türkiye’de mesleğini icra etmeye yetkili ve<br />

657 sayılı Kanunun 48/(A) bendinin (4), (5)<br />

ve (7) numaralı alt bentlerindeki şartları 11<br />

taşıyan kamu görevlisi olmayan uzman tabip,<br />

tabip ve aile sağlığı elemanları; Sağlık<br />

Bakanlığının önerisi, Maliye Bakanlığının uygun<br />

görüşü üzerine sözleşme yapılarak aile<br />

hekimliği uygulamalarını yürütmek üzere çalıştırılabilir<br />

(5258 m. 3/2).<br />

Sözleşmeli olarak çalışan aile hekimi ve<br />

aile sağlığı elemanları kurumlarında aylıksız<br />

veya ücretsiz izinli sayılırlar ve bunların kadroları<br />

ile ilişkileri devam eder. Bu personel,<br />

9<br />

Vekil ebe-hemşire- sağlık memuru (toplum sağlığı) olarak çalışan<br />

kişiler de başvuru yapabilecektir.<br />

10<br />

EK-1 Aile Hekimliği Uygulamasında Atama ve Nakillerle İlgili<br />

Usul ve Esaslar m. 4.<br />

11<br />

4. Kamu haklarından mahrum bulunmamak. 5. ... suçlarından<br />

mahkûm olmamak. 7. 53 üncü madde hükümleri saklı kalmak<br />

kaydı ile görevini devamlı yapmasına engel olabilecek akıl<br />

hastalığı bulunmamak.<br />

talepleri halinde eski görevlerine atanırlar<br />

ve sözleşmeli statüde geçen süreleri kazanılmış<br />

hak derece ve kademelerinde veya<br />

kıdemlerinde değerlendirilir. Sözleşmeli personel<br />

statüsünde çalışmakta iken aile hekimi<br />

ve aile sağlığı elemanı statüsüne geçenlerden<br />

önceki sözleşmeli personel statüsüne<br />

dönmek isteyenler, eski kurumlarındaki boş<br />

pozisyonlara öncelikle atanırlar ve bu kapsamdaki<br />

çalışmaları hizmet sürelerinde dikkate<br />

alınır.<br />

6 Temmuz 2005 tarihli Yönetmelik Ek 1<br />

Aile Hekimliği Uygulamasında Atama ve Nakille<br />

İlgili Usul ve Esaslar’da (m. 2), aile hekimliği<br />

uygulamasına geçilen illerde öncelik<br />

sıralaması, aile hekimleri için sözleşme ile<br />

çalıştırılacak aile hekimleri (kamu görevlisi<br />

olmayanlar dahil değil); ve görevlendirme<br />

ile çalışacak aile hekimleri; Aile sağlığı elemanları<br />

öncelik sıralaması ise, sözleşme ile<br />

çalıştırılacak aile sağlığı elemanları (kamu<br />

görevlisi olmayan dahil değil) ve görevlendirme<br />

ile çalışacak aile sağlığı elemanlarına<br />

tanınmıştır. Görüldüğü gibi kamu görevlisi<br />

olmayan sözleşmeli istihdamına yönelik bir<br />

hüküm bu Yönetmeliğe konulmamıştır.<br />

25 Mayıs 2010 tarihli yürürlükteki Yönetmelik<br />

Ek 1 Aile Hekimliği Uygulamasında<br />

Atama ve Nakille İlgili Usul ve Esaslar’da ise<br />

açıkça kamu görevlisi olmayan aile hekimi<br />

(m. 2/2-b) ve kamu görevlisi olmayan sözleşmeli<br />

aile sağlığı elemanı (m. 3/2-b) istihdamı<br />

düzenlenmiştir.<br />

- Kamu görevlisi olmayan uzman tabip ve<br />

tabiplerin yerleştirilmeleri.- Pilot ilde aile hekimliği<br />

pozisyonlarının doldurulamaması halinde<br />

Valilik kamu görevlisi olmayan tabip ve<br />

uzman tabiplerden aile hekimi olarak çalıştırılmak<br />

üzere ihtiyaç duyulan sayıyı belirleyerek<br />

Bakanlıktan talepte bulunur. Bakanlığın<br />

önerisi ve Maliye Bakanlığının uygun görüşü<br />

ile pozisyon adedi belirlenir. Kanunun 3<br />

üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki şartları<br />

taşıyıp kamu görevlisi olmayan uzman tabip<br />

ve tabiplerin başvuruları alınır ve prim ödenmek<br />

suretiyle kamu sektörü dışında çalıştıkları<br />

süreler de dahil edilerek hizmet puanları<br />

hesaplanır. Bu hizmet puanı sadece aile hekimliği<br />

ilk yerleştirme ve nakillerinde geçerlidir.<br />

Kamu görevlisi olmayan uzman tabip ve<br />

57<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Kamu Görevlisi Olmayan Sözleşmeli Aile Hekimi Ve Aile Sağlığı Elemanı İstihdamı<br />

58<br />

tabiplerin yerleştirilmeleri belirlenen usule 12<br />

göre yapılır.<br />

- Kamu görevlisi olmayan ebe, hemşire<br />

veya sağlık memurlarının (toplum sağlığı)<br />

yerleştirilmesi.- Pilot ilde aile sağlığı elemanı<br />

pozisyonlarının doldurulamaması halinde<br />

Valilik aile sağlığı elemanı olarak çalıştırılmak<br />

üzere ihtiyaç duyulan yerleri ve sayıyı<br />

belirleyerek Bakanlıktan talepte bulunur.<br />

Bakanlığın önerisi ve Maliye Bakanlığının<br />

uygun görüşü ile pozisyon adedi belirlenir.<br />

Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasındaki<br />

şartları taşıyıp pozisyona yerleşme<br />

tarihi itibari ile altı ay öncesine kadar kamu<br />

görevlisi olmayan ebe, hemşire veya sağlık<br />

memurlarından (toplum sağlığı) aile hekimi<br />

ile anlaşanlar anlaştıkları pozisyon için aile<br />

sağlığı elemanı sözleşmesi imzalarlar.<br />

Bu düzenlemeden sonra kamu görevlisi<br />

olmayan uzman tabip ve tabip istihdamı yoluna<br />

gidilmiştir. En son 2011 yılının Temmuz<br />

ayında kamu görevlisi olmayan aile sağlığı<br />

elemanı pozisyonunda 3.000 ebe, hemşire<br />

veya sağlık memuru (toplum sağlığı) ve acil<br />

tıp teknisyeni alımına karar verilmiştir. Sağlık<br />

Bakanlığı verilerine göre, ülke genelinde Aile<br />

Hekimliği uygulamasına geçildikten sonra<br />

31 Aralık 2010 tarihi itibariyle, toplam 20,185<br />

12<br />

a) Kamu görevlisi olan tabip ve uzman tabiplerin yerleştirilmeleri:<br />

... Başvuru yapan aile hekimliği uzmanları birinci grup, tabipler ve<br />

diğer uzman tabipler ise ikinci grup olacak şekilde hizmet puanına<br />

göre sıralanırlar… Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışıp,<br />

aile hekimliği eğitimi alarak sertifika sahibi olan ve Bakanlıkça<br />

belirlenen usul ve esaslara göre seçilerek birinci aşama uyum<br />

eğitiminde eğitici olarak yer aldığını belgeleyenler eğitici olarak<br />

katıldıkları her bir eğitim için ..., ek puanlamaya tâbi tutulurlar...<br />

Yerleştirmeler önce birinci grup olmak üzere en yüksek hizmet<br />

puanından başlanarak yapılır./ Birinci grubun yerleştirilmesi: Aile<br />

hekimliği uzmanları, grup çalışmasının sağlanması, uzmanlık<br />

hizmetlerinin yaygınlaştırılması ve kişilerin hizmet unsurlarından<br />

dengeli bir şekilde yararlanabilmeleri için her aile sağlığı<br />

merkezinden bir pozisyonu tercih ederek yerleşme hakları<br />

vardır. Bununla birlikte dört (dahil) - altı (dahil) birim planlanmış<br />

aile sağlığı merkezlerinde ikinci bir aile hekimliği uzmanı, altının<br />

üzerinde birim bulunan aile sağlığı merkezlerinde ise her üç birim<br />

için bir aile hekimliği uzmanı daha o pozisyonlardan birini tercih<br />

ederek yerleşebilir. Aile hekimliği uzmanı, aile hekimliği uzmanı<br />

kontenjanı dolan bir aile sağlığı merkezine ancak bir alt gruptan<br />

hizmet puanları sıralamasına göre yerleşebilir./ İkinci grubun<br />

yerleştirilmesi: Birinci grubun yerleştirilmesinde tercih hakkını<br />

kullanmayan aile hekimliği uzmanları, tabipler ve diğer uzman<br />

tabipler en yüksek hizmet puanından başlamak üzere tercihlerine<br />

göre boş kalan aile hekimliği pozisyonlarına yerleşirler.<br />

hekim görev yapmaya başlamıştır. 13 2010<br />

sonu itibariyle 3.600 kişiye bir aile hekimi<br />

hizmet vermektedir. Yıllar itibariyle aile hekimine<br />

kayıtlı kişi sayısının kademeli olarak<br />

azaltılması planlanmıştır. 14<br />

- Döner sermaye payı ve verilecek ücret.-<br />

Kadroya bağlı olarak veya sözleşmeli personel<br />

pozisyonlarında görev yapan personelden<br />

Sağlık Bakanlığınca aile hekimi veya<br />

aile sağlığı elemanı olarak görevlendirilenlere,<br />

209 sayılı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına<br />

Bağlı Sağlık Kuruluşları ile Esenlendirme<br />

(Rehabilitasyon) Tesislerine Verilecek<br />

Döner Sermaye Hakkında Kanun uyarınca<br />

ek ödeme yapılmaz. Bunlara, aylıklarına ve<br />

ücretlerine ilaveten, çalıştıkları günler dikkate<br />

alınarak belirlenen miktarların yarısını aşmamak<br />

üzere tespit edilecek tutarda ödeme<br />

yapılır. Sözleşme yapılan aile hekimi ve aile<br />

sağlığı elemanlarına, 657 m. 4/(B) bendine<br />

göre belirlenen en yüksek brüt sözleşme ücretinin<br />

aile hekimi için (6) katını, aile sağlığı<br />

elemanı için (1,5) katını aşmamak üzere tespit<br />

edilecek tutar, çalışılan ay sonuçlarının ilgili<br />

sağlık idaresine bildiriminden itibaren 15<br />

gün içerisinde ödenir.<br />

Sözleşmeli olarak çalışmaya başlayanların,<br />

daha önce bağlı oldukları sosyal güvenlik<br />

kuruluşlarıyla ilişkileri aynı şekilde devam<br />

ettirilir. Ancak, her türlü prim, kesenek ve kurum<br />

karşılıkları verilecek ücretlerden kesilerek<br />

ilgili sosyal güvenlik kuruluşuna aktarılır.<br />

Bunlar önceki durumları çerçevesinde tedavi<br />

yardımlarından yararlanmaya devam ederler.<br />

Aile hekimi ve aile sağlığı elemanlarının<br />

durumları ve aile hekimliği uzmanlık eğitimi<br />

almış olup olmadıkları da dikkate alınmak<br />

suretiyle yapılacak ödeme tutarlarının tespitinde;<br />

çalıştığı bölgenin sosyo-ekonomik<br />

gelişmişlik düzeyi, aile sağlığı merkezi giderleri,<br />

tetkik ve sarf malzemesi giderleri, kayıtlı<br />

kişi sayısı ve bunların risk grupları, gezici<br />

sağlık hizmetleri ile aile hekimi tarafından<br />

karşılanmayan gider unsurları gibi kriterler<br />

esas alınır. Sağlık Bakanlığınca belirlenen<br />

standartlara göre, koruyucu hekimlik hizmetlerinin<br />

eksik uygulaması halinde bu öde-<br />

13<br />

Sağlık Bakanlığı 2010 Mali Yılı İdare Faaliyet Raporu, s. 48.<br />

14<br />

Sağlık Bakanlığı 2010 Mali Yılı İdare Faaliyet Raporu, s. 49.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Nihat Kayar<br />

me tutarından brüt ücretin %20’sine kadar<br />

indirim yapılır. Sosyo-ekonomik gelişmişlik<br />

düzeyi ücreti, aile sağlığı merkezi giderleri,<br />

tetkik ve sarf malzemesi giderleri ve gezici<br />

sağlık hizmetleri ödemelerinden Damga Vergisi<br />

hariç herhangi bir kesinti yapılmaz.<br />

Aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları,<br />

mevzuat ve sözleşme hükümlerine uygunluk<br />

ile diğer konularda Bakanlık, ilgili mülkî<br />

idare ve sağlık idaresinin denetimine tâbidir.<br />

Aile hekimi ve aile sağlığı elemanları, görevleriyle<br />

ilgili ya da görevleri başında işledikleri<br />

veya kendilerine karşı işlenen suçlarda Devlet<br />

memurları gibi kabul edilir. Aile hekimi ve<br />

aile sağlığı elemanları, 3628 sayılı Mal Bildiriminde<br />

Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla<br />

Mücadele Kanunu gereğince mal bildiriminde<br />

bulunmakla yükümlüdür (m.6).<br />

C. SÖZLEŞMENİN HUKUKİ NİTELİĞİ<br />

Aile hekimliği konusunda, Sağlık Bakanlığı<br />

personeli veya diğer kamu kurum ve kuruluşları<br />

personeli ile yapılan sözleşmenin yönetsel<br />

hizmet sözleşmesi olduğunda tartışma<br />

yoktur. Burada asıl sorun, kamu görevlisi<br />

olmayan ve serbest çalışan uzman tabip,<br />

tabip, ebe, hemşire, sağlık memuru (toplum<br />

sağlığı) ve acil tıp teknisyenleri ile imzalanan<br />

sözleşmenin niteliğidir.<br />

Yönetsel hizmet sözleşmesi, yönetsel<br />

sözleşmelerin bir türüdür. Bunlar, Anayasanın<br />

128’inci maddesi kapsamında “Devletin,<br />

kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin<br />

genel idare esaslarına göre yürütmekle<br />

yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin<br />

gerektirdiği aslî ve sürekli görevler”i yürütecek<br />

olan diğer kamu görevlileri ile yönetim<br />

arasında yapılan iki yanlı bir idari işlemdir.<br />

Burada karşımıza başka bir sorun çıkmaktadır.<br />

O da, kamu görevlisi olmayan aile hekimleri<br />

ve aile sağlığı elemanları diğer kamu<br />

görevlisi midir? Çünkü, bunların diğer kamu<br />

Tablo 3.5: Aile Hekimi ve Aile Sağlığı Elemanı İstihdamı<br />

59<br />

görevlisi olarak kabul edilmeleri durumunda,<br />

bunlarla yapılan sözleşmeler, yönetsel<br />

hizmet sözleşmesi olarak kabul edilecektir.<br />

Anayasa Mahkemesinin Çoğunluk Görüşü.-<br />

5258 sayılı Kanunla ilgili olarak açılan<br />

iptal davasında Anayasa Mahkemesi, aile<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Kamu Görevlisi Olmayan Sözleşmeli Aile Hekimi Ve Aile Sağlığı Elemanı İstihdamı<br />

60<br />

15<br />

Anayasa Mahkemesi, Esas: 2005/10, Karar: 2008/63, Karar<br />

Günü: 21.2.2008, R.G.: 7.11.2008, 27047.<br />

hekimleri ve aile sağlığı elemanlarınca sunulacak<br />

olan aile hekimliği hizmetlerinin, Devletin<br />

genel idare esaslarına göre yürütmekle<br />

yükümlü olduğu kamu hizmetinin gerektirdiği<br />

asli ve sürekli görevlerden olduğunu<br />

kabul etmiş ve aile hekimliği uygulamasında<br />

çalıştırılacakları da diğer kamu görevlileri<br />

içerisinde saymıştır. Mahkemeye göre,<br />

128’inci maddedeki “diğer kamu görevlileri”<br />

kavramı, memurlar ve işçiler dışında, kamu<br />

hizmetinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerde,<br />

kamu hukuku ilişkisiyle çalışanları kapsamakta<br />

olup, kamu hizmetlerinin gerektirdiği<br />

asli ve sürekli görevlerde memur ve/<br />

veya diğer kamu görevlilerinden hangisinin<br />

çalıştırılacağına ilişkin tercih yasakoyucunun<br />

takdir alanı içindedir. Mahkeme’ye göre, ihtiyaç<br />

duyulması halinde, belirtilen nitelikleri<br />

taşıyan kamu görevlisi olmayan kişilerle idari<br />

hizmet sözleşmesi yapılarak aile hekimliği<br />

uygulamalarını yürütmek olanaklıdır. Çünkü,<br />

aile hekimliği uygulamasında çalıştırılacak<br />

olan kamu görevlisi olmayan kişiler, “diğer<br />

kamu görevlisi” kapsamındadır. 15<br />

Mahkeme, kamu görevlisi olmayan kişilerle<br />

yapılacak olan sözleşmenin niteliği<br />

üzerinde ve diğer kamu görevlilerinin kimlerden<br />

oluştuğu konuları üzerinde, herhangi bir<br />

gerekçe ve açıklama getirmeden ya da çok<br />

zayıf gerekçelerle, doğrudan bunların diğer<br />

kamu görevlileri kapsamına girdiği ve bu<br />

nedenle de imzalanan sözleşmenin kamu<br />

hukuku ilişkisi anlamında bir yönetsel hizmet<br />

sözleşmesi olduğu varsayımı üzerinden<br />

hareketle bu sonuca ulaşmıştır. Mahkeme<br />

bu görüşe, 6’ya karşı 5 oyla ulaşmıştır. İptal<br />

isteminin reddine, Fulya KANTARCIOĞLU,<br />

Mehmet ERTEN, A. Necmi ÖZLER, Şevket<br />

APALAK ile Zehra Ayla PERKTAŞ’ın karşıoyları<br />

ve oyçokluğuyla karar verilmiştir.<br />

Kararın bir başka ilginç yönü de, çoğunluk<br />

görüşünü oluşturan 6 üyeden biri olan<br />

Serdar ÖZGÜLDÜR ise, bu görüşe değişik<br />

gerekçe ile katılmıştır. Özgüldür, Anayasa’nın<br />

56. ve 47. maddelerine atıfta bulunarak,<br />

aile hekimliği uygulamasında istihdam edilen<br />

kamu görevlisi olmayan kişilerin “diğer<br />

kamu görevlisi” sayılamayacaklarını söylemektedir.<br />

Bunların sunduğu sağlık hizmetinin<br />

özelliği dikkate alındığında “farklı” bir<br />

kategoriyi teşkil ettiği ve kamu hukukundan<br />

ziyade özel hukuk hükümlerine tâbi oldukları<br />

görülmektedir.<br />

Bu “farklı” kategoriye tâbi personelin<br />

“sözleşmeli” olarak çalıştırılmaları, kendilerinin<br />

657 sayılı Kanun’un 4. maddesi kapsamına<br />

girdiklerini göstermediği gibi, bu sözleşmenin<br />

“idari hizmet sözleşmesi” olarak<br />

da nitelendirilmesi mümkün değildir. Çünkü,<br />

“idari hizmet sözleşmesi” kamuda istihdam<br />

edilen ve işçi sayılmayan kişilerle idare arasında<br />

akdedilen bir sözleşme türüdür ve<br />

söz konusu kişiler 657 sayılı Kanun’un 4.<br />

maddesindeki dört istihdam türünden birini<br />

oluşturur. Bu sözleşmelerden kaynaklanan<br />

uyuşmazlıklar idari yargıda çözümlenmektedir.<br />

Sonuç olarak, bu kişileri “diğer kamu görevlisi”<br />

saymak mümkün olmadığından, bu<br />

kişilerle imzalanan sözleşmeyi de bir “idari<br />

hizmet sözleşmesi” saymaya olanak yoktur.<br />

Çünkü 5258 sayılı Kanunun tüm hükümleri<br />

incelendiğinde, bunların yönetim karşısında<br />

güçsüz bırakılmadıkları, bilakis karşılıklı iradelerin<br />

uyuşması esasına dayanan ve özel<br />

hukukun öngördüğü bir hizmet sözleşmesi<br />

olduğu görülür. Gerek anılan yönetmelik hükümleri,<br />

gerek bu yönetmelik uyarınca hazırlanan<br />

sözleşme metinleri incelendiğinde<br />

de, tek taraflı kamu gücünün söz konusu<br />

olmadığı, sözleşme feshi nedenlerinin karşılıklı<br />

ve dengeli bir biçimde düzenlendiği<br />

görülmektedir.<br />

Özgüldür, bu farklı gerekçelerle, yani<br />

bunların “diğer kamu görevlileri” kapsamına<br />

girmediği, bunlarla akdedilen sözleşmenin<br />

bir “idari hizmet sözleşmesi” olmayıp, özel<br />

hukuka tâbi bir hizmet sözleşmesi niteliğinde<br />

bulunduğu, dolayısıyle iptal isteminin bu<br />

gerekçelerle reddi gerektiğini düşünmektedir.<br />

Bu durumda, 6 üye, aile hekimliği hizmetlerinde<br />

çalıştırılan kamu görevlisi olmayanların<br />

Anayasanın 128’inci maddesi kapsamında<br />

diğer kamu görevlisi olmadıkları ve<br />

bunlarla yönetsel yargı denetimine tabi olan<br />

yönetsel hizmet sözleşmesi imzalanamayacağını<br />

söylemektedirler.<br />

Danıştay’ın Görüşü.- İzmir İlinin 5258<br />

sayılı Kanuna dayanılarak pilot il olarak<br />

belirlenmesine ilişkin 16 Şubat 2006 tarihli<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Nihat Kayar<br />

Sağlık Bakanlığı işlemi ile 2005/9142 sayılı<br />

Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan<br />

Aile Hekimliği Pilot Uygulaması Kapsamında<br />

Sağlık Bakanlığı’nca Çalıştırılan Personele<br />

Yapılacak Ödemeler ve Sözleşme Şartları<br />

Hakkında Yönetmeliğin tüm hükümlerinin<br />

iptali istemiyle açılan iptal davasında, Danıştay,<br />

Anayasa Mahkemesinin daha önce verilmiş<br />

red kararındaki gerekçeye dayanarak<br />

red kararı vermiştir. 16<br />

Danıştay’a göre, kamu kesiminde, özellikle<br />

de Sağlık Bakanlığı’nda sözleşmeli<br />

personel istihdamı çok yaygın biçimde uygulanmakta<br />

olup, asli ve sürekli görevlerde<br />

memur ve/veya diğer kamu görevlilerinden<br />

hangisinin çalıştırılacağına ilişkin tercih Yasakoyucunun<br />

takdir alanı içindedir. Sözleşmeli<br />

personel istihdamı, genel olarak,<br />

uzmanlık gerektiren yaşamsal önemi haiz<br />

sağlık hizmetinin özelliğinden, yurdun tüm<br />

bölgelerine sağlık hizmetlerinin sürekli ve<br />

düzenli bir biçimde ulaştırılması zorunluluğundan<br />

kaynaklanmakta ve sağlık personelinin<br />

ücret düzeyinin iyileştirilmesinde bir araç<br />

olarak da kullanılmaktadır. Aynı durum, aile<br />

hekimliği pilot uygulamasında da geçerlidir.<br />

Bu uygulama ile, aile hekimliğinde, birinci<br />

basamak sağlık hizmetlerinin kamu hizmeti<br />

olma niteliği değişmemekte, bu hizmetler<br />

her koşulda kamu görevlileri tarafından yerine<br />

getirilmekte ve sözleşme koşulları hizmetin<br />

özelliği dikkate alınarak belirlenmektedir.<br />

Anayasa Mahkemesinin Azınlık Görüşü.-<br />

Kantarcıoğlu ve Perktaş’a göre, Aile hekimliği<br />

sağlık hizmetleri, devletin genel idare<br />

esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu<br />

asli ve sürekli görevler kamu hizmetleri<br />

kapsamında olduğu için,bu hizmetler, kamu<br />

görevlisi niteliği taşımayanlar tarafından yürütülemez.<br />

Erten ve Özler’e göre, Devletin<br />

asli ve sürekli görevlerinden olan ve genel<br />

idare esaslarına göre memur veya diğer<br />

kamu görevlileri eliyle yürütülmesi gereken<br />

aile hekimliği uygulamasına ilişkin sağlık<br />

hizmetleri, özel hukuk sözleşmesi ile çalışan<br />

ve idari hizmet sözleşmesi olmadığı için<br />

kamu hukuku bağlantısı bulunmayan bu nedenle<br />

de memur ya da kamu görevlisi sayılması<br />

mümkün olmayan kimseler tarafından<br />

16<br />

Danıştay, 5. D., Karar: 2009/2011, Esas: 2007/6860, Karar<br />

Tarihi: 15/04/2009.<br />

yerine getirilemez. Apalak ise yazdığı azlık<br />

oyunda, 657 sayılı Kanunda, memurlar, sözleşmeli<br />

personel, geçici personel ve işçiler<br />

dışında bir çalıştırma biçimi yasaklandığını,<br />

bu kişilerle yapılacak sözleşmenin hukuksal<br />

niteliği ve Anayasa’da yer almayan farklı<br />

bir görevlendirme yarattığını belirtmektedir.<br />

Ayrıca, bunlara sözleşmeli personelle ilgili<br />

ücretlerinin üstünde bir ödeme yapılması,<br />

Anayasa’nın amaçladığı dizgenin dışına çıkıldığı,<br />

kendine özgü, konum ve ücretleriyle<br />

eşitlikle de çelişir sonuçlara etken olmaktadır.<br />

1982 Anayasası’na göre, sağlık hizmetleri,<br />

yönetsel kamu hizmeti niteliğindedir.<br />

“A. Sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması”<br />

başlıklı 56’ncı maddeye göre, “Herkes, sağlıklı<br />

ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına<br />

sahip” olduğu için, “Devlet, herkesin hayatını,<br />

beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini<br />

sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf<br />

ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek<br />

amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden<br />

planlayıp hizmet vermesini düzenler.” ve bu<br />

görevini “kamu ve özel kesimlerdeki sağlık<br />

ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları<br />

denetleyerek yerine getirir.”.<br />

Anayasanın 47’nci maddesine 13 Ağustos<br />

1999 tarih ve 4446 sayılı Kanunun birinci<br />

maddesi ile eklenen son fıkrasına göre, Devlet,<br />

KİT ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından<br />

yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin<br />

özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya<br />

tüzelkişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceği<br />

kanunla belirlenir.<br />

1982 Anayasası’nın 128’inci maddesine<br />

göre, Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri<br />

ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare<br />

esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları<br />

kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve<br />

sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu<br />

görevlileri eliyle görülür.<br />

Anayasadaki hükümlere bakıldığında,<br />

aile hekimliği uygulamalarının Devlet<br />

tarafından ya da Devletin sıkı gözetim<br />

ve denetimi altında özel kişiler tarafından<br />

da yürütülmesi gereken asli ve sürekli bir<br />

kamu hizmeti olduğu anlaşılmaktadır. Asli<br />

ve sürekli kamu hizmetlerinin Devlet eliyle<br />

yürütülmesi durumunda, bunun memurlar<br />

ve diğer kamu görevlileri eliyle yürütülmesi<br />

gerekir. Genel idare genel idare esaslarına<br />

61<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Kamu Görevlisi Olmayan Sözleşmeli Aile Hekimi Ve Aile Sağlığı Elemanı İstihdamı<br />

62<br />

göre yürütülmesi gereken aslî ve sürekli<br />

görevlerin 657 sayılı Kanunun 4’üncü maddesinde<br />

belirtilen dört istihdam türü (memur,<br />

sözleşmeli personel, geçici personel,<br />

işçi) dışında bir kategori ile yürütülmesi,<br />

128’inci madde değişmediği sürece olanaklı<br />

değildir.<br />

Aile hekimliği hizmetlerinin ihtiyaç duyulması<br />

halinde kamu görevlisi olmayan<br />

kişilere yaptırılması uygulaması, esas itibariyle<br />

“hizmet satın alma”dan başka bir şey<br />

değildir. Hizmet satın alma denilen durum<br />

ise, ihale sistemine göre yürütülen süreç<br />

sonunda akdedilen sözleşmeye benzemektedir.<br />

Yönetim Hukukunda kabul edildiği<br />

şekliyle, ihalenin, ihaleyi kazananla<br />

sözleşme akdedilmesine kadar olan aşama<br />

yönetsel aşama olup, bu aşamadan<br />

kaynaklanan anlaşmazlıklar kamu hukuku<br />

ilişkisi olup, yönetsel yargı denetimine<br />

tabidir. İhaleyi kazananla akdedilen sözleşme<br />

ise özel hukuka tabi olup, bundan<br />

kaynaklanan anlaşmazlıklar ise adli yargı<br />

denetimine tabidir.<br />

Özgüldür’ün atıfta bulunduğu Anayasanın<br />

47’nci madde hükmüne bakıldığında,<br />

Devletin, yürütülen yatırım ve hizmetlerden<br />

(genel idare esaslarına göre yürütülmesi<br />

gereken asli ve sürekli kamu hizmetlerinden<br />

bahsedilmemektedir.) hangilerinin<br />

özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya<br />

tüzelkişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceğinin<br />

kanunla belirlenmesi konusunda<br />

TBMM’ne takdir yetkisi tanındığı görülmektedir.<br />

Bu maddeye dayanılarak bazı<br />

yatırımların Yap-İşlet 17 ve Yap-İşlet-Devret 18<br />

yöntemiyle özel kişilerle akdedilen sözleşme<br />

gereğince yürütülmesi sırasında bu kişiler<br />

ve çalıştırdıkları kişiler kamu görevlisi olarak<br />

kabul edilmemektedirler. Çünkü bu kişilerin<br />

üstlendiği hizmetler, üretimi ve işletilmesi<br />

ekonomik boyut içeren ve genel idare esaslarına<br />

göre yürütülmeyen faaliyetlerdir.<br />

17<br />

Yap-İşlet Modeli İle Elektrik Enerjisi Üretim Tesislerinin<br />

Kurulması Ve İşletilmesi İle Enerji Satışının Düzenlenmesi<br />

Hakkında Kanun, Kanun No: 4283, Kabul Tarihi: 16/7/1997, R.G.:<br />

19/7/1997, 23054. Madde 3/son (Ek fıkra: 1/7/2006-5539/1<br />

md.) Bu sözleşmeler özel hukuk hükümlerine tâbidir.<br />

18<br />

Bazı Yatırım Ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli<br />

Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun, 3996, K.T.:<br />

8/6/1994, R.G.: 13/6/1994, 21959. Sözleşme M.5-(Değ.:<br />

20/12/1999-4493 m.2) Yüksek Planlama Kurulunca belirlenen<br />

idare ile sermaye şirketi veya yabancı şirket arasında yapılacak<br />

sözleşme, özel hukuk hükümlerine tabidir.<br />

Bu maddeye dayanılarak çıkarılacak bir<br />

kanun, ancak, akdedilecek sözleşmenin<br />

niteliğini belirlemeye yarar. Yoksa bu kapsamda,<br />

özel hukuka tabi olacak sözleşme<br />

ile 128’inci madde değişmediği sürece,<br />

genel idare esaslarına göre yürütülmesi gereken<br />

kamu hizmetleri, memurlar ve diğer<br />

kamu görevlileri dışında “farklı” kategorideki<br />

kişileri kamu görevlisi statüsüne sokarak<br />

yürütülemez. Zaten Anayasa Mahkemesinin<br />

çoğunluk görüşünü oluşturan 5 üyesinin<br />

görüşü de buna dayanmaktadır. Bunlara<br />

göre, aile hekimliği hizmetlerinde çalıştırılacak<br />

olan kamu görevlisi olmayan kişilerin,<br />

sözleşme akdedildikten sonra “diğer kamu<br />

görevlisi” olarak kabul edilmesi bunu göstermektedir.<br />

Aksi düşünüldüğünde, yani bu<br />

kişilerin diğer kamu görevlisi kabul edilmemesi<br />

durumunda, aile hekimliği hizmetlerinin<br />

bu yolla yürütülmesinin olanaksızlığı da<br />

kabul edilmiş olmaktadır.<br />

5258 sayılı Kanunda (m. 6), aile hekimi<br />

ve aile sağlığı elemanları, görevleriyle ilgili<br />

ya da görevleri başında işledikleri veya<br />

kendilerine karşı işlenen suçlarda Devlet<br />

memurları gibi kabul edilecekleri ve 3628<br />

sayılı Kanun gereğince mal bildiriminde bulunmakla<br />

yükümlü oldukları belirtilmiştir. Bu<br />

hüküm dahi, bunların kamu görevlisi olarak<br />

kabulüne olanak tanımaz. Anayasa Mahkemesi<br />

1987 yılında verdiği bir kararda, il genel<br />

meclisi ve belediye meclisi üyelerinin,<br />

“hizmet kadrosuna sürekli biçimde girmiş ve<br />

onunla kaynaşmış olmadıkları, kamu hizmetlerine<br />

geçici ve arızi katıldıkları, örgüt içinde<br />

ve aralarında hiyerarşi bağı bulunmadığı, üstlendikleri<br />

kamu hizmetleri dışında varlıklarını,<br />

iş ve mesleklerindeki yerlerini korudukları,<br />

kamu hizmetlerinin gerektirdiği alan ve ölçülerde<br />

uzmanlaşmadıkları için” memur ya da<br />

kamu görevlisi sayılamayacaklarını ve bunların<br />

olsa olsa kamusal ajan olarak nitelendirilmesi<br />

gerektiğini kabul etmiştir. Bunların,<br />

görevleri sırasında ve görevlerinden dolayı<br />

işledikleri suçları bakımından T.C.K. uygulamasında<br />

memur durumunda sayılmaları,<br />

ellerinde kamu gücünü ve diğer araçları<br />

bulundurmaları nedeniyle ayrı bir korumaya<br />

tabi tutulma gereksinimine dayanmaktadır.<br />

Ceza hukukuna özgü bu nedenler, onların<br />

yönetim hukuku ilkelerine göre de memur<br />

ya da kamu görevlisi olarak kabulüne yeterli<br />

değildir. 19 Bu gerekçeler, kamu görevlisi ol-<br />

19<br />

Anayasa Mahkemesi, Esas: 1987/18, Karar: 1988/23, Karar<br />

Günü: 22.6.1988, R.G.: 26.11.1988, 20001.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Nihat Kayar<br />

mayan aile hekimi ve aile sağlığı elemanları<br />

için de geçerlidir.<br />

SONUÇ<br />

Kanunun uygulama biçimine bakıldığında,<br />

memur ve sözleşmeli personel statüsünden<br />

aile hekimliğine geçiş, yeni bir istihdam<br />

türü yaratma amacıyla yüksek maaş vererek<br />

özendirilmektedir. Kamu görevlisi olmayan<br />

aile sağlığı elemanı çalıştırma yaygınlaştıkça<br />

ve bunların sayısı arttıkça, bir süre sonra,<br />

4/C’li personel krizine benzer sorunlarla<br />

karşılaşılacaktır. Mevcut sistem içinde, sözleşmeli<br />

personel ve geçici personel uygulamaları<br />

nedeniyle zaten sorunlu bir alan olan<br />

kamu istihdamı, “kamu görevlisi olmayan<br />

aile hekimi ve aile sağlığı elemanı” çalıştırılması<br />

ile Anayasaya aykırı biçimde, çok sınırlı<br />

güvencesi olan farklı bir kamusal istihdam<br />

biçimi yaratılmaya çalışılmaktadır.<br />

Kutu 3.2: 5258 Sayılı Kanunun TBMM Görüşmeleri 20 .<br />

CHP Grubu Adına Mehmet Uğur Neşşar (Denizli) - ... aile hekimleri ve aile sağlığı<br />

elemanlarının memur veya diğer kamu görevlileri statüsünde olmayacakları açık... bu<br />

hizmetlerin genel idare esaslarına göre yürütülmekle yükümlü bulunan kamu hizmetlerinin<br />

gerektirdiği aslî ve sürekli görevler niteliğinde olmadığı anlamı hâsıl olur ki, bu,<br />

anayasal açıdan kabul edilebilir bir şey değildir...<br />

... tasarıyla getirilen statü, özel hukuk hükümlerine tabi sözleşmeli personel çalıştırılması<br />

statüsüdür. Bu statünün Anayasaya aykırılığı çok açık biçimde görüldüğü için<br />

hükümetin teklif ettiği kanun tasarısının 7 nci maddesinde yer alan “aile hekimi ile aile<br />

sağlığı elemanlarının nitelikleri, hak ve yükümlülükleri, (...) Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak<br />

yönetmelikle düzenlenir” hükmü, Plan ve Bütçe Komisyonunda değiştirilerek “çalışma<br />

usul ve esasları; (...) Sağlık Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir” haline<br />

getirilmiştir.<br />

... bu değişikliğin sözleşmeli çalıştırılacak aile hekimleri ve aile sağlığı elemanlarının<br />

istihdam biçimlerinin Anayasaya aykırılığını ortadan kaldırmaya yönelik olduğu şüphesizdir;<br />

... tasarıya göre, aile hekimleri ve aile sağlığı elemanları memur veya diğer kamu<br />

görevlileri statüsünde olmadığı için, böyle bir değişiklik Anayasaya aykırılığı da ortadan<br />

kaldırmaz. Gereksiz yere yapılmış bu değişiklik, tasarıyı hazırlayanların da bir kafa karışıklığı<br />

içerisinde olduğunu bu şekilde ortaya koymaktadır.<br />

Maddenin uzunluğu dikkate alındığında, bu maddenin içerisinde bir şeylerin saklanmakta<br />

olduğu zaten anlaşılıyor... yeni bir sözleşmeli çalışma statüsü ihdas edilmek istenmektedir.<br />

Hukuk dili olduğu için biraz daha fazla okuyacağım bu sefer. Söz konusu statü,<br />

Sağlık Bakanlığının ve hükümetin aile hekimliği uygulamasıyla oluşturmayı hedeflediği<br />

kamusal düzen değişikliğini deşifre etmektedir.<br />

... Hükümet, bu yasayla, devlet memurluğu ve diğer kamu görevlileri tanımlaması<br />

dışında, ülkemizde bugüne kadar emsali olmayan yeni bir sözleşmeli personel tanımı<br />

ortaya atmaktadır. Bu yolla, Anayasanın kamu hizmetlerinin kimlerle ve nasıl verileceğiyle<br />

ilgili hükümleri by-pass edilmek istenmektedir. Biz, bu tanımlamayı, verilmesi amaçlanan<br />

hizmetin özelliği ve dolayısıyla Anayasayla çelişkili buluyor ve reddediyoruz.<br />

… mevcut anayasal ve idarî yapımız, sözleşmeli personel çalıştırmanın çerçevesini<br />

bu şekilde çizmişken, görüşmekte olduğumuz tasarı, bu çerçevenin dışında ve anayasal<br />

çerçeveyi zorlayan düzenlemeler getirmektedir. Örneğin, kanun tasarısının 3üncü maddesinin<br />

ikinci fıkrasının son cümlesinde özetle, ihtiyaç duyulması halinde, kamu görevlisi<br />

olmayan uzman tabip, tabip ve aile sağlığı elemanları sözleşme yapılarak çalıştırılabilir<br />

hükmü yer almaktadır... getirilen statü, özel hukuk hükümlerine tabi sözleşmeli personel<br />

çalıştırılması statüsüdür..<br />

63<br />

20<br />

TBMM Genel Kurul Tutanağı 22. Dönem 3. Yasama Yılı, 21. Birleşim 24/Kasım /2004 Çarşamba, Dönem: 22, Yasama Yılı: 3, TBMM<br />

Tutanak Dergisi, Cilt: 65, 21 inci Birleşim, 24 Kasım 2004 Çarşamba.<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


JAPON EKONOMİSİNE<br />

GENEL BİR BAKIŞ<br />

Hakan Alkan*<br />

64<br />

* Japonya Eski Ekonomi Müşaviri<br />

1868 Meiji reformları döneminden itibaren<br />

piyasa ekonomisi kavramını benimsemiş<br />

olan Japonya, ekonomik yapısını İngiltere ve<br />

ABD’nin özel sermayeye dayalı serbest girişim<br />

modeline göre yapılandırmıştır. Ancak<br />

Japon ekonomik modelinin kendine özgü birçok<br />

özelliği bulunmaktadır. II. Dünya savaşı<br />

öncesi dikey olarak tekelleşmiş aile şirketlerine<br />

(Zaibatsu) dayalı olan Japon ekonomisi,<br />

savaş sonrası işgal kuvvetleri komutanı General<br />

MacArthur tarafından uygulanan tekellerin<br />

dağıtılması politikası sonrası yine kendine<br />

özgü yapılanma süreci içine girerek bu kez<br />

Keiretsu adı verilen ve büyük bankalar etrafında<br />

örgütlenen çok sayıda şirketten oluşan bir<br />

yapıya sahip olmuştur. 1990 yılında başlayan<br />

durgunluk öncesi altı büyük Keiretsu bulunmaktaydı.<br />

Bunlar sırasıyla; Mitsubishi ( Mitsubishi<br />

Bank), Mitsui ( Mitsui Bank), Sumitomo<br />

( Sumitomo Bank), Fuyo (Fuji Bank), Dai-Ichi<br />

Kangyo ( Dai-Ichi Kangyo Bank) ve Sanwa<br />

(Sanwa Bank) şirketlerinden oluşmaktaydı.<br />

Ekonomik durgunluk sonrası başlatılan yeniden<br />

yapılanma ve reformlar döneminde,<br />

Japon hükümeti bu şirketleri birleşmeye zorlamış<br />

ve bu nedenle bugün bu şirketlerin ticari<br />

ilişkileri ve ortaklık yapıları karmaşık bir<br />

yapıya kavuşmuştur.<br />

Günümüze geldiğimizde Japon ekonomisinde<br />

onyıllardır yaşanan durgunluğun sadece<br />

dış talebin ve ekonomi canlandırma teşviklerinin<br />

bitmesi nedenleriyle tarif edilemez<br />

olduğu görülmektedir. Japonya’nın global<br />

ekonomik krizin olumsuz etkileri ile ciddi bir<br />

durgunluk içine düştüğü bir gerçektir, fakat<br />

iyileşme hızının yetersiz olmasının önemli nedenlerinden<br />

biri yurtiçindeki ekonomik parametrelerden<br />

kaynaklanmaktadır. Özellikle,<br />

uzun zamandır yaşanan deflasyon ve yüksek<br />

seviyede bulunan devlet borcu, nüfusun giderek<br />

azalması ve yaşlanması Japonya’nın<br />

İkinci Dünya Savaşından beri ilk defa yaşadığı<br />

ağır durgunluğun üstesinden gelmesini<br />

engellemektedir.<br />

2010 yılında Japon ekonomisi, global ekonomik<br />

krizin etkilerine rağmen ABD ve Avrupa<br />

ülkelerine göre daha çok ilerleme kaydetmiştir.<br />

Ancak, ekonomideki bu düzelme 2010<br />

Ağustos ayından itibaren yavaşlama trendine<br />

girmiştir. Devlet tarafından uygulanan teşviklerin<br />

kaldırılması, Yen değerinin yükselmesi<br />

ve diğer bölge ekonomilerindeki, özellikle Avrupa<br />

ülkelerindeki belirsizlikten dolayı ihracatta<br />

ve dolayısıyla ekonomide durgunluk söz<br />

konusu olmuştur. Diğer yandan Japonya’nın<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Hakan Alkan<br />

Japonyanın Sosyal ve Ekonomik Göstergeleri<br />

65<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Japon Ekonomisine Genel Bir Bakış<br />

66<br />

doğu bölgesinde 11 Mart 2011 tarihinde meydana<br />

gelen büyük deprem felaketi ekonomiyi<br />

olumsuz şekilde etkilemiştir. Özelikle depremden<br />

etkilenen bölgede tedarik zicirinin<br />

bozulması ve TEPCO (Tokyo Electric Power<br />

Company) ve Tohoku Elecktric Power Co.’nin<br />

elektrik verdiği bölgedeki kesintiler nedeniyle<br />

endüstriyel üretim ve ihracat azalmıştır.<br />

Dünya ekonomisindeki gelişmeler , Japon<br />

Hükümetinin yeniden yapılanma politikaları,<br />

vergi ve sosyal güvenlik alanında yapılması<br />

düşünülen reformlar dikkate alınarak Japon<br />

ekonomisinin gelecek 10 yıl içerisinde yıllık<br />

bazda nominal olarak % 2,4 ; reel olarak %<br />

1,8 oranında büyüyeceği tahmin edilmektedir.<br />

Japon ekonomisinin büyümesi bağlamında<br />

göz önünde bulundurulması gereken üç<br />

önemli husus bulunmaktadır. Bunlardan birincisi<br />

kurlardaki dalgalanmanın ekonomiye<br />

doğrudan etkisi ve dolaylı olarak ihracatçının<br />

rekabet edebilmesini etkileyen dolaylı etkisi.<br />

İkincisi, 11 Mart depreminden zarar gören<br />

Nükleer Santrallerin üretimini durdurması<br />

nedeniyle oluşan elektrik sıkıntısının; termal<br />

santrallerle ve enerji talebinin kontrol altına<br />

alınması yöntemleri ile üstesinden gelinmeye<br />

çalışılmasıdır. Üçüncüsü ise bugün hemen<br />

hemen tüm ülkelerde artarak devam eden<br />

kamu borcu problematiğidir. Japon kamu<br />

maliyesinin durumuna bakıldığında kamu<br />

borcu’nun GSYIH’ye oranının % 200 seviyesinde<br />

olduğu görülmektedir. Bu yüksek kamu<br />

borcunun hafifletilmesi amacıyla vergi sisteminde<br />

ve sosyal güvenlik sisteminde bazı değişiklikler<br />

yapılması planlanmaktadır.<br />

Japon nüfüsünun azalması ekonominin<br />

önündeki en büyük engellerden birisidir. Zira<br />

nüfus azalışı büyüme potansiyelini düşürerek<br />

kamu borcunun azaltılması sürecini uzatmaktadır.<br />

Bu problem gelişmiş ülkelerin çoğunda<br />

görülmekle beraber; nüfusun azalması ve<br />

yaşlanması Japonya için daha ciddi bir problem<br />

olarak görülmektedir. Japonyadaki nüfus<br />

artış oranı ABD ve birçok Avrupa ülkesinden<br />

düşüktür.<br />

Yaklaşık iki onyıldır Japon ekonomisinin<br />

muzdarip olduğu deflasyon dünya ekonomi<br />

literatürüne “Japanization” olarak geçmiştir.<br />

Japon Merkez Bankası 14 Şubat 2012 tarihinde<br />

almış olduğu parasal kararlar ile orta ve<br />

uzun vadede fiyat istikrarını, parasal genişlemeye<br />

devam ederek tüketici fiyatları endeksi-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Hakan Alkan<br />

ni % 1 oranında artırarak deflasyondan çıkışı<br />

hedeflemiş ve bu amaçları gerçekleştirmek<br />

için Varlık Satınalma Programındaki (JGB satın<br />

almak için) miktarları yükseltmeye karar<br />

vermiştir.<br />

2011 yılı itibariyle satın alma gücü paritesine<br />

göre ABD ve Çin’in ardından dünyanın<br />

üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya dünyanın<br />

en büyük dördüncü ihracat ve ithalatçı<br />

ülkesi konumundadır.<br />

Yüksek kaliteli tüketim mallarını ve gelişmiş<br />

sermaye mallarını ihraç eden bir ülke<br />

olarak Japonya’nın, rekabet gücünün sürekli<br />

yüksek seviyede tutulması çok önemlidir. Bu<br />

konuda, ekonomik büyümeyi desteklemek<br />

açısından, Trans-Pacific Partnership (TPP) ile<br />

ticaretin serbest bırakılmasının geliştirilmesine<br />

önem verilmekte ve bu bağlamda TPP için<br />

üye ülkeler ile müzakereler devam etmektedir.<br />

Japonya’nın TTP’ye girmesi halinde üretimde<br />

ortalama olarak % 0,5 oranında bir artış<br />

olacağı tahmin edilmektedir. Ayrıca, Japon<br />

ekonomisindeki yurtiçi talebin artırılması ve<br />

iş imkanlarının yaratılması anlamında yeni<br />

bir ekonomik dengenin oluşturulması gerekmektedir.<br />

Zira, Japonya’da işgücünün yaklaşık<br />

dörtte üçü, yurtiçi için üretilen mal veya<br />

hizmetlerin üretiminde çalışmaktadır. Ancak,<br />

son 10 yıldır devam eden düşük büyüme oranı<br />

ve kronik deflasyon nedeniyle, söz konusu<br />

yurtiçi mal ve hizmetler için yapılan yatırımlar<br />

sürekli düşük seviyede kalmıştır. Yaşlanan<br />

nüfus, yaşlı bakımı ve sağlık hizmetleri gibi<br />

benzer ihtiyaçları karşılamak için canlı bir piyasa<br />

oluşturamamıştır.<br />

II. Dünya Savaşında yaşadığı büyük yıkıma<br />

rağmen Japonya, kısa süre içinde hızla<br />

gelişerek, birçok ülke için örnek bir kalkınma<br />

modeli oluşturmuştur. Özellikle 1960-1980<br />

döneminde çok hızlı büyüyen Japon ekonomisi,<br />

1980’ li yıllarda yaşadığı “balon” (bubble<br />

economy) büyüme döneminin arkasından<br />

1990’ların başlarından itibaren finans sektöründe<br />

başlayan ve reel ekonomiye yayılan<br />

durgunluk sürecine girmiştir.<br />

Japon ekonomisi, 1990’ların sonları ve<br />

2000’li yılların başlarında da deflasyon, bankacılık<br />

ve finansal piyasalar krizi, nüfus, istihdam<br />

ve sosyal güvenlik sorunları, yüksek<br />

oranda kamu borçları gibi sorunlarla boğuşmaya<br />

devam etmiştir. Ancak, 2002 yılı başından<br />

itibaren dünyada yaşanan hızlı büyüme<br />

ve uzakdoğu’nun dünya ekonomisinde dinamizmi<br />

ve ağırlığının giderek artmasına paralel<br />

olarak bir gelişme ve iyileşme dönemi yaşanmıştır.<br />

2006 yılının sonlarına doğru ekonomik<br />

büyümedeki istikrarlı seyir, bu büyümenin gerek<br />

ihracatla, gerek iç piyasadaki talep artışı<br />

ve sabit sermaye yatırımlarındaki büyüme ile<br />

desteklenmesi, böylece ekonomik büyümenin<br />

piyasaları canlandırması, Japon ekonomisini<br />

yeniden iyimser bir havaya sokmuştur.<br />

Bu dönemde ekonomi üzerindeki deflasyonist<br />

baskının kalktığına dair işaretler ve Japon<br />

Merkez Bankası’nın sıfır faiz ve gevşek<br />

para politikalarını terketmesi de ekonomideki<br />

olumlu sinyalleri güçlendirmiştir. Şubat 2002<br />

tarihinde başladığı ve Ekim 2007 tarihinde<br />

sona erdiği kabul edilen savaş sonrası yaşanan<br />

en uzun (69 ay) ekonomik genişleme döneminde<br />

Japon ekonomisi yıllık ortalama % 2<br />

büyümüştür. Bu dönemde yaşanan büyüme<br />

diğer genişleme dönemlerinden farklı olarak<br />

büyük oranda dış talepten kaynaklanmıştır.<br />

Alınan bütün tedbirlere rağmen iç tüketim<br />

canlandırılamamıştır. Nitekim 2007 yılı sonlarında<br />

ABD ekonomisinde başlayan, hızla<br />

tüm dünyaya yayılan mali krizin reel sektöre<br />

sirayet etmesi ve dış talebin hızla azalmaya<br />

başlaması ile , son dönem büyümesi ihracata<br />

dayalı olan Japonya yeniden ve daha büyük<br />

bir durgunluk sürecine girmiştir. Böylece 12<br />

yıllık durgunluk döneminin ardından yaşanan<br />

6 yıllık toparlanma dönemi ve bunun yarattığı<br />

iyimser hava bu kez küresel durgunluğun<br />

etkisi ile yerini büyük bir karamsarlığa bırakmıştır.<br />

Diğer yandan Japon ekonomisi, 2008<br />

yılı Eylül ayında ABD’li dev yatırım bankası<br />

Lehman Brothers’ın iflası ile başlayan büyük<br />

global krizin etkilerinden kurtulmaya<br />

başladığı dönemde, 11 Mart 2011 tarihinde<br />

Japonya’nın doğu bölgesinde meydana gelen<br />

büyük deprem ve sonrasındaki tsunami<br />

felaketi ile sarsılmıştır. Depremin meydana<br />

geldiği bölge imalat sanayine yedek parça<br />

67<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Japon Ekonomisine Genel Bir Bakış<br />

68<br />

temin eden üretim tesislerinin, ülkenin enerji<br />

ihtiyacını karşılayan nükleer santrallerin (Fukushima<br />

Daichi Nükleer Santrali) ve tarımsal<br />

üretimin yapıldığı bir bölge olup sadece Japonya’daki<br />

şirketleri değil çevre ekonomileri<br />

de etkilemiştir. Bu bağlamda, üretimdeki tedarik<br />

zincirinin bozulması, deprem ve tsunami<br />

felaketinden zarar gören nükleer santralden<br />

yayılan radyoaktif serpinti nedeniyle tarım ve<br />

balıkçılık sektörünün büyük zarar görmesi ve<br />

belkide en önemlilerinden biri olan nükleer<br />

santrallerden elektrik üretimi konusu, depremde<br />

meydana gelen kaza nedeniyle tekrar<br />

gözden geçirilerek ülkede mevcut 54 nükleer<br />

santralin 53’nün devre dışı bırakılması nedeniyle<br />

oluşan enerji sıkıntısı Japonya’nın büyüme<br />

beklentilerinin aşağı yönde revize edilmesine<br />

neden olmuştur.<br />

Japon ekonomisindeki kötüleşme şirketlerin<br />

performası açısından da çok kritik bir<br />

seviyeye ulaşmıştır. İsviçrede IMD Business<br />

School tarafından yayınlanan verilere göre<br />

Japonya 1990 yılında rekabet gücü açısından<br />

ilk başlarda iken 2009 yılında bu sıralamada<br />

17. sıraya <strong>2013</strong> yılında ise 24. sıraya gerilemiştir.<br />

Bu sonucun arkasındaki sebep ise<br />

ülke ekonomisinin büyümesinin lokomotifi<br />

olan Japon şirketlerinin yatırımlarını yurtdışında<br />

yapmalarıdır.<br />

Japon ekonomisindeki talep eksikliği fiyatlar<br />

üzerinde aşağı yönlü baskı yapmakta ve<br />

kronik deflasyona sebep olmaktadır. Japon<br />

hükümeti talebin canlı tutulması bağlamında<br />

çevre dostu olarak tabir edeceğimiz elektrikle<br />

çalışan otomobillerin ve enerji tasarrruflu ev<br />

aletlerinin satın alınması gibi indirim ve teşvik<br />

sistemlerini uygulamıştır.<br />

11 Mart 2011 tarihinde meydana gelen<br />

büyük deprem felaketi sonrasında Tohoku<br />

bölgesindeki altyapı yatırımları, binalar ve<br />

konutların büyük zarar görmesi nedeniyle<br />

hükümet yapmış olduğu ek bütçelerle zarar<br />

gören bölgenin yeniden imarını ve yeniden<br />

yapılandırılmasını amaçlamıştır. Bu bağlamda<br />

yapılan ve yapılacak olan kamu harcamalarının<br />

GSYH’yı artıracağı düşünülmüştür.<br />

Yapılan kamuoyu yoklamalarında, insanların<br />

geleceklerine ilişkin belirsizliklerinden dolayı<br />

memnuniyetsizlikleri dikkat çekmektedir. Bu<br />

itibarla devletçe yapılan sübvansiyonlar ve<br />

verilen teşviklerden ziyade daha çok istihdam<br />

imkanı sağlanması ve bireylerin ekonomik<br />

olarak desteklenmelerinin gerektiği düşünülmektedir.<br />

Bu noktada Japon hükümeti<br />

istihdam yaratılması için yaşlanan nufusunun<br />

bakım ve medikal ihtiyaçlarının karşılanması<br />

alanlarında iş alanları açmaya çalışmaktadır.<br />

Bu alanda yaşanan en önemli sorun yorucu<br />

iş ortamına karşılık ücretlerin düşük olması ve<br />

çalışanların işi çabuk bırakmaları nedeniyle<br />

kronik bir işçi eksikliği yaşanmasıdır. Bu nedenle<br />

bu sektörlerde çalışanların iş koşullarının<br />

ve ücretlerinin artırılması gerekmektedir.<br />

Japonya’nın ekonomik ölçeğinin, doğum<br />

oranlarının düşmesi ve yaşlanma sebebiyle<br />

daha da küçüleceği düşünülmektedir. Bu<br />

nedenle bazı ekonomistler arasında öncelikle<br />

yurtdışı talep yoluyla gelirleri artırmak gerektiği<br />

görüşü hakimdir. Bu amaç için Japonya<br />

orta gelirli yükselen piyasalar denilen ülkelerde<br />

, demiryolu, elektrik santrali ve diğer büyük<br />

projeleri inşa etmek için çaba sarfetmektedir.<br />

Diğer yandan istikrarlı bir büyümeyi yakalamak<br />

amacıyla innovative teknoloji alanı<br />

kullanılmaya çalışılmaktadır. Bilindiği üzere<br />

global ısınma nedeniyle çevre dostu teknolojilere<br />

olan talep gün geçtikçe artmaktadır. Bu<br />

durum 1970’lerdeki petrol krizinde ileri teknoloji<br />

geliştirmeyi başaran Japon şirketleri için<br />

büyük bir fırsat olarak görülmektedir. Örneğin<br />

prize takılarak şarj edilebilen eletrikli binek<br />

araçlarda olduğu gibi buna benzer çevre<br />

dostu teknolojiler diyebileceğimiz alanlarda<br />

Japonya oldukça ileri düzeyde bir teknolojiye<br />

sahiptir.<br />

Japonyanın büyümesinde ve rekabet koşulları<br />

bağlamında uygulanmakta olan % 40<br />

oranındaki kurumlar vergisi diğer ülkelerle<br />

kıyaslandığında oldukça yüksek bir seviyede<br />

olduğu ve bu durumun da Japon şirketlerinin<br />

rekabette diğer ülke şirketlerinin gerisinde<br />

kalmasında önemli bir etken olduğu düşünülmüş<br />

ve 2012 mali yılından itibaren uygulanmak<br />

üzere bu oran % 35,64’e düşürülmüştür.<br />

Japonya’nın orta vadeli makroekonomik<br />

görünümüne bakıldığında; Japon ekonomi-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Hakan Alkan<br />

sinin negatif büyüme alanına gireceği ve bir<br />

çok problemle karşılaşacağı öngörülmektedir.<br />

Japon ekonomisinin çözmesi gereken<br />

dört ana problem mevcuttur.<br />

1- İşgücü azlığı nedeniyle oluşacak düşük<br />

büyüme öncesinde işgücü piyasasında reform<br />

yapılması,<br />

2- Yüksek kamu borcunun uzun vadede<br />

faiz oranlarını artırmadan önce kamu maliyesinin<br />

yeniden yapılandırılması ve sosyal<br />

güvenlik harcamalarına yönelik yeniden yapılandırmanın<br />

gerçekletirilmesi,<br />

3- Tarım sektöründe ve tarımsal endüstride<br />

yapılacak reformlarla karlılığın artırılması,<br />

4- Yedi milyara ulaşan Dünya nufüsu ve<br />

artan nufusları ile gelişmekte olan ekonomiler<br />

enerji fiyatlarının ve tarımsal ürün fiyatlarının<br />

artmasına neden olacaktır bu bağlamda Japon<br />

sanayinin ve şirketlerinin uluslararası rekabeti<br />

güçlendirmeleri gerekmektedir.<br />

Japon ekonomisinin duraklamaya başladığı<br />

dönemden bu yana iki on yıl geçmiş<br />

ve yukarıda belirtilen sorunlarla ilgili olarak,<br />

siyasi belirsizlik ve güçlü bir siyasal iradenin<br />

bulunmayışı nedeniyle hiçbir reform gerçekleştirilememiştir.<br />

69<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


DANIŞTAY KARARLARINDA<br />

“KAMU YARARI “ KAVRAMI<br />

İbrahim Gül*<br />

70<br />

GİRİŞ<br />

Makale, üzerinde çok konuşulan bir kavram<br />

kamu yararının Danıştay uygulamasındaki<br />

yeri hakkındadır. Zaman zaman Danıştay’ı<br />

bir felsefe ekolü gibi ele alıp “kamu yararı”<br />

kavramını kendine has içeriği ve mahkeme<br />

kararındaki müessiriyeti göz ardı edilerek bir<br />

çeşit olmayana ergi yoluyla kavramı yeniden<br />

bir ucube gibi üretim muamelesi görüldüğünü<br />

de yadsınamaz bir hukuksal gerçeklik olarak<br />

kabul edilmesini göz önüne almaktadır.<br />

Oysa, kavram salt bir değer ölçütü olarak içerik<br />

bakımından, yalınlık ifade etmemektedir.<br />

Somutlaştırma adına, “…kavramın kullanıldığı<br />

mahkeme kararının içeriğinden de esasen<br />

ayrık” olduğuna vurgu yapmak gerekir. Bir<br />

gazete köşesinde yer aldığı şekliyle;<br />

“Danıştay’ın ilgili dairesi, ALES sınavına<br />

türbanlı fotoğrafla girilmesini iptal ettirmek<br />

için bir sendikanın dava açmasının, genel<br />

kamu yararına uygun olduğuna karar verdi<br />

ve davayı kabul etti! Vahim derecede yanlış<br />

bir karardır bu. Çünkü Danıştay, “genel kamu<br />

yararı” var mı, yok mu diye bakamaz, bu açıdan<br />

karar veremez! Bunu yapması, “yerindelik<br />

denetimi”dir, yetki aşımıdır. Davadan bağımsız<br />

olarak kavramların anlamını görüştüğüm Prof.<br />

*Avukat, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Hukuk Müşaviri<br />

Erdoğan Teziç ve Prof. Necmi Yüzbaşıoğlu<br />

dün şunu söylediler: “Danıştay, önüne gelen<br />

bir davada kamu yararı güdülüp güdülmediğine<br />

bakar, fakat kamu yararı nedir, nerededir,<br />

nasıl olmalıdır diye bakamaz. Kamu yararının<br />

nerede, nasıl olduğuna idare karar verir.” Sınav<br />

şartlarını yani bu alanda “genel kamu<br />

yararı”nın kurallarını belirleme yetkisi idarenindir.<br />

Yargı ise, sınava giriş şartlarının kişisel çıkar<br />

amacıyla mı, “genel” bir düzenleme olarak mı<br />

yapıldığını inceleyebilir sadece... “Kamu yararı<br />

denetimi”nin anlamı bundan ibarettir. Yargının<br />

kamu yararı kavramını “genel”leştirmesi,<br />

yargıyı hukuka uygunluk denetiminin dışında<br />

bir vesayet makamı haline getirir ki fevkalade<br />

yanlıştır.Kararda eleştirilecek başka yönler de<br />

var, “genel kamu yararı” kavramını fevkalade<br />

yanlış bulduğum için hukukçuların dikkatine<br />

sunuyorum.”<br />

Yazar, Danıştay’ın “genel kamu yararı var<br />

mı yok mu diye bakamaz!” şeklindeki çıkışı<br />

izahtan vareste bir totolojik ve demogojik<br />

karşı duruştur. “Kamu yararının genelleştirilmesini”<br />

hukuk vehameti olarak gören yazar,<br />

görüşüne destek olarak da iki hukukçu profesörün<br />

eksik önermelerini kullanmıştır. Kamu<br />

yararının haddi zatında “genel”, “objektif” ve<br />

idarî işlemlerin gayî unsuru olduğunu göz<br />

ardı ederek Yüksek Mahkemenin işlevinin dayandığı<br />

bir ilkeyi “uydurma!” bulmak hukuka<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


İbrahim Gül<br />

saygı ilkesinin ilkelleştiği ülkemizde bir ilkel<br />

yorum olarak kalacaktır, düşüncesindeyim. 1<br />

Kavrama ait özgül ağırlık ve çerçevesinin<br />

göreceli olduğuna değinmekle başladıktan<br />

sonra, “kamu yararı” kavramının, idari örgütlerin<br />

iş ve eylemlerini denetleyen idarî yargı<br />

mercilerinin yargısal denetimlerini yaparken<br />

temel ölçüt olarak kullandığı, kavramın değişik<br />

Danıştay kararlarında evrilmesi ve formel<br />

bir prensip olarak anılan kararlarda somutlaşmasına<br />

ilişkin karar bazında incelemelerde<br />

bulunulmuştur.<br />

Kararlar seçilirken hemen hemen tüm Danıştay<br />

kararları taranmış, kamu yararı kavramının<br />

yeniden inşa edildiği değişik Danıştay<br />

Daire kararlarında farklı bağlamda kullanılmasına<br />

atıflarda bulunan kararlar seçilmiştir.<br />

Makalede, belirsiz ve esnek bir kavram<br />

olan kamu yararı kavramının Danıştay kararlarındaki<br />

fonksiyonu, içeriğinin özgül ağırlığı,<br />

benzeşen kavramlar, düzenleme ve sınırlama<br />

kriteri olarak kararlarda somutlaşma biçemleri,<br />

kamu yararının üstün tutulup tutulmadığına<br />

ilişkin değerlendirmelere somut kararlar dolayımı<br />

ile cevaplar bulunmaya çalışılmakdadır.<br />

Kamu yararı kavramı ile idari istikrar, hizmet<br />

gerekleri ve taktir hakkı kavramlarına ilişkili ve<br />

ilgili kavramlar olarak değinilmiştir. Makalede<br />

1<br />

Taha Akyol, ALES kararı üzerine kamu yararı nedir?<br />

Milliyet, 25 Ocak 2011, http://gundem.milliyet.com.tr/<br />

als-karari-uzerine-kamu-yarari-nedir-/taha-akyol/guncel/<br />

gundemyazardetay/25.01.2011/1343679/default.htm, (Erişim,<br />

18/11/2011). Sayın yazar Danıştay’ın verdiği kararı okumadan<br />

makaleyi yazdığı anlaşılıyor keza anılan kararda bu makalede<br />

yer verildiği gibi Sendikanın aleyhine ve dava açma ehliyeti<br />

olmadığına karar verilmiştir! Yazar lehe karar verildiği zannıyla<br />

yazıyı kaleme almış. Burada mesele zaten başörtüsü değil dava<br />

açma ehliyeti.<br />

Danıştay 8. Dairesine ait 28.09.2011 tarihli ve olan E. 2010/8496, K.<br />

2011/4223 sayılıkararda, “Genel kamu yararı bulunduğu açık olan<br />

dava konusu uyuşmazlıkta davacı Sendikanın yukarıda aktarılan<br />

kuruluş amacı ile uyuşmazlık konusu kılavuz hükümlerinin laiklik<br />

ilkesini zedelediği ve yargı kararlarına aykırılık taşıdığı iddiaları<br />

birlikte değerlendirildiğinde, davacının dava konusu kararlar<br />

ile menfaat ilgisinin bulunduğunun kabulü zorunlu olup, davalı<br />

idarelerin davacı Sendikanın dava açma ehliyeti bulunmadığı<br />

yolundaki iddiaları yerinde görülmeyerek işin esasına geçildi”<br />

şeklinde karar verilmişti. Sayın yazar Danıştay’ın verdiği kararı<br />

okumadan makaleyi yazdığı anlaşılıyor keza anılan kararda bu<br />

makalede yer verildiği gibi Sendikanın aleyhine ve dava açma<br />

ehliyeti olmadığına karar verilmiştir! Yazar lehe karar verildiği<br />

zannıyla yazıyı kaleme almış. Burada mesele zaten başörtüsü<br />

değil dava açma ehliyeti.<br />

tartışılan kavram boyunca “Genel olarak idari<br />

merciiler kamu menfaatlerini korumak için yaratılırlar,<br />

bireysel menfaatleri değil/Generally,<br />

administrative agencies are created to protect<br />

a public interest rather than to vindicate<br />

private rights.” 2 De jure ve de facto durumu<br />

göz önünde tutulmalıdır.<br />

I. Kamu Yararı<br />

Kamu yararı, (common good of public/<br />

l’interet general) 1789 Fransız Devriminden<br />

sonra ortak iyilik (common good) kavramının<br />

yerini almıştır. İngilterede “public interest”<br />

olarak yer bulmuş bir kavramdır. Türk Anayasa<br />

Mahkemesi, kamu yararını, “kişinin ve<br />

toplumun huzur ve refahını sağlamak” 3 olarak<br />

tanımlaya gelmiştir. Kamu yararı kavramının<br />

anayasal yargıda ve akademik ortamda<br />

kamu menfaati olarak kullanılması yaygındır.<br />

“Kamu yararı kavramı, devlet organlarının taktir<br />

yetkisini de beraberinde getiren bir unsusurdur.<br />

Kural olarak, Avrupa Mahkemesinin<br />

kararlarından izlediği genel şema uyarınca,<br />

kamu yararının Sözleşme ile bağdaşır biçimde<br />

uygulanıp uygulanmadığının, ilk once<br />

somut olayda kamu yararının mevcur olup<br />

olmadığı saptanmalı, daha sonra da genel<br />

yarar ile birey yararı arasındaki adil dengenin<br />

sağlanıp sağlanmadığı incelenmelidir. Kamu<br />

yararının objektif bir tanımı bulunmamakta,<br />

anılan kavram “zamana ve yere gore farklılık”<br />

göstermektedir. 4<br />

Kamu yararı kavramının idare hukuk bağlamı<br />

ve kapsamında ele alınması, bu kavrama<br />

çeşitli bilim alanları tarafından atfedilen esas<br />

veya anlamları göz ardı etmek anlamına gelmeyecekse<br />

de anılan kavramın salt hukuk<br />

2<br />

Cornell University, Law School, Legal Information Institute, http://<br />

www.law.cornell.edu/wex/administrative_law, (Erişim 14/01/2014)<br />

3<br />

Tekin Akıllıoğlu, “Kamu Yararı Kavramı Üzerine Düşünceler”,<br />

Amme İdaresi Dergisi, Cilt:24, S:2, 1991, s.11<br />

4<br />

Bkn.Lami Bertan Tokuzlu, “Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü”,<br />

Sibel İnceoğlu (ed.), İnsan hakları Avrupa Sözleşmesi ve<br />

Anayasa,Ankara, <strong>2013</strong>, s,518<br />

Yazar her nekadar yukarıda alıntı yapılan makalesinde kamu yararı<br />

kavramına denk düşen Fransızca “ l’interet general” kelimesini/<br />

karamını kullanmış ise de Fransız İdarî yargılama Kanunun da<br />

bu ibare “l’intérêt public” olarak kullanılmaktadır. Bkn. “Code de<br />

justice administrative” http://legislationline.org/topics/country/30/<br />

topic/83, (Erişim, 14/12/<strong>2013</strong>).<br />

71<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Danıştay Kararlarında “Kamu Yararı “ Kavramı<br />

72<br />

nosyonu olarak ele alınması zorunluluğunu<br />

ortadan kaldırmayacaktır.<br />

A. Kamu Yararı Kavramı ve İdare<br />

Hukuku İlişkisi<br />

Kamu yararı, kamu hizmeti ile somutlaşabilen<br />

bir kavramdır. ONAR kamu hizmetini;<br />

“Devlet veya diğer amme hükmi şahısları<br />

(kamu tüzel kişileri) tarafından veya bunların<br />

nezaret ve murakabaları, kontrolleri altında<br />

umumi ve kolektif ihtiyaçları karşılamak ve<br />

tatmin etmek, amme menfaatini sağlamak<br />

için icra edilen ve umuma arzedilmiş bulunan<br />

devamlı ve muntazam faaliyetler” olarak<br />

tanımlamıştır. 5 Kamu yararı bize göre birey<br />

ve topluluk menfaatleri yarışmasında tercih<br />

edilen üst yarardır. Kamu yararının topluluk,<br />

toplum ve devlet lehine bireysel veya topluluk<br />

yararından vazgeçme, topluluk, toplum<br />

ve devlet yararlarının yarışması durumunda<br />

da büyük olan menfaati koruma amaçlı olarak<br />

mahkeme kararlarında yargısal tercihte<br />

bulunma durumudur, esasen.<br />

Kamu yararı kavramı idarelerin tüm eylem<br />

ve işlemlerinde birincil amaç olduğuna gore<br />

idareler ve onların hukuksal rejimi olan idare<br />

hukuku ile organik bağı olan bir kavramdır.<br />

II. Yasal Düzenlemelerde Kamu<br />

Yararı<br />

İdarelerin, İdari Yargılama Usulü Kanunu 2<br />

inci madddesi “İdarî işlemler hakkında yetki,<br />

şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri<br />

ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri<br />

için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından açılan<br />

iptal davaları,” 6 şeklindeki düzenleme ile<br />

yapalacak iş ve işlemlerin amaç/maksad yönünden<br />

hukuka uygun olmasını icbar etmiş<br />

bulunmaktadır. Bu maksat ise, kamu yararıdır.<br />

“Bütün idari işlemler, biçimi ve konusu ne<br />

olursa olsun, kamu yararı için yapılır. Yönetimin<br />

kamu yararı dışında bir amaç gütmesi<br />

durumunda yapmış olduğu işlem “amaç” yönünden<br />

hukuka aykırı olur ve iptali gerekir. 7<br />

Burada, Anayasa Mahkemesinin yerinde<br />

tespiti ile “…Türkiye Cumhuriyeti… sosyal bir<br />

hukuk devletidir” denilmektedir, hukuk devletinin<br />

tanımına giren unsurlardan birisi de,<br />

kamu yararı düşüncesi olmaksızın, yalnızca<br />

özel çıkarlar için veya yalnızca belli partilerin<br />

veya kişilerin yararına olarak herhangi bir yasanın<br />

kabul edilmeyeceğidir. 8<br />

Kamu yararı, “kanun, kamu yararıdır” 9<br />

B. Anayasal Düzenlemede Kamu<br />

Yararı<br />

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında;<br />

“ 11- (20.9.1971-1488) (1) Temel hak<br />

ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle<br />

bütünlüğünün, Cumhuriyetin, millî güvenliğin,<br />

kamu düzeninin, kamu yararının, genel<br />

ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile<br />

veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen<br />

özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve<br />

ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir.<br />

Yine, (ispat hakkı m.34), (Mülkiyet hakkı<br />

m. 36),(kamulaştırma m.38), (devletleştirme,<br />

m 39), (çalışma ve sözleşme hürriyet m.40),<br />

( devlet ormanları m. 131) maddeleri temel<br />

haklar zümresinden olan yukarıda sıralı hakları<br />

kamu yararı söz konusu olduğunda kısıtlama<br />

olanağı veya onları tümüyle ortadan<br />

kaldırma olanağı tanımaktadır.<br />

Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne<br />

dokunamaz.” Şeklinde bir düzenlemeye sahip<br />

olup, “kamu yararı” söz konusu olduğunda<br />

temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanabileceğine<br />

hükmetmiştir. İşte bu noktada kamu yararının<br />

ne olduğunun ve ne olmadığının yargı<br />

mercilerince yorumlanması gerekmektedir.<br />

Makalede Danıştay tarafından kavramın nasıl<br />

algılandığı irdelenecektir.<br />

III. Danıştay Kararlarında Kamu Yararı<br />

Kavramı<br />

5<br />

İnanç İşten, “Kamu Hizmeti Kavramı Ve Unsurları”, http://www.<br />

msb.gov.tr/ayim/Ayim_makale_detay.asp?IDNO=74 (Erişim,<br />

11/10 <strong>2013</strong>) s.1<br />

6<br />

20/1/1982 tarihli ve 17580 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan<br />

2577 sayılı İdari yargılama Usulü kanununun 2 nci maddesi.<br />

7<br />

Şeref Gözübüyük, İdari Yargılama Usulü, Ankara, Turhan<br />

Kitapevi,1996, s. 85.<br />

8<br />

AMK, 31.10.2008 tarih ve E.2008/34, K.2008/153 sayılı, Resmi<br />

Gazete tarih-sayı, 06.12.2008-27076<br />

9<br />

Tekin Akıllıoğlu, “Kamu Yararı Kavramı Üzerine Düşünceler”,<br />

Amme İdaresi Dergisi, Cilt:24, S:2, 1991, s,3.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


İbrahim Gül<br />

İdarenin dayandığı sebebin nitelendirilmesinde<br />

denetiminin yargı tarafından yapılabileceği<br />

ancak bunun yerindelik denetimi<br />

olmaması gerektiği önemli bir temel kabuldür.<br />

Örneğin; kamulaştırılacak taşınmazın iyi<br />

seçilip seçilmediği, başka taşınmazın seçilmesi<br />

gerektiği yönünde bir değerlendirme<br />

yapılmaması aksi halde Danıştay’ın idarenin<br />

yerine geçerek karar vermesi başka bir ifade<br />

ile “yerindelik denetimi” yapmış olacaktır.<br />

İdari işlemlerin maç unsuru ile takdir yetkisi<br />

ilişkisine değinmek gerekirse bir durum<br />

karşısında idare şu veya bu şekilde karar almakta<br />

serbestse, hareket tarzı sınırlandırılmamışsa,<br />

“ idarenin takdir yetkisi”nden söz edilir<br />

bu takti yetkisi ise hizmet gerekleri ve kamu<br />

yararı ile sınırlıdır.<br />

İdari işlemin amaç unsuru bakımından<br />

idarenin takdir yetkisi bulunmamaktadır.<br />

Çünkü, idari işlemin amacı mutlaka kamu yararıdır.<br />

İdare, bu konuda bağlıdır. Kanunlarda<br />

özel amaç belirtilse dahi bu da sonuçta genel<br />

amaç olan kamu yararının içinde yer alacaktır.<br />

Takdir yetkisinin hangi unsurlar açısından<br />

geçerli olduğu konusunda farklı görüşler bulunmaktadır.<br />

Ancak genel görüş, sebep ve<br />

konu bakımından takdir yetkisinin olabileceği,<br />

yetki, şekil ve amaç bakımından takdir yetkisinin<br />

olamayacağına dair içtihadi ve doktrinsel<br />

kabul vardır.<br />

İdari işlemin genel amaç bakımından hukuka<br />

aykırılık halleri; idarenin kişisel amaç<br />

gütmesi, üçüncü kişileri koruma amacı gütmesi<br />

ve siyasi amaç gütmesi olarak sayılabilir.<br />

C. Kamu Yararının Derecelendirilmesi<br />

Danıştay kararlarında, kamu yararı ve<br />

benzer ifadeler arasında bir derecelendirme<br />

olup olmadığını ayrımlaştırmak zor görünse<br />

de “üstün kamu yararı” kavramının öncel ve<br />

en üst kamu yararı olduğuna dair kararlar<br />

mevcuttur. Benzer biçimde, Anayasa Mahkemesi<br />

bir kararında; 10<br />

A. Tolunay – M. Korkmaz tarafından Süleyman<br />

Demirel Üniversitesi Dergisinde (8-1,<br />

2004, 47-58) yayımlanan “Ormancılıkta Kamu<br />

Yararı ve Üstün Kamu Yararı Üzerine Analizler”<br />

isimli inceleme yazısında:<br />

“Orman kaynaklarından topluma sağlanan<br />

faydaların tümünde “kamu yararı” bulunmaktadır.<br />

Fakat günümüzde orman ekosistemlerinin<br />

kullanımında, başka etkinliğe izin verilmesi<br />

gibi durumlarla karşılaşılmakta, bu etkinliğin<br />

gerçekleştirilmesinde de “kamu yararı” nın var<br />

olduğu belirtilmektedir. Bu durumda, kamu yararı<br />

sağlayan iki etkinlikten hangisinde “kamu<br />

yararının” daha çok olduğunun, hukuksal anlamda<br />

“üstün kamu yararının” hangisinde olduğunun<br />

belirlenmesi gerekmektedir.<br />

Şeklinde hüküm gerekçesi teşkil ederek<br />

yüksek yargı içtihatlarında kamu yararı kavramının<br />

lehine bir devinimsel yaklaşım benimsemiştir.<br />

Aşağıda yer alan seçilmiş Danıştay<br />

Kararlarında da bu hususun vurgulanmaya<br />

çalışıldığı görülecektir.<br />

Danıştay’ın çeşitli kararlarında, baskın<br />

kamu yararı, üstün toplum yararı ifadelerine<br />

de rastlanılmaktadır<br />

Doktrinde kamu yararı “dar anlamda<br />

kamu yararı” ve “geniş anlamda kamu yararı”<br />

ayrımları yapılarak da belirlenmeye çalışılmıştır.”<br />

11 Ancak Danıştay kararlarında gerçeklik<br />

bulmayan bir ayırımdır, bu.<br />

1. Kamu Yararının Yarışması Durumu<br />

Kamu yararı olduğu şüphe götürmeyen<br />

ve kamu yararı il korunması gerekli olan iki<br />

“menfaatin” olduğu hallerde doğal olarak<br />

kamu yararları yarışacaktır. Danıştay bu hallerde<br />

kamu kavramı kavramını derecelendirerek<br />

bir yararı üstün kamu yararı olarak ele<br />

alarak sorunsala çözüm bulmuştur. Üstün<br />

kamu yararı kavramın toplum yararını koruyan<br />

kamu yararı olarak (doğal olarak) benimsemiştir.<br />

Danıştay 1950 yıllarından önce<br />

kararlarında hükümet devlet teorisi bağlamın-<br />

73<br />

10<br />

Anayasa Mahkemesi Kararı, (E.2004/67), Resmi Gazete,<br />

26761, 19 Ocak 2008.<br />

11<br />

Ayaydın, Cem, 1982 Anayasası Çerçevesinde Kamu Yararı<br />

Kavramı ve Anayasa Mahkemesi, XII Levha, İstanbul, 2010,<br />

s.3, Aktaran, C., Kaya, Kamu Yararından Hareketle Kamu Yararı<br />

Kavramına Danıştay’ın Bakışı, Ankara, Levha, 2011.<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Danıştay Kararlarında “Kamu Yararı “ Kavramı<br />

74<br />

dan devletin yüksek yararı/siyaseti gerekçesiyle<br />

görev yönünden ret ettiği kararlara da<br />

rastlanılmaktadır.<br />

a) Kamu Yararı Bireysel Menfaat<br />

Danıştay 6. Dairesine ait 18.10.2011 tarihli<br />

ve E.2009/10109, K.2011/3784 Sayılı Kararı-<br />

Kamu yararı kavramına denk olarak toplumsal<br />

yarar kavramını da kullanan Danıştay,<br />

“Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin<br />

hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını<br />

sağlamak olduğundan, yasal<br />

düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın<br />

esas alınması gereklidir… Avrupa<br />

İnsan Hakları Mahkemesi de 23.9.1981 tarihli<br />

Sporrong ve Lönnroth kararında, kamulaştırma<br />

izni ile inşaat yasağının uzun bir süre<br />

için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar<br />

ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu<br />

sonucuna varmıştır. Kamu yararı adına<br />

fedakârlığa katlanmak durumunda kalan<br />

maliklerin bekletilmesi uygun görülmemiştir.”<br />

Gerekçeleriyle idarenin işlemini iptal etmeyen<br />

yerel mahkeme kararını bozmuştur. Bu<br />

kararda, dikkat çekici husus; kamu ve bireysel<br />

menfaat çatışmasında bireysel menfaatin<br />

demokratik hukuk devleti gereği olarak tercih<br />

edilmesi ile kamu yararı yerine toplumsal yarar<br />

kavramını kullanılmasıdır. Başka bir deyişle,<br />

menfaatlerin yarışması durumunda açıkça<br />

kamu menfaatinin öncellenmesi gerektiğine<br />

hükmedilmiştir.<br />

2. Kamu Yararı kavramının<br />

Çeşitlenmesi<br />

Aşağıda yer verilen kararda, “baskın<br />

kamu yararı” kavramı kullanılmakla, kamu yararı<br />

kavramının derecelendirilmesini mümkün<br />

kılınmıştır. Baskın kamu yararı bu kararda “üstün<br />

kamu yararı” kavramına denk bir kavram<br />

yükü taşımaktadır. Kamu yararı, toplum yararı,<br />

üstüm kamu yararı kavramlarından sonra<br />

“baskın kamu yararı” kavramının içtihadi bir<br />

terim olarak kullanılmaya başlanıldığına şahit<br />

olunulmaktadır.<br />

a) Üstün Kamu Yararı<br />

Danıştay 6. Dairesine ait 15.5.2001 tarihli<br />

ve E.1999/3929, K. 2009/2617 Sayılı Kararı ile<br />

“Okul ya da maden işletmeciliği arasındaki<br />

kamu yararı çatışmasında üstün kamu yararının<br />

maden ocağı lehine olacağı tartışmasızdır.”<br />

Şeklindeki ifadesi ile Danıştay kamu<br />

yararının yarıştığı durumlarda içtihadi bir<br />

kavram yaratarak “üstün kamu yararı” kavramını<br />

kullanmıştır. Bu yaklaşım neredeyse<br />

ilgili tüm Danıştay kararlarında yerleşik hal almıştır.<br />

Danıştay, 6. Dairesine ait E.1995/5161,<br />

K.1996/1464, K.T. 25.3.1996 sayılı kararı ile<br />

Danıştay 5. Dairesine ait 22.5.2009 tarihli ve<br />

E.2007/8867, K.2009/5992 sayılı kararlar da<br />

bu eğilim görülmektedir.<br />

Danıştay 6. Dairesine ait, 23.12.1998 tarihli<br />

ve E.1997/6678, K.1998/6744 Sayılı Kararı<br />

ile<br />

“İmar planlarının yargısal denetimi sırasında<br />

şehircilik ilkeleri, planlama esasları ve<br />

kamu yararı kriterlerinin yanı sıra özelliği itibari<br />

ile ilh… gibi olguların yanı sıra “üstün kamu<br />

yararı” ilkesinin de gözetilmesi zorunludur.”<br />

Şeklinde karar vererek kamu yararı ile üstün<br />

kamu yararı arasında bir ayrıma gitmiştir.<br />

Dolayısıyla Danıştay’ın artık “kamu yararı” ve<br />

“üstün kamu yararı” arasında bir derecelendirme<br />

yaptığı anlaşılmaktadır.<br />

D. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi<br />

Atıflar<br />

Danıştay’ca öncelikle Avrupa İnsan Hakları<br />

Mahkemesi’nin “toplum yararı”na ilişkin<br />

verdiği kararların Danıştay tarafından bir üst<br />

ve yerleşik içtihat mercii tarafından oluşturulmuş<br />

gibi kararlarından bir atıf veya referans<br />

olarak ele alması 12 Anayasanın 90 ıncı<br />

maddesi ile verilen açık çek hükmünde olan<br />

12<br />

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve 20.III.1952 tarihli Ek<br />

Protokol’ünde “kamu yararı” kavramı Türkiye Anayasası ile paralel<br />

düzenlemeler içermektedir. Burada Anayasa’nın 90 ıncı maddesi<br />

olan “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar<br />

kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık<br />

iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre<br />

yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası<br />

andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi<br />

nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma<br />

hükümleri esas alınır.” Hükmünün bu tavra açık bir yasal dayanak<br />

oluşturduğu da yadsınamaz. 1963 tarihli 4 numaralı Ek protokolün,<br />

2 inci maddesinde “…demokratik toplum içinde, “toplum yararı”<br />

kavramına yer verildiği de göz önünde tutulmalıdır. Bkn. European<br />

Human Right Convention, http://www.echr.coe.int/Documents/<br />

Convention_ENG.pdf, (Erişim 28/12/<strong>2013</strong>).<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


İbrahim Gül<br />

“usulüne uygun yürürlüğe girmiş Milletlerarası<br />

Andlaşmalar kanun hükmündedir” hükmünün<br />

iç hukuka etkisi yadsınamaz. Bu bağlamda<br />

Danıştay’ın özellikle Avrupa İnsan Hakları<br />

Sözleşmesine atıfla karar inşaası sıkça görülür<br />

bir durum arz etmektedir.<br />

Danıştay 6 ıncı Dairesine ait E.2012/4525,<br />

K: 2012/462 sayılı aşağıda yer alan kararda<br />

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin bağlayıcı<br />

iç hukuk metni gibi değerlendirilerek karara<br />

esas tutulmasına şahit olunmaktadır.<br />

Anayasanın “Milletlerarası andlaşmaları<br />

uygun bulma” başlıklı 90. maddesinin son<br />

fıkrasında: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş<br />

milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir.<br />

Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası<br />

ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek<br />

cümle: 07.05.2004 günlü, 5170 sayılı Yasanın<br />

7. maddesi) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş<br />

temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası<br />

andlaşmalarla kanunların aynı konuda<br />

farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek<br />

uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma<br />

hükümleri esas alınır.” hükmü getirilmiştir. Bu<br />

hüküm ile usulüne göre yürürlüğe konulmuş<br />

uluslararası andlaşmaların iç hukuk sistemine<br />

yansıtılma yöntemi belirlenmiştir. Buna göre,<br />

bu andlaşmalardan temel hak ve özgürlüklere<br />

ilişkin olanlarla yasaların aynı konuda farklı<br />

hükümler içermesi durumunda uluslararası<br />

andlaşma kurallarının esas alınması anayasal<br />

bir gerekliliktir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin<br />

(Sözleşme, AİHS) 6/1. maddesinde:<br />

“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle<br />

ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda<br />

kendisine yöneltilen suçlamaların esası<br />

konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş,<br />

bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından,<br />

kamuya açık olarak ve makul bir süre<br />

içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.”<br />

kuralı yer almıştır. 13<br />

Danıştay 4. Dairesine ait 21.5.<strong>2013</strong> tarihli<br />

ve E.2011/15285, K.<strong>2013</strong>/3842 Sayılı Kararı<br />

“gerekçede karşı oy” kısmında,<br />

13<br />

Danıştay Dergisi, <strong>2013</strong>, Sayı, 132, S,39-44, http://www.danistay.<br />

gov.tr/dergiler/dergiler.html, (Erişim12/01/<strong>2013</strong>).<br />

“19.03.1954 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan<br />

6366 sayılı Kanun ile Türkiye tarafından<br />

da kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi<br />

Ek Protokolünün “Mülkiyetin Korunması”<br />

başlıklı 1 inci maddesinde; “Her gerçek ve<br />

tüzel kişinin mal mülk dokunulmazlığına saygı<br />

gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse<br />

ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada<br />

öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun<br />

genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden<br />

yoksun bırakılabilir.”, “AİHM, … sonuç<br />

olarak, mülkiyetin korunması ve kamu yararı<br />

gereklilikleri arasında kurulması gereken adil<br />

dengeyi başvuranlar aleyhine bozduğuna kanaat<br />

getirmektedir.” Şeklindeki hukuki tartışma<br />

ve irdelemelerle kamu yararını uluslararası<br />

sözleşmeler ile de korunan yüksek bir değer<br />

haline getirmiştir. Ayrıca ulusal mevzuatın<br />

yorumlanıp uygulanmasında usulüne uygun<br />

olarak yürürlüğe giren uluslararası antlaşmalara<br />

da saygı göstermek ve hatta kararlarda<br />

atıflarda bulunmasının yolunu açmaktadır.<br />

E. Taktir Hakkı ve Kamu Yararı<br />

Danıştay 5. Dairesine ait 14.3.2006 tarihli<br />

ve E.2003/3647, K.2006/1140 Sayılı Kararı<br />

Baskın kamu yararının bulunmadığı durumlarda,<br />

kamu görevlilerinin haklı beklentilerin<br />

zedelenmemesinin gerektiği hakkında<br />

verilmiş bir karardır. Kamu görevlilerinin haklı<br />

beklentilerinin korunması, ancak kişisel kararlarda,<br />

yönetimin takdir yetkisini kullanma<br />

alanlarında söz konusu olduğundan, baskın<br />

kamu yararı olmadığı durumlarda, kamu görevlilerinin<br />

haklı beklentilerinin zedelenmemesi<br />

gerekirdi.<br />

Toplumsal hayatının gereklilikleri idareye<br />

takdir yetkisini tanımasını kaçınılmaz hatta,<br />

zorunlu kılmaktadır. Ortak ve medenî ihtiyaçların<br />

günden güne artması ve devletin görevleriyle<br />

ilgili anlayışların değişmesi sonucu<br />

idarenin yerine getirmekle yükümlü olduğu<br />

kamu hizmetlerinin alanı sürekli genişlemekte<br />

ve pek çok bakımlardan teknik ve uzmanlığı<br />

gerektirir bir hal almakta olduğundan ve<br />

her türlü idari eylemi kodifiye etmek mümkün<br />

olmadığından dolayı taktiri hakkı kaçınılmaz<br />

olarak gelişmiş bir kavramdır.<br />

Bu kavram, İnsan Hakları avrupa Mahke-<br />

75<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Danıştay Kararlarında “Kamu Yararı “ Kavramı<br />

76<br />

14T<br />

Lami Bertan Tokuzlu, “Düşünce, Vicdan ve Din Özgürlüğü”,<br />

Sibel İnceoğlu (ed.), İnsan hakları Avrupa Sözleşmesi ve<br />

Anayasa,Ankara, <strong>2013</strong>, s, 525<br />

15<br />

Mahmut Şen, “İdarenin yargısal Denetiminin Sınırlarına<br />

İlişkin Modeller”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C.<br />

XVII, Y. <strong>2013</strong>, S, 1635,<br />

mesinde, genel yarar ile kamu yararı ifadelerinin<br />

biribirlerinden farklı kavramlar olduğu,<br />

genel yararın devlete daha çok taktir hakkı<br />

tanıdığı ileri sürülmüşse de bu ayrım fonksiyonel<br />

bulunmamıştır. 14 Şeklinde anlaşılmıştır.<br />

Bu durum yargı kararlarının takdir yetkisinin<br />

varlığına değil, takdir yetkisinin sınırına<br />

ilişkin olarak değerlendirilmelidir.<br />

F. Kamu Yararı Yerindelik Denetimi<br />

İlişkisi<br />

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun<br />

“İdari dava türleri ve idari yargı yetkisinin<br />

sınırı” başlıklı 2 nci maddesinde yer<br />

alan “İdari mahkemeler; yerindelik denetimi<br />

yapamazlar, yürütme görevinin kanunlarda<br />

gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine<br />

getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve<br />

işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini<br />

kaldıracak biçimde yargı kararı veremezler.”<br />

hükmü Danıştay’ı bağlayıcı bir kıstastır.<br />

İdari yarcı merciilerin Danıştay da dahil olmak<br />

üzere idarenin yerine geçerek karar vermesi<br />

mümkün olmadığından bu prensibe Danıştay<br />

tarafından sıkıca riayet edildiği görülmektedir.<br />

“Mahkemenin fonksiyonu, idarenin<br />

yerine geçerek yerindelik denetimi yapmak<br />

olmayıp, karar verme süreçlerinde bireylere<br />

eşit ve adil muamele sağlandığından emin olmakla<br />

sınırlıdır. Dolayısıyla yargısal denetimin<br />

amacı, idarenin tercihinin isabetli olup olmadığını<br />

değerlendirerek bu tercihi gerektiğinde<br />

hakimin kendi tercihi ile değiştirmek değil,<br />

karar verme sürecinin eşit ve adil olmasını<br />

sağlamaktır.” 15<br />

G. Bireysel Hak İhlaline Yaslanmayan<br />

Davalar<br />

Bireysel hak ihlaline yaslanmayan davalarda<br />

Danıştay kesin ve kati bir tutum benimsemiş<br />

bulunmaktadır. Danıştay emsal niteliğindeki<br />

kararlarında yoruma olanak verilmeyecek<br />

şekilde kamu yararını öncelemektedir.<br />

Danıştay 10. Dairesine ait 11.5.2011 tarihli<br />

ve E.2010/13350, K.2011/1738 Sayılı Kararı<br />

ile “Bireysel hakkın ihlaline dayanmayan<br />

kamu yararını doğrudan ilgilendiren konularda<br />

açılan iptal davaları, objektif ve somut<br />

nitelikte olup; bütünüyle kamu yararını amaçlamaktadırlar.<br />

Dolayısıyla iptal davalarında<br />

feragat isteminin de kamu yararı ölçütü kullanılarak<br />

karara bağlanması gerekir.” Şeklinde<br />

hüküm tesis edilmiştir.<br />

Bu kararda; bireysel hakkın ihlaline dayanmayan<br />

konularda açılan iptal davalarında<br />

da kamu yararı ilkesine riayetle karar verileceğine<br />

ilişkin karar verilmiş olup, kamu yararının<br />

İdari Yargı Kararlarında temel müessir<br />

halinde olduğunu teyit edilmiştir. İdari eylem<br />

ve işlemlerin asıl amacının “Kamu Yararına<br />

Uygunluk” olduğu bu kararla teyit edilmiştir.<br />

H. Genel Kamu Yararı<br />

Danıştay 2. Dairesine ait 02.2.2011 tarihli<br />

ve E.2010/7168, K.2011/307 Sayılı Kararı<br />

Kamu Emekçileri Sendikasının taraf olduğu<br />

kararda yer alan Danıştay Tetkik Hakimi,<br />

Nafi Alantar’a ait düşüncede, “… İnsani davranışların<br />

soyut kamu yararı ve hizmet gerekleri<br />

kavramlarına feda edilmesinde başkaca<br />

amacı olmadığı gibi, kamu yararı ve hizmet<br />

gereklerinden amaçlanın da robot insanlar<br />

oluşturulmasının olmadığı dikkate alındığında<br />

dava konusu uygulamanın hukuki olmadığı…”<br />

şeklindeki hukuksal betimlemeleri<br />

kamu yararının idari işlem tesis edenlerce<br />

bireyin temel hak ve hürriyetlerini kısıtlayıcı<br />

argümanlar olarak kullanamayacağı, diğer<br />

bir deyişle idarelerin takdir haklarını keyfilik<br />

olarak algılayamayacaklarının altı çizilmiştir.<br />

Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulunun<br />

E:2001/1, K:2001/4 sayılı kararı, “…toplumun<br />

doğru bilgi edinme hakkı ve genel kamu yararı<br />

gözetilerek, kamuya sunulan hizmetin<br />

yansız, objektif biçimde yürütülmesi için düzenlenmesi<br />

gerektiği açıktır. Bir başka deyişle,<br />

radyo ve televizyon işletmeciliği düzenlenirken,<br />

basın özgürlüğünün toplumun doğru<br />

bilgilendirilmesi amacı doğrultusunda ve genel<br />

olarak kamu yararı zedelenmeden kulla-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


İbrahim Gül<br />

16<br />

Ahmet Arslan, Tuncay Dündar, Danıştay İçtihadı Birleştirme<br />

Kurulu Kararları, Ankara:Seçkin, s.459<br />

17<br />

Yakup Bal, Mustafa Karabulut, Yahya Şahin, İdari Yargılama<br />

Usulü ile İlgili Danıştay 10. Dairesinin Seçilmiş kararları,<br />

Ankara:Seçkin, 2003, s.538.<br />

nılmasının sağlanması bir zorunluluk olarak<br />

ortaya çıkmaktadır.”<br />

Şeklindeki kullanımı ile kamu yararı “genel<br />

kamu yararı” olarak terimleştirmiştir. Oysa<br />

kamu yararının özel kamu yararı genel kamu<br />

yararı olarak sınıflandırılması pek mümkün<br />

gözükmemektedir. 16<br />

İ. Kamu Yararı Kavramı ile Kamu<br />

Düzeni kavramı İlişkisi<br />

Aşağıda yer verilen kararda “kamu düzeni”<br />

ve “kamu yararı” kavramlarının eşit etkiye<br />

sahip ve benzer içerikte kullanılması bakımdan<br />

kayda değer görülmektedir. Kamu<br />

yararı kavramı ve kamu düzeni kavramının<br />

ayrılmaz bir bütün olduğu ve idari işlemlerin<br />

amaçlarının kamu düzeni (korumak/devam<br />

ettirmek) yani kamu yararı olduğunun altı<br />

çizilmiştir.<br />

Danıştay 10. Dairesine ait 25.5.199 tarihli<br />

ve E.1998/7189, K.1999/2637 Kayılı Kararı ile<br />

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile görevli<br />

şirketler arasında imzalanacak olan imtiyaz<br />

sözleşmelerinde yer alan bazı hususlara<br />

ilişkin öneriler içeren kurul kararının ve bunun<br />

dayanağı olduğu iddia olunan Tebliğin,<br />

BEDAŞ’ta sözleşmeli personel olarak çalışan<br />

davacının güncel, kişisel ve aktüel menfaatini<br />

ihlal etmediğinden dava açma ehliyetinin<br />

bulunmadığı hakkında verilen karardır.<br />

Karar metninde, “2577 sayılı İdari Yargılama<br />

Usulü Kanununun 4001 sayılı yasa<br />

ile değişik 2 nci maddesinin 1/a fıkrasında;<br />

idari işlemler hakkında, yetki, şekil, sebep,<br />

konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka<br />

aykırı olduklarından dolayı iptalleri için çevre,<br />

tarihi ve kültürel değerlerin korunması,<br />

imar uygulamaları gibi kamu yararını yakından<br />

ilgilendiren hususlar hariç olmak üzere,<br />

kişisel menfaatleri ihlal edilenler tarafından<br />

açılan iptal davalarının idari dava türlerinden<br />

olduğu vurgulanmıştır. Burada kullanılan kişisel<br />

hakları ihlal edilenler ibaresi Anayasa<br />

Mahkemesinin 21.9.1995 tarih ve 1995/47<br />

sayılı Kararı ile Anayasaya aykırı bulunarak<br />

iptal edilmiştir. 10.04.1996 tarih ve 22607<br />

sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa<br />

Mahkemesi kararından iptal nedeniyle<br />

doğan “kamu düzenini” ve “kamu yararını”<br />

olumsuz etkileyecek hukuksal boşluğun giderilmesi<br />

için iptal kararının Resmi Gazetede<br />

yayımından başlayarak üç ay sonra yürürlüğe<br />

gireceğini belirlemiş bulunmaktadır. 17<br />

J. Kamu Yararı kavramı ve Hukuk<br />

Devleti<br />

Aşağıda yer verilen kararda Sendikanın<br />

Tüzel Kişiliğinden kaynaklanan genel hak<br />

ve fiil ehliyetine dayanarak menfaatinin ihlal<br />

edilmesi, üyelerin ortak çıkarlarını etkilemesi,<br />

…durumunda dava açmasının mümkün<br />

olup olmadığına dair tartışma yapılmıştır. Bu<br />

karara karşı Danıştay Dava Daireleri Kuruluna<br />

temyizde bulunulması üzerine yukarıda<br />

yer verilen karar metni neredeyse aynen tekrar<br />

edilerek kamu yararı bulunmadığı savına<br />

yaslanarak anılan Danıştay kararı onanmıştır.<br />

Ayrık oy ile sübjektif ehliyet ve hukuk devleti<br />

ilişkisi irdelenerek yargı denetiminin hukuk<br />

devletinin vazgeçilmez unsuru olduğuna dair<br />

davacının dava açma ehliyetini olduğu tartışılmıştır.<br />

Hukuk devleti ile kamu yararı kavramlarının<br />

başat ve ayrık düşünülmesi olanaksız<br />

kavramlar olarak ele alınmıştır.<br />

Danıştay 8. Dairesine ait 28.09.2011 tarihli<br />

ve E.2010/8496, K.2011/4223 Sayılı Kararı ile<br />

“ALES Sınavına başörtülü olarak girilebilmesi”<br />

konulu olarak açılan davada Eğitim<br />

ve Bilim İş Görenleri Sendikasının (Eğitim-İş)<br />

dava açabilme ehliyetine ilişkin karar verilen<br />

davada; yasa ile belirlenen ve yukarıda<br />

açıklanan dava açma ehliyeti ile ilgili koşullar<br />

arasında yer almayan “genel kamu yararı”<br />

kavramından hareketle dava açma ehliyeti<br />

bulunduğu sonucuna varılmasına hukuken<br />

olanak bulunmamaktadır.” Şeklinde karar verilmiştir.<br />

Bu karara, Azlık Oyunda Anayasanın<br />

51. maddesi ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri<br />

Sendikaları Yasası uyarınca kurulan Sendikanın<br />

Tüzüğü “…laik düzenini, demokratikleş-<br />

77<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Danıştay Kararlarında “Kamu Yararı “ Kavramı<br />

78<br />

me ve ulusal eğitim hedefini geliştirerek korumak<br />

ve sonsuza kadar yaşatmak için elinden<br />

gelen çabayı göstermeye çalışmak, sendikanın<br />

amaçları arasında sayılmıştır. Genel kamu<br />

yararı bulunduğu açık olan dava konusu…”<br />

şeklinde görüş serdedilmiştir. Kararda ilginç<br />

bir biçimde Danıştay Savcısı görüşüne yer<br />

verilmemiştir.<br />

K. Kamu Yararı ve İdari İstikrar İlkesi<br />

İdari iş ve işlemlerde esas alınan idari istikrar<br />

ilkesi idare hukukunda önemli bir yönlendirici<br />

bir kavramdır. Aşağıda yer verilen<br />

kararda idari istikrar ilkesinin kamu yararı<br />

söz konusu olduğunda korunamayacağını<br />

ilkeleştirmiştir. Bu karar ile idare hukukunun<br />

temel normlarının ve ilkelerinin kamu yararı<br />

kavramı karşısında korunmayacağı vurgulanmıştır.<br />

Kaldı ki tüm idari iş ve işlemlerde asli<br />

amaç kamu yararıdır. Bu karar bu varsayımı<br />

teyid eder vaziyettedir. Aşağıda bu hususta<br />

verilen karar yer almaktadır.<br />

Danıştay 5. Dairesine ait 13.12.2012 tarihli<br />

ve E.2012/7438, K.2012/8775 Sayılı<br />

Kararı ile Ankara 15. İdare Mahkemesince,<br />

Danıştay Beşinci Dairesinin 23.9.2011 tarihli,<br />

E:2011/638, K:2011/4781 sayılı bozma<br />

kararına uyularak verilen 7.5.2012 tarihli,<br />

E:2012/611, K:2012/664 sayılı kararın dilekçede<br />

yazılı nedenlerle temyizen incelenerek<br />

bozulması isteminden ibaret olan kararda;<br />

“Ancak söz konusu İçtihadı Birleştirme Kurulu<br />

kararları ile sağlanan korunmanın kamu<br />

yararı ve kamu düzeni ile sınırlı olduğunu,<br />

idarede istikrar ilkesi esas alınarak sağlanan<br />

bu korumanın, kamu düzenini ve bunun sonucu<br />

olarak kamu yararını ihlal eden, bozan<br />

bir sonuca ulaştığında artık sürdürülmesinin<br />

olanaklı olmadığını; korumanın, hukuka aykırı<br />

işlemin düzeltildiği tarihe kadar ilgili kişi için<br />

doğurduğu kişisel kazanımlarla sınırlı kalacağını<br />

kabul etmek gerekmektedir. Daha açık<br />

bir anlatımla hukuka aykırı idari işlemle elde<br />

edilen statü ve bu statüye dayanılarak yapılan<br />

işlem ve eylemler kamuya yönelik etki ve sonuçlar<br />

doğruyorsa bu statü korunmayacak,<br />

ancak idarece hatalı işlem düzeltilinceye kadar<br />

ilgili kişinin bu statü nedeniyle elde ettiği<br />

kişisel kazanımlara da dokunulmayacaktır.”<br />

L. Milli Yarar<br />

Kanunlarda alan bir kavram olan “milli yarar/menfaat”<br />

kavramı da Danıştay tarafından<br />

kullanılagelen bir kavramdır. Tıpkı kamu yararı<br />

gibi üst müessir kavram olarak kullanılmaktadır.<br />

Bu kavram üstün kamu yararı kavramına<br />

denk hatta daha üst bir kıstas muamelesi<br />

görmektedir. Türk Telekomun %55 oranındaki<br />

hissesinin blok olarak satılmasına ilişkin ihalenin<br />

iptali ile ilgili açılan davada “milli yarar” ifadesi<br />

vurgulanmıştır. Bu ifadenin esasında üstün<br />

kamu yararının devlet ve tüm vatandaşları<br />

alakadar eden menfaat öncelemekten ziyade<br />

korunması gereken en üst değere atıfta bulunulmuştur.<br />

Böylelikle, üstün kamu yararından<br />

da üst bir kavram olarak milli yarar kavramının<br />

inşaa edildiği söylenebilir. Buna ilişkin Danıştay<br />

13 üncü Dairesine ait, 22.05.2007 tarihli<br />

ve E.2005/7666, K.2007/3376 sayılı kararı<br />

bulunmaktadır. 18<br />

IV. SONUÇ<br />

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun<br />

2 nci maddesi ile “İdarî işlemler hakkında<br />

yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden<br />

biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı<br />

iptalleri için menfaatleri ihlâl edilenler tarafından<br />

açılan iptal davaları…” şeklinde va’z edilen<br />

hüküm kamu yararı ve hizmet gerekleri<br />

kavramlarında somutlaştırılmıştır. Yine, hukuk<br />

devleti ilkesinin yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti<br />

Anayasası 2. maddesi dolayısı ile Türkiye<br />

Cumhuriyeti’nin idari eylem ve işlemlerin hukuka<br />

uygun ve yargı denetimine bağlı olan bir<br />

devlet olduğu kesindir. Durum bu iken, kamu<br />

yararı (yargı içtihat ve kararlarındaki değişkenlikleri<br />

ile) kavramı İdari Yargılama Usulü<br />

Kanununa açıkça derç edilmelidir. İdari Yargılama<br />

Usulü Kanunu,<br />

” Madde 2 – 1. (Değişik: 10/6/1994 -<br />

4001/1 md.) İdari dava türleri şunlardır:<br />

(İptal: Ana.Mah.nin 21/9/1995 tarih ve<br />

E:1995/27, K:1995/47 sayılı kararı ile; Yeni-<br />

18<br />

Age,s.43-44.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


İbrahim Gül<br />

19<br />

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2 nci maddesi.<br />

20<br />

Takdir yetkisine ilişkin 657 sayılı DMK.nun 76. maddesi ile<br />

idarelere tanınan takdir yetkisinin kullanımı mutlak ve sınırsız<br />

olmayıp, kamu yararı ve kamu hizmetinin gerekleriyle sınırlıdır.<br />

Şeklinde, Danıştay İkinci Dairesine ait Esas sayısı 2004/3266,<br />

Karar sayısı 2005/831, Karar tarihi 04.03.2005 olan kararı<br />

mevcuttur.<br />

21<br />

Bkn.Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na ait 06.10.2005<br />

günlü ve E.2003/1145, K.2005/2539 kararı ile Danıştay 109,110<br />

,111,112,113,114,115,116,117,118,119 sayılı Dergilerde yer alan<br />

kararlar.<br />

22<br />

Bkn. Danıştay 10 uncu Dairesine ait 16.10.2008 tarihli ve<br />

E.2007/5777, K.2008/6696, http://www.danistay.gov.tr/dergiler/<br />

dergiler.html (Erişim 11Ocak 2014).<br />

den Düzenleme: 8/6/2000 - 4577/5 md.) İdarî<br />

işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve<br />

maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından<br />

dolayı iptalleri için menfaatleri ihlâl<br />

edilenler tarafından açılan iptal davaları,” 19<br />

Şeklinde düzenlenmiş olup, Kanun metnine,<br />

“kamu yararı” ibaresinin eklenmesi gerekmektedir.<br />

Diğer türlü, idari yargı kararlarında<br />

temel müessir olan kamu yararı kavramının<br />

soyut ve (tartışmalı) içeriği ile mutlak etkisinin<br />

sağlıksız devinimine şahit olmaya devam<br />

edeceğiz. Çağın gelişen ve değişen koşulları<br />

idarenin hizmetlerini komplike bir çeşitliliğe<br />

büründürmekte olduğundan kamu yararının<br />

nerede ve nasıl gerçekleştirileceği idari mercilerce<br />

bilinememekte olduğundan idari iş ve<br />

işlemleri tesisi ederken kamu yararını gözetmekte<br />

zorluk çekmektedirler. Bu durum, Danıştay’daki<br />

dava yüküne olumsuz etki etmekle<br />

birlikte kararlarında sürekli bir kamu yararı<br />

kavramı buhranı yaşamaktadır.<br />

Tekrarında fayda görmekteyim,” bir idari<br />

işlemin kamu yararına uygun olup olmadığının<br />

denetlenmesi yerindelik denetimi değil,<br />

hukuka uygunluk denetimi “ olduğu incelenen<br />

Danıştay kararlarında açıkça görülmektedir.<br />

Hizmet gerekleri 20 ve kamu yararı kavramı<br />

Danıştay kararlarında kamu düzeninin işleyişini<br />

sağlayan idari kararlarda ereksel bir<br />

kavramlar olarak esas alınmış olup idarenin<br />

tüm işlemlerine şamil olmak üzere idarenin<br />

tekelinde bulunan “takdir hakkının” da hangi<br />

yönde kullanılacağına ışık tutmaktadır.<br />

Kamu yararı ile kişisel yararın yarışmasında<br />

esasen birey ve devlet yararı karşılaştırılmaktadır.<br />

Bireyin yararın korunmasında<br />

devlet yararına olduğu gerçekliğine rağmen<br />

birisinin uğruna diğeri feda edilmektedir. Bireyin<br />

özel çıkarlarının topluluk çıkarı için ihlal<br />

edilmesinin gerekçesi Danıştay’da kamu yararı<br />

kavramı dolayısı ile yapılagelmektedir.<br />

Son olarak, Danıştay’ın 2008 yılına kadar<br />

olan kararlarında toplum yararı, üstün kamu<br />

yararı, baskın kamu yararı kavramları yerine<br />

“kamu yararı ve hizmet gerekleri” iki kavramının<br />

birlikte kullanıldığı anlaşılmaktadır. Tadat<br />

olarak sayılan kavramların Danıştay kararlarında<br />

kullanılmasının kamu yararı kavramının<br />

evrilmeye başladığının somut göstergesi olmaktadır.<br />

21<br />

Danıştay üstün kamu yararı kavramını,<br />

toplumun genelinin menfaatlerini ilgilendiren,<br />

toplumun genel yararına olan hususlar için<br />

üretmiştir. 22<br />

Danıştay, bütün idari işlemlerin ortak ve<br />

mutlak amacının kamu yararı olması dolayısı<br />

ile yargısal denetim üst derece yetkili<br />

mahkeme mercii olarak inşaa ettiği içtihat<br />

ve verdiği kararlarda kamu yararı kavramını<br />

temel belirleyici kıstas olarak tutmuştur. Bu<br />

maksatla, toplum yararı, devlet yararı, milli<br />

yarar, mahalli yarar, idare yararı, üstün kamu<br />

yararı, baskın kamu yararı kavramlarını kullanması<br />

kamu yararı kavramın evrildiği gösteren<br />

somut kanıtlardır.<br />

Kamu yararı kavramını, Anayasada düzenlenmiş<br />

bulunan, mülkiyet hakkı, çalışma<br />

hakkı, eğitim ve öğrenim hakkı başlıklarından,<br />

imar, ihale, kamulaştırma, kolluk kuvvetlerinin<br />

kullanımı, idari personel rejimi,<br />

(atanma, terfii vs.), idare mallarının tasarrufu<br />

ve onlara yönelik işlemler, idari sözleşmeler,<br />

idarenin vesayet yetkisi, taktir hakkı, hatta<br />

idari yargılama usulüne ilişkin hususlarda<br />

21<br />

Bkn.Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’na ait 06.10.2005<br />

günlü ve E.2003/1145, K.2005/2539 kararı ile Danıştay 109,110<br />

,111,112,113,114,115,116,117,118,119 sayılı Dergilerde yer alan<br />

kararlar.<br />

22<br />

Bkn. Danıştay 10 uncu Dairesine ait 16.10.2008 tarihli ve<br />

E.2007/5777, K.2008/6696, http://www.danistay.gov.tr/dergiler/<br />

dergiler.html (Erişim 11Ocak 2014).<br />

79<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Danıştay Kararlarında “Kamu Yararı “ Kavramı<br />

80<br />

kullanıla gelen bir kavramdır. Kamu yararı<br />

kavramı durağan ve içeriği somut bir kavram<br />

olmadığından sürekli gelişmekte olan<br />

dinamik bir kavramdır. Dolayısı ile Danıştay<br />

kararlarının inşaa sürecinde reelpolitik ve<br />

sosyo-ekonomik koşullara göre devinim kazanan<br />

bir kavramdır.<br />

KAYNAKÇA<br />

Arslan, Ahmet, Tuncay Dündar, (2002),<br />

Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu Kararları,<br />

Ankara:Seçkin,<br />

Bal, Yakup, Mustafa Karabulut, Yahya Şahin,<br />

(2003), İdari yargılama Usulü ile ilgili<br />

Danıştay 10. Dairesinin Seçilmiş kararları,<br />

Ankara:Seçkin<br />

Danıştay Dergisi, (2012) sayı, 129,130,<br />

131.<br />

Gözübüyük, Ş., Dinçer G., (1996), İdari<br />

Yargılama Usulü, Ankara: Turhan<br />

Günday, Metin,(2003), İdare Hukuku,<br />

İmaj, 7. b., Ankara<br />

İnceoğlu, S., (<strong>2013</strong>), İnsan Hakları Avrupa<br />

Sözleşmesi ve Anayasa, Ankara:Şen<br />

Kaya, Cemil,(2011), Kamu Yararından<br />

Hareketle Kamu Yararı Kavramına<br />

Danıştay’ın Bakışı, Ankara, Levha<br />

İNTERNET KAYNAKLARI<br />

http://www.danistay.gov.tr/dergiler/dergiler.html<br />

http://emsal.danistay.uyap.gov.tr/VeriBankasiIstemciWeb/<br />

http://www.echr.coe.int/Pages/home.<br />

aspx?p=home<br />

http://www.msb.gov.tr/<br />

http://www.mevzuat.gov.tr/<br />

http://legislationline.org/topics/country/30/topic/83<br />

http://www.resmigazete.gov.tr<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


ATATÜRK’ ÜN<br />

DIŞ TÜRKLER SİYASETİ<br />

Mehmet Zülfi Camkurt*<br />

1. GİRİŞ<br />

Atatürk’ ün Türk dünyası hakkındaki görüş<br />

ve düşünceleri; Türk Dünyasının geniş<br />

bir coğrafyaya yayıldığı ve bunun tek bir merkezden<br />

yönetilmesinin hem çok güç olacağı<br />

hem de bu toprakları yaşam alanı olarak gören<br />

uluslara hedef teşkil edeceği realitelerinden<br />

hareketle, kültür birliğinin gerçekleşmesi<br />

temeline dayanmaktadır. Atatürk’ün, Türkler<br />

arasında kültür birliğinin sağlanmasına yönelik<br />

fikirlerini gerçekleştirmeye yönelik kararlılığı<br />

Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Cumhuriyeti<br />

kurduktan sonra takip ettiği kültür siyasetinden<br />

anlaşılmaktadır.<br />

Atatürk’ ün ölümünden sonra, Türk soylu<br />

toplulukları birbirine yakınlaştırma ve kaynaştırmayı<br />

amaçlayan ortak dil ve tarih bilinci<br />

oluşturma çalışmaları durdurulmuş, aynı<br />

köklü geleneğe sahip; büyük çoğunluğu<br />

Sovyetlerin demir pençesi altında ezilen toplulukların<br />

tek yürek, tek ses olmasını sağlayabilecek<br />

politikalardan vazgeçilmiştir. Uzağı<br />

göremeyen politikalar yüzünden 90’lı yıllarda<br />

iki büyük imparatorluktan birinin yıkılacağı<br />

görülememiş; Atatürk’ ün 60 yıl sonrası için<br />

* SGK Başmüfettişi, Rehberlik ve Teftiş Ankara Grup Başkanı,<br />

Yönetim ve Organizasyon Uzmanı<br />

öngördüğü dağılmayı toparlayıcı mahiyette<br />

çalışmalar olmadığından, Türk Soylu Cumhuriyetler<br />

hiçte hazırlıklı olmadıkları bir hayatla<br />

baş başa bırakılmışlardır.<br />

Bu yazımızda, Atatürk’ ün yüksek lisans<br />

ve doktora tezleri ile kitaplara konu olmuş,<br />

“Dış Türkler” hakkındaki fikirleri ve bu fikirlerini<br />

gerçekleştirmeye yönelik çalışmaları üzerinde<br />

durulacaktır.<br />

2. DIŞ TÜRKLER MESELESİ<br />

2.1. Dış Türkler Kavramı<br />

Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla birlikte,<br />

1990’ lı yılların başından itibaren Türkiye’nin<br />

gündemine giren en önemli konulardan birisi<br />

de, “Dış Türkler” olarak ifade edilen ve esas<br />

itibariyle Türkiye coğrafyası dışında yaşayan<br />

Türk topluluklarıdır. Günümüzde Türkiye dışında<br />

yaşayan Türkleri; Azerbaycan Türkleri,<br />

Türkistan Türkleri (Özbekistan, Kazakistan,<br />

Kırgızistan, Türkmenistan, Uygur ve Doğu<br />

Türkistan), Hindistan ve Afganistan Türkleri,<br />

Balkan Türkleri, Ortadoğu Türkleri ve Kuzey<br />

Türkleri şeklinde sınıflandırmak mümkündür.<br />

Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra<br />

bugün gerek komşu ülkelerin sınırları içersinde<br />

olan ve gerekse kendi bağımsız devletlerini<br />

kuran Özbek, Kırgız, Kazak, Azeri, Uygur,<br />

Tatar, Türkmen gibi çeşitli adlarla altında Orta<br />

Asya’dan Balkanlara, Kafkasya’dan Afrika’ya<br />

81<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Atatürk’ ün Dış Türkler Siyaseti<br />

82<br />

kadar geniş bir coğrafyada yaşayan ve büyük<br />

Türk milletinin bir parçası olan soydaşlarımız<br />

“Dış Türkler” daha doğru bir ifadeyle “Türkiye<br />

Dışındaki Türkler” şeklinde tanımlanabilir.<br />

2.2. Dış Türkler Meselesinin Ortaya Çıkışı<br />

ve Türkçülük<br />

“Dış Türkler” konusunun ortaya çıkışı Osmanlı<br />

Devletinin çöküş yıllarına rastlamaktadır.<br />

Fransız İhtilali (1789)’ yle birlikte Avrupa’<br />

da ivme kazanan milliyetçilik fikirlerinin etkisi<br />

ve emperyalist devletlerin de kışkırtmasıyla,<br />

gayrimüslim ve gayri Türk unsurların birer<br />

birer kendi devletlerini kurarak Osmanlı Devletinden<br />

ayrılması, beraberinde, Osmanlı devlet<br />

idaresinde ve aydınlarda “Türk” kimliğinin<br />

daha açık dille ortaya konulması sonucu getirmiştir.<br />

Sultan II. Abdülhamid’ in bu parçalanmayı<br />

önlemek için ortaya attığı Pan-İslamizm<br />

(İslam Birliği), Osmanlıcılık (Osmanlı Birliği)<br />

gibi fikirler de parçalanmayı önlemekten uzak<br />

kalmıştır. Önceleri etnik olarak Türk kimliğine<br />

vurgu yapmanın, çok milletli Osmanlı Devletinin<br />

parçalanmasına yol açacağı düşüncesinden<br />

hareketle, “Osmanlı kimliği” tek başına<br />

yeterli görülmüş, gerek Osmanlı devlet idaresinde<br />

ve gerekse aydınlar arasında “Türk”<br />

kimliğine vurgu yapılmamıştır.<br />

Osmanlı Devletinin bünyesinden kopmalar<br />

başlayınca ve parçalanma kaçınılmaz hale<br />

gelince, Osmanlı Devletinin parçalanmasını<br />

önlemeye yönelik Pan-İslamizm ve Osmanlıcılık<br />

düşüncelerinin yeterli olmayacağını anlayan<br />

başta İttihat ve Terakkiciler ile aydınlar,<br />

Türk kavramını öne çıkarmak zorunda kalmışlardır.<br />

Türk milliyetçiliği, Türk birliği gibi<br />

kavramlar bu süreçte telaffuz edilmeye başlanmıştır.<br />

Annesiyle birlikte henüz yedi yaşındayken<br />

Rusya’ dan göç ederek Türkiye’ ye gelen<br />

Kazanlı aydınlardan Yusuf Akçura, 1904<br />

yılında “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesinde,<br />

“Dış Türkler” meselesini “Türkçülük” adıyla<br />

siyasallaştırmıştır. Akçura, bu makalesinde<br />

Osmanlıcılık ve Panislamizm akımlarını değerlendirerek,<br />

bunların başarılı olamadıklarını<br />

vurgulayarak, Türkleri birleştirmeye yönelik<br />

Türkçülük akımının temellerini atmıştır. Tarih,<br />

dil ve edebiyat alanında başlayan çalışmalarla<br />

önce “Türk” kavramı, sonra da “Türkçülük”<br />

kavramı olgunlaşmaya başlamıştır. Bu aşamadan<br />

sonra hem Türkçülük akımının felsefi<br />

temelleri atılmaya başlanmış, hem de “Dış<br />

Türkler” meselesi aydınların ve devlet adamlarının<br />

gündemine girmiştir. 1 Böylece “Dış<br />

Türkler” meselesi, yani Osmanlı Devletinin<br />

sınırları dışında da Türklerin olduğu hususu<br />

ortaya çıkmıştır. Akçura’ yla temelleri atılan<br />

Türk Birliği tezi daha sonra diğer aydınlarca<br />

tartışılmış, geliştirilmiş ve değişik dönemlerde<br />

farklı tezler de ileri sürülmüştür.<br />

Bu dönemin aydınları arasında, Türk Birliği<br />

konusunda esas itibariyle iki ayrı görüşün<br />

ortaya çıktığı görülmektedir. Yusuf Akçura ve<br />

Ahmet Ağaoğlu’ nun önderliğindeki grubun,<br />

Türkler arasında hem kültürel, hem de siyasi<br />

birlik fikrini savundukları, buna karşılık Ziya<br />

Gökalp’ in sözcülüğünü yaptığı grubun ise,<br />

Türklerin geniş bir coğrafyaya yayıldıklarını<br />

ileri sürerek, yalnızca kültürel birlik üzerinde<br />

durdukları söylenebilir.<br />

1940’ lı yıllardan başlayıp 1980’ li yılların<br />

sonlarına kadar süren 40 yıl gibi uzun<br />

bir zaman diliminde, Dış Türkler konusunda<br />

ileri sürülen görüşler, yaklaşımlar ve akımlar<br />

“ırkçılık, Turancılık, faşistlik” şeklinde değerlendirmelere<br />

tabi tutulmuştur. 2 Türkiye üzerinde<br />

oynanan ve başrolünü de Rusya’ nın<br />

oynadığı oyunun da etkisiyle bu suçlama ve<br />

yakıştırma kampanyası 1990 yılının başlarına<br />

kadar hızını hiç kaybetmemiştir. Bırakın Türklerin<br />

birleşmesini, Turan’ ın gerçekleşmesini<br />

isteyen görüşleri, sadece Türkiye dışındaki<br />

soydaşlarımızla yakın ilişkiler kurulması gerektiğini<br />

iyi niyetle dile getirenler bile bu suçlamalardan<br />

kendilerini kurtaramamışlardır. Bir<br />

siyasi partinin ve birkaç derneğin kısıtlı imkân<br />

1<br />

1900’lü yılların başında Türkçülük akımının önde gelen isimleri<br />

olarak; Rusya’dan kaçarak Türkiye’ye gelenler, Yusuf Akçura,<br />

Gaspıralı İsmail, Ali Hüseyinzade, Ahmet Ağaoğlu, Zeki Velidi<br />

Togan ile Türkiye’deki Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul ve<br />

Hamdullah Suphi Tanrıöver sayılabilir.<br />

2<br />

3 Mayıs 1944 tarihinde, Türkçülük fikrini savunan başta Alparslan<br />

Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay<br />

olmak üzere 23 kişi “Turancılık” suçuyla işkencelere maruz kalmış,<br />

değişik hapis ve sürgün cezalarına maruz kalmışlardır.<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Mehmet Zülfi Camkurt<br />

ve platformlarda bu konuyu gündemde tutma<br />

gayretleri de aynı şekilde ve anlaşılmaz<br />

biçimde kösteklenmiştir. 3<br />

Birkaç siyasi ve kültürel kuruluşun Dış<br />

Türkler konusunu gündeme taşımaya çalıştığı<br />

ve çoğunlukla da tepkiyle karşılandığı çıkışlar<br />

hariç tutulduğunda, aradan geçen yarım asra<br />

yakın süre içinde Türkiye dışında da Türkler<br />

olduğu gerçeğinin görmezden gelindiği<br />

söylenebilir. Türkiye’ deki insanların büyük<br />

bir çoğunluğu, Türkiye Cumhuriyeti dışında<br />

da soydaşlarımız, din kardeşlerimiz olduğunu,<br />

Sovyetler Birliği’ nin çöküşünden sonra,<br />

Türk Cumhuriyetlerinin kurulması esnasında<br />

öğrenmiştir. Özellikle de, çocuklar ve gençler,<br />

ancak bu tarihten sonra ders kitaplarına konan<br />

bilgiler ışığında Azerbaycan, Özbekistan,<br />

Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan adında<br />

ülkeler olduğunu, buralarda Türklerin yaşadığını<br />

öğrenmişlerdir. 4<br />

2.3. Atatürk’ ün Milliyetçilik Anlayışı ve<br />

Dış Türkler Konusundaki Politikası<br />

Pan-İslamizm ve Osmanlıcılık düşüncelerinin<br />

Osmanlı Devletinin parçalanmasını önlemeye<br />

yeterli olmayacağını anlayan başta<br />

İttihat ve Terakkiciler ile bazı aydınların Türk<br />

kavramını ön plana çıkarmaya başladıkları<br />

daha önce açıklanmış idi. Bu aydınlardan<br />

Ziya Gökalp’ in sözcülüğünü yaptığı, kültürel<br />

birlik fikrini savunan grubun görüşleri, daha<br />

sonra İstiklal Savaşı ve Cumhuriyet yıllarında<br />

Mustafa Kemal Atatürk’ ü çok etkilemiştir.<br />

Atatürk, milleti; “Dil, kültür ve ideal birliği<br />

ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu<br />

siyasi ve içtimai bir heyet olarak tanımlamaktadır.<br />

5 Atatürk’ ün milliyetçilik anlayışının,<br />

Ziya Gökalp’ in “hars milliyetçiliği” kavramına<br />

dayandığı söylenebilir. Atatürk milliyetçiliği,<br />

Osmanlı’ nın son zamanındaki milliyetçiliğin<br />

romantik safhasından tamamen farklı ve ayrı<br />

3<br />

http://www.mustafatasar.gen.tr/yayinlar/dusunce_g/dunden_<br />

bugune_disturkler.htm 05.04.2008<br />

4<br />

http://www.mustafatasar.gen.tr/yayinlar/dusunce_g/dunden_<br />

bugune_disturkler.htm 05.04.2008<br />

5<br />

Ayşe Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün<br />

El Yazıları, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000, s.8-18,<br />

niteliktedir. Atatürk milliyetçiliği; antiemperyalist<br />

bir düşünceyi esas almış olup, ulusal bağımsızlık<br />

ve laiklik, temellerine oturmaktadır.<br />

Atatürk’ ün milliyetçilik anlayışı akılcı, çağdaş,<br />

medenî, ileriye dönük, demokratik, toplayıcı,<br />

birleştirici, yüceltici, insanî ve barışçıdır. 6<br />

Türk milliyetçiliği düşüncesinin, Kemalist<br />

projenin teorik altyapısını oluşturduğunu söylemek<br />

yanlış olmayacaktır. Belirtmek gerekir<br />

ki, Devletin milliyetçilikle batılılaşmayı uzlaştırmak<br />

şeklindeki hedefinin fikir babası da Ziya<br />

Gökalp’ dir. Türk dilinin eskiliğinin, köklülüğünün<br />

ve zenginliğinin kanıtlanmasına yönelik<br />

Güneş Dil Teorisi 7 ve kadın hakları konusu<br />

da tarihi temelleriyle birlikte Ziya Gökalp’ in<br />

fikirlerinin uygulamaya dönüşen kültürel nitelikli<br />

yeniliklerdendir. 8 Bu anlamda, Cumhuriyet’<br />

in ilk yıllarında Ziya Gökalp’ in fikirlerinin<br />

uygulama alanı bulduğunu söylemek yanlış<br />

olmayacaktır. 9<br />

Atatürk, her şeyden önce büyük bir Türk<br />

milliyetçisiydi. Uzun süre Atatürk’ ün yanında<br />

bulunmuş Mahmut Esat Bozkurt; Atatürk’ ün<br />

Türk birliği ve Türklük hakkında kendisine;<br />

“Şu kadarını belirteyim ki, ben her şeyden<br />

evvel Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum.<br />

Böyle öleceğim. Türk birliğinin bir gün hakikat<br />

olacağına inancım vardır. Ben görmezsem<br />

bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları<br />

içerisinde kapayacağım. Ben Türk birliğinin<br />

gerçekleşeceğine inanıyorum. Onu görüyorum.<br />

Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliği<br />

ile açacaktır. Dünya ancak böyle sükûn bulacaktır.<br />

Kaşğarlı Mahmut’ un Divan-ı Lugati’t<br />

Türk adlı eserinde dediği gibi Tanrı, Türk’ ü<br />

6<br />

Cem Özer, Atatürk’ün Türk Dünyasıyla İlişkileri, Ankara<br />

Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek<br />

Lisans Tezi, Ankara, 2007, s.9-10<br />

7<br />

Güneş Dil Teorisi, içinde ve yurt dışında büyük yankı uyandıran<br />

teori, hem Türkçe konuşma yazma bilincinin gelişmesine katkı<br />

sağlamış; hem de Türkçe’nin tarihi ve etimolojisi (kökenbilimi) ile<br />

ilgili birçok eserin hazırlanmasına vesile olmuştur.<br />

8<br />

Seçil Deren, “Kültürel Batılılaşma”, Modern Türkiye’de Siyasi<br />

Düşünce, Modernleşme ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul,<br />

C.3, 2002, s.382<br />

9<br />

Mustafa Talas, “Örnek Bir Dış Siyaset Modeli Olarak Atatürk’ün<br />

“Yurtta Barış Dünyada Barış” Politikası,” Türkiyat Araştırmaları<br />

Dergisi, Konya, C.15, Güz 2004, s.342<br />

83<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Atatürk’ ün Dış Türkler Siyaseti<br />

84<br />

insanlık şakilerden kurtulsun diye yarattı.” dediğini<br />

aktarmaktadır. 10<br />

Belirtmek gerekir ki, Atatürk, Türk milletini<br />

oluşturan unsurları “siyasî varlıkta birlik”, “dil<br />

birliği”, “yurt birliği”, “ırk ve menşe birliği”,<br />

“tarihî yakınlık” ve “ahlâkî yakınlık” olarak sıraladıktan<br />

sonra Türk milletinin oluşumunda<br />

yer alan bu şartların diğer milletlerin çoğunda<br />

olmadığını ifade etmiştir. 11 Millî Mücadele ile<br />

kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti’<br />

nin milletler topluluğu görünümünden<br />

sıyrılmış ve Türklerden oluşan bir millî devlet<br />

hüviyetine kavuşmuştur. Yapılan nüfus değişimleriyle<br />

bu yapı daha da güçlendirilmiştir.<br />

Atatürk kurduğu ülkenin en temel özelliğini<br />

ise, “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu,<br />

İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı, hep bir ırkın<br />

evlâtları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”<br />

sözleri ile ifade etmiştir. 12 Bundan hareketle,<br />

Atatürk milliyetçiliğinin, ırkçılığı ve dinî farklılıkları<br />

reddeden, millî birlik ve beraberliği sağlayıcı<br />

bir anlayışa sahip olduğu söylenebilir.<br />

Atatürk, Türk milletinin yalnızca Türkiye<br />

Türklerinden ibaret olmadığını bildiği için,<br />

Türkiye dışındaki Türk halklarına karşı büyük<br />

bir sevgi ve yakınlık duymuş, onlarla olan gönül<br />

ve kültür bağını devamlı sıcak tutmuştur.<br />

Atatürk’ ün Türkiye dışındaki Türklere olan<br />

sevgi ve ilgisini birçok defalar ifade etmiştir.<br />

13 29 Ekim 1933 tarihinde Cumhuriyetin<br />

10.yıl kutlamalarında, “Bugün Sovyetler Birliği<br />

dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.<br />

Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne<br />

olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı<br />

Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi<br />

parçalanabilir, ufalanabilir.<br />

Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından<br />

kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye<br />

ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını<br />

bilmelidir… Bizim dostluğumuzun idaresinde<br />

dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır.<br />

Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır<br />

olmak yalnız o günü susup beklemek değildir.<br />

Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl<br />

hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak.<br />

Dil bir köprüdür…<br />

İnanç bir köprüdür…<br />

Tarih bir köprüdür…<br />

Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin<br />

içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış<br />

Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz.<br />

Bizim onlara yaklaşmamız gerekli. Tarih bağı,<br />

kurmamız lazım. Bunları kim yapacak? Elbette<br />

biz. Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz,<br />

dil encümenleri, tarih encümenleri kuruluyor.<br />

Dilimizi onun diline yaklaştırmaya ve böylece<br />

birbirimizi daha kolay anlar hale gelmeye çalışıyoruz.<br />

Tarihimizi ona yaklaştırmaya çalışıyoruz.<br />

Ortak bir mazi yaratma peşindeyiz. …” 14<br />

sözleri, Atatürk’ün konuya olan ilgisini, uzak<br />

görüşlülüğünü ve dış Türklerle ilgili düşüncelerini<br />

ortaya koyması açısından son derece<br />

önemlidir.<br />

Atatürk, dış Türkler üzerindeki politikaların<br />

sağlam bir kültür politikası üzerine oturtulması<br />

gerekliliğini vurgulamış ve bu doğrultuda<br />

hareket etmiştir. Şu sözü bu fikrini açıkça<br />

göstermektedir: “Türkiye dışında kalmış Türkler,<br />

ilkin kültür meseleleriyle ilgilenmelidirler.<br />

Nitekim biz Türklük davasını böyle bir müsbet<br />

ölçüde ele almış bulunuyoruz. Büyük Türk tarihine<br />

Türk dilinin kaynaklarına, zengin lehçelerine,<br />

eski Türk eserlerine önem veriyoruz.”<br />

Millî Mücadele sırasında ve sonrasında ortaya<br />

çıkan iç ve dış gelişmeler ve bunun ortaya<br />

çıkardığı sonuçlar ile Sovyetler Birliğinin<br />

dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetleriyle<br />

geliştirmeye çalıştığımız ilişkiler sırasında or-<br />

10<br />

İbrahim Yılmazçelik, “Atatürk’ün Dış Türkler Politikası ve Dış<br />

Türkler”, Türk Dünyası Tarih Dergisi, C.8.No:89, Mayıs 1994,<br />

s.35-37<br />

11<br />

İnan, age, s.455<br />

12<br />

Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk<br />

Araştırmaları Merkezi, Ankara, 1999, s.206<br />

13<br />

Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Töre Devlet<br />

Yayınları, Ankara,1981, s.71<br />

14<br />

Harp Akademileri Komutanlığı, Türkiye ve Türk Dünyası,<br />

Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 1997., s.447, İsmet<br />

Bozdağ, Atatürk’ün Avrasya Devleti, Tekin Yayın Dağıtım San.<br />

Ltd., İstanbul, 1999., Muharrem Öçalan, Kırgız Türkçesi Türkiye<br />

Türkçesi Arasında Halk ve Çocuk Edebiyatı Alanında Karşılıklı<br />

Eser Aktarımlarının Önemi ve Moldo Kılıç’ın “Buudayıktın Toyu”<br />

Eserinin Çevirisi”, III.Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler<br />

Kongresi, Kırgızistan, Celalabad, 07-09 Haziran 2005, s.232-243<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Mehmet Zülfi Camkurt<br />

taya çıkan sorunlar, Atatürk’ ün bu düşünceleri<br />

doğrulamıştır . 15<br />

Atatürk, kimilerinin aksine, Türkiye dışındaki<br />

Türklerin Türkiye’ ye topyekûn göçlerini<br />

çözüm olarak görmemiş ve Türkiye dışındaki<br />

Türklerin, bulundukları ülkelerde ulusal kimliklerini<br />

koruyarak varlıklarını sürdürmeleri gerektiğini<br />

düşünmüştür. Bu düşüncenin doğal<br />

bir sonucu olarak da, dış Türkler konusundaki<br />

temel politikalarını da bu yönde belirlemiştir.<br />

Bu temel politikanın en somut örneklerine<br />

Lozan Barış Konferansı tutanaklarında rastlanmaktadır.<br />

Herhangi bir nedenle, yurt dışından<br />

gelen Türk asıllı göçmenleri, “kaybedilmiş<br />

ülkelerimizin milli hatıraları” kapsamında<br />

değerlendiren ve gereken önemi veren<br />

Atatürk, diğer taraftan, Lozan Antlaşmasına<br />

ek “Mübadele Protokolü”nde de görüleceği<br />

üzere, İstanbul’ daki Rumlara karşılık yaklaşık<br />

üç kat daha fazla nüfusa sahip Batı Trakya’<br />

daki Türklerin yerlerinde kalmaları, bir başka<br />

ifadeyle mübadele kapsamına alınmamaları<br />

için kararlılık göstermiştir . 16<br />

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye dışındaki<br />

Türklerin kültürel yapılarını koruyup geliştirmeleri<br />

ve bulundukları ülkelerin vatandaşlarıyla<br />

eşit haklara ve koşullara sahip olarak yaşamalarını<br />

sağlayacak politikaların üretilmesi<br />

gerektiği düşüncesine sahiptir. Bu bağlamda,<br />

Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen ülkelerin<br />

içlerindeki Türk azınlığa karşı duyarlı ve haklarına<br />

saygılı olmalarının sağlanması gerektiğini<br />

düşünmüştür.<br />

Bilindiği üzere, Türk İstiklal Savaşı’nın ana<br />

hedefi olan ve daha sonraki Atatürk döneminde<br />

de Türk dış politikasının ruhunu oluşturan<br />

“Misak-ı Millî” önce Erzurum ve Sivas Kongrelerinde<br />

kabul edilip şekillendikten sonra,<br />

28 Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusan’<br />

ında oy birliği ile kabul edilmiştir. Misâk-ı Millî<br />

sınırları dahilinde ise, başta Boğazlar hakimiyeti,<br />

Batı Trakya, Ege Adaları, Hatay, Musul<br />

Vilâyeti, Elviye-i Selâse’ nin ülkemize dahil<br />

edilmesi ve iktisadî bağımsızlığın sağlanması<br />

yer almaktaydı. Yani Türklerin çoğunlukta<br />

bulunduğu yerlerde, her bakımdan bağımsız<br />

bir Türk Devleti’ nin kurulması amaçlanmıştır.<br />

Misak-ı Milli sınırlarıyla ilgili olarak Atatürk’<br />

ün yaptığı bazı açıklamalar, aslında dış Türkler<br />

konusundaki düşüncelerini de tartışmaya<br />

yer vermeyecek şekilde ortaya koymaktadır.<br />

TBMM’ nin açılışından sonra, Tayfur (Sökmen)<br />

Bey’ in gönderdiği mektupta Hatay’ la<br />

ilgili “Sancak Millî Misâk’a dahil midir?” sorusuna<br />

Mustafa Kemal Atatürk telgrafla, verdiği<br />

cevapta “Türklerin yaşadığı her yer Millî<br />

Misâk’ a dahildir.” demektedir . 17 Aynı tarihlerde<br />

kendisine Berlin’ den mektuplar yazan<br />

Talat Paşa’ ya verdiği bir cevapta da, sınırlarımızdan<br />

bahsederken: “Türkçe ve Kürtçe konuşulan<br />

bütün vilâyetlerimiz bizim olacaktır.”<br />

ifadesini kullanmıştır . 18<br />

Amerikalı General Mc. Arthur’ un, “Hatıralarında”,<br />

“Büyük devlet adamlarından biri”<br />

olarak tanıdığını ifade ettiği Atatürk’ le 1933’<br />

te Ankara’ da yaptığı bir mülâkatta “Sizin Türkiye’<br />

nin geleceği hakkında tasavvurlarınız nedir?”<br />

diye sorusuna, Atatürk’ ün, “Allah nasip<br />

eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük, ve<br />

Adalar’ı geri alacağım. Selânik de dahil Batı<br />

Trakya’ yı Türkiye hudutları içine katacağım.”<br />

cevabını verdiğini nakletmektedir . 19<br />

Atatürk’ ün, “Dış Türkler” kapsamında üzerinde<br />

durulması gereken düşüncelerinden birisi<br />

de Türk tarihinin kısa zamanda araştırılıp<br />

ortaya çıkarılması için kesin direktiflerdir. Bu<br />

direktiflerin esas itibariyle aşağıdaki amaçlara<br />

yönelik olduğu görülmektedir:<br />

“1- Türk tarihi başlangıçtan itibaren iyi<br />

bir şekilde araştırmak ve Türklerin kültür ve<br />

medeniyet dünyasına katkılarını, yetiştirdiği<br />

büyük şahsiyetlerin insanlığa hizmetlerini ortaya<br />

koymak. Türk milletinin milli birliğini ve<br />

85<br />

15<br />

Kenan Ziya Taş, “Atatürk’ün Doğu ve Güneydoğu Anadolu<br />

Politikası ve Bunun Orta Asya ve Ortadoğu Politikasındaki<br />

Yeri” http://www.dicle.edu.tr/dictur/suryayin/khuka/adgp.htm<br />

02.04.2008<br />

16<br />

Reha Parla, Belgelerle Türkiye Cumhuriyeti’nin Uluslararası<br />

Temelleri Lozan-Montrö: Türkiye’nin Komşularıyla İmzaladığı<br />

Başlıca Belgeler, Lefkoşa, 1985, s. 72-77 ve 101.<br />

17<br />

Tayfur Sökmen, Hatay’ın Kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar,<br />

Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1978, s.35<br />

18<br />

Tahsin Banguoğlu, “Millî Misak ve Lozan”, Türk Edebiyatı,<br />

İstanbul, Ekim, 1987, s.7<br />

19<br />

Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı<br />

Yayınları, İstanbul, 1990, s.52-53<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Atatürk’ ün Dış Türkler Siyaseti<br />

86<br />

20<br />

Mehmet Saray, Atatürk’ün Sovyet Politikası, Veli Yayınları,<br />

İstanbul, 1984, s.18, Mehmet Saray, “Atatürk ve Türk Tarihi”, Türk<br />

Kültürü, S.249, Ocak 1984, s.1<br />

21<br />

Necip Hablemitoğlu, “Ebediyetinin 61. Yıldönümüne Armağan:<br />

Kemal’in Öğretmenleri Kemal’in Öğretmenleri”, Kırım, 6, 21,<br />

Ekim-Aralık 1997, s. 3-13<br />

22<br />

Bu konuda geniş bilgi için bkz. Yalçın Özalp, Yurt Dışındaki Türk<br />

Şehidlikleri, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü,<br />

Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara, 3 Cilt 1987<br />

heyecanını kuvvetlendirecek bu çalışmalar<br />

neticesinde milli mücadele yıllarında olduğu<br />

gibi, Türkler için güçlükleri yenmede ve muasır<br />

(çağdaş) medeniyet seviyesine ulaşmada<br />

büyük bir bilinç oluşması sağlanacaktır. Aynı<br />

zamanda diğer Türklerle olan ortak tarihimiz<br />

ve kültürümüz ortaya çıkacaktır.<br />

2- Batılıların bize vatan olarak çok gördükleri<br />

Anadolu’nun tarihinin araştırılması idi. Şayet,<br />

tarihin ilk çağlarında, Asya’dan gelerek<br />

Anadolu’da medeniyetler kurmuş milletler<br />

arasında Türklerin de bulunduğu tespit edilirse,<br />

batılı çevrelerin, “Türkler Anadolu’ya sonradan<br />

gelen bir millettir, geldiği yere dönmelidir”<br />

20 iddiasını çürütmek mümkün olacaktır.<br />

2.4. Atatürk’ ün Dış Türkler Konusundaki<br />

Çalışmaları<br />

Atatürk’ e göre, Türkiye dışındaki Türklerin<br />

kültürel yapılarını ve ulusal kimliklerini<br />

koruyup geliştirmelerini, bulundukları ülkelerde<br />

eşit ve rahat yaşamalarını mümkün<br />

kılacak politikaların üretilmesi şarttır. Bu açıdan,<br />

Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak isteyen<br />

özellikle komşu ülkelerin (Yunanistan, Bulgaristan,<br />

İran gibi), içlerindeki Türk azınlığa<br />

karşı duyarlı ve saygılı olma zorunluluğunu<br />

hissetmesi sağlanmalıdır. Bu nedenle, Lozan<br />

Barış Antlaşması başta olmak üzere,<br />

komşu ülkelerle yapılan ikili antlaşmalarda<br />

Türk azınlıkların korunmasına ilişkin hükümlerin<br />

yer alması, bu politikanın somut bir sonucudur<br />

. 21 Atatürk, bu antlaşmalarda, Türkiye<br />

sınırları dışında yaşayan Türklerin temel<br />

insan haklarının güvence altına almanın yanı<br />

sıra, burada yaşayan Türklerde tarih bilinci<br />

oluşturmaya yönelik olarak bu topraklarda<br />

şehit düşmüş askerlerimizin mezarlarını bir<br />

araya getirmek suretiyle şehitlikler açılmasını<br />

da sağlamıştır . 22<br />

Atatürk, ortak dil ve tarih bilincine sahip<br />

olan toplulukların birbirlerini anlama güçlüklerinin<br />

ortadan kalkmasının siyasi bir irade göstermenin<br />

birinci şartı olduğunu düşünüyordu.<br />

Atatürk dil, yazın, tarih, coğrafya ve diğer ilgili<br />

alanlar üzerinde yoğunlaşarak, Türklerin görkemli<br />

tarihlerini öğrenmesi ve araştırılmasına<br />

büyük önem vermiştir. Bu dönemde, Türk<br />

tarihinin yeniden yazılması ile ilgili yoğun çalışmalar<br />

yapıldığı gibi, dil alanında da çalışmalar<br />

gerçekleştirilmiş, özellikle Türk dilinin<br />

arındırılmasına yönelik çalışmalar yapılmıştır<br />

ki, bu durum Türkiye Türkleri ile Dış Türklerin<br />

ortak dilinin yaratılması konusunda bir adım<br />

olarak da yorumlanabilir. Türk dünyasının dilinin,<br />

tarihinin, kültürünün ilmi biçimde incelenmesi<br />

ve tarihi gerçeklerin ortaya çıkarılması<br />

için amaçlarına yönelik olarak Atatürk’ün talimatıyla<br />

Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu<br />

tesis edilmiş ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih<br />

Coğrafya Fakültesi faaliyete geçirilmiştir. 23<br />

Türk kültür birliğinin sağlanmasında kurumsallaşmanın<br />

önemini fark eden Atatürk’ ün<br />

öncelikle Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kurması,<br />

Türkiye Türkleri’ nin ve Dış Türklerin dünü<br />

ve bugünün bilimsel anlamda incelenmesine<br />

zemin hazırlamıştır . 24<br />

Atatürk’ ün Türkiye dışındaki Türk topluluklarına<br />

olan ilgisi, siyasal ve dinsel sınırlar<br />

tanımamaktaydı. Türk tarihini, dünya tarihi<br />

içinde olması gereken konuma getirmek<br />

için Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesini kuran;<br />

Sümeroloji dahil Anadolu uygarlıkları kapsamında<br />

ölü dilleri bile araştıracak bölümler<br />

açtıran; Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu<br />

gibi bilimsel merkezlerin oluşumunda öncülük<br />

yapan Atatürk, İslamiyet dışı dinlere mensup<br />

Türk topluluklarına da -Türk ulusunun ve<br />

tarihinin bütünlüğü açısından- özel ilgi duymaktaydı.<br />

Örneğin, Türklük bilincine sahip<br />

olmayan Anadolu’ daki Ortodoks mezhebine<br />

mensup Türklerin, kendilerini dinsel aidiyet<br />

duygusu ile “Rum” kabul ederek Lozan<br />

sonrası “Mübadele Protokolü” çerçevesinde<br />

23<br />

Belkıs Ulusoy, “Atatürk’ün Rusya Türkleri ve Sovyetler Birliği ile<br />

İlişkileri”, 4.Boyut, Ekim 2003, s.4, http://www. istanbul.edu.tr/4.<br />

boyut/cumhuriyet/dosyalar/belkis_ulusoy.htm 04.04.2008<br />

24<br />

Cem Özer, Atatürk’ün Türk Dünyasıyla İlişkileri, Ankara<br />

Üniversitesi, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek<br />

Lisans Tezi, Ankara, 2007, s.1<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Mehmet Zülfi Camkurt<br />

Yunanistan’ a göç etmeleri, Atatürk’ü derinden<br />

etkilemiştir. Atatürk, bu Türk soylu vatandaşlarımızı<br />

Türkiye’de bırakabilmek için, geç<br />

de olsa son bir girişimde bulunarak, Papa<br />

Eftim’ e İstanbul’ da bir Türk Ortodoks Patrikhanesi<br />

kurdurtmuştu. Bugün, Türkiye’ nin<br />

ve Dünya Türklüğünün çıkarlarını, tüm Ortodoks<br />

merkezlerine ve de Rusya, Yunanistan,<br />

Ermenistan gibi ülkelere karşı en radikal biçimde<br />

savunan Türk Ortodoks Patrikhanesi,<br />

Atatürk’ ün ileri görüşlülüğünün ve de bilimsel<br />

temellere dayalı duygusallıktan uzak Türklük<br />

bilincinin bir göstergesi olarak varlığını sürdürmektedir.<br />

Gagavuzlar (Gök Oğuzlar), bu<br />

patrikhanenin yönetsel dairesi içinde yer almışlardır<br />

. 25<br />

Atatürk’ ün Dış Türklere olan ilgisi savaş<br />

dönemlerinde bile azalmamıştır. Dış Türklerle<br />

ilgili olarak 1920’ de Bekir Sami Bey ve Ali<br />

Fuat Paşa başkanlığında iki ayrı heyet Moskova’<br />

ya gönderilmiştir. Moskova’ ya gönderilen<br />

Ali Fuat Paşa başkanlığındaki ikinci heyet,<br />

tamamen ilmî araştırma amaçlı olup Türkistan’<br />

la ilgilenmeyi de ihmal etmeyen sefaret<br />

heyeti niteliğini taşımaktaydı . 26<br />

Atatürk, Rusya’ dan Türkiye’ ye sığınmış<br />

Türk liderlerini ve aydınlarını sıcak bir ilgiyle<br />

kabul etmiş ve hatta bu kadrolara son derece<br />

önemli görevler vermiştir. Kazan Türklerinden<br />

Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, Prof. Dr.<br />

Yusuf Akçura, Başkurt Türklerinden Prof. Dr.<br />

Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir İnan,<br />

Kırım’dan Cafer Seydahmet Kırımer ve Azeri<br />

Türklerinden Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Ahmet<br />

Ağaoğlu, Mehmet Emin Resulzade, Mirza<br />

Bala Mehmetzade ve daha pek çokları Türkiye<br />

Cumhuriyeti’nin kuruluş kadroları içinde<br />

yer almıştır. Örnek vermek gerekirse, Prof. Dr.<br />

Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu, Türkiye Büyük<br />

Millet Meclisi’ nde milletvekili olarak hizmet<br />

verirken, Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal,<br />

Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. İsmail H.<br />

Ertaylan, Prof.Dr. İzzet Kantemir, Prof. Dr. Ahmet<br />

Caferoğlu, Prof. Reşit Rahmeti Arat, Prof.<br />

25<br />

Hablemitoğlu, agm, s. 3-13<br />

26<br />

Mehmet Saray, Atatürk ve Türk Dünyası, Türk Tarih Kurumu<br />

Yayınları, Ankara, 1995, s.1-2<br />

Dr. Ahmet Temir, Prof. Dr. Akdes Nimet Kurat,<br />

Dr. Hamit Zübeyr Koşay gibi çok sayıda bilim<br />

adamı Türk üniversitelerinin kuruluşunda görev<br />

almışlar ve uluslararası alanda başarı ile<br />

Türkiye’ yi temsil etmişlerdir . 27<br />

15 Nisan 1931 yılında Atatürk, yeni bir yapılanma<br />

içinde ve “bilgisiz fikir olmaz” mantığı<br />

çerçevesinde, Türkiye, Rusya, Balkanlar, kısaca<br />

tüm Türk Dünyası’ nın tarihini bilimsel nitelikte<br />

ele alacak “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”ni<br />

kurdurmuştur. Atatürk, Hamdullah Suphi Tanrıöver’<br />

i Romanya Büyükelçiliği görevine tayin<br />

ederek, kendisine Türkçülük ülküsünü hayata<br />

geçirme şansı vermiştir. Hamdullah Suphi<br />

Tanrıöver de, Bükreş’ teki Büyükelçiliğimizin<br />

kapılarını Hristiyanlığın Ortodoks mezhebine<br />

mensup Gagavuz Türklerine açmıştır. Bu<br />

kapsamda, büyükelçilik çalışanları Gagavuz<br />

Türklerinden seçilmiş, bölgelerinde seçkin<br />

konumda bulunan yerel liderlerin çocuklarına<br />

öncelik vererek, öğrenim görmeleri için Türkiye’<br />

ye gönderilmiştir . 28<br />

Atatürk, hem Sovyetlerin alfabe değişikliği<br />

ile Türk dünyasında yarattıkları dil ve kültür<br />

kopukluğunun giderilmesi hem de “Dış Türk”<br />

lerle dilde ve kültürde birliğin sağlanması,<br />

Türk milleti için hedef olarak gösterdiği Batı<br />

âlemi ile olan münasebetlerini daha düzenli<br />

bir şekilde yürütülmesi için, öğrenimi daha<br />

kolay olan Latin Alfabesi’ne geçişi 1 Kasım<br />

1928’ de gerçekleştirmiştir. 29,30<br />

Atatürk’ün Balkanlarda bıraktığımız -daha<br />

doğrusu bırakmak zorunda kaldığımız- Türklerin<br />

eğitim ve kültürel sorunlarına ilgisini<br />

gösteren pek çok örnek verilebilir. Atatürk’ün<br />

“Güvenlik Kuşağı” stratejisi bağlamında gerçekleştirdiği<br />

“Balkan Antantı”, “Sadabad Paktı”<br />

gibi uluslararası yapılanmaların ve de ikili<br />

27<br />

Necip Hablemitoğlu, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Dış<br />

Türkler Stratejisi”, http://hablemitoglu.com/millimerkezler. htm,<br />

04.04.2008<br />

28<br />

Hablemitoğlu, “Ebediyetinin…….”, s. 3-13<br />

29<br />

Ancak Sovyetler, Atatürk’ün bu hamlesine karşılık, Türk<br />

dünyasında dil ve kültür birliğinin gerçekleşmemesi için idaresinde<br />

yaşayan Türklere 1927-1930 yılları arasında Arap alfabesi<br />

yerine Latin alfabesini, Türkiye’nin 1928 yılında harf inkılâbını<br />

gerçekleştirerek Latin alfabesine geçmesi üzerine Kiril alfabesini<br />

kullandırmıştır.<br />

30<br />

Özer, age, s.1<br />

87<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Atatürk’ ün Dış Türkler Siyaseti<br />

88<br />

antlaşmaların özünde, bölgesel güvenliğin<br />

yanında, mütekabiliyet ilkesi ile birlikte, aynı<br />

zamanda taraf ülkelerde yaşayan Türk azınlıkların<br />

durumlarıyla ilgili düzenlemelerde vardır.<br />

Bir başka deyişle, Türkiye ile dost olmanın<br />

en önemli ve temel koşulunun, bünyelerindeki<br />

Türk azınlığa iyi davranmak ve gereken<br />

önemi vermek olduğunu dost-düşman bütün<br />

bölge ülkeleri kavramışlardır . 31<br />

Atatürk, Balkan ve Sadabad Paktlarını<br />

kurmakla, Balkanlar’ dan Türkistan’ a, kadar<br />

uzanan bir ittifak zinciri meydana getirmiştir.<br />

Bununla, hem Türkiye’nin, hem de üzerlerinde<br />

milyonlarca Türk’ün yaşadığı bu komşu<br />

memleketlerin emniyetini sağlamayı düşünmüştür.<br />

Böylece Atatürk, Türk nüfusunun<br />

yaygın olduğu bu dost ülkelerde yaşayan<br />

Türkler arasında da bir birlik kurmayı ümit etmiş<br />

ise de, bunu gerçekleştirmeye ömrü vefa<br />

etmemiştir.<br />

3. DEĞERLENDİRME ve SONUÇ<br />

Atatürk, Türk milletinin ve Türk dünyasının<br />

milli varlığının ve bütünlüğünün devamı için,<br />

milli kültürümüzün esası olan milli tarihimizin<br />

ve dilimizin mutlaka iyi bir şekilde araştırılması<br />

ve geliştirilmesi gerektiği düşüncesine sahipti.<br />

Bu kapsamda, Atatürk ’ün Dış Türkler<br />

politikası; Türkiye dâhilinde milli, gururun ve<br />

beraberliğin sağlanması, bütün Türk dünyasında<br />

dil ve kültür birliğinin gerçekleşmesi,<br />

Dış Türklerin yaşadıkları ülkelerde huzur ve<br />

güvenini sağlamak şeklinde özetlenebilecek<br />

üç ana hedefe yöneliktir.<br />

Atatürk, Dış Türkler politikasının hedeflerini<br />

gerçekleştirmeye yönelik olarak; Arap alfabesinden<br />

Latin alfabesine geçmiş, şimdiki<br />

adlarıyla Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumlarını<br />

kurdurmuş, Türkiye dışındaki Türklerle<br />

sıcak ilişkiler geliştirmeye özel önem vermiştir.<br />

KAYNAKÇA<br />

1. BANGUOĞLU Tahsin, “Millî Misak ve<br />

Lozan”, Türk Edebiyatı, İstanbul, Ekim, 1987<br />

31<br />

Hablemitoğlu, “Ebediyetinin…….”, s. 3-13<br />

2. BOZDAĞ İsmet, Atatürk’ün Avrasya<br />

Devleti, Tekin Yayın Dağıtım San. Ltd. İstanbul,<br />

1999<br />

3. İNAN Ayşe Afet, Medeni Bilgiler ve<br />

Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Türk<br />

Tarih Kurumu, Ankara, 2000<br />

4. DEREN Seçil, “Kültürel Batılılaşma”,<br />

Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Modernleşme<br />

ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul,<br />

C.3, 2002<br />

5. YILMAZÇELİK İbrahim, “Atatürk’ün<br />

Dış Türkler Politikası ve Dış Türkler”, Türk<br />

Dünyası Tarih Dergisi, C.8.No:89, Mayıs<br />

1994<br />

6. KOCATÜRK Utkan, Atatürk’ün Fikir<br />

ve Düşünceleri, Atatürk Araştırmaları Merkezi,<br />

Ankara, 1999<br />

7. HABLEMİTOĞLU Necip, “Türkiye<br />

Cumhuriyeti Devleti ve Dış Türkler Stratejisi”,<br />

http://hablemitoglu.com/millimerkezler. htm,<br />

04.04.2008<br />

8. HABLEMİTOĞLU Necip, “Ebediyetinin<br />

61. Yıldönümüne Armağan: Kemal’in Öğretmenleri”,<br />

Kırım, 6, 21, Ekim-Aralık 1997<br />

9. Harp Akademileri Komutanlığı, Türkiye<br />

ve Türk Dünyası, Harp Akademileri Basımevi,<br />

İstanbul, 1997<br />

10. http://www.mustafatasar.gen.tr/yayinlar/dusunce_g/dunden_bugune_disturkler.htm<br />

05.04.2008<br />

11. KABAKLI Ahmet, Temellerin Duruşması,<br />

Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul,<br />

1990<br />

12. ÖÇALAN Muharrem, Kırgız Türkçesi<br />

Türkiye Türkçesi Arasında Halk ve Çocuk<br />

Edebiyatı Alanında Karşılıklı Eser Aktarımlarının<br />

Önemi ve Moldo Kılıç’ın “Buudayıktın<br />

Toyu” Eserinin Çevirisi”, III.Uluslararası Türk<br />

Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi, Kırgızistan,<br />

Celalabad, 07-09 Haziran 2005<br />

13. ÖZALP Yalçın, Yurt Dışındaki Türk<br />

Şehidlikleri, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılap<br />

Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi,<br />

Ankara, 3 Cilt, 1987<br />

14. ÖZER Cem, Atatürk’ün Türk Dünyasıyla<br />

İlişkileri, Ankara Üniversitesi, Türk<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Mehmet Zülfi Camkurt<br />

İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek<br />

Lisans Tezi, Ankara, 2007<br />

15. PARLA Reha, Belgelerle Türkiye<br />

Cumhuriyeti’nin Uluslararası Temelleri Lozan-<br />

Montrö: Türkiye’nin Komşularıyla İmzaladığı<br />

Başlıca Belgeler, Lefkoşa, 1985<br />

16. SARAY Mehmet, Atatürk’ün Sovyet<br />

Politikası, Veli Yayınları, İstanbul, 1984<br />

17. SARAY Mehmet, “Atatürk ve Türk Tarihi”,<br />

Türk Kültürü, S.249, Ocak 1984<br />

18. SARAY Mehmet, Atatürk ve Türk<br />

Dünyası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,<br />

1995<br />

19. SÖKMEN Tayfur, Hatay’ın Kurtuluşu<br />

İçin Harcanan Çabalar, Türk Tarih Kurumu<br />

Basımevi, Ankara, 1978<br />

20. TAŞ Kenan Ziya, “Atatürk’ün Doğu<br />

ve Güneydoğu Anadolu Politikası ve Bunun<br />

Orta Asya ve Ortadoğu Politikasındaki Yeri”<br />

http://www.dicle.edu.tr/dictur/suryayin/ khuka/<br />

adgp.htm 02.04.2008<br />

21. TANYU Hikmet, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği,<br />

Töre Devlet Yayınları, Ankara,1981<br />

22. TALAS Mustafa, “Örnek Bir Dış Siyaset<br />

Modeli Olarak Atatürk’ün “Yurtta Barış<br />

Dünyada Barış” Politikası,” Türkiyat Araştırmaları<br />

Dergisi, Konya, C.15, Güz 2004<br />

23. ULUSOY Belkıs, “Atatürk’ün Rusya<br />

Türkleri ve Sovyetler Birliği ile İlişkileri”, 4.Boyut,<br />

Ekim 2003, s.4, http://www. istanbul.<br />

edu.tr/4.boyut/cumhuriyet/dosyalar/belkis<br />

_ulusoy. htm 04.04.2008<br />

89<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


TARİHİN İÇİNDEN<br />

MÜFETTİŞLERLE İLGİLİ MECLİS ZABITLARINA<br />

YANSIYAN GÖRÜŞ VE DÜŞÜNCELER (2)<br />

Hazırlayan: Dr. Şafak Başa *<br />

90<br />

Aydın Mebusu Tahsin Bey’in 22 Şubat<br />

1921 tarihli bütçe görüşmelerinde Türkiye<br />

Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmadan<br />

bir kesit: “Dâhiliye Vekili Beyefendinin<br />

buyurdukları gibi, mülkiye müfettişliklerine<br />

lüzum vardır. Çünkü memurin hakkında,<br />

muhik ve gayri mühik, bir takım şikâyet vaki<br />

oluyor. Onu herhalde tetkik edip ya memurun<br />

hakkını veyahut müstedinin hakkını muhafaza<br />

etmek için Dâhiliye Vekâleti o teşkilatı<br />

muhafazaya mecburdur. Fakat bu şikâyete<br />

meydan vermemek için evvela iyi, mücerrep<br />

ve memleketi idareye muktedir adamlar tayin<br />

etmek, bu hususu nazarı dikkate almak lazım<br />

gelir…” (TBMM Zabıt Ceridesi: Devre: 1, İçtima<br />

Senesi: 1, Cilt: 8, Sayfa: 364, İ: 155, C: 2).<br />

Kastamonu Mebusu Dr. Suat Bey’in 22<br />

Şubat 1921 tarihli bütçe görüşmelerinde<br />

Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı<br />

konuşmadan bir kesit: “Efendim; bu mülkiye<br />

müfettişliği ihdas edildiği zaman gösterilen<br />

esbabı mucibe layihasında deniliyor ki,<br />

Devleti Osmaniye’de muntazam bir teşkilatı<br />

idariye yoktur. Bunun hakkında lazım gelen<br />

kavmi, milli, coğrafi, tarihi tetebbuatta (arayıp<br />

inceleme) bulunsunlar ve Dâhiliye Nezaretine<br />

göndersinler. Memleketin icraatı atiyesinde<br />

* Mülkiye Başmüfettişi<br />

bu hayırlı bir netice olur. Zikrolunan esbabı<br />

mucibe meyanında bu vardır. Efendiler bunun<br />

kabul edildiği tarihten sonra Memaliki<br />

Osmaniyenin her tarafında bir takım mülkiye<br />

müfettişleri bulunuyordu ve diyorlardı ki, bir<br />

de bunlara tahkik vazifesini vereceksiniz. Mesela<br />

falan yerde bir memur fena icraat yapıyor,<br />

bunun tahkiki da mülkiye müfettişlerine<br />

verilecektir. Bunun birinci kısmını yapabilmek<br />

çok yüksek bir vazifedir. Ben kendi hesabıma<br />

Anadolu’da bulunduğum sırada mülkiye<br />

müfettişleri içerisinde böyle kavmi, ırki, coğrafi,<br />

tarihi tetebbuat yapıp da Devletin işine<br />

ve icraatına istikamet verecek mülkiye müfettişlerine<br />

hiç rastlamadım. Diğer mesele,<br />

yalnız mucibi teftişat ahval zuhurunda orada<br />

teftişatı muntazama yapmak meselesi, bunun<br />

mahiyeti nihayet bir tahkik memurluğundan<br />

ibarettir. Şimdiye kadar yapılmış olan bir takım<br />

icraat bu kadar büyük fedakârlığı icabetmiyor.<br />

Bu mülkiye müfettişliği ihdas edildiği<br />

zaman hakikaten tasavvurumuzun fevkinde<br />

fedakârlıklar ihtiyar edilmiş, bir takım masarifat<br />

icra edilmiştir. Halbuki bugün bir vilayette,<br />

beş vilayette mülkiye müfettişliği ihdas edildiğinden<br />

dolayı elde edilen netice nedir rica<br />

ederim?...mülkiye müfettişliği teşkil ve kabul<br />

edildikten sonra ne kadar erbabı iktidar varsa<br />

memurini idare içerisinde hepsi mülkiye<br />

müfettişliğine inhisar etti. O erbabı iktidar<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Dr. Şafak Başa<br />

müfettişlikte vazife alıyorlar. Asıl idarenin<br />

başında aciz memurlar kalıyor. İkincisi ve<br />

en mühimi, bir Teşkilatı Esasiye Kanunu<br />

kabul ettik. Onun umuru idare kısmında<br />

bir takım vezaifi mahalliye, mahalli idareler<br />

teşkiline ve bunun da 1337 de tetkikine<br />

Meclis azmetmişti. Onun için müfettişlik<br />

idaresinin şimdilik lağvı daha muvafıktır<br />

zannederim.” (TBMM Zabıt Ceridesi: Devre:<br />

1, İçtima Senesi: 1, Cilt: 8, Sayfa: 364,<br />

İ: 155, C: 2).<br />

91<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


DENETİM ANILARI<br />

Derleyen: Ömer Yürekli *<br />

92<br />

Hop Hemşerim Nereye…<br />

Her müfettişin teftiş yaptığı yerlerde yaşadığı<br />

ilginç, ilginç olduğu kadar komik anıları<br />

olmuştur. Bazen öyle anlar olur ki yıllar geçse<br />

de unutulmaz, hatırlandığında yüzde bir gülümseme<br />

oluşur. O günlere gidilir, hafızada<br />

kalan bilgiler yeniden hatırlanır.<br />

Bu şekilde unutulmayan, unutulması<br />

mümkün olmayan hatıralarımdan birisini aktarmaya<br />

çalışacağım.<br />

Sene 2009 aylardan Haziran ayı. Şırnak<br />

Devlet Hastanesinde verilen teftiş görevinin<br />

ifası amacıyla bu hastaneye sabah saat 09.00<br />

gibi geldim. İşe başlamadan önce Başhekim<br />

beyi ziyaret etmek için Başhekimlik odasına<br />

doğru yöneldim. Tam bu sırada arkamdan<br />

tok bir sesin “Hoooop hemşerim nereye..”<br />

dediğini duydum. Üzerime alınmayarak yoluma<br />

devam edecek iken bu sefer daha yüksek<br />

sesle, “Hemşerim duymuyor musun, hop nereye...”<br />

diye birisinin bana seslendiğini anladım.<br />

Dönüp arkama baktığımda 50 yaşlarında<br />

bir güvenlik görevlisi olduğunu gördüm. Ben<br />

yanında gitmeden o koşarak yanıma geldi ve<br />

“Neden durmuyorsun hemşerim, öyle elini<br />

kolunu sallayarak buraya giremezsin” dedi.<br />

Bunun üzerine kendimi tanıtma gereği<br />

duydum, Müfettiş olduğumu, bu hastaneye<br />

teftiş için geldiğimi ve Başhekim ile görüşeceğimi<br />

söyledim. Bu açıklamam üzerine bana<br />

* S.B., Başdenetçi<br />

yol gösterip Başhekimliğe götüreceğini düşünürken<br />

tam tersine “Yok yaaaa, ne müfettişi,<br />

buraya müfettiş gelmez, sen kimi kandırıyorsun,<br />

hadi hemşerim hadi, beni uğraştırma,<br />

hadi çık dışarı” demez mi?<br />

Çevreme baktım başka personel görmeyince<br />

Müfettişlik Kimliğimi çıkarıp bir türlü<br />

ikna olmayan güvenlik görevlisine gösterdim.<br />

“Bak, bu müfettişlik kimliği, şimdi inandın mı<br />

müfettiş olduğuma” dedim. Güvenlik görevlisi<br />

kimliğimi aldı, sağına soluna baktı, bir süre<br />

kararsız kaldı, bir şey söylemedi. Ben kimliği<br />

elinden alıp Başhekimlik odasına doğru tekrar<br />

yürümeye başlamıştım ki, aynı ses arkamdan<br />

tekrar “o kimliğin müfettiş kimliği olduğunu<br />

nerden bileyim, sen beni mi kandırıyorsun”<br />

diyip kolumdan tutarak beni dışarı çıkarmaya<br />

çalıştı. Baktım olmayacak, Müfettiş olduğumu<br />

bu güvenlik görevlisine inandıramayacağım,<br />

gerginlik olmasın diye sinirlerime hakim olup,<br />

çaresiz güvenlik görevlisiyle birlikte dışarı çıkmak<br />

için hastanenin dış kapısına doğru yürüdüm.<br />

Bu sırada bir hemşireyi gördüm, yanına<br />

giderek Müfettişlik kimliğimi gösterdim ve güvenlik<br />

görevlisinin Başhekimliğe girmeme izin<br />

vermediğini söyleyerek yardım istedim. Hemşire<br />

hanım kimliğime baktıktan sonra, “Ben<br />

sizi Başhekimliğe götüreyim” diyerek o önde<br />

ben arkada Başhekimlik odasına geçtik. Güvenlik<br />

görevlisi ise hiç bir şey söylemeden arkamızdan<br />

baktı.<br />

Başhekimlik odasına girdikten sonra durumu<br />

Başhekim beye anlattım. Güvenlik gö-<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Ömer Yürekli<br />

revlisinin eşkalini tarif ettim. Bunun üzerine<br />

Başhekim bey hemen telefon ederek bu güvenlik<br />

görevlisinin getirilmesi için sekreterine<br />

talimat verdi. Yaklaşık 15 dakika bekledikten<br />

sonra sekreter odaya gelerek, güvenlik görevlisini<br />

bulamadığını, hastanede araştırmaya<br />

devam ettiğini söyleyince hem ben hem<br />

Başhekim bey güvenlik görevlisinin acaba<br />

bu olay nedeniyle mi ortadan kaybolduğunu<br />

merak edip, bulunur bulunmaz hemen haber<br />

verilmesini istedik.<br />

Bunun üzerine hastanenin her yerinde<br />

aranan bu güvenlik görevlisi yaklaşık yarım<br />

saat sonra hastane bahçesinin bir köşesinde<br />

oturur vaziyette bulunmuş. Meğer hemşire<br />

beni Başhekimin odasına bıraktıktan sonra<br />

güvenlik görevlisinin yanına gidip “Müfettişe<br />

engel olduğun için kesin sana ceza verirler,<br />

sen nasıl olur da Müfettişin Başhekim odasına<br />

gitmesine engel olursun” diye korkutmuş.<br />

Bunun üzerine güvenlik görevlisi işinden olacak<br />

korkusuyla ne yapacağını bilemeyerek<br />

kendini bahçeye atmış, bir köşede öylece<br />

oturup kalmış.<br />

Güvenlik görevlisini Başhekimin odasına<br />

getirdiklerinde adamcağız süklüm püklüm bir<br />

halde başını önüne eğmiş, sürekli “özür dilerim,<br />

özür dilerim” diyordu. Ben yanına gidip,<br />

“Tamam önemli değil, ama bir daha böyle bir<br />

şey olduğunda daha dikkatli ve kibar ol” dedim.<br />

“Beni işten çıkaracak mısınız” diye titrek<br />

sesiyle sorunca hem ben hem de Başhekim<br />

bey “ Yok böyle bir şey, içini rahat tut, işine<br />

devam edeceksin” dedik. Üzerinden büyük<br />

bir yük kalkmış gibi yüzünde bir rahatlama ve<br />

gülümseme oluştu ve “Allah razı olsun” diyerek<br />

odadan çıktı.<br />

Başhekim bey bu güvenlik görevlisinin<br />

yaşı büyük olmasına rağmen işe aldıklarını,<br />

işe almalarının sebebinin ise bu kişinin oğluyla<br />

beraber korucu olduğunu, dağda karakol<br />

binasına giden yolu tutma görevinin verildiğini,<br />

ordan kimsenin geçmesine izin vermeyeceksiniz<br />

diye askerden talimat aldığı için kimseyi<br />

geçirmediğini, ancak bir çatışmada oğlu<br />

şehit olunca hem oğlunun hem de kendi ailesinin<br />

geçimini sağlayabilmesi için hastaneye<br />

güvenlik görevlisi olarak aldıklarını, koruculuk<br />

döneminden kalma alışkınlık ile tanımadığı<br />

kimselerin Başhekimlik katına gitmesine izin<br />

vermediğini, Müfettişin ne olduğunu bilmediği<br />

için de bana izin vermemiş olabileceğini<br />

anlattı.<br />

Müfettişlik kimliğimi gösterdiğim halde<br />

neden beni bırakmadı diye sormam üzerine<br />

Başhekim bey, “Ama o okuma yazma bilmiyor<br />

ki..” dedi.<br />

Evet dostlar, hiçbir şey göründüğü gibi değildir.<br />

Size karşı yapılan olumsuz şeylere karşı<br />

sabırlı olup bu olumsuz davranışın nedenini<br />

öğrenmeye çalışın ve asla ön yargılı olmayın.<br />

(Gönderen: Dr. Yusuf Aydın/SB Başdenetçisi,<br />

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı<br />

Eski Başmüfettişi)<br />

Pes Doğrusu!<br />

Genel denetim için gittiğim bir İlçe Devlet<br />

hastanesinde, uzun süre yönetim boşluğu<br />

yaşandıktan sonra Bakanlık tarafından yeni<br />

uzman olmuş bir genel cerrahın baştabip<br />

olarak atandığını öğrendim. Teftişi bitirdikten<br />

sonra hastaneden ayrılmadan önce yeni atanan<br />

Başhekimi, makamında ziyaret ederek<br />

görevinin hayırlı olmasını diledikten sonra<br />

geçmiş tecrübelerimden örnekler vererek<br />

bundan sonra onun için faydalı olacağını<br />

düşündüğüm bazı nasihatlerde bulunmak<br />

istedim. Zira, yeni baştabibi henüz genç ve<br />

tecrübesiz bulmuştum. Filhakika o dönemlerde<br />

kamuda çalışan hekimlerin, özel muayenehanelerini<br />

ön planda tuttukları, Devlet<br />

Hastanesini aracı olarak kullandıkları ve birbirleri<br />

ile servet yarışına girdikleri, dolaysıyla<br />

kısa sürede çok para kazanma hırsı ile hareket<br />

ettikleri için başlarını sıkıntıya soktuklarını<br />

müfettiş olarak yapmış olduğumuz inceleme<br />

ve soruşturmalardan biliyorduk. Bu nedenle,<br />

dürüst bir hekimin de bu İlçede para kazabileceğini,<br />

önemli olanın kendisini halka sevdirmesi<br />

gerektiğini, Devlet Hastanesi ne kadar<br />

kaliteli hizmet verir ve çalışır ise kendisinin<br />

de branşında isim yapabileceğini, dolaysıyla<br />

özel muayenehanesinden meşru bir şekilde<br />

para kazanabileceğini, yine de her şeyin para<br />

olmadığını, vatandaşın duyarlı olduğunu,<br />

parası olmasa dahi etiyle sütüyle yani zirai<br />

93<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Denetim Anıları<br />

mahsulü ile minnet borcunu karşılayacağını,<br />

özetle servet edinmede sabırlı olmasını tavsiye<br />

ettikten sonra Hastaneden ayrıldım. Genel<br />

denetimi bitirip Ankara’ya döndükten kısa<br />

bir süre sonra müfettiş bir arkadaşımın aynı<br />

ilçeye soruşturmaya gideceğini, konunun da<br />

kendine nasihatte bulunduğum hekimin olduğunu<br />

öğrendiğimde çok şaşırdım. Demek<br />

ki ben yanlış yapmaması için telkinde bulunduğum<br />

sırada adam o anda aklından başka<br />

şeyler geçiyormuş. Ne diyebilirim! Üstelik<br />

cesaretine de pes demek gerekir. Zira, rüşvet<br />

olayı özel muayenehanesinde değil de başhekimlik<br />

makamında suçüstü yapılmıştı.<br />

(Gönderen: M. Ali Yasemin/SB Başdenetçisi)<br />

94<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


YARATICILIĞI TETİKLEYEN MİZAH<br />

Durdu Güneş *<br />

Yazıya başlamadan önce özel bir parantez<br />

açarak yaratıcılık kavramı üzerine bir açıklama<br />

yapmak istiyorum.<br />

Yaratıcılık kavramı eski dilde inşa ve ibda<br />

kavramları ile ifade ediliyordu. İnşa kavramı<br />

var olan şeylerden yeni bir şey oluşturma,<br />

yapı yapma, kurma anlamında, ibda kavramı<br />

ise yoktan var etme anlamındaki yaratma anlamında<br />

kullanılıyordu.<br />

Diğer yandan Kuran’da insan için “Sonra<br />

onu şekillendirip ona ruhundan üfledi” ayeti<br />

yer almaktadır. İnsanda bu nedenle ilahi özellikler<br />

vardır. Yaratıcılık da bu özelliklerden biridir.<br />

Ama bu insana mahsus bir yaratıcılıktır.<br />

Allaha mahsus yaratıcılıkla karıştırılmamalıdır.<br />

Günümüzde inşa ve ibda kavramları kullanılmayarak,<br />

bu sözcüklerin yerine yaratıcılık<br />

kavramı kullanılır olmuştur.<br />

Durum böyle olunca inşa anlamındaki<br />

insana mahsus yaratıcılıkla, yoktan var etme<br />

anlamındaki Allah’a mahsus yaratıcılık birbirine<br />

karışarak bir anlam bulanıklığına yol açmaktadır.<br />

Yanlış anlaşılma çekincesiyle yaratıcılık<br />

kavramı birçokları tarafından tereddütlü<br />

kullanılıyor ya da hiç kullanılmıyor.<br />

Yazı boyunca kullanacağımız yaratıcılık<br />

kavramı eski dilde yer alan inşa anlamında ve<br />

insana mahsus yaratıcılık kastedilmektedir.<br />

Yaratıcılık kavramının kullanılmaması beraberinde<br />

düşüncede fikirde ve üretmede<br />

* Yazar, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı Hukuk Müşaviri<br />

yenilik getirmeyi de olumsuz etkilemektedir.<br />

Çünkü biz kavramlarla düşünüyoruz. Önemli<br />

kavramları zihnimizden sildiğimizde ona<br />

mahsus düşünce geliştirmeyi de ortadan kaldırmış<br />

oluruz.<br />

Yaratıcılığın çok değişik tanımları yapılmıştır.<br />

Yaratıcılık genel olarak yeni şeyler ortaya<br />

koyma yeteneği olarak tanımlanabilir. Bu<br />

yeni bir fikir, eser, yöntem olabilir.<br />

Yaratıcılığın doğuştan gelen bir yetenek<br />

olduğunu söyleyenler olduğu gibi sonradan<br />

geliştirilen öğrenilen bir yetenek olduğunu<br />

kabul edenler vardır.<br />

Her insanda bir yaratıcılık potansiyeli vardır.<br />

Ancak bu eğitim ve yaratıcılık yöntemleriyle<br />

geliştirilebilir.<br />

İnsanlığın gelişmesi, temelinde yaratıcı<br />

düşünce vardır. Yaratıcı düşünce ile bizler<br />

hayvanlardan farklı olarak sürekli gelişme<br />

kaydederiz.<br />

Ülkemizde yaratıcılık kültürüne o kadar<br />

çok ihtiyacımız var ki. “Eski köye yeni adet<br />

getirme. Böyle gelmiş böyle gider. İcat çıkarma”<br />

gibi sözlerle yaratıcı yeteneklere ket vururuz.<br />

Yaratıcı düşünceye sahip olanlarda; mizah,<br />

matematik, estetik ve felsefe yeteneği de<br />

vardır. Yaratıcılık ve mizah arasında çok yakın<br />

ilişkinin olduğu tespit edilmiştir.<br />

Bir grup öğrenci üzerinde yapılan bir<br />

araştırmada, öğrencilerin bir kısmına ciddi diğer<br />

bölümüne komedi filmi izlettiriyor. İzleme<br />

sonrası yapılan testte komedi filmi izleyen-<br />

95<br />

Temmuz-Eylül <strong>2013</strong>


Yaratıcılığı Tetikleyen Mizah<br />

96<br />

lerin yaratıcılık seviyeleri diğerlerine oranla<br />

daha yüksek çıkıyor.<br />

Mizah ve Yaratıcılık Arasındaki Benzerlikler:<br />

• Mizah ve yaratıcılık özgür düşünmeyi<br />

ve bağımsız olmayı gerektirir.<br />

• Mizah ve yaratıcılıkta eleştirel düşünce<br />

vardır.<br />

• Mizah ve yaratıcılık esnek düşünme<br />

sonucu ortaya çıkar.<br />

• Mizah ve yaratıcılık alışılagelen kalıpları<br />

değiştirir.<br />

• Mizah ve yaratıcılıkta özgün olmak<br />

esastır.<br />

• Mizah ve yaratıcılıkta hata yapmaktan<br />

korkmaya yer yoktur.<br />

• Mizah ve yaratıcılıkta önyargılar yıkılarak<br />

ilerlenir.<br />

• Mizah ve yaratıcılıkta farklılıklar arasında<br />

orijinal bağlantılar kurulur.<br />

Burada kastettiğimiz mizah; düşündüren,<br />

güldüren zekâ ürünü mizahtır. Şive farklılıkları,<br />

argo ve küfür ile veya cinsel içeriğinden<br />

kaynaklanan salt güldürme amaçlı mizah<br />

ürünleri yazımız kapsamı dışındadır.<br />

Mizahın yaratıcılığı körüklediği eğitimciler<br />

tarafından da kabul gören bir düşüncedir.<br />

Şimdi işin felsefi tarafına fazla dalmadan<br />

birazda fıkra yardımıyla yaratıcılık ve mizah<br />

ilişkilerine açıklık getirelim.<br />

Mizah Yaratıcılığı Nasıl Tetiklemektedir?<br />

1. Mizah yaratıcılıktaki farklı bakış<br />

açısını geliştirir. İki batılı turist Afrika’da safariye<br />

çıkmış ve yanlarına da iki yerli almışlar.<br />

Ormana girdiklerinde yolu kaybetmeyelim<br />

diye büyük bir ağaca çaput bağlamışlar. Avlanma<br />

sonrası otele dönmek istediklerinde,<br />

çaput bağladıkları ağacı bulamayıp paniğe<br />

kapılmışlar. İki batılı turist korku içinde “Eyvah<br />

ormanda kaybolduk.” diye söylenirken,<br />

yerliler ise gayet sakin “Hayır biz kaybolmadık.<br />

Biz buradayız. Çaput bağladığımız ağaç<br />

kayboldu.” demişler.<br />

2. Mizah yaratıcılıktaki alternatifli düşünmeyi<br />

geliştirir. Temel arkadaşı Dursun’a<br />

dert yanmış “Muhasebecimle karımı divan<br />

üzerinde densizlik yaparken yakaladım.” demiş,<br />

“ama ne yapacağımı düşünüyorum.”<br />

Aradan zaman geçmiş karşılaşmışlar Dursun<br />

sormuş “ O meseleyi ne yaptun?” Temel “O<br />

mesele halloldu” demiş. Dursun “Muhasebeciyi<br />

mi öldürdün?” “hayır” demiş Temel “Bütün<br />

defterler onda ölse, ben mahvolurum.”<br />

“Karıyı mı boşadın?” “ Hayır çocuklar var,<br />

perişan olurum. Dursun bu kez “Peki nasıl<br />

hallettin?” deyince Temel “Divanı sattum.”<br />

demiş.<br />

3. Mizah yaratıcılıktaki kavramları<br />

farklı anlamda kullanmayı geliştir. Dört fakir<br />

Yahudi çok yakın arkadaşlar. İçinden bir<br />

tanesi çok zengin olmuş. Bir davet verecek.<br />

Diğer üç fakir arkadaşı duymuş, gelmişler.<br />

“Bizi de davet et, bizde istifade edelim.” Zengin<br />

Yahudi “Olmaz sizin üstünüz başınız çok<br />

kötü davetin tadını kaçırırsınız.”demiş. Fakir<br />

Yahudiler “ Eğer sorun elbiselerimizse onu<br />

elbiselerimizi değiştiririz.” deyip davetiyelerini<br />

almışlar. Davet günü zengin Yahudi bakmış<br />

ki arkadaşları yine eski ve pis elbiselerle<br />

gelmiş. Hemen yanlarına yaklaşıp “Rezil ettiniz<br />

beni, hani elbiselerinizi değiştirecektiniz?”<br />

Fakir Yahudi’nin biri sakince “ Biz elbiselerimizi<br />

değiştirdik.”demiş. “Ama biz fakir adamız,<br />

nerden yeni elbise alacağız. Benim elbisemi<br />

arkadaş giydi, arkadaşınkini ben giydim<br />

böylelikle değiştirdik.”<br />

4. Mizah ve yaratıcılıkta farklı durumlar<br />

arasında orijinal bağlantı kurulur.<br />

Pazarda kellik ilacı satan delikanlının başı<br />

kelmiş. Kadının biri yanaşıp “Senin başın kel<br />

saçın yok ki kellik ilacı satıyorsun.” demiş.<br />

Satıcı başını sallayıp “Yürü git bacım. Kardeşim<br />

de aşağıda ikizlere takke satıyor. Ama<br />

kimse sormuyor. Senin ikizlerin var mı diye”<br />

demiş.<br />

5. Mizah ve yaratıcıkta özgünlük<br />

esastır. Sürekli yeni şeyler üretmek gerekir.<br />

Okuyucu tarafından ne yazacağı tahmin edilen<br />

mizah yazarı artık bitmiş sayılır. Çünkü<br />

beyin öğrendiği her yeni şeyle kalıplar oluşturur<br />

ve yeni şeyleri bu kalıplarla değerlendirir.<br />

Mizah sürekli bu kalıpları bozarak zihni<br />

tuzağa düşürür. Yaratıcılıkta mevcut kalıpları<br />

Yıl: 26 • Sayı: 123


Durdu Güneş<br />

değiştirerek ortaya çıkmaktadır. Mizah ve yaratıcılıkta<br />

alışılagelen kalıplar kırılır. Bir İngiliz,<br />

bir Fransız, bir Endonezyalı ve bizim Temel<br />

bir tren kompartımanında gidiyormuş. Temel<br />

Endonezyalıya bakıp “Sen bu âlemde yenisin<br />

galiba” demiş.<br />

6. Mizah ve yaratıcılık ancak otoriteye<br />

karşı çıkarak ilerler. Nasreddin Hoca ile<br />

Timur hamamda yıkanırken Timur sorar “ben<br />

kaç akçe ederim.” “Elli akçe der. Nasreddin<br />

Hoca “Timur “bre gafil üzerimdeki peştamal<br />

elli akçe eder.” deyince Nasreddin Hoca,<br />

“Bende zaten ona değer biçtim.” der.<br />

Mizah ve yaratıcılıkla ilgili örnekleri uzatmak<br />

mümkündür. Ancak mizahla; zihinsel<br />

esneklik, eleştirel yaklaşım, zihnin özgürleşmesi,<br />

beynin keyiflenmesi gibi kazanımların<br />

yaratıcılığı da harekete geçirdiğini bilmek yeterli<br />

sanıyorum.<br />

Mizahla İlgili Neler Yapılmalıdır?<br />

1. Çocuklarda mizah yeteneğinin gelişmesi<br />

için komedi filmlerinin izlettirilmesi,<br />

mizah dergilerinin, mizah kitaplarının okutulması<br />

sağlanmalıdır. Yaratıcı düşünce açısından<br />

Türkçe ve edebiyat derslerinde mizaha<br />

gereken ağırlık verilmelidir.<br />

2. Toplumun seçilmişleri olarak siyasetçilerin,<br />

özellikle parti liderlerinin argo, küfür<br />

ve galiz ifadelerden kurtulması, gerginliğin<br />

azaltılması ve yaratıcılıklarının artırılması için<br />

mizah eğitimi almaları ya da en azından mizah<br />

danışmanı bulundurmaları örnek olmaları<br />

açısından çok önemlidir.<br />

3. Mizah bir çeşit neşeli düşündürme<br />

sanatıdır. Mizah; gevezelik, sululuk, ciddiyetsizlik<br />

olarak algılanmamalıdır. Kişisel gelişim<br />

kursları gibi mizah kültürü kursları açılarak<br />

mizah ve yaratıcılık işlenmelidir.&l