lkel 2. Sayı

ilkeledebiyat

Mustafa Kemal ATATÜRK

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet

muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel

senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden

mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir

gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen,

vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini

düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette

tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kasdedecek düşmanlar,

bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili

olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün

tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her

köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve

daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip

olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta

bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi

emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve

bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi

vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç

olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Bir Adın Kalmalı Geriye

Ahmet Hamdi Tanpınar

Ve ben seni sevdiğim zaman

Bu şehre yağmurlar yağdı

Yani ben seni sevdiğim zaman

Ayrılık kurşun kadar ağır

Gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın

Yine de bir adın kalmalı geriye

Bütün kırılmış şeylerin nihayetinde

Aynaların ardında sır

Yalnızlığın peşinde kuvvet

Evet nihayet

Bir adın kalmalı geriye

Bir de o kahreden gurbet

Beni affet

Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç


TEFRİKA

Kerim KARAYEL

Kitap: Fail-i Robin

H

er sabah lanet ederek

uyanıyorum güne. Şairane bir

üslupla topluyorum yatağımı

ve bakıyorum doğan güne. Bir kez

üzülüyorum sadece. Sonra gerçekten

uyanıyorum hayata. Güne değil

yaşama tutunuyorum.

“Benim bu dünyada bir izim

kalmayacaksa hayvandan ne farkım

var ki?” diyorum içten ve samimi bir

sesle. Tekrar çalışmaya tutunuyorum.

Hiçbir kadına tutsak kalmadan

ilerliyorum. İki çocuk yetiştiriyorum

bu arada. Ömürleri uzun biliyorum.

Kesmezlerse -onlar ağaç- benden

yüzlerce yıl sonra ölecekler. En

azından hiçbir şeyim olmasa da bu

hayatta göçmen kuşlar için bir yuva,

terlemiş deniz için bir gölge

bırakıyorum. Üşürse çocuklar diye,

kuru odun bırakıyorum geleceğe.

“Tamam.” diyorum sonra “Çalışmaya

ne gerek var? Bıraktım izimi.”

diyorum ve koşmaya başlıyorum

yarına. Ne var ki akrep yelkovanı

kovalıyor ben ise ölümümü kovalıyorum.

Ama ölmeye niyetim yok.

Bencilim ben. Sen olmadığın için

böyle, yaşayamadığım için böyle.

Gülerek tatmin ediyorum bencil

ruhumu ve sen gör diye süslüyorum

yazılarımı. Bak gör diye muhtaçlığımı,

her sabah ilaç içiyorum. Fotoğrafın

görüyor odamı diye küfre bile

kalkışmıyorum artık. Kırılmış ruhum

sızlıyor, acıyor, nefessiz bırakıyor.


Karfalinka

Bay Muan

Uzayıp giden yollar var

Hava güneşli, ellerim soğuk

Bir felaket var içimde

Öyle bir felaketti

Ufuklar kapalı

Yürüyoruz seninle

Uzayıp uzanan

Ve uzadıkça yılanlaşan

Parlak ve tehlikeli yolların yanındaki

Köhne kaldırımın kuytusunda

Bir başkaldırı gösteriyoruz hayata

Sanki el ele ihtilal yapıyoruz

Başkalarına görse

Yürüyoruz, el ele tutuşmuşuz

Etrafta bembeyaz papatya örtüsü

Sultanımın tacı eksik

Papatyadan taç örüyorum, öpüyorum


Geç Kalınmışlığın Nihayetinde

Begüm Atik

ç

ok da yaşlı sayılmazdın. Ayna da

gördüğün 40 yaşlarında

gözüken kendine baktın.

Küçükken kendine has kumral renkli

saçların artık eskisi kadar canlı değildi.

Saçlarında tek tük beyazlarını da

görüyordun. Göz altlarında hep torba

vardı ama sanki biraz daha belirgindi

bu sefer gördüklerin. Kendine

bakmayı es geçmiştin. Şimdilik

kendini görmesen de olurdu. Hep

oturmayı çok sevdiğin koltuğuna

yerleştin yine. Düşündün. Kendini,

yaptıklarını… Hayat ne kısaydı oysa.

Sen hiçbir zaman yaşlanacağını

düşünmezdin.

İlkokulda sınıfın en yaramazlarındandın.

Hocan seninle baş

edemezdi. En çok sen konuşurdun en

çok sen zıplardın. O zamanlar hep

büyümek isterdin. Büyümek, genç

olmak... Yaşını büyük söylediğin bile

olurdu. Liseye başladığında ise

durulmuştun. Sana sunulan hayatı

yaşıyordun. Ailenin sözünden

çıkmayan, dersleri iyi bir genç kız

olmuştun. Öğretmenlerin seninle hep

ilgilenirdi. O zamanlar da hep 18

yaşında olmayı isterdin. Özgür

olacağım safsataları her genç gibi seni

de heyecanlandırırdı. Sonra… Sonra

reşit olmuştun işte! Doğum gününü

kutlamamıştın bile. Oysa hayallerin

daha başkaydı. Müthiş bir parti

yapacaktın. Sense evde oturup film

izlemeyi seçtin o gün. Hatta biraz da

ağladın. Neden bilmiyordun, istediğin

yerde olmadığından yakınıyordun

hep. Üniversiteye geçmiş yine

derslerle bitirmiştin dört seneyi.

Sonra iş hayatına başlamıştın. İş

hayatı çok zordu. Kendine bile vakit

ayıramıyordun.


Küçükken sürekli sevdiğin, beraber

oyunlar oynadığın annen seni

aradığında her seferinde o aramayı

reddetmek zorunda kalıyordun.

''Kızım, bu hafta gel bari seni çok

özledim. ''

En son telefonda annen bunu

demişti. Senin yine bir bahanen vardı.

Yetiştirmen gereken dosyaların vardı.

Anneni kibar bir dille reddetmiş ve en

yakın zamanda geleceğini söylemiştin.

O en yakın zaman bir türlü gelememişti.

Zaman geçerken annen vefat etmişti.

Kendini suçlayacak bir zaman bile

bulamamıştın. Çünkü işlerin yoğundu.

Evlenmek için doğru adamı bir türlü

seçemiyordun. En sonunda kalbini hızlı

attıramasa da güvendiğin bir adam çıktı

karşına. Onunla evlendin. İki tane de

çocuğun oldu. Onlara vakit ayıracağım

derken yine işlerin girmişti araya.

Çocukların büyürken sen de bakıcı

tutmakta bulmuştun çareyi. Emindin,

çocuklarına iyi bakardı. Çalışıyordun.

Çocukların çoktan ilk dişini çıkarmış,

yürümeye başlamıştı. Bahanen hazırdı.

Sizin iyiliğiniz için, güzel bir gelecek için

yavrularım. O güzel gelecek bir türlü

gelmedi. Çünkü sen artık işe çok

bağlanmıştın. Çocukların şimdi sekizinci

sınıfa gidiyordu durumunuz oldukça iyi

sayılırdı ama sen yine de bu işi

bırakamıyordun. Çokça kez kocanla da

vakit geçirememiştin zaten. Sen kimle

vakit geçirebilirdin ki?

Senin önceliklerin vardı, işlerin

vardı. Kendine bile vakit ayırmamıştın ki

bunca sene. Giyinmek, süslenmek...

Bunların hepsi para demekti. Sen para

kazanmayı seviyordun, harcamayı değil.

Hep ertelediğin şeyler aklına geldikçe

korkmaya başladın. Bu bir son muydu?

Belki. Yarın ölürdün? Korkuyla kafanı

salladın. Hayır, yarın ölmeyecektin. Çok

erkendi. Daha yapacakların vardı. Bu

doğru olamazdı. Ama bu korku sana

yetecekti. Her an ölürüm korkusuyla

yapmayı reddettiğin her şey ve

kaybolan yılların, seni her zaman

rahatsız edecek ve şimdi olduğu gibi

kalbini sıkıştıracaktı.

Keşke dedin, keşke... Zamanı biraz

geriye alabilseydim.


Gel Ey Sevgili

Kıymet Kurt

Gözpınarlarımı kurutan sevgili, gelmeyişinden öperim.

Gittiğin yolların ardından saygıyla eğilirim.

Hasret rüzgarları kasırgalara dönüşmüş durumda buralarda.

Saçlarım kökünden sökülecek az kaldı sevgili.

Fotoğrafın nasıl gülümsüyor

Kalbimi her saniye delip geçtiğinden habersiz.

Küçük bir sızıyken okyanus oldun içimde.

Gururum dedirtmez gel diyemem.

Ama zaman kavramını delirtecek bir bekleyiş var yüreğimde.

Gel sevgili, asırlar geçmiş olsa da gel.

İçini kemirmesin şüpheler.

Ben asırlık çınarlardan daha inatçıyım,

Sen gelmeden gideceğim yok benim sevgili.


Sarkaç

S

arkaç solda. Damlalar göz

kapaklarından süzülüyor.

Öyle bir söylenişi var ki şu

cümlenin, sanırsın güzel

kürelerden akıyor sular. Oysaki

kimse bilmiyor. Artık verimsiz o

topraklar. Susuz, kurak.

Betül Kalafat

Kulağımda beni yaşadığım çağa

ait yapan tek şey var. Minik müzik

kutuları. Beni bulunduğum

sokaktan öteye taşıyacak birkaç

melodi mırıldanıyorlar. Aklım

bambaşka ülkelerin sokaklarında

dolanırken bedenim fakirhanemin

yolunu tutmuş. Bir bardak çay

içmişiz arkadaşlarla. Çok

almamışız sarhoş olur da evi

bulamayız diye. Sessiz adamlar

böyle sarhoş olur çünkü. Çok çay

içerek veya hiç içmeyerek.

İçmiyorsak aşktan içmiyorsak

çaydan. Ben bu sefer hangisiyim

şaşırmış durumdayım. Tek

yaptığım eve yalpalamak. Belki

biraz dengesiz yürüyor olabilir. Bir

bardak içmiştim halbuki.


Sarkaç sağda. Kara bulutlar

üzerimizden sularını çekmiş.

Gölgeleri ile hüzne boğuyor bizi.

Güzel keman sesleri eşliğinde

arşınlıyorum yolu. Kaldırımlar artık

çok tanıdık. Bu sokak bile ev gibi

sanki. Gerçi kaç gecenin sabahını bu

kaldırımlarda gördüm bilinmez.

Sayısızdır çay sarhoşu olup

buralarda ağladığım. Evet sarhoşlar

güler. Ama istisnalar kaideyi

bozmaz değil mi? Teneke kutudan

değil cam bardaklardan aldık biz

baş dönmelerimizi. Kasetlerden,

CD’lerden değil plaklardan aldık

hayata tutunmamızı sağlayan

melodileri. Belki de en çok ben

öyleydim. Aşkı içine hapsetmiş,

dışarıdan baksan normal sıfatının

beden bulmuş hali olan bir zaman

kaçkını. Birkaç yüzyıl geriden

geliyorum ben. İnsanların

duygularını derinden yaşadığı,

radyasyon girmemiş evlerin yer

aldığı ; komşuluk , kardeşlik , yardım

kavramlarının anlam bulduğu

yıllardan geliyorum.

Sarkaç solda. Aklımdan bunlar

geçerken iki kez taşa takılmış zavallı

ayaklarım. Zaman kaçkını bu

bedenin arabalara takındığı nefret

yüzünden yıllardır her yere

yürümüşler. Gözlerimle kıyaslarsak

şanslılar tatbikî. Onca güzel gülüşü

ardından terkedilişi, onca dostu

veya düşmanı gören gözlerim

olmadıkları için şanslılar. Bir adamın

gözü olup ağlamadıkları için.

Sarkaç sağda. Belki zamana bu

kadar düşman bir olmasam

kaybetmezdim onu. Bu kadar içten

olmasam. Özel olmasam. Kolay

kelimelermiş gibi seni seviyorum

desem herkese. Diğer erkekler gibi

olsam belki gitmezdi. Akşam

kollarımı keseceğimi bilmeden

sarılırdım her kıza. Ama olmazdı.

Beni onlarca kez ağlatan bu tutkulu

aşktı. Ve vücudum başka kollarda

bu aşkı yitiremezdi. Dili yanardı

çaydan, gözleri yanardı ağlamaktan

ama hayır, yüreğini yakmazdı. O

zaten kül olmuştu. Onun yüzünden


Sarkaç solda. Eve bir kaç adım

kalmış. Kısa yolculuğum bitmek

üzere. Diğer yolculuklar ise yarım

kalmış. Keşke karşımda olsa şu an.

Mutluluğa yolculuk sana idi derdim.

Ve ders bileyim kesilmişti. Güzel

yüzü aydınlanırdı heyecandan. Sarı

saçları ve kahverengi gözleri ile

bana bakardı. Mırıldanırdı utançla.

"Yine şair oldun be adam !"

Sarkaç sağda. Düşünceler

denizinden boğulmadan kurtulmak

için çıkarırım müzik kutularımı

kulaklarımdan. Onun hediyesiydi

bir zamanlar. O yüzden hemen

cebine koyarım. Kapının önüne

geldiğim zaman ne bulacağımı

bilmeden yavaş yavaş çıkarım

merdivenleri. Hayatın anlamsız

oluşu genel bir problemken bir de

hayatım diye sevdiği kadını

kaybetmiş bir adamımdır ben. Her

gün yanınızdan geçen onca erkek

gibi. Fark etmezsiniz ama büyük

adamlarız biz. Sesimiz çok çıkmaz,

her kıza bakmayız. Bu yüzden fark

etmezsiniz zaten.

Sarkaç solda. Eve girince bir çay

daha içerim belki. Bağımlı olduğum

için kusura bakma. Ama çok

sevdiğim bir şairin sözüdür; "İşte

yalnızlık böyle bir şey/ Yalnızlık

yaşarken ölmek." Bu yüzden çay

gerek bana. Yaşamam için bir

bağlantı hayatla.

Sarkaç sağda. Kapının önünde bir

mektup bulurum. Cümleler doğru

ise, odur bana yollayan. Bana

yazdığı bu cümleler doğru mu yoksa

sarhoşluk mı bendeki?

"Sen böyle seversin bilirim. E-posta

değil mektup istersin benden. Seni

özlediğimi söylemek istedim

sadece. Bir bardak da çay içmek.

Müsaitken gel bana. Ama taksiyle

gel. Yürüme! " Sarkaç solda.

Kulağımda evin içinden gelen saat

sesleri. Ne ayıptır ki birazda üşümüş

ellerim. Sarkacın hareketlerini

duyuyor kulaklarım. Zamanı daha

da yavaşlatıyor bu sesler. Kendime

çay koyuyorum.


Sarkacın sesi hala evdeki tek ses.

Seviniyorum o saati aldığıma.

Mutluluk sarhoşu olmuşum biraz.

Düşünüyorum. Ben yokken, o

mektup kapıdayken, hareket etmiş

o sarkaçlar. Her adımımda daha da

yaklaşırken bir sağa bir sola kaymış.

Beni beklemiş. O zaman daha

manalı gözüküyor gözüme saat.

Mutlu bir kahkaha eşliğinde

koyduğum çayı içmeden

döküyorum. Sarkacın hareketini

izliyorum saatin karşısına geçip.

Sarkaç sağda. Sana geleceğim.

Sarkaç solda. Ama çay içmeyeceğiz.

Sarkaç sağda. Aşk sarhoşu

olmuşum çünkü. Sarkaç solda.

Hayatımın anlamını bulmuşum.

Sarkaç sağda. Zaman kaçkını ben

artık zamana aşık olmuşum.

Ne İçindeyim Zamanın

Ne içindeyim zamanın,

Ne de büsbütün dışında;

Yekpare, geniş bir anın

Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüya rengiyle

Uyuşmuş gibi her şekil,

Rüzgârda uçan tüy bile

Benim kadar hafif değil.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Başım sükutu öğüten

Uçsuz bucaksız değirmen;

İçim muradına ermiş

Abasız, postsuz bir derviş.

Kökü bende bir sarmaşık

Olmuş dünya sezmekteyim,

Mavi, masmavi bir ışık

Ortasında yüzmekteyim.


Bir İhtimal Daha Var

İlayda İğci

D

üşünmek, her tarafı

denizlerle çevrili bir ada,

öyle uçsuz bucaksız sınırı

olmayan bir ülke, bazen de yukarı

baktığımızda sadece bulutları ve

gökyüzünü gördüğümüz bir dünya.

İçinde dünya gibi birçok gök

cisimlerini gezegenleri ve daha

bilmediğimiz şeyleri bulunduran

bir uzay boşluğu. Düşünmek,

istemsizce yararlı. Düşünürken

elinde bir bardak huzur olduğunu

düşün. Ey düşünmek! Sen ne kadar

keyiflisin. Ne çok düşünecek şey

var bilmediğim uçsuz bucaksız.

Çalan şarkı da tam benlik, beni aldı

götürdü sanki yetmişlere. Tabi

bilmem o zamanları ama az çok

duymuşluğum, okumuşluğum,

izlemişliğim var. Bir yaşamadığım

kalmış, evet. Evin en güzel köşesi

ve radyo açık. Radyodaki kadın,

sıradaki şarkıyı açıklıyor; bende

etrafı izliyorum. Gözüme takılan

bir resim var -tükenmez kalemle

çizilmiş annemle babamın resmive

hafifçe gülümsüyorum. Yaz

tatilimin bir kısmını çalışarak

geçirmiştim o sırada dünyanın

birçok yerinden insanlar

rastlaşıyordum.


Yine o insanlardan biri -Japon

tatlı bir kadın- kafemize geldi ve

oturdu. Siparişler alındı. Farklı bir

kadındı, yanında fotoğraf

makinesi, elinde tükenmez bir

kalem, önünde telefonu açık,

kâğıda bir şeyler çiziyor. Siparişini

vermeye gittiğimde gördüm ne

çizdiğini, erkek arkadaşı ile

fotoğrafını çiziyordu ama her

detayını telefondakinden de

güzel duruyordu. Çok hoş

göründüğünü söyleyip tezgâha

koştum, tezgahtakilere gördüğümü

anlattım. Babamda hemen

kadının yanına gidip ondan

annemle resimlerini çizmelerini

istemişti. Ama aynı zamanda bir

çalışanımız Semih ağabey de

nişanlısıyla resmini çizdirmek

istiyordu.

Kadında iki tanesini yapacak

vakti olmadığını anlattı ve birisini

seçmelerini istedi. Babam ilk

geldiği için o yaptırdı işte bugün

gözüme çarpan bu resmin anısı

buydu ama bu anının aklımda

kalmasını sağlayan asıl olay Semih

ağabeyin nişanlısından o akşam

ayrılmasıydı. Bu üzünç durumun

altında Semih ağabeyin nişanlısına

yeterince zaman ayırmayıp,

değer göstermemesiymiş.

Belki o gün, o kadın

resimlerini çizseydi şu an her şey

bambaşka olabilirdi. Ya da on beş

yıllık evli olan babam resmini

çizdirmeseydi olanlar bambaşka

olabilirdi. Hayatın bir kez daha

çok ilginç olduğunu düşünüp bir

yudum daha aldım. Çoktan bitmiş

İkinci kadehim. Üçüncü kadehte

ağzım hafif uyuşmaya başlar,

kendi kendime konuşurum. O

uyuşmuşlukla konuşmak o kadar

rahat ki birde şu koltukta oturup

istediğini düşünebilmek.

Zihnimizde özgür olduğumuzu

biliyorum. Ama düşüncelerimi

bugün hiç toparlayamıyorum.

Aklım başka yerdeydi ve sürekli

bu olur. Kalbim bir yerlere gider

aklım gider kafam takılır bir

yerlerde bir şeyler sürekli kalırdı.


Gizli Bahçe

Maide Pak

B

u hayatın elle tutulacak bir yanı

yoktu. Ben de vazgeçmeyi

dileyenler arasında yerimi

aldım. Bu kendime göre veya başkasına

göre bir vazgeçişti. Belki bir semtin

sokaklarından, belki de bir caminin

kapısından...Dilediğim bir bahçede

buldum kendimi. Elimde duran

sımsıcak çay ve çay bardağımın

üstünde dolanan o eşsiz dumanı...

Birden firar ettiyse ruhum bu bahçeye,

diyeceği vardır elbette, dedim. Birden

çayımın dumanından hem kara

bulutlar hem güz yağmurları hem de

gün yüzü belirdi. Hatalarımı yüzüme

tokat gibi vurdu. Canım biraz acıyınca

ağlamaya başladım. Sabır diye nidâ

ettim. Yine de dayanamadım. Geceyi

yine bu bahçede geçirdim. Bahçe bana

zindan, ömrüme dert olmuştu. Birden

güz yağmurları yağdı. Sonbaharın en

güzel tonunu ilk defa seyretmiştim.

Kollarımı açıp, yaratandan bir ferahlık

istedim.

O esnada bahçemden ayak sesleri

duyulmaya başladı. Benden kimse

yoktu oysa, yoksa delirmişmiydim.

Olamazdı hayır hayır kesinlikle. Birden

sırtımı döndü. Bana zindan olan

bahçem artık hürriyeti karşımda duran

ise derdimin dermanı olmuştu. Bu artık

bahis olmuştu. Ya kazanacaksın ya da

kaybedeceksin, diyordu. Sahi ya ben

kaybeden olmaya alışıktım. Herkes

şansın bende olduğunu söylerdi, ben

ise başkalarında olduğunu söylerdim.

İçimden kaybetmeye dayanabilecek

misin diye söylenirken, bela buldu

beni.

Tekrar ve tekrar aynı bahçe zindan

olmaya hazırlanıyordu. Sanki gün yüzü

çehremden düşmeye yeminliydi.

Bense ne zaman bitecek bu bahis diye

söyledim. "Kırk kere söylersen olur"

sözünü, doğrulamak ister miydim?

Bilmiyorum. Zira çayımın dumanı

bulutlara karışmıştı. Ve bu hikâyenin

sonunu ne kahve falından ne de sakız

dalından öğrenebilirdim. Ve şu bir

gerçek ki tüm gerçekleri, hayat denen

filmin perdesini kendi ellerimle

kapatırken öğrenecektim...


Allah ve Şiir

Doğancan Kaya

Beni duyunca şiir ;

sevilir, eskilerin ne kadar

sandık içi ,yastık altı

varsa

bir bir.

Beni duyunca iner gökten

bir çocuk,

akranlarına ıslık çalar ve

der : "Burası ne kadar soğuk!"

Sevecenliği yine üstünde olur

tartıştığın, tanıştığın, oynaştığın

kim varsa.

O kız, o sözü söylemez

meselâ

diyelim ki söyledi,

ruhun onu iplemez

seni duyunca şiir.


Beni duyunca Allah

emrimdedir yazılmış tüm metinler.

Seçerim içinden binaenaleyh

benimle beraber yürür melekler.

Yürürüm

yürürüm ama yetişme arzumu yok ederek.

Yürümek yalnızca bana

hoş bir güven tahsis eder.

Yolda gördüğüm her güzele

güzelleme yapmam fakat

onu görmeyecek kadar da kör değilim.

Yüzüstü kapaklanıp saklanacağım sanma.

Sen güzelsen, elbet

biri çıkar ve sana bunu söyler.

Aramızdakini sağda solda anlatma.

Ben buraya yazmışım.

Elimde resmin.

Çekindiğin resme bakarken

aklımdan geçenleri

çekinerek te olsa söyledim.

Baktım

yazgımı hesaba katmamışım.

Avunup, tutuşup

yakınıp, yanmam.


Kar

Emine Şahin

İ

ki gün oldu. Kar durmadan ama

farklı telaşlarla kâh koşuyor dünya

denen fani fanusa kâh kederliymişçesine

yavaşça aheste aheste

arzı endam ediyor. Bazen de

gökyüzünden, bulutlardan birer

parçaymışçasına kocaman kocaman

süzülüyor yeryüzüne. Bazen çok

öfkeli, asi... Savuruyor kendini oradan

oraya... Birbirlerine karılmıyorlar

ama. Herkes kendi halinde düşüyor

toprağa, çatılara, ağaçlara,

çocuklara...

Şehrin karmaşasında binaların

arasına sıkışmış azcık ötesinde başka

bir hayatın yer aldığı taş duvarlar,

binalar kapatıyor önümü. Bu haksızlık

diyorum göremiyorum... Kar yağıyor

ve ben insanoğlunun bana verdiği

kadarını görebiliyorum. Binalar

acımasız. İzin vermiyor iki metre öteyi

görmeme. Kıyıdan köşeden bazen

camdan sarkarak izlemeye

çalışıyorum karın misafirliğini. Evet

kar misafir. Çok kalmaz yağmurla da

pek anlaşamazlar. O gelince kaybolup

gider. Güneşle de arası yoktur.

Tahammül edemez sızar derinliklere

kaybolur.


Küçükken kar yağınca içimizi bir

sevinç kaplardı. Telaşlı, mutlu,

paçalar dizlere kadar ıslak... Kış

demek kar demekti. Kardan adamlar

demekti. Adamlar çünkü her gün

yenisi ve en büyüğü yapılırdı. Geceye

kadar kartopu savaşı demekti. Bazen

mahallenin büyüklerinin de katıldığı.

Bir güzel ıslanırdık. Eyvah evde anne

bekler bir de güzel dayak atar şimdi

ıslandık diye. Sanki sızlayan parmak

uçlarının acısı yetmezmiş gibi. Bir de

yokuş varsa o mahalle de demeyin

kışın keyfine. Kızak yoksa leğen ya da

poşet elbet vardır. Geceden su

dökerdik sabaha buz olsun kayalım

diye. Şimdi burun kıvırıyoruz

kızıyoruz düşüp de bir yerimiz

acımasın aman.

Benim küçüklüğüm de Bayramlar

kışa denk geldi. Karda kapı kapı gezip

şeker toplardık üç beş arkadaş

toplanıp. O zamanlar korkmazdık

çocuk kaçırmaları duymazdık şimdi

çoğaldı dünya çekilmez oldu. Sonra

babamlı kış günlerim vardır benim bir

de. Karda yuvarlanıp kartopu savaşı

yaptığımız. Lisedeyim ama küçük

sayılmam. Yine de aksatmazdı dışarı

çıkarır çocukluğumu verirdi bana

birkaç saatliğine de olsa. Benim

çocukluğumda kar oyun demekti,

düşsen de canın acımayacak

demekti, ıslansan da ev sıcak

demekti, hasta olsan da annen bakar

demekti...

Şimdi yine kar yağıyor. Bu kez 25

yaşımdayım. Çeyrek asırdır bu

hayattayım. Öyle büyükmüşüm gibi

kallavi laflara gerek yok. Ama şimdi

kar farklı yağıyor bana ve bi çok

kişiye. Bana hissettirdikleri farklı.

Şimdi kar oyun gelmiyor. Soğuk

geliyor. Acımasız. Üşüyen eller

geliyor aklıma ısıtacak sobaları

olmayan. Sahi onları da anneleri

dövüyor mudur ıslandılar diye ?

Çaresizliklerine mi öfkeliler yoksa...

Bir de sokakta yaşayan hayvanlar

var. Susuyorlar ama konuşamıyorlar.

Acıkıyorlar ama yemek bulamıyorlar.

Her yer kar kaplı.

Demem o ki Kar herkese eşit

mesafede yağmıyor. Kış herkesi aynı

üşütmüyor...


Soluk

B

ir akşamüstü ikindisi,

metrodan yeni çıktım. Her

yer ekmek kırıntısı görmüş

karınca misali. Hava buz, vakit güz.

Ellerim ceplerimde, yürüyorum

kestirmelerden. Nefes alıyorum,

verdiğimde havaya duman

yolluyorum. Gökyüzüyle ancak

böyle haberleşiyoruz. Eee tabii,

gökyüzü hâlâ bize aitse.

Yürüyorum kestirmelerden, nasırlı

ellerim hâlâ ceplerimde. Karşı

kaldırımdan insanlar üzerime göç

ediyor. Kaçıyorum. Dönüp geriye

bakıyorum, her tarafta insan, her

tarafta dilini bilmediğim bağırış

çağırış, her tarafta semânın

Sena Kaymak

varlığından habersiz suratlar.

Kaçmaya çalışıyorum bu

gürültüden. Tek aradığım

sessizliğin sesi. Dilini bilmediğim

sesler peşimi bırakmıyor.

Kaçıyorum,

kaçıyorum,

soluklarımla cebelleşiyorum.

Gökyüzüne bakıyorum, nereden

göç ettiğini kestiremediğim sarı bir

yaprak düşüyor ayak ucuma. Eğilip

kaldırıyorum, en az benim kadar

bitkin olan bu yaprağı. İnceliyorum

gökyüzüne tutarak. Ardımdan

sessizliğin o naif sesi. Oturuyorum

bir banka, yaprak da yanımda. Güz

giyinmişim de, yaprak mı

döküyorum adeta?"


Vals

Akis Hülya Atalar

E

ski ahşap pencerenin

çatlaklarından sızan yağmur

damlaları göz kapakları henüz

düşmüş genç kadının yüzünde

gezinerek irkilmesine yol açtı.

Refleksle açtığı gözlerini, hemen yanı

başındaki komodinin üzerinde duran,

söndürmeyi unuttuğu gaz lambasının

keskin ışığı nedeniyle kapamak, bir

süre bekledikten sonra ise kısmak

zorunda kaldı. Hem uykunun hem de

bu tür uyandırılmanın verdiği şaşkınlık

ve merakla etrafına bakındıktan sonra

duyduğu rahatlama ile hiç

doğrulmadan gaz lambasının

kenarındaki çıkıntıyı çevirerek

bölünen uykusuna dönmek için

hazırlandı -ki bu imkansızdı. Bir defa

gözlerini araladıktan sonra tekrar

uyumaya çalışmak yorucuydu onun

için. Üzerindeki pikeyi isteksizce

kenara doğru iteleyerek doğruldu.

Bacaklarını büküp karnına doğru

çektikten sonra dirsekleri dizlerinde,

başını iki avucuna kapayarak bir süre

öylece bekledi. Bomboş… Haftanın bir

önceki haftayı sildiği bir silsilede, var

olan, kendisi için çizilen labirentte

rutine uyan bir eskiz kuklasına vücut

vermekten ibaretti. Belleği,

benliğinde müphem duygular

uyandırmanın ilk kıvılcımlarını

akşamın gecede erimeye başlamasıyla

vermişti. -Yağmur- İlk çisenin çatıdaki


çıtıltısı, acı bir haz ifadesinin çehrede

korku ile griftleşmesine, bellekteki

görüntüsüzlük duyumsanan

yoğunluğa verdiği anlamsızlıkla bir

sinir krizinin ucundan dönülmesine

kaynak olmuştu. Jöle kıvamındaydı

yatakta uzun süre. -Yağmur- Aniden

nefes alamadığını hissederek

pencereye yöneldi, kilidi büyük bir

hızla çevirerek eski yazılar ile oyulmuş

kanatları birbirlerine zıt yönlere doğru

savurdu. Vücudunu öne doğru

sürükledi. Kısa kısa soluklarla içini

hava ile doldurmaya başladıktan

birkaç dakika sonra, uzun ve derin bir

nefes alışla soluk alışverişi düzene

girdi. Pencere pervazını sıkarak sarkan

bedenini geri çekmek için destek aldı.

Yan dönüp kanatlardan birine sırtını

vererek dizlerinin üzerine oturdu. Bir

sancısı varmış gibi kollarıyla karnını

sarmalayıp sıkıyor, ıslak saçlarından

sızan suların göğsüne doğru

süzülmesine imkân tanımamak için

arada, bir eliyle engel oluşturuyordu.

Karanlığa saplanan gözlerini bazen

sokağa çeviriyor, etrafı şöyle bir süzüp

tekrar eski halini alıyordu. Tüm evler

karanlık, bütün sokak fenerlerinin

ışıkları çekilmiş ve tüm ruhlar

kendilerini rüyanın efsununa

kaptırmış. Birkaç serserinin

bağrışmalarından ve hemen evin

etrafındaki çöp tenekelerinden yemek

bulma umuduyla gezinen kedilerden

başka ses de çıkmıyordu. Yana doğru

kayarak dizlerini yataktan sarkıttı ve

ufak ayakları terliklerini buldu.

Komodinin çekmecesini karıştırarak -

hatta içindekileri dışarı boşaltarak- el

fenerini buldu. Sarsak adımlarla,

mutfağa ulaşan dar koridorda

ilerleyerek kapı koluna hafifçe

dokundu. Feneri masaya koyarak

tahmini olarak dolabın olduğu tarafa

yöneldi, eli kapağı buldu, kendine

doğru çekti. Sürahiyi seçerek kapağı

itti ve masanın üzerinde onu her

zaman hazır bekleyen bardağını aldı.

Tekrar tekrar sahnelenen bir oyun,

tekrar tekrar sergileyen bir oyuncu.

Hareketlerinin intizamı, mekanikliği,

duyduğu tat… Bir tanışıklık sorunsalı.

Vücudu yaşıyor, son buluyor ve

yeniden diriliyor. Dirilirken farklı bir

çizgide değil. Mevcudiyeti için çizilen

sınırlar hükmoluyor. Bardağı yarısına

kadar doldurarak dudaklarına götürüp

suyu yudumladı. Birkaç saat önce

dolaba koyduğu içi buz dolu suyun

soğukluğunu dudaklarında,

damağında, boğazında hatta tüm

vücudunda hissettikten sonra bir

sandalye çekerek kendini ona attı.

Dirseklerini masaya dayayıp çenesini

avuçlarının içine alarak havı dökülmüş


tavandan önündeki meyve tabağına

düşen damlaları takip etmeye başladı.

Tavanda tutunamayıp tabağa kayan

damlaları takip eden bakışlar donuk,

hissiz ve sakin; bu bakışlara sahip olan

gözkapakları uykusuzluktan biraz da

ağlamaktan olsa gerek şişmiş,

kararmış. Gözlerinin içi kırmızılıklarla

sarmalanmıştı. Gözlerinin altında

birkaç kırışıklık da kendini belli

ediyordu. Her geçen saniye her düşen

damla ile bedeni kasılıyor; düşen

gevşek omuzları dikleşerek

katılaşıyor, dişleri birbirini itiyor; ufak

sivri çenesi kilitleniyor; elleri yüzünü

sıkıyor; tırnakları yanağına geçiyordu.

Kısa ince kaşları sinirden çatılmış, ufak

bir mandal ile tutturduğu siyah saçları

mandalın esaretinden kurtularak

kırmızı geceliğinin açıkta bıraktığı

omuzlarına doğru dökülmüştü.

Dokunulmasa asırlar boyu böylece

kalacağı düşünülen genç kadının,

yatak odasından gelen büyük bir

patırtıyla dikkati dağılmış, sandalyesi

zeminde tiz bir inilti çıkarmış, kadının

elleri masanın kenarlarını bulurken

kendisi de ayağa kalkmış; bunun

sonucunda tavan-masa arasında

bakışların oluşturduğu hayali düz çizgi

de eriyip kaybolmuştu. Ürkek,

tökezleyen adımlarla dar koridoru

geçip odaya vardığında açık bıraktığı

pencere kanatlarının dinen yağmurun

sonunda doğan rüzgâr tarafından

hareketlendiğine vakıf olup hep

yaptığı gibi başını sola doğru eğerek

zayıflığına dudak büktü. Ne acınasılık!

Birkaç adım attıktan sonra patırtının

sadece hareketlenen, birbirine ya da

duvara çarpan kanatlardan

kaynaklanmadığını; önce karanlık

zeminde göze çarpan ışıltılar

sayesinde sonra başını pencere

tarafına yönelttiğinde sağ kanatta

oluşan çatlakların ve boşluğun kendini

ele vermesiyle anlamış bulunuyordu.

Dikkatli bir şekilde, adeta sekerek

pencereye ilerleyip tüm camı yere

boşalttıktan sonra kilidi üzerine vurdu

ve yatağın kenarına oturdu. Rutin

döngüsünü yalanlıyor bu gece diye

geçirdi zihninden. Bir döngünün

içerisinde var olduğunu bilmesine, en

çok da döngüyü sezebilecek bir algıya

sahip oluşuna şaşırdı. Rutin! Çıplak

kalan kanattan içeriye sokulan rüzgâr,

genç kadının odasında geziniyor; -

yatağın çaprazında- masanın

üzerindeki kağıtları karıştırarak

havaya uçurduktan sonra odaya

serpiştiriyor, kadının tuzdan çatlamış

dudağını sızlatıyordu. Dudağını ısırdı.

Gözlerini kapadı ve kollarını iki yana

doğru açarak rüzgarın bedenine

işlemesine, geceliğine yön vermesine


izin verdi. Zihnini serbest, hür bıraktı

bu sürece. Su sesinin oluşturduğu

ahengin rüzgârın uğultusu ile beraber

kulağına fısıldadığı melodiyi dinledi.

İçinde tuhaf bir istek uyandı, gözleri

parıldadı. Hemen yataktan sıyrılarak

dolabından uzun gri hırkasını eline

geçirip evin giriş kapısına doğru

koşturdu. Kapının üzerindeki anahtarı

aldıktan sonra hırkayı üzerine atıp

terlikleriyle beraber kendisini dışarı

attı ve kapıyı üzerine vurdu.

Merdivenleri koşar adım inip kaldırım

taşlarına adım attı ve durdu. İçinde

uyanan tuhaf istek? Etrafına bakındı.

Şimdi ne serserilerden ne de

kedilerden eser vardı. Sokak ıssızdı,

karanlıktı, ıslaktı ve… Ve onundu.

Dudağında hafif bir gülümsüme belirir

gibi oldu. Çapraz adımlarla ilerlemeye

başladı. Kendini esintiye bıraktı.

Yağmur, toprak kokusunu içine çekti.

Arada bir kollarını evdeki gibi havaya

kaldırıyor, kontrolü rüzgâra bırakıp

dans eder gibi dönüyordu. Bazen

kendini yere bırakıyor, yanındaki su

birikintilerinden kendi yansımasını

seyrediyor bazen de başını geceye,

kaybolmamış birkaç yıldıza çeviriyor,

ardından tekrar rüzgarla dans

ediyordu. Sarı, kırmızı, turuncu kısaca

sonbahar renklerini emmiş önceden

kurumuş fakat; şimdi ıslak olan

yaprakların üzerinden geçerek ufak

ağaç topluluğunun arasındaki banka

oturdu. Yorgundu, uykusuzdu.

Tükenmek… Yorgunluğun kekremsi

tadının dudaklarına bulanmasına her

geçen an biraz daha alışıyordu.

Kendisine mi öyle geliyordu -ki- bu tat

zamanla mevcudiyet alanını

genişletiyordu. Terliklerini çıkararak

ayaklarını bankın üzerine aldı ve

kıvrılarak başını kollarına bıraktı. Zihni

dağınık, bulanık; davranışları

pervasızdı. Karmakarışıktı. Boğazı

düğümlendi. Yutkunmak istiyor,

başaramıyor, kıvranıyordu. Acımsı,

tuzlu bir tat diline yayılıyordu.

Gözlerini sımsıkı kapatıyor, elleriyle

kulaklarına engel oluşturuyor; hiçbir

şey duymak, görmek, hissetmek

istemiyordu. Midesi, tüm vücudu,

parmak uçlarına kadar her yanı

bulanıyor, tiksiniyordu. Ruhu

daralıyor, sıkışıyor, eziliyordu. Erimek,

kaybolmak, tükenmek istiyordu.

Uyuşmak ve hissizleşmek… Bir saate

kadar aynı sahneyi tekrar tekrar

yaşayıp aynı hislerle boğularak

çırpındıktan sonra gözyaşları dinmiş,

sakinleşmiş ve beraberinde

durgunlaşmış bir şekilde

dudaklarından dökülen hafif bir

melodinin rüzgar uğultusuna

karışmasını ve uğultunun sarı, kırmızı,


turuncu cesetleri valse davet etmesini

izledi. Minik minik adımlar. Sağ ve sol.

Minik minik…Sol…Şimdi! Naif bir

biçimde dönüyorlar, dönerlerken de

zemin kayganlaşıyor, görüntüler

çekiliyordu. Tüm bunlar olurken genç

kadın fark etti. Gözleri! Artık mavi

değillerdi. Motif viran olurken melodi

biçim değiştiriyor, bir ses diğer sesle

perçinleşiyor,

Görüntüler silik. Göz önünde ama

sanki gerideler. Zemin derinleşiyor,

derinleştikçe de şekiller uzakta

kalıyor. Uzakta kalan anlamından

sıyrılıyor. Çıplaklaşıyor hareketler.

Notalar süzülüyor kutudan.

Derinlerdeki hareketleri daha iyi

seziyor olacak ki melodi ahengini

şekilden alarak kayıyor, dağılıyor,

derinliği kuşatıyor, her köşeye sızıyor,

notalar duruyor ve ses, görüntü,

hareket -şekil- belirginleşiyor. Öne

doğru yayılıyor zemin. Notalar havada

asılı kalıyor. Eski bir konakta asılı kalan

tozlu örümcek ağları misali. Hemen

sonra dağılıp yere düştükçe toz halini

alıyorlar. Ve erir gibi yok oluyorlar.

Yeni bir melodi itmeye başlıyor

zemini. Gözler var olanı istemiyor

olacak. Zemin uzaklaştığında hemen

arzu edilen ya da korkulan bir tanesi

inşa ediliyor. Melodi parçacıkları ile

birlikte. Tebessüm bazen de devrik

gözler veya sarkık bir yüz inşa edilene

atmosfer oluveriyor. Fakat gerçek

olan kuvvetli ki fazla dayanmıyor

yapay olan. Dökülüveriyor. Ne kadar

da hassas. Yenisini oluşturmak ise güç.

Her nota başka bir zemine hizmet

etmekte zira. Bazen koşuyorsa notalar

bazen süzülmeyi yeğliyorlar.

Yayılıyorlar, sürünüyorlar, sıçrıyorlar,

yapışıyorlar, Yapışıyorlar. Tene.

Nesnelere. Zaman ve zemin hatta

şekil seçmeden. Sokuluyorlar.

Saçlara. Saçların arasına. Hüküm

sürebildikleri ana dek. Bazen zemin

ilerlemeden şekil rahatsız etmekte.

Göz kırpmaktan ziyade derine

yapışmakta, soymakta. Notanın

kokusu sönüyor kendisi ise kırılıp

saçılıyor. Diğer bir melodi de

hakimiyeti yeniden kurmaya

yetmiyor. Ayrışıyordu. Başka bir

zemin, başka bir mekanda yeni bir

melodiye ulaşıyordu.


Salıncaktan Düşmüş Bir Çocuk Gibi

Kerim Karayel

Düşüyorum gecenin düş maviliğine

Gözümün gördüğünce ortalık siyah

Güller öksürüyor veremli ayrılıkta

Salıncak düşen bir çocuk gibi gözlerim

Evvelsi günlerin takviminin arasında

Kurumuş bir mürekkep ilintisini buldum

Baktım gök, yüzü gibi buz mavisine kesmiş

Salıncaktan düşen bir çocuk gibi gözlerim

Yürüdüğün yollara gölgen düşmüş uzunca

Boyundan çok sevdiğim doğrudur

Ama şimdi uzunca biri var yanında

Salıncaktan düşmüş bir çocuk gibi gözlerim

Üşüyorum sanki ölüyorum gibi

Ellerimin ta içine işlemiş soğuk

Tenin tenimden düşüyor

Gözlerim salıncaktan düşmüş bir çocuk gibi

İmkansızdı varlığın bir sevgilinin gününde

Artık yokluğunda beliriyor gökyüzünde

Ben seni tam gün yüreğimde seviyorum

Sevdamız salıncaktan düşmüş bir çocuk gibi


ve -da

ayrı yazılır bazen

More magazines by this user
Similar magazines