Hursad 2-Sayi

hursad
  • No tags were found...

Daima Daha İyiye...

Kültür, Sanat ve Seyahat | Para ile Satılamaz

2019 - Sayı 2

ENGİN UZUN’UN

ÜMMETİN

YETİMLERİ

O B J E K T İ F İ N D E N

DİYAEDDİN şahİN

Hırsın Kıskacında

Direnen VEFA S. 2

MEHMET UZUNER

Birliğe Giden

Yolda: HURSAD S. 6

Gürkan GENÇ

Demir Atlı Adam:

Bisikletle Umre’ye

Gitmek S. 14

HİKMET BARUTÇUGİL

“Sanat, Allah’ı

Aramaktır” S. 34

DENİZ UNAY

Çocuklarımızı

Teknoloji Bağımlılığından

Nasıl Koruruz? S. 62

EROL BODUR

Huzur Veren Şehirler

Mekke, Medine,

Kudüs S. 68

Özel Röportaj: Sinan Akçıl - Dualarım Kabul Oldu | Sayfa 46


İÇİNDEKİLER

14

Diyaeddin ŞAHİN - Hırsın Kıskacında Direnen Vefa

Hui Müslümanları / Çin’de Ramazan ve Yeme-İçme Adetleri

Mehmet UZUNER - Birliğe Giden Yolda: HURSAD

Dr. Erkan Aydın - Kudüs ve Ramazan

HURSAD Mobil Uygulama

Demir Atlı Adam: Gürkan Genç

Murat Kundak - Tarih ve İbret Dersi: Endülüs

Melih Kılıç - İnanç Turizmi Firmaları İçin Sosyal Medya

Surre Alaylarından HURSAD’a Hac Yolculuğu

Suriyelilerle İlgili Meşhur Yalanlar

Opr. Dr. Saadet Yılmaz - Güncel Katarakt Cerrahisi

ve Göz İçi Lensleri

Medine’de Unutulan Mescidler

Ebrûzen Hikmet Barutçugil ile Özel Röportaj

İki Gizemli Yangın: Fransa ve Kudüs (Editörden)

Hiċretiṅ İlk Yurdu: Habeşiṡtan – Ediṫörden

Bir Başarı Hikayesi: Ampute Kahramanları

ile Özel Röportaj

Bünyamin Baki - Büyüleyen Ada:

Zanzibar (Siyahların Sahili)

Umre Vizesinde Yeni Dönem: Elektronik Vize

Dr. Neslihan Özsoy - Hac Yolculuğunun Kabûsû: İshal

Engin Uzun’un Objektifinden: Ümmetin Yetimleri

Farklı Çağların Dev Projeleri:

İstanbul Havalimanı - Hicaz Demiryolu (Editörden)

Deniz Unay - Teknoloji Bağımlılığı ve Siber Zorbalık

2

4

6

8

12

14

18

20

24

28

30

32

34

40

42

44

50

53

54

56

58

62

Demir Atlı Adam

Gürkan Genç

18

Tarih ve İbret Dersi: Endülüs

Murat Kundak

58

Farklı Çağların Dev Projeleri: İstanbul

Havalimanı - Hicaz Demiryolu

KÜNYE

HURSAD DERGİ

KÜLTÜR, SANAT VE SEYAHAT DERGİSİ

SAYI: 2

TEMMUZ 2019

İMTİYAZ SAHİBİ: Hac, Umre ve

Seyahat Acenteleri Derneği

Yayın Türü: Süreli / 3 Aylık

COPYRIGHT @ 2019

Bu yayının tüm hakları Hac, Umre ve

Seyahat Acenteleri Derneği’ne aittir.

Dergi içeriği izin alınmadan elektronik

veya basılı şekilde kullanılamaz,

çoğaltılamaz. Kaynak göstermek

suretiyle alıntı yapılabilir. Yazıların

sorumluluğu yazarlarına aittir.

Dursun Ali Erzincanlı - Otuz Kuş Şiiri

Manşetlerin Dilinden “15 Temmuz”

Erol Bodur - Huzur Veren Şehirler: Mekke, Medine ve Kudüs

İslam Coğrafyasından Kısa Kısa...

66

67

68

71

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

Diyaeddin Şahin

YAYIN KOORDİNATÖRÜ

Nurcan Özökten

YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

Murat Kundak

YAYIN KURULU

Muharrem Güldemir

Yasin Öztürk

Harun Yurdakul

Selami Çaylı

Mehmet Ali Menteşe

Murat Kundak

Bünyamin Baki - Gökbiliminde Çığır Açan

Gelişme: Kara Delik Nasıl Fotoğraflandı?

72

EDİTÖR:

Bünyamin Baki

YAYIN KURULU DANIŞMANI

Mehmet Uzuner

Osman Sarı - Hüzün Şiiri

74

FİNANS

Nevzat Altıner

GÖRSEL YÖNETMEN

Melih Cem Kılıç

Portre: Yeni Zelanda Başbakanı: Jacinda Ardern

Şarkıcı Sinan Akçıl İle Özel Röportaj: “Dualarım Kabul Oldu”

Kitap Köşesi

Bulmaca Sayfası

75

76

79

80

İLETİŞİM

0 212 525 33 33

iletisim@hursad.org

ADRES

Akşemsettin Mahallesi

Ocaklı Sokak Adalet Apt.

No: 9/4 FATİH / İSTANBUL

BASIM YERİ

Ege Basım

Esatpaşa Mah. Ziyapaşa

Cad. No:4 34704 Ataşehir/

İSTANBUL

Tel: +90 216 470 4 470

Faks: +90 216 472 84 05


2

HIRSIN

KISKACINDA

DİRENEN

VEFA

Yapılan hizmetlere vefa…

Temsil ettiği davaya vefa…

Şer güçlerine karşı verdikleri

mücadele cihetiyle ülkeye

vefa…

İnsanoğlu, gördüğümüz dokunduğumuz

ve hissettiğimiz evrende tek özgür irade

sahibi varlıktır. İnsanı diğer canlılardan

üstün kılan da bu özelliğidir. İmtihan için,

özgür irade sahibi olmak ise gerek şarttır.

İnsan dünya hayatında, evvelden verdiği

sözü tutup tutmama hususunda sıkı bir

imtihana tabidir.

Bundandır ki birçok özelliği aynı anda

taşımaktayız. Sevgiyi-nefreti, güzeliçirkini,

sabrı-isyanı, hırsı-azmi,

nankörlüğü-vefayı, cömertliği-cimriliği

ve daha birçok zıt özelliği aynı anda

barındırırız. İmtihan gereği bazı arzu ve

duygularımızı dizginlememiz, bazılarını

ise daha güçlü hale getirmemiz gerekir.

Tam da bunun içindir ki içtimai hayatın

içinde her dem bulunan bizlerin vefayla

ve hırsla olan münasebetimiz çok anlam

taşımaktadır.

Hırs, insanda bulunan duygulardan

ve psikolojik zaaflardan birisidir.

Hadisler incelendiğinde Hz. Peygamber

(s.a.v)’in, telkinlerle bu duyguyu iyi

şeyler yapmaya özellikle de ahireti

kazanmaya yönlendirdiği ve böylece bu

zaafı tedavi ettiği görülmektedir. Hırs,

psikolojik bakımdan; doymak bilmeyen

bir açlık, sınırsız bir tatminsizlik durumu

olarak ifade edilmektedir. Mal edinme

ve mal biriktirme hırsı, makam mevki

hırsı, ne pahasına olursa olsun başarı

hırsı hemen hepimizin zaman zaman

karşılaştığımız duygulardır. Hepimiz,

hırsın sebep olduğu olumsuzlukları

yakinen görmekteyiz. Mesleğimizi icra

ederken bazı rakiplerimizin gözünü

karartan hırs, gayrimeşru yollara

tenezzül etmeyi dahi sıradan bir durum

gibi adeta meşrulaştırılmaktadır. Son

yıllarda ayyuka çıkan Umrede sahte kart,

bu hırsın ürünü değil de nedir? Yine

haksız rekabete sebep olan birçok sistem

dışı yönelimler de bu hırsın eseridir.

Daha fazla yolcu götürmek, daha fazla

para kazanmak için meslektaşlarımızın

bayilerine yaptığımız akıl almaz transfer

(!) teklifleri de dizginleyemediğimiz

hırslarımızın sebep olduğu ahlaki

zaaflarımız değil midir?

Hırsımızın sebep olduğu diğer ve belki

de en önemli tahribat ise vefayı yerle

bir etmesidir. Birlikte çalıştığımız, iş

yaptığımız, aynı kaderi paylaştığımız

dostlarımıza, üç kuruşluk menfaat için

nasıl da vefasızlık etmekteyiz. Oysa böyle

mi olmalıydık? Peygamber Efendimiz

(s.a.v) Müslümanlar arası vefanın nasıl

yaşanacağı konusunda buyuruyor ki:

“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona

hıyanet etmez. Ona yalan söylemez. Ona

yardımı terk etmez. Her Müslüman’ın ırzı,

malı ve kanı diğer Müslüman’a haramdır.”

Vefa, sevgide saygıda sebat etmektir.

Öyle ki sevgimiz, sevdiğimizin ölümünden

sonra dahi sürmesi gerekir. Evlada

hizmet babaya vefadır, anlayışıyla

vefatından sonra ailesine göstermemiz

gereken sevgi devamlılığıdır. Nicedir

kaybettiğimiz vefanın yerini ‘Vefa


İstanbul’da bir semt adıdır’ ironisi

aldı.

Bir diğer vefa tanımı ise ahde vefa

olarak karşımıza çıkan, sözünde

durmak, sözünü yerine getirmek,

sözünü tutmak, borcu ödemek

şeklindedir. Rabbimiz sözümüzde

durmayı, sözleşmelerimize uymayı

emreder.

Her alanda olduğu gibi meslektaşlar

arası verdiğimiz sözlere sadık

olmamız ve vefalı davranmamız

gerekir. Eğer yapılmayacak bir söz

ise söz verip sadakat göstermemek

yerine, başlangıçta söz vermememiz

daha doğru olur. Atalarımızın “Söz

namustur” ifadesini unutmamak,

verdiğimiz sözü namus saymak vefalı

davranışın gereğidir. Oysa birkaç

hacı için ne çabuk da sözümüzden

döndük. Kasem ederek haykırdığımız,

sözlerimiz ne çabuk unutuldu.

Ne çabuk hırsımıza kurban gidip

vefasızlık girdabına düştük. Acaba

ahde vefasızlık yaparak kazandığımız

üç kuruşa karşılık, neleri feda ettik.

Ve sonuçta karlı mı çıktık zararlı mı?

Bir de politik hırslarla ortaya çıkan

vefasızlıklar var ki bizler gibi sıradan

insanların anlaması gerçekten zor.

Hiçbir makam ve mevki sahibi

değilken (belki de o makamlara

layık dahi değilken) siyasi liderin

başdanışman, milletvekili, bakan,

başbakan ve hatta cumhurbaşkanı

yaptığı kişilerin menfaatleri

henüz kesilmeden dahi, nasıl da

liderlerine sırt döndüklerini çok yakın

zamanlarda müşahede etmekteyiz.

Hangi hırsla, liderlerine karşı

hareketlere gönüllü katıldıklarını

anlamak gerçekten zor. Hangi

hırsın, hangi vefasızlıklara sebep

olduğunu yakın zaman siyasi

hayatında gözlemlemek çok kolay.

Basın önünde-onlarca televizyon

kanalının canlı yayınladığı bir

ortamda-ömrünün sonuna kadar

liderinin ve ailesinin aleyhine

olacak hiçbir hareketin içinde

olmayacağını oldukça net ifade eden

saygın kimseler dahi, liderlerine

ihanet etmekten, onları zaafa

düşürecek projeler içinde olmaktan

kaçınmıyorlar maalesef. Milletvekili

aday listelerine yeniden giremeyen on

beş yıllık vekiller, liderlerini yerden

yere vurmaktan çekinmemektedirler.

Bazı zamanlarda, liderin

arkadaşlarına her zamankinden daha

çok ihtiyacı vardır. Böyle zamanlarda

bırakın aleyhte olmayı suskunluk dahi

vefasızlıktır. Gezi ayaklanmasının

yaşandığı dönemlerde, vandalların

ağzıyla dönemin Başbakan’ına

yapılan çağrıları hepimiz hatırlarız.

Yine FETÖ’cü hainlerin 17-25

Aralık’ta yapmaya çalıştıkları

hükümeti devirme girişimine, kimlerin

sessizlikle cevap verdiğini tekrar

hatırlayalım. Liderin en çok desteğe

ihtiyaç duyduğu zamanlarda liderin

yanında bulunmak vefa, sessizliğe

gömülmekse çok net bir şekilde

vefasızlıktır. Bizler, herhangi bir siyasi

makam peşinde koşmayan sıradan

insanlar, yine iktidar nimetlerinden

çok uzak olan insanlarız. İktidarın

ülkeye yaptığı hizmetler kadar

iktidardan faydalanan, sıradan (ki

bu sıradanlıkla onur duymaktayız)

insanlara düşen vefadır.

23 Haziran seçimlerine dönük

olarak, meslektaşlarımızın neredeyse

tamamının takdirini kazanan açık ve

net siyasi tavrımızın da sebebi işte

bu vefa duygusudur.

Yapılan hizmetlere vefa… Temsil ettiği

davaya vefa… Şer güçlerine karşı

verdikleri mücadele cihetiyle ülkeye

vefa… Liderin en çok desteğe ihtiyaç

duyduğu zamanda, sessiz kalmayarak

gösterilen ahde vefa…

Dünya hırsı insana vefasızlık

yaptırmamalı. Hırslarımızı

manevi dünyamızı güçlendirmeye

yönlendirmeli, ülkemize milletimize

ve sektörümüze hizmete kanalize

etmeliyiz.

Hırsın kıskacında direnen vefayı

kurtarmak çok mu zor? Ne dersiniz?

Diyaeddin ŞAHİN

HURSAD BAŞKANI

3


4

HUİ

MÜSLÜMANLARI

ÇİN’DE RAMAZAN

VE YEME-İÇME

ADETLERİ

Sait Hakim Gezente - Dil Uzmanı - Akademisyen

Muhtelif dönemlerde hem kuzeyden

kara yoluyla hem de güneyden

deniz yoluyla Çin’e seyahat edip

bu topraklara yerleşen Müslüman

seyyah ve tacirlerin ahfadı olup,

zamanla “Hanyü” yani Çince

konuşmaya başlayan Müslüman

Çinlilere “Hui” denilmektedir.

Bazı tarihçiler, bu tayfanın

hususiyetle Yuan döneminde yani

Moğol hakimiyeti zuhur ettiğine

kail olmuşlar, bazıları ise Tang

dönemine kadar işi götürmüşlerdir.

Bunların dilleri, ilk dönemlerde

“picin” seviyesinde karma bir lisan

keyfiyetine sahip iken zamanla

“kreyol” sınıfına yükselmiş ve

müşterek bir anlaşma aracı olmuş,

daha sonra ise tamamen Çince’ye

dönüştüğü için bu grup artık Han

Çinlisi tabir edilen ana gruptan

sayılmışlardır.

Bazı tarihçiler ilk tacir-seyyah

Müslümanların Çinlilerle yaptıkları

evlilikten doğan çocukların epey

bir süre Arapça, Farsça veya

- geldikleri coğrafyaya bağlı

olarak- Türkçe veya Moğolca

konuştuklarını; zamanla dillerinin

Çin kültürüne uyum sağlayarak

“Hanyü”ye inkılab ettiğini

düşünmektedirler. Bunların durumu

kuzeydeki Orta Asya asıllı etnik

gruplardan farklıdır. Huiler birçok

anane ve dil bakımından tamamen

Çinli gibidirler. Kendi adetlerini

kanonize eden âlimler yetiştirmiş,

Müslümanlığın ana kavramlarını

ve pek çok islami-tasavvufi tabiri

Çince ifade etmek için daha kadim

zamanlardan kalma yerli Çin itikat

ve adetlerinden faydalanmışlardır.

Ancak bu yerlileşme süreci onların

İslam’dan uzaklaştıkları anlamına

gelmemektedir.

Hui Müslümanları, Çin’in orta

kuzeyindeki Gansu’dan ta en

güneydeki Yunnan’a kadar her

yerde mevcutturlar. Umumi olarak

lokantacılık sektöründe göze

çarpsalar da aslında her alanda az

veya çok onlara rastlanmaktadır.

Aralarında yüksek seviyede

emniyet memurları, doktorlar,

sporcular ve üniversite hocaları

da vardır. Lokantalarında en

lezzetli yemekleri noodle yani

makarna türleridir. Kebap ve diğer

et ürünleri konusunda asla Uygur

lokantalarınn fevkine çıkamazlar.

Güneydeki Yunnan eyaletinin en

ücra köşelerinden Guangzhou’daki

lokantalara kadar her yerde Hui

yemeği yediğimizden, tavuk

bacağından farklı tatlılara kadar

geniş bir mutfak kültürüne sahip

olduklarını müşahede ettik. Her ne

kadar kebap tarzı et yemekleri ve

farklı pilavları olsa da Orta Asya

veya İran tarzında kebap, pilav, sulu

yemek vesaire yapamamaktadırlar.

En başarılı yemekleri aslen Çin

tarzı olan ve helal standartlara

dönüştürdükleri makarna ve sebze

yemekleridir. Kuru eti de güzel

kullanmakta, taze soğan, yeşil

biber ve Çin baharatlarıyla servis

etmektedirler.

Güneydeki Yunnan Hui mutfağı

biraz daha ağırdır, kullandıkları

yağ ve baharat daha güçlü hazım

sistemine sahip midelere hitap

eder. Bütün bu özellikleri ile Hui

mutfağının, Orta Asya veya Güney

Asya’daki Müslüman mutfaklarına

ait olmadıkları kesindir. Onları

büyük Çin mutfağının Müslüman

bir alt grubu olarak telakki etmek

sıhhatli olacaktır.

Huiler dış görünüş olarak bazı

bölgelerde Han Çinlilerine pek

benzememekte hem daha kıllı

olmaları hem de burunlarının

daha belirgin olmasıyla ayırt

edilmektedirler. Bazı bölgelerde

ise ana grup Çinlilerden onları

ayırmak imkânsızdır. Boy ve burun

oranlarına baktığımızda özellikle

kuzeydeki Hui Müslümanların,

(kadınlar dahil) ortalama bir Kanton


5

Çinlisinden daha uzun boylu ve

daha belirgin burunlara sahip

olduğunu görmek mümkündür.

Ten rengi olarak umumiyetle

biraz daha koyu tenlidirler; ancak

gayet açık tenli Huiler de vardır.

Yunnan eyaletindeki Huilerin ten

rengi daha koyudur ve onların

genetik karışımı Kuzeydekilere hiç

benzememektedir.

Guandong’taki Hui’ler Kanton

ananelerine uygun şekilde ticarete

eğilimlidirler, çoğu eski zamanlarda

daha kuzeyden, yani Gansu

taraflarından gelmişlerdir. Onlar

devlette ve özel sektörün her

kesiminde mevcutturlar. Kadınlar

ya geleneksel Hui eşarbı takarlar

ki gayet pratiktir, uzaktan kumaş

bir miğfere benzer veya İslam

dünyasına giden-gelen varsa

onlardan etkilendikleri gibi takarlar.

Hiçbirisi yüzlerini kapatmazlar.

Düzenli başörtü takanlar

umumiyetle Ürdün ve Suriye tarzı

takarlar. Arabistan tarzına hiç

müşahede etmedik.

Kuran okuduklarında kelimeleri

sonlarına hareke verirler, dilleri

bazı Arabi kelimeleri gerektiği gibi

telaffuz etmeye kadir değildir.

“R” harfini bilmezler, “L” yi farklı

okurlar Sad ve diğer harfler de

farklıdır. Ancak uzun süre İslam

dünyasına giden-gelenlerin telaffuz

ve tecvidi daha iyidir.

Hui Müslümanları, ana babaya

saygı, evde oturma kalkma,

giyim kuşam gibi konularda

Türklere benzer tarafları vardır.

Hui Müslümanları kendilerine

mahsus Kuran okuma makam ve

nağmelerini kaybetmektedirler.

Her yerde Abdussamed gibi

okumaya çalışan çocuklar peyda

olmaktadır. Ne yazık ki bu türden

okuma adetleri Türkiye gibi

farklı makamlarda Kuran okuyan

hafızlar yetiştirmiş bir ülkeyi de

istila etmektedir. Umumi tecvid

kurallarına riayet edildikten sonra

Mısırlı’nın Mısırlı gibi, Türk’ün

Türk gibi, Afrikalı’nın Afrikalı gibi

okumasında mahzur yoktur. Bunlar,

bırakılınca bir daha yaşanmayacak

muazzam antropolojik

zenginliklerdir. Allah Teala’nın

kitabının ışığı farklı gırtlaklarda

farklı makamlarda ve farklı dillerde

daha güzel yansır.

Hui Müslümanları’nın din ve

geleneklerinin devamı için düzenli

olarak İslam bilgisine sahip hoca

yetiştirmeye ihtiyaçları vardır. Aksi

takdirde büyük Çin kitlesi içinde

bu zenginlik kaybolma tehlikesi ile

karşı karşıyadır.

Huiler tıpkı diğer Müslümanlar

gibi Ramazan ayında beraber

iftar yapmayı severler. Kendi

mutfaklarına uygun yemekleri

misafirler ikram ederler. Soğuk

suyu yemekte fazla kullanmazlar.

Bunun yerine ılık çaya benzer

sıvılar kullanırlar. Ilık çay yemeğin

başında ortasında ve sonunda

zaman zaman içilir ve asla bizim

çaya benzemez. Bizim çay daha

serttir ve koyudur. Huilerin

yemekte içtikleri çay diğer

Çinlilerinki gibi daha açıktır ve tadı

daha belirsizdir. Ancak özel olarak

çay içmek istediğinizde size onlarca

farklı çay seçenekleri sunarlar.

Burada hususi masası ve takımı ile

çay hazırlama işi bir sanata benzer.

Bazı çay türleri çok pahalıdır.

Cuma namazı gibi geniş katılımlı

ibadet zamanlarında cami etrafı

daha kalabalık olur. Etraftaki

kebaplar, tavuklar pilavlar iştahınızı

açar. Bazılarının street-food

tabir ettiği bu seyyar aşçı esnafı

arasında nicelerinin eline kırk yıllık

lokanta aşçısı su dökemez. Ama

öyleleri de var ki yediğiniz yemek

midenizi yakıp geçer. Muhakkak

surette bir bilenin tavsiyesi ile

erişin; baharatı ve eti doğru

kullanan seyyar aşçıyı bulun.


6

Birliğe Giden Yolda: HURSAD

BİRLİĞE

GİDEN

YOLDA:

HURSAD

Kanunlar yapılır, kanunlar

çıkarılır, yönetmelikler

havada uçuşur. Fakat sizin

derdiniz asla bu kadar

sayfaların içinde yer almaz.

Falanca maddeye mahsup

edilir gidersiniz.

Dernek çatısı altında, vatandaşlarımızın

hizmet kalitesini arttırmak,

eğitimlerine imkân sağlamak, sosyal

sorumluluk projeleri içinde yer

almak, acentalarımızın toplu hareket

edebilmesini sağlamak, maliyetlerini

düşürmek elbette yapılabilir ve

yapmaktayız da. Fakat bu sadece resmin

küçük bir bölümüdür.

Vatandaşlarımızın mağduriyetini

engelleyebilmek, tedbir alabilmek,

hakkıyla hizmet veren ve vermeyeni

Değişecek

ayırabilmek, haksız rekabetin önüne

geçebilmek, acentalarımız hakkında

verilen kararlara imza atılırken temsil

edebilmektir asıl önemli olan.

Bu kararların alındığı masalarda resmi

statü ile oturabiliyorsanız, yapılacak

çok iş var demektir. Hatta çok daha

fazla hizmet edebilmeniz için bu statüyü

almanız şarttır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi

Ülkemizde Hac ve Umre organizasyonları,

Bakanlıklararası Hac ve Umre Kurulu

tarafından verilen kararlar ve

Diyanet İşleri Başkanlığı ilgili kanun

ve yönetmeliklerine bağlı olarak

yapılmaktadır. Bu kurulda acentalarımız

TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları

Birliği) tarafından temsil edilmeye çalışılmaktadır.

“Maktadır” kısmı ilerleyen

kısımlarda daha net anlaşılacaktır.

TÜRSAB yaklaşık 10 bin üyesi bulunan

büyük bir kurumdur. Bu kurum içerisinde

yaklaşık bin kadar, Hac ve Umre seyahat

acentası bulunmaktadır.

Bugüne kadar, TÜRSAB başkanları

hak verileceği üzere turizm kökenli

olmuşlar, Hac ve umre acentaları ise

yönetim kurulunda bir üye ile temsil

edilebilmişlerdir.

Seçim ile gelinen bir yönetimin, asli işi

sizin uğraşınız değil ise her zaman geri

planda kalmaya mahkûm olursunuz,

seçime endeksli olarak dertleriniz

ötelenir. Kuruldan çıkacak kararlar

seçimde getireceği veya kaybettireceği

oyla hesaplanır.

Yeni TÜRSAB başkanının acentalarımıza

karşı sergilediği tutum, son 18 yıldan

sonra tarafımızdan saygıyla karşılandığını

da ayrıca belirtmek isterim.

Kanunlar yapılır, kanunlar çıkarılır,

yönetmelikler havada uçuşur. Fakat sizin

derdiniz asla bu kadar sayfaların içinde

yer almaz. Falanca maddeye mahsup

edilir gidersiniz.


Birliğe Giden Yolda: HURSAD

7

Vatandaş dolandırılır. Müdahil

olacakların eli ayağı dolanır.

Ne yapacaklarını bilemezler.

Bunun nedeni dert onların derdi

değildir ve bunun dermanını hiç

aramamış olmalarıdır. Veya nereye

bakacaklarını, ne yapmaları

gerektiğini bilmemeleridir.

Bu sadece TÜRSAB için değil. Aynı

şekilde Diyanet İşleri Başkanlığı

ve Kültür, Turizm Bakanlığı için de

geçerlidir. Şayet ne yapacaklarını

bilseler son 3 yılda 50 binin üzerinde

sahte evrakla yapılan umrelerin

önüne geçebilirlerdi.

Oysa çözülemeyen bu devasa

sorun nefes almak kadar kolaydır.

İyi niyetinden şüphemiz olmayan

veya kendi öncelikleri bulunan bu

kurumlarımızın ihtiyacı olan destek

de ancak işi sadece Hac ve Umre olan

bir Birlik tarafından karşılanabilir.

Dolandırıcılık demişken, 100 Milyon

dolar ciro ile batan Incoming acentası

biliyoruz. Yine batan milyonlarca

dolarlık Outgoing acentaları biliyoruz.

Batıp mağduriyet yaşatanları

biliyoruz. Ne hikmetse basınımız

sadece “16 umreci hava limanında

kaldı” haberlerine ilgi duymakta,

muhatapları olmadığı içinde kulaktan

dolma haber yapabilmektedir.

Oysa basınımız, kendilerine doğru

ve anında bilgi akışı sağlayacak

muhataplara ulaşabilse elbette

haberler de doğru yayınlanacak,

bin kadar acentamız da bu haberler

karşısında ezilmeyecektir. Otuz

yılda, otuz sahtekarın günahını Hac

ve Umre acentalarımızın tamamının

çekmek zorunda kalması utanç

vericidir.

Bakınız, geçmiş zaman, ismini

vermeyeceğim, turist getiren bir

acenta batıyor, bazı üyelerin şerh

koymasına rağmen, “aman Amerikalı

grup mağdur olmasın” diye TÜRSAB

bütçesi ile operasyon yapılıyor.

Ama bir Hac-Umre acentasının

yaşatmış olduğu mağduriyeti

TÜRSAB kasasından giderdiklerini

hatırlamıyorum. Veya basına bir yazı

gönderip “haberi yanlış yaptınız.

Muhatap acentalarımız değildir.”

dediklerini ve bunu yayınlattıklarını

hatırlamıyorum.

Tüm acentalar tek bir kanunla

muhatap olurken, Hac ve Umre

acentalarımızın birden fazla kanun

ve yine birden fazla ülkenin kural

ve kaideleri ile hareket etmeleri,

ibadet ile seyahat hizmetlerini bir

arada verme zorunlulukları bile

ayrı bir statüye sahip, ayrı bir çatı

altında toplanarak temsil edilmesine

yeterli gerekçeyi oluşturmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığımızın da

bu organizasyonları yapması iyi bir

örnektir.

Hac, Umre ve Kudüs turları

düzenleyen acentalarımızın

kendi Birlik çatıları altında temsil

edilebilmesine sağlamak, tüm

idarecilerimiz için görev olmalıdır.

1618 sayılı kanun içerisine, HURSAB

(Hac, Umre Seyahat Acentaları

Birliği) ilave edilerek yapılacak bir

değişiklik sonrası, inanç turizmi

yapan seyahat acentalarımız -Hgrubu

statüsü alır ve faaliyetlerine

devam eder. İnanç turları dışında

yapılacak tüm faaliyetlerde TÜRSAB

belgesi zorunluluğu da devam eder.

Sıkıntıların aşılması, temsil, vatandaş

mağduriyetlerinin engellenmesi bu

kadar kolay mıdır? EVET. Bu kadar

kolaydır.

Bu kadar kolay olduğunu, kendi

göbeğini kesebilme yetkisine

sahip Hac ve Umre acentalarımızın

ispatlayacağına olan inancımız da

tamdır.

Beraberce, BİRLİK çatısı altında

hayırlı hizmetler verebilmemiz

umuduyla.

Mehmet UZUNER

HURSAD ONURSAL BAŞKANI


8

KUDÜS VE

RAMAZAN

“Adsız yerlerden geldim

toprağım yok

anavatanım belirsiz

ateşler yakıyorum

parmaklarımla

ve sana şarkılar söylüyorum

kalbimle

yürek telim gönül yakıyor

Filistin’de doğdum

yerim yok, toprağım yok,

yurdum yok…”

Nací en Palestina, Emel Mathlouthi

Dr. Erkan AYDIN

İlk kıblemiz, ikinci mescidimiz, üçüncü

haremimiz Mescid-i Aksâ’yı bağrında

saklayan peygamberler diyarı, Mi‘racın

Konağı Arz-ı Mukaddes… Vahyin “bâraknâ

havlehû/etrafını mübarek kıldığımız”

belde ifadesiyle kutsallık atfettiği, Hz.

Süleyman’ın “Yâ Rab! Kim Mescid-i Aksâ’ya

namaz kılmak için gelir ve namaz kılarsa,

anasından doğduğu günkü gibi tertemiz

olsun, hastalığı varsa şifa bulsun, derdi

varsa deva bulsun.” duasını Allah’a

arz ettiği, dünyanın gözbebeği, barışın

anahtarıdır Kudüs.

Bayram havası Ramazan’ın gelmesiyle

başlar Kudüs’te. Bir gelin gibi süslenir

Kudüs’ün Mescid-i Aksa’ya açılan

sokakları. Eski şehir, cömert bir ev sahibi

edasıyla, yüreği aşkıyla yanan misafirlerini

karşılamaya hazırlanır âdeta. Ramazan,

Filistinliler için bir vuslat, bir kavuşma…

On bir ay boyunca mahrum bırakılmanın,


9

hasretin son bulması demek

pek çokları için. Hayatı boyunca

ilk defa Kudüs’ü görebilecek

olmanın sevinç ve neşesiyle

dökülen gözyaşları kimilerine

göre… Vatansızlığa, yurtsuzluğa,

topraksızlığa, yıl boyu maruz

kalınan baskıya küçük ve kısa

bir avunma… Eski şehre sıkışmış

bir avuç Müslüman içinse

yalnızlıklarını gideren bir umut

ışığı Ramazan…

İşte Kudüs ve Mescid-i Aksa,

biz Müslümanların yetimi, böyle

karşılar mübarek Ramazan’ı...

Buruk ama umutlu…

“Her şehrin bir orucu vardır.

Şehirler de oruç tutar. Farklı bir

gurbet orucu tutuyor Kudüs;

yeryüzü sürgünlüğünün orucu...”

der Akif Emre.

Kudüslüler Kudüs’ü oruç iklimine

taşır, ama Kudüslülerin kendisi

mahpus ve sürgün. Oruçla

özgürleşir Kudüs…

İstanbul’da görmeye alışkın

olduğumuz mahyalar, eski

Kudüs’ün dar sokaklarında yol

boyunca tepeden sarkan renkli

fener ve ışıklar olarak karşımıza

çıkar. Kudüs’ün gençleri için

sokakları süslemek sadece bir

ışıklandırma çalışmasından ibaret

değil elbette. Bu ışıklar, baskı

ve zulüm altında yaşamlarını

sürdürmeye çalışan gençlerin

Kudüs’ün özgürlüğü için

yaktığı birer meşale, özgürlük

taleplerinin sessiz haykırışları…

Kudüs’ün sokakları ayrı bir

canlanır Ramazan’da. Ramazan

hem manevi hem de maddi

bir bereket getirir Kudüs’te

yaşayanlara. Normal zamanda

erkenden kapanan ufak

dükkânların yanına seyyar

satıcılar da eklenir. Sokaklardaki

hareketlilik sabah ezanı okunup

kalabalık dağılana kadar devam

eder, ta ki akşam vakti yaklaşıp

iftar hazırlıkları başlayana

kadar…

Mescid-i Aksa’nın avlusunda da

düzenlemeler yapılır Ramazan

için. Normal zamanda boş

olan avluya demir çubuklarla

gölgelikler kurulur ki oruç

tutanlar bir nebze gölgelensin.

İkindiden sonra avlu dolmaya

başlar, iftar sofraları için

hazırlıklar yapılır. Aralarında

Türkiye’den de derneklerin

olduğu pek çok yardım kuruluşu,

Ramazan’da Mescid-i Aksa’da

toplanan Müslümanlara iftar

sofraları açar, Kudüs’teki

ailelere yardımda bulunur. Biz

Müslümanların dağılan kalplerini

bir araya toplar Ramazan

sofraları… Dualarımız Mescid-i

Aksa’da her daim Ramazan

ruhunun devam etmesi elbette…


10

bin aydan daha hayırlı yapan

mübarek Kadir Gecesi’nde,

Kur’an’da “etrafını mübarek

kıldığımız” diye müjdelenen

Mescid-i Aksa’nın her karışında

semaya dualar yükselir: Allah’ım

Mescid-i Aksa’ya Özgürlük Ver…

Ramazan ayında Kıble Mescidi

erkeklerin, Kubbet-üs Sahra ise

kadınların ibadeti için ayrılır. Dua

etmek, Kur’an okumak, tefekküre

dalmak ve teravih namazını

eda etmek için binlerce kadın

ve erkek, Mescid-i Aksa’ya akın

eder. Ramazan haricinde, Kudüs

dışında yaşayan Filistinlilerin

Mescid-i Aksa’ya girişleri

yasak olduğu için, Ramazan’a

ayına özel verilen izinle diğer

bölgelerden gelen Filistinliler

özellikle son 10 gün Mescid-i

Aksa’da itikafa girerler. Mervan

Mescidi itikafa girenler için tahsis

edilir.

Teravih namazlarının yanı sıra

son 10 gün Mekke ve Medine’de

olduğu gibi teheccüd namazları

kılınır. Cemaat Kıble Mescidi

ile Kubbet-üs Sahra’nın dışına

taşar. Sadece içerde yer olmadığı

için değil, İsrail’e sayılarının

az olmadığını göstermek için

özelikle avluda kılınır namazlar…

Morya Tepesi’ndeki Mescid-i

Aksa’dan yükselen Kuran ayetleri

tüm Kudüs’te yankılanır… Ezan

seslerinin kısılmaya çalışıldığı

Kudüs’te, Zeytindağı şahitlik

eder Mescid-i Aksa’nın Ramazan

özgürlüğüne…

Kadir Gecesi bambaşka yaşanır

Mescid-i Aksa’da. O güne özel

Kudüs dışındaki tüm Filistinlilerin

Kudüs’e girişine izin verilir,

sabah saatlerinden itibaren

otobüsler şehre girmeye

başlar, iftar yaklaştığında avlu

öylesine doludur ki iğne atsanız

yere düşmez adeta. Binlerce

yıllık zeytin ağaçlarının olduğu

toprak avlu bile yüzlerce

insana ev sahipliği eder.

Normal zamanda beş dakikada

yürünebilen Kıble Mescidi ile

Aslanlı Kapı arasındaki mesafe

bir saate çıkar dense abartı

etmiş olunmaz. Ramazan’ı

Kudüs’ün etrafında duvarlar

yok belki ama orada yaşayan

bir avuç mahpus Filistlinli, biz

tüm Müslümanlar adına Mescid-i

Aksa’yı koruyor, ona gözcülük

yapıyor. Peygamber Efendimiz’in

Bedir Savaşı’nda yüce Rabbimize

“Ey Allah’ım! Eğer şu bir avuç

Müslüman helâk olursa, artık

yeryüzünde sana ibadet edecek

kimse kalmaz!” niyazıyla biz

de sana yalvarıyoruz Allah’ım:

Sen Mescid-i Aksa’yı ve onu

koruyanları koru, sen biz

Müslümanlara birlik ve beraberlik

ver, nerede olursa olsun ezanları

susturmak isteyenlere fırsat

verme…


12


13

HURSAD Sesli Umre Rehberi

Neden HURSAD

Sesli Umre Rehberi?

Bu çalışmadaki amacımız,

Hacca veya Umreye giden

tüm kardeşlerimizin,

ibadetlerini ve

yolculuklarını daha bilinçli

bir şekilde yapmalarını

sağlamaktır.

Medine’yi, Mekke’yi

ve buralardaki kutsal

mekanları bilmenin;

yapılan ibadetleri daha

şuurlu yapmanın ruhuna

vakıf olmanın gereği

olarak görmekteyiz. Kutsal

topraklara giden bütün

kardeşlerimizin daha bilgili

olmaları, ibadetlerinin

kalitesi ve feyzini

arttıracaktır.

Bu çalışma, Umre’ye giden

bütün müslümanlara

hediyemizdir.

Neden İhtiyaç Duyduk?

Uzun bekleme ve hazırlık

süresine rağmen bazı

hacı adaylarımızın Hac

ile ilgili yeterli bilgiye

sahip olmadan kutsal

topraklara gittiğini üzüntü

ile gözlemliyoruz.

Bu durumun başlıca

sebepleri arasında,

merkeze uzak beldelerde

yaşayan hacı adaylarının

hac toplantılarına

katılamaması, ülkemizde

yeterli çoklukta hac

eğitimi verilememesi, hacı

adayının bu eğitimlere

ilgi göstermemesi gibi

durumlar sıralanabilir.

Teknolojik imkanların

geliştiği, her türlü

bilgi ve belgeye hızlıca

erişilebildiği günümüzde,

HURSAD olarak umre

sırasında uyulması

gereken kuralların, temel

bilgilerin ve okunması

gereken duaların

erişiminin kolaylaşması

ve gerektiğinde akıllı

telefonlar vasıtasıyla bu

bilgilerin edinilmesi, Umre

ibadetinin daha doğru

yapılabilmesi için büyük

bir kolaylık sağlayacaktır.

Nasıl Kullanılır?

Ios kullanıcıları için

AppStore’da, Android

kullanıcıları için ise

Google Play’de “HURSAD

Sesli Umre Rehberi”

şeklinde arama yapılarak

uygulamamıza ulaşılabilir.

Tüm bilgiler telefon

hafızasına kaydedilir.

Böylece internet

bağlantısına ihtiyaç

duyulmaz. Uygulama

içinde Umre kuralları,

İhram yasakları, tavaf ve

say duaları yer almaktadır.

Tüm içerik sesli olarak

dinlenebilmektedir. Bu

sebeple uygulamanın

bir kulaklık vasıtası ile

kullanılması tavsiye edilir.

HURSAD

SESLİ UMRE

REHBERİ NEDİR?

HURSAD Sesli Umre

Rehberi, Umre ibadeti

sırasında gerekli

bilgilerin, kuralların

ve okunması gereken

duaların kolaylıkla

erişilebileceği bir mobil

uygulamadır.


14

Demir Atlı Adam

2012 yılından berİ Dünya’yı pedallayarak gezen bİr adam.

Kendİ deyİmİ İle Demİr Atlı Adam: Gürkan Genç

İlk yolculuk: Türkiye-Japonya

Gürkan (fiili olarak olmasa

da) dünya turuna önce

Japonya’ya giderek başlıyor.

Hikayesinin ilk ilginç yanlarından

biri bu. Bu turu yaptığında

aklında tüm dünyayı gezmek yok

henüz. 2010 yılında Samsun’dan

başladığı bu yolculuk, onu

gelecekte tüm dünyayı

gezebileceğine ikna ediyor olsa

gerek ki, Japonya yolculuğunu

bir röportajında mihenk taşı

olarak gördüğünü belirtiyor.

Tam 11 ay süren bu yolculuk

Gürkan’a gereken cesareti veriyor

ve sonrasında hikayesi başlıyor.

İlk olarak bu projesini

gerçekleştirdiğinde özel bir

üniversite haricinde hiçbir

yerden destek alamıyor. Bu

cüzi desteğin yanında, o

zamana kadar yapmış olduğu

birikimlerini toparlayıp yola

koyuluyor. Ailesi de bu süreçte

kendisine büyük destek veriyor.

Bisikletle Umre’ye...

Dağları çölleri aşan bu çılgın

Türk’ün 4 yıllık hikayesinin

en ilginç detaylarından biri

ise bisikletiyle yaptığı Hicaz

yolculuğu… Başka bir deyişle

Sürre Alayları’nın, Hicaz

demiryollarının izinde gittiği

Mekke-Medine yolculuğu...

Ortadoğu turuna başladığında

vize başvurusunu yapan

Genç, Suudi Arabistan’dan

bu vizeyi alabilmek için 4 ay

uğraşmış. Sonunda Filistin’i

pedallarken bizzat Arabistan

krallığı tarafından vizesinin

çıktığı haberini alıyor. Önce

Ürdün, ardından da aldığı özel

izinli vize ile Suudi Arabistan’a

kuzeyden giriş yapıyor. Aslında

Hacca gitmek için bizzat

vize başvurusunda bulunan

Gürkan’nın bu isteği geri

çevriliyor ancak Umre ziyareti

yapması için kendisine krallık

vizesi veriliyor. Bununla da

bitmiyor. Suudi Arabistan’da

yaptığı yolculuk boyunca sivil ve

resmi polisler de kendisine saatte

20 km hızla eşlik ediyor. Gürkan

Genç kendi web sitesinde sivil

polisleri atlatabilmek için verdiği

mücadeleyi ve yaşadıklarını

ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Bu

hikayelerin arasında en ilginç

olanlarından birisi ise neredeyse

çölün ortasında, hiçliğin arasında

kalmak üzereyken yaşadıkları.

Osmanlı Devleti tarafından inşa

edilen ve şu anda kullanılmayan

Hicaz demiryolunu takip ederek

bu yolculuğunu gerçekleştiren

Gürkan’ın kendi kaleminden;

“Al Ula’dan çıktıktan hemen

sonra Hicaz caddesi üzerinde

ilerledim. Bu cadde üzerinde


Demir Atlı Adam

15

şehrin içinde bir adet eski

istasyon vardı. Şehirden

15 kilometre sonra bir tane

daha istasyon karşıma çıktı.

Gene aynı günün akşamında

da bir istasyonun yanında

konakladım. İstasyonların

bir kısmı sanki daha yeni

yapılmış. Önlerindeki demiryolu

için yapılan tepeler Ana

yolun yaklaşık 2 kilometre

yanında ilerliyor. Tabi artık

bu yolda demir namına bir

şey kalmamış. Osmanlı

tekrar geri dönmesin diye

İngilizler tarafından Araplar’a

söktürtülmüş demiryolunun

rayları. Özellikle bağlantı

noktalarındaki vidaları

getirenlere paralar verilmiş.

Fakat demir yolunun konduğu

taşlarla yükseltilmiş alan

hala ilk günkü gibi sağlam.

Bisiklet o alanda oldukça

rahat gidiyor. İşte bende Al

Ula’dan ayrıldığımın ikinci

günü bu alana girdim. Bu

alana girdiğimi gören arkadan

gelen otoban polisi de Jeep

ile birlikte arkamdan gelmeye

çalıştı fakat bir noktada isyan

etti ve gelemedi. Sirenler

çalarak durmamı istedi.

– Hayırdır ne oldu?

– Bu alana giremezsin?

– Sebep?

– Bu alan yasak bir bölge.

– Devletin bu ülkeyi

gezmem için bana özel

izin verdi. Dağı taşı

istediğim alanı gezerim.

– Hayır gezemezsin

– Hayır gezerim. İster

gel ister gelme.

Hareket etmeye başlıyorum

Jeep ile gelip önümü kesiyor.

Telefonla Büyükelçiliği

arıyorum. Büyükelçilikten yetkili

polisi telefona alıyor. Kendisine

dediğim şekilde o adamın

özel izinleri var, rahat bırakın

diyor. Polis ise telefonu kapatıp

kendi amirlerini arıyor. Amirleri

de beni rahat bırakmasını

fakat bir kâğıt imzalamamı

istiyorlar. O noktadan sonra

başıma ne gelirse mesuliyet

Suudi yetkililerin değil.

Kâğıdı imzalıyorum. Polis de

beni orada bırakıp dönüyor.

O dakikadan sonra çölün

ortasında giden Hicaz demir

yolunun üstünde tek başıma

kalıyorum. Günler sonra

yayınladığım fotoğrafların birine

bölgede araştırma yapan ve

jeeplerle gezmiş bir arkadaşım

mesaj atıyor “Senin o alanı

bisikletle nasıl gezdiğine hala

aklım almıyor, biz Jeeplerle

zor gezdik Gürkan”

Bu alan içinde Osmanlı

mühendislerinin yaptığı

menfezleri, köprüleri

görüyorum. Hiç mi tren

geçmedi bu yapıların üzerinden

veya kaç defa geçti. Yeni

gibi duruyorlar. Bu alanda bir

tane de istasyon görüyorum.

Çok ilginç. Acaba bu noktaya

neden istasyon yapılmış?

Civarda yerleşim yeri yok.

Demir yolu çölden çıkıyor ve

vadinin içine giriyor. Bu yol

bu şekilde Medine’ye kadar

gidiyor. Önümde dağların

arasına yapılmış bir tünel

olduğunu biliyorum. Son

50 kilometredir bu hattın

üstündeyim daha fazla

gidemeyeceğim… Suyum

bu yolun tamamını bitirmeye

yetmeyecek. Olacak iş mi

arkadaş? Kendime hayret

ediyorum. Bu alana bu kadar


16

Demir Atlı Adam

tedariksiz nasıl girdim? Tüh…

Bisikletle tren yolu hattı

üzerinde gidebiliyordum. Fakat

sol taraftaki kum ve taşlık alana

indiğimde bisikletle gitmek

imkânsız. İtmek zorundayım.

Asfalt yola kuş uçuşu 18 km

var fakat oraya gitmek kolay

olmayacak. Sol tarafımda bir

dağ ve ilerde bir vadi var. O

noktadan araya gireyim bakalım

nereye geçecek. İtekleyerek

o alana kadar gidip vadiden

içeri girdim. 30 dakika geçti.

Ama bisikleti iteklemek daha

fazla su tükettiriyor. Çantalarda

duran cevizleri çıkartıp yemeye

başlıyorum. Vadi boyunca

ilerledim karşıma bir dağ daha

çıktı. Yol hem sola gidiyor

hem sağa. Sağ yolu seçtim.

Vadide ilerlemeye devam

ediyor. Peki, ya bu yol ileride

kapanıyorsa? Bisikleti boş

yere itekliyor olabilirim. Öyle

bir yerde geziyorum ki ne

araç izi var, ne deve izi. Hayır,

birinin izine denk gelsem onu

takip edeceğim ama yok.

Bisikleti bırakıyorum o noktaya

sadece gidon çantasını alıp

yürümeye başlıyorum. 1 saat

yürüyorum ve karşıma bir

dağ daha çıkıyor. O da ne?!

Telefonda interneti çalışmıyor.

Google’dan uydu görüntüsü

alamadığımdan çevreye

bakamıyorum. GPS’de de

bölgenin topografik haritası

yüklü değil. Karşıma çıkan

dağın tepesine tırmanmaya

başladım. 30 dakika da öyle

geçiyor. Zirveye geldiğimde

yanımdaki suyu bitiriyorum.

Durum hiç iyi değil! Tepeye

çıktığımda da duyabileceğim

bir şekilde tek bir cümle

kurdum. “Gürkan, işte şimdi

hapı yuttun da”. Dünyanın

bin bir coğrafyasını gezdim,

o kadar zorlu alanda hayatta

kalmayı başardım. Dağların

arasında labirent içinde kendimi

geberteceğim. Ana yol dağların

arasında kalmış gözükmüyor.

Bu dağları bisikletle aşmam

imkânsız... Yürüyerek bile

aşacak suyum yok! Damağım

çok çabuk kurumaya başladı

bisikletin yanına gidip kalan

ne varsa yemeliyim.

Galiba ilk defa yardım

isteyeceğim. Uydu telefonundan

elçiliğe haber vereyim. Bu

koordinattan yüklü bisikleti

itekleyerek çıkmam çok

zor. Bisikletin yanına geri

döndüğümde. Ceviz, badem ne

varsa yiyorum. Müsliyi avucuma

döküp kuru kuru yiyorum. Ton

Balığı konservesinden birini

çıkarıyorum. Kutuyu açıp önce

yağını içiyorum sonra balığı

da yiyorum. Hepsinin üzerine

1 yudum su. Uydu telefonunu

ön çantadan çıkartıyorum

basıyorum açılmıyor. Hö? Bir

defa daha basıyorum pil uyarısı

veriyor. Haydaa. Çantanın

içinde bir şekilde açılmış ve pili

bitmiş... Gülmeye başlıyorum

Hahahahahahhaha. Gülmeyip

de ne yapayım? Şu durumda

dinamodan şarj edemem.

Bisikleti sürmüyorum. Dinamo

pilini de telefona kullandım.

Güzeeeeellllllll. Aslında

bir yöntem var daha önce

denemiştim ve işe yarıyordu

fakat o yönetimi ancak ve ancak

ölmeye yakın denerim. Geriye

takip sisteminde ki S.O.S kaldı.

Şu anda gücüm var. O düğmeye

basmak da son nokta. Şimdi

dünyayı ayaklandırmayalım o

düğmeye basarak. Önce şu

ayrıma geri gidip soldaki yolu

deneyeyim. 40 dakika kadar

bisikleti itekleyip geri döndüm

ve o ayrıma girdim. Yarım litre

suyum kaldı. Son senelerin

en sağlam performansını ve

adrenalini yaşadığım doğrudur.

Soldaki yol gene bir yerden

sonra sağa döndü. Sonra yine

bir ayrım noktasına geldim.

Bu sefer sol tarafı seçtim.

Suyum bitmek üzere ayrıca

ben de bitmek üzereyim. Bu

arada hava 45 derece… Arada

bir durup ortamın sessizliğini

dinliyorum. Çok iyi ya... Şu

anda bile bu sessizlikten

keyif aldığımı söyleyebilirim.

En azından başıma bir şey

gelirse şurda huzur içinde

uykuya dalmış olacağım.

Soldan devam. Yine olmadı,

çıkmaza geldim. S.O.S

cihazını elime aldım sinyal

kapağını açtım. İnanamıyorum.

Hakikaten inanamıyorum! Şu

geldiğim noktaya bak. Tam o

ayrım noktasındayım yol gene

ikiye ayrılıyor. Buradan çıkmam

zor. Cihazdaki düğmeye

basmanın vakti geldi. Sinyal

önce ABD’deki merkeze

gidecek, oradan Türkiye’deki

merkeze. ABD’deki yetkililer

en yakındaki ABD üstündeki

kurtarma ekibine haber

verecekler. Türkiye’deki ekip

de Dışişleri Bakanlığı ve ailemi

arayacak “Gürkan Genç‘e kayıtlı

cihazdan S.O.S sinyali geliyor”

yapacak bir şey yok, hem cihazı

da test etmiş oluruz. Son bir kez

sağa sola bakacağım tuttu...

Hani gemi battı atlamadan şöyle

bir kere daha bakayım dersin

ya. Yukarı tarafa bakarken

biranda yamacın arkasından

bir deve çıktı. Aman Allah’ım.


Demir Atlı Adam

17

Bisikleti kaldırdım oraya doğru

iteklemeye başladım. Kollarım

artık kopmak üzere. 50 KG

bisikleti (su ve yemekler bitince)

bu kadar uzun süre iteklemek

hakikaten bitirdi beni. Anamdan

emdiğim süt burnumdan geldi

denir ya. Aynen o şekilde.

Deveyi gördüğüm yere gelince

yolun sola kıvrıldığını gördüm.

Labirentin içinde develerin

ayak izlerini takip etmeye

başladım. Derken bir aracın

silik tekerlek izleri ortaya çıktı.

İşte şimdi burada bisikleti

sürebilirim, zor olacak ama gider.

Dilim damağım yapıştı artık

gebereceğim susuzluktan. 1 saat

kadar sıcakta dağların arasında

bir sağa bir sola gittikten sonra

açık bir alana geliyorum.

Ufuk çizgisinin biraz önünde

yoldan geçen aracı görüyorum.

Asfalt yol tam karşıdaydı.

Tahmini 6-7 kilometre var. Hiç

aklıma gelmezdi “oh be asfalt

yolu buldum” diyeceğim. Vücut

bitik durumda. Bunu gayet açık

hissediyorum. Bisikletten

indiğim anda ya bayılacağım

veya tansiyonum falan

düşecek. Pedal çevirmeye

devam. Yola doğru ilerliyorum

ki en azından bayıldığımda

yoldan geçen biri görsün de

dursun. Yol hafif yukarı da

olduğundan bisikletle o alanı

çıkabilecek gücüm bile yok. O

alana geldiğimde bisikletten

bir inişim var resmen attım

bisikleti. Yukarı doğru çıkıp

yola ulaştım bu sırada benim

dağların arasından geldiğimi

gören o ıssız alanda bir pickup

hemen geldi. Tansiyonum

düştü yere oturdum ve

yolun kenarına uzandım.

Araçtakiler indi, Arapça bir

şeyler diyorlar. Su... Su... Su...

(Ma... Ma... Ma...). Adamlar

durumu anında anladı ve

hemen araçtaki sulardan

verdiler... Hayatımda böyle

bir su içişi hiç yapmamıştım.

Sulukların hepsini doldurdular,

başımdan aşağıya buz

gibi bir su döküldü. Hurma

verildi. ‘İyi misin’ diye Arapça

kaç defa sordular, kim bilir.

Bisikleti aracın arkasına at,

Medine’ye götürelim dediler.

Dedim kalsın kendim giderim

fakat ALLAH sizden razı

olsun ne diyim her zaman Hızır

ben olacak değilim ya...”

Afrika ve Güney Amerika

Suudi Arabistan’da geçirdiği 1

ayda Umre vizifesini de yerine

getiren Gürkan daha sonra

Arap yarımadasından Doğu

Afrika’ya geçiyor. Afrika’nın doğu

kıyısını bisikletle bitirdikten sonra

Güney Afrika Cumhuriyeti’nden

uçakla Güney Amerika kıtasına

gidip oradaki serüvenine

başlıyor. Şu anda ise halen

oralarda pedal çevirmekte.

Sosyal Sorumluluk Projeleri

Gürkan sadece bisikletle

dünyayı gezmiyor, aynı

zamanda birçok sosyal

sorumluluk projelerine de imza

atıyor. “Gürkan Genç bisiklet

veriyor” adlı çalışmasında, belli

aralıklarla gezdiği yerlerle ilgili

sorduğu sorulara cevap veren

genç akradaşlara sponsoru

(kendisi onlara hayal ortağı

diyor) aracılığıyla bisiklet hediye

Gürkan Genç Kimdir?

9 Eylül 2012 tarihinde

Türkiye’den bisikletiyle

seyahate başlayan Gürkan

Genç, sadece kıta geçişlerinde

gemi ya da uçak kullanıyor.

Bunun dışında hiçbir araç

kullanmadan dünyayı geziyor.

Gezerken de yazıyor, fotoğraf

çekiyor ve aynı zamanda

birçok sosyal sorumluluk

projesine de imza atıyor.

45 ülkede toplam 80.000

km yol yapan Gürkan Genç,

hikayesiyle birçok kişiye ilham

kaynağı olmuş durumda.

Kendisini 21. Yüzyıl

seyyahlarından biri olarak

tanımlayan Genç, çocukluk

hayali olan bisikletle dünyayı

dolaşma fikrine her ne kadar

10-15 yaşlarında kapılmış

olsa da bunu gerçekleştirmek

için ilk adımı atmak kendisine

30 yaşında nasip olmuş.

Büyük zorluklar ve fedakarlıklar

gerektiren bu yolculuğa çıkmak

için yaşadıklarını, bu imkân

ve olanakları nasıl yarattığını

gurkangenc.com adlı sayfada

ayrıntılı bir şekilde hem

fotoğraflarla hem videolarla hem

de ses kayıtlarıyla anlatıyor.

ediyor. Yine bu sorulara doğru

cevap veren gençler arasında

yaptığı çekilişle yabancı dil

bursu da veren Gürkan Genç,

milli sporculara da elinden

geldiğince maddi ve manevi

destek olmaya çalışıyor.

Kendisi ile ilgili tüm ayrıntıları

websitesinden öğrenebilirsiniz.

HURSAD olarak yolunun

açık olmasını diliyoruz.

Demir Atlı Adam – Gürkan Genç

• 2013 Ocak ve Şubat aylarında

-35C ve -57C arasında

Ukrayna, Rusya, Finlandiya

ve İsveç’te pedallayıp Kuzey

Kutup Dairesini geçti.

• 2014 Temmuz ve Ağustos

aylarında 61C’de Kuzey

Afrika’da Sahra Çölü’nü geçti.

• 2015 Temmuz ve

Ağustos aylarında 59C’de

Arabistan çölünü geçti.

• 2015 Ekim ayında Kenya’da

Ekvator çizgisini geçti.

• 2016 Nisan ayında

Botsvana’da Kalahari Çölü

etrafında tam bir tur pedalladı.

• 2017 Haziran, Temmuz

ve Ağustos aylarında

Güney Amerika’da tüm

kışı Patagonya bölgesinde

ve Patogonya Çölü’nde

pedallayarak kıtanın

sonunda yer alan Ushuaia

şehrine varmayı başardı.

• 2019 yılı yaz aylarında

Şili’nin Atakama Çölü’nde 1

ay pedallamış, sonrasında

Bolivya 4000 metre üzerinde

günlerce pedal çevirmiştir.

• “Dünya turu” sırasında

bisikleti ile 2013 Şubat ayında

Kuzey Kutup dairesine

Finlandiya’da ulaşmayı

başaran ve yazları da çölleri

bisikletle geçen sıra dışı tur

bisikletçilerinden biridir.

• 2015 Ocak ve 2015 Nisan

tarihleri arasında Suudi

Arabistan’ı 120 gün bisikletle

gezmesine kral tarafından

“özel izin” verilmiştir.


18

Tarih ve İbret Dersi

“ENDÜLÜS”

Murat KUNDAK

Allah’ü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in

Âli İmrân Sûresinin 133.

ayetinde “Sizden önce nice

(milletler hakkında) ilâhî

kanunlar gelip geçmiştir. Onun

için, yeryüzünde gezin dolaşın

da (Allah’ın âyetlerini) yalan

sayanların âkıbeti ne olmuş,

görün!” buyurmuştur.

Bu emir mûcibince çantamız

sırtımızda seyahat etmeye

devam ediyoruz. Rabbim bizleri

ibret alanlardan eylesin.

Pusulamız bizleri Endülüs’e

yönlendirdiğinde içimizde garip

bir heyecan vardı bu sefer.

Daha önce gezdiğimiz yerlerin

aksine artık sadece tarihte bir

İslâm beldesi idi gezdiğimiz

yer. O şaşalı günlerinden bu

güne sadece restore edilmiş

bir kaç parça eser kalmıştı.

Kalan bir kaç parça eser ise

senede milyonlarca ziyaretçi

çekecek güzellikteydi. İnsan

bir de tamamı ayakta kalsaydı

neler olurdu diye düşünmeden

edemiyor.

710 yılında İspanya’nın iç

savaşları sırasında yardım

için çağrılan Mağripteki (Fas)

müslüman mücahitler için fetih

aşkı başka bir kapı açmıştır.

711’de bu sefer fetih için

girdikleri İber yarımadasına

1562’ye kadar inişli çıkışlı bir

devlet kurdular.

Kâh kendi içlerinde kavgaya

tutuşup her şehir özgürlüğünü

ilân etti. Kâh aynı anda iki-üç

halife çıkarttılar. Fitne ve

nifâkın sadece kendilerine zarar

verdiğini görüp tekrar birleşip

yeniden güç oldular. Sınırlarına

şimdiki Portekiz’i hatta

mevcut Fransa’nın bir kısmını

kattılar. Sonra Müslümanların

tarih boyunca veremediği

imtihana takıldılar. Varlığı

paylaşma sorunu? Ronda,

Sevilla (İşbiliyye), Cordoba

(Kurtuba), Granada (Gırnata) ve

Malaga (Mâleka) sokaklarında

dolaşırken zihnimizde bir büyük

medeniyetin anıları canlanırken

ortaokul tarih kitaplarının satır

aralarında kalan Engizisyon

Mahkemelerinin burada

vücûd bulduğu gerçeği içimizi

ürpertiyor.

“Lâ Gâlibe İllâllah”(Allah’tan

başka galip yoktur) ifadesinin

her köşeye nakşedildiği El

Hamra ve Nasrî saraylarında

taş ve mermerle gergef

dokunurcasına süslenen

duvarları ve kapıları

büyülenircesine izledikten sonra

Kurtuba’ya geçiyoruz. 1419

sütunlu her sütunu çift kemerli

tarihin en görkemli mescidi

bugün Cordoba Mescid Katedrali

adı ile hizmet vermekte ve 812

adet sütunu kalmış durumda.

Neredeyse tam ortası

yıkılarak inşa edilen

Katedral, yüreğimizi biraz

daha burkmakta.

Kaybedişi, tükenişi,

mağlubiyeti, acıyı ve hüznü

o dönem Sultan Bayezid’e

gönderilen elçi eliyle sunulan

Endülüslü şair Ebu’l-Bekâ’nın

mersiyesinde görüyoruz:

Endülüs’e öyle bir felâlet çöktü

ki, yok bir eşi.

Dehşetinden Medine’de Uhud,

Necid’deki Şehlan dağları

yerinden oynadı.

Bir deprem ki, yer yarıldı arz

boyu

Ah! Yarımada’da İslâm’a göz

değdi, yağdı belâ yağmur gibi.

Şimdi o canım Endülüs şehrinde,

İslâm’ın ne namı var ne nişanı;

Sanki hiç olmamıştı sanki baştan

beri yoktu.

Endülüs’ü gezerken

günümüzü daha iyi anlıyor

ve dünyayı daha iyi görmeye

başlıyoruz. Diğer bir deyişle

bugün yaşananları daha iyi

kavrayabilmek için Endülüs’ü

ve tarihini çok iyi anlamamız

gerekiyor.

Sonuç olarak gönül

coğrafyamızın içinde özel

bir yeri olan Endülüs bugün

tarih ve ibret dersi vermek

için bizleri bekliyor


19


20

İnanç Turizmi Firmaları İçin Sosyal Medya Taktikleri

İnanç Turİzmİ İrmaları İçİn

Sosyal Medya Çağında

Pazarlama Taktİklerİ

İnanç Turizmi firmaları için

pazarlama, ister sosyal medya

üzerinden yapılsın ister diğer

mecralar üzerinden gerçekleşsin

basit bir amaca hizmet eder:

“Hac ve Umre niyeti

taşıyan insanların aklına

gelen ilk marka olmak”

Amaç basit ama rekabet büyük.

Geçtiğimiz yıllarda Hac ve

Umre firmalarının reklamlarını

hem geleneksel hem de yeni

tüm mecralarda gördük. İnanç

turizmi sektöründe pazarlamaya

bu kadar yatırım yapılmasının

ise güzel bir sebebi var.

TÜRSAB 2015 verilerine göre

Türkiye’den kutsal topraklara

Hac ve Umre için gidenlerin

yaptıkları harcama 1,1 milyar

dolar. TÜİK verilerine göre

2015’te yurt dışına çıkan toplam

9,2 milyon Türk vatandaşının

yaptığı harcama ise 5.6 milyar

dolar. Bu rakam yalnızca turizm

faaliyetlerini değil, iş, eğitim,

kültürel ve sportif faaliyetleri

de kapsıyor. Dolayısıyla

inanç turizmi harcamaları

tek başına tüm outgoing

harcamalarının neredeyse

%20’sini oluşturuyor. Hem pazar

boyutunun gittikçe büyümesi

hem de Diyanet ve cemaatler

gibi aktörlerin de pazarda yer

alması rekabetin kaçınılmaz

olarak büyümesine yol açıyor.

TÜRKİYE’DE SOSYAL

MEDYA KULLANIMI

Peki İnanç turizminin öncelikli

hedef kitlesini oluşturan 35 yaş

üzeri tüketiciler sosyal medyayı

ne sıklıkla kullanıyor?

2019 TÜİK verilerine göre

toplam nüfusumuzun %63’ünü

oluşturan 52 milyon aktif sosyal

medya kullanıcısı var. Bunların

44 milyonu sosyal medyayı

mobil cihazları üzerinden de

aktif olarak kullanmakta.

Aşağıdaki tabloda görülmektedir

ki 35 yaş üzeri kullanıcı toplam

sosyal medya kullanıcılarının

%40’ına tekabül etmektedir.

Dolayısıyla cevabımız evet,

inanç turizminin hedef kitlesini


İnanç Turizmi Firmaları İçin Sosyal Medya Taktikleri

21

(Digital in Turkey 2019, We are Socail ve Hootsuite, 2019 Ocak)

oluşturan nüfusa, sosyal medya

üzerinden ulaşmak mümkün.

İNANÇ TURİZMİ FİRMALARI

İÇİN PAZARLAMA

Pazarlama faaliyetleri işinizle

ilgili farkındalık oluşturma ile

başlar. Böylece potansiyel

müşterileriniz öncelikle işinizi

tanır. Ardından yapacağınız itibar

çalışmaları ile müşterileriniz sizin

iyi bir tercih olabileceğine inanır

ve gerçek müşterilere dönüşür.

İşte sosyal medya çağında

inanç turizmi firmaları için

pazarlama taktikleri:

1. Size en uygun sosyal medya

platformlarını seçin

Küresel internet raporunun

2018 yılı Ekim verileri açıklandı.

Türkiye’nin Facebook

kullanıcı sayısının 43 milyon,

Instagram 37 milyon, Twitter

ve Snapchat kullanıcıları

9’ar milyon, Linkedin ise 4,3

milyon kullanıcıya sahip.

Bu rakamlar size genel bir bakış

açısı kazandıracaktır ancak

doğru mecrayı seçebilmeniz

için kendi tüketicinizi iyi analiz

etmeniz gerekmektedir. Örneğin

lüks konaklamalı Umre turu

hacılarına ulaşabilmek için 4,3

milyon nüfuslu Linkedin iyi bir

tercih olarak karşımıza çıkabilir.

Pazarlama faaliyetinin

yapılacağı platformlar

seçildikten sonra ise üretilen

içeriğin yayınlanacak platform

ile uyumlu olması önemlidir.

Örneğin Instagram’da

yapılan kare format

paylaşımlar, Twitter’da aynı

şekilde paylaşılırsa düzgün

görüntülenemeyecektir.

Çünkü Twitter’ın mobil

uygulaması akışta kare değil

1:2 ölçekli dikdörtgen şeklinde

görünmektedir. (Madde

5’te konuyla ilgili ayrıntılı

açıklamalar yer almaktadır.)

2. Profilinizi profesyonelce

oluşturun

Bilgilerinizi eksiksiz ve doğru

şekilde girerek faaliyet

alanlarınızı ve sağladığınız

hizmetleri net bir şekilde anlatın.

Profil ve kapak görsellerinin

seçiminde rakiplerinizi inceleyin

ve çevrenizdeki insanlara

mutlaka danışın. Ve aşağıdaki

bilgilerin sayfalarınızda yer

aldığından emin olun:

• İletişim bilgileri (e-mail,

telefon, adres)

• Web sitenize link

• Çalışma saatleri

• Hizmet alanlarınız

• Alanda kazanmış

olduğunuz ödüller, gazete

haberleri ve yayınlar

• Kaç yıldır bu işi

yaptığınız, tecrübeniz

3. İçerik üretin

Sosyal medyayı yalnızca

fiyat ve duyuru amacıyla

değil, tüketicilerinizin hoşuna

gidebileceği içerikleri

paylaşmak için de kullanın.

Sosyal medya uzmanları

arasında “80/20 kuralı”

şeklinde isimlendirilen

bir uygulama vardır.

Doğrudan Hac-Umre

pazarlaması gibi satış ya da

müşteri kazanımına dayalı

yayınlar sosyal medya

faaliyetinizin %80’inden az

olmalıdır. Bu her zaman makale

yazmanız gerektiği anlamına

gelmez. Örneğin müşterilerinizi

ilgilendiren konuların haberlerini

de paylaşabilirsiniz.

Diğer %20 ise hizmetleriniz

hakkında daha fazla

konuşabileceğiniz ve firmanızın

potansiyel müşterilere neler

sunabileceğini anlattığınız

paylaşımları ihtiva etmektedir.

Marka bilincini artırın ve

potansiyel müşterilerin

hizmetleriniz hakkında bilgi

almasını sağlayın, ancak

bu hakkında konuştuğunuz

tek şey olursa paragöz,

sıkıcı ve samimiyetsiz bir

izlenim uyandırabilirsiniz.

4. İnsanları firmanızın sosyal

medya profillerinizi

beğenmeye davet edin

Rakamlar bir çoğumuzu etkiler.

Potansiyel müşteriler, firmanızın

sosyal medya profilinin

çok sayıda beğeniye sahip

olduğunu gördüklerinde,

olumlu bir etki yansıtır ve

çok sayıda memnun ve ilgili

müşteriniz olduğunu gösterir.


22

İnanç Turizmi Firmaları İçin Sosyal Medya Taktikleri

Firmanızın sosyal medya

profilini desteklemek için

arkadaşlarınızı ve ailenizi davet

ederek başlayın. Ardından,

davetiyenizi geçmiş (mutlu)

müşterilerinize de sunarak size

destek vermelerini isteyin.

Doğru içerik türlerini paylaşmak,

hashtag kullanmak ve

birden fazla sosyal medya

platformunda aktif olmak,

firmanızın görünürlük

kazanmasına yardımcı

olacak ve böylece daha fazla

potansiyel müşteri, hizmetleriniz

hakkında bilgi sahibi olacaktır.

5. Her platformu, kullanılması

gerektiği gibi kullanın

Twitter: Konuşmaya

başlayabileceğiniz veya

konuşmalara katılabileceğiniz

bir yerdir. İnsanları konuşturan

hashtag’leri kullanarak ilgili

konuşmalara atlayan ilgi çekici

paylaşımlar yapın. Ancak

Twitter, diğer mecralara oranla

çok daha fazla gündemle ilgili

olduğundan planlı gönderilerden

daha ziyade refleksif bir

strateji gerekmektedir.

Facebook: Planlı gönderiler

için daha elverişli bir ortam

sunmaktadır. Ayrıca ayrıntılı

sayfa oluşturma seçenekleri,

markanızın kurumsal

kimliğini istediğiniz gibi

sunmanız için de size olanak

verir. Çalışanlarınızın ve

ofisinizin görsellerinin yanı

sıra, kutsal mekanlarla ilgili

makaleler, videolar ve ilginç

gönderilerinizi paylaşabilirsiniz.

LinkedIn: Burada yaratacağınız

kurumsal görünüm size kariyer

odaklı insanlara ulaşma

fırsatı verecektir. Potansiyel

müşterilerinizin dışında

organizasyonlarınızda iş birliği

yapabileceğiniz veya yapmak

istediğiniz kişilere de ulaşma

fırsatı yakalarsınız. Kullanım

oranı diğer mecralara göre daha

az olduğundan öne çıkmanız da

daha kolay olacaktır. Unutmayın

Linkedin, uzmanlar için üretilmiş

bir sosyal mecradır. Dolayısıyla

diğer platformlara nazaran

daha nezih bir ortam sunar.

Instagram: Görsel ağırlıklı

bir mecra olarak Instagram,

markanıza samimiyet

katma fırsatı sunar. Burada

hacılarınızın görselleri, kutsal

mekanlar, güzel fotoğraflar ve

anılar paylaşarak potansiyel

müşterilerinize sizinle kutsal

yolculuklara çıkmanın nasıl bir

şey olduğunu resmedebilirsiniz.

6. Müşterilerinize firmanızın

ödülleri, başarıları ve

konu olduğu yayınlarla

hakkında bilgi verin

Hizmetinizin dini bir

yükümlülüğü olduğu

düşünüldüğünde “güven” bu

sektördeki en önemli şeydir.

Büyük ihtimalle potansiyel

müşteriler, en iyi hac-umre

firmasını bilmez, firma tercihi

yapmadan önce katalogları,

fiyatları ve hizmetleri

araştırmakla kalırlar. Siz eğer

ödüllerinizi, başarılarınızı

görünür kılarsanız güven

oluşturma anlamda rakiplerinizin

önüne geçmiş olursunuz.

7. Sosyal medyada aktif olun,

yalnızca pa ylaşım yapmayın

Sosyal medyada aktif olmanın

amacı, firmanız için marka

bilincini artırmaktır. Marka

bilincinin oluşmasını sorular

ve yorumlar takip edecektir.

İzleyicilerinizle etkileşimde

bulunmayı unutmayın. Sizinle

kutsal yolculuğa çıkmış kişilerle

bağlantı kurun. Bu sadece bir

işi pazarlamak yerine potansiyel

müşterilere ulaşmak ve iletişim

kurmak anlamına gelmektedir.

İletişiminizin görünür olması,

işinize ne kadar profesyonel

yaklaştığınızı da gösterecektir.

8. Firmanızdan bahseden

yorumları analiz edin

Firmanızdan bahseden yorum

ve gönderilerin takip edilmesi

ve yanıtlanmasının yanı sıra,

bu konuşmaları analiz etmek

sosyal medya pazarlamasının

önemli bir parçasıdır. Yorumlar

olumlu mu, olumsuz mu?

Hizmetlerinizi merak eden

müşterileriniz var mı? Yoksa,

sizinle yola çıkılmaması

gerektiğini söyleyip duran

memnuniyetsiz bir müşteriniz

mi var? Bunları bilmeniz

firmanızın imajı açısından

hayati öneme sahiptir.

Hac ve Umre yolculuğu

meşakkatli bir yolculuktur.

Dolayısıyla yolcularınızın

büyük çoğunluğunun sizinle

yola çıkmadan önce sizi

Google’da araştıracağından

şüpheniz olmasın.

Potansiyel müşterilerinizin sizi

internette nasıl gördüklerini

bilin. Web’de gizlenen

olumsuz bir yorum olması

dünyanın sonu değil ama

bundan haberdar olmanız,


İnanç Turizmi Firmaları İçin Sosyal Medya Taktikleri

23

durumu lehinize çevirmek

için size bir fırsat sunar.

9. Diğer inanç turizmi

firmalarını inceleyin

Diğer firmalarının dijital

pazarlama faaliyetlerini

takip edin, müşterilerinin

şikayetlerini bilin. Bu size hem

şirket yönetiminizle ilgili bir

vizyon kazandıracaktır hem

de güncel konularla ilgili zinde

kalmanızı sağlayacaktır.

Rekabette geri kalmak

istemiyorsanız, en az

rakipleriniz kadar çok

çalışmanız ve hizmet

kalitenizin en az onlarınki

kadar iyi olması gerekir.

Ayrıca rakiplerinizin

sayfalarında cevaplanmamış

sorular görürseniz, bu

hizmet bekleyen birileri ile

iletişime geçmeniz için size

bir fırsat da sunabilir.

10. Sosyal medya yönetiminde

kullanabileceğiniz

araçlar ve web siteleri

sites.google.com: Hiçbir

yazılım aracı bilmeden kendi

web sitenizi oluşturmak

için kullanabileceğiniz bir

platformdur. Seçenekleri sınırlı

olsa da firmanıza ücretsiz bir

dijital vitrin oluşturabilirsiniz.

desygner.com: Hiçbir tasarım

programı kullanmayı bilmiyor

olsanız bile göz alıcı tasarımlar

yapabileceğiniz bir web sitesidir.

Bu site üzerinden firmanız için

paylaşımlar hazırlayabilirsiniz.

canva.com: Tıpkı desygner.

com gibi bir içerik oluşturma

web sitesidir. Bir grafik

tasarımcınız yoksa eğer

size büyük kolaylık sağlar.

spark.adobe.com: Tarayıcı

üzerinden kullanabileceğiniz

bir video editleme hizmeti

sunmaktadır. Site üzerindeki

şablonları kullanarak

hizmetinizle ilgili video

içerikler üretmenizi sağlar.

hootsuite.com: Tüm sosyal

mecralarınızı tek bir site

üzerinden yönetmenizi,

paylaşımlarınızı yapmanızı ve

etkinlikler oluşturmanızı sağlar.

tagboard.com: Sosyal medya

içeriklerini araştırmak için

kullanılan bir dinleme aracıdır.

Bir terim, konu veya etiketi

kullanarak bir konunun çevrimiçi

olarak nasıl tartışıldığının

görülmesini sağlar. Marka

ve hizmetlerden bahseden

şeyleri ve bunların pazarlama

stratejinizle olan ilişkilerini

izlemek için iyi bir yoldur.

mailerlite.com: Mail şablonu

oluşturma ve toplu mail

gönderimi yapmanıza olanak

sağlar. Mail ile pazarlama

işini tahmin edemeyeceğiniz

kadar kolaylaştırır.

Google Analytics,

Facebook Analytics, Twitter

Analytics: Sosyal medya

kullanımınızın nasıl gittiğine

ilişkin istatistiksel verileri

alabileceğiniz ve gündemle

ilgili tüketici tutumlarına

ulaşabileceğiniz mecralardır.

Melih Cem Kılıç

Sosyal Medya Uzmanı


24

Surre Alaylarından HURSAD’a Hac Yolculuğu

SURRE

ALAYLARINDAN

HURSAD’A ’ a

HAC YOLCULUĞU

Ecdadımızın nezaket ve

hassasiyetle beslenen sayısız

geleneklerinden belki de en

dikkat çekeni ‘Surre Alayı’dır.

İslam ansiklopedisinde “içine altın

ve para gibi kıymetli eşyaların

konulduğu kese” anlamına gelen

“Surre” kelimesi terim olarak her

yıl hac döneminden önce genellikle

Mekke ve Medine halkına dağıtılmak

için yollanan para, altın ve diğer

eşyaları ifade eder.

Osmanlı sultanları ‘Hâdimü’l-

Haremeyn eş-Şerîfeyn’

(Haremeyn’in Hizmetçileri)

unvanını almalarıyla birlikte bu

yolda faydalı olan “Ne yapabilirim”

derdine düştüler ve hadimi oldukları

beldelere çok güzel katkılar

sağladılar.

Kutsal olan Hicaz bölgesi ve Kudüs

çevresi elbette en özel bölgelerdi.

İstanbul her sene Peygamber

diyarına hizmet edebilmenin hazzını

yaşar, lezzetini duyardı.

Bu geleneğin başlangıcı tam

olarak belli olmamakla birlikte ilk

olarak Abbâsî Halifesi Mehdî-

Billâh zamanında (775-785)

ortaya çıktığı görüşü hâkimdir.

Haremeyn’e her yıl düzenli biçimde

surre gönderilmesine ise yine bir

Abbâsî Halifesi olan Muktedir-Billâh

döneminde (908-932) başlandı.

Aynı dönemde hac yollarının

güvenliği, hac güzergâhı

üzerinde bulunan su kuyularının

bakımı, hacıların konaklama

vb. ihtiyaçlarının karşılanması

amacıyla bazı tedbirlerin alındığı da

bilinmektedir.

Hac yolcularına surre göndermek

İslami açıdan büyük bir sevap

sayılmasının yanında siyasi açıdan

da halifenin Haremeyn üzerindeki

gücünü gösteriyordu.

Bir dünya imparatorluğu haline

gelen Osmanlılar “Surre alayları” ile

nam salmalarına rağmen bu âdeti

hangi padişahın başlattığı ihtilaflıdır.

Yıldırım Bayezid’in Edirne’den bir

defa surre yolladığı zikredilmekle

birlikte kuvvetli ve yaygın rivayete

göre Çelebi Sultan Mehmed surre

gönderen ilk Osmanlı sultanıdır ve

1413-1421 yılları arasında iki defa

surre yollamıştır.

Âşıkpaşazâde’ye göre II. Murad

her yıl Mekke, Medine, Kudüs ve

Halîlürrahman’a surre göndermenin

devlete ve kendine ait bazı gelirleri

de Mekke ve Medine’ye vakfetti.

Osmanlı padişahları, 923’te (1517)

Haremeyn’in Osmanlı yönetimine

girmesinden itibaren surreyi düzenli

biçimde gönderdiler. Bu anlamda

ilk surrenin daha Yavuz Sultan

Selim Kahire’de iken yollandığı

bilinmektedir. Osmanlılar döneminde

surre, genellikle İstanbul ve

Kahire’den gönderilmiş olmakla

birlikte bazan Yemen ve Halep’ten

de sevkedilirdi.

SURRENİN YANI SIRA KABE

ÖRTÜSÜ GELENEĞİ

Osmanlılar’a ait en eski Kâbe kapı

perdesi ve kuşağının 950 (1543)

tarihli olmasından hareketle, eski

bir gelenek olan surre ile birlikte

Kâbe’ye örtü göndermenin

Osmanlılar’da Kanûnî Sultan

Süleyman zamanında başladığına

hükmedilir.

Kâbe örtüsünün yenisi genellikle

Kahire’de dokunur ve surre alayı ile

yollanırdı. Eskisi de surre alayının

dönüşünde İstanbul’a getirilirdi.

1916 yılına kadar süren bu gelenek

bu yıl Vahhabi isyanı nedeniyle

son buldu. Bu yıla ait surre,

Şerîf Hüseyin’in isyanı sebebiyle

Medine’de kaldı ve Mekke’ye

ulaştırılamadı.

SURRE ALAYI İLE İLGİLİ HERŞEY

ARŞİVE KAYDEDİLDİ

Osmanlılar döneminde sarayda


Surre Alaylarından HURSAD’a Hac Yolculuğu

25

gerçekleştirilen surre merasiminin

bütün ayrıntıları belirlenmiş

olup bunlar teşrifat defterlerine

kaydedilirdi.

Osmanlı Devleti’nde Surre-i

Hümâyûn’un yola çıkması sebebiyle

özel bir merasim yapılırdı. Öncelikle

bu işten sorumlu ‘Surre Emini’ isimli

bir görevli tayin edilerek sadrazam

huzurunda kendisine ‘hilat’

giydirilirdi.

Recep ayının 12. gününde

İstanbul’dan çıkması gereken Surre

Alayı için Dârü’s-Saâde Ağası

tarafından Defterdar, Reîsü’l-

Küttâb ve Nişancı’ya davetiye

yollanır, Sadaret Kethüdası da diğer

bulunması gereken zevatı davet

ederdi.

Davetliler, Topkapı Sarayı’ndaki

Kubbealtı önünde toplandıktan

sonra Mekke Şerifi’ne gönderilecek

mektup ile Surre-i Hümâyûn

torbaları hâfızların okuduğu Kur’ân-ı

Kerîm eşliğinde padişah huzurunda

mühürlenerek Surre Emin’ine teslim

edilirdi.

Bundan sonra padişahın

hediyeleriyle nâmesinden oluşan

mahfil-i şerifi taşıyan deve başta,

Surre torbalarının yüklendiği diğer

deve ve katırlar arkada yola çıkılırdı.

Padişah İstanbul çıkışına kadar

refakat eder,mübarek topraklara

saygısından dolayı mutlaka yaya

yürürdü.

BİR HÜZÜNLÜ HİKAYE: AYRILIK

ÇEŞMESİ

Sarayın orta kapısı olan Bâb-ı

Hümâyûn’dan çıkan alay,

Sirkeci’deki Kireç İskelesi’ne

gelirdi. Oradan Kaptan Paşa’nın

hazırlattığı çektirilere bindirilen

Surre Alayı Üsküdar’a geçer ve

Mekke-i Mükerreme’ye kadar kara

yoluyla giderdi. (Mekke’ye gitmek

üzere yola çıkan hacı kafileleri ve

Surre Alaylarının burada toplaşıp

uğurlandığı da bilinmektedir.

uğurlandığı için çeşmenin adı

Ayrılık Çeşmesi olarak halk diline

yerleşmiştir.

Mekke Emiri tarafından padişahın

mektubu Mina mevkiinde

okunduktan sonra Surre torbaları

içindeki paralar defterde yazıldığı

şekilde dağıtılırdı. Haccın bitimini

müteakip Surre Emini, Mekke

Emir’inin padişaha yazdığı cevabî

mektup ve hediyeler ile beraber

İstanbul’a dönerdi.

SURRE ALAYININ GÜVENLİĞİ

Surre alayının güvenliği güzergâh

üzerinde bulunan sancak beyi,

beylerbeyi veya valilerce sağlanırdı.

1863 yılı surre alayının Payas

civarında eşkıya saldırısına uğrayıp

surrenin gasp edilmesi ve bir

sonraki hac mevsimine kadar

bölgede güvenliğin sağlanamaması

yüzünden 1864’ten itibaren

denizyolu tercih edildi ve Beşiktaş

İskelesi başlangıç noktası oldu.

Deniz yoluyla yolculuk daha kısa

sürdüğünden surre alayı merasimi

de şâban ayının ortasında yapılmaya

başlandı ve Beyrut üzerinden Şam’a

geçilerek ramazan bayramı burada

kutlandı.

Surrenin Şam’dan Haremeyn’e

yolculuğu ise karayoluyla yapıldı.

Suriye Valisi Midhat Paşa, 1879’da

güvenlik ve tasarruf gerekçesiyle

surre alayının İstanbul-Beyrut

güzergâhından Şam’a ve oradan

tekrar Beyrut üzerinden Cidde’ye

deniz yoluyla gönderilmesini teklif

etti. Uzun müzakerelerden sonra

Şam’dan itibaren karayolunun

kullanılmasına devam edilmesi

kararlaştırıldı.

1908’de Hicaz demiryolunun

tamamlanmasından itibaren surre

demiryoluyla gönderilmeye başlandı.

Demiryoluyla daha kısa sürdüğü için

surre alayı şevval ayına alındı ve

hareket noktası olan Haydarpaşa’ya

kadar daha önce yapılan

merasimlere devam edildi.

SURRE

ALAYININ

HACILARLA

BULUŞMA

NOKTASI:

DIMAŞK

Kara, deniz ve demiryoluyla

gönderilen Surre-i Hümâyun için

Dımaşk çok önemli bir merkezdi.

Osmanlı öncesinden itibaren

farklı bölgelerden gelen hacıların

uğrak yeri olan Dımaşk, Osmanlı

döneminde de Anadolu’dan,

Irak’tan, İran’dan ve Halep’ten

gelen hacıların yanı sıra Orta

Asya hacılarının da bir toplanma

merkeziydi. İstanbul’dan gönderilen

surre alayı burada merasimlerle

karşılanarak diğer hacılarla birleşirdi.

Mahmil-i şerifin Dımaşk’tan ayrılışı

ve Dımaşk’a dönüşü aynı şekilde

merasimlerle olurdu. Dımaşk’tan

Medine’ye kadar olan bölgenin en

önemli dinî, siyasî ve ticarî olayı

surre ve hac kervanı idi. Surre alayı

Rivayete göre şehirden ayrılan

kafileler son olarak buradan

Surre-i Hümâyûn, Hac mevsiminden önce Mekke ve Medine halkının ihtiyaçlarını

karşılamak için İstanbul’dan yola çıkardı.


26

Surre Alaylarından HURSAD’a Hac Yolculuğu

İtalyan oryantalist ressam Stefano Ussi’nin Dolmabahçe Sarayı’nda Surre Alayı ile ilgili dev bir tablosu bulunmaktadır.

Şevval ayının on ikisiyle yirmisi

arasında Dımaşk’tan hareket

eder, zilkadenin sonundan önce

Mekke’ye ulaşılması hedeflenirdi.

Hama’dan itibaren surre alayının

güvenlik sorumluluğu önceleri Şam

beylerbeyiliğine, daha sonra Suriye

Valiliğine aitti.

Beylerbeyi veya Vali Emîr-i

hac sorumluluğunu bazan

kendisi üstlenir, çoğu zaman da

bölgede güçlü eşraftan birine

verirdi. Dımaşk’tan Medine’ye

gidiş ve dönüşte surre alayının

muhafazasından emîr-i hac sorumlu

idi. Haremeyn’de ise en önemli

sorumluluk Mekke emîrinde idi.

Surre-i Hümâyûn geleneği İslâm

toplumunda kaynaşabilmesinde rolü

büyüktü.

Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu bir

yazısında Osmanlı’nın surre

alaylarına bakışını şu sözlerle

anlatıyor:

“Sürre Alayı ile Hicaz’a yıllar boyu

gönderilen yardımı “Anadolu’nun

mali kaynaklarını Arap çöllerine

gömmek” olarak görüp eleştirenlere,

şu kadarını söyleyeyim ki, Osmanlı

Devleti’nin varlık sebebi “İ’lâ-yı

Kelimetullah”dı (Allah adını yüceltme

ve yayma). Varlık sebebi böyle

özetlenebilen bir devletin, o inancın

kalbine hizmet etme mükellefiyeti

olur...

Bu inançla Yavuz Sultan Selim, Mısır

fethi esnasında okunan bir cuma

hutbesinde, kendisinden, “Hâkimul

Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin

hâkimi) olarak bahsedilince, hemen

itiraz etmiş, “hâkim” değil “hâdim”

(hizmetkâr) olduğunu hatibe

hatırlatmıştı.

Osmanlı, her yıl Haremeyn’e

Sürre Alayı göndermek suretiyle

Peygamber mirasına sadakatini

vurguluyordu.“

GÜNÜMÜZE GELİNCE…

Bugün ne surre alayları ne de

o alaylarla kutsal topraklara

gönderilen hediyelere ve Hac

yolundakilerin emniyetine önem

verilmese de Hac yolculuğu aynı

heyecanla devam etmekte.

Mekke ve Medine çevresindeki

otellerde konaklayan hacı adayları

karayolundan ziyade havayolunu

tercih ediyor.

Arafat, Müzdelife, Mina arası ulaşım

lüks otobüslerle sağlanıyor.

İhtiyaçlar, alışkanlıklar çok farklı.

Örneğin eskiden hassasiyetleri

daha farklı olan hacı adaylarının

günümüzdeki istekleri daha başka.

Her ülke hacılarında olduğu gibi Türk

Hacı adaylarında da yemek servisi

ve menü içeriği en çok merak edilen

konuların başında gelmekte.

Otellerle Mescid-i Haram arasındaki

mesafe nedeniyle geliş gidişin nasıl

olacağı ve alış veriş gibi birçok

konuda hacı adayları yeterli ve

düzgün hizmet almak arzusundalar.

Surre alaylarıyla yaklaşık 6-8 ay

süren hac yolculuğu günümüzde

1-40 gün arasında olduğundan

bu hızlı akan hayatta uhreviyetini

de kaybetmemek şartıyla kutsal

yolculuğun layıkıyla yapılması

elzemdir.


BAŞIMIZ SAĞOLSUN

Bir dost yitip gider aramızdan, kelimeler boğazımızda

düğüm olur.

Yüreğimizde sızı, dilimizden geçmiş anıların dökülür.

Geçtiğimiz ay içerisinde, çoğumuzun meslek hayatında

yollarının kesiştiği büyüklerimizden Ercan DURMUŞ ve

Ahmet ALKIŞ’ın kaybı bizleri derinden üzdü.

Dualarımız sizlerle, Mekanınız Cennet olsun. Rabbimiz sizlere

Rahmeti ile muamele etsin.

Bu vesile ve aynı duygularla geçmişte aramızdan ayrılan

dostlarımızı, büyüklerimizi rahmet ve dua ile anıyoruz.

Sizleri her zaman güzel anılarımızla hatırlayacak ve yâd

edeceğiz.

Camiamıza ve yakınlarına başsağlığı dileriz.

HURSAD AİLESİ


28

Suriyelilerle İlgili Meşhur Yalanlar

Suriyelilerle Ilgili

MEŞHUR

YALANLAR

Suriyelilerle ilgili gerek sosyal medyada, gerekse televizyon ve gazetelerde yanlış

bilgiler yer almakta. HURSAD olarak, bu bilgilerin doğruluğunu derledik. Uluslararası

Mülteci Hakları Derneği’nin yaptığı çalışmayı Dergimizin bu sayısında yer vererek,

bilinen yanlışların doğruluğu karşılaştırdık.

İşte o bilinen yanlışlar…

Ve gerçek bilgiler…

“İş Yeri Açan Suriyeliler Vergi Vermiyor”

Suriyeliler, her Türk vatandaşı ya da Türkiye’de

yaşayan yabancılar gibi kanuni gereklilikleri

yerine getirerek iş yeri açabilir. İş yeri açan her

Suriyeli vergi mükellefidir.

“Suriyeliler Dilencilikle Geçiniyor”

İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre, ülke genelinde

17 ve 27 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilen “Huzurlu

Sokaklar” uygulamalarında dilencilik suçuyla ilgili

toplam 3 bin 46 kişiye işlem yapılmıştır. Bunlardan ilk

uygulamada 149 kişinin ikinci uygulamada ise 230

kişinin Suriyeli olduğu tespit edilmiştir. Yakalananlardan

bazıları Suriyeli kılığına girdiği anlaşılmıştır.

“Suriyeliler Devlet Memuru Olarak İşe

Girecek”

657 sayılı Devlet Memurları Kanununda

48. Maddede açıkça belirtildiği gibi devlet

memuru olmanın ilk şartı Türk Vatandaşı

olmaktır. Suriyeliler Türk vatandaşı değildirler.

Suriyeliler Türkiye’de geçici koruma kapsamında

yaşamaktadırlar. Yabancıların memur olma

hakkı yoktur.

“Suriyelilerin Suç İşleme Oranları Çok

Fazla”

Suriyelilerin Türkiye’de işlenen toplam suçlara

oranı Türkiye’deki nüfusları göz önünde

bulundurulduğunda ülkemiz genel suçlarına göre

oldukça azdır. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre,

Suriyelilerin karşılaştıkları olayların Türkiye’deki

toplam asayiş olaylarına oranı 2014-2017

yıllarında yıllık ortalama 1,32 düzeyindedir.

“Suriyeliler Arabaları İçin Vergi Ödemiyor”

Trafik şube veya bürolarında kayıtlı motorlu

kara taşıtı olan herkes, motorlu taşıtar vergisi

(MTV) ödemektedir. Herkes gibi Suriyeliler de

sahip oldukları araçları için MTV ödemekle,

sigorta ve fenni muayne gibi işlemleri

yaptırmakla yükümlüdürler.

“Seçimlerde Suriyeliler Oy Kullanacak”

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan hiç

kimsenin oy kullanma hakkı yoktur. Türkiye’de

yapılan seçimlerde ve halk oylamalarında

oy kullanabilmek için ilk şart T.C. vatandaşı

olmaktadır.


Suriyelilerle İlgili Meşhur Yalanlar

29

“TOKİ Evleri Suriyelilere Bedava Verilecek”

TOKİ’den ev sahibi olmanın ilk şartı T.C.

vatandaşı olmaktır. Suriyeliler Türk vatandaşı

olmadıkları için TOKİ’den ev satın alamazlar.

TOKİ yabancılara ev satışı yapmamaktadır. Yani

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan biri

parasını ödese bile TOKİ’den ev satın alamaz.

“Suriyelilein Tüp Bebek Masraflarını SGK

Karşılıyor”

Suriyelilerin sağlık problemleriyle SGK değil AFAD

ilgilenmektedir. AFAD, Suriyelilere yönelik sağlık

desteğini acil durumlar ve hayati hastalıklar için

vermektedir. Tüp bebek, diş ve protez tedavilerinin

hiçbirinden Suriyeliler ücretsiz faydalanamamaktadır.

“Suriyeliler PTT’den Maaş Alıyor”

UNCHR belirli aralıklarla tek seferlik olmak üzere

Suriyelilere yardım göndermektedir. Bu yardımlar

PTT kart üzerinden dağıtılmaktadır. Suriyeliler

toplamda 60 ila 90TL arasında değişen nakit

yardımları PTT üzerinden almaktadır.

“Suriyeliler Üniversiteye Sınavsız Giriyor”

Yabancı uyruklu öğrenciler hangi kanuna tabiyse,

Suriyeli öğrenciler de o kanuna tabidir. Örneğin bir

İngilizce genci Türkiye’de üniversite okumak için

hangi kurallara uyuyorsa, Suriyeli gençler de aynı

kurallara uymak mecburiyetindedir. Türkiye’de sınavsız

üniversite okuyan tek bir Suriyeli yoktur.

“Suriyelilere Kızılay Kart Dağıtılıyor,

Devletten Maaş Alıyorlar”

Suriyelilere dağıtılan Kızılay Kartı’nın üzerinde

görülen Avrupa Birliği logosu bu kartlara yatırılan

paranın AB’den geldiğini göstermektedir. AB’den

gelen yardımlar bu kart aracılığı ile dağıtılmaktadır.

Suriyelilerin maaş aldıkları iddiası doğru değildir.

“Suriyeliler 5 Yıl Sonra Türk Vatandaşı Olacak”

Suriyeli üniversite öğrencilerin bir kısmı gerçekten de

1200 lira burs almaktadır ancak burs ücretinin tamamı

Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödenmemektedir.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB)

tarafından yapılan açıklamada, “Suriyelilere verilen

1200 liralık bursun finansal kaynağının %85’i Avrupa

Birliği tarafından, geriye kalan %15’lik kısım ise ulusal

kaynaklardan karşılanmaktadır” denilmiştir. 2016-2017

yılında bu burslardan yalnızca 1.425 Suriyeli öğrenci

yararlanmıştır. Program kapsamında toplam 5 bin

öğrenci burs olanaklarından faydalanmaktadır.

“Devlet Suriyeli Öğrencilere 1200 Lira Burs

Veriyor”

Suriyeli üniversite öğrencilerin bir kısmı gerçekten

de 1200 lira burs almaktadır ancak burs

ücretinin tamamı Türkiye Cumhuriyeti tarafından

ödenmemektedir. Yurtdışı Türkler ve Akraba

Topluluklar Başkanlığı (YTB) tarafından yapılan

açıklamada, “Suriyelilere verilen 1200 liralık bursun

finansal kaynağının %85’i Avrupa Birliği tarafından,

geriye kalan %15’lik kısım ise ulusal kaynaklardan

karşılanmaktadır” denilmiştir. 2016-2017 yılında

bu burslardan yalnızca 1.425 Suriyeli öğrenci

yararlanmıştır. Program kapsamında toplam 5 bin

öğrenci burs olanaklarından faydalanmaktadır.


30

Güncel Katarakt Cerrahi̇

si̇

ve Göz İçi̇

Lensleri

GÜNCEL

KATARAKT

CERRAHİSİ

VE GÖZ İÇİ

LENSLERİ

OP. DR. F.SAADET YILMAZ

Halk arasında göze perde

inmesi, aksu olarak

isimlendirilen katarakt,

normalde şeffaf olan göz

merceğinin kesifleşmesi ve

bulanıklaşması sonucu ortaya

çıkan bir göz hastalığıdır.

Dünyadaki en yaygın körlük ve

görme azalması nedenidir.

Kataraktın 60 yaş ve üzerinde

görülme oranı yaklaşık %20

olmakla birlikte doğumdan

itibaren her yaşta görülebilir.

İleri yaş, kataraktın en sık

rastlanılan nedeni olsa da çeşitli

sistemik hastalıklar (diyabet,

tiroid, böbrek, kas ve iskelet

hastalıkları) göz içi hastalıkları,

x-ışını, ultraviyole ışınları gibi

zararlı ajanlar, kortizon ilaçları

ve göze alınan darbelere bağlı

olarak da gelişebilir. Genellikle

yavaş ilerler ve çoğunlukla her

iki gözü tutar.

Belirtileri...

• Çeşitli derecelerde görme

azalması

• Sisli, puslu, bulanık görme

• Renkleri mat görme

• Bazen çift görme, kamaşma

ve gece araba kullanamama

• Bebeklerde kataraktlı gözün

içe veya dışa kayması

TEDAVİ...

Günümüzde, kataraktın

gelişmesini önleyecek,

geciktirecek ya da geriye

döndürecek hiçbir konservatif

tıbbi tedavi yöntemi yoktur.

Kataraktın tek tedavisi cerrahi

olup, bulanıklaşmış olan

lensin ameliyatla boşaltılması

ve yerine yapay bir göz içi

merceğin takılmasıdır. Çok

eski çağlardan beri katarakt

ameliyatı tarif edilmiştir.

Hindistan’da merceğin kıvrık

bir iğne ile itilerek göz içindeki

sıvı bölümün içine düşmesi

sağlanmaktaydı. Antik Roma ve

Arap kayıtlarında da benzer tür

işlemlerden söz edilmektedir.

Göz içine lens yerleştirme fikri

ilk olarak MÖ 2. Yüzyıla dayansa

da 1. Dünya savaşı sırasında

İngiliz savaş pilotlarında travma

sonrası göze giren pleksiglass

maddesinin herhangi bir

reaksiyon vermediği gözlenmiş

ve aynı maddeden yapılmış

göz içi lensler tasarlanmıştır.

1949’da Ridley, lensi alınmış bir

gözde pupilin arkasına akrilik

bir lens yerleştirerek bir çığır

açmıştır. Katarakt cerrahisi

günümüzde çok büyük bir

ilerleme kaydederek tüm tıbbi

işlemler içinde en başarılı ve

sonuçları en yüz güldürücü

girişim haline gelmiştir.

Ameliyat zamanı...

Ameliyat zamanı, hastanın

görme düzeyi ve yakınmalarına

dayanarak belirlenir. Bu

konuda katı ve kesin çizgiler

yoktur. Hastanın yaşı, yaşam

biçimi, aktivite düzeyi, görme

gereksinimi, kataraktın tek

veya çift taraflı olması gibi

parametreler göz önünde

bulundurulur.

Anestezi...

Günümüzde katarakt

ameliyatlarının büyük

çoğunluğu lokal anestezi altında

yapılır. Göz çevresi civarına

hiçbir iğnenin yapılmadığı

topikal (anestezik maddenin

damlatılmasıyla uygulanan)

anestezi en sık uygulanan

lokal anestezi çeşididir.

Genel anestezi, çok az sayıda

hastada, örneğin; çocuklarda

ileri derecede endişeli, sinirli

ya da zeka geriliği olan

veya demansdaki hastalarda

uygulanır.

Ameliyat Yöntemleri...

Ameliyatta iki yöntem

kullanılmaktadır.

Fakoemülsifikasyon yöntemi ve

yeni jenerasyon Femtosaniye

lazer yardımlı katarakt cerrahisi

yöntemidir. Fakoemüisifikasyon


Güncel Katarakt Cerrahi̇

si̇

ve Göz İçi̇

Lensleri

31

yönteminde alet yardımıyla çok

küçük kesi yapılıp katarakt,

ultrasonik tekniklerle parçalanır

ve aspire edilir, Femtosaniye

lazer yönteminde ise kesi

ve kataraktın parçalanması

işlemleri lazer yardımıyla

yapılır ve göz içine yapay lens

yerleştirilir.

Göz içi lensinin gücü

ameliyat öncesi biyometriyle

hesaplanarak belirlenir. Hata

payı genellikle düşüktür.

İdeal bir göz içi lensi göz

içine kolayca yerleştirilmeli,

inflamasyonu uyarmayacak

fiziksel ve kimyasal yapıda

olmalı, göz içinde stabil kalmalı,

herhangi bir göz dokusuna

bası yapmamalı ve en iyi optik

sonuçları vermelidir.

Katarakt ameliyatı sırasında

hastaya hangi merceğin uygun

olacağına, muayene sırasında

detaylı tetkikler yapılarak gözün

yapısına göre hekim tarafından

karar verilir.

Göz içi lens tipleri...

Monofokal(tek odaklı)

lensler: Her lens bölgesi eşit

güçtedir, ışıklarda yansıma ve

harelenme yapmazlar. En net

ve keskin görüşü sağlayan bu

tip merceklerdir, uzak görüş

sağlarlar, önceki astigmatı

düzeltmezler ve hastaların yakın

gözlük kullanmaları gerekir.

Torik lensler: Astigmatı

düzeltirler, belli bir pozisyonda

durmaları gerekir. Hem tek

odaklı hem de çok odaklı

merceklerin astigmatı da

düzelten torik çeşitleri vardır.

Multifokal yani Bifocal (uzakyakın)

lensler: Hem yakını hem

de uzağı gözlüksüz görmeyi

sağlarlar. Ara mesafede görüş

yetersiz kalabilir. Özellikle

geceleri ve çok ışıklı ortamlarda

ışıklar etrafında saçılmalar,

harelenmeler olabilir. Bunlar

genelde geçicidir, ancak nadiren

kalıcı da olabilir. Özellikle gece

araba kullanmak zorunda olan

kişilere uygun değildir.

Trifokal (uzak-orta-yakın)

lensler: Halk arasında akıllı

lensler de denilen bu lensler;

yakın, orta ve uzak mesafelerde

net görme sağlar. Bu tip lens

takılan hastalar gözlüksüz

kitap okuyabilir, bilgisayar

kullanabilir ve televizyon

seyredebilir, günlük yaşamına

gözlüksüz devam edebilir. Ancak

loş ortamlarda görüş yetersiz

kalabilir, çok ışıklı ortamlarda

ışık saçılmaları olabilir.

Sonuç olarak katarakt

özellikle yaşla birlikte ortaya

çıkan ve sık rastlanılan bir göz

hastalığıdır. Bunun tedavisi

cerrahidir. Katarakt cerrahisi

ve göz içi lens yerleştirilmesi

günümüzde ileri tekniklerle

yapılan ve sonuçları yüz

güldürücü olan bir girişimdir.


32

Medine’de

Unutulan

Mescidler

Hicret yurdu Medine’nin her

bir metresinde iki cihan nuru

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in

(S.A.V.) ve ashabının kokusu

hissedilir.

Bizler ise bu yazımızda Umre

ziyaretinde belki de gözden kaçan

ancak unutulmaması gereken

mescitleri ele alacağız.

HZ. PEYGAMBER’İN YAĞMUR

DUASINA ÇIKTIĞI MESCİD: GAMMAME

Mescid-i Nebevi’nin yaklaşık 500 mt.

Güneybatısında yer alan alan Musalla

mescidi olarak da bilinir. Peygamber

Efendimiz (s.a.v.)’in Medine-i

Münevvere’deki ilk ve son dört

sene bayram namazlarını da burada

kıldırdığı rivayet olunur.

Allah Resulü (s.a.v) Habeşistan kralı

Necaşi’nin gıyabi cenaze namazını

orada kılmıştı. Ayrıca Allah Resulü

(s.a.v) orada namaz kıldığında bir

bulut onu gölgelemişti. Bu nedenle

buraya bulut manasına gelen GAMÂME

adı verilmiştir.

Osmanlı sultanı I. Abdülmecit

tarafından yaptırılan ve irili ufaklı 10

kubbeli mescid, bakıldığında bulutu

andıran bir görünüme sahiptir. 1990’lı

yıllarda Suudlular tarafından tamir

ettirilmiştir.

Ebû Hureyre’nin bildirildiğine göre

Peygamberimiz (s.a.v.) bir seferden

döndüğünde bu yere uğrar, kıbleye

dönerek dua ederdi.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.) Uhud’a

giderken ordusunu burada toplamış ve

Uhud’a hareket etmiştir.

Medine’ye gelen kafilelerin konakladığı

Menaha adlı bu yerin bir bölümü

musalla haline getirilmişti.


Gammame Mescidi, giriş ve namaz

kılınan olmak üzere iki bölümden

oluşur.

EBU LUBABE’NİN

YAĞMURLA İMTİHANI

33

Bir cuma günüydü... Çoktandır

yağmur yağmamış, Medine’de

kuraklık hüküm sürüyor idi. Böyle

durumlarda Peygamberimiz dua

eder, Allah’tan rahmet isterdi.

Namazdan sonra Peygamberimiz

mübarek ellerini kaldırdı, üç defa

“Allah’ım, bize rahmetini gönder!”

diye dua buyurdu. O sırada Ebû

Lübâbe de orada hazır bulunuyordu.

Peygamberimiz dua ettiği zaman

yağmurun yağacağını biliyordu.

Yağmur şiddetli yağarsa ambarı

su basar ve hurmalar bozulabilirdi.

Bu endişe içinde Resûli Ekrem

Efendimizin yanına geldi, saf bir

şekilde, “Yâ Resulallah, ambarda

hurma var. Yağmur yağarsa

zarar görebiliriz!” dedi.

Peygamberimiz umumun menfaati

için Allah’tan yağmur istiyordu,

fakat Ebû Lübâbe ise kendi

hurmalarının derdindeydi… Onun

bu niyetini bilen Peygamberimiz,

mescidinin önünde sahabelerin de

hazır bulunduğu bir yerde latife

olarak duasına şunları da ekledi:

“Ya Rabbî, Ebû Lübâbe,

ambarının deliklerini elbisesiyle

tıkamaya mecbur kalıncaya

kadar yağmur ver.”

Ebû Lübâbe, “Gökyüzünde hiç

bulut yoktur, yâ Resûlallah!”

demeye kalmadı, hava karardı,

şimşekler çaktı, şakır şakır, bardaktan

boşanırcasına yağmur yağmaya

başladı. Kısa zamanda her taraf su

doldu. Ebû Lübâbe telaşlıydı. Sahabiler

etrafına toplanarak şöyle dediler:

“Ey Ebû Lübâbe, sen Resûlullah’ın

dediğini yapıncaya kadar

bu yağmur kesilmez.”

Sonunda Ebû Lübâbe o hâle geldi

ki, hurma ambarının açık yerlerini

tıkamaya bir şey bulamadı, nihayet

sırtından elbisesini çıkardı, su giren

yerlere tıkamaya başladı. Böylece

yağmur da kesildi. Ebû Lübâbe birazcık

olsun zarar görmüşse de susuzluk ve

kuraklık gitmişti. Peygamberimizin

latifesine muhatap olan Ebû Lübâbe

tam olarak rahmete kavuşmuştu.

Ebu Bekir Mescidi

Mescid-i Ebubekir diye bilinen

bu yer Mescid-i Musallâ’nın

kuzeybatısındaki Amîdiyye sokağının

başındadır. Hz. Ebu Bekir (r.a.)

halifeliği sırasında burada bayram

namazı kıldırdığı için bu adı almıştır.

Bu yerde Peygamber Efendimiz

de bayram namazı kıldırmıştır.

İlk defa Ömer b. Abdülaziz tarafından

inşa edilen mescid, 1838’de Sultan

II. Mahmud tarafından yenilenmiştir.

1990’da tamirattan geçirilen ve 292

m2’lik bir alanı kaplayan mescid halen

Osmanlı mimari tarzını korumaktadır.

Giriş kapısının üstünde Osmanlı

tuğrasını gözden kaçırmamak gerekir.

Hz. Ebu Bekir Es Sıddık Mescidi

Girişinde Osmanlı Tuğrası Medine’deki

diğer Osmanlı mescitleri gibi ibadete

kapalı olan mescit, mahzun bir şekilde

ibadete açılmayı beklemektedir.

Hz. Ömer Mescidi

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in

bayram namazlarını kıldırdığı

yerlerden biri de Hz. Ömer

Mescidi’nin yeridir.

Büyük İslam Halifesi Hz. Ömer

(r.a.) bayram namazlarını

Efendimiz (s.a.v.)’e uymak

amacıyla burada kıldırmıştır.

Mescid-i Nebevi’den 455 m.

uzaklıktadır. Osmanlı Sultanı

II. Mahmud tarafından Hicri

1411 yılında tamir ettirilmiştir.

Hz. Ebu Bekir Es Sıddık Mescidi Medine-i Münevvere,

Çevresinde yükselen otellerin

arasında adeta kaybolan mescid

günümüzde ibadete kapalıdır.

Hz. Ali Mescidi

Peygamber Efendimiz

(s.a.v.)’in bayram namazlarını

kıldırdığı yerlerden biridir.

Mescid-i Nebevi’den 290 m

uzaklıktadır. 1662’de Medine’yi

ziyaret eden Ebu Salim el-Ayyaşı,

Hz. Peygamber’in muhtelif yerlerde

bayram namazı kıldırdığını bunlardan

üç tanesinin meşhur olduğunu

kaydeder. Bunlardan birisi de Mescid-i

Ebu Bekir’in hemen kuzeyinde, Hz.

Osman evinde isyancılar tarafından

kuşatıldığında Hz. Ali’nin Medine

musallasında bayram namazını

kıldırdığı yerdir. İlk defa Ömer b.

Abdülaziz tarafından inşa edilen

Mescid-i Ali, 1990’da 882 m2’lik bir

alan üzerine eski tarzına benzer bir

şekilde yeniden inşa edilmiştir.


34

1. Bölüm

“SANAT, ALLAH’I ARAMAKTIR”

Ebru sanatını ele alalım

mesela. Görünen yönü

nedir? Boyalı bir kâğıttır

ya da bir laledir. Ebru

deyince akla bu gelir

fakat bu sadece işin

görünen tarafıdır.

-Başlarken, sanatı ve sanatçıyı

nasıl tanımlarsınız?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Biraz zor bir soru bu. Ne

sanatın ve sanatçının doğru

dürüst bir tanımı var aslında.

Sanatın tanımı binlerce belki

on binlerce ama bu her

tanım da tanımı yapana göre

doğrudur. Herkes nasıl bunu

hissediyorsa nasıl görüyorsa

o şekilde doğrudur. Mesela

modern çağdaş ressamlarından

biri, “Elinin kirini pantolonuna

silmek sanattır” diyor. Kendince

haklı, onun içyapısına göre

doğru ama özet olarak bizim

anladığımız anlamda sanat

biraz daha farklı. Şöylece

çok kısaca özetleyebiliriz:

Sanatçı, yaptığı sanat ile fark

etmeksizin kendi iç dünyasını

açığa çıkaran kişidir. Hedeflediği

amaca uygun hareket eden

kişidir. Örneğin şimdi bizim

sanatlarımızın yani Türk ve

İslam sanatlarının hedefinde bir

ilahi güzellik arayışı vardır. Bunu

da Necip Fazıl çok veciz bir

sözle söylemiş demiş ki;

“Anladım işi sanat Hakkı

aramakmış

Marifet bu gerisi çelik

çomakmış...’’

-Yani sanat Allah’ı aramak... İlahi

güzellikleri taklit ederek yaradana

yaklaşmak, sanattan murad

görünene bakıp görünmeyene

ulaşmaktır.

Sanatçı kavramına gelecek

olursak herkes bir şekilde

sanatla mutlaka ilgilenir.

Sanatın içindedir. Yani en

azından giydiğiniz bir gömleğe

uygun bir kravat ararken

yakışıyor mu yakışmıyor mu

diye baktığınızda da aslında

orada bir estetik, bir güzellik

arayışı içindesinizdir. Bu gibi

estetik arayışı çocukluğumuzdan

itibaren hayatımızın her

çağında mutlaka bir şekilde

karşılaştığımız, farkında olarak

ya da olmayarak yaptığımız

bir şeydir. Yani herkes sanatla

iç içedir ama bunu amaç

olarak, bunu yaşam tarzı

olarak seçenler, meslek

olarak seçenler, işte onlar

zanaatkâr ya da sanatkâr olarak

değerlendirilebilir.

-Peki, sanatçı ve zanaatçı

arasındaki fark nedir?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Şimdi bir şey sanat mıdır zanaat

mıdır? Sanat ne için vadır?

Önce bunu bilmemiz lazım. Bu

tartışmalar tarihin başından

beri vardı. “Sanat, sanat için”,

“sanat, toplum için”, “sanat,

inanç için” v.s. biz onların

hiçbirine girmeden ve başka

bir pencereden bakıp özet

olarak, sanatın iki yönü vardır

diyebiliriz. Zahiri ve batıni yönü.


35

Yani görünen ve görünmeyen

yüzü. Ebru sanatını ele alalım

mesela. Görünen yönü nedir?

Boyalı bir kâğıttır ya da bir

laledir. Ebru deyince akla bu

gelir fakat bu sadece işin

görünen tarafıdır. Bu görünen

tarafın peşinden koşanlar, yani

daha evvel yapılmışları taklit

ederek bu zanaatı icra edenler,

işte onlar zanaatkârdırlar.

Çünkü kendileri fikir olarak yeni

bir şey katmıyorlar. Kendileri

işçilikleri ile bir icraatçıdırlar.

Başka bir örnek verelim,

diyelim ki efendim siz çalgı

aleti sanatçısınız ve bana

dediniz ki “Ben ud çalıyorum.”

Aman ne güzel. Ne yaptın ne

ettin? “Efendim Cemal Reşit

Bey’de bir konser verdik.

İsmail Dede Efendi’den Kürdili

Hicazkâr… Eserini çaldık.”

Eee, şimdi bir dakika! Sen

onun sanatçısı olmadın. Sen

onun icraatçısı oldun. Onun

sanatçısı Hamamizade İsmail

Dede Efendi. O bir eser yapmış.

Sen onun bir şekilde icra

ediyorsun. Kendin bir yorumda

katsan, kendinden bir şeyler

de ilave etsen, ana hatlarıyla

onun takip ettiğin zaman sen

onun icraatçısı oluyorsun.

Onun sanatçısı olamıyorsun.

Diyelim ki bir Hattat ‘ben

hat sanatçısıyım’ diyor. Ne

yapıyorsun diye soruyorsun,

“Geçenlerde sülüs bir besmele

yazdım.” diyor. Şimdi bir dakika!

Bak sen sülüs dediğin zaman,

onun bir kalıbı var, ölçüsü var,

şekli var. Onu değiştiremezsin.

Elif’in boyunun bir uzunluğu

var. 7 nokta kadar olacak. Azıcık

uzun yaptım dersen olmaz. Biz

görmüyoruz ama hattatların

çok keskin gözleri var, onlar

görürler o hatayı. Bir kalıba

sokulmuş şeyi yapıyorsan sen

onun icraatçısısın. Peki, sen ne

zaman sanatçı olursun? Yeni bir

yazı tarzı ortaya koyarsan ve

yerine oturursa, hiç yapılmamış

denenmemiş çalınmamış

bilinmemiş bir makam ortaya

koyduğun zaman, onun

sanatçısı olursun. İnovasyon

diye bir şey var. İnovasyon

dediğimiz şey aslında bir yenilik

manasında dört adımlık bir şey.

Birincisi hayal. Yeni bir şeyler

hayal edeceksin. Bu hayal

uygulanabilir olacak. Yani kendi

çağında uygulanamaz da olabilir

aslında. Eğer bir ilham gelmişse

bu mutlaka gerçekleşir. İnsanın

aklına gelen başına da gelir

gerçekleşmeyecek bir şey

cenabı Allah asla ilham etmez.

Üçüncüsü, pazarlanabilir olacak.

Dördüncüsü satılacak. Satılabilir

olacak. Bu dört adım olursa sen

bir yenilik yapmış oluyorsun.

Özetle, yeni bir şey hayal

ediyorsun. Onu uyguluyorsun.

Onu sen teşhir ediyorsun.

Sergi açıyorsun ne bileyim

galeriye götürüyorsun falan

eleştirmenleri geliyor. Eğer

birileri de ona para verirse işte

o gerçekleşmiş olur. Sanatta

başarı takdir tenkit ya da işte

iltifat da değildir bu arada.

Asıl başarı taklittir. Siz bir şey

ortaya koyduğunuzda birileri

de sizi taklit etmeye başlıyorsa

o zaman siz başarıya ulaşmış

oluyorsunuz. Senin işinin

zanaatı yapılıyorsa sen sanatı

yapmışsındır.

-Ebrûyla siz nasıl tanıştınız?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

1973 yılında devlet Güzel

Sanatlar Akademisi’nde

eğitime başladım. Tesadüfen

eğitime başladım. Hiç aklımda

yoktu. Benim bütün sülalem

hukukçudur. Ben de hukukçu

olacaktım. Zaten rahmetli

babam noterdi, ben de onun

yanında başkâtiplik yaptım bir

müddet. Ama işte suyolunu

başka bir şekilde buldu. O sene

tanıştığım ve talebesi olduğum

rahmetli hocam Emin Barın,

hat dersi, yazı dersine giriyordu

ama kendisi aynı zamanda Arap

alfabesini de çok iyi biliyor.

O bize hat sanatının ne kadar

yüce bir sanat olduğunu eski

ustalardan menkıbeler anlatarak

sevdirmeye çalıştı. Mesela

meşhur Hafız Osman’ın bir

“Vav” hikâyesi vardır. İlk kez

hocamdan dinlemiştim.

“Hafız Osman fırtınalı bir

günde dolmuş kayıkla

Beşiktaş’a geçecektir. Bir

kayığa biner. Yol bitmek


36

1. Bölüm

üzereyken kayıkçı ücretleri

ister. Fakat Hafız Osman

o gün aceleyle çıktığı

için yanına para almayı

unutmuştur. Kayıkçıya,

“Efendi, yanımda param

yok, ben sana bir “vav”

yazayım, bunu sahaflara

götür karşılığını alırsın”

der. Kayıkçı yüzünü ekşitip

söylenerek yazıyı alır. Bir

müddet sonra kayıkçının

yolu sahaflar tarafına düşer.

Bakar ki yazılar, levhalar

iyi fiyatlarla alınıp satılıyor.

Cebindeki yazıyı hatırlar

ve götürür satıcıya. Satıcı

yazıyı alır almaz “Hafız

Osman vav’ı” diyerek açık

artırmaya başlar. Sonuçta

iyi bir fiyata “vav”ı satar

kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık

kazancından daha fazlasını

bu “vav” ile kazanmıştır.

Bir gün Hafız Osman yine

karşıya geçecektir ve yine

aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır.

Yol bitmek üzereyken yine

ücretler toplanır. Hafız

Osman da yol ücretini uzatır

kayıkçıya. Kayıkçı “Efendi

para istemez, sen bir “vav”

yazıver yeter” der. Hafız

Osman gülümseyerek der ki;

“Efendi o “vav” her zaman

yazılmaz.” Sen dua et para

kesemi yine evde unutayım’

der.”

Bu 60’lı yılların sonlarında

İstanbul Üniversitesi’nin

‘Saatli Kapısı’nın kitabesi

tamir edilmek istenmiş. O

Türkiye’de onu yapacak bir

usta bulamamışlar. İspanya’da

uzman getirmişler. Orayı tamir

ettirmişler. İşte şimdi siz kendi

sanatınızla ilgilenmezseniz, bu

kadar birikmiş kültür mirası

İngiliz’e, Alman’a mı kalacak

dedi? Ben de zaten mütedeyyin

bir aileden geliyorum.

Çocukluğumdan beri evimizde

hatlar, Kur-an’lar vardır zaten.

O yaşta bir delikanlılık yaptım.

Dedim hocam peki bunu nasıl

öğrenebilirim ben?

‘Önce git, şu eserlere bir bak

bakalım’ dedi, Süleymaniye

Kütüphanesi’ne gönderdi.

Gittim, Allah rahmet eylesin

Muammer Ülker, müdür

muaviniydi galiba. Kendisine

hocamın selamını götürdüm.

Hat eserlerini gösterirken

baktım bazılarının zemininde,

bazılarının köşelerinde boyalı

bir şeyler var. Allah Allah öyle

bakıyorum, fırça izi yok, yani

fırça ile yapılmaz. Suluboya

değil pistole işi hiç değil,

yağlı boya değil. Hiç bir şeye

uyduramıyorum. Ya hocam

dedim; o kenarlarda boyalı bir

şey var nedir? Ebrû’dur dedi.

İşte o an nasıl oldu bilmiyorum

bir aşktır düştü gönlüme ve

ebrunun içinde çok farklı bir

dinamizmin olduğunu hissettim.

Ondan sonra bildiğim tek

şey, suyun üstünde yapılıyor

olmasıydı. Ne bir kitap var,

ne usta var? Yalnızca Mustafa

Düzgünman diye tek bir usta

var. O da haklı olarak kırgın,

küskün... Marifet gösteriyor,

yüzüne bakan yok. 25 kuruşa

ebrû satıyor, bir simit 25 kuruş

o zaman düşünün. Sonradan

kendisinin değeri anlaşıldı çok

şükür de geç kalındı tabii.

-Tam bir “rastlantı” olmuş, olması

gerektiği gibi dosdoğru. Peki,

ebrûda rüştünüzü nasıl ispat

ettiniz?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Sonra elime hangi boya geçse

şevkle su üzerinde yüzdürdüm.

Klasik ebru nasıl yapılıyor

onu bulmaya çalışıyorum ama

bambaşka şeyler çıkıyor. Sonra

1974 yılında, Bilim ve Teknik

Dergisi’nin Mayıs sayısında bir

fotoğraf gördüm. “Denizler

kirleniyor” yazıyor işte başlıkta.

Baktım benim yaptığım

ebrûlara çok benziyor. O

zaman dedim işte demek ki bu

tabiatta var olan bir şey. Onun

üzerine devam ettim. Önceleri

arkadaşlarım almaya başladılar

işte 25 kuruşa ebru satıyorum.

Hocalarım da desteklediler.

Nurullah Berk vardı, bizim

resim hocamız, hep derdi ki;

“ilk ben göreceğim.” Edip Hakkı

Köseoğlu vardı bir de yine

resim hocamız. O da “kimseye

göstermeden bana göster”

derdi. Aralarından güzel olanları

seçerdi.


37

Daha sonra benim yaptığım

işler de gelişti. Bu tabiatla

olan benzerliği, Teknik

Üniversitesi’nde yaptığımız bir

sergi ve kataloğunda ebrunun

mermer yüzü olarak yer

aldı. Sudan çıkan desenlerin

tabiattaki benzerliklerini yan

yana getirdiğimiz bir çalışma

oldu. 1988 yılında İngiltere’de

Royal College of Art adında

bir sanat okulu var. Köklü de

bir üniversite. 250. kuruluş

yıldönümünde orada sergi teklif

ettiler. Onun üzerine kalktım

gittim. Orada değerli bir küratör

var entelektüel bir hanımefendi,

Rose Issa. Ebru hakkında da

yayımlanmış makaleleri var. Time

Out adında bir dergide o kullandı

ilk kez “Barut Ebrusu”nu. O da tabii

benim bu ebru grafiğinde çok

ciddi bir zıplama yaptı.

-Evet, internette bulduğunuz bu

tekniği kimseyle paylaşmadığınız

da söyleniyor, bu doğru mudur?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Yok, bu doğru değil. Kolaydan

hazıra konmak isteyenlerin

uydurduğu bir dedikodudur.

Barut ebrusunu taklit eden

de var, yapanlar da var. Bazı

özel bilgiler hak etmeyene

verilmez. Şimdi her şeyin bir

vergisi vardır. İşte araban

varsa taşıt vergisi, evin varsa

emlak vergisi, gelirin varsa

gelir vs... Bilginin de vergisi

vardır. Şöyle bir durum daha

var. Sen taşıt vergi ne götürüp

emlak vergi dairesine, tüketim

vergini götürüp başka bir vergi

dairesine yatıramazsın. Hepsinin

bir yeri var. Bilginin de vergisi

öğretmektir ve yeri vardır.

Herkese her şey verilmez. Bu

iş hak edene verilir. Yoksa iş

karmaşaya döner, amacından

şaşar. Bilgi yanlış kişinin

eline geçerse onu yanlış bir

şekilde kullanılabilir. Şimdi

benim buradaki biraz tutumlu

olmanın başka bir amacı da,

istiyorum ki insanlar birilerini

taklit etmekten vazgeçsinler.

Demek ki böyle burada başka

bir şey daha yapılabiliyormuş,

bak birileri yaptı başarılı oldu

diyebilsinler. Hayal kursunlar.

Bir arayışa yönelsinler. Biz de

arayalım desinler. Aramayla

bulunmuyor ama bulanlar hep

arayanlardır. Böyle olsun ki bu

sanatta yepyeni türler çıksın da

daha ciddi tekâmüller olsun.

Gönlüm istiyor ki bu Ebrû’da

yenilikler olsun. Yani kendi

içinde bir yenilenme olsun.

Bu sanat Türklerle doğdu,

İstanbul’da neşv ü nemâ

(gelişti, büyüdü) buldu

ve yine öyle devam etsin.

Bizde gelişimini sürdürsün.

O bakımdan insanları biraz

teşvik etmek açısından, biraz

da zora koşmak ve özendirmek

açısından çok farklı şeyler

yapıyorum. Belki bu sayede yeni

bir şey ortaya çıkar. Ne bileyim

bir barut ebrûsu çıktı, bir Ahmet

– Mehmet, Ayşe - Fatma ebrûsu

çıksın. Yani niyetim olur. Yoksa

bu sır olarak saklı değil. Zaten

yazılı olarak da var, benden

sonraya da kalacak. Özellikle

barut ebrûsunu ciddi ciddi

yapanlar ve becerenler de var.

-Peki, bu yapmış olduğunuz atılım

için ebrûyu bir şekilde modernize

ettiğinizi söyleyebilir miyiz?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Rahmetli Mustafa Düzgünman

benim ebrular için bu ifadeyi

‘’biz bunlara ebru değil

diyemeyiz, desek desek

MODEREN ebru deriz’’ şeklinde

kullanmıştır.

Ancak, Modern dediğimiz şeyin

de doğru düzgün bir tanımı yok

aslında. Ne bileyim işte geçen

yüzyıllarda Avrupa’da arnuvo

(yeni sanat) diye bir tarz çıktı.

Arap alfabesinden esinlenilerek

bir takım desenler oluşturuldu.

Fransa’dan o zaman çok

moderndi ama şimdi 200 sene

öncesinde kaldı o modernlik.

Onu biz nasıl anlatacağız? Şimdi

her an İnsanların iç duyguları

değişiyor. Bu değişime paralel

olarak da ürettikleri sanat

eserleri değişiyor. Bu değişim

içinde de klasik ve gelenek veya

modern kelimelerinin çok ciddi

bir tarifi yok. Gelenek diyoruz

mesela. Ne geliyor akla? Daha

önce yapılmış bitmiş ölmüş

ve sabitlenmiş şeyler. Bağnaz

fikirli veya yobazlar uğraşıyor

denilebiliyor. Anlaşılan o. Ama

biz bunu “gelene ek” olarak

algılayacağız. Böyle anlamamız

lazım. Eskiden ananevi derlerdi

değil mi? Gelenekselin adı

buydu. Onu da ben şöyle

okuyorum an- an- nevi. Yani

her an yeni... Biz geleneği ve

modernizim’i böyle anlarsak

onu daha iyi ihya ederiz daha

iyi geliştiririz. Öteki türlü

yaptığımız şey sadece bir

hasret ile eskiyi taklit etmekten

öteye gitmez. Taklit vs diyorum

yanlış anlaşılmasın. Bunları

ısrarla bilelim diyorum. Biz

onu yapmayalım demiyorum.


38

1. Bölüm

Gelenek, yani eskiden yapılmış

şeyler, bu işin alfabesidir. Bir

Japon atasözü var çok hoşuma

gider; “Eskiyi bil yeniyi öğren.”

Eskiyi bilirsen yeniyi öğrenirsin.

Eskiyi bilmeden yeni öğrendiğin

zaman onun içi boş olur, altı boş

olur. Kökü olmayan bir ağaç olur

olmaz.

SÖYLENEN SÖYLENDİ

CANCAĞIZIM,

BUGÜN YENİ ŞEYLER

SÖYLEMEK LAZIM.

Hz. Mevlana

-Ebrûcu ve Ebrûzen tartışması var

bir de...

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Şimdi bu ‘cu’ eki aslında

Türkçe’yi zayıflatmak için

uydurulmuş bir ektir maalesef.

Türkçeleşiyoruz diye dilimizdeki

çok güzel kelimeleri attık, sırf

kökeni Arapça’da Farsça diye...

Batıdan kelimeler ve ekler

ithal ettik. Şimdi Hatçı dersek

ne anlarız? Bu hat satan bir

kimse mi? Hat ise neyin hattı?

‘Demiryolu hattı mı, telefon

hattı mı?’ diye düşünüyoruz.

Ama hattat dediğimiz zaman

aklımıza direkt olarak hat

sanatını icra eden kişi geliyor.

Bir hatıramı anlatayım. Yavuz

Selim Kız Meslek Lisesi’ne bir

talebem, cilt hocası olarak

atanmış gitmiş. Benden de rica

etti, çocuklara böyle bir teşvik

olsun diye, “gel şunlara hocam

bir ebru göster” dedi. Gittim.

Cıvıl cıvıl gençler... Yapıyoruz,

şakalaşıyoruz, fikir paylaşıyoruz.

Kırmızı olsun mavili olsun, bana

taraklı yap bana bilmem ne yap

falan. İki kişi böyle dört beş

metre geride küskün küskün

oturuyor. Ama dikkat çekecek

kadar ilgisizler. Herkes de çok

eğleniyor. Biliyorsunuz ebru çok

hızlı gelişen, sürpriz dolu bir

sanattır. Dayanamadım ‘‘yahu

kızım dedim bak arkadaşların

ne güzel işler yapıyor bu

ebruları kullanacaklar. Siz

niye ilgisizsiniz?’’ Ay Hocam

biz cilt bakımı diye seçtik

bu bölümü karşımıza kitap

çıktı dedi kızcağız. (Gülüyor)

Şimdi, eğer dersin adı Mücellit

olsaydı o zaman bu hataya

düşmeyeceklerdi. Şimdi

kudümcü veya neyci dersek ne

anlarız, bunları yapıp, satan ya

da işte koleksiyoneri gibi bir şey

anlarız. Kudüm zen dediğimizde

kudüm vuran (orkestra şefi),

neyzen dediğimizde de Ney’i

üfleyen anlaşılıyor. Ebrucu

dediğimiz zaman evet bu

insanlar belki Ebru’yu iyi bilirler,

Koleksiyonerleridir. Malzemesini,

ebrulanmış kâğıtları satar,

ticaretini bilmem ne işse

yapar ama Ebruzen dediğimiz

zaman o işi bir fiil yapan,

üreten anlamına gelir. Onun

için Ebrucu da vardır; Ebruyu

amatör olarak yapar, hayat

tarzı olarak benimsenmiştir,

malzemesini bilir ödü tanır,

boyayı tanır, fırçayı tanır Ama

sadece bir heves olarak yapar.

O sanatı tümüyle icra ediyorsa

Ebruzen olur. Şimdi resim yapan

bir çocuğa ressam diyemeyiz.

O yüzden Ebru ile sadece

ilgilenen kişilerle, bu işi sanat

olarak yapanları ayırabilmemiz

için böyle bir kelime ayrımının

kullanılması gereklidir

kanısındayım.

-Başka ne tür yanları var peki?

Tasavvufi bir yönünün olduğunu

da biliyoruz...

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Tabii... Ebru ustalarımıza

baktığımız zaman hepsi dindar

kişiler, muhtemelen hepsi birer

mutasavvıf. Bilmiyoruz tabi

ama tahmin o yönde. Bildiğimiz

kadarı ile, Özbekler tekkesi

mürşidi Şeyh Sadık Efendi

biliyorsun Nakşibendi şeyhidir.

Onun oğlu İbrahim Edhem

Efendi de öyle. Belki Necmettin

Okyay da öyleydi. Mustafa

Düzgünman’ın da tasavvufi

birçok tarafı vardı. Aziz Mahmud

Hüdai hazretlerinin türbedarı

ve Ebru Name adlı eseri bunun

kanıtıdır, onu da biliyoruz. Daha

evvel bahsi geçmişti ya ebrunun

iki tarafı vardır diye. Şimdi bu

görünmeyen tarafında -hani

‘amaçta ilahi güzellik arayışı

vardır’ dedik ya- bir zanaatla

uğraşarak huylar da yumuşama

meydana getirmek sanatlarda,

özellikle ebruda amaçlanmıştır.

Bu sadece mutasavvıfların

elinde değil, Osmanlı

sultanlarının ve sultanlığa aday

olanların hepsi mutlaka bir

sanat ve zanaat eğitiminden

geçmiş. Yeteneklerine göre,

kabiliyetlerine göre ayrılmışlar.

16 tane Bestekâr padişah var

Osmanlı’da. Dünyadaki hiçbir

hanedana nasip olmamış bir

zenginlik bu. Marangoz padişah

var. Kuyumcu padişah var.

Hattat padişah var. Yarısı zaten

şairdir. Şimdi bakın hepsi bir

sanatlı bir şekilde yetiştirilmiş.

Bu sanatlarla uğraşırken

insanda, insan dimağında bir

arınma oluyor. Kathersiz diyorlar


39

de bir hayat duasıdır. Birkaç

sene önce biri telefonda arıyor.

- “Efendim işte Ben filancanın

eşiyim.”

Doktor, filanca…

- “Bilmem ki önce çıkaramadım.

Sonra hatırladım, bir hanım

talebemin eşi.” Adam Estetik

Cerrahı imiş. Ya “hocam” diyor.

- “Ne kadar güzel bir dua

öğretmişsiniz eşime her

Ameliyata girerken bu duayı

okuyorum” diyor. Estetik

cerrahı!...

Dua da şu şekilde;

buna. Bunu ilk Aristo kullanmış

Poetika’sında bu kelimeyi.

Kısaca dimağın arınması

diyebiliriz. Ondan sonra bugün

psikolojide yaygın olarak

kullanılıyor. İnsanı dinginleştirici

etkisi var sanatın. Rahatlatıcı

ve merhameti arttırıcı bir etkisi

var.

Hele günümüzde o kadar

da yoğun bir olumsuz enerji

bombardımanı altındayız ki

kullandığımız kelimelerle bile

biz bunu üretiyoruz. Eskiden

şifahane diyorduk şimdi hastane

diyoruz. Bakın bir Sağlık Evi bir

hastalık evi. Eskiden zihinsel

özürlülerin tedavi edildiği

yerlerin adı Bimarhane idi,

bugün Arapça‘da hala öyledir.

Bir hikâyecik vereyim, bunu

da İskender Pala’dan duydum.

Öksüz ve yetim bir çocuğun

sırtını sıvazladığında aldığı

haz demekmiş Bimar. Bakın ne

kadar güzel bir kelime! Öksüz

ve yetim bir çocuğun sırtını

sıvazladığını da aldığı haz

anlamındadır. Müthiş bir şey!

Onun evi demek ama biz ona

tımarhane dedik. Tımar etmek...

Sonra ondan da vazgeçtik ne

dedik? Ruh ve Sinir Hastalıkları

Hastanesi... İnsan adını duyunca

hasta olur zaten. Bakın ne

kadar olumsuz enerji altındayız.

Haberlere bakamıyoruz, bir

tane mi iyi haber olmaz mı? İyi

haberin haber olma niteliğinin

olmadığı bir dönemde yaşıyoruz.

Bir basit kaza olmuş spiker

anlatıyor işte şans eseri ölü

ve yaralı yok diyor. Ya şans

eseri kimse incinmedi de, değil

mi? Onu söyleme şekli insan

psikolojisinde önemli fark

yaratır. Bu insanlar eğer bir

zanaat eğitiminden geçseydi

sanatla uğraşsaydı böyle nefret

öfke korku dolu kelimeleri belki

de kullanmazlardı. Gıybet,

dedikodu, iftira gibi şeyler

belki de bu kadar toplumda

yer etmezdi. İşte Osmanlı bunu

keşfetmiş ve sanatla daha us,

hilm sahibi insanlar yetiştirip

halka merhametli davransınlar

diye uğraşmış. Şimdi bu

anlattığım yön görünmeyen ile

ilgili olan taraftı. Öteki taraf da

var.

Rahmetli Ahmet Yüksel Özemre

Hoca’dan bahsedeyim. Kendisi

Fizik Profesörü, bir atom

profesörü Üsküdar’da bir

Aktar Dükkânı diye kitabı da

var. Bilmiyorum. Rastladınız

mı? Mustafa Düzgünman’ın

anlatıyor. Onunla zaten

çocukluk arkadaşı kendisi ve

9-10 yaşlarında iken Mustafa

Düzgünman onun fotoğrafını

çekmiş elinde bir kitapla böyle

poz vermiş kısa pantolonlu

çocuk. Bu Ahmet Yüksel

Özemre’de. Allah rahmet

etsin. Neredeyse 10 sene

oldu vefat edeli. Biz ondan

çok şey öğrendik. En önemli

öğrendiğimiz şeylerden biri

ebru duasıdır. Bu aslında

sadece ebru duası değil, hem

İslam sanatlarının evrensel

beyannamesi gibi bir şey, hem

“Bismillâhirrahmânirrrahiym,

İlâhi yâ Rabbi! Ezel’deki

Hükm’üne uygun olarak

bu teknede zuhur edecek

olan nakışların, Hilkat’in

nakışlarında meknuz olan

Hikmet’ini idrâkden âciz olan

bu fakirin nefsini teshir edip

de enâniyyetini azdırmasına

izin verme! Nefsimi, senin

gibi bir Hâlık olma vehminden

de, bu vehmin tevlîd edeceği

bir şirk-i hafîden de,

hubb-ı riyasetten de koru,

yâ Hâfız! Fakiri “Lâ fâile

illallah” sırrının edebiyle

techiz et! Bu tekne başındaki

mesaiyi senin zikrinle taltif

ve sana olan kulluğumun

bir nişanesi olarak kabul

et! Destûr yâ Hakk!”

“Bismillâhirrahmânirrrahiym,

İlâhi yâ Rabbi! Ezel’deki

Hükm’üne uygun olarak

bu teknede zuhur edecek

olan nakışların, Hilkat’in

nakışlarında meknuz olan

Hikmet’ini idrâkden âciz olan

bu fakirin nefsini teshir edip

de enâniyyetini azdırmasına

izin verme! Nefsimi, senin

gibi bir Hâlık olma vehminden

de, bu vehmin tevlîd edeceği

bir şirk-i hafîden de, hubb-ı

riyasetten de koru, yâ Hâfız!

Fakiri “Lâ fâile illallah”

sırrının edebiyle techiz et!

Bu tekne başındaki mesaiyi

senin zikrinle taltif ve sana

olan kulluğumun bir nişanesi

olarak kabul et! Destûr yâ

Hakk!”


40

İki Gizemli Yangın: FRANSA ve KUDÜS

İKİ GİZEMLİ YANGIN:

FRANSA VE KUDÜS

Dünya, Fransa’da bulunan Notre Dame Kilisesi’nin yanışını canlı yayında izledi.

Yangından saatler sonra 700 Milyon Euro’nun üzerinde bağış toplanması Hristiyan

alemini heyecanlandırsa da katedral yangını yüzyıllardır süren tartışmanın alevine

bir har daha kattı.

Aslında Hristiyan alemi,

kutsal mekanlarında yaşanan

anlaşmazlıklardan çok çekti.

Dünyaya barış mesajı vermesi

gereken din adamları zaman

zaman kavgaya tutuştu.

Ama Notre Dame Katedrali’ndeki

yangın çok başka bir tartışmayı

barındırıyordu.

Yalnızca Fransa’nın değil tüm

Avrupa’nın ortak değeri olarak

değerlendirilen Notre Dame

Katedrali ile ilgili farklı komplo

teorileri ortaya atıldı.

Ancak bunlardan belki de

en ilginç olanı Notre Dame

Katedrali’nin yandığı esnada

Kudüs’te bulunan tarihi yeraltı

Mervan Mescidi’nin de Katedral

ile eş zamanlı olarak yanmasıydı.

Nitekim Kudüs’ün yağmalanması

sırasında tapınak şövalyelerinin

Mervan Mescidi’nde konakladığı

rivayet ediliyor.

Süreç içerisinde güçlenip

Papa’nın nüfuzuna gölge

düşürebilecek duruma gelince

tapınak şövalyeleri tasfiye

edilirler.

9 kişilik grubun son lideri

konumundaki Jocques de Molay,

Notre Dame Katedrali önünde

yakılarak idam edilir.

Teorisyenlerden bazıları, Tapınak

Şovalyeleri’nin bu idamın

intikamını almak amacıyla

hareket ettiğini ve Notre Dame

Katedrali’nin bir intikam uğruna

yakılmış olabileceğini de iddia

ediyor…

Böylece katedral yangını

Hristiyan dünyasında yeni bir

tartışmaya da neden oluyor.

Kendi içindeki bu tartışma

sürerken aynı saatlerde Mescid-i

Aksa alanındaki Mervan

Mescidi’nde de yangın çıkması

kafaları iyice karıştırdı.

Acaba Fransa ile Kudüs arasında

gizli bir bağ, bir mesaj mı vardı?

Bu gizemli sorunun yanıtını yakın

zamanda öğrenemeyeceğiz.

Ancak gerçek olan şu ki;

tarihte hiçbir olay tesadüflerle

açıklanmamıştır.


42

HİCRETİN İLK YURDU

“HABEŞİSTAN”

İslam davetinin ilk yıllarıydı.

Mekke Müşriklerinin zulmü, baskı

ve şiddeti dayanılmaz noktaya

ulaşmıştı.

Yâsir ve Sümeyye şehit olmuş,

Bilâl ve Habbâb’ın acısı, Zinnîre

ve Lübeyne’nin feryatları

yürekleri dağlıyordu.

Müminler kendi kabilelerinden,

akrabalarından bile işkence

görüyorlardı.

Terör ve şiddete teslim olan

Mekke’nin sokaklarında

Müslümanlara göz açtırılmıyor,

dinlerinden dönmeleri için

eziyetin bin bir türlüsü

uygulanıyordu.

Bu şehir artık Müslümanlar için

her türlü emniyetini kaybetmişti.

İşte tam bu sıralarda gelen bir

ayet, adeta Allah Resulüne yol

gösteriyordu.

“Ey iman eden kullarım!

Şüphesiz, benim arzım geniştir.

O halde (nerede güven içinde

olacaksanız orada) yalnız bana

kulluk edin.” [Ankebut 56]

Bu ve benzer ayetlerin ardından

Allah Resulü, Erkam’ın evinde

toplanan ashabına: “Siz

isterseniz yeryüzüne dağılın,

Allah (cc) elbette sizleri bir

araya getirecektir” buyurdu.

Sahabiler “Nereye gidelim ya

Resûlallah!” diye sorduklarında

ise; “Habeşistan’a gidin. Orada

halkına zulmetmeyen adil

bir hükümdar vardır. Orası

doğruluk ülkesidir. Allah Teâlâ

bir kolaylık gösterinceye kadar

orada kalın.” cevabını verdi.

615 ve 617 yıllarında iki ayrı

kafile Habeşistan’a hicret etti.

İşte bugünkü adıyla Etiyopya,

İslam’ın bu ilk muhacirlerini

ülkesinde ağırlayan ve Mekke

müşriklerine teslim etmeyen

Habeş Necaşisi Asheme’nin,

Peygamber Efendimizin dadısı

Ümmü Eymen’in ve İslam’ın

ilk müezzini Bilal-i Habeşi’nin

ülkesidir.

Bu nedenle Etiyopyalılar,

İslam’ın Medine’den önce

ulaştığı ve yayıldığı ülke olmakla

övünüyorlar.

Habeşistan’ın İslam’la tanıştığı ilk

hicret yıllarından sonra, İslam bu

ülkede hızlıca yayılmış, halktan

yoğun ilgi görmüştür. Bu durum

dünyanın ilk Hristiyan devleti

olan Habeşistan’ın krallarını

endişe ve korkuya sevk etmiştir.

Kadim bir Hristiyan geleneğine

sahip olan Habeşistan’da

zaman zaman Müslümanlarla

Hristiyanlar arasında gerginlikler

ve savaşlar yaşanmış,

Müslümanlar bu topraklarda

birçok Müslüman krallıklar ve

medeniyetler kurmuşlardır.

Hatta 1506-1543 yıllarında,

içinde Osmanlı birliklerinin de

bulunduğu bir orduyla Ahmet

Bin. İbrahim El Gazi Habeşistan’ın

tamamına yakınını fethetmiş,


Hicretin İlk Yurdu “HABEŞİSTAN”

43

halkın çoğunluğu da İslam

ile müşerref olmuştur. Ancak

Portekizlilerin güçlü desteğini

alan Habeşistan ordusu

fethedilen toprakları geri

almış, bu savaşta Osmanlı

birliklerinin de bir kısmı şehit

olmuş, mezarları bile yok

edilmiştir.

Kral Necaşisi Asheme’den

sonra bütün Habeş kralları

Müslümanlara zulmettiler,

binlerce Müslümanı katlettiler.

Müslümanların dinlerini

değiştirmesi için yoğun baskı

ve şiddet uyguladılar.

İslam’ın izlerini ülkenin her

yanından silmeye çalıştılar.

Müslümanlar sistematik

olarak çağdaş eğitimin dışında

bırakıldılar.

“Kadim Bir Vefa Borcuna

Çağrı”

Ve bugün, O adil Habeşistan

Necaşisi Asheme’nin ülkesinde,

Müslümanlar hala baskı ve

yokluk içinde yaşıyorlar.

Ülkenin yönetiminde ve sosyal

hayatında Müslümanların

rolü yok denecek kadar az.

Müslümanların eğitime katılma

oranı %10 civarında. Akademik

hayatına devam edenlerin

sayısı ise bu sayı içinde sadece

%5.

Misyonerlerin Habeşistan

topraklarındaki zengin

imkânları ve baskıcı

politikaları, Müslümanların

geleceğini tehdit ediyor.

Özellikle ülkenin eski İslam

krallıkları olan Hadiya

ve Sıdama Bölgelerinde,

misyonerlerin yoğun çalışma

yürüttüğü, insanların cahilliği

ve yoksulluğunu da fırsat

bilerek sundukları imkânlarla

Müslümanları Hristiyanlaştırma

konusunda çok ciddi sonuçlar

elde ettikleri acı ama gerçek

bir bilgidir, maalesef!

Bölgede genç nüfus hızlıca

İslam’ı terk ediyor.

Yaşlılar çaresiz.

İbadet yapacakları mescitleri,

eğitim yapacakları okulları

yok.

İslam’ı anlatacak hocaları

kalmamış.

Misyonerler, yaptıkları okul,

kilise ve sağlık kuruluşları ile

cazip yeni hayatlar sunuyorlar

özellikler gençlere…

Ancak bu imkânlardan

yararlanmanın bir tek şartı

var; bu şart da Hristiyan

olmak.

Bu ülkeye yaptığımız

ziyaretlerde gördüğümüz

bu üzücü durumun sırtımıza

yüklediği sorumluluk şüphesiz

ki çok büyük.

Bu bilgilerin kuru bir rapor

olarak dağarcığımızda kalması

vebaline karşı kısa, orta

ve uzun vadeli projeler ve

çözümler üretmeye mecbur

kılıyor bizi.

Özellikle eğitim ve ibadet

mekanları hayati öneme sahip

bu bölgelerde…

Hicretin ilk yurdu olan

Habeşistan’da yani bugünkü

adıyla Etiyopya’da yaşayan

ümmetin her bir mensubuna

el uzatmak, her Müslümanın

görev sayması gereken bir

durum halini almıştır…

Bu bilinçle yaşamak ve

Habeşistan’ı bir zihnimizin bir

yerinde canlı tutmak dileğiyle…


44

2. Bölüm

HİKAYELERİ,

BAŞARILARI VE

UNUTAMADIKLARI…

BİR BAŞARI

HİKAYESİ: AMPUTE

KAHRAMANLARI

Ampute Futbolunda

Türkiye’nin adını dünyaya

duyurdular… Onlar ‘Azmin

Zaferi’nin ne demek

olduğunu hem yetenekleri

hem de hırslarıyla

ispat ettiler. Ampute

Futbolunun kahramanları

nasıl hazırlanıyor? Özel

hayatlarında neler

yapıyorlar? HURSAD

ile Kutsal Topraklara

gittiklerinde neler

hissettiler? Dergimizin bu

sayısında yine kahramanlarla

ilgili tüm bilinmeyenleri

kendi ağızlarından

okuyacağız…

HURSAD ekimiz, Ampute

Milli Takımı’yla yaptığı özel

röportajın ilk bölümünde

başarıya giden hikayelerini

okuyucularımıza aktardı.

Bu sayımızda futbolculara

hem meslekleri hem de

özel hayatlarına dair merak

edilenleri sorduk.


ÖZEL RÖPORTAJ

45


46

ÖZEL RÖPORTAJ

“Birçok kulübümüz

altyapı çalışmalarını

tamamladı ve bunda

en büyük etken Spor

İl Müdürlükleri ve

belediyelerdir.”

-Ne zamandır profesyonel oynuyorsunuz, hangi

takımdasınız? Bize kendinizden bahseder misiniz?

Ömer Güleryüz (Genç Milli Takım Kaptanı): Ben

Ömer. 22 yaşındayım. 14 yaşında başladım ampute

profesyonel futbola… Şu anda TSK’da oynuyorum.

2014 yılından beri de Milliyim. Şimdiye kadar 6

turnuvaya katıldım.

-Nasıl başladın peki?

Ömer Güleryüz (Genç Milli Takım Kaptanı): Zaten

7 yaşından beri oynuyorum. Mahalle aralarında

arkadaşlarımla oynamışlığım vardı. Amatörce halı

sahada oynuyorduk. Bir gün yine böyle mahallede halı

sahada oynarken bir abi geldi. Rastgele görmüş beni.

Çağırdı yanına “Gel şu topa bi vur bakalım” dedi. Çok

da dikkat etmedim aslında. Vurdum, iyi vurmuşum ki

bana ampute futbolundan bahsetti. ‘Böyle bir takım var

oynamak ister misin?’ gibisinden. Ben de televizyonda

görüyordum, gazetede okuyordum, çok da istiyordum.

“Tabii abi oynarım” dedim. Zaten en büyük hayalim

benim bu. Onun sayesinde İstanbul-Yeditepe’de futbola

başladım.

Türkiye’de ampute futbolcusu olmak ne demek?

Zorlukları ve güzellikleri nelerdir? Sadece futbol

oynayarak geçiminizi sağlayabiliyor musunuz?

Ömer Güleryüz (Genç Milli Takım Kaptanı): Ben

şahsen zorlukla karşılaşmadım. 7-8 yaşımdan beri

mahallede çift ayaklılarla oynadığım için zaten çok

alışkınım. Benim için en zoru, sadece çok ufak yaşta

başladığım için antrenmanlara gitmek problem

oluyordu. Okulla beraber bu işi yürütmek çok zor. Onu

da aştık.

Şimdi sorusu gelmişken; ampute futbolcusu olmak

konusuna değinmek istiyorum. Ben çok zorluk

çekmedim ama aramızda başka meslek yapan birçok

futbolcu var. İnşaatta bile çalışıp aynı zamanda kampa

gelen, spor yapmaya çalışan arkadaşlarımız vardı,

hala da varlar. Biz, A Milli Takım olarak 2017’deki

şampiyonluktan sonra en çok manevi, sonra da maddi

desteği (Cumhurbaşkanlığımız olsun, Federasyon olsun)

aldık çok şükür.

Açıkçası ondan sonra biraz belimizi doğrultabildik.

Ancak bu her kademede aynı değil.

Örnek olarak burada U23 milli takımını görüyorsunuz,

akradaşların hepsi genç. Bir iş yapmaya, bir spora

odaklanıp toplum içerisinde aktif bir birey olmaya

çalışıyorlar. Milli takıma hizmet edebilmek için

çalışıyorlar. Bunu yaparken de en çok manevi

desteğe ihtiyaçları var bu arkadaşların. Ben Avrupa

şampiyonu olmadan önce sokakta gezerken herkes

acıyarak bakıyordu. Bunu insanların gözlerinden

anlayabiliyorsun. Avrupa şampiyonu olduk, ilk golü

de ben atmıştım finalde, mahalleye bi geldim beni

konvoyla karşıladılar. Gezdirdiler. Şimdi mahalleye

çıktığımda herkes gurur duyarak bakıyor bana. Bu

desteğin başarılardan önce de gelmesini diliyoruz

halkımızdan ve büyüklerimizden. Şu anda biz

İngilterede yapılacak olan U23 Gençler Şampiyonasına

hazırlanıyoruz. Temmuz ayında inşallah bu turnuvaya

23 yaşın altında 15 genç arkadaşım gidecek.

Bu arkadaşların hepsinin öncelikle manevi, sonrasında

ise maddi desteğe ihtiyaçları olacak.

Bu bir gerçek. Türkiye’de birçok iş adamı bir çok varlıklı

insan var. Bunu yapacak gücümüz de var. Bizler

gerçekten emek veriyoruz. Dünya kupasına giderken

8 ay kamp yaptık, şimdi yine bu turnuva için 5 ay

öncesinden kampa girmiş durumdayız. Temmuza kadar

hazırlığımız sürecek. Eğer biz bu çalışmamızın karşılığını

halk nezdinde manevi olarak, büyüklerimiz nezdinde

de manevi ve maddi oalrak alırsak daha iyi yerlere

geleceğiz. Finali oynadığımız gün Vodafone Arena’ya

45.500 kişi geldi, maçı izlemek için. Büyük sevinç

gösterileri oldu. Ve insanlar maçtan sonra bize teşekkür

ettiler, dediler ki, “Bizim buna o kadar ihtiyacımız

varmış ki.” Yani bir başarı görmeye aç halkımız.

Çok şükür Allah’a bu sevinci insanlara yaşatmak

bize nasip oldu. İlk bir hafta biz sokağa çıkamadık o

zaman. Biz de burada A Milli Takımı’nın geleceğiyiz.


47

Buradan gençler yetişecek ve belki

de bizim yaşadığımız başarının çok

daha büyüklerini yaşayacaklar. Bu

arkadaşların çalışanı var, okuyanı

var. Bu arkadaşlara maddi ve manevi

destek verilirse biz her daim Türk

halkına bu sevinci yaşatmaya talibiz.

- Sana bir de Umre geziniz

hakkında soru sormak istiyorum.

O gezinde, özellikle Kâbe’yi ilk

gördüğünde neler hissettin?

Ömer Güleryüz (Genç Milli

Takım Kaptanı): Bizler Avrupa

şampiyonu olduktan sonra HURSAD

aracılığıyla Umreye gittik. Kemal

arkadaşım da oradaydı. Kâbe’ye

girerken gözlerimizi kapattırdılar.

İlk gördüğünde ettiğin dua kabul

olur dediler. Çok heyecanlanlıydım.

Gözlerimi bir açtım, içim kıpır kıpır

oldu. Maç heyecanından bile fazlaydı.

Direkt gözlerim doldu zaten. Büyük

bir duygu yoğunluğu yaşadım. Ne

dileyeceğimi de bilemedim ilk başta.

Şu anda anlatamıyorum gerçekten,

çok farklı duygu. HURSAD’a da çok

teşekkür ediyorum bu tecrübeden

dolayı. Anlatılmaz yaşanır.

-Senin de hikayeni dinleyelim

Kemal.

Kemal Güleş: Ben Kemal Güleş.

20 yaşındayım. 2011’de bacağımı

kaybettim. 2013’te de futbola

başladım. 2015 yılında profesyonel

oldum.

- Önceden spor yapıyor muydun?

Kemal Güleş: Yok. Ben öyle çok

futbol oynamazdım. Arada okulda

arkadaşlarla denk gelirse işte. Ne

zaman ki kaza geçirdim, ondan sonra

ilgilenmeye başladım. Bacağımı 2011

de Şırnak’ta kaybettim. Okuldan

çıktım arkadaşım vardı yanımda, ana

yolda yürürken kaya yuvarlanarak

bacağıma düştü. İş makinası

çalışıyormuş yukarıda. Sonrasında

protez için Ankara’ya geldim. TSK’ya

gelmiştim. Uğur hocam geldi, gördü

beni, anlattılar biraz. Yaşım da ufak

olduğu için pek anlamadım, “bacağım

yok nasıl futbol oynarım” falan

diyordum kendi kendime. “Tamam

dedim bi gidelim”. Gittik sahaya bir

çıktım, o gün bugündür çıkamadım

futbol sahasından… (Gülümsüyor)

-Bir futbolcu gözünden, ampute

futbolunun ya da siz futbolcuların

ne gibi hityaçları var?

Kemal Güleş: Aslına bakarsak

Milli Takım düzeyinde ilgi

görüyoruz. Kendimiz çalışıp kamp

yapabileceğimiz bir alanımız olsun

diye konuşuyorduk ama şu anda

Riva’daki TFF tesislerine, yan tarafa

bizler için de saha inşa ediliyor.

Tüm engelli futbol takımları için

yapılıyor. En büyük ihtiyacımız budur.

Tesisleşmedir.

-Umreye giden kafiledeydin.

Kabe’yi ilk gördüğünde ne hissettin

Kemal Güleş: Bu konu hakkında

kendimi ifade edemiyorum. Aileme

de anlatamadım çok. Bize Osman

kaptan çok anlatırdı. Gitmeden

hemen önce de anlatmıştı ama oraya

gittiğinde çok farklı hissediyorsun.

Ama benim aklımdan çıkmayan

şey, oradaki kokuydu. Girdiğim

anda hissettiğim kokuyu hiç

unutamıyorum. Bir de dileğim var

tabi, o da bende kalsın. (Gülüyor)

-Seni de dinleyelim Hüseyin…

Hüseyin Yıldırım (Kaleci): 19

yaşındayım. 2005 yılında bir

trafik kazası sonucunda kolumu

kaybettim. GATA’da olaydan 7 saat

sonra kolum geri dikildi. Yaklaşık 15

gün kadar yoğun bakımda kaldım.

Küçüklüğümden beri, hangi mesleği

yapmak istersin diye sorduklarında

hep futbolcu olmak istediğimi

söylerdim. Benim en büyük hayalim

buydu. Bu kazanın ardından kolum

böyle olduktan sonra ümidim çok

sarsıldı. Yaklaşık 1.5 sene hastanede


48

ÖZEL RÖPORTAJ

“Yeditepe’de

oynarken, burada

Ömer’le birlikte

oynuyorduk. O

sene bir sezonda

3 penaltı oldu,

şansımız yaver

gitti, hepsini

çıkardık.”

yattım. Ondan sonra 2014’te bir abi

aracılığıyla beni ampüte futboluna

kazandırdılar. Şu an Pendikspor ampute

takımında oynuyorum. Önceden

Ömer abimin bahsettiği gibi, transfer

konusunda olsun, eğitim konusunda

olsun, maddi olsun, bir sürü engel

geldi. Ama aşa aşa ilerledim. Buradaki

arkadaşımla 1 sene aynı kulüpte

oynadık. Onun yedeği oldum. Geçen

sene Selim abinin (A Milli Takım kalecisi)

yedeği oldum. Ama başıma gelen her

zorluktan bir şeyler kapmaya çalıştım.

-Kazadan önce futbol oynuyor

muydun?

Hüseyin Yıldırım (Kaleci): Ben

oynardım. Çok oynardım hem de.

İki ayağımı da kullanabiliyordum

futbol oynarken. İyi de futbolcuydum

diyebilirim ama kolum böyle olduktan

sonra ümidi kestim ciddi ciddi. Sonradan

tabi her şey mümkünmüş onu gördüm.

Ben solaktım mesela, şimdi sol kolum

yok ama sağı da kullanmaya alıştım

tamamen. Yine de bazen soluma

atlarken iç güdüsel olarak bir çekince

oluyor insanda. Kırılır mı diye korumak

istiyorsun. Bir de benim kolumda his

var hala mesela, böyle olunca daha bir

korkarak oynayabiliyorsun bazen. Ama

tabii aştık bunları.

-Sol kolunu hiç kullanmaman

gerekiyor maç içerisinde?

Hüseyin Yıldırım (Kaleci): Hayır. Penaltı

olur. Zaten sol kolum hep tişörtün

içerisinde, hiçbir şekilde topa temas

etmiyor.

-Lafı açılmışken penaltı vuruşlarını

sorayım. Rakip penaltıyı atarken daha

çok kullanmadığın kolunun olduğu

tarafa mı atıyor, yoksa farketmiyor

mu?

Hüseyin Yıldırım (Kaleci): Bence bu

soruyu Umutcan’a sorun. O penaltı

kalecisi. (Gülüyor) Çok penaltı çıkarıyor.

Ona penaltı atarken biz iki kere

düşünüyoruz.

Umutcan (Kaleci): Valla Yeditepe’de

oynarken, burada Ömer’le birlikte

oynuyorduk. O sene bir sezonda 3

penaltı oldu, şansımız yaver gitti, hepsini

çıkardık.

Hüseyin Yıldırım (Kaleci): İyi hissediyor

adam abi, şans değil.

-3 tane kurtarmışsın, bu yetenektir

bence de.

Umutcan (Kaleci): Ya tabi normal

kalecilikten çok, penaltı kaleciliği farklı

bir olay. İstediğin kadar iyi kaleci ol,

hislerin kuvvetli değilse yapamıyorsun.

Ben de güvenirim hislerime... 3 penaltıyı

kurtardım o sene. Sonra da milli takıma

çağırdılar.

İsmail Parlak (Futbolcu): Ampute

kalecilerde şöyle bir şey var, ters tarafa

çok iyi atlayabiliyorlar. Yani adamın

kullanmadığı kolunun tarafına atmak

aslında çoğu zaman işe yaramayabiliyor.

Böyle ilginç bir özellik var.


49

-Umut önce hikayeni anlat bize o

zaman, sonra da sen en çok hangi

tarafa atlmayı seviyorsun onu

soralım sana…

Umutcan (Kaleci): Ben 1998

doğumluyum. Normalde doğum

sırasında doktor kafadan çekmesi

gerekirken omzumdan çekiyor, omuz

kapsüllerimde yırtık oluyor. Brakial

pleksus denilen bir hastalık oluşuyor.

2 kere bu yüzden Fransa’da ameliyat

oldum. His kaybı vardı biraz kolumda.

Tamamen hissetmiyordum. Ondan

sonra 2013 yılında ampute futbolla

tanıştım. Ampute futbolun kurucusu

TSK takımı. Ben de o takımda

yetiştim. O takımda oynadım. 6 sene

süper ligde oynadım, bir sene de 1.

ligde oynadım.

-20 yaşındasın ve 7 senedir

profesyonel futbol mu oynuyorsun?

Umutcan (Kaleci): Evet, 13

yaşında başladım. Uzun zamandır

oynuyorum.

Uğur hoca: 7 senedir profesyonel

ama hep kırmızı kart yiyor. Onu bir

türlü aşamadı.

-Neden kırmızı kart yiyorsun?

Umutcan (Kaleci): 2016 yılında

ilk defa A Milli takıma çağırıldım. 3

senedir zaten A Milli takım kamplarına

gidiyorum. Allah bi şekilde nasip

etmedi biz de gününü bekliyoruz.

Sıramızı bekliyoruz, azimle çalışmaya

devam ediyoruz (Bir yandan Uğur

hocaya bakıyor, gülümseyerek)

Uğur Hoca: Duydum, duydum

tamam.

Umutcan (Kaleci): Şimdi U23

kaptanlığı nasip etti Allah. Sıradan

gideceğim inşallah yavaş yavaş.

Hırslı bir yapım var. bazen bu

hırsıma hakim olamıyorum o kadar.

Acelem yok. Turnuvaya gideceğiz

mesela, çok iyi hazırlanıyoruz. Mart

ayından başladık hazırlanmaya. Ben

sanmıyorum ki diğer ülkeler bu kadar

erkenden hazırlıklara başlamış olsun.

Ayrıca şunu da söylemek istiyorum,

şu anda dünya ampüte futbolunda,

en iyi kaleciler bizde.

İsmail Parlak: Bunlardan biri de

Umutcan. Bence öyle.

Umutcan (Kaleci): Estağfurullah.

Ama gerçekten bizim ligimizde

Dünya’nın en iyi kalecileri var, böyle

bir yerde yarıştığımın bilincindeyim

ben de. 23 yaş altı 13 kaleci var

burada ve çocuklar gerçekten

muhteşemdir.

-Koşan futbol ile ilişkilendirerek

söylersek eğer?

Umutcan (Kaleci): Koşan futbola

göre söyleyecek olursak, bizim ligimiz

Premier lig... De Gea, Buffon, Neuer

hepsi bizde.

Uğur Hoca: Acaba “bu çocuk benim

yerim garanti” falan mı demye çalıştı

Baki anlamadım ben? Doğru mu

anladım acaba?

Gülüşmeler

-Peki son bir sorum var hepinize...

En unutamadığınız maç ya da an

neydi arkadaşlar?

Umutcan (Kaleci): Tabi. Burada

İstanbul’da Yeditepe TSK maçı vardı.

Biz de o zaman Yeditepe olarak

şampiyonluğa oynuyorduk. TSK da

benim eski takmımdı. Çok güzel bir

maçtı ve ben de çok güzel toplar

çıkarmıştım. Maçtan sonra da Uğur

hocayla el sıkışmıştık. (Uğur hoca aynı

zamanda TSK teknik direktörü) O anı

unutamıyorum.

Ömer Güleryüz: Benimki kesinlikle

Avrupa şampiyonası finali. O

kadrodayım zaten. Toplam 8 maç

yaptık milli takım olarak, ben 4

maçta oynadım. O turnuva komple

unutulmazdı benim için. Final maçını

Vodafone Arena’da oynadığımız an...

Unutamam. O maçtan önce taraftar

rekoru Arjantin’deydi 15.000 kşi

ile. Şu anda ise bu rekor Türkiye’de

45.000 kişiyle... İnanılmaz bir

atmosferdi.

Hüseyin Yıldırım: Benim en

unutamadığım maç da TSK maçları.

Bir azim geliyor bana o maçlarda.

İsmail Parlak: TSK’nın hocası, milli

takımın da hocası olunca...

Gülüşmeler...

Hüseyin Yıldırım: Evet tabi onun da

etkisi var.

Ömer Güleryüz: Bizde o yok ama

abi, biz TSK’lıyız.

-Siz sürekli ateş altındasınız o

zaman?

Gülüşmeler

Uğur Hoca: Biz Fenerbahçe gibiyiz

ya ligde. Herkes bize gelince aslan

kesiliyor. (Gülüyor)

Hüseyin Yıldırım: Onlara karşı

aldığımız bir beraberliğimiz var.

Unutamıyorum o maçı. Bizim o

maçta sadece 1 yedeğimiz vardı

sakat oyunculardan ötürü. 7 oyuncu

ve tek yedekle gitmiştik ve 1-1

berabere kalmıştık. Bir tane hatalı

gol yemiştim ama bunun yanında

aşırı uç kurtarışlarım da vardı. Tam

günümdeydim.

İsmail Parlak: 21 yaşındayım bende.

12 yaşında başladım. Bu sezon bitince

10. Sezonum olacak. 6 yıl süper

lig, 3 yıldır da 1. Ligde oynuyorum.

Profeyonelim. 2015 te A Milli takım

ile bir avruğa şampiyonası yaşadım.

17 yaşındaydım o zaman. Şimdi

Antalya Büyükşehir’de oynuyorum.

2018’de Meksika’ya gidemedim ama

şimdi yeni hedef önce İngiltere sonra

da 2020’deki Avrupa şampiyonası

inşallah.

-Sen de TSK maçlarında ekstra

motivasyonla oynuyor musun?

İsmail Parlak: Evet. Şöyle aslında

TSK’nın sahası çok güzel. Stat

mükemmel. Vodafone’da ya da Şükrü

Saracoğlu’nda maç yapıyormuş gibi

hissediyorsun. Saha güzel olunca da

insan ister istemez oynuyor. Yedek

kulübeleri bile inanılmaz rahat.

Koltukları yumuşacık. Ben ilk defa

yedek olmak istiyorum dedim yani o

derece. Isıtması rahatlığı her şeyiyle

çok güzel. Ben ilk başladığımda yine

bir TSK maçı, o zamanlar Rahmi

abiler falan da var. Bir onlar atıyor, bir

biz atıyoruz. 5-4 bitmişti mesela. Çok

heyecanlı maçtı, hiç unutamam. Uğur

hocamdı TSK’nın teknik direktörü.

-TSK en çok şampiyon olan takım

mıdır peki?

Uğur Hoca: Hayır. Ama en çok ikinci

olan biziz.

Gülüşmeler.

Uğur hoca: Ama bizim takımda

mesela hiç yabancı oyuncu oynamaz.

Takım politikasıdır bu. Yüzde yüz yerli.


50

Büyüleyen Ada “Siyahların Sahili” ZANZİBAR

BÜYÜLEYEN

ADA

‘Siyahların Sahili’

ZANZİBAR

Zanzibar, Afrika’nın orta

doğusunda, Tanzanya’ya bağlı

bir özerk bölgle.

Doğu Afrika ana karasına 90 km

mesafede Hint Okyanusu’nun

maviliğine saklanmış ikisi büyük

çok sayıda adadan oluşan bir

adalar topluluğu.

Bünyamin Baki

Ekvator çizgisini yalnızca 100

km geçtikten sonra hemen solda

kalan bu eşsiz mekân,

Afrika’nın yükselen turizm

destinasyonlarından biri.

Berrak okyanusu, incecik altın

rengi kumu, uçsuz palmiye

ormanları ve içinde barındırdığı

yaban hayatıyla gidilip görülmesi

gereken en güzen alternatif

rotalardan birisi.

“Siyahların Sahili”

Ünlü Portekizli kâşif Vasco Da

Gama’nın Hindistan dönüşünde

uğradığı lokasyonlardan biri

olan Zanzibar, 8. yüzyılda Arap

tüccarların uğrak yeri haline

gelmiş.

Araplar arasında popüler hale

gelmesinin hemen ardından

nüfus hızlı bir şekilde müslüman

olmuş.

Özellikle 20. yüzyılda

şiddetlenen misyonerlik ve

sömürgecilik faaliyetine rağmen

günümüze kadar bu özelliğini

kaybetmemiştir.

Yaklaşık 2 milyon insanın

yaşadığı bu güzel ülkenin şu anki

nüfusunun %99’u müslümandır.

Farsça “Zengi” ve “Bar”

kelimelerinin birleşmesi ile

oluşan Zanzibar, ‘Siyahların

Sahili’ demek…

Zanzibar, 1832 yılında Umman

İmparatorluğu’nun başkentliğini

yapmış ve altın çağını bu

dönemde yaşamıştır.

Bu tarihe kadar doğu Afrika’nın

en büyük köle pazarlarından

birine ev sahipliği yapan

Zanzibar, Umman Krallığı’ndan

sonra bir süre refaha kavuşmuş.

Yaklaşık 100 yıl kadar süren bu

barış yıllarının ardından İngilizler

tarafından sömürülmeye

başlamış ve misyonerlik

faaliyetlerinin merkezlerinden

birisi haline gelmiştir.

Günümüzde bile neredeyse

tamamı müslüman olan bu

ülkede, camiiden çok kilise

bulunmaktadır. Her ne kadar

Avrupalı turistler hariç kimse

gitmese de bu kiliseler Ada’da

varlıklarını sessiz bir şekilde

sürdürmektedirler.

Ayrıca ‘beyaz adamlar’ın

sömürge ve kölelik

faaliyetlerinden kaynaklı yaşanan

acılar da Ada halkını politize

etmiş gibi görünüyor.

Kölelik karşıtı ve Afrika halkının

özgürlüğünü amaçlayan

Rastafari anlayışı, ülkenin

müslüman gençleri arasında

da bir kültür olarak yer bulmuş

durumda.

Müslüman olduğunuzu

anladıklarında gülümseyerek

Selamun Aleyküm diyen Bob

Marley vari rastalı insanlar

görebiliyor, hatta camiide aynı


Büyüleyen Ada “Siyahların Sahili” ZANZİBAR

51

safta namaz kılabiliyorsunuz.

Ada’yı en ilginç kılan

ayrıntılardan biri de bu olsa

gerek.

Safari, Off-Road, Dalış,

Uçurma sörfü…

Doğal açıdan çok zengin olan

bu adada dolu dolu bir tatil

yaşamanız için gereken her

türlü aktivite mevcut.

Her çeşit deniz

organizasyonunu

yapabileceğiniz Zanzibar, Kite

Surfing adı verilen uçurtma

sörfünün başkentlerinden birisi.

Her gün okyanusta oluşan

yaklaşık 10 km’lik gel-git

sayesinde bu spora en elverişli

mekanlardan birisi olmakla

birlikte, dalış meraklılarının

da dünya üzerindeki en uğrak

noktalarından birisi.

Eğer dalış yapmayı

düşünmüyorsanız bile şnorkel

ile okyanusun güzelliklerini

keşfetmenizi şiddetle öneririz.

Bunun dışında Afrika’nın

baharat başkentlerinden biri

olan Zanzibar’a giderseniz,

baharat ağaçlarından

oluşan adalarını ziyaret

edip, sevdiklerinize çok

güzel hediyelerle ülkenize

dönebilirsiniz. Afrika’dan

bahsedip safariden

bahsetmemek olur mu hiç?

Eğer Zanzibar adasındaysanız

ve doğa hayatını merak

ediyorsanız en doğru

noktalardan birisindesiniz.

Çok titiz bir şekilde korunan

sit alanlarında safari yapabilir,

aslanlardan zebralara,

zürafadan çitalara her türlü

hayvanı görebilir, fil sürme

tecrübesi edinebilirsiniz.

Adayla ilgili vermek istediğimiz

en heyecan verici aktivite ise

eğer ehliyetiniz varsa bir adet

motor kiralayıp bu güzel adanın

kıyı bölgesini baştan sona

keşfetmeniz olacaktır.

Off-road motosikletler için

çok uygun yolların ve rotaların

bulunduğu Ada’yı karışlarken

nefesiniz kesilecek.

Ayrıca bu yolculuk sırasında

samimi ve sıcakkanlı

halkının –özellikle müslüman

olduğunuzu öğrendikten

sonra- sofrasına konuk olabilir,

kendi elleriyle yaptıkları

hediyelik eşyalardan satın

alarak bölge halkına destek

olabilirsiniz.


52

Büyüleyen Ada “Siyahların Sahili” ZANZİBAR

Yemek kültürünün genelde

su ürünlerine dayalı olduğu

Zanzibar’da okyanustan çıkan

lezzetli ve bir o kadar da çeşitli

balıkların her birisi ayrı ayrı

tadılmalı.

Bunun yanında hayatınızda

yiyeceğiniz en güzel ananası da

bu Ada’da yiyeceğinize eminiz.

Her köşe başında tezgahlarda

satılan lezzetli torpikal meyveleri

inanılmaz ucuz fiyatlara yiyebilir,

hormonsuz ve doğal mevyelerin

tadını çıkarabilirsiniz.

Bir dünya mirası…

Adanın içerisinde turistik

akvititeler haricinde gezilip

görülecek çok fazla yapı

bulunmakta.

Şehir merkezi konumunda

bulunan Stone Town ise mutlak

suretle görülmesi gereken bir yer.

Mercan kayalıklarından inşa

edilen taş yapılarının bulunduğu

bu mekânda büyülenmemek elde

değil. 2000 yılından beri UNESCO

dünya mirası listesinde bulunan

Stone Town sanki Ada içerisinde

değil de başka bir şehirdeymiş

hissiyatı veriyor.

Afrika, Hint, Arap, Pers ve Avrupa

etkilerinin hepsini bir arada

görmek mümkün.

Meydanın aşağısında, deniz

kenarında bulunan Forodhani

bahçesi 3 milyon USD harcanarak

2009 yılında yenilenmiş.

Akşamları adeta Ramazan

ayındaki Sultanahmet Meydanı

gibi bir panayır yerine dönmekte.

Ayrıca şu anda müze olarak

kullanılan, ünlü müzisyen Freddie

Mercury’nin doğduğu ev en çok

turist çeken yerlerden birisi.

Bunun dışında, Umman kralının

sarayı “Beytül Acayip” de

görülmeye değer bir yapı.

Saraya bu ismi Ada halkı koymuş.

Nedeni ise ilk yapıldığında Ada’nın

en yüksek yapısının bu saray

olması ve ilk defa elektriğin bu

saray içerisinde kullanılmak

suretiyle Zanzibar’a getirilmesi.

Ayrıca yere halk ilk defa asansörü

de bu sarayda görmüş.

Bundan dolayı buraya acayip ev

anlamına gelen Beytül Acayip

denilmiş.

Beytül Acayip in hemen

yanıbaşında bulunan ve Ada’yı

Portekizlilerden korumak için

inşa edilmiş Arap Klaesini de

görmeden geçmeyin.

Umman Kralı’nın Ada

savunmasına bir hediyesi olan

bu kalenin içerisindeki antik

tiyatroda dünyaca ünlü Zanzibar

Jazz festivali ve Film festivalleri

de düzenleniyor.

Zanzibar’ı keşfetmek…

Zanzibar’a direkt uçuş

bulunmamakta.

Öncelikle Türkiye’den

Tanzanya’nın başkenti Daar-es

Selam’a gidilmesi gerekiyor.

Havaalanına ulaşıldığında 50 USD

karşılığında kapı vizesi aldıktan

sonra önünüzde iki seçenek

bulunmakta.

Bunlardan birisi uçakla Ada’ya

geçmek, diğeri ise feribot ile.

Uçak ile geçiş çift yön ortalama

200 USD olup toplamda yalnızca

15 dk sürüyor.

Hızlı feribotla ulaşım ise yaklaşık

15-20 usd ve ortalama 45 dk

kadar sürüyor.

Feribotla gidişler çok

problem olmamakla beraber

dönüş yolunda okyanustaki

ters akıntıdan dolayı ciddi

manevralara maruz kalınıyor.

Her ne kadar biraz eğlenceli gibi

dursa da eğer deniz tutuyorsa

en azından dönüş yolunda pırpır

uçak kullanılması gerekiyor.

Zanzibar’da kullanılan para birimi

Tanzanya Şilini.

Giderken dolar götürmek

gerekiyor.

Euro götürmek hiç mantıklı değil

çünkü euro neredeyse dolarla

aynı kurdan çevriliyor.

Ülkemize göre gayet ucuz olmakla

birlikte turistik atraksiyonlar

genelde dolara endeksli.

Son olarak, gitmeden önce

birkaç kelime bile olsa Swahili

öğrenmenizi tavsiye ediyoruz.

Her ne kadar İngiliz sömürgesi

olmalarından kaynaklı, genel

olarak ingilizce biliyor olmalarına

rağmen, sizlerin ağzından çıkacak

birkaç kelime yerel halkı çok

mutlu ediyor.

Güneşin okyanustan doğup

okyanustan battığı bu güzel

diyar, alternatif lokasyon arayan

tatilcileri bekliyor.

Hakuna Matata!


Umre Vizesinde Yeni Dönem: Elektronik Vize

53

Umre Vizesinde Yeni Dönem:

Elektronik Vize

Mayıs ayında Hac ve Umre

acentalarını yakından ilgilendiren

bir haber geldi.

Suudi Arabistan Krallığı,

Ankara Büyükelçiliği aracılığıyla

acentalara gönderdiği kararında,

bundan sonra Umre vizelerinin

tamamen elektronik ortamda

alınacağı bilgisini verdi.

Gelen karara göre, artık

acentalar Umre vizesi

almak istediği yolcularının

pasaportlarını konsolosluğa

götürmek zorunda kalmayacak.

Tamamen elektronik ortamda

sisteme yükelenecek olan

pasaport ve gerekli evraklar,

Suudi Arabistan yetkilileri

tarafından incelenip

onaylandıktan sonra yine başka

bir online platform üzerinden,

Mofa numarası ve Pasaport

numarası bilgileri girilerek kağıda

dökülebilecek.

Yeni uygulama sayesinde birçok

acenta zaman ve enerjiden

tasarruf edecek. Bunun yanında,

firmaların korkulu rüyası olan

‘son dakika yolcuları’ da daha

az risk alınarak gruplara dahil

edilebilecek.

Firmalar Dikkat!

Bu kolaylığın yanında firmaların

dikkat etmesi gereken yeni

hususlar da oldu. Her ne kadar

tüm başvuru süreci online

ortamda yapılsa bile bazı

durumlarda Suudi Arabistan

yetkilileri gerekli gördükleri

pasaportların konsolosluğa

getirilmesini talep edebilir.

Pasaportunu istemese bile bazı

yolcuların gerekli evraklarının

aslını da konsolosluğa

isteyebilir. Yeni sistemde Suud

hükümeti tarafından yapılan

denetlemelerin sıklaşacağı ve

daha da katı olacağı tahmin

ediliyor. Öncelikle Mofası düşen

yolcuların 14 gün içerisinde

vizesinin basılması gerekiyor.

Vizesi basılan kişinin de, vize

basım tarihinden itibaren 14

gün içerisinde Suudi Arabistan

topraklarına giriş yapması

gerekiyor. Bu şartlar yerine

getirilmediğinde ise yolcu

Arabistana giriş yapamayacağı

gibi, tekrar vize alabilmesi için

de eski vizesinin iptal edilme

sürecini beklemesi gerekecek.

Bu vize iptal süreci kimi zaman

kısa zamanda hallolabilirken kimi

zaman ayları bulabiliyor.

TÜRSAB’DAN

ACENTALARA

KONSOLOSLUK BİLDİRİSİ

3 Mayıs tarihinde TÜRSAB’dan

Hac ve Umre Acentalarına uyarı

niteliğinde bir bildiri geldi.

Bildiri, TÜRSAB’a Suudi Arabistan

Krallığı İstanbul Başkonsolosluğu

tarafından gönderilmiş ve net bir

uyarıyı kapsıyordu.

Bildirinin içeriği;

“Suudi Arabistan Krallığı vize

işlemleri için şifre almış bulunan

Türkiye’de yerleşik bazı seyahat

acentaları, yurtdışında bulunan

başka firmaların şifrelerini

kullanmak suretiyle, Trükiye’de

bulunan yabancı uyruklu şahısların

vizelerini aldıkları tespit edilmiştir.

Bu itibarla, 6 Mayıs 2019

Pazartesi gününden itibaren

yabancı firmların şifreleri ile

giriş yapan Türkiye’de yerleşik

seyahat acentalarının sistemlerinin

Suudi Arabistan Krallığı İstanbul

Başkonsolosluğu tarafından

kapatılacağı” şeklinde olmuştur.

Bu hususta, HURSAD olarak

yetkili acentalarımızın belirtilen

hususlara dikkat etmelerini

ve mevzuata uygun hareket

etmelerini rica ediyoruz.


54

Hac Yolculuğunun Kabûsu: İSHAL

HAC YOLCULUĞUNUN

KABÛSU: İSHAL

Dr. Neslihan ÖZSOY

Hac, İslâm’ın beş şartından

biridir ve dünyadaki en büyük

kitlesel toplanma şeklidir.

Önceki yazımız, hac ve umrede

sık görülen solunum yolu

enfeksiyonları ve önlenmesi

ile ilgiliydi. Bu yazımız ise

gelişmekte olan ülkelere

uluslararası seyahat edenlerin;

yaklaşık %20-50’sinde

görülen seyahat ishalleri ve

riski azaltmak için yapılması

gerekenler ile ilgili…

İshal Nedir, Nasıl Oluşur?

İshal, bağırsaklarda bulunan

sıvının yeterince emilmemesi

ve klinik olarak 24 saat içinde

normal şeklini kaybetmiş,

3 veya daha fazla sayıda

dışkılama olarak tarif edilir. 2

haftayı aşmayan ishaller akut,

4 haftayı aşanlar ise kronik

ishal olarak tanımlanabilir.

İshal genellikle bağırsak

enfeksiyonunun bir belirtisidir.

Bulaşma yolları çoğunlukla

etkenlerin ağız yoluyla alınması

ile edinilir. Dışkı-ağız yoluyla

bulaşma su, gıda veya kişiden

kişiye dokunma yoluyla

olmaktadır.

Nedenleri…

Akut ishale yol açan

enfeksiyona bağlı ve

enfeksiyona bağlı olmayan

birçok neden vardır. Akut

ishal olgularının çoğundan

enfeksiyon etkenleri

sorumludur. Seyahat

ishallerinin %80’ine bakteriler

neden olur.

Enterotoksijenik E.Coli, Shigella

türleri ve Campylobacter türleri

en sık görülen patojenlerdir.

Daha seyrek Aeromonas,

Salmonella, Kolera dışı

Vibriolar, E.hystolitica ve

G.lamblia’dır. Diğer nedenler

bilinmeyen bir besin ve içecek,

yaşam alışkanlıklarındaki

değişiklikler, seyrek

görülen viral enfeksiyonlar

(adenovirüsler ve rotavirüsler)

ve bağırsak florasındaki

değişikliklerdir.

Kimlerde daha sık görülür?

Seyahat ishali gelişmekte

olan ülkelerde sıklıkla görülür.

Bağışıklık sistemi baskılanmış

veya bağışıklık sistemini

baskılayıcı tedavi alanlar,

şeker hastaları, inflamatuar

bağırsak hastalığı olanlar, mide

rahatsızlıkları için antiasit

kullananlarda seyahat ishaline

yakalanma riski yüksektir.

Seyahat ishali belirtileri…

Seyahat ishali genellikle

seyahatin ilk haftasında

görülür. Hastada sıvı dışkılama,

acil dışkılama isteği ve büyük

abdestini tutamama, fazla

dışkılama, bulantı, kusma,

halsizlik, karın bölgesinde ağrı

ve gaz, susuzluk hissi ishalin

belirtileridir.

Tanı, hastanın şikayetleri,

öyküsü ve fizik muayene

bulguları ile doktor tarafından

konulabilir. Olguların sadece

%10’unda laboratuvar

değerlendirmesi gerekmektedir.

Ciddi sıvı kaybı, ateş 38,3

derece ve yüksek, belirgin

kanlı ve cerahatli ishali

olan hastalarda, dışkının

bakteriyolojık kültürü ve

parazitolojık incelemeleri

yapılır.

Yapılması gerekenler…

Tedavide ilk yapılması

gereken, hastanın sıvı kaybını

değerlendirerek, sıvı kaybı var ise

yerine koymaktır. Dengelenmiş

elektrolitlerle vücudun su oranı

korunmalıdır. Ağızdan sıvı-elektrolit

tedavisi evde hazırlanacak ise; 1

litre içme suyuna, 1 çay kaşığı tuz,


Hac Yolculuğunun Kabûsu: İSHAL 55

Ağızdan sıvı-elektrolit

tedavisi şu şekilde

kullanılır:

• 2 yaş altındaki

bebekler: Her sulu

dışkıdan sonra ¼ - ½

fincan (50-100 ml)

• 2-10 yaş arası

çocuklar: Her sulu

dışkıdan sonra ½ - 1

fincan (100-200 ml)

• Daha büyük çocuklar

ve yetişkinler: Ağızdan

sıvı elektrolit tedavisini

içebildikleri kadar

almalılar

• Bu karışım yukarıda

belirtilen oranlarda

kullanılır (Bir çay

kaşığı= 5 ml)

6 çay kaşığı şeker, 1 fincan portakal

suyu ilave edilerek hazırlanır. Ciddi

sıvı kaybı var ise sıvı tedavisi damar

yolu ile verilir.

Seyahat ishalinin süreci

neler yemeli/içmeli?

Seyahat ishali genellikle 1-5 günde

geriler. Semptomatik, bağırsak

hareketlerini azaltıcı ilaçlar ile tedavi

yeterli olmaktadır. Fakat ileri derecede

sıvı kaybına yol açan, ateş, karın

ağrısı, kanlı ishali olan ve bağışıklık

sistemi baskılanmış olgularda

antibiyotik tedavisi gereklidir.

İshal süresince diyete dikkat edilmesi

uygun olur. Baharatlı gıdalar,

sütlü ürünler, yağlı gıdalar, yüksek

miktarda lif içeren gıdalardan

kaçınarak bağırsakları istirahate

almak gerekir. Çay, yumuşak ve

kolay sindirilen gıdalar, muz, patates,

pirinç, elma püresi tavsiye edilir.

Önleyici tedbirleri uygulayarak

seyahat ishali riski azaltılabilir.

Tüm hacılar su ve

yiyecekler ile bulaşan

hastalıklardan

korunma konusunda

bilgilendirilmelidir.

• Tuvalet sonrası ve

yemek öncesi elleri

mutlaka sabun ve suyla

yıkamak veya alkol

bazlı el dezenfektanları

kullanmak.

• Hijyenik olmayan yerleri

ve sokak satıcılarını

tercih etmemek.

• Çiğ veya iyi pişmemiş

et, deve eti ve deniz

ürünlerinden uzak

durmak.

• Çiğ meyveleri ve

sebzeleri temiz su ile

yıkayıp, kabuğunu

soyarak yemek.

• Açıkta beklemiş

yemekleri tercih

etmeyip, taze

hazırlanmış ve iyi

pişirilmiş yemekleri

tercih etmek.

• Krema, mayonez,

patates salatası gibi

çabuk bozulan gıdaları

tercih etmemek.

• Pastörize edilmiş süt ve

süt ürünlerini kullanmak.

• Musluk suyu ve musluk

suyundan yapılmış buz

yerine kaynatılmış veya

şişelenmiş su gibi kapalı

kaplarda olan ürünleri

tercih etmek.

• Gıdaları yıkarken, yemek

hazırlarken, dişleri

fırçalarken güvenli

olmayan suları mutlaka

kaynatmak veya kapalı

şişe sularını tercih

etmek.


56

Engin Uzun’un

Objektifinden:

Ümmetin

Yetimleri

SRİ LANKA

ENDONEZYA

SRİ LANKA SRİ LANKA SRİ LANKA


57

SRİ LANKA

ENDONEZYA

SRİ LANKA

NEPAL

NEPAL

SRİ LANKA

NEPAL

SRİ LANKA

SRİ LANKA

SRİ LANKA


Farklı Çağların Dev Projeleri:

İSTANBUL HAVALİMANI

HİCAZ DEMİRYOLU


Kapasitesi, teknolojisi, iş gücüne katkısı ve birçok

özelliğiyle Türkiye’nin gözbebeği olan İstanbul

Havalimanı’nın kendi döneminde dünyaya parmak

ısırtan bir başka proje olan Hicaz Demiryolu ile

karşılaştırmasını yaptık.

İstanbul Yeni Havalimanı’nda

• 3 adet veri merkezi (data center), 102 adet entegre sistem, 467 adet

sunucu, 780 telekomünikasyon odası, 3257 adet kartlı geçiş noktası,

3267 uçuş bilgi monitörü, 4549 destek verilen bilgisayar, 9000 adet

güvenlik kamerası olacak.

• 20 milyon GB’lık data alanının fiber kablo uzunluğu ise İstanbul-Berlin

arasındaki 1700 km’ye eşit.

• Bu hizmet dünya çapında alanında verilen en büyük hizmet niteliğinde

olacak.

Hicaz Demiryolu’nda

• Demiryoluna 1,05 m. açıklıkta dar hatlı raylar döşendi. Dar hattın tercih

edilmesindeki en önemli sebep maliyetinin daha ucuza çıkması, yapımının

daha kolay gerçekleşmesi ve çok yoğun olmayan bir trafik için kâfi

geleceğinin düşünülmesiydi.

• Demiryolunun teknik işlerinin önce on yedisi Türk, diğerleri gayrimüslim

olmak üzere kırk üç mühendis çalışıyordu. İnşaat ilerledikçe Avrupalı

mühendislerin sayısı azalırken Osmanlı mühendislerinin sayısı arttı ve

edindikleri tecrübe sayesinde kutsal topraklardaki inşaatı tamamen

müslüman mühendisler gerçekleştirdi.

• 1900 yılında yayınlanan iradeyle başlanan projede son durak olan

Medine’ye 1908’de varıldı. Bu bir rekordu.

• Hayfa şubesiyle birlikte 1464 kilometreyi bulan Hicaz demiryolu 1 Eylül

1908 tarihinde yapılan bir törenle bizzat II. Abdülhamid tarafından

işletmeye açıldı.


60

“İstanbul

Havalimanı’nın

destinasyon avantajı

hava ulaşımında söz

sahibi olan Almanya,

İngiltere gibi bazı

ülkelerin etkisini

azaltacak”

Her iki projenin de destekçileri olduğu kadar düşmanlarının da bulunması

bir başka ilginç noktadır. Hem Hicaz demiryolu projesi hem de İstanbul

Yeni Havalimanı yapılış amacı incelendiğinde sadece taşımacılıktan öte

daha derin ve farklı anlamlar içermektedir.

Hicaz Demiryolu

• Hicaz demiryolu, bölgeye asker sevkini

hızlandıracağından muhtemel ayaklanmalara ve

dışarıdan vuku bulacak saldırılara karşı savunma

rolü üstlenecekti.

• Osmanlı Devleti’nin askerî etkinliğinin artması

siyasî otoritenin de bölgede güçlenmesine yardım

edecekti.

• Yalnız savaş ve isyan durumlarında değil

normal zamanlarda da Hicaz ile Yemen’e asker

ve mühimmat sevkiyatı demiryoluyla yapılacak,

böylece Süveyş Kanalı’na duyulan ihtiyaç ortadan

kalkacaktı.

• Projenin dini yönü ise tartışılmazdı. Hicaz hattı,

büyük zahmet ve meşakkatlerle yapılabilen hac

yolculuğunu kolaylaştırarak, büyük bir dinî hizmete

vesile olacaktı; çünkü Suriye’den Medine’ye yaklaşık

kırk, Mekke’ye elli gün süren uzun ve bedevîlerin

saldırıları sebebiyle tehlikeli olan yolculuk dört beş

güne inecekti.

• Üstelik demiryolu, hacıların gidiş geliş masraflarını

öncekiyle kıyaslanamayacak derecede azaltacak

ve bu durum yakın gelecekte hacıların sayısını da

arttıracaktı.

• Proje aynı zamanda II. Abdülhamid’in İslâm

âlemindeki itibar ve nüfuzunu da kuvvetlendirecek,

müslümanların ortak bir eser ve amaç etrafında

dayanışmasını sağlayacaktı.

• Bunların yanı sıra demiryolunun işletmeye

açılmasıyla birlikte ticarî faaliyetlerin gelişeceği,

ekonomik canlılıkla birlikte şehirleşmenin de

hızlanacağı tahmin ediliyordu.

İstanbul Yeni Havalimanı

• Günümüzün en büyük uçaklarından Airbus A380 ve

Boing 737-800 gibi uçakların iniş kalkışı mümkün olan

ve 500 apron kapasitesiyle göz dolduran ayrıca 150

milyona yakın yolcu kapasitesi ile İstanbul dünyanın

ulaşım merkezi haline gelecek

• İstanbul Havalimanı’nın destinasyon avantajı hava

ulaşımında söz sahibi olan Almanya, İngiltere gibi bazı

ülkelerin etkisini azaltacak.

• Havalimanında Türk mühendislerinin öne çıkmasıyla

dünyada Türkiye’nin teknolojide de var olduğunu

gösterecek.

• Müslüman bir ülkenin gerçekleştirdiği bu dev proje ile

dünya Müslümanlarının da kendine güveni artacak.

• Türkiye ekonomisine muazzam bir destek

sağlayacak.

• Türkiye’nin bölgedeki nüfusunu ve gücünü

arttıracak.


61

Bir başka ilginç ayrıntı ise iki projenin

maliyetleri karşılaştırıldığında ortaya çıkıyor.

Hicaz demiryolunun tahminî maliyeti 4 milyon

lira olarak hesaplanmıştı. 1901 yılı devlet

bütçesindeki harcamaların %18’ini aşan bu

miktar o dönem Osmanlı maliyesi için çok

büyük bir meblağdı ve projenin finansmanı

konusu önemli bir problem teşkil ediyordu.

Bunun üzerine finansman meselesinin

müslümanlardan toplanacak bağışlarla

çözümlenmesine, inşaatın başlangıcında

ortaya çıkacak acil para ihtiyacını karşılamak

üzere de Ziraat Bankası’ndan kredi alınmasına

karar verildi.

İslâm ülkelerindeki resmî-sivil birçok kişi

bağış kampanyasına destek verdi ve ilk bağış

50.000 lira ile II. Abdülhamid’den geldi. Onu

diğer devlet adamları ve bürokratlar takip etti;

bu arada çok sayıda memur kendi arzusuyla

birer maaşını bağışladı. Resmî nitelikteki

yardımların ardından halkın bağışları

geldi. Başta Hindistan, Mısır, Rusya ve Fas

müslümanları olmak üzere Endonezya’dan,

Singapur’dan, Güney Afrika’dan, Avrupa’daki

bazı İslâm cemiyetlerinden, Tunus, Cezayir,

hatta Amerika’dan bağışta bulunuldu.

Fas emîri, İran şahı ve Buhara emîri gibi

müslüman devlet idarecilerinden de yardımlar

geldi. Bu geniş katılım, Hicaz demiryolu

projesinin bütün dünya müslümanlarınca

benimsendiğinin bir işaretiydi.

İstanbul Havalimanı’nda ise durum biraz daha

farklı.

Yapım maliyeti açısından 25,6 milyar Euro

ile dünyanın en pahalı havalimanı olarak

belirlenen yeni havalimanı yolcu başına

maliyet hesabına göre ise 4. sırada yer alıyor.

Üstelik bu rakam girişimciler tarafından

karşılanıyor. Devlet ise işletme garantisi

veriyor.


62

ÇOCUKLARIMIZ TEHLİKEDE!

Deniz UNAY

Sosyal Medya Uzmanı

Teknoloji bağımlılığı her yaştan

bireyleri olumsuz etkilese de en

çok çocuklarımızı ve gençlerimizi

tehdit etmektedir. Çocuklarımız

bizlerin geleceğidir, gençlerimiz

yarınımızın inşasını yapacak

olanlardır. Onları korumalı

ve kollanmalıyız. Bunun için

öncelikle çocuklarımızı teknolojik

elitlerden en verimli şekilde

faydalanacak şekilde eğitip

onları bu akıllı cihazlara emanet

etmeyelim.

HURSAD Ekimiz, Teknoloji

bağımlılığına dikkat çekmek ve

siber çağında çocuklarımızı nasıl

korumamız gerektiğiyle ilgili

özel dosya hazırladı…

Konuyu Sosyal Medya Uzmanı

Deniz Unay ile konuştu…

“Anne ve Babalar Teknolojik

Cihazlar Çocuklarınızın Bakıcısı

Değildir.”

İnsan, hayatını kolaylaştıracak

her şeyi kullanabilen ve

onu geliştirebilen aklıyla,

becerileriyle ve amaçlarıyla

yaşayan üstün bir canlıdır.

Hayatı kolaylaştıran en önemli

unsurlardan biride teknolojidir.

Teknoloji, günlük hayattaki

karmaşık ve zor olan işleri

kolaylaştırdığı sürece çok değerli

olan bu alan, insanın diğer

duygulularına hitap etmeye

başladığı andan itibaren dikkat

edilmezse tehlikeli bir şeye

dönüşeceği ve dönüştüğü bir

gerçektir. Gelişen teknolojiyle

beraber, hayatımıza hızlı

şekilde giren akıllı cihazlar

artık vazgeçilmez hale geldiği

görülüyor ve bu vazgeçilmez

olan cihazlara bağlılık artık yeni

bir safhaya geçmiş durumda,

bağımlılık yani “Teknoloji

bağımlılığı”…

Yaklaşık 20 yıl önce ile bugün

arasındaki teknolojik fark

ile bugünden 20 yıl sonrası

arasındaki farkın bu gidişle daha

çok olacağını söylemek gerçekçi

bir yaklaşım olacaktır. Telefonun

icadı ve üstünden geçen

yıllar sonrası akıllı telefonlara

dönüşmesi, televizyonun zaman

yolculu, bilgisayarın gelişerek

hayatımızın vazgeçilmez bir

unsuru oluşu ve diğer tüm

değişimler baktığımız zaman

bir yönüyle bizleri çok etkiledi,

“Bağımlılık.”

Bağımlılık kişiye, aileye,

topluma; psikolojik, sosyolojik

ve ekonomik zararlara yol açan,

bedensel, ruhsal ve sosyal hayatı

olumsuz etkileyen bir olgudur.

Bizler ne kadar bu bağımlılığı

sadece madde, alkol ve kumar

bağımlılığı olarak ele alsak da

hayatımıza değişen ve gelişen

teknolojiyle beraber insanların

duygularını, hırslarını ve

arzularını yaşama fırsatı veren

platformların getirdiği yeni bir

bağımlılıkla tanıştık, “Teknoloji

Bağımlılığı”. Bugün tüm dünyada

ve ülkemizde Yeşilay tarafından

bağımlılık listesine alınan bu

sosyal rahatsızlık her yaştan

insanımızı etkilemektedir.

Bu büyük sorunu tarif ettikten

sonra aklımızdaki soruyu bu

konuya yıllarını vermiş olan bir

kişiye yöneltelim, Sosyal Medya

Uzmanı Deniz Unay’a…

-Peki, nedir bu Teknoloji

Bağımlılığı ve ne tür zararları

vardır?


Çocuklarımız Tehlikede! Teknoloji Bağımlılığı ve Siber Zorbalık 63

Deniz Unay: Teknoloji

bağımlılığı diğer bağımlılıklarda

olduğu gibi kişinin bağımlısı

olduğu teknolojik ürüne

ulaşamadığında yoksunluk

yaşadığı bir durum olarak

tanımlanabilir. Bu bağımlılığı

bedensel ve sosyal olarak

sınıflandırabiliriz. Bedensel

olarak bakarsak, aşırı

derece ekrana bakmaktan

kaynaklanan gözlerde yanma,

özellikle telefon kullanırken

sürekli başın önde olmasına

bağlı boyun kaslarında ağrı ve

sertleşme, beden duruşunda

bozukluk. Yazı yazmak için

yoğun bir şekilde parmakları

kullanmaktan elde uyuşukluk,

halsizlik vb. sonuçları olacağı

gibi sosyal olarak da aşırı

yoğunlaşmayla kişinin yapması

gerekenleri erteleme ve

yapmama sonucunda akademik

başarıda düşüş, kişisel, aile

ve okul sorunları, zamanı

idare etmede başarısızlık.

Vaktinin büyük çoğunluğunu

harcayarak geç saatlere

kadar kullanımdan dolayı

uyku bozuklukları, aşırı uğraş

sonucu unutulan öğünlerden

dolayı yemek problemleri,

aktivitelerde azalma. Çocuğun

vaktinin büyük kısmını bu

cihazlarla geçirmesinden dolayı

toplumsal yaşamdan kaçma,

içe kapanıklık, depresyon,

otizm, dikkat eksikliği ve

pipolar bozukluk gibi sorunlara

yol açmaktadır.

“İnsan yaşamı esnasında

3 tip varlık gibi görünür;

bedensel, ruhsal ve sosyal

varlık. Teknoloji bağımlılığı

varlığımızı olumsuz yönde

etkilemektedir.”

-Siber Zorbalık nedir? Ve

Teknoloji Bağımlılığıyla olan

ilişkisi nedir?

-Teknolojiyle beraber gelen

ve sizin zorbalık olarak

adlandırdığınız siber tehlikeler

nedir?

Deniz Unay; “Siber Zorbalık”

derken burada internet

üzerinden bilgisayar olsun,

akıllı cihazlar olsun girilebilen

ve menşei belli olamayan oyun

ve oyun tarzı uygulamaları

kastediyoruz. Burada her

türlü suç ve suça teşvik

hatta intihara sürükleme

gibi birbirinden farklı çok

hayati anlamda problem

oluşturan sıkıntılar mevcut.

Son zamanlarda adını sık

duyduğumuz Mavi Balina ile

başlayalım. Oyunun resmi

bir internet adresi ve yasal

satışı olmadığını, sosyal

medya organları üzerinden

bir yöneticinin gönderdiği

kişiye özel linkler aracılığı ile

oynanabildiğini belirtelim.

Mavi Balina türevleri aslında

bir oyun değil, “Siber

Zorbalık”… Bu siber zorbalık

önce gönderdiği bir linkle

çocuğun bilgisayarını, cep

telefonunu ya da tabletini ele

geçiriyor, oradaki bütün kişisel

bilgilere ulaşıyor. Kişinin özel

fotoğrafları, kimlik bilgileri,

malindeki yazışmalara kadar

her şey var bunun içerisinde.

Sonrasında çocuğa bazı emirler

gitmeye başlıyor. 50 görev,

her gün bir tanesi olmak üzere

veriliyor. İlk görev mesela ‘bir

kâğıda mavi balina çiz gönder’

gibi oluyor. Bu süre zarfında

çocuktan bazı müzikleri

dinlemesi, bazı filmleri izlemesi

isteniyor. Bu müzik ve filmlerle

çocuğun duyguları manipüle

edilerek subliminal mesajlar,

olumsuz tepkiler çocuğa

yerleştirilmeye başlanıyor.

“Gece 04.20’de kalk şu filmi

izle” gibi talimatlar var hatta…

Facebook’ta kurulan 4’ü 20

geçe grubuna 250 binden fazla

insan katıldı ve o saatte “evet

buradayız” dediler.

Bu tarz oyunların, teknik

olarak kaynağı bulunamadığı

için engellenemediğine dikkat

çeken Unay, “İnternetin


64

deep web dediğimiz karanlık

dünyasından gelen bu

oyunlarla teknik açıdan baş

etmek çok zor. Maalesef

bu tarz oyunların sayısı

ve türevi artmaya devam

edecek. Çocuklarımızın

özellikle sosyal medyada

kurdukları arkadaşlıklara,

bilgisayarda vakit geçirdiği

unsurlara çok dikkat etmemiz

gerekiyor. Evlatlarımızın

15-16 yaşından önce sosyal

medya hesabı açmalarına

izin vermeyelim. 9. sınıfa

gelmeden önce çocuklarımıza

akıllı telefon almayalım. Kişilik

gelişimleri belli bir noktaya

ulaştıktan sonra bu imkânları

çocuklarımıza sağlarsak daha

güzel olur.”

Farkındalık oluşturmalıyız

Milli Eğitim Bakanlığı’na

sunulan ve izni alınan Sosyal

Medya Etkileri ve Mobil Yaşam

Üzerine Teknoloji Bağımlılığı

projesiyle dört yıldır okulları

gezerek seminerler veren

Unay, sadece 2018 yılında

100 binin üzerinde öğretmen,

öğrenci ve veliye ulaşmış.

Unay, “Okullara gittiğimizde

görüyoruz ki çocukların

yüzde 90’nı bu oyunlardan

haberdar. Hem basın çok

ilgi gösterdi hem çocuklar

arasında çok yaygınlaştı

hem de çocukların sevdiği

Youtuberlar “bu oyunlar çok

tehlikeli dikkat edin” şeklinde

videolar yayınladılar. Bu

videoların çok olumlu etkileri

oldu. Biz çocuklara ‘bu oyunları

oynamayın, çok tehlikeli’

demiyoruz, bu zaten onların

bildiği bir şey. Bir arkadaşınız

oynuyorsa davranış modeliniz

ne olmalı? Sorusundan yola

çıkarak çocuklara farkındalık

kazandırmaya çalışıyoruz.

Çocuk, Mavi Balina oynayan

birine acil bir şekilde müdahale

etmesi gerektiğini hissetmeli.

‘Arkadaşımı vazgeçirmeliyim,

sokağa çıkarıp onunla daha

fazla vakit geçirmeliyim,

gücüm yetmiyorsa ailesine,

öğretmenine haber vermeliyim

ve bunu acil bir şekilde

yapmalıyım” farkındalığını

kazandırmaya çalışıyoruz.

Bunu başarırsak o çocuğun

önüne 100 tane Mavi Balina

türevi oyun da gelse hiçbir

şekilde etkilenmeyecektir.

Okullarımızda, bu oyunları

oynayan arkadaşlarına

müdahale ederek belki de

onların hayatlarını kurtaran

çocuklarımız var.”

Bu, masum bir iş değil!

Gittikçe daha büyük bir

sorun haline gelen teknoloji

bağımlılığı ve yanında getirdiği

siber zorbalık ve diğer tehlikeli

unsurları teknik bir yol izliyor

ve bugün ve yarın başta

çocuklarımız olmak üzere hep

tehlike altında olacağız.

Sosyal Medya Uzmanı Deniz

Unay, “Teknik olarak çok

kısa bir sürede milyonlarca

sahte hesap açılabiliyor,

Whatsapp’tan doğrulama

kodları alınıyor. Bu numaralar

doğuyor ve ölüyorlar,

kendini imha ediyor, o

yüzden izini süremiyorsunuz.

Bugün ülkemizde telefon

numaralarının nasıl başladığını

biliyoruz. Hazırlanacak

bir yazılımla belli bir

numara aralığı girilerek o

numaralardan kaç kişinin

Whatsapp kullandığını tespit

etmek çok kolay. Ortaya çıkan

listeden ister seçerek ister


Çocuklarımız Tehlikede! Teknoloji Bağımlılığı ve Siber Zorbalık

65

rast gele numara belirleyerek

mesaj gönderebilirsiniz.

Mesajlara geri dönme oranı

dünyada yaklaşık binde

3’tür. Reklam SMS’lerine

bile insanların geri dönüş

oranları binde 3 civarındadır.

Bu karşı konulamaz bir

istatistik, insanlar mutlaka

geri dönüyorlar. Çocuklar

daha çabuk tuzağa düşüyor.

Ülkemizde bu tarz vakalar

var, benim de gördüğüm

görüştüğüm çocuklar var.

Bu masum bir iş değil,

masumlaştırılacak bir iş hiç

değil” şeklinde konuşuyor.

-Peki, bu problemi nasıl

aşacağız yani nasıl bertaraf

edeceğiz?

Deniz Unay: Teknoloji

bağımlılığına karşı en

keskin çözüm farkındalığın

artması yönünde atılacak

adımlarla gerçekleşecektir.

Farkındalığı artan bireyler

teknolojiyi ihtiyacın dışında

fazla kullanmamakla

beraber bulundukları

hayatın sosyal ve kültürel

dokusunu kaybetmemekte ve

bağımlılığın sosyal ve bedensel

zararlarından korunacaktır.”

Unay şu konulara dikkat

çekiyor…

“Bağımlılığı azaltmanın en

güzel yolu eski alışkanlıklara

dönmek şeklinde olacaktır.

Çocuklarımızı parklardan

bahçe ve sokaklardan alıp

eline tehlikeli bir cihaz verip

dünyanın tüm kötülükleri ile

buluşturduk. Artık bu tehlikeli

duruma el atma vakti geldi.

Çocuklarımızı arkadaşları ile

doğal yollardan görüşmeleri

için yönlendirmeliyiz,

Böylelikle arkadaş çevresi

genişleyecek ve yalnızlık

gibi duyguları yenecektir.

Çocuklarınızı yetenek ve ilgi

alanlarına uygun spor dallarına

yönlendirerek boş vakitlerine

daha güzel bir amaç için

kullanmasını sağlayabiliriz.

Çocuğumuzun arkadaşlık

ilişkilerini destekleyip onları

bir araya getirecek aktivite

planlayıp kötü ve zararlı

şeylerden uzak tutabilir

aynı zamanda arkadaşlarını

bilip çocuğumuzun güvenli

dostluklar kurmasını

sağlayabiliriz. Çocuğumuzun

bilgisayar kullanımını

kontrol edip ve sanal

ortamdaki arkadaşlarını

tanımak kötü niyetli

insanlardan uzak kalmasını

sağlamamıza yardımcı olur.

Bilgisayarlarınızda güvenli

internet uygulamalarının

olmasına özen göstermeliyiz.

Uzun süreli bilgisayar

kullanan çocuğumuzu

engelleyemiyorsanız mutlaka

uzman yardımı alıp onu

alışkanlık yapacak şeylerden

koruyabiliriz. Akıllı telefon/

tablet vs. gibi aletleri çocukları

teselli etmek, susturmak için

asla kullanmamalıyız çünkü

çocuk istediği şeye ulaşmak

için ebeveynleri kullanmayı

çok iyi bilir buna engel olup

istediği şey eğer faydalıysa

verebileceğinizi, zararlıysa

vermeyeceğimizi öğretmeliyiz.

Yemek ve çay saatlerinde

bilgisayar başındaki çocuğa

servis yapmayarak onun

bizlere katılıp aile olgusunu

güçlendirmeli ve bütünleşmeyi

sağlamalıyız. İş hayatı ne

kadar yoğun olsa da mutlaka

çocuklarımıza vakit ayırmalıyız

onlara değerli olduklarını

hissettirmeli ve onların iyiliği

için mücadele ettiğimizi

göstermeliyiz.”


66

“OTUZ KUŞ”

Dursun ALİ ERZİNCANLI

Ben, babamın en hüzünlü yanıyım.

Ben, babamın aslan kahramanıyım

Öyle değil mi baba!

Gözlerin kıpkırmızı.

Çok mu ağladın?

Baba, o geceyi birde benden dinle.

Ama her zamanki gibi dinle,

Tebessümle.

Rüyamda kanat sesleri

duydum, mevsim yazdı.

Kanat seslerinin ardından,

Muhteşem bir koku yayıldı etrafa.

Sanki biraz gül biraz leylaktı.

Sonra otuz kuş gördüm, hepsi beyazdı.

Otuz kuş, gökyüzüne şehadet diye yazdı.

Bir ses duydum, sala sesiydi.

“Hayırdır” dedim.

“Hayırdır” dediler.

Çukur Kuyu’daki gökyüzü

gibiydi uçtukları yer.

Ve beni tutup gökyüzüne yükselttiler.

Kanatlarında kan vardı.

“Hayırdır” dedim.

Hadi sende uç,

Bizden hızlı uçabilirsin dediler.

Otuz kuş, beni boşluğa bıraktı Baba.

Birden uyandım.

“Hayrolur” dedim.

Meğer, gecesi vatanım için kâbus

olacak bir güne uyanmışım.

Gökyüzünün yıldızlarını çalıp omuzlarına

takan hain yüzler gördüm o gece.

Ruhları yoktu.

Korkar mı senin oğlun, korkmaz..

Korkmadım!

Zekai paşamı aradım.

“O makam senin

namusundur Ömer.

Ben gelene kadar namusunu koru.

Gerekirse o vatan hainini vur.

Vazifenin sonunda

şehadette var Ömer.

Hakkını bana helal et..”

Paşam, şehadet der demez,

Yine kulağıma kanat sesleri geldi.

Rüya değil bu kez.

Uyanıktım.

Muhteşem bir koku yayıldı odaya.

Bir şey oldu o an..

Sanki Ellerim, omuzlarım

çeliktendi.

Sanki tek başıma tüm

dünyayla savaşabilirdim.

Vatan hainine döndüm,

Arkasında karanlık yüzlü

adamları vardı.

“Giremezsiniz!” Dedim.

Bir aslanın karşısında duran

çakallar gibiydiler.

Ve saldırdılar.

Silahımı çekip baş haini

alnından vurdum.

Yine kuşları gördüm baba.

Bana doğru uçuyordu.

Otuz kuş, kanat sesleri,

vücuduma dokunan..

Ve kanatlarında kan.

Sala sesi, gökleri yırtan.

Muhteşem bir koku.

Gül mü? leylak mı? içime yayılan

Ve Çukur Kuyu’nun gökyüzü,

Masmavi, Bulutsuz ve sessiz.

Ve sessizlik…

İçimde huzur, Gökyüzündeyim.

Ama artık kuşlar beni

tutmuyor baba.

Uçuyorum.

Ve onlardan hızlıyım.

Meğer ben, şehit olmuşum baba.

Bil ki yalnız değilim burada.

Yine ordudayım,

Şehitler ordusunda.

Baba, ne oldu biliyor musun?

Peygamber alınlarımızdan öptü.

Şehitlere dedi ki;

“Kardeşlerinizi tebrik edin,

Bunlar benim garip şehitlerimdir.

Çünkü sizler düşmanla

savaşırken şehit oldunuz,

Onlar kardeş bildikleri

hainlerle savaştı.

Sizlerin silahları vardı,

Ama bunlar silahsızdı.

Sizler tanklarla savaştınız,

Bunlarsa kendi tanklarının

altında ezildi.

Sizler uçaklarla düşmanı

bombalarken şehit oldunuz,

Ama bunlar kendi uçaklarından atılan

bombalara göğüslerini siper etti.

Bunlar benim gariplerimdir.

Tebrik edin kardeşlerinizi.”

Baba, milletime söyle;

Al bayrağın dalgalandığı

her yerde biz varız.

Paşama söyle;

Namusumu çiğnetmedim.

Anama, çocuklarıma, eşime,

kardeşlerime söyle;

Deki Ömer size bir vatan bıraktı.

Çekinmeden, bu vatan

bizim diyebilirsiniz.

Çünkü bedelini ödedim.

Baba, ben oğluma, Ertuğrul’a

bu vatan için ölmeyi öğrettim.

Sende bana öğrettiğin gibi,

Vatan için yaşamayı öğret.

Bu vatan sizin baba!

Otuz kurşun yedim,

Bedelini ödedim.

Babacığım;

Hürmetle ellerinden öperim.

Ben, babamın en hüzünlü yanıyım,

Ben, babamın aslan kahramanıyım

Ben, vatanımın asil kahramanıyım…


MANŞETLERİN DİLİNDEN

67

15 TEMMUZ 2016

İHANET GİRİŞİMİ


68

EROL BODUR

HUZUR VEREN ŞEHİRLER

MEKKE-MEDİNE-KUDÜS

İslam Medeniyeti, bir şehir medeniyetidir. İslam Medeniyetinde şehirler, fiziki ve sosyal özelliklere sahiptir.

Fiziki olarak bir daire şeklinde planlanır ve bu dairenin merkezinde cami bulunur.

Diğer yapılar, bu mabedin çevresinde sıralanır.

Madde ile mana bir uyum

içerisindedir.

Sivil mimari oldukça mütevazi,

dini mimari ise görkemli olur.

Bunun en güzel örneğini

mütevazi Topkapı Sarayı ile

onun karşısındaki görkemli

Sultanahmet Camii’nde

görebiliriz.

İslam şehirlerinde en yüksek

bina minarelerdir.

Maddi yaşantıda bile ibadet

şuuru verilmek istenir.

Çeyrek asırdır, mesleğim gereği

şanslı bir gezgin olarak, değerli

dostlarımızla dünyanın birçok

ülkesindeki şehirleri geziyorum.

Antik Çağ, Roma, Bizans, Emevi,

Selçuklu ve Osmanlı’nın izlerini,

gezdiğim yerlerde sürerek bir

ders çıkarmaya çalışıyorum.

Bu şehirlerin bir kısmının

insanlara huzur verdiğini

rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu yazımda sizlere, huzur veren

şehirlerden Mekke ve Medine’yi

anlatmak istiyorum.

Şehirlerin Anası

Mekke…

Bir Haremeyn şehri olan Mekke,

tarihi Hz. Adem ve Hz. Havva’ya

kadar gittiğinden, “Şehirlerin

Annesi” demek” ne kadar

doğrudur.

Yaklaşık 12 bin dağıyla adeta

dünyanın maddi manevi ağırlık

merkezidir.

Namazlarımızda yöneldiğimiz

Kabe’nin burada oluşu, birçok

peygamberin uğrak yeri olması,

ulu’lazm Peygamberlerden

Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail,

Hz. Hacer, zemzem mucizesi,

Hz. Peygamber’in doğumu ve

peygamber oluşu, bu şehre ayrı

bir önem kazandırır.

Müslümanlar için Mekke’yi ziyaret

özel bir huzur vesilesidir.

Şair, bu mutluluğu şöyle ifade

ediyor;

“Her kime Kâbe nasip olsa

Hüda rahmet eder,

Sevdiği kişiyi Hak hanesine

davet eder”

Bu kutlu şehir her yıl, üzerine

güneş doğan günlerin en hayırlısı

Arafat Gününü yaşamaktadır.

Dünyanın kendi çevresinde

dönüşünü sembolize eden tavaf

ibadeti burada yapılır.

Bir hicret hatırası Sevr mağarası,

ilk vahye muhatap olan Hira

mağarası, Hz. İbrahim’i hatırlatan

Mina ve şeytan sembolleri,

Müzdelife, Hz. Peygamber’in

Mekke’nin fethinde sancağını

diktiği yerdeki Raye Mescidi,

O’nun mucizelerinden biri olarak

kendisine gelen ağacın olduğu

Şecere Mescidi, cinlere namaz

kıldırdığı yerdeki Cin Mescidi,

hayat arkadaşı müminlerin annesi

Hz. Hatice’nin hatırası Cennet’ül

Mualla Kabristanı, İslam tarihinin

en önemli mekanlarından

Hudeybiye, Hz. Meymune

annemizin kabri, Zübeyde ve

Mihrimah Sultanları hayırla

yad edeceğimiz Ayn-i Zübeyde

su kanalları ve daha niceleri

Mekke’dedir.

Bu denli hatıra yüklü bir şehre

girer girmez bir huzur kaplar

içinizi.

Diliniz tutulur.

Kalbiniz çarpar. Tarifi mümkün

olmayan hallerle karşılaşırsınız.

Şairin dediği gibi:

“İçsen bu sudan dostum bir

daha susamazsın.

Bir hal gelir, ağlayamazsın,

susamazsın.”


69

Hicret ve Kardeşlik

Yurdu Medine…

Medine, şehir demektir.

Resul-i Ekrem’in ravzası ve

Mescid-i Nebevi merkezlidir.

Adeta bize şu mesaj verilir: Şehir,

Medine gibi olmalıdır.

Medine-i Münevvere’deki

huzurun kaynağı, kâinatı nuruyla

aydınlatan Efendimizdir. Şair

bunu ne güzel ifade ediyor:

“Ol Resul-ü Mücteba hem

rahmeten li’l -alemin,

Bende medfundur deyu,

eflake fahreyler zemin.

Ravzasın ziyaret edip, dedi

Cibril-i Emin, Hazihi Cennat-ü

adnin fedhuluha halidin.”

Fahr-i Kâinat Efendimiz, “Bana

diğer şehirleri silip süpürecek

bir şehre hicret emri verildi.

Oraya Yesrib diyorlar, halbuki

o bir medeniyet merkezidir. Bu

şehir, demirci körüğünün, demirin

pasını attığı gibi kötülükleri

dışarıya atar” demektedir.

Hz. Peygamber, 14 günlük bir

yolculukla önce Kuba’ya geldi.

Orada ilk İslam Mescidini inşa

etti.

Sonra, “Ay doğdu üzerimize

Veda tepelerinden…” şarkılarıyla

görkemli bir şekilde o zamanki

adıyla Yesribe girdi.

Yesrib hastalıklı anlamına

geldiğinden ismini Medine olarak

değiştirdi.

Herkes O’nu evinde misafir

etmek istiyordu. “Devemi serbest

bırakın, o gideceği yeri bilir”

diyerek, Hazreti Halid b.Zeyd

Ebu Eyyub’a misafir oldu. Asırlar

öncesinden kendisine bağlılığını

ifade eden ve bu evi O’nun için

hazırlayan Yemen tubbasının

mektubunu Hazreti Halid ona

verdi.

Medine günleri mucize ile başladı

ve öyle de devam etti.

Ensar ile Muhacir kardeş yapıldı.

Çarşının kuralları konuldu.

“İbrahim (a.s)’ın Mekke’yi harem

ilan ettiği gibi, ben de Medine’yi

harem ilan ediyorum” dedi.

Medine, hürmet edilmesi gereken,

muhterem ve muazzam bir şehir

oldu.

Bu ışıltılı, nurlu şehirde huzur

bulabileceğiniz birçok mekân

vardır. “Evim ile minberim

arası cennet bahçelerinden

bir bahçedir“ dediği Ravza-i

Mutahhara,

“Uhud bizi sever, biz de Uhud’u”

dediği Uhud Dağı ve mis kokulu

Şehitlerin Efendisi Hz. Hamza,

günlerce ziyarete konu olabilecek

hatıralarla dolu Cennetü’l Baki,

Mekke ve Kudüs’ü hatırlatan

Kıbleteyn Mescidi, temeli takva

üzere atılan ilk mescid Kuba…

Medine’de, şehri surlarla ören,

Mescid-i Nebi’ye mihrab yapan

Kanuni Sultan Süleyman’ı,

yeşil kubbeyi yapan Sultan 2.

Mahmud’u, minberini gönderen

Sultan 3. Murad’ı, kubbelerini

yaptırıp mescidi yenileyen

Sultan Abdülmecid’i, Anberiye

tren istasyonu ve raylı sistemi

yaptıran Sultan Abdülhamid’i,

hatlarını yazan Abdullah Zühdi’yi

hatırlarsınız her gün.

Bir de ezanları vardır Medine’nin.

Okundukça yürekleri coşturan,

huzur veren…

Saadet Asrı’nın güllerinden Ebu

Hureyre’yi hatırlatan Ashab-ı

Suffası vardır.

Huzurla dualar edilen iftar

sofraları, yemyeşil hurma

bahçeleri vardır.

Huzur Şehri Mekke ve Medine.

Size ve sizi ziyaret eden

bahtiyarlara selam olsun.

“Dünya neye sahipse, O’nun

vergisidir hep,

Medyun O’na cemiyet,

medyun O’na ferd.

Medtyundur O masuma

bütün beşeriyet,

Ya Rab! Bizi mahşerde bu

ikrar ile haşret!..”


70

Huzur Veren Şehirler

Şehirlerin Çiçeği

Kudüs..

Birçok tarihçi tarafından ”şehirlerin

çiçeği“ olarak isimlendirilmesi,

Kudüs’e verilen değeri ve önemi

göstermektedir.

Üç semavi dinin anıtsal yapılarını

bünyesinde bulundurmaktadır.

Kudüs için “Gökte tasarlanıp, yere

kurulmuş şehir” denilmektedir.

Müslümanların ilk kıblesi ve

miraç mucizesinin gerçekleştiği

Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra

buradadır.

Hz. Meryem, Hz. Davud, Hz.

Süleyman, Hz. Selman-ı Farisi,

Hz. Rabiatül Adeviyye Kudüs’te

bulunuyor.

Hz. İbrahim, Hz. Sare, Hz. İshak,

Hz. Yakup ve Hz. Yusuf Kudüs’e

bir saat mesafedeki El-Halil

şehrindedir. Hz. Yunus Helhul’de,

Hz. Musa ise Eriha yolu üzerindedir.

Müslümanlar için “Burak Duvarı“,

Yahudilikte ise kutsal “Ağlama

Duvarı” Kudüs’tedir.

Hristiyanların Via Dolorosa

dedikleri, hacı oldukları “Çile Yolu”

Kudüs’tedir.

Hristiyanlara göre, Hz. İsa’nın

ilk mezarının bulunduğu Kıyam

Kilisesi, anahtarları Müslüman

ailede olan önemli bir ziyaret

yeridir ve Kudüs’tedir.

Kudüs ve Mescidi Aksa’nın

Zeytindağı’ndan seyrine doyum

olmaz.

İslam’ın sembolü Mescid-i Aksa

alanı içerisindeki altın kubbeli

Kubbetü’s Sahra, Emevi Halifesi

Abdülmelik bin Mervan tarafından

691’de yaptırılmıştır.

Ayakta duran en eski İslam eseri

olarak kabul ediliyor.

Asılı taş anlamına gelen Hacerul

Muallak burada olduğundan

“Kayanın Kubbesi” anlamına gelen

Kubbetü’s Sahra ismiyle anılıyor.

140 dönümlük Mescid-i Aksa’nın

alanı içinde Aksa Camii, Kadim

Mescid, Mervan Mescidi, Burak

Mescidi, şadırvanlar, su sebilleri,

hatıra su kuyuları, mihraplar ve

mermer minber bulunmaktadır.

Mescid-i Aksa’nın surlarını

yenileyen, Kubbetü’s Sahra’yı

çinilerle donatan Kanuni Sultan

Süleyman’ı rahmet ve saygıyla

anarsınız her daim.

Her mevsim latif havasıyla Kudüs,

huzur vermeye devam ediyor.

Merhum M.Akif İnan’ın Mescid-i

Aksa’ya olan özlemimizi ifade eden

sözleri ne güzeldir.

“Mescid-i Aksa’yı gördüm

düşümde,

Bir çocuk gibiydi ve ağlıyordu.

Dayanamıyorum bu ayrılığa,

Kucaklasın beni İslam diyordu.”


SUDAN’DAN DARBE

ULUSLARARASI HUKUKA AYKIRI

“TANIMA”

ABD Başkanı Donald

Trump, Golan Tepeleri

üzerinde İsrail’in

işgalini, ülkesinin

resmen tanıdığını

ilan etti. Karar tüm

dünyadan tepki geldi…

Trump’ın uluslararası

hukuka aykırı kararının

tanınmayacağı

vurgulandı.

Sudan’da sokak gösterilerin ardından

askeri darbe oldu. Darbeyle birlikte 30

yıllık Ömer El Beşir dönemi de sona

erdi. El Beşir ile birlikte hükümetteki üst

düzey birçok isim cezaevine gönderildi.

Yönetime gelen askeri yönetimde de

belirsizlik başlarken, ülke uzun süreceği

düşünülen bir kaos ortamına sürüklendi.

GAZZE’YE SALDIRIP,

SEÇİM YAPTILAR

İsrail, Gazze’ye saldırı düzenleyip

sandığa gitti. Erken genel seçimde

Başbakan Netanyahu’nun partisi Likud,

çok az oy farkıyla önde tamamladı…

Rakip parti Mavi-Beyaz İttifakıyla aynı

sayıda sandalye kazandı. İki parti de

meclise 35’er milletvekili gönderecek.

Netanyahu’nun sağ bloğun desteğiyle

yeniden başbakan olması bekleniyor.

Başbakan Binyamin Netanyahu’nun

yeni koalisyon hükümetini kuramaması

üzerine 17 Eylül’de yeniden erken

seçime gidilmesi kararı alındı.

MERVAN CAMİİ’NDE YANGIN

İşgal altındaki Doğu Kudüs’te

Mescid-i Aksa’da akşam

saatlerinde yangın çıktı.

Yangın, Mescid-i Aksa’nın doğu

tarafında bulunan Mervan

Camii’ndeki cami muhafızları

odasında başladı. İtfaiye

ekipleri yangını söndürürken,

konuyla soruşturma başlatıldı.

CAMİLERE TERÖR SALDIRISI

Yeni Zelanda’nın Güney Adası’ndaki

Christchurch kentinde cuma

namazı esnasında 2 camiye saldırı

düzenlendi. Teröristler, saldırı anında

canlı yayın yaptı. Terör saldırısında

49 müslüman şehit düştü. Ülkede

yas ilan edildi, dünyadan da saldırıya

ilişkin tepki mesajları yağdı.

MUHAMMED MURSİ VEFAT ETTİ

Mısır’ın demokratik yöntemlerle seçilmiş

ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi (67)

mahkeme salonunda hayatını kaybetti.

Mursi’nin duruşma esnasında hakimden söz

alarak konuştuğu belirtildi. Duruşmanın sona

ermesinin ardından mahkeme salonunda

bayılan Mursi, şehit oldu. Mursi’nin şahadet

haberinin ardından dünya genelinde birçok

ülkede gıyabi cenaze namazı kılındı.


GÖK BİLİMİNDE

ÇIĞIR AÇAN

GELİŞME

KARA DELİK

NASIL

FOTOĞRAFLANDI?

İnsanlık 10 Nisan 2019 tarihinde

yeni bir başarıya daha imza attı.

Bundan yaklaşık 100 yıl önce, ünlü fizikçi Albert

Einstein tarafından ortaya atılan ‘genel görelilik

teorisi’ ile varlıkları kâğıt üzerinde teorik olarak

ispatlanmış olan kara deliklerin görüntüsüne

ulaşıldı. Yaklaşık 2 yıldır beklenen büyük olay

gerçekleşti ve insanoğlu ilk defa bir kara deliği

görüntülemiş oldu.

Kara Delik Nedir?

Basitçe anlatmak gerekirse, yakınına gelen

nesnelerin kendi çekim alanından kaçmasına izin

vermeyecek kadar büyük bir kütlenin bulunduğu

uzay bölgesidir.

Bir alan düşünün ki, çekim kuvvetinden dolayı

içine aldığı maddelerin atom yapılarını bile

bozsun. Hatta bu güç o kadar yüksek olsun ki,

ışığın bile yapısını bozarak görünemeyecek

hale getirsin. Bundan dolayıdır ki teoride

varlığı ispatlanan kara deliklerin insan gözüyle

gözlemlenip gözlemlenemeyeceği konusu uzun

zaman tartışıldı.

Şimdiye kadar kara delikle ilgili birçok

illüstrasyon yapıldı ancak bunların hepsi sadece

bir tahminden ibaretti.

Bu illüstrasyonlarda ortası yuvarlak ve karanlık


ir yapı, bu yapının etrafında ise çekim

alanına girmek üzere olan maddelerin son kez

verdiği görüntülerden oluşan bir ışık hüzmesi

bulunuyordu.

Olay ufku dediğimiz bu ışık değneği, aslında kara

deliğin kütle çekiminden dolayı halka şeklinde

etrafını sarıp içine sürüklenen maddelerin son

kez verdiği bir görüntü.

İşte bilim insanlarının görüntülediği şey

de aslında kara deliğin kendisi değil, bu

bahsettiğimiz olay ufkuydu.

Olay ufkunun, dolayısıyla kara deliğin

fotoğrafı çekildiğinde ise

elde edilen görüntü, yapılan

illüstrasyonlarla birebir

uyuşuyordu.

Yani Einstein haklıydı, kara

delik gerçekti ve fizikte

‘açıklanamamış olan güçler’

kavramının en büyüğü olarak

karşımızda duruyordu.

Peki bu fotoğraf nasıl

çekildi?

İşin en ilginç kısımlarından biri

de burası.

Aslında insan zekasının

nerelere ulaşabileceğinin de

en büyük kanıtıdır bu proje.

Öncelikle M87 adındaki galakside bulunan kara

delik hedeflendi.

40 milyar km çapında ve galaksimizden

53 milyon ışık yılı uzaklıkta olan bu kara

deliğin seçilmesinin nedeni, Samanyolu

Galaksisi’ndeki kara delikten çok daha büyük

olması ve daha yavaş hareket etmesi. Bu

kadar uzaktaki bir cismin görüntülenebilmesi

için Dünya büyüklüğünde bir teleskopa ihtiyaç

duyuluyordu.

Dünyanın 8 farklı yerine teleskop yerleştirildi ve

bu teleskoplar koordineli bir şekilde çalışarak

sanki çok büyük, tek bir makine gibi kullanıldı.

Biri Güney Kutbu’nda olan bu teleskoplar atom

saatine göre ayarlandı ve aynı anda görüntü

almaya başladılar.

4 gün boyunca alınan bu görüntüler o kadar

büyüktü ki internet üzerinden gönderilemedi.

Bu yüzden mega harddisklerde toplandı.

Bu harddiskler Almanya ve ABD’de bulnan

gözlemevlerine taşındı. (Güney Kutbu’nda

bulunan Harddiski almak epey zaman almış

helikopterler iniş yapmakta

zorlandığı için)

Daha sonra mega

bilgisayarlarda işlenen bu

verilerin ardından ise elimize

bu görüntü geldi.

Tam olarak bir fotoğraf

olmayan bu görüntü, düşük

pikseline ve anlaşılmaz

görünen yapısına rağmen

insanlık için çok büyük bir adım

olarak karşımızda duruyor.

Bu fotoğraf sayesinde kara

deliğin kütlesi ölçülebilmiş,

saat yönüne döndüğü

keşfedilmiş ve gelecek

çalışmalar için birçok veri de

ele geçirilmiş oldu.

Kısa kısa bilgiler;

• Bulunan verilerin hiçbiri Einstein’in

teorisiyle çelişmiyor.

• M87 Galaksisi dünyamıza 50 milyon ışık yılı

uzaklıkta. Bu da demek oluyor ki çekilen

görüntü 50 milyon yıl öncesine ait. Başka

bir deyişle çekilmiş en eski fotoğraf.

• Güneşin 6,5 milyar katı büyüklüğünde ve

bilinen en büyük kara delik burası.

Bunun üzerine dahiyane bir fikir ortaya atıldı.

• Fotoğrafın net maliyeti 44 milyon Euro.


74

HÜZÜN ŞİİRİ

osman sarı

Çöl çöl olmuş kalbimiz bir hal olmuş bize

Ne bülbül ne gül kalmış bir hal olmuş bize.

Yağmalanmış kalbimin ülkesi Kudüs

Filistin ve Endülüs bir hal olmuş bize.

Buhara nerede ey baharı unutmuş kalbim.

Şam nerede bu akşam bir hal olmuş bize.

Sürülmüş sahipleri canım İstanbul’un

Tükenmiş gurbetlerde bir hal olmuş bize.

“Yağmalanmış

kalbimin ülkesi Kudüs

Filistin ve Endülüs

bir hal olmuş bize.“

Bizlere sunulmuş gerçi şarabı kevser

Nerdedir içenleri bir hal olmuş bize.

Önümüzde uçuşan sayfaları tarihin

Savrulmuş dört bir yana bir hal olmuş bize.

Geride paramparça bir şiir coğrafyası

Yakılmış, viran olmuş bir hal olmuş bize.

Sen niçin susmaktasın ey şiiri şairin

Bu zulüm boğmuş bizi bir hal olmuş bize.

Çıkmaz olmuş nerdedir kahraman dergilerin

Kahraman sayfaları bir hal olmuş bize.

Öpsek yeridir hüzünlü gözlerinden

Narin minarelerin bir hal olmuş bize.

Kan gölleri içinde şimdi Endülüs gülleri

Kapanmış Kudüs yolları bir hal olmuş bize.

Deli divane olmuş atları Kurtuba’nın

Dolaşır boynu bükük bir hal olmuş bize.

Dalıvermişler birden Elhamra avlusuna

Bulamamış bizleri bir hal olmuş bize.

Şiir videomuzu izlemek için

aşağıdaki QR Kodunu, mobil

cihazınızdaki QR kod okuyucu

uygulamayı kullanarak okutunuz

Derin uykular tutmuş bizi ey

Dağlar gürleyin bir hal olmuş bize.

Ey bizi bekleyip bekleyip hüzünlenen çağ

Bir hal olmuş bize bir hal olmuş bize.


PORTRE

75

JACINDA ARDERN

(Yeni Zelanda Başbakanı)

Dünyanın neredeyse tüm coğrafyalarına uzak ada ülkesi Yeni Zelanda… 52

Müslümanın şehit edilmesi tarihi gördüğü en vahşi terör saldırısıydı.

Eline makineli tüfeğini alan saldırgan aslında yıllardır Batı dünyasından

yükselen bir ayrımcılığın; “İslamofobi”nin vücuda gelen haliydi aslında.

Gördüğü her Müslümanı “terörist” ilan eden siyasetçilerden, iki cihan nuru Peygamber

Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) e etmediği hakareti bırakmayan sözümona

mizahçılar, gazeteci görünümlü ajan provokatörlerle dünyayı ateş çemberine

sürükleyecek İslam karşıtı söylemin zirvesiydi belki de Christ Church kasabasındaki

El Nur Camii’nde Cuma namazı kılan Müslümanlara toplu katliam yapmak.

Cılız sesler geldi Batı dünyasından… “Ama... Eğer... Sanki…” gibi

kelimelerle başlayıp, Müslüman kanı dökmenin haklı bir sebebini arayan

cümlelerle zar zor kınayanlar oldu bu vahşi terör saldırısını.

Haksız olanların sesini yükselttikleri anlarda hakkı savunmak zor iştir.

Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’in vicdanlı tutumu işte bu yüzden alkışlanmayı hak ediyor.

Ardern, şu hareketleriyle dünyaya örnek oldu:

• Müslümanlara sıcak tavrı takdir topladı

• Yeni Zelanda meclisinde Kur’an-ı Kerim okuttu.

• ‘Selamünaleyküm’ diyerek konuşmaya başladı.

• Cani saldırgan Brenton Tarrant’a eğip bükmeden “terörist” dedi.

• Herkesi kucaklayan bu tavrı nedeni ile kendisine ‘Ulusun annesi’ denmeye başlandı.

Tüm bunların birer sembolik anlamı ve değeri vardı. Vicdanlı bir yaklaşıma hasret kalan

İslam coğrafyası Yeni Zelanda Başbakanı’nın olayı nasıl ele alacağını merak ediyordu.

38 yaşında ülkenin en genç başbakanı olan Jacinda Ardern dünyanın örnek

alacağı bir şekilde davrandı. Cani saldırgan Brenton Tarrant’a terörist

demesi, adını dahi anmak istemediğini dile getirmesi takdir topladı.

Hayatını kaybeden Müslümanların ailelerini tek ziyaret eden samimiyetle sarılan

genç başbakan ülkesinde yaşanan acının hafiflemesine yardımcı oldu.


76

“DUALARIM KABUL OLDU”

Şarkıcı Sinan Akçıl, Umre ziyaretini HURSAD Dergimize anlattı…

Kabe’yi ilk gördüğünde neler hissetti?

Kutsal Topraklarda yaşadığı ve hiç unutamadığı anısı neydi?

Ziyareti sonrasında hayatında ne gibi değişiklikler oldu?

Ve en merak edileni, ilahi yazıp okuyacak mı?

Ekimiz sordu, Sinan Akçıl yanıtladı…

Öncelikle yakın zamanda yapmış

olduğunuz Umre ziyaretiyle

ile başlamak istiyorum. Sizi bu

yolculuğa iten gerekçe neydi? Bu

yola çıkmaya nasıl karar verdiniz?

Sinan Akçıl: Bu çağrı bende her

zaman vardı. Çocukluğumdan beri

içimde olan bir şeydi bu. Allah’la

çok yakın bir iletişmim ve kalbi bir

yakınlığım var. Hatta bu yakınlık

şarkılarımda da etkisini gösteriyor.

500’den fazla hit şarkım var ve hala

onları duyduğumda şükrediyorum.

Sürekli kendi kendime de

söylüyordum, ‘Allah’ım çok teşekkür

ederim’ diye. Ve işin sonunda

O’na daha yakın olmak için, aynı

zamanda şimdiye kadar yaşadığım

bu başarıların bir teşekkürü için

Umre yolculuğunu yapmaya

karar verdim. Çok sevdiğim bir

abim var Alpaslan Aslancı, onunla

beraber bu kararı verdik. Kendisinin

doğum gününe denk geliyordu

hatta, doğum gününü Kabe’de

karşılamak üzere yola çıktık.

Dergimizin geçen sayısında

“Kabe’yi gördüm” bölümümüzde

Umre’ye veya Hacca gidip

Kabe’yi gören ünlü kişilerin

o anki hislerini sormuştuk…

Aynı soruyu size de yöneltmek

isterim. Kabe’yi ilk görüdğünüz

anda neler hissettiniz?

“Kabe’yi gördüğümde...”

Sinan Akçıl: Ya bu tabi lafla

anlatılacak bir duygu değil. O anda

kolkola girmiştik Kabe’nin içerisine.

Kafam önümde gittim. Çünkü

bana uzaktan görmememi, kafamı

kaldırdığım anda tüm heybetiyle

karşımda görmemi tavsiye ettiler.

İçeri girip kafamı kaldırdığımda

Kabe tam karşımdaydı. O an benim

için tüm hayat durdu. Yaşadığım

her şey gözümün önünden

film şeridi gibi geçti. Aslında

bu dünyada yaşadığımız tüm

mücadelenin, sanat camiasındaki

kavga-gürültülerin veya başarı

çabalarının ne kadar boş olduğunu

ve sonunda hepimizin gelmesi

gereken yerin orası olması

gerektiğini düşündüm. Hala sözleri

çok iyi anlatan söz yazarı olmama

rağmen bunları kelime ile tarif

edemiyorum ama büyüleyici bir

andı diyebilirim. Defalarca yaşamak

istediğim bir andı o ilk görüş.

Yüzlerce söz yazmış birisiniz.

İlerleyen zamanlarda yazacağınız

sözlerde buraya bir atıf

bulabilir miyiz acaba?

“En büyük aşk, en büyük

ilham kaynağım…”

Sinan Akçıl: Mutlaka. Zaten

gizli gizli sinyallerini veriyorum

bazı şarkılarımda ama daha belli

ederek bunu yapacağım. Umre’den

döndükten sonra Lübnanlı ünlü

şarkıcı Maher Zain’le bir düet

yaptık. “Gülmek sadakadır” şarkısını

yazdım bir hadisten yola çıkarak.

İlk meyvesi o şarkı oldu ve bundan


77

sonra devam edecek. Bu yolculuk

aynı zamanda bana ilham

kaynağı da oldu. Bu, dünyadaki

tartışmasız en büyük aşk. O

yüzden bundan daha büyük bir

ilham kaynağı olamaz benim için.

Derler ki, Kabe’yi ilk

gördüğünüzde ettiğiniz dua

kabul olurmuş. Özel olmazsa

bu duanızı sorabilr miyim?

“Dualarım kabul oldu”

Sinan Akçıl: Aslında bir sonraki

yapacağım projenin, istediğim

kadar insana ulaşmasını

dilemiştim. Ailemde ufak tefek

sağlık problemleri vardı onların

yok olmasını istemiştim. İkisi de

kabul oldu. Bu tarz dileklerim

oldu. Bu duayı ederken karşılık

beklemiyorsun aslında, onu

orada unutuyorsun. Ama

sonra hayatının bir döneminde

bir bakmışsın o duan tam da

istediğin şekilde kabul olmuş.

Sizi bu yolculukta en çok

etkileyen şey ne oldu?

“Bu eşitlik ve hiçlik duygusu…”

Sinan Akçıl: Her bir kulun ne

kadar sıfır olduğunu ve ne kadar

eşit olduğunu… Herkes bizi iftar

için sofrasına davet ederken;

zenginle fakirin aslında tamamen

bir olduğunu tavafı yaparken,

hepimizin Allah’ın sıradan bir kulu

olduğunu ve onun yolunda hizmet

etmenin ne kadar karşılıksız bir

duygu olduğunu herkesle omuz

omuza namaz kılarken hissettim.

Dedim ki dünyanın bütün kulları

aslında sudan çıkmış birer balıklar

ve Allah katında çırıl çıplaklar. Bu

eşitlik ve hiçlik duygusu, Allah’ın

büyüklüğünü size aslında en iyi

anlatan duygu haline geliyor.

İşte tüm bu duygular bütünü,

beni en çok etkileyen şey oldu.

Başınızdan geçen ilginç

bir olay oldu mu peki?

Sinan Akçıl: Çok enteresan

bir şey yaşadım. Tüyleri diken

diken edecek bir şey. Orada

ben namaz kılarken beni çok

seven birisi benim fotoğrafımı

çekiyordu ve titriyordu adeta.

Sonra ben de namaz bittikten

sonra yürümeye devam ettim.

Arkamdan koştu geldi, elinde bir

kâğıt vardı. Kağıtta adım yazıyor.

Kabe’ye geldiğinde ailesine selam

gönderme amaçlı onların adını

kâğıda yazıp fotoğrafını çekmiş.

Beni de o kadar seviyormuş

ki kağıda ailesiyle beraber

benim adımı da yazmış. Ve

beni orada karşısında gördü.

Yani resmen Allah bizim orada

bulunmamız için çağırmış gibi. Bu

arkadaşımız 14 gün önce kendi

instagram hesabında bu hikâyeyi

paylaşmış. Bundan 14 gün sonra

ise Umre’de karşılaşıyoruz.

İnanılmaz bir hikaye. Tarifi,

duygusu anlatılmaz bir olaydı.

Ünlü birisiniz, sevenleriniz

ve tanıyanlarınız var. Bu ilgi

Suudi Arabistan topraklarında

ne seviyedeydi?

Sinan Akçıl: Evet, çok çok

fazla, sağolsunlar Türk

vatandaşlarımızdan çok fazla

ilgi oldu. Fotoğraflar vesaire.

Tabii bir süre sonra Allah’la baş

başa kalmak istiyorsun ve rica

ediyorsun insanlardan. Ama şu

da hoşuma gitti, beni görüp

de gülümseyen sayısız insan

gördüm. O ufak gülümseme bile

bir selamlaşma gibi oldu aramızda

ve iki tarafı da mutlu etmeye

yetti. Şaşıranlar da vardı ama

genel olarak güzel seviyede bir

ilgi gördüğümü söyleyebilirim.

Peki birazcık bu konunun

dışında doğru açılalım. Pop’dan

önce bir klasik müzik geçmişiniz

var. Bazı sanatçılar klasik

müzik ve tasavvuf müziği

arasında bağlantılar görürler.

Sizin bu konudaki görüşünüz

nedir? Tasavvuf müziği ile

ne kadar ilgilisiniz? Bu yönde

bir çalışmanız olacak mı?

“Tasavvuf müziği yapmak ve

eser sunmak

istiyorum”

Sinan Akçıl:

Kesinlikle...

Kesinlikle

klasik müzik ve

tasavvuf müziği

bir noktada,

teknik olarak

bağdaştırılabilir.

Bu yönde

çalışmalarım da

olacak. Modernleştirmek istiyorum

aslında biraz tasavvuf müziğini.

Bu dediğin enstrümanları, gitar

ve piyanoyu kullanarak tasavvuf

müziği yapmak ve bir eser

sunmak istiyorum. Bu bir ilahi

olabilir, modern bir ilahi olabilir

ya da başka bir perspektiften

baktığımızı belli eden bir çalışma

olabilir. Yeter ki bizi sevenlere ve

takip edenlere ve genç nesile,

onları yormadan bu müziği

anlatabilmek istiyorum.

Hac ve Umre dışında da birkaç

soru sormak isterim. Geçmiş

röportajlarınızdan birinde

siyasete atılmak istediğinizi

belirtmiştiniz. Bu düşünceniz

hala devam ediyor mu?

“Siyasetin gülen yüzü

olmak istiyorum”

Sinan Akçıl: Evet, kesinlikle.

Çünkü millete vatana çok düşkün

bir çocuk olduğum için müziğim

ve şarkılarım dışında da Türk

insanına hizmet etmek istiyorum.

Bundaki tek amacım budur. Nasip

olursa hala aklımda var. İlerleyen

yıllarda bunu düşünüyorum.

Peki, diyelim ki siyasetçi

oldunuz. Sinan Akçıl nasıl

bir siyasetçi olur?

Sinan Akçıl: Bence siyasetin

gülen yüzü olur. Ve mutluluk

mesajları veren, birleştirici

mesajlar veren ve gençliği

doğru bir yola itmeye çalışan

bir siyasetçi olacaktır. Daha

ziyade gençlik ve sanat

alanında çalışmalar yapan bir

siyasetçi olmak istiyorum.

Peki siyasi konuda bir

idolünüz var mıdır?

Sinan Akçıl: Ülkesine iyi bir

şekilde hizmet eden ve bundan

karşılık beklemeyen her

siyasetçi benim idolümdür.


KİTAP KÖŞESİ

79

Mahrem ve Münzevi

Nurullah GENÇ

Peygamber efendimize yazdığı ödüllü naatı Yağmur

ile gönüllere taht kuran şair Nurullah Genç’in tüm

şiirleri tek bir kitapta toplandı: Mahrem ve Münzevi.

Usta şairin kaleminden hayata armağan ettiği

kelimelerle Allah ve Peygamber sevgisini yaşatan,

aşkla tanıştıran, ayrılık acısını tattıran, hasret

çektiren ve yalnızlığa merhem olan şiirlerinin

bulunduğu bu özel eser, okura Nurullah Genç

hissiyatından oluşan bir hayat serüvenine tanık

olma fırsatı sunuyor: Ömür denilen nehre lirik bir

akıntı oluyor Yağmur’la gelen şair...

Taşları Yemek Yasak

İsmet ÖZEL

“İşte Allah’ın insanlar için gönderdiği emir ve nehiyler

böyledir. İnsan ancak bu emir ve nehiylerle

hakikatin nasıl tecelli edebileceğini öğrenebilir.

Eğer Allah’ın emrettiği ve yasakladığı şeylerle

ilk karşılaşan insan bunu tabii karşılarsa, aklına

uygun bulursa bu emir ve nehiylerden hiçbir şey

öğrenemez. Ama bazı izleri takip edip emir ve nehiylerin

nelere tekabül ettiğini öğrenebilirse hakikate

varabilir.”

İpek Yolu’ndan Afganistan’a

Erdem BAYAZIT

Mesel

İskender PALA

1970’li yılların sonunda patlayan Afganistan olayı, Erdem

Bayazıt ve arkadaşlarının en çok üzerinde durduğu, İslam

dünyasının kanayan yaralarından biri olmuş tur hep. “Bir

yüzüm Batıya dönük/Bir yüzüm Doğuya/ Arkamda bütün

yönler/Önümde kıble!” dizelerinin şairi bu acıya duyarsız

kalamazdı ve kalmadı da. Olaylara, yönü kıbleye dönük

olarak baktı. Pergelin bir ayağını hep sabit tuttu. Bayazıt ve

arkadaş grubu yazılarıyla, şiirleriyle, hikâye ve romanlarıyla

dünyanın seyirci kaldığı bu dramı biteviye gündeme getirmeye

çalıştılar. Bilhassa Cahit Zarifoğlu, şiir ve yazılarında

Afganistan konusunu o kadar çok işledi ki adı “Afganistan

şairi”ne çıktı. Erdem Bayazıt da “Afganistan yazarı” olarak

akıllarda kaldı. İşte bu kitap da “içeriden bir gözün” kaleminden

bir İslâm coğrafyası hikâyesidir.

“Doğu kültürü sosyal hayatı hikâyelerle harmanlamayı,

kuşaktan kuşağa aktarırken büyük veya küçük hikâyeler

üzerinden ilerlemeyi sever. Bazen kulağımızdan

kısa bir hikâye girer, zihnimize veya kalbimize yerleşir,

benliğimiz ile özdeşlik kurarak bize bir ders verir. Modern

zamanlar maalesef bu devamlılığı bozdu ve bizi

o tür medeniyet taşıyıcı hikâyeciklerden, mesellerden

mahrum bıraktı.

Bu coğrafyanın ve medeniyetin bağrında özenerek ve

göz nuru ile üretilen iğne oyaları maalesef ucuz pahaya

feda edildi. Ve şimdi bazısını restore veya tamir

etmeye, kimisinin imitasyonunu yapmaya, kimisini de

inşa ve ibda usulüyle yeniden üretmeye mecburuz.”


80

BULMACA

SUDOKU


81

More magazines by this user
Similar magazines