HURSAD-3.SAYI

hursad



İÇİNDEKİLER

11

Diyaeddin ŞAHİN - Kahramanlarımız

İstanbul’da Hac Umre ve Turizm Fuarı Rüzgarı

Mehmet UZUNER - Hac ve Umreye

Gitmek O Kadar Kolay mı?

Umre Fiyatlarına Yapılan Zamlara Karşı İsyan Büyüyor!

TÜRSAB Başkanı Firuz Bağlıkaya’dan

HURSAD’a Özel Açıklamalar

ÖZEL SÖYLEŞİ - Dünya Şampiyonu Güreşçimiz Rıza Kayaalp

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan

HURSAD’a Özel Açıklamalar

Melih Cem Kılıç - Helal Turizm’de Güncel Eğilimler

TÜMSİAD Başkanı Yaşar Doğan: Endüstri 4.0 Kaçırılmamalı

Kâbe’yi Gördüm

Nejat Özden - Anadolu ve Bereketli Hilâl,

İslam Dünyası’nın Kalpgâhıdır

Hüsamettin Aslan - Doğu Akdeniz’de Neler Oluyor?

Editörden - Fırat’ın Doğusunda Satranç Tahtası

Bilal Şenel - Ammuriye’den Nur-u Muhammediye’ye

Açılan Kapı: Afyonkarahisar, Selman-ı Farisi(r.a.)

Hatice Kübra Tongar - Tüketim Çağında

Şükreden Çocuklar Yetiştirmek

Şiir Köşesi - Ömer Lütfi Mete - Gülce

Mücahit Gültekin - İstanbul Sözleşmesi:

Ailenin Korunması mı İmhası mı?

Hikmet Barutçugil - Takdir-i Ezel Gayrete Âşıktır

Portre: Moro Cihadı’nın Şeyh Şamili, Hacı Murat İbrahim

Engin Uzun - Hac 2019: Kâbe’nin Eşsiz Fotoğrafları

Erol Bodur - Huzur Veren Şehirler:

Buhara, Bursa, Saraybosna

Ömer Kesmen - İslam Dünyası’nın

Yüzakı: Moro Müslümanları

Dr. Neslihan ÖZSOY - Kutsal Topraklarda Yapılan

Yolculuklarda Sıcağa Bağlı Rahatsızlıklar

1

3

5

7

11

13

17

21

28

31

35

39

41

43

49

52

53

59

64

65

69

73

77

Firuz Bağlıkaya

TÜRSAB BAŞKANI

17

Rifat Hisarcıklıoğlu

TOBB BAŞKANI

28

Yaşar Doğan

TÜMSİAD BAŞKANI

KÜNYE

HURSAD DERGİ

KÜLTÜR, SANAT VE SEYAHAT DERGİSİ

GENEL YAYIN YÖNETMENİ

Diyaeddin Şahin

YAYIN KOORDİNATÖRÜ

Nurcan Özökten

YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ

Murat Kundak

EDİTÖR:

Bünyamin Baki

SAYI: 3

KASIM 2019

İMTİYAZ SAHİBİ: Hac, Umre ve Seyahat

Acenteleri Derneği

Yayın Türü: Süreli / 3 Aylık

COPYRIGHT @ 2019

Bu yayının tüm hakları Hac, Umre ve

Seyahat Acenteleri Derneği’ne aittir. Dergi

içeriği izin alınmadan elektronik veya basılı

şekilde kullanılamaz, çoğaltılamaz. Kaynak

göstermek suretiyle alıntı yapılabilir. Yazıların

sorumluluğu yazarlarına aittir.

YAYIN KURULU

Muharrem Güldemir

Yasin Öztürk

Harun Yurdakul

Selami Çaylı

Mehmet Ali Menteşe

Murat Kundak

YAYIN KURULU DANIŞMANI

Mehmet Uzuner

Bünyamin Baki - Teknoloji Dünyasından

Dr. Ender Saraç - Sağlık Üzerine

79

81

FİNANS

Nevzat Altıner

GÖRSEL YÖNETMEN

Melih Cem Kılıç

Kitap Köşesi

Manşetlerin Dilinden “12 Eylül”

Bulmaca Köşesi

Basında Biz

85

86

87

88

İLETİŞİM

0 212 525 33 33

iletisim@hursad.org

ADRES

Akşemsettin Mahallesi

Ocaklı Sokak Adalet Apt.

No: 9/4 FATİH / İSTANBUL

BASIM YERİ

Ege Basım

Esatpaşa Mah. Ziyapaşa

Cad. No:4/1 Sertifika 45604

Ataşehir/ İSTANBUL

Tel: +90 216 470 4 470

Faks: +90 216 472 84 05


1

Başkanın yazısı

KAHRAMANLARIMIZ

Bir kamu binasına verilmiş olan ismin kaynağını

sorduğumda, rehberimizin verdiği cevap

beni farklı düşüncelere sevk etti:

Milli Kahramanımız.

Küçük bir ada ülkesinin başkenti Male’de emniyet

binasına adını vermiş bir şehit kahramandan

bahsediyorduk.

Küçük bir ülke dahi halkını bir arada tutmak

için kahramanlarına bel bağlıyordu. Kahramanları

ve tarihi üzerinden varlığını açıklıyordu.

Toplumlara kimlik katan en önemli unsurlardan

biri ortak tarih ise diğeri bu ortak tarih şuurunun

toplumda yerleşmiş olmasıdır.

Toplumsal kahramanlar işte bu ortak tarih şuurunu

diri tutarak, geleceğe ümitle bakılmasını

sağlar.

En zor anlarında bir kahramanın çıkacağı, tüm

kötülükleri yerle bir edeceği inancı toplumda

hep var olur.

Bazı dönemlerin kahramanları çok adam öldüren

iken bazı dönemlerin kahramanları çok hayat

kurtaran olabiliyor.

Zamanın ruhuna ve ihtiyaçlarına göre toplum

kendi kahramanlarını üretiyor. Eğer bir kahraman

çıkmazsa da bir kahraman kurgulanıp

topluma anlatılır.

Peki kimdir kahraman?

Modern zamanda ve eski zamanda kahramanlık

algısı farklı mıydı?

Eski lügatlar kahramanı tarif ederken ‘yiğitlik

ve cesurluktan’ bahsederler. Modern zaman

farklı bir kahraman tanımıyla ortaya çıkar:

Övünç duyulan, yaptıklarıyla heyecan yaratan

kişi…

Farklı zamanların farklı kahramanlık ölçüleri

var.

Her çağın, her kavganın, her galibiyetin veya

mağlubiyetin bir kahramanı olur. Her kahramanın

bir hikâyesi, her hikâyenin kendine has bir

değerler bütünü olur.

Her kahraman kendi devrinin hikâyesini anlatır.

Ve o hikâyeyi destanlaştıran anlatıcılara ihtiyaç

duyar.

Tarihteki kahramanların hikâyesi türkülerle, şiirlerle

nesilden nesile aktarılır. Her aktarma istasyonunda

hikâye daha epik bir hal alır.

Her zaman kahraman kadar önemlidir anlatıcı.

Modern zamanların anlatıcıları da yazılı, görsel,

işitsel veya sosyal medyadır. Kahramanın ne

yaptığı değil nasıl anlatıldığı önemlidir.

Oysa keşke kahramanlara hiç ihtiyaç duyulmasaydı.

Hayatın barış ve düzen içinde sürdüğü bir ülkenin

neden kahramanlara ihtiyacı olsun?

Kahramanlar zor zamanların, ümitsiz dönemlerin,

toplumlardaki tüm bireylerin kendilerini

yalnız ve çaresiz hissettikleri dönemlerin ürünüdürler.


Başkanın yazısı

2

Hayatın barış içinde akıp gittiği, bireylerin birbirlerine

saygı duydukları, kimsenin kimseye

zarar vermediği ideal toplumda, bir kişi ne yapacak

da kahraman olacak?

Demek ki kahraman bekleyen bir toplum, kahramana

ihtiyaç duyan bir toplum, ciddi kriz

içindedir.

Ümidini kaybetmiş bir toplum kahraman bekler.

Kahraman beklentisi ümit aşılar.

Elbette kötü olan şey kahraman beklemek değil,

kahramana muhtaç durumda olmaktır.

Toplumlar ekonomik sosyal ve politik darboğazlara

düştüklerinde hemen bir kahraman

beklentisi içinde olmazlar.

Bu darboğazların mevcut şartlarla ve kişilerle

aşılamaz olduğu inancı yerleştiği zaman kahraman

beklerler.

2001 ekonomik krizi, 1998’den itibaren etkisini

gösteren krizin tepe noktasıydı. 2001 krizi toplumu

ithal kahraman beklentisi içine dahi soktu.

Oysa ekonomimiz hiç krize girmeseydi ne kahraman

beklentimiz olurdu ne de siyasal hayatımızda

ithal bir “bakan” olurdu.

Dünya Müslüman liderleri gerekli tepkiyi vaktinde

vermiş olsalardı, bin defa ‘one minute’

denseydi dahi etki uyandırmazdı.

Kahramanların doğduğu ilk iklim çaresizlik halinin

derinleşmesidir yani.

Fakat kahramanı doğuracak manevi iklim de

önemlidir.

Vatanseverlik duyguları yüksek, sorumluluk

alma hususunda sağa sola bakmayan gözü pek

insanlardır kahramanlar.

Dolayısıyla kahraman çıkması için toplumda

güçlü manevi duyguların olması gerekir.

Manevi duyguları güçlü olan bir toplum kahraman

yetiştirmekte pek mahirdir. 15 Temmuz

gecesi ‘Ölümüne ölümüne’ diyerek F16’ların

arasına dalan bir liderin ardından meydanlara

inen milyonları gördü bu ülke.

O gece milyonlarca kahraman çıktı bu ülkeden.

Tek tek kahramanları saymak imkansızdır.

15 Temmuz’da kıyama kalkan toplumun kendisi

kahramana dönüştü.

Gelişmiş toplumların kahramanları fertler değildir

çoğu zaman.

Kendi kendine yeten bir toplumda, eğitim seviyesi

ve sorumluluk düzeyi yüksek, işini hakkıyla

ve ahlaklı bir şekilde yapan bireylerin söz ve

etki sahibi olduğu bir toplumda kahramanlara

ihtiyaç yoktur.

Özelde Arap dünyası, genelde İslam dünyası

Kudüs’ün esaretine gerekli tepkiyi göstermiş

olsaydı, Davos’tan bir kahraman çıkmazdı.

Söylenemeyeni söylediği, konuşulamayanı konuştuğu

için bugün Arap sokaklarının kahramanıdır

Erdoğan.

Sadece Arap sokaklarının değil elbette, Uzakdoğulu

Müslümanlardan Avrupa’daki göçmen

Müslümanlara kadar geniş bir kesimin kahramanıdır,

sırf bu yüzden.

Böyle toplumların kahramanları kurumlarıdır.

Ordusu ayrı kahramandır, polisi ayrı ayrı meclisi

ayrı kahraman.

Biz ‘O gece’ ve sonrasında ülke olarak topyekûn

kahramanlara dönüştük.

Fırat Kalkanı, Zeytindalı, Barış Pınarı harekatlarıyla

halkının emrinde bir ordunun nasıl

kahraman olduğunu dünyaya ilan ettik.

Kahraman Ordumuza selam ve dua ile…

Diyaeddin ŞAHİN

HURSAD BAŞKANI


3

İSTANBUL’DA

“HAC UMRE VE

TURİZM FUARI”

RÜZGARI


4

İSTANBUL’DA

“HAC UMRE VE TURİZM FUARI”

RÜZGARI

21. Uluslararası Hac Umre Turizm

Forumu ve Hac Umre Turizmi Hizmetleri

Fuarı İstanbul’da yapıldı.

İki gün süren fuarın açılış töreni,

HURSAD Başkanı Diyaeddin

Şahin, Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı

Osman Tıraşçı, Türkiye Seyahat

Acentaları Birliği (TÜRSAB)

Başkanı Firuz Bağlıkaya, fuarın

organizatörü Kılıç Tur Yönetim

Kurulu Başkanı Mustafa Kılıç ile

çok sayıda acenta yetkilisinin katılımıyla

gerçekleştirildi.

Şahin: Yetkisiz Acentalara

dikkat!

HURSAD Başkanı Diyaeddin Şahin

yaptığı konuşmada önemli mesajlar

verdi. Türkiye’de umre turizminde

çeşitli sebeplerden dolayı her

sene dalgalanmaların olabildiğine

dikkat çeken Şahin, 2017-2018 umresinin

sayı açısından Türkiye için tepe

nokta olduğunu belirtti. HURSAD

Başkanı, ”2020-2021 sezonunda da

2017-18’deki noktamıza ulaşmayı

hedefliyoruz.” ifadelerini kullandı.

Umreye gidecek vatandaşlara

tavsiyelerde bulunan Şahin, yetkisiz

acenta sorununa işaret etti.

Şahin, “Umre için bir vatandaş

900 dolardan daha ucuz olan

programlara rağbet etmemeli,

mağdur olabilir. 900 dolar ve

üzerindeki programlar ise, konaklama

şartına ve şekline bağlı

olarak değerlendirilmeli.” şeklinde

konuştu.

Bağlıkaya: Elimizi

acentaların cebinden

çektik

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği

(TÜRSAB), Başkanı Firuz Bağlıkaya

da yaptığı değerlendirmede

“TÜRSAB acentalar üzerine

yük olmak için değil, onlara

destek olmak için kuruldu. Söz

verdiğimiz gibi hac-umre acentalarının

cebinden elimizi çektik.

Bundan sonraki dönemde

de biz yönetimde olduğumuz

sürece hiçbir segment için

buna izin vermeyeceğiz.” ifadelerini

kullandı.

Fuarın ilk gününde HURSAD, çok

sayıda acenta ile birlikte kahvaltılı

toplantı da gerçekleştirdi. Geçen

yıllara nazaran daha büyük bir

alanda gerçekleştirilen fuara binlerce

ziyaretçi katıldı. Ulusal katılımcı

firmaların yanı sıra yabancı

otellerin ve uluslararası acentaların

da katıldığı fuarda, hac ve

umre organizasyonlarında servis

sağlayan, faaliyet gösteren çok

sayıda şirket yerini aldı.

Fuarda, yerli ve yabancı seyahat

acentaları, Mekke ve Medine’de

bulunan oteller, havayolu şirketleri

stand kurdu. Acentaların katılımıyla

gerçekleşen fuar, vatandaşlar

tarafından da ziyaret edildi.


5

Hac ve Umreye Gitmek O Kadar Kolay Mı?

HAC VE UMREYE

GİTMEK O KADAR

KOLAY MI?

Aşı fiyatları ve aşı sorunu…

Ülkemizde ulusal aşılar konusunda

bazı çarpıklıklar söz konusu.

Çarpıklığın konu olduğu durum

ise fiyatlar.

Örneklerle gidecek olursak;

Birçok Afrika ülkesi için ülkemizin

sağlık uyarısı veya ilgili ülke vize

kuralları sebebiyle aşı zorunluluğu

vardır. Bu durumda aşı yaptırmak

gerekiyor.

Devletimiz, milyonlarca evladımıza

her yıl ücretsiz aşı yapıyor.

Afrika ülkelerine yapacağınız bu

seyahatler için de bir sağlık kurumuna

gidip aşınızı ücretsiz olarak

yapabilirsiniz.

Afrika ülkeleri için durum böyleyken,

kutsal topraklara yapacağınız

ziyaretlerde durum karışık bir

hal alıyor.

Suudi Arabistan’ın vize için istediği

aşı, yani menenjit aşısını olmalısınız.

Buna rağmen, kutsal topraklara

yalnız gidemezsiniz.

Ziyaretinizde görevli hoca zorunluluğu

var. Bunun da ödemesini

yapıyorsunuz ama yine farkında

değilsiniz.

Mehmet UZUNER

HURSAD Onursal Başkan

Fakat bu aşı yerine menengokok

menenjit aşısı olmak gerekiyor.

Buraya kadar normal ama birçok

ülkede ücretsiz olan hatta 1999

yılından bu yana İngiltere’de kitlesel

yapılan bu aşı, ülkemizde

ulusal aşılar sınıfında sayılmadığı

için 22 Dolar ücret ödemek

zorundasınız.

Hatta aşı etki süresi, beş yıl olmasına

rağmen her gidişinizde 22

Dolar vermezseniz gerekli işlemleri

yerine getirmediğiniz için hac

veya umreye gidemiyorsunuz.

Bazılarınız “Biz umreye gittik aşı

parası vermedik” diyecektir. Verdiniz;

ancak bizlere ödediğiniz

paranın içinde olan bu ücreti biz

sizin adınıza ilgili makamlara ödemekteyiz.

Yönetmelik sorunu…

Söz gelimi, hac ve umre kitabı

yazacak derecede bu konuda

bilgi sahibisiniz. Orada çok rahat

ibadet edebilecek kapasiteniz de

mevcut.

Biz şirket olarak sizlere rehberlik

etmek için emekli olan Diyanet

İşleri Başkanlarımızdan birini

size rehber olarak eşlik etmesi için

ikna etmiş olsak bile yine gidemiyorsunuz.

Nedeni ise yönetmelik.

Söz konusu yönetmelik; Hac ve

umreye hiç gitmemiş, tecrübesi

olmayan, çoğu zaman gittiği yerleri

anlatabilme becerisine bile

sahip olmayan, bir Diyanet personelini

size rehber olarak vermeyi

şart koşuyor.

Yani emekli olmuş bir hoca, hac ve

umrede size rehberlik yapamaz.

Diyanet personeli olması şart!

Aslında, en verimli çağlarında

emekli olan hocalarımızı görevli

olarak çalıştırmak gerekiyor.

İmam hatip ve ilahiyat mezunu,

iş bulamayan arkadaşlarımızı, bir

sertifika programından geçirip,

rehber olarak hizmetlerinden faydalandırabilmenin

daha yararlı

olacağını düşünüyorum.


Hac ve Umreye Gitmek O Kadar Kolay Mı?

6

Yönetmelikle ilgili son bir not: Bu

yönetmeliği biz çıkartmadığımız

için konuyla ilgili lütfen şirketimize

mağduriyet bildirmeyin.

Sağlık hizmetleriyle ilgili

öneri…

Bitti mi? Hayır elbette.

Yazının uzamaması için, sağlık konusunda

detaya girmeyeceğim.

Fakat şunu da söylemeden geçemeyeceğim.

Kutsal topraklarda ülkemize yakışmayacak

şartlarda sağlık hizmetleri

veriliyor.

Özellikle bu konuda Sağlık Bakanlığımızın

devreye girmesi gerektiği

kanaatindeyim. Zira, bu hizmetlerin

bakanlığa devredilmesi

veya Bakanlığın devreye girmesiyle

daha kaliteli olacağını düşünüyorum.

Bu devir yapılırsa, hastane ve

sağlık ocakları, acentalar da göz

önünde tutularak hizmet ederler.

Nede olsa umrede Diyanet’ten

%700 fazla, Hac’da ise yolcunun

%40’ını taşıyoruz ve bu misafirlerimizin

her biri için sağlık ücreti

ödüyoruz.

Özellikle belirtmek isterim ki, buradaki

aksaklıklar sistem ile alakalıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı

kurumumuz ile bir sıkıntımız olmadığı

gibi tam tersine onların

yolcuları da bu anlatılanların bir

kısmından direk etkilenmektedir.

Mil nedir? Fiyata gelelim.

Bugün grubumuzu götürmek için

bir uçak kiralasak.

Uçak bu grubu götürecek ve boş

dönecek. Sonra boş gidip grubu

alacak. Umrede bu planlamada

yolcu başına ödenecek tutar sadece

550 Dolar’dır.

‘Biz hacca gideceğiz’ derseniz

durum değişir.

O zaman 950 Dolar öderseniz.

Mümkünse ‘neden’ diye sormayınız.

Bunun nedenini biz bile

öğrenemedik.

Tek aklımıza gelen “nasılsa seve

seve gidecekler” mantığı ile yapıldığından

başka açıklaması

yok.

İç hat tavan ücreti gibi hac

umre biletleri de kontrol altına

alınsa ne güzel olurdu.

İran havayollarının vatandaşlarını

teşvik olsun diye komik ücretlerle

kutsal topraklara taşıması

ne güzel bir çalışma.

Uzun lafın kısası, sizler ibadet niyetiyle

yola çıktığınız için el birliği

ile kolaylaştırmayıp, zorlaştırmaya

devam ediyoruz.

Elbette kendimize de çuvaldız

ayırdık…

Bizler vatandaşlarımızın değişik

dönemlerde adı kimi zaman

acenta olmasa bile acenta adıyla

dolandırıldığını, kasap mesleğiyle

giden vatandaşlarımızın uçak

probleminin hac acentalarımıza

mal edilerek haber yapıldığını,

kimi zaman gerçekten belgeli

acenta olmasına rağmen yanlış

işler yaptıklarını biliyoruz.

HURSAD olarak bunları da takip

ederek, ilgili makamlara bilgi

vermeye devam edeceğiz.

Unutulmaması gereken; belgeli

acentaların değil, teminat verip,

sigorta kullanan yetkili acentaların

yaptıkları sadece bizler tarafında

tartışılabilir.

Evet, sadece tartışılabilir ama

kabul edilemez. Yapılan yanlışlar

yine sistemi işleten kurumlar tarafından

yeterli tedbirler alınmadığı

için yapılabilmektedir.

Kurallar sadece konur ve işletilmez

ise orada her zaman kaos

hakim olacaktır.

Çözümü elbette daha önce söylediğimiz

gibi; işi sadece inanç

turizmi olan ve yetkili bir birliğin

devreye sokulması ile olacaktır.

Aksi takdirde bu anlattıklarım sizin

gibi değerli misafirlerimiz ile

sohbetten ileri gitmeyecektir.

Bir gün ibadet niyeti ile seyahat

eden vatandaşlarımızın da diğer

ülkelere seyahat edenler gibi hür

ve diledikleri gibi seyahat edebileceklerine,

ilgili kurum ve makamların

zorlaştırmayıp, kolaylaştıracaklarına

olan inancım tamdır.

2020 yılında hac ve umrenin meşakkat

olmasına sebep olan tüm

kuralların yıkılmasını temenni

ediyorum.

Allah (cc) kutsal topraklara gitmek

isteyen ve hizmet eden tüm

kardeşlerimizin yardımcısı olsun.

Selam ve Dua ile…


7

UMRE FİYATLARINA YAPILAN

ZAMLARA KARŞI

İSYAN BÜYÜYOR!

Suudi Arabistan Hac Bakanlığı, ülkeye gelen tüm ziyaretçilerden 300 Riyal vergi alınacağı

açıklaması tepki uyandırdı. 300 Suudi Arabistan Riyali (SAR) olarak belirlenen

verginin sıkıntılara yol açacağını belirten seyahat acentalarının yetkilileri, karardan geri

dönülmesini talep ediyor. Konuyu kamuoyunun gündemine ilk taşıyansa HURSAD

oldu. Yazılı ve görsel medyada bilgilendirme yapan HURSAD, karara tepki gösterdi.

RİYAD’DAN ‘AYAK BASTI’

PARASI

Suudi Arabistan yönetimi, ülkelerine

gelen her ziyaretçiden

300 riyal vergi alacak. Uygulamadan

400 binin üzerinde umre

Diyaeddin Şahin (HURSAD Başkanı)

ve 80 binin üzerinde hac yolcusu

olumsuz etkilenecek. Suudi Arabistan

Hac Bakanlığı, 2020 yılında

ülkeye yapılacak ziyaretler

için vize alan vatandaşlardan kişi

başı yaklaşık 300 Suudi Arabistan

Riyali (450 TL) alınmasına karar

verdi. Bakanlığın aldığı karara

göre daha önce kutsal topraklara

3 yıl içerisinde birden fazla seyahat

etmek isteyenlerden alınan

yaklaşık 2 bin Suudi Arabistan

Riyali (bin 300 lira) bundan sonra

alınmayacak.

Sağlık hizmetleri de

ücretli olacak

Getirilen 300 Riyallik verginin

yanında Suudi Arabistan cephesinden

maliyetleri artıracak

yeni adımlar da bekleniyor. Hac

ve Umre Seyahat Acentaları

Derneği (HURSAD), Yeni Şafak

Gazetesi’ne yaptığı açıklamada,

umreye gitmek isteyenleri

ve acentaları yeni vergilendirme

konusunda uyardı. HURSAD

Başkanı Diyaeddin Şahin, önceki

yıllarda umre ziyaretçilerinin

sağlık hizmetleri için herhangi

bir ücret alınmadığını fakat zaman

içerisinde yapılması beklenen

düzenleme ile bu hizmetin

de ücretli hale getirileceğini

aktardı. Şahin, getirilen ek verginin

yanı sıra Suudi Arabistan

cephesinde atılan yeni adımla

birlikte üç farklı online seyahat

platformu kurulduğunu ve rezervasyonlarda

bu platformlar

üzerinden gerçekleştirilme şartı

getirileceğini söyledi. Şahin, “Bu

platformlar üzerinden gerçekleşen

rezervasyonlardan da yüzde


8

10 ile yüzde 20 arası bir komisyon

alınmış olacak. Bu maliyetlerin

daha da artmasına neden

olacak” değerlendirmesinde bulundu.

Tur fiyatlarında 120 Dolarlık artış

daha önce uygulanan sistemin

2016 yılında uygulanmaya başlandığını

vurgulayan Diyaeddin

Şahin, 3 yılda ikinci defa umreye

gidecek vatandaşların pasaport

defterini değiştirerek bu ücreti

ödemekten kurtulduğunu belirtti.

Bu sebeple sistemde değişikliğin

uzun süredir gündemde

olduğunu dile getiren Şahin,

“Suudi Arabistan tarafı önceki

uygulamadan istediği sonucu

alamayınca kaldırdı. Artık ülkeye

hangi sebeple gidilirse gidilsin

300 Riyallik ücret ödemek koşulu

getirildi” diye konuştu. Bu uygulamanın

faaliyete girmemesi

adına yaptıkları girişimlerden

hiçbir sonuç alınamadığını söyleyen

Şahin, “Tur paketlerinde

düzenleme ile birlikte ortalama

120 dolarlık artış olacak. Şu ana

kadar sattığımız paketlerde bu

ücreti almadık ve kendimiz karşılayacağız.

Fakat bundan sonraki

rezervasyonlara bu ücreti de

yansıtacağız” ifadelerini kullandı.

300 RİYAL’LİK EK VERGİ

KARARINDAN GERİ ADIM

ATILSIN

Yanlış bir adım atıldı Hac, Umre

ve Seyahat Acenteleri Derneği

(HURSAD) Yönetim Kurulu Başkanı

Diyaeddin Şahin de Yeni Akit

Gazetesi’ne yaptığı değerlendirmede

Suudi yönetiminin ek vergi

kararının yanlış bir adım olduğuna

işaret etti. 300 SAR olarak ilan

edilen ek verginin 80 dolara karşılık

geldiğini dile getiren Şahin,

“Tabii burada yüzde 10’u bulan bir

vergi daha var ki; bu da Suudi Arabistan’a

adım atacak herkesin cebinden

330 SAR çıkması demek”

ifadelerini kulandı.

Daha evvel otellerle direkt irtibata

geçip anlaştıklarını ve vizeleri

aldıklarını hatırlatan Şahin, şunları

kaydetti: “Ama artık şartlar değişti.

Şu anda otellerle doğrudan

değil, dolaylı yoldan görüşüyoruz.

Çünkü arada üç rezervasyon portalı

bulunuyor. Bu portallardan

birine giriyoruz. Rezervasyonları

yaptırmamızı takiben onay kodunu

alıyoruz. Ardından vizeler aktif

hale geliyor. Ne yazık ki bu işlemler

için yüzde 10-20 komisyon ücreti

ödemek zorunda kalıyoruz.

Doğal olarak konaklama maliyetleri

yükseliyor. Gelinen aşamada

her bir müşterimizin otel masrafı

geçen yıla göre en az 120 SAR arttı.

Buna 450 liraya tekabül eden

300 SAR vergi de eklenince durum

daha vahim bir hal aldı.”

Çağrımıza kulak verilsin

Şahin, ek vergi kararının umre talebini

olumsuz etkileyeceğinden

endişe ettiklerini söyledi. Suudi

Arabistan Hac Bakanlığı’na

da “Kararı yeniden ele alın, rafa

kaldırın” çağrısı yaptı. Bakanlığa

“Sesimizi duyun, talebimize kulak

verin” diye seslenen Şahin,

“Uyarımız dinlensin, vergi kararından

geri dönülsün ki iyi başlayan

umre dönemi bereketli geçsin”

temennisinde bulundu.

Kayıt dışına dikkat

Umrecilerin belgesi ya da kaydı

bulunmayan birey veya kurumlardan

hizmet almaktan kaçınmaları

gerektiğini vurgulayan

HURSAD Yönetim Kurulu Başkanı

Şahin, “Kutsal toprakları

ziyaret edecekler; bakkalların,

berberlerin, imamların değil de

seyahat acentelerinin yolunu

tutsun” dedi. Şahin, ilgili mercilerin

de kayıt dışına karşı dikkatli

olması, denetimlerini arttırması

gerektiğini sözlerine ekledi.


ACENTALAR KARARA TEPKİLİ

HURSAD bünyesinde bulunan

300’den fazla acenta ise karar tepkili.

HURSAD Yönetim Kurulu Üyeleri

yaptıkları açıklamalarda, Suudi

Arabistan yönetiminin bu kararını

değiştirmesi gerektiği yönünde görüş

belirtti.

İşte o açıklamalar…

Nevzat ALTINER (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Suudi Arabistan

hükümeti umre ziyaretini zorlaştırmamalı,

son yapılan zam uygulamasını

kaldırmalıdır. Müslümanlar

Kâbe’yi kolayca ziyaret edebilmeli

ve umre ziyaretlerini turistik ziyaret

kapsamından çıkarmalıdır. Getirdiği

yeni vergi uygulaması, Müslümanların

Kâbe’yi ziyaret etmesini

azaltacaktır.

Mahmut ŞENADLI (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Suudi Arabistan,

içinde bulunduğu ekonomik buhranın

çıkış formülü olarak gördüğü

Hücacc’dan “vergi” adı altında

ayakbastı ücreti alması ne hakka ne

hukuka nede vicdana sığmaktadır.

Allah’ın evi tüm Müslümanlarındır.

Zira gelmeyi zorlaştırmanın hem

tarihsel hem de dinen vebalini asla

ödeyemezler.

Abdullah DEMİRCİ (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Suud yönetiminin

hac ve umre vizelerine getirdiği

yeni harçlar ve ilave ücretler

Kâbe tarihinde görülmemiş bir olay.

Elbette tüm Müslümanları derinden

üzmüştür. Özellikle rezervasyonların

alâkasız siteler üzerinden

yapılması, “Acaba bir yerlere rant

kapısı mı aralanıyor?” sorularını

akla getirmektedir. Bu yanlıştan bir

an önce dönülmelidir.

Süleyman BORAZAN (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): 2019-2020 yılı

umre sezonu açılırken; umreye gidecek

vatandaşlar ve turizm firmalarını

şoke edecek bir karar alındı. Suudi

yönetiminin almış olduğu bu karar,

tüm dünya Müslümanlarını üzerken,

bu ekonomik şartlarda umreye gitmenin

iyice zorlaşmasına da sebep

olmuştur. Diğer yandan bu karar,

2030 yılında ciddi turist artışı planı

yapan Suud hükümetinin ne derece

tezatlık içerisinde olduğunu da ortaya

koymaktadır.

Fethullah AŞKIN (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Hac-Umre

acentaları olarak her yıl farklı kötü

sürprizlerle karşılaşıyoruz. Bu sezon

umre organizasyonuna gelen ilave

vergi ve sistem komisyonları bizi zor

durumda bıraktı. Bu ilave ücretler

sonucu fiyatların yükselmesini müşterilerimize

izah etmekte güçlük yaşıyoruz.

Haydar KILIÇOĞLU (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Ülkemizden

giden yolcuların çoğunluğu tekrar

giden ve ekonomik gruplardır.

Bu yüzden her yeni gelen sistem,

işimizi biraz daha kolaylaştırsa da

gelen zamlar müşteri sayımızı etkiliyor.

Hedeflerimiz her yıl daha fazla

umreci götürmek iken bir önceki

yılın sayılarını bile yakalayamıyoruz.

Sistemdeki fiyatların, vergilerin

ve zamların daha makul seviyelere

gelmesini ve aracı sistemlerin iptal

edilmesinin çözüm olacağını düşünüyoruz.


Erol BODUR (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Her yıl olduğu gibi,

bu sene de umre mevsimi başladıktan

sonra sürpriz ve yeni vergiler

açıklanmıştır. Umre mevsimi

sorunlu ve sancılı başlamıştır. Başka

ülkelere yapılan seyahatlerde

görülmeyen bu sistem değişiklikleri

gerek organizatörleri gerekse

Duyudurrahmanı (Allah’ın misafirlerini)

derinden üzmekte ve endişelendirmektedir.

Hadimü’l Haremeyn

olan ve Allah’ın misafirlerine

hizmeti vazife bilen Kral Selman

bin Abdülaziz’den bu gidişe “dur”

demesini ve kutlu umre yolculuğunu

zorlaştırmak yerine kolaylaştırmasını

bekliyoruz.

İbrahim DEMİR (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Kutsal topraklar

evvelden beri hassasiyetle üzerinde

durulan beldeler olmuştur. Beldelerde

ne siyaset yapılmıştır ne

de siyasete alet edilmiştir. Dünyada,

Müslümanlar üzerinde oynanan

oyunlar malumdur. Bu oyunlara

benzer bu tarz hareketler Müslümanların

en hassas yerine dokunur

ki bu da Allah (cc)’ın gücüne gider.

Kararların dar, dışa kapalı ve sorgulanma

imkanı olmayan bir anlayışla

2030 vizyonu ile çelişmektedir.

Bu yapılan uygulama, yıllara göre

düşen umre sayısını artırma politikası

ve 15 milyon umreci hedefine

de ayrıca ters düşmektedir. Yetkili

makamların ivedilikle bu yanlıştan

dönmesini temenni ediyoruz.

Bilal ŞENEL (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Hac organizasyonundaki

her alanda yapılan yenilikleri

(dijitalleşmeden operasyonlara

kadar) görünce umrenin de Rahman’ın

misafirleri için kolaylaşacağı

inancı artmıştı. Bu

seneye “daha kolay

ve bereketli bir sezon

olur” umuduyla hazır-

10

lanırken gelen vergiler ve oluşan

sistemin maliyetlerini görünce şaşırdık.

Allah’ın misafirlerine hizmet

etmenin şeref olduğunu düşünen

bir idarenin bu yapılanmaları tekrar

gözden geçireceğine olan inancımızı

kaybetmek istemiyoruz.

Mehmet Ali MENTEŞE (HURSAD

Yönetim Kurulu Üyesi): Her sene

gelen sürpriz zamlar ve sistemi

zorlaştırıcı işlemler, Allah’ın misafirleri

tarafından kendilerine ceza

olarak algılanmakta ve Hadimül

Haremeyn’e karşı büyük infiale sebebiyet

vermektedir. İnsanlar “Allah’ın

evi herkese aittir, bir ülkenin

inhisarında olmamalı, İslam ülkeleri

ortak bir platform oluşturarak

Haremeyn’i yönetmeli’ fikrini dillendirmeye

başlamışlardır. Dünya

kamuoyunda bu ve buna benzer

fikirlerin hızla Neşv-ü Nevâ bulmasının

önüne geçmek için -ki sosyal

platformlar günümüzde buna

çok müsait- Hadimül Haremeyn’in

Allah’ın misafirlerine karşı kolaylaştırıcı

sistem oluşturması ve ek

külfet yüklemek yerine külfetleri

azaltıcı önlemler alması hususunu

arz ederiz.

Murat KUNDAK (HURSAD Yönetim

Kurulu Üyesi): Bu sene yapılan

zamlar, aslında “Allah’ın misafirlerine

hizmet şerefimizdir” ilkesinden,

“Hac ve umre vizesi ile gelenler,

bizim için sadece ekonomik değer

anlamına gelmektedir.” gerçekliğine

evrilmesidir. Asıl korkutucu olan

bu düşünsel değişim.


11

TÜRSAB BAŞKANI

FİRUZ BAĞLIKAYA’DAN

HURSAD’A ÖZEL AÇIKLAMALAR

Firuz BAĞLIKAYA

TÜRSAB Başkanı

“Türkiye Seyanat Acentaları Birliği

(TÜRSAB) Başkanı Firuz Barbaros

BAĞLIKAYA, dergimizin bu sayısına

özel açıklamalarda bulundu… TÜRSAB

Başkanı Bağlıkaya, HURSAD’ın

sektördeki desteğinin kendilerine güç

kattığını söyledi… Bağlıkaya, Hac ve

Umre alanından yaşanan sorunları

da HURSAD ile birlikte aştıklarını

kaydetti…“

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği

olarak turizmin farklı alanlarında

faaliyet gösteren tüm seyahat

acentalarımıza eksiksiz bir şekilde

hizmet sunmayı, sorunlarını

çözmeyi kendimize ilke edinerek

çıktığımız yolda, görev yaptığımız

kısıtlı zamana rağmen önemli

adımlar attık. Bu bağlamda, Hac

ve Umre alanında faaliyet gösteren

ve geçmiş yıllarda ciddi

sorunlarla karşı karşıya bulunan

seyahat acentalarımızın yaşadıkları

birçok soruna öncelikli olarak

eğildik.

Bu süreçte Hac ve Umre alanında

ihtisaslaşmış seyahat acentalarımız

tarafından kurulan HURSAD,

sektörde yaşanan sorunları çözüme

kavuşturma noktasında en

önemli destekçilerimizden biri

oldu. İcra ettikleri mesleği ticari

bir eylem olmanın ötesinde, bir

vazife şuuruyla gerçekleştiren

Hac ve Umre acentalarımızı bir

araya getiren HURSAD, bu yönüyle

çok önemli bir misyonu da

üstlenmiş durumda.

Hizmet Bedeli Almayı

Değil, Üyelerimize

Hizmet Vermeyi Şiar

Edindik

TÜRSAB olarak biz de Hac ve Umre

acentalarımızın ifa ettikleri kutsal

görevleri sırasında yaşadıkları

sorunları çözüme kavuşturmak

için var gücümüzle çalıştık.

Üyelerimizden hizmet bedeli

almayı değil, üyelerimize hizmet

vermeyi kendimize şiar edindik.

Bu çerçevede hac organizasyonu


12

için alınan kişi başı 25 dolar hizmet

bedelini kaldırarak seyahat

acentalarımızın toplamda 1,5

milyon dolar tasarruf etmelerini

sağladık.

Uzun yıllardır Hac ve Umre faaliyeti

gösteren seyahat acentalarımızın

en büyük sorunlarından biri olan

45 yaş altı mahremsiz kadınların

vize problemlerini çözmek

için Suudi Arabistan Krallığı

Başkonsolosluğu ile üst düzey

temaslar kurarak, vize işlemlerinin

kolaylaştırılmasında rol oynadık.

Hac ve Umre acentalarımızın

hizmet kalitelerini artırmak için

Genel Merkezimizin konferans

salonunda Suudi Arabistan

Krallığı İstanbul Başkonsolos

Yardımcısı ve Diyanet İşleri

Kuru Başmüfettişi vasıtasıyla

seminerler düzenledik.

Mekke ve Medine

Ofislerini 12 Ay Hizmet

Veren Bir Kimlik

Kazandırdık

Hacı adaylarımıza kutsal

yolculuklarında yoğun destek

verdik. TÜRSAB ve üye

acentalarımızın görevlendirdiği

650 personel ile İstanbul

Havalimanı’nda ve Suudi

Arabistan’da 24 saat hizmet

sağladık. Mekke, Medine ve

Cidde’de hac işlemlerinin

yerine getirilebilmesi ve hacı

adaylarımıza eksiksiz bir şekilde

hizmet vermek amacıyla 7/24

aktif olarak görev yapan çok

sayıda ekip oluşturduk. Böylece

Mekke ve Medine ofislerine 12

ay boyunca, 7/24 hizmet veren

bir kimlik kazandırmış olduk.

Acentalarımız tarafından kutsal

topraklara götürülen hacı

adaylarımıza, 70 otobüs ve 100

kişilik bir ekiple hizmet verdik.

Havalimanları ve hastanelerde

tercümanlık hizmeti sağladık. Bu

çalışmalarımız doğrultusunda

Hacı adaylarımızın ve Umre

yolcularımızın mağduriyetlerini

ortadan kaldırdık.

Meslektaşlarımız adına TÜRSAB’a

verilen Hac ve Umre vizelerini eşit

şekilde acentalarımıza dağıttık.

Hac ve Umre organizasyonu

yapan acenta sahiplerine ve

munazzımlara eşit sayıda, uzun

süreli Suudi Arabistan vizesi

almak için çalışmalar yaptık.

Sektörün önemli sıkıntıları

arasında yer alan yetkisiz kişi ya da

kuruluşların kaçak faaliyetlerini

önlemek amacıyla denetimler

gerçekleştirdik. Seyahat acentası

olmayan hiç kimseye Hac ve Umre

kaydı yaptırmamaya çalıştık.

TÜRSAB’dan tur onay yazısı alma

zorunluluğunu kaldırdık. TÜRSAB

için tahsis edilen görevli vizelerini,

vize alamamış seyahat acentası

temsilcileri lehine ücretsiz

kullandırarak meslektaşlarımıza

fayda sağladık.

Bizler açısından maneviyatı ve

sorumluluğu yüksek olan Hac

ve Umre organizasyonlarında

üyelerimizin menfaatine olan

çalışmaları yapmaya, aktif

rol oynayarak üyelerimizin

yaşadıkları sorunları proaktif bir

yaklaşımla çözmeye bundan

sonra da devam edeceğiz.


13

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu Milli Güreşçimiz)

4 kez Dünya Şampiyonu…

9 kez de Avrupa Şampiyonu...

Dünyanın konuştuğu Milli Güreşçimiz

Rıza KAYAALP, dergimize çok önemli

açıklamalarda bulundu.

RIZA KAYAALP

• Her kulvarda şampiyon olmak nasıl bir duygu?

• Son şampiyonluğunda piste çıkarken neler hissetti?

• Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müsabakadan hemen sonrasında neler

konuştu?

• Başarısının sırrı ne?

Biz sorduk, Dünya Şampiyonumuz Rıza KAYAALP yanıtladı…

“EN ÇOK İSTİKLAL

MARŞIMIZI OKURKEN

DUYGULANIYORUM”

- 9 kez Avrupa şampiyonluğu,

4 kez Dünya Şampiyonluğu,

Olimpiyat Üçüncülüğü,

İkinciliği için öncelikle

tebrik ediyoruz. Türkiye adına

4. kez Dünya Şampiyonu

olmak nasıl bir duygu?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): 4. kez

dünya şampiyonu olmak ülkemiz

ve kendi adıma çok önemli. Çünkü

bu bir rekordu benim için. Çok

uzun zamandır çalışıyorum. Tabi

yılların da verdiği bir başarı bu,

ancak her şampiyonluktan sonra

bir diğeri için çalışmak, o aradaki

süreci gösteriyor. 2.5 ay içerisinde

çok iyi bir hazırlık dönemi geçirdim,

3 kamp gördüm. Ağrım

sızım yoktu. Kendime çok inanıyordum

zaten. Geçen sene bir

hedefim vardı. Dünya Şampiyonası’nı

4. kez kazanmak ve rekor

kırmaktı. Ancak nasip olmamıştı.

Boyun fıtığı ve kollarımdaki ağrılardan

dolayı başaramamıştım.

Şimdi bunu aştım, tedavi oldum

ve 20-21 yaşlarımdaki Rıza gibi oldum.

Hem Avrupa’da 9. kez altın

madalya kazandım. Hem de bu

dünya şampiyonluğumu ülkeme

kazandırmış oldum.

- Güreşte yaş ne kadar etkiler?

Yaşlandıkça güreşçinin

gücü devam ediyor mu?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): Tabii ki

20-21-22 yaşında hissetmemin

sebebi sakatlığım vardı. 4 yıldır

öyle güreşiyordum ve öyle kazanıyordum.

Sakatlığın tedavisini

gördükten sonra o yaştaki saldırganlığım

tekrardan geri geldi.

Performansım tekrardan eskisi

gibi oldu. Hem Avrupa’da hem

dünyada Türk halkına altın madalya

kazandırarak göstermiş

oldum.


Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu Milli Güreşçimiz)

14

“Hedefim

Olimpiyatlarda

altın madalya

almak”

- Önümüzdeki olimpiyatlarda

altın madalya için Rıza

Kayaalp ne yapar? Madalya

alır mı? Şampiyon olur mu?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): Bir

önceki dünya şampiyonasında

şampiyon olmuşsun. Avrupa’da

şampiyon olmuşsun. Benim en

büyük isteğim en büyük arzum,

ömür boyu mutlu olmak için ben

emek harcayacağım, alın terimi

fazlasıyla dökeceğim. Allah nasip

ederse en büyük arzum olimpiyat

altın madalyasıyla bu işi sonlandırmak

olacak ve yaşadığım

süre boyunca kendimi mutlu

mesut hissedeceğim.

- Güreşte Rıza Kayaalp ile özdeşleşen

hareket hangisidir?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): Tek kol

oyunum var. Uzun zamandır onu

yapıyorum. Yerde çırpma oyunum

var ama benim en büyük

özelliğim rakiplere saldırıp onları

yormam. Onlara baskı kurmam.

2-3 dakikada rakiplerimi yorup

puan toplayabiliyorum.

“Kendimden ziyade

beni destekleyenleri

düşünüyorum”

- Canlı olarak izledik, kürsüden

iner inmez Cumhurbaşkanı

Recep Tayyip Erdoğan

aradı. Bu nasıl bir

motive oluşturuyor? İkincisi

de her şampiyonluktan sonra

biraz daha tanındınız. Sokakta

gören herkes “işte bu

şampiyonumuz” diyor, duygularınızı

alabilir miyiz?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): Tabi çok

güzel bir duygu. Bu ülkeyi temsil

ediyoruz, onları temsil ediyoruz.

İnanın kaç yıldır ben kendimi

değil, bizi destekleyenleri düşünüyorum.

Yenildiğimde en çok

onların üzüleceğini, “neden Rıza

kazanamadı” demelerini seyretmemek

için başarı kazanmak istiyorum.


15

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu Milli Güreşçimiz)

“Marşımızı

söylerken

duygulanıyorum”

- Müsabakalarda sizi en çok

duygulandıran şey nedir?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): En çok

İstiklal Marşımızı söylerken duygulanıyorum.

Ağlamaya alışkın değiliz

ama insanın gözleri doluyor,

o kadar emek harcamışsın. Seni

sevenler sevinmiş. Tabii ki o İstiklal

Marşımızı söylerken televizyon

karşısında olan seyircileri ben hissediyorum.

En çok duygulandığım

bunlar.

- Cumhurbaşkanı’nın programı

çok yoğun. Maçınızın

olduğu günlerde Ankara’da

3’lü zirve vardı. Ancak ona

rağmen maçınızı takip etmesi

nasıl bir duygu?

Rıza KAYAALP (Dünya Şampiyonu

Milli Güreşçimiz): Arkadaşlarıma

bilgi gelmiş. “Cumhurbaşkanı,

Rıza’nın maçını izleyecek” diye.

Ama ben bir şeyler döndüğünü

anladım. Başkanımızın bizi izleyip

takip etmesi, terimiz soğumadan

araması çok güzel bir şey bu. Tabi

başkanımızın spora ne kadar değer

verdiğinin göstergesi. Allah

razı olsun. Tek beni değil, başarı kazanan

tüm sporcuları tebrik ediyor

sağolsun. Nikahımda söz vermiştim;

“Dünya şampiyonu olacağım

ve olimpiyat kazanacağım” diye.

“İnşallah, bekliyorum zaten” demişti.

Maçı canlı izlemesi, unutmadığını

gösteriyor, çok sağolsun…

- Bize zaman ayırdığınız için

çok teşekkür ederiz.



17

TOBB BAŞKANI

RİFAT HİSARCIKLIOĞLU’NDAN

HURSAD’A ÖZEL AÇIKLAMALAR

M. Rifat HİSARCIKLIOĞLU

TOBB Başkanı

“Sizlerin yaptığı organizasyonlarla

huzurlu ve güvenli bir şekilde

vatandaşlarımız Hac ve Umre

farizalarını yerine getiriyorlar.

İş bu sebeple yaptığınız işi çok

önemsiyorum. Allah sizlerden ve

ekiplerinizden razı olsun.“

2019’da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün

19 Mayıs 1919’da Samsun’a

ayak basmasıyla başlayan, İstiklal

mücadelesinin 100. yıl dönümündeyiz.

1. Dünya savaşına 3 milyon kilometre

kare büyüklükle giren Osmanlı

Devleti, savaştan mağlup

çıkınca, topraklarının yüzde 85’ini

kaybetti. Anadolu’nun her köşesi

ve hatta Osmanlı’nın üç başkenti;

Bursa, Edirne ve İstanbul bile işgal

edildi. Ordusu dağılmış, ekonomisi

çökmüş, ciddi bir sanayisi

olmayan, yokluk içinde, ümitleri

tükenmiş bir ülkede, tüm bu

olumsuzluklara rağmen, istiklal

mücadelesi verildi.

Eğer Mustafa Kemal önderliğinde

Kurtuluş Savaşı kazanılmasaydı,

Anadolu da elimizden çıkacaktı.

Dolayısıyla bu toprakların hâlâ

vatan kalmasını, 1919’da başlayan,

1922’de büyük zaferle sonuçlanan

ve 1923’te Lozan’da başarısını

dünyaya kabul ettiren, “İstiklal

Harbine” borçluyuz.

Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi

Mustafa Kemal Atatürk’ü, silah

arkadaşlarını, bu vatan için şehit

düşmüş tüm kahramanlarımızı,

rahmetle, minnetle, saygıyla anıyorum.

100 yıl sonra şimdi, ekonomik

alanda bir istikbal mücadelesi veriyoruz.

Dünya ekonomisi hassas

bir dönemden geçiyor ve yavaşlıyor.

Dünyada 2019 yılının, 2018’e

göre ekonomik açıdan daha zayıf

geçmesi bekleniyor. Geçen sene

ülkelerin yüzde 75’i, küresel canlanmaya

pozitif katkı sağlamıştı.

Yani dünyanın yüzde 75’i bir şekilde

büyümeyi hissetmişti.

Oysa bu sene, ülkelerin yüzde

70’inde yavaşlama tahmin ediliyor.

Yani dünyanın yüzde 70’inde

büyüme oranları, geçen seneye

göre daha az olacak.

Artan küresel korumacılık uygulamaları,

Avrupa’da yükselen popülizm,

Brexit sürecinin belirsizliği,

Trump’ın tavırlarıyla alevlenen

ticaret savaşları ve Çin’deki yavaşlama,

şu an dünya ekonomisini

en çok etkileyen faktörlerin başında

geliyor.

ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı

aslında Türkiye olarak bize

yeni fırsatlar da sunuyor. İki ülke

arasındaki 100 milyar $’lık ticaret

hacmi de bu fırsatı harekete geçirmek

için bize gereken altyapıyı

sağlayacak.

Ülkemizdeyse, Ağustos 2018’de

döviz piyasasında başlayan çalkantı,

hızla, ekonominin geneline

yayıldı. İç piyasada iş hacmi düştü,

nakit akışı azaldı, kredi akışı

yavaşladı, tahsilatlar gecikti. Ekonomide

bir durgunluk dönemine

girdik.

Hükümetimizin aldığı tedbirlerle,

ekonomide büyümenin yeniden

başlaması bekleniyor. İşte

tüm bu sıkıntılı dönemde, TOBB

ve Oda-Borsa camiası olarak,

üyemizin yanında olduk, hizmet

etmeyi sürdürdük. Memleketim

Kayseri’de ‘yakınma, yekin’ derler.

Biz yakınmadık, yekindik; yani

harekete geçtik. Burada halkımızın

merakla beklediği bir konuya

da özel bir parantez açmak istiyorum.

Cumhurbaşkanımız Sn. Recep

Tayyip Erdoğan’ın bize verdiği

görevle Türkiye’nin Otomobili

projesini başlattık.

Şirket olarak aldığımız prensip

kararı gereği çalışmalar sessiz, sedasız

ve yolunda ilerliyor. İnşallah

tamamen elektrikli olacak aracın

prototipinin ilk modelini yılsonunda

halkımızın beğenisine sunacağız.

Önümüzde seçimsiz dönemi iyi

değerlendirmeli, kesintisiz bir ic-


18

Yargı Reformu Stratejisi Tanıtım Toplantısı

raat dönemine çevirmeliyiz. Çünkü

Türk özel sektörü olarak biz istikrar

sürsün, Türkiye reformlarla

büyüsün arzusundayız. Rekabet

gücümüzü artıracak yapısal reformları

arka arkaya hayata geçirmeliyiz.

Zira ekonomide atılacak çok

adım, yapılacak çok iş var. Hükümetimiz,

attığı adımlarla bunun

sinyalini verdi. Bakın dünya ekonomisinde

de yeni bir dönem

başladı.

Düşük faizle ve bol sıcak paraya

dayalı, kolay büyüme dönemi bitti.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler,

verimlilik artışlarına ve inovasyona

dayalı, yeni ve farklı bir

büyüme sürecine odaklanmak

durumunda.

Bakanlıklarımız, bu konuda ilk

adımları attılar. Yeni Ekonomi

Programı, Yapısal Dönüşüm

Adımları, Yargı Reform Paketi,

İhracat Ana Planı, 2023 Sanayi ve

Teknoloji Stratejisi açıklandı. Bu

çalışmaları sürdürüp, genişletelim,

uygulamaya başlayalım.

Yeni bir Türkiye hikâyesi ve yeni

bir büyüme modeliyle, piyasalarda

güven artacak. Ülkemize karşı

oluşturulmak istenen olumsuz

algıların önüne geçilecek. Enflasyon

ve döviz kurları istikrara kavuşacak.

Ekonomiye bir destek de, Avrupa

Birliği katılım sürecini canlandırmaktır.

AB, vatandaşlarımıza karşı

vize uygulamasına son vermeli.

Gümrük Birliğini güncelleyecek

müzakereleri, daha fazla ertelemeden,

başlatmalıdır. İktisadi ve

teknik konular, bazı Avrupa ülkelerindeki

vizyonsuz siyasi yaklaşımlara

kurban edilmemelidir.

Siyasi reformların hayata geçirilmesinde

öncü bir rol üstlenen

Reform Eylem Grubu’nun, 2018

yılındaki başarılı çalışmaları, sürdürmeliyiz.

Yargı ve Temel Haklar ile Adalet,

Özgürlük ve Güvenlik fasıllarında

atılacak adımlar, Vize Serbestisi

Diyaloğu için de çok önemli.

Daha güçlü bir ekonomi için daha

etkin bir hukuk sistemine ihtiyacımız

var.

Ayrıca hukuk sistemini güçlendirecek

her adım ekonomiye destek

verecek, yüksek teknolojili ve

ihracat odaklı uluslararası yatırımları,

ülkemize çekmemizi sağlayacak.

Esasında tüm bunları yaptığımızı

geçmişte gösterdik. Kişi başı geliri

3 bin doların altında, “orta seviye

bir ekonomi” olmaktan çıktık.

Kişi başı geliri 10 bin doları geçen,

üst orta seviye bir ekonomiye dönüştük.

2002’den itibaren aldığımız mesafenin

önemini ve değerini hep

akılda tutalım.

Şimdi yine önemli bir noktadayız.

Çok işimiz var. Ama biliyoruz ki biz

güçlü bir ülkeyiz. Bizler, “Hak ile sabır

dileyip, akıl ve ahlakla çalışan”,

Kadim Ahilik teşkilatının, günümüzdeki

temsilcileriyiz. Dün yapabildiysek,

bugün de yapabiliriz.

İbn-i Haldun’un çok beğendiğim


19

bir sözü var: Kalpleri müteferrik,

yani “ayrılmış” olanların akılları

birleşmez. 82 milyon arasında

güven ve birlikteliği artırmalıyız.

İnsanlar birbirlerine güvenirlerse,

birlikte iş yaparlar. Birlikte yapılan

işlerin kıymeti de, başarısı da

yüksek olur.

100 sene önce yokluk içinde, yoksulluk

içinde, işgal altındayken,

Dumlupınar’da, Kocatepe’de istiklali,

Lozan’da istikbali birlikte

kazanmadık mı? Ankara’da Cumhuriyet’i

birlikte ilan etmedik mi?

Bizler, “Milletin bağımsızlığını

yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”

sözüyle yola çıkanların,

bitmiş-tükenmiş bir devletin küllerinden,

yeni bir devlet kurmayı

başaranların çocuklarıyız. Bizim

kökenimizde, ayrılık, gayrılık yok.

Doğduğumuz şehirler, inancımız,

fikrimiz farklı olabilir ama bu ülkenin

sorunları da, zenginliği de bizim.

Türkiye hepimizin.

15 Temmuz Hain

Darbe Girişiminin

3. Yıldönümünde;

Unutmadık,

Unutturmayacağız

Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi demokrasisine

ve hukuk devleti yapısına

kasteden hain ve alçakça bir

saldırıyı geri püskürterek şunu açıkça

göstermiştir: Gücünü sandıktan,

yetkisini milletten almayan bir idareyi

asla meşru kabul etmeyiz.

Demokrasi ve milletin iradesi dışında

bir seçeneğe de boyun eğmeyiz.

15 Temmuz hem Türkiye siyaseti,

hem de Türkiye ekonomisi için tarihi

bir stres testi oldu. Milletin dirayetiyle

bu test başarıyla geçildi.

Demokrasimiz ve kurumlarımız

kaba kuvvete teslim olmayacak

kadar olgunlaştıklarını kanıtladı.

Devlet içinde illegal örgütlenen

FETÖ çetesi ortaya çıkarıldı. Darbe

heveslilerine karşı ortaya konan

milli direniş sayesinde gelecekte

benzer kalkışma girişimi içinde

olabileceklerin önüne set çekildi.

FETÖ kaynaklı bu hain darbe girişiminin

ortaya çıkmasıyla birlikte,

TOBB ve Oda-Borsa camiası olarak

tepkimizi ilk anda ortaya koyduk.

Darbe girişimine karşı ilk harekete

geçen, ilk inisiyatif alan meslek

örgütü olduk. Daha darbe bildirisi

okunur okunmaz, gece saat

00:22’de çıktık dedik ki; “Milletin

iradesi ve demokrasi dışında hiçbir

iradeyi tanımıyoruz. Gün demokrasiye

sahip çıkma günüdür”.

365 Oda ve Borsamızla birlikte 81

il ve 160 ilçede eş zamanlı olarak

darbeye karşı tepkimizi gösterdik.

“Demokrasi Vazgeçilmezimiz, Milli

İrade Gücümüz, Kardeşliğimiz Geleceğimizdir”

dedik.

Sonrasında 81 ildeki Odalarımız ve

Borsalarımız ilk günden itibaren

Demokrasi Nöbetlerinde aktif bir

şekilde yer aldı. Ayrıca 15 Temmuz

Şehitleri Dayanışma Kampanyasına

en fazla katkıyı da TOBB, Odalar

ve Borsalar sağladı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Hâkimiyet,

kayıtsız şartsız milletindir”

ilkesini şiar edinen TOBB ve

Oda-Borsa camiası olarak demokrasiyi

savunmaya devam edeceğiz.

Devletimizin yanında, milletimizin

emrinde olacağız.

Ülkemizin birliğine, kardeşliğimize


20

ve demokrasimize karşı olanların

da karşısına dikileceğiz. Çünkü

devletimiz ve ülkemiz var oldukça

biz de varız. Demokrasi varsa hepimiz

varız.

100 sene kahraman ecdadımız

“Milletin istiklalini, yine milletin

azim ve kararı kurtaracaktır” diyerek

İstiklal Harbinin adeta ilk kıvılcımını

yakmıştı. 15 Temmuz 2016

gecesi aynı ilkeyle ve birlikte hareket

eden Türk Milleti bir büyük

felaketin önüne geçmiş oldu.

Kutsal Topraklar ve

HURSAD

Hac, müminin hayatının en önemli

miladıdır. Takvayı kuşanma ve

ömür boyu Allah’ı anma şuuruyla

yaşama gibi çok büyük manevi

kazanım imkânları sunan bu kutlu

yolculuk, müminin, hem kendi iç

dünyasına, hem mümin kardeşlerine

ve hem de tarihe doğru gerçekleştirdiği

bir seferdir.

Müminin hayatı açısından Hac,

başka bir dünyaya geçiş yapılmaktadır.

Bunun içindir ki Kâbe hedef değil,

belki sonsuzluğa giriş kapısı

gibidir. Hac yolcusu, bu hedefe

ulaşabilmek için tertemiz duygularla

ve sırf ibadet aşkıyla bu kutlu

yolculuğa çıkar, bu güzel niyet ve

duyguları manevi ve ahlaki hayatının

gelişiminde bir dönüm noktası

haline gelir.

Kutsal topraklara gittiğimde şüphesiz

her Müslüman gibi tarifsiz

duygular yaşadım ben de. Allah

her Müslümana kutsal toprakları

görmek için imkân versin, imkânı

olanlara da gitme kolaylığı versin.

İslam’ın beş esasından biri olan

bu büyük ibadeti eda etmek için

gittiğimiz kutsal topraklarda ettiğimiz

duaları Allah kabul etsin

inşallah.

Dinimiz açısından son derece

önemli olan Hac ve Umre için vatandaşlarımıza

sunduğunuz hizmetler

için öncelikle çok teşekkür

ediyorum sizlere.

Sizlerin yaptığı organizasyonlarla

huzurlu ve güvenli bir şekilde

vatandaşlarımız Hac ve Umre farizalarını

yerine getiriyorlar. İş bu

sebeple yaptığınız işi çok önemsiyorum.

Allah sizlerden ve ekiplerinizden

razı olsun.

Türk iş dünyası olarak, aynı ruh,

aynı inançla çalışmayı sürdürüyoruz.

Türkiye’nin dünyanın en büyük

ekonomileri arasında yerini

almasını ve lider ülke haline gelmesini

de, yine hep birlikte çalışarak

sağlayacağız.

aslında Kâbe’de noktalanıp biten

bir yolculuk değildir. Bu yolculuk

onun Rabbine doğru çıktığı bir

yolculuktur.

Kâbe’ye varınca onun etrafında

başlanan tavaf adeta bunun simgesi

gibidir. Bu dönüşler ile sanki

Allah gönlümüzü zengin, emeğimizi

ve kazancımızı bereketli,

milletimizin birliğini, dirliğini ve

kardeşliğini daim kılsın.

Yolumuz, bahtımız açık olsun.

Allah, yar ve yardımcımız olsun.


HELAL TURİZM’DE

GÜNCEL EĞİLİMLER

Melih Cem Kılıç

‘Helal Turizm’in odağındaki orta ve üst gelir grubu Müslüman aileler, gelenekçi

ve ortak kültürü bir güvenlik kaynağı olarak görmekte ve kısa seyahat

mesafesini çekici bulmaktadırlar. Ancak ulaşımın teknolojik gelişmelerle

birlikte kolaylaşması ve Türkiye’nin Müslüman coğrafyasındaki

etkinliğini arttırması ile birlikte Helal turizm, körfez ülkelerinden İstanbul’a

doğru genişleme trendindedir.

Güncel Eğilimler

Müslüman ülkelerdeki turizm ve

ağırlama endüstrisi, birçok gayrimüslim

turisti çekmeyi amaçlasa

da Arap ve Müslüman gezginlerin

sayısının artması ve petrol ülkelerinden

gelen yüksek satın alma

gücü, sektörü doğrudan Müslüman

turistlerin ihtiyaçlarını karşılayacak

şekilde Helal Turizm konusunda

motive etmektedir.

Başka bir deyişle, Müslüman gezginler,

özellikle Körfez bölgesinde,

önemli bir hedef pazar haline gelmiştir.

Sonuç olarak, Helal Turizm,

İslami kurallara dayanan yeni bir

kavram olarak ortaya çıkmıştır.

Shakiry (2007), “Helal Turizmi,

İslam’ın ahlaki ilkelerini benimseyerek,

geleneksel olanın yanı

sıra turizmin yeni boyutlarını da

ön plana çıkaran bir pratik” olarak

tanımlamaktadır.


Buna göre, birçok turizm firması,

İslami kuralları uygulamaya koymakta

ve helal turizme yatırım

yapmaktadır. Helal turizm, Ortadoğu

demografisine, özellikle

de muhafazakâr gelenekleri ve

alışkanlıkları olan, İslami öğretiler

için arzu sahibi olan Körfez

ailelerini hedef kitlesi olarak almaktadır.

22

Helal turizm, alışıldık turizm faaliyetlerinin

merkezinde bulunan

gece hayatı ve alkol tüketimi

gibi maliyetlerden sıyrıldığı için

bu alanlardaki tasarrufunu farklı

alanlara aktarmakta ve bolluktan

zevk alan bir tatilci kitlesine

hitap etmektedir.

‘Helal Turizm’in odağındaki orta

ve üst gelir grubu Müslüman aileler,

gelenekçi ve ortak kültürü

bir güvenlik kaynağı olarak görmekte

ve kısa seyahat mesafesini

çekici bulmaktadırlar. Ancak

ulaşımın teknolojik gelişmelerle

birlikte kolaylaşması ve Türkiye’nin

Müslüman coğrafyasındaki

etkinliğini arttırması ile birlikte

Helal turizm, körfez ülkelerinden

İstanbul’a doğru genişleme trendindedir.

Bununla birlikte Dubai yatırım

ajansları, turizm sektöründeki

bölgesel yatırımlardan yararlanmak

amacıyla, giderek daha popüler

hale gelen İslami otellerin

tanıtımı yoluyla ‘Helal Turizm’ine

yatırım yapmaktadır. Bu tür merkezlerde

yalnızca helal yiyecekler

ve alkolsüz içecekler sunulur ayrıca

sadece kadınların bulunabileceği

özel alanlar oluştururlar.

Dubai merkezli bir konaklama

grubu olan Almulla Hospitality,

Ekim 2007’de dünyanın ilk İslami

geleneklere uyumlu otel portföyünü

başlatmıştır. Cliftonwood,

Adham ve Wings gibi üç markayı

barındıran bu porföy Tablo 1’de

gösterilen evrensel İslam kuralları

çerçevesinde faaliyet göstermektedir.

Almulla Otelcilik bünyesinde yer alan Dubai’deki Holiday Inn Express Hotel

Tablo 1. Almulla Otelcilik İslami Kuralları

Alkol servisi yapılmaz

Gece kulüpleri gibi eğlence mekanları bulunmaz

Helal yemek servis edilir, domuz eti yasaktır

Bekar erkekler için erkek personel ve kadınlar için kadın personel ve

aileleri çalışır

Seminerlere ve vaaz oturumlarına ev sahipliği yapan kurum içi dini

figürler yer alır

Geleneksel üniformalar tercih edilir

Kur’an-ı Kerim, dua kitapları ve tesbih gibi dini eşyalar her odada

bulunur

Mekke yönünü gösteren kıble işaretleri yer alır

Personel, ağırlıklı olarak Müslümanlardan oluşturulur

Spor salonları gibi ayrı sağlık tesisleri yer alır

Cinsiyetlere ayrılmış mescitler bulunur

Muhafazakar TV kanalları tüketiciye sunulur

Tuvaletler kıble yönünde olamaz

Sanatsal ürünlerde insan tasviri bulunamaz

Yataklar, Kıble’yi göstermez

Kaynak: Almulla Otelcilik Kurum Kültürü (2008)

Bir sonraki bölümde helal turizm ile ilgili Müslüman

bir ülke olarak Malezya ve Müslüman olmayan bir ülke

olarak Japonya’nın çalışmaları incelenecektir.


23

Vaka 1.

MUHAFAZAKÂR OLMAYAN MÜSLÜMAN BİR ÜLKEDE

HELAL TURİZM İÇİN ÇOK ÇEŞİTLİ IRKSAL, KÜLTÜREL VE DİNSEL YAPIYI

DENGELEMEK:

MALEZYA

11 Eylül olayından bu yana, Malezya,

Müslüman turistler için en uygun

destinasyon noktalarından

biri haline geldi. (Hamzah, 2004) .

Batı’da Müslüman turistlere uygulanan

yasalar gittikçe katılaştığı

için Müslüman gezginler,

seyahat hedeflerini Doğu’ya kaydırmışlardır.

2014 yılında toplam

5,59 milyon olarak belirlenen

Müslüman turistin %11’inin Malezya’ya

geldiği tahmin edilmektedir.

Malezya’daki Müslüman turist

pazarı 2001’den bu yana yüksek

ve tutarlı bir büyüme göstermiştir.

(Mohd Salleh, Othman, Mohd

Noor ve Hasim, 2010).

Bu başarı özellikle Orta Doğu’dan

Müslüman turistleri Malezya’yı

ziyaret etmek için yapılan yoğun

turizm promosyonlarından

kaynaklanmaktadır. Orta Doğu

turistleri, Malezya turizm endüstrisinde

cömert harcama davranışlarından

dolayı kazançlı ve

önemli bir niş Pazar oluşturmaktadır.

(Mohamad Taiyab, 2009;

Risi, 2012).

Örneğin, UNWTO, her bir Orta

Doğulu turistin tatilde ortalama

14.000 USD harcadığını, diğer

turistlerin ise Malezya’ya yaptığı

her ziyarette ortalama yalnızca

551 USD harcadığını belirtmiştir.

(Risi, 2012).

Orta Doğu Müslüman turist pazarını

tatmin etmek amacıyla

hükümet, Orta Doğu kültürlerini

ve yemeklerini canlandıran, Arap

dilindeki tabelaları yaygınlaştıran,

restoranlarda çok dilli menü olan

“Ain Arabia” (Arabasitan Gibi)

kampanyasını başlatmıştır.

Turist bilgilendirme broşürü,

Arapça konuşan personelin otellerde

çalıştırılması, tur acenteleri

ve alışveriş kompleksleri gibi faaliyetlerle

de promosyon kampanyaları

desteklenmiştir. (Shafaei

ve Mohamed, 2015).

Büyük resme bakıldığında, Malezya,

turizm malzemeleri, ürünleri

ve hizmetlerinin çoğunda

zengin İslami değerler sunarak

kendisini popüler bir İslami turizm

ülkesi olarak konumlandırmaktadır.

Bu, Malezya’nın hemen hemen

her yerindeki Helal gıdaların mevcudiyetini,

zengin İslam mirası ve

kültürünü, dost canlısı Müslüman

nüfusu ve İslami seyahat zenginliğini

göstermektedir. (Shafaei ve

Mohamed, 2015).

Müslümanlar, gittikleri her yerde

sıkı bir diyet uygulamak zorunda

olduğu için, helal yiyecekler, yurtdışında

stressiz bir tatil geçirmesine

katkıda bulunan üç önemli

unsurdan biridir (Battour, Battor

ve Mohd Nazari, 2012).

Mohd Salleh, N. H., Othman, R., Mohd Noor, A. H. S., & Hasim, M. S. (2010). Malaysian tourism demand from the Middle East market: A preliminary analysis. Jurnal Antarabangsa

Kajian Asia Barat, 2(1), 37–52.

Hamzah, A. (2004). Policy and planning of the tourism industry in Malaysia. Paper presented at The 6th ADRF General Meeting, Bangkok, Thailand

Mohamad Taiyab, M. (2009). International Islamic tourism and halal week.

Risi, M. (2012). International tourism receipts surpass US$ 1 trillion in 2011. UNWTO world tourism barometer.


24

Bu nedenle, 2010 yılında Malezya

otelleri en azından ortak restoran

için Helal sertifikası almaya teşvik

edilerek Müslüman turistleri memnun

etmek amacıyla otellerdeki

Helal restoranlarda daha yüksek

bir standart oluşturmuştur. (Abdul

Hamid, 2010).

Bununla birlikte, helal yiyecek sağlamak,

nüfusun %60’ı Müslüman

olduğu için Malezya için büyük bir

zorluk değildir.

Turistler, Malezya’daki kaliteli restoranlarda

yemek yemek için sokak

tezgahlarında helal yiyecek bulabilmektedir.

Konaklama açısından muhafazakâr

olmayan bir İslam ülkesi olarak Malezya,

Müslüman turistlerin rahatı

için geniş bir yelpazede İslami konaklama

imkânı da sunmaya başlamıştır.

Müslüman dostu oteller,

otellerin sağladığı en geniş kapsamlı

İslami değerleri temsil eden

üç kategoriye ayrılmıştır. (Md Salleh,

2014).

Ayrıca Malezyalı yetkililer, Müslüman

turistlerin alışveriş deneyimini

geliştirerek turizmin

gelişmesini kolaylaştırmaya

çalışmaktadır. Örneğin, Malezya’daki

alışveriş merkezlerinde

mescit, abdesthane ve helal

restoranlar sağlaması bir gerekliliktir.

(İslami Turizm Merkezi,

2015).

Yerel yönetimler tarafından belirlenen

kurallar ve düzenlemeler

hizmet kalitesini iyileştirmiş

ve turistlerin Malezya’da alışveriş

yapması için rahatlık sağlamıştır.

Kuala Lumpur’daki başlıca alışveriş

komplekslerinin, Orta

Doğulu turistlerin kolaylığı için

Arapça dilinde yazılmış tabelaları

vardır.

Bununla birlikte, parklarda,

müzelerde ve tarihi mekanlarda

turistlerin ihtiyaç duyduğu

yerlerde Müslümanların ihtiyaç

duyduğu olanakların bulunmadığı

görülmektedir.

Maleka Boğaz Camii - Malaka Adası

artmaktadır ve turizm pazarında

Malezya turizm endüstrisinin

Müslümanlara yönelik çalışmaları,

diğer ülkeler için iyi bir örnek

olarak karşımıza çıkmaktadır.

(Md Salleh, 2014).

Daha fazla Müslüman turistin ilgisini

çekmek için İslami turizm

ile ilgili tesislerin iyileştirilmesi

önemlidir.

Oteller, restoranlar ve turistik

yerler gibi tüm ilgili alanlarda

sağlanan kaliteli turizm hizmetlerinin

arttırılması, Müslüman

turistlerin ihtiyaçlarını karşılama,

ziyaretleri tekrarlama ve

ülkelerin olumlu bir imaj oluşturabilmeleri

gibi olumlu etkilere

sahip olacaktır.

Tablo 2’de, Malezya’daki mevcut

Müslüman dostu otel seviyelerini

göstermektedir.

Dünyada seyahat eden Müslümanların

sayısı her geçen gün

Sky Bridge - Langkawi

Tablo 2. Malezya’da Müslüman Dostu Otel Seviyeleri

Tip

Temel

Helal yemek, alkolsüz mekan, kıble işaretleri, seccade, abdest çeşmesi

Orta

Genişletilmiş

Haremlik ve Selamlık alanlar, uygusuz eğlence mekanlarının bulunmaması, Cami,

Dini Rehber

Zekât Sayacı (Yapılan harcamaya göre zekât miktarının takip edilmesi), İslami

broşür, dersler, kat seviyesinde Ezan, İslami turizm paketleri

Shafaei, F., & Mohamed, B. (2015). Malaysia’s branding as an Islamic tourism hub: An assessment. GEOGRAFIA Online Malaysia Journal of Society and Space, 11(1), 97–106.

Battour, M., Battor, M., & Mohd Nazari, I. (2012). The mediating role of tourist satisfaction: A study of Muslim tourists in Malaysia. Journal of Travel & Tourism Marketing,

29,279–297.

Md Salleh, N. Z. (2014). Establishing the Shariah-compliance hotel from the Muslim needs perspective. Theory and practice in hospitality and tourism research. Croydon,

United Kigndom: CRC Press Taylor & Francis


25

Vaka 2.

MÜSLÜMAN OLMAYAN BİR DESTİNASYONDA

HELAL TURİZM GELİŞİMİ:

JAPONYA

Japonya’da turizm, 2014 yılında

Singapur’dan biraz daha fazla olmak

kaydıyla, 12 milyon yabancı

ziyaretçi çekmiştir. (Banka, 2013).

Japonya’da Himeji Kalesi ve Eski

Kyoto’nun Tarihi Anıtları dahil 16

Dünya Miras Alanı bulunmaktadır.

%24 ve %29,4 oranlarında arttığını

göstermektedir.

Özellikle 2012 yılında Malezya’dan

gelen turist sayısı %59,7 ve Endonezya’dan

%63 arttığının altını çizmek

gerekir.

Kōbe Camii - Kobe-shi

Bu toplamın oluşmasında, Japon

Yeni’nin değer kaybetmesi

ve Malezya ile Endonezya vatandaşlarının

Japonya’ya yapacakları

ziyaretler için uygulanan vize

muafiyeti anlaşmalarının etkisi

büyüktür. (Japonya, 2014).

Son üç yılda yabancı turist sayısının

2012 yılında 8,3 milyondan

2013’te 13,4 milyona yükseldiğini

de not etmek gerekir. Japonya

için, Müslüman turistler genellikle

Malezya ve Endonezya’dan gelmektedir.

Tablo 2, 2014 yılında Malezya ve

Endonezya menşeli pazarın Japonya’ya

doğru sırasıyla %34,4,

Yıl

Toplam Yabancı

Turist Sayısı

Japonya’ya Gelen Yabancı Turist Sayısı

% Malezya’dan

Gelen

% Endonezya’dan

Gelen

2011 6,218,752 - 81,516 - 61,911 -

2012 8,358,105 34,4 130,183 59,7 101,460 63,9

2013 10,363,904 24 176,521 35,6 136,797 34,8

2014 13,413,567 29,4 249,534 41,3 158,688 16

Kaynak: Japon Ulusal Turizm Örgütü

%

Islamic Tourism Centre (2015). Grab a bigger slice of Muslim market. Retrieved 12 April 2015 2015, from http://itc.gov.my/itc-news/grab-a-bigger-slice-of-muslimtourismmarket/.

Abdul Hamid, I. (2010). Islamic compliance in hotel and restaurant business. Paper presented at the Asia-Euro Conference: Transformation and modernisation in tourism, hospitality and

gastronomy.


Japonya Ulusal Turizm Örgütü’ne

göre, Japonya’yı başta Malezya

ve Endonezya vatandaşlarından

olmak üzere 2011’de 150.000;

2012 250.000, 2013’te 320.000 ve

2014’te 500.000’den fazla Müslüman

turist ziyaret etmiştir. Müslüman

turistlerin sayısının her

yıl artması, Japonya’yı ‘Helal Turizm’in

önemli pazarlarından birine

dönüştürmektedir.

26

Kuşkusuz bu başarının ardında,

Japonya’nın Müslümanlar için

konforlu bir turizm deneyimi

sunmasının katkısı çok büyüktür.

Müslüman turistlerin havaalanında

ve seçkin alışveriş komplekslerinde

rahatlığını sağlamak için

dua odaları kurulmuş, helal yiyecek

gibi Müslüman turistlerin temel

ihtiyaçları karşılanmıştır. Örneğin;

hem Narita hem de Kansai

Uluslararası havaalanlarında,

Müslümanlar için dua odaları yer

almaktadır. Ayrıca Udon ve Ramen

gibi popüler Japon yemekleri,

Müslüman turistlerin Japon

yemeklerini değerlendirebilmeleri

için helal sertifikası almıştır.

(www. halalmediajapan.com)

Bunun yanı sıra Japon Turizm

Bakanlığı, mobil teknolojiyi de

kullanarak Müslümanların helal

yemek restoranlarına ulaşabilmeleri

için mobil uygulamalar da geliştirmiştir.

Ancak Japon turizminde doğal

güzellikleri ve zengin doğu kültürüyle

öne çıkan Akita Prefecture

gibi kırsal alanlarda hâlâ İslamî

tesisler oluşturulmamıştır. Bunun

sebebi, İslami bilginin sınırlı

olarak bilinmesidir. Japonya’da

mevcut olan birçok helal standardı,

Japonya Müslüman Birliği

ve STK’ların yanısıra kâr odaklı

şirketler tarafından da takip edilmektedir.

Helal sertifika danışmanları,

helal sertifikanın nasıl

alınacağı konusunda ise daha

fazla kafa karışıklığı yaratmaktadır.

Bu sebeple, otel ve restoranlarda

Helal sertifikasının alınması

yavaştır, çünkü Helal sertifikasını

almak için şartlar zor ve bu standardın

bir danışmandan diğerine

göre farklı olduğu görülmektedir.

Ek olarak, dil engeli Japonya’daki

Müslüman turistleri ağırlamak

için de bir zorluktur. Kırsal kesimdeki

Japonlar, ana dili olan Japonca

ile iletişim kurduklarından, turistler

için bilgi edinme süreci zor

görünmektedir.

Şu anda, İngilizce iletişim kurabilecek

sınırlı sayıda tur operatörü

bulunmaktadır. Bu nedenle, İngilizce

bilgisini Japonya’da seyahat

ederken, Müslüman turistlere yardım

etmek için sosyal medyada,

seyahat web sayfasında ve mobil

uygulamalarda kullanılabilir.

Itsukushima Kapısı - Itakuma

Japonya’da Helal turizm, dünyadaki

Müslüman nüfusun artması

ve Müslümanlar arasında

yurtdışına seyahat etme eğilimi

nedeniyle büyük bir potansiyele

sahiptir. Helal yiyecek tüketmek,

seyahat sırasında bile Müslüman

için bir zorunluluk olduğu için,

Japonya’da, İslami turizmi sürdürmek

için, helal yiyeceklerin büyük

ve küçük şehirlerde kullanılabilir

hale getirilmesi zorluğuyla baş etmek

zorundadır.


27

MÜSLÜMAN GEZGİNLERİN PAZAR

DAVRANIŞLARI

Helal seyahat pazarının hızlı

büyümesini şekillendiren yedi

anahtar faktör:

• Artan Müslüman Nüfus:

Müslümanlar, dünyadaki

en hızlı büyüyen dini grup

olmaya devam ediyor. Yer

yüzünde yaklaşık olarak her

dört kişiden biri Müslüman.

Özellikle Asya Pasifik bölgesindeki

uygulamalar sayesinde,

2050 yılında her üç

kişiden birinin Müslüman olması

ve Müslüman nüfusun

yaklaşık olarak 2,8 milyar

olacağı tahmin ediliyor.

• Büyüyen Orta Sınıf / Harcanabilir

Gelir: Müslüman

Orta sınıf, Körfez ülkeleri,

Endonezya ve Malezya gibi

büyük Müslüman nüfuslu

destinasyonlarda yükselmeye

devam ediyor. Batı

Avrupa ve Kuzey Amerika’da

yetişen, yetenekli Müslüman

profesyonellerin sınıfı

ve dünyadaki kentli kadın

Müslümanların artması gibi

diğer gelişmeler, bu büyük

Müslüman tüketici tabanında

daha güçlü bir ekonomik

etkiye yol açacaktır.

• Genç Nüfus: Müslümanlar,

2015’te ortanca yaşı 24 olan

diğer tüm büyük dini gruplar

arasında en genç kesimdir.

Halihazırda ebeveyn de

olmaya başlayan bu genç

yetişkinler, gelececeğin misafirperverlik

standartlarını

şekillendiriyor.

• Seyahat Bilgilerine Erişimin

Artması: Sosyal medya

önemli bir rol oynamaya devam

ediyor. Bununla birlikte

her destinasyon noktasında

Müslüman gezginlerin ihtiyaçları

ile ilgili seyahat bilgilerini

paylaşan uygulamalar

yaygınlaşıyor. Teknolojik değişim

hızla devam edecek,

araştırmaya ve yeniliğe yatırım

yapan destinasyonlar ve

hizmetler belirgin bir avantaja

sahip olacak.

• Müslüman Dostu Seyahat

Hizmetleri ve Tesislerinin

Kullanılabilirliğinin Arttırılması:

Müslüman seyahat

pazarının büyümesinin artmasıyla

birlikte, birçok işletme,

Müslüman gezginlerin

ihtiyaç duyduğu ürün ve hizmetleri

kendi işlerine halihazırda

adapte etmiş durumda.

Bu erdemli döngünün

bir sonraki önemli aşaması

ise Müslüman Gezginler için

ürün ve hizmetleri daha da

farklılaştırmak ve yeni deneyimler

tasarlamak olacaktır.

• Ramazan Seyahati: Ramazan

artık birçok destinasyon

için okulların tatil dönemine

denk gelmiyor olsa bile, kutsal

ay boyunca benzersiz Ramazan

deneyimleri arayan

gezginlerin sayısı artmaya

devam edecek. Bu dönemde

Umre gezisinin popülerliği

ve iş gezilerindeki artış,

Ramazan seyahatlerinin popülerliğine

de katkıda bulunacaktır.

• İş Seyahati: Endonezya,

Malezya ve Türkiye gibi büyüyen

ekonomiler ile Körfez

İşbirliği Konseyi’ndeki (GCC)

ekonomileri temsil eden

çoğu Müslümanın oluşturduğu

güçlü kalkınmanın küresel

etkileri olacak. Yeni iş

fırsatlarının ortaya çıkması ve

işgücüne yeni katılan Müslüman

profesyoneller (hem

erkekler hem de kadınlar),

MICE (Toplantılar, Teşvikler,

Konferanslar ve Etkinlikler)

sektöründen Müslüman iş

gezginleri de bu bölümün

sağlıklı ve karlı büyümesine

katkıda bulunacak.


“Endüstri 4.0” Süreci Kaçırılmamalı

28

“ENDÜSTRİ 4.0”

SÜRECİ KAÇIRILMAMALI

TÜMSİAD Başkanı Yaşar DOĞAN, Dergimize

Türk Ekonomisiyle ilgili önemli

açıklamalarda bulundu. Merkez Bankası’nın

para politikası, Hazine ve Maliye

Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı

“Yeni Ekonomi Programı”, 2020 yılı

büyüme hedefi ve Türk Sanayisi için

büyük önem arz eden “Endüstri 4.0”

süreci… Tüm bunları sorduk, TÜMSİAD

Başkanı Yaşar DOĞAN yanıtladı…

- TÜMSİAD olarak İş Dünyası’na

katkınızı anlatır

mısınız?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): TÜMSİAD olarak kuruluş

amacımız; ülkemiz için üreten,

istihdam eden, katma değer

sağlayan; KOBİ’lere markalaşma,

inovasyon, katma değeri yüksek

üretim için öncü olmak ve aynı

zamanda iş kadar sosyal sorumluluk

projelerine de yönelmek,

AHİ geleneğinden irfan sahibi iş

adamları kuşağı yetiştirmek ve

kadim medeniyetimizin iş ahlakıyla

ticaret yapmak oldu.

Geride bıraktığımız 14 yıl boyunca

her zaman işveren kadar işçilerimizin

de sosyal hak ve refahını

ön planda tuttuk.

Üyelerimizi de bu konuda her zaman

teşvik ettik.

TÜMSİAD, kuruluş amacına uygun

olarak milletimize samimi bir

şekilde hizmete devam edecektir.

- TÜMSİAD’ın Türk Ekonomisindeki

rolü nedir?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): Son yıllarda dünya

genelinde yaşanan ekonomik ve

siyasi gelişmeler ülkemizin de

içinde bulunduğu global ticaret

ağlarını etkiledi.

Hepimizin malumu olduğu üzere

yakın ve uzak coğrafyamızda

ortaya çıkan siyasal, küresel ve

ekonomik krizler ile Türkiye’ye

yönelik algı değiştirme operasyonlarına

rağmen ülke ekonomimiz

buna kuvvetli bir direnç

göstermiştir.

2023 Vizyonun da hedeflenen

değerlere ulaşılması istikrar ile

mümkündür.

Demokrasi ve milli irade ile ekonomi

arasında hassas bir ilişki

vardır. İstikrarın sürdürülebilir olmadığı

bir ortamda ekonominin

güçlü olması ve büyümesi beklenemez.

Bunun farkında olan TÜMSİAD,

KOBİ’lerini çeşitli sektörel kümelenmelerle

ve ticari eğitimlerle

bir araya getirerek hem üretimine

katkı sağlamakta hem de KO-

Bİ’lerimize inovasyon ve katma

değeri yüksek üretimde öncülük

etmektedir.

- Türkiye’nin 2023 hedefleri

göz önüne alındığında ekonomide

atılması gereken

adımlar nelerdir? Şu anda

yapılanlar yeterli midir?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): 2023 hedefleri için firmalarımızın

dönüşümlerinin yeterli

olmadığını düşünüyoruz.


29

Bunun için bölgesel kalkınma

dinamiklerini göz önünde bulundurarak;

sektör, pazar ve ürün

çeşitlendirmesine gidilmeli, teknoloji

ve altyapı olanaklarını artırarak

üretim yapılarını yenilemeleri

gereklidir. Özellikle “Endüstri

4.0” olarak adlandırılan sürecin

kesinlikle kaçırılmaması gerekiyor.

Aksi takdirde uluslararası rekabette

elimizi güçlendirmemiz

zor olacaktır.

- Gelecek yıl ile ilgili ekonomiden

beklentileriniz

nelerdir? Ekonomide büyüme

bekliyor musunuz?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): 2019 yılı hem ülkemiz

için hem de dünya için zor bir yıl

oldu. ABD ve Çin arasındaki ticaret

savaşları küresel ekonomik

sisteme sıkıntılar yaşattı. Ülkemiz

özelinde ise seçim ve kur saldırıları

ekonomimizi olumsuz etkiledi.

Merkez Bankası’nın uygulamış

olduğu faiz indirimlerini çok yerinde

ve önemli bulduk. Bu durumun

özellikle inşaat ve otomotiv

sektöründe çarpanları ile birlikte

piyasada bir hareketlilik yaşattı.

Şu an piyasalarda bir dengelenme

söz konusu ve biz 2020 yılının

bir dengelenme yılı olacağını düşünüyoruz.

Hazine ve Maliye Bakanımız Sayın

Berat Albayrak’ın açıkladığı

üç yıllık Yeni Ekonomi Programı

(YEP)’nın önümüzdeki yıl gerek

büyüme rakamlarını gerek enflasyon

rakamlarını gerekse işsizlik

rakamlarını olumlu yönde etkilemesini

bekliyoruz.

- Türkiye’nin yeni bir sanayi

devrimine ihtiyacı var

mı?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): TÜMSİAD olarak Endüstri

4.0’ı sürekli dile getiriyoruz.

Çünkü üretim süreçlerinde

nitelikli ve bütüncül dönüşüm

anlamına gelen Endüstri 4.0 tasarrufu

mikro ve makro ölçüde

artıracak ve toplumsal refahımıza

çarpan etkisi yapacaktır. Bilginin

ve teknolojinin hızla yayıldığı

günümüzde işletmelerimizin

uluslararası rekabette avantaj

sağlayabilmeleri son derece

önemlidir.

- Türkiye sanayi alanında

hangi atılımlar yapmalı?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): Öncelikle gerek sanayi

gerekse diğer alanlarda nitelikli

üretime geçmemiz gerektiğini

düşünüyoruz.

Bizim öncelikli hedeflerimiz

katma değer artışı ve küresel

piyasalarla tam ve kesintisiz entegrasyon

olmalı. Bizim öncelikli

şiarımız katma değer olmalı.

- Türk Ekonomisi’ne yıllarca

operasyon çekildi. Son

olarak döviz kurları üzerinden

bir operasyon yapıldı.

Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): Döviz kurlarının son

dönemde hızlı artışı suni olarak

görünüyor. Bu kadar kısa sürede

bu derece artış yaşanması faiz

lobisinin icraatlarını bir kez daha

ortaya koyuyor. Türkiye’nin son


“Endüstri 4.0” Süreci Kaçırılmamalı

30

10 yılda gerçekleştirdiği ekonomik

performans paradan para

kazanan global sermaye odaklarını

ciddi anlamda rahatsız etti.

Devletimiz bu oyunlara karşı

hızla politika üretiyor. Türk Lirası

kullanımının yaygınlaştırılması

bu politikalardan bir tanesi.

Biz inanıyoruz ki Türk Lirası

güçlenirse KOBİ’ler güçlenir. İç

piyasada; yatırımlar artar, dış piyasada;

uluslararası rekabet gücümüz

artar. Bu hem milli bir bilinçtir

hem de ekonomiye sahip

çıkmaktır. Çünkü milli egemenliğimizin

bir sembolü de kendi

para birimimizdir.

- 15 Temmuz gecesi ülkemiz,

tarihinin en büyük

ihanet girişimlerinden birine

sahne oldu. Ülkenin

hem siyasi hem de ekonomi

bekası hedef alındı. Bu

konudaki görüşleriniz ne

olacak?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): 15 Temmuz gecesi ülkemiz,

tarihinde hiç yaşamadığı

hain bir girişimle karşı karşıya

kalmıştı.

Türkiye’nin büyümesinden rahatsız

olan güçlerin içerdeki hain

FETÖ terör örgütü ile birlikte

devletimizin Reisi Cumhuruna,

milletimizin bütünlüğüne ve istikbalinin

ortadan kaldırılmasına

yönelik olarak sergilediği bu işgal

girişimi, milletin sinesinde söndürülmüş

ve Türkiye, geleceğine

sahip çıkmıştır.

O uzun gece ve devamında bütün

vatan evlatları gibi bizim de

teşkilatlarımız ve gönül dostlarımız

Türkiye’nin her noktasında

canı pahasına olması gereken

yerde yani “Cumhur”un ve başkanının

yanında yerini alarak duruşunu

sergilemiştir.

- HURSAD 300’den fazla

Hac ve Umre Seyahat

Acentası üyesiyle Türkiye’nin

kendi dalında en

büyük STK’sı durumunda.

HURSAD hakkında düşüncelerinizi

öğrenebilir miyiz?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): TÜMSİAD üyelerimiz

arasında bulunan birçok hac ve

umre acentamızın da HURSAD

üyesi olması nedeniyle çalışmalarınız

hakkında bilgi sahibiyim.

Kuruluş amaçlarınız doğrultusunda

ilerlemeye devam etmeniz

durumda inanıyorum ki hem

sektöre hem de vatandaşlarımıza

önemli hizmetleriniz olacaktır.

- Hac ve Umre organizasyonlarının

daha iyi yapılabilmesi

için önerileriniz

nelerdir?

Yaşar DOĞAN (TÜMSİAD Genel

Başkanı): HURSAD AKADEMİ ile

başlattığınız vatandaşlarımızın

kutsal yolculuklarda bilinçlendirilmesi

yönelik uzaktan eğitim

programlarının daha geniş

kitlelere ulaşması durumunda,

vatandaşlarımızın görevlerini

bilinçli yapmaları sağlanacaktır.

Bununla birlikte, acentalarımızın

artan hizmet kalitelerinin yanında

personel eğitimlerine yönelik

yapılacak çalışmaların da acentalarımızı

daha ileriye taşıyacağı

düşüncesindeyim.


KÂBE’Yİ GÖRDÜM


Kâbe’yi Gördüm

32

Ersoy DEDE

Gazeteci

“Ben çıktım

ama kalbim

içeride

kaldı…”

Açıkçası yol üzerinde durup da

ihrama girene kadar her şey sanki

son anda bozuluverecek bir hayal

gibiydi. Ancak, bembeyaz giyinip

servis aracına geçtiğimizde

durumun ciddiyetini kavradım…

Artık kefenlerimiz üzerimizdeydi.

Onlarca kefenli insan. Her biri

birbirinin aynı. Hiç birimizin bir

diğerinden farkı yok. Telbiye,

tekbir ve Salavat-ı Şerifelerle

devam eden yolculuğumuzda

daha Kabe’yi görmeden

boşalan gözyaşları aslında

her şeyi anlatmaya yetiyordu.

Neden ağlıyordum ki? Daha

Kabe’yi görmemiştim bile…

Ama bir çember vardı gözle

göremediğimiz. O çemberin

içindeydik artık. Bedenlerimiz

üzerimizde fakat ruhlarımız

ulaşmıştı çoktan varması gereken

hedefe... Kabe’nin avlusuna

geldiğimde hiçbir şey yapmadan

dakikalarca durup yaşadığım anın

anlamını kavramaya çalıştım.

İşte oradaydım artık. Günün

her saati milyarlarca insanın

yüzünü döndüğü Kıblegahımın

tam önünde duruyordum. Ne

yapacağını bilemez halde öylece

bakakaldım. Oysa neler neler vardı

aklımda uçaktayken. İlk duamı

bile hazırlamıştım hesapta. Hepsi

uçtu gitti bir anda. Büyülenmiş

gibi kalmıştım öylece orta yerde.

Henüz kaybettiğim annem geldi

aklıma. Hasret gitmişti kutsal

topraklara. Hep ‘biraz iyi olayım

hemen gideceğim’ diyordu.

Sonra hiç iyi olmadı. Ona baktım.

Burada mıdır acaba diye. Öyle

çok istiyordu ki belki gelmiştir,

kim bilir?!.. Hacer-ül Esved’i

gördüm bir an karşımda. Ruhul

Esved... Resûlullah’ın öptüğü

el sürdüğü yerdeydim artık.

Dizlerim titriyordu. Dokunmak

ne mümkün bakamıyordum

bile. Her tavafta bir kez olsun

dokunabilmek için birbirlerini

ezen insanları izledim hayranlıkla.

Bu ne samimi bir sevgi. Bu ne

büyük ve güçlü bir aşk Allah’ım…

İçine girdiğim an dünya durdu.

Dönmüyordu artık. Bunun

fiziksel bir açıklaması olmadığının

farkındayım. Fakat bir insan kaç

kez böyle hissedebilir ki… Artık

dünyanın dönmediğini. Hayatın

merkezinde ayakta dimdik

duruyordum artık. Bunu bana

nasip ettiği için sonsuz kere

şükrederek Allah’a… Ne yana

döneceğimi bilemedim. Burada

namaz kılmayı nasip etti Rabbim

fakat aklımı aldığı için artık

düşünemiyordum. Sağa baktım

o yana dönmüş insanlar gördüm.

Sola baktım o yana dönmüş

insanlar. Olduğum yere çöktüm.

Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum artık...

Omzuma dokunan elle döndüm

dünyaya... Recep Tayyip Erdoğan

yanımdaydı… ‘Hadi’ diyordu...

Çıkalım artık... Daha ne kadar

kalacaksın burada? Kendi bilmez

mi bıraksalar yıllarca çıkmaz

ki insan... Dışarı çıktığımda

fark ettim ki kalbim kalmış

içeride... ‘Keşke bir rekât daha

kılabilseydim’ pişmanlığıyla...

Biri bana Nirvana’yı sorarsa eğer...

‘Tarifsiz duygu’ ne demektir, anlat

derse biri… Vereceğim tek örnek

budur herhalde…


33

Kâbe’yi Gördüm

Dr. Ender SARAÇ

Diyetisyen

“Oraya Bedenle,

Kalple ve Zihinle

Gitmek Lazım”

Bunlar çok özel ve derin konular

ama Kâbe’yi ilk görmeden

önce ben zaten görmüştüm

orayı. Daha oraya gitmeden

gitmiştim. Öyle söyleyeyim.

Dolayısıyla çok güzel bir enerji

aldım. Orası bu boyuttaki bütün

bilgilerin toparlanıp üst

makamlara transfer edildiği

bir geçiş kapısı gibi çok özel

bir yer. Oraya bedenle, kalple

ve zihinle gitmek lazım. Orada

çok üzüldüğüm bir şey var.

Bir hac veya umrede ben Sa’y

yaparken iki tane hanımefendinin

dolma tarifi verdiklerini

gördüm. Önümde yürüyorlardı

ve dolma tarifi veriyorlardı.

Nerede olduklarının bilincinde

bile değiller. Mana yok ibadetlerde...

Bu çok önemli…

Nuh ALBAYRAK

Star Gazetesi Genel

Yayın Yönetmeni

“Allah’ım Bu An

Hiç Bitmesin…”

Günlerdir o muhteşem vuslat

için hazırlanıyor, “kabul

garantili” dualarımı zihnimde

sıralıyordum.

Ama o an her şeyi unuttum.

“Arzın merkezine seyahat” ne

ki; ben kâinatın merkezine

gelmiştim.

Her biri birer “âlem” olan on

binler onun etrafında dönüyordu.

O ânı anlatan yazımın gazetedeki

başlığını görünce şaşırdım.

Böyle bir cümle yazdığımı

hiç hatırlamıyordum.

Oysa baktım ki o başlığı ben

yazmışım:

“Allah’ım bu an hiç bitmesin…”


Mekânın Rahatlıĝı,

Medîne’nin Rûhâniyeti

Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi’ye komşu panoramik

manzarasıyla tüm ihtiyaçlarınızı karşılayabileceğiniz geniş, lüks,

yenilenmiş 1295 oda ve suitleri, uluslararası tatların sunulduğu 9 adet

restaurantı, ayrıcalıklı hizmetlerin sunulduğu özel katları (executive kat

ve salon)(ücretsiz gün boyu sıcak ve soğuk içecek ve hafif yiyecekler,

business center) ile manevi atmosferin tadını çıkarın. Ayrıca otelimiz

içindeki çarşıda her türlü ihtiyaçlarınız için uluslararası ve yerel

markaların mağazaları (170 adet) B1 katında Bin Davud supermarket,

M katında Café-break kafeterya (Türk döneri), giriş katında Türk damak

tadına uygun Al Mudif restorant ile sizleri beklemektedir.

Rezervayon ve bilgi TR irtibat ofisi:

Flywell Travel&Tourism, Fatih/STANBUL

Tel: 0212 533 99 91 Fax: 0212 533 99 95

EMail: yakup.bozdogan@movenpick.com

www.movenpick/madinah-anwar

movenpick.com


“COĞRAFYA KADERDİR”

İbn-i Haldun

John Mackinder 1904 yılında

yayınladığı “Tarihin Coğrafi

Mihveri” adlı eserinde Dünyanın

Kalbi (Heartland) teorisini

işlemişti. Bu teoride dünyayı

üç bölgeye ayırmıştır.

Bu bölgeler;

1. Merkez bölge: Volga-Doğu

Sibirya, Kuzey Buz Denizi,

İran, Afganistan.

2. İç Hilal: Almanya, Avusturya,

Türkiye, Hindistan

ve Çin.

3. Dış Hilal: Britanya, Güney

Afrika, Avustralya, Birleşik

Devletler, Kanada ve Japonya.

Mackinder’e göre;

• Doğu Avrupa’ya kim hükmederse

Kalpgâh’a (Heartland)

hâkim olur.

• Kalpgâh’a (Heartland)

kim hâkim olursa Dünya

Adası’na hükmeder.

• Dünya Adası’na kim hükmederse

Dünya’ya hâkim

olur.

saptamalarını yapmıştır.

Almanya veya Rusya’nın dünya

hâkimiyetinin engellenmesi

için birlikteliklerinin engellenmesi

gerektiğini ifade etmiş

ve Alman kökenli olmayan 7

tampon devletin kurulması

gerektiğini belirtmiştir. Bu teori

öğünün şartlarında doğru

kabul edilebilirdi.

Diğer bir teori ise; Alfred Mahan‘ın

geliştirdiği Deniz Hakimiyeti

Teorisi olmuştur.

Mahan’a göre deniz yollarının

kontrolüyle birlikte dünya egemenliğinin

sağlanacağını savunmuştur.

A. Mahan bir devletin

büyüklüğünü, kıyıların

uzunluğu ve limanların özelliğiyle

ölçülebileceğini belirtmiş

ve uluslararası ilişkilerde

kontrolün deniz egemenliğine

bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

Yayılma politikalarının denizlere

ve okyanus aşırı bölgelere

taşınmasıyla büyük bir devlet

olunabilir.

Başka bir hakimiyet teorisi

ise; hava üzerine geliştirilmiştir.

Havsy Scitaklian‘a göre

havaya hükmetmekle birlikte

dünyaya hükmedilebileceği-


36

ni söylemektedir. Bir milletin

dünya hâkimiyetini elinde tutabilmesi

için havada üstünlük

sağlayan güçlü bir hava

filosuna sahip olması gerekir.

Güçlü bir hava filosuyla birlikte

diğer devletler üzerinde

hakimiyet kurabileceğini ve

bu yolla dünya hakimiyetini

sağlayabileceğini savunmaktadır.

Soğuk savaşın bitip sıcak savaşın

başladığı 1990’larda

Huntington 21’nci asırda dünyadaki

mücadelenin ideolojik

ve ekonomik değil medeniyetler

arasında olacağını öne

sürdü. “İnsanlık arasındaki

büyük bölünmeler ve hâkim

mücadele kaynağı kültürel

olacaktır” diyen Samuel Huntington,

“Medeniyetlerin çatışması

global politikaya hâkim

olacak ve medeniyetler arasındaki

fay hatları geleceğin

savaş hatlarını teşkil edecektir”

ifadelerini kullanmıştı…

Huntington’a göre; “Dünyanın

en bölünmüş ülkesi olan Türkiye

kendine uygun misyonun

gereğini yapmalıdır.” Huntington

aynen şunları yazmaktadır:

“Kültürler her zaman merkezî

bir ülkeye göre gruplandırılır:

ABD ve Avrupa batı kültürünün,

Rusya Ortodoks kültürün

merkezidir. Bunların

karşısında Afrika ve İslâm dünyasının

merkezi zayıf kalmıştır.

Müslümanlara Türkiye’yi lider

devlet olarak seçmelerini tavsiye

eden Huntington’a göre,

Ankara’nın Avrupa’ya yönelik

gayretlerine kesin bir son verilmeli

ve Türkiye NATO’dan

çıkarılmalıdır.” demektedir.

(Huntington,2015)

Aslında Huntington, bir durum

tespiti yapmamakta, bu

tespite uygun durum oluşmasını

arzulamaktadır. O, medeniyetlerin

çatışması için, herkesin

kendi safına geçmesini

önermektedir. Samuel Huntington

1993’te kaleme aldığı

bir incelemede, 21. yüzyıldaki

büyük savaşların medeniyetler

arasında meydana geleceğini

ileri sürerken, karşıt

medeniyetlerin de Katolik

Dünyası, Ortodoks Dünyası,

İslam Dünyası ve Konfüçyen

devletler olduğunu belirtmektedir.

İleri sürdüğü tezin

özeti; 19. yüzyılda devletler,

20. yüzyılda ideolojiler çarpışmıştı

ve 21. yüzyılda ise

kültürler çarpışacaktır.” şeklindedir.

(Huntington, 2015)


37

Eğer Mackinder

yaşasaydı hakimiyet

teorisini

bu günün şartlarını

dikkate alarak “Anadolu

ve Bereketli Hilal’e hükmeden

eski dünyaya hükmeder,

eski dünyaya hükmeden

Dünya’ya hükmeder“ şeklinde

yeniden düzenlerdi.

Çünkü; Milletlerin kaderini

ve milli politikalarını belirleyen

üzerinde oturdukları

coğrafyalarıdır. İbn-i Haldun’a

göre; “Coğrafya kaderdir”

Coğrafyanın bu belirleyiciliğine

ters hareket

edenler varlıklarını sürdürememiştir.

Bazı coğrafyalar

çok önemli ve kilit konumdadır.

Anadolu ve bereketli

hilal bu coğrafyaların başında

yer almaktadır. Onun

içindir ki, küresel egemenlik

kurmak isteyenlerin sürekli

hedefi olmuştur.

Anadolu ve Bereketli Hilal

sahip olduğu jeopolitik, jeostratejik

ve jeoekonomik

imkanlar nedeniyle belalı

“Anadolu ve Bereketli Hilale Hükmeden,

Dünya Adası’na Hükmeden

Dünya’ya Hükmeder”

bir coğrafyadır ve bu coğrafyanın

Peki bunun sebebi nedir?

dayattığı milli poli-

tika öz olarak şöyledir; Güçlü

İkinci Dünya Savaşı ideolojiler

devlet, birlik ve bütünlük arasında gerçekleşmiş Mac-

içerisinde millet olmaktır. kinder’in tezine uygun bir savaştı.

Hiç şüphesiz Anadolu ve

İki blok arasında ki coğ-

Bereketli Hilal’in külfeti yanında,

nimeti de vardır. O da

zenginlik, refah ve küresel

güç olmaktır.

rafyayı Doğu Avrupa’yı yani

kalpgâhı ele geçiren dünyaya

hükmedebilirdi. Lakin bugün

1991 Körfez Harbi ile birlikte

Birinci Dünya Savaşı’nın

başlayan ve düşük yoğunluklu

olarak hala devam eden ve

sahnelendiği yer bu coğrafyadır

ve ne tevafuktur ki adı

ilan edilmemiş olan üçüncü

daha ne kadar devam edeceği

belli olmayan üçüncü dünya

savaşı medeniyetler arasında

dünya savaşı da bu coğrafyada

yaşanmaktadır. Bu savaşta

fakat düşük yoğun-

lukta üstelik batı ve doğu

imparatorlukları tarafından

dünyayı yöneten Siyonistlerin

hedefi, Türkiye, Suriye, Irak ve

Mısır’ı içine alan Bereketli Hilal’’in

paramparça edilmiş zayıf

işgalidir. Bir başka deyişle

ve güçsüz bırakılmış Alem-i

İslam’a ve Bilad-ı İslam’a yöneliktir.

İmparatorluklar zayıf

ve güçsüz devletçiklere

saldırmakta.

Arz-Mevud’tur. Bereketli Hilal

İslam Medeniyetinin kalpgâhıdır.

Dolayısıyla bugün bütün

karşı medeniyetlerin açık ya da

örtülü hedefi durumundadır.


Bu nedenle sömürgeci güçlerin

hedefi fiili işgaldir. Sıcak bir çatışmayı

göze alamadıkları için

terör örgütleri üzerinden vekalet

savaşları yürütmektedirler.

38

Bereketli Hilal’in en önemli üç

ülkesinden ikisi Suriye ve Irak

fiilen Mısır ise siyaseten işgal

altındadır. Türkiye ise 15 Temmuz’da

fiilen işgal edilmek

istenmiş fakat bu girişim milletimizin

feraset ve fedakarlığı

ile geri püskürtülmüştür. Yeniden

gelecekleri güne kadar

“milli güç unsurları” için her

türlü hazırlığı yapmamız gerekmektedir.

Evet, Türkiye’ye karşı sıcak bir

çatışmayı göze alamıyorlar.

Çünkü; Türkiye coğrafyası doğudan

batıya 1.650 km, kuzeyden

güneye 650 km, kıyı uzunluğu

ise 7.200 km’dir. Türkiye’ye

savaş açan devletler, ne kadar

büyük olurlarsa olsunlar, ancak

ve ancak Pirus Zaferi (Nihai getirisi,

kazanma yolunda ödenen

bedeli karşılamayan zaferlere

siyasi tarih literatüründe Pirus

Zaferi denir) kazanabilirler. Dahası

Türkiye’ye savaş açanlar,

Kuzey Afrika, Bereketli Hilal (Ortadoğu),

Balkanlar, Kafkaslar ve

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri

kısaca gönül ve nüfus coğrafyamızı

da karşısına alacak içlerinde

barındırdıkları Müslüman

ve Türk nüfusun direnişi ile karşı

karşıya kalabilme riskine sahiptir.

Birinci Dünya savaşında

bunun sayısız örnekleri mevcuttur.

Bu nedenlerden dolayı, Türkiye’ye

karşı bölücü, yıkıcı ve

hain terör örgütleri eliyle kirli

bir savaş sürdürülüyor. Siyaseti

dizayn edilip espiyonaj ve algı

operasyonları ile sosyolojisi darma

duman edilmek isteniyor.

Anadolu toprakları Hıristiyanlık

için “Tanrı’nın üzerinde

yürüdüğü topraklardır” Siyonistler

için ise Arz-ı Mevud’tur.

Hristiyanlar ve Siyonist Yahudileri

aynı inançta birleştiren

ve ortak bir hedefe sevk eden

Evanjelik mezhebi “Tanrı İmparatorluğu”

kurulmadan önce,

o toprakların mutlaka işgal

edilmesini vaz etmektedir. Bu

inancın ve hedefin en önemli

aşaması, Anadolu ve Bereketli

Hilal’in lime lime edilerek parçalanıp

işgal edilmesidir.

Türkiye, kendisine yönelik ister

yerli isterse yabancı bütün terör

örgütlerinin arkasında Tanrı İmparatorluğu’nu

hedefleyen bu

evanjelik Hristiyanlar ile Arz-ı

Mevud’u hedefleyen Siyonistlerin

olduğunu görmezse, olaya

sadece yüzeysel bakmış olur.

Daha açık ifade ile ana hedef

Türkiye olmak üzere Bereketli

Hilal ülkeleri ve geniş dairede

bütün Müslümanlara yönelik

Evanjelik Hristiyan, Siyonistler

tarafından acımasız bir “kutsal

savaş” açılmıştır. Öyle ki, Körfez

Savaşı’na “Çöl Fırtınası” ve Irak’ın

işgaline “Irak’ı özgürleştirme”,

“Şok ve Dehşet” vermişlerdir.

”Şok ve Dehşet” eski Ahid’den

alıntılanmıştır. 15 Temmuz’da

ise çok ilginçtir Cumhuriyetin

batıya karşı güçsüz ve mahkûm

dönemlerine ait politik parolası

olan “Yurtta Sulh Cihanda

Sulh” kullanılmıştır.

Batılılar, “dış politika çıkarlar

üzerinden yürütülür” derler.

Bu bir aldatmacadır. Tarihte

hiçbir zaman bu böyle olmamıştır.

Batı tarih boyunca dış

politikada dini esas almıştır. Bu

uygulama, günümüzde ziyadesiyle

belirginleşmiş ve yaygınlaşmıştır.

ABD eski Başkanı

George W.BUSH Körfez savaşında

“Haçlı savaşını başlattık”

demiştir.

Siyonistlerin ve tabi ki kuklaları

evanjelik Hristiyanların

Alem-i İslam’a yönelik

yürüttükleri bu savaşın sıklet

merkezi Türkiye’dir. Dolayısıyla

Türkiye, Milli Güç

ve Milli Güç unsurlarını buna

göre inşa ve ihya etmek

mecburiyetindedir.

Nejat ÖZDEN

Güvenlik Uzmanı


39

“İsrail 2009 yılında Doğu Akdeniz’de Tamar ve Leviathan isimli iki doğalgaz yatağı tespit

ettiğinde, bu durum bölge ve komşu ülkeleri için de umut oldu. Güney Kıbrıs Rum

Yönetimi, Lübnan ve Mısır, Akdeniz’de uluslararası enerji şirketleriyle birlikte doğalgaz

araştırmaya başladı. Nitekim Akdeniz’de hatırı sayılır bir rezerv de buldular. “

Doğu Akdeniz’de Neler

Oluyor?

Akdeniz’in doğusunda ‘sınırı

olmamasına’ rağmen ABD, İngiltere,

Fransa, Rusya ve İtalya

enerji şirketleriyle bölgede faaliyetlerde

bulunuyor. Türkiye ise

uluslararası hukuktan doğan

egemenlik haklarını korumak

için saha da askeri ve araştırma

gemileriyle birlikte petrol ve doğalgaz

aramaya devam ediyor.

Ancak Akdeniz’de en uzun kıyı

sınırı olan Türkiye, hem Doğu

Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler, hem

de sınırı olmayan emperyalist

ülkeler tarafından saf dışı/uzak

bırakılmaya çalışılıyor. Çünkü

Türkiye büyük ülke olduğu için

enerji kaynaklarının paylaşımında

diğer ülkelere göre fazla pay

alabilecek. Ayrıca enerji transferinde

de tekel haline gelebileceği

için gücüne güç katmış

bir Türkiye’nin daha da ‘merkez

ülke’ olması istenmiyor. Bunun

dışında ve en önemli sebep

veya handikap diyeceğimiz husus,

Türkiye Münhasır Ekonomi

(MEB) ilan etmedi/imzalamadı.

Yani 1982’de BM’de 163 ülkenin

onay verdiği Uluslararası Deniz

Anlaşması, kıyısı olan ülkeye

200 deniz mili açığına kadar,

MEB ilan etme hakkı tanıyordu.

Türkiye, Akdeniz ve Ege’de bu

anlaşmanın uygulanmasının zor

olacağı gerekçesiyle imzalamadı.

Dolayısıyla bu hukuksal karar,

bölge ve bölge dışı ülkeler

tarafından kendi menfaatleri

doğrultusunda kullanılmak isteniyor.

Türkiye ise saha da savaş

gemileri ve sismik gemileriyle,

kendi egemenlik haklarına (Savaş

riskini de göz önüne alarak)

sahip çıkıyor.

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, tek

taraflı ve Türkiye ile sınır anlaşması

yapmadan 13 rezerv bölge

ilan etti. Bu 13 bölgeden 11’i (10.

ve 11. bölgeler hariç) Türkiye ve

KKTC sınırları ile çakışıyor. Dolayısıyla

gerilim, Rum Kesimi’nin

çakışan bölgeleri dahil, 13

bölgeyi uluslararası şirketlere

arama ruhsatı vermesinden

kaynaklanıyor. Bunun üzerine

Türkiye ve KKTC de kendi ruhsat

alanlarını ilan ederek arama

yapmaya başladı. Kesişen noktalarda

ise henüz bir üretim söz

konusu değil.

Rum Kesimi, Türkiye’nin baskısına

karşı destek bulmak için tek

taraflı ilan ettiği rezervler üzerinde

ittifaklar kuruyor. Vatikan tarafından

fonlanan İtalyan enerji

şirketi ENI, Rus Rosneft, Birleşik

Arap Emirlikleri Mubadele Petroleum,

ABD’li ExxonMobil, Fransız

TOTAL, İngiliz BP… gibi şirketlere

ruhsatlar verdi. Hatta Fransızlara

bir askeri üs kurulması ve ABD

ambargosunun kaldırılması gibi

hususlarda da adımlar atıldı.


Türkiye, bölgesel gözüken ama

uluslararası şirketlerin de ana

aktör olduğu Doğu Akdeniz’de

egemenlik haklarını savunarak

hem sismik araştırmalarını sürdürüyor

hem de savaş gemileriyle

caydırıcılık yaratıyor. Bölgede

yaklaşık 3 trilyon dolarlık

rezerv olduğu tahmin ediliyor.

Bölge ülkeleri ise Güney Kıbrıs

Rum Kesimi, İsrail ve Yunanistan

bir ittifak kurarak Kıbrıs,

Girit, Yunanistan ve İtalya hattı

üzerinden deniz altından bir hat

kurmak istiyor. Ancak maliyetli

olduğu için efektif görülmüyor.

İsrail, Türkiye üzerinden kendi

gazını Avrupa ve Dünya piyasalarına

taşımak isterken, Türkiye

ile Filistin ve Gazze konuları üzerinden

gerilim yaşadığı için bu

durum şu an için pek mümkün

görünmüyor.

Sonuç olarak Doğu Akdeniz’de

yaşanan gerilim, uluslararası

enerji şirketlerin daha fazla pay

alabilmek için bölge ülkelerini

karşı karşıya getirdiği bir durumdur.

ABD ve İsrail, Rum Kesimi’ni

Türkiye’ye karşı kullanırken,

Yunanistan ve Rum Kesimi

ise Türkiye’ye karşı emperyalist

ülkelerle dengeleme siyaseti

yürüyor. Ancak bölgede yapılacak

her türlü ortaklık ve ittifak,

Türkiye ile masaya oturulmadığı

ve Türkiye istemediği sürece

gerçekleşmesi pek mümkün

görünmüyor.

Hüsamettin Aslan

Gazeteci / Yazar

Doğu Akdeniz, güncel siyasi durum haritası


41

FIRAT’IN DOĞUSUNDA

SATRANÇ TAHTASI

ABD ve ardından da Rusya…

Türkiye iki dünya devi ile sınır

güvenliğine yönelik tehditleri

ortadan kaldırabilmek için

masaya oturdu. Bölgede herkes

kendi hesabınca bir rol oynuyor.

Ve malesef bu hesaplar

nedeniyle olan bölge insanına

oluyor. Konuya insani yönüyle

bakan tek ülke ise Türkiye.

ABD ve Rusya ile Suriye konusunda

varılan mutabakatlar,

Türkiye’nin güvenlik politikası

açısından çok önemli bir adım.

ABD KONUYA

KENDİ AÇISINDAN

YAKLAŞIYOR

Türkiye-Rusya mutabakatı ABD

tarafından olumlu karşılandı.

ABD’nin Suriye özel temsilcisi

James Jeffrey’nin ABD’nin Şam

yönetimi dışında, Türklerle,

Ruslarla ve SDG ile çalışmaya

başlayacağını açıklaması; Fırat’ın

doğusuyla ilgili sürecin

Türkiye, ABD ve Rusya arasında

koordineli bir şekilde yürütüldüğünü

göstermesi açısından

önemliydi.

Trump yönetiminin Suriye stratejisinde

kaybeden taraf olmamak

için attığı adımlar ABD

askerlerinin, Fırat’ın güneyine

çekilmesini açıklayabilir.

ABD çekilmeyle;

• Hem Suriye’de elde ettiği

stratejik konumunu tamamen

kaybetmedi.

• Hem de petrol yataklarında

kontrolü sürdürmeye

devam etti.

Daha da önemlisi, ABD Irak-Suriye

sınırı üzerinden İran lojistik

hattını tehdit edebilme noktasında

net bir adım atmış bulunuyor.

Gerektiğinde bu hattı kesebilmek

adına elinde bir koz olarak

terör örgütü PKK/PYD’yi tutmayı

da ihmal etmiyor.

RUSYA TEMKİNLİ

Türkiye, terör örgütünün güvenli

bölgenin dışına çıkarılması

koşuluyla, Şam yönetiminin

sürece Rusya üzerinden dahil

olmasına rıza gösterdi. Mutabakatın

birinci maddesine dayanarak

terör unsurlarının yanı

sıra Şam yönetiminden de Türkiye’nin

güvenliğine yönelecek

herhangi bir tehdide karşı Rusya

sorumluluk üstlenmiş bulunuyor.

Yapılan mutabakatlarla iki ülke

(ABD ve Rusya) Tel Abyad ve

Rasulayn’ı içine alan 32 km

derinliğindeki Barış Pınarı harekâtı

alanındaki yerleşik statükoyu

resmen kabul etmiş oldu.


Ayrıca Türkiye-Rusya ortak

devriyesiyle bölgenin yapısı ve

teröristlerin durumu hakkında

bölgeden sıcak, teknik bilgi de

elde edilecek.

Barış Pınarı harekâtının yapıldığı

bölgenin dışında kalan

bölgelerden (Münbiç vs.)

PYD’nin temizlenmesi sorumluluğu

Rusya ve Şam yönetimine

bırakıldığı için yapılan

anlaşmanın birkaç önemli sonucu

olacaktır.

1. Rusya bu sorumluluğunu

yerine getiremez ise itibar

kaybı yaşayacak.

2. PYD/PKK, sınırından uzaklaşmazsa

bu alanlara yönelik

Türkiye’nin tek başına

harekât başlatma hakkı

doğacaktır.

3. Fırat’ın doğusundaki bölgede

Türk-Rus ortak devriyesi

Şam yönetimine

bırakılan alan arasında

tampon bölge işlevi görürken

öte yandan Şam yönetimine

bağlı güçler ise

Türk-Rus ortak devriyesi

ile PYD arasında bir tampon

görevi sağlayacak.

4. Stratejik nitelikteki sonuçlarından

biri ise Barış Pınarı

harekâtının dışında kalan

geniş bir alanın kontrol

edebilmesi için hem Rusya

hem de Şam yönetimi

ülkenin batı kesimlerindeki

birliklerinin bir kısmını

bu alanlara kaydırmak

zorunda kalacağıdır.

Böylelikle rejimin İdlib’in

güneyinde birikmiş silahlı

güçlerinin bir kısmını bu

alanlara kaydırmak zorunda

kalacağı öngörülebilir.

5. Ayrıca Şam

yönetimi Suriye

barış süreci

ve siyasi

42

çözüm arayışına katkı sağlaması

yönünde zorlanmış

oluyor.

Sonuç olarak, Türkiye’nin Suriye

krizinin başlıca aktörlerinden

ABD ve ardından da Rusya

ile vardığı mutabakatlar, sınır

güvenliğine yönelik tehditlerin

bertaraf edilmesi açısından

çok önemli bir diplomatik

kazanım olmasının yanı sıra,

Suriye krizine siyasi çözüm bulunmasına

yönelik çabalara da

büyük katkı sağlayacaktır. En

önemlisi ise baştan beri vurgulandığı

üzere insani krizin

çözümü için de geleceğe dönük

sağlam bir adım atılmış

olmaktadır.


43

AMMURİYE’DENNUR-U MUHAMMEDİYE’YE AÇILAN KAPI AFYONKARAHİSAR Selman-ı Farisi (r.a)

AMMURİYE’DEN NUR-U MUHAMMEDİYE ’YE

AÇILAN KAPI

AFYONKARAHİSAR

Selman-ı Farisi (r.a)

Selman-ı Farisi (r.a) Camii - Bağdat, Irak

Seyyahlar sultanı Evliya Çelebi

bir derviş sadeliğiyle Osmanlı

kültürüyle ele aldığı seyahatnamesinde

Afyonkarahisar’dan

şöyle bahsediyor:

“Karahisar münevver ve ruhani

bir şehirdir.

Girenin kalbi ve gözü açılır.

Bağında gamı kederi dağılır.

Canına can katar.”

Afyonkarahisar tarihler boyunca

(Hitit, Frig, Yunan, Roma, Bizans,

Selçuklu ve Osmanlı) önemli bir

yaşam kültür ve inanç merkezi

olmayı sürdüre gelmiştir.

Bu kadim tarihin önemli mihenklerinden

birisi de Ammuriye

(Amorium)’dir.

Amorium (Hisar), Afyonkarahisar’ın

Emirdağ ilçesinin 12 km

doğusunda yer alan M.Ö. 2000’li

yıllara dayanan kesintisiz yaşama

kültür, ilim ve inanç merkezi

olması Bizans’a birçok idareci

ve imparator çıkarması ve o dönemlerin

en büyük askeri ve ticari

merkezlerindendir.

Bu kadim merkezin İslam ve

Müslümanlar için önemi ise Selman-ı

Farisi ile başlamaktadır.

Selman-ı Farisi’nin hakikat arayışındaki

yolculukta Nuru Muhammediye’ye

ulaşmadan önceki,

son durağı, son mektebi, son halkasıdır.

Ammuriye Nuru Muhammediye’ye

Anadolu’dan açılan bir kapıdır.

Bu kapıdan yolculuk Selman’la

(r.a.) başlamıştır.

Selman, İstahan’ın Ceyy köyünde

dünyaya gelmiş, ailesi imtiyazlı

sayılan Dihkan sınıfındandı. Mecusi

alimi olan babasının gayretleri

ile Mecusilik’te önemli bir

mevki olan ateşgedeliğe (ateşkörükçülüğüne)

kadar yükselmiştir.

Selman (r.a.) Mecusilik’te kutsal

sayılan; ateşi yakmak ve sönmesine

engel olmakla sorumlu idi.

Bir gün babası çiftliğe gönderdiğinde

Selman’ın (r.a) gözü ve


AMMURİYE’DENNUR-U MUHAMMEDİYE’YE AÇILAN KAPI AFYONKARAHİSAR Selman-ı Farisi (r.a)

44

gönlü, yoldaki bir kiliseye takılır.

İbadet eden bir topluluk görünce

de yanlarına yaklaşır, onları dinler

ve takip eder.

O günün hak ve tevhid dini olan

Hristiyanlığın Mecusilikten daha

hayırlı bir din olduğu kanaati oluşur.

Bunu koyu Mecusi olan babasına

anlatınca aralarında tartışma

çıkar ve babası Selman’ı ev hapsine

alır. Selman, Hristiyan tüccarların

yardımıyla Hristiyanlık’ta

dini bir merkez olan Şam’a kaçar.

Bizans’ta devam eden din ve

mezhep kavgaları sebebiyle

Hristiyanlık inancı bozulmuştur

ancak manastırlarda

tevhid inancının

bozulmadığını iddia

eden rahiplerde

bulunuyordu. Selman’ın

da yanlarında

kaldığı rahipler

bunlardan bir kaçıydı.

Şam’daki rahip ölüm

döşeğindeyken kendisinden

sonra tevhid

inancına sahip hangi rahibe

gitmesi gerektiğini sormuş ve

rahibin tavsiyesiyle Musul’a, oradaki

rahibin tavsiyesi ile Nusaybin’e,

buradaki rahibin de ölümle

buluşmasıyla Ammuriye’ye gelmiştir.

(Amoryum-Afyonkarahisar)

Burada yaklaşık 12 sene kadar

ilim ve hizmetle meşgul olmuş.

Geçimini sağlamak için de hayvan

yetiştiriciliğiyle uğraşan Selman’a

Ammuriye’deki zat, artık

yeryüzünde bildiği bozulmamış

bir manastırın ve rahibin kalmadığını

söyleyerek vefat etmeden

önce şöyle bir tavsiyede bulundu.

“Ahir zaman Resûlü’nün gelişi

yakındır. O, Hz. İbrahim’in dini

üzere gönderilecektir. O, Arap

toraklarından çıkacak iki harre

arasında hurmalık bir yere

hicret edecektir. Onun gizli olmayan

alametleri vardır: İki

omuz arasında nübüvvet mührü

bulunur, hediye kabul eder

ama sadaka yemez. Kavmi ona

“sihirbaz kâhin, mecnun” diyecektir.

Ona kavuşmaya gücün

yeterse hemen git.”

Afyonkarahisar

İçinde alevlenen hakikat nuruyla

yetiştirdiği hayvanları, bu nura

ulaşmak aşkıyla Arap tüccarlarından

Beni Kelp kabilesi ile anlaşarak

Hicaz’a ulaştırması için

verdi.

Ancak tüccarlar Vadi’l Kurâ’ya

gelince ona ihanet edip, onu köle

diye bir Yahudi’ye sattılar.

Hakikâta ram olan Selman, bu

arayışta bütün malını verdiği gibi

bedeni de vermiş. Ruhunun özgürlüğünde

bedeni bir köle olarak

devam ediyordu hayatına.

Daha sonra Benî Kurayza’dan

bir Yahudi’ye satılarak Medine’ye

kadar gelir ve Kuba köyünün yanında

Vadi Buthan civarında bir

bahçede çalışmaya devam eder.

Kendisine tarif edilen mekân

olduğunun hissiyle kulağı gelecek

olan Nebi’den haber beklemektedir.

Hicrete kadar Resûlullah’tan

hiç haber alamayan

Selman (r.a.), bir gün bahçede

çalışırken sahibine birisi geldi.

Yüksek sesle “Allah kahretsin!

Resûlullah dedikleri kimse Kuba’ya

gelmiş, Evs ve Hazrec Kabilesi

de başına toplanmışlar”

dedi. Selman, titreyerek ağaçtan

düşercesine ne dedin?

Ne dedin? diye sondu.

Sahibi ise bir tekme atarak

“bundan sana ne,

işine bak” diyerek onu

tersledi.

Selman (r.a.), o günü

zor geçirdi, akşamı

adeta iple çekti. Hava

kararınca biriktirdiği

hurmaları da alarak kendini

Rasûlullah’ın yanında

buldu. Hurmaları ona uzatarak

“İşittim ki salih bir zatsınız,

yanında da fakir kimseler varmış.

Şunları size sadaka olarak

getirdim” diyerek Rasûlullah’a

uzattı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz

onları aldı ve yanındaki

arkadaşlarına ikram etti. Kendisi

yemedi. Selman, ilk alametinin

mutluluğuyla bahçeye geri dönmüş,

ikinci alameti öğrenebilmek

için hurmalarını topladı ve

bir müddet sonra Rasûlullah’a

gelerek “Bunlar size hediyemdir”

diyerek takdim etti.

Bu defa ashabıyla birlikte yediler.


45

İkinci alameti görmenin

saadetiyle

Medine’ye göçen

Rasûlullah’ı ziyarete

gider. Baki-ül Gargat bugünkü

Cennet’ül Bâki bölgesinde Rasülullah’ı

bulur. Selman, üçüncü

alameti de görmek için Rasülullah’ın

etrafında dolanmaktadır.

Heyecan ve muhabbetini çok

belli eden Selman’ı, Rasülullah

(s.a.v.) Efendimiz sezer ve ridasına

hafif açarak iki kürek kemiği

arasındaki mührü gösteriverir.

Nübüvvet Mührünü gören Selman,

kendini tutamaz hüngür

hüngür ağlayarak mührü öper.

Efendimiz onu “bu tarafa” buyurdular.

Selman, iki cihan güneşi

efendimizin karşısına geçerek

Kelime-i Şahadet getirerek İslam’la

şereflendi. Hakikat yolculuğunda

nuru Muhammediye’yle

tanışma şerefine erdi.

O, ömrünü, malını, bedeni özgürlüğünü

vererek kavuştuğu

nuru Rasülullah’a, çektiği çileleri

başından geçenleri hadiseleri

bir bir anlattı. Rasülullah (s.a.v)

Efendimiz onun bu destansı arayışını,

İslam’a kavuşma hasretini,

aşkını, şevkini bu ibret dolu hayatını;

“Anlat ya Selman” diyerek

ashabına anlatmasını istedi.

O da, İbn-i Abbas’a (r.a.) tek tek

anlattı ve onun kanalıyla da bizlere

ulaştı.

O, Resûlullah’tan (s.a.v.) hiç ayrılmak

istemedi. Allah’ın habibinin

nur cemalini görüp de ondan

ayrı kalmak, onun için ne kadar

zordu… Ama kader bu… Henüz

hür değildi. Belki bir müddet

daha hasret çekecekti. Bu arada

o, fırsatını buldukça Efendimizin

yanına koşuyor, sohbetinde

bulunuyordu. İnananlarla-inanmayanlar

arasında savaşlar

dahi başlamıştı. O ise daha esaret

zincirinden kurtulamamıştı.

Bedir, Uhud Gazvelerine de bu

sebepten katılamamıştı. İçin

için kavruluyordu. Bu esaretten

kurtulacağı, İslâm için çarpışacağı

günleri bekliyordu. Bir gün

Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizi

ziyarete gelmişti. Sevgili Peygamberimiz

ona “Selman kendini

mükâtebeye bağla. Kölelikten

kurtar” buyurdu.

Selman (r.a.) işareti alır almaz

derhal sahibine koştu ve teklifi

götürdü. 300 hurma ağacı

dikmek ve kırk ukiyye vermek

şartıyla onunla anlaştı. Durumu

Efendimize bildirince Fahr-ı Kainat

(s.a.v.) ashabına “Şu kardeşinize

yardım ediniz” buyurdu.

Hemen oracıkta 30-40-50 derken

300 hurma fidanı toplandı.

Efendimiz, Selman’a: “Bunların

çukurlarını hazırlayıp tamamlayınca

bana haber ver.” dedi.

Selman kısa zamanda, büyük

bir gayretle ve arkadaşlarının

yardımıyla çukurları kazdı. İki Cihan

Güneşi Efendimiz de bizzat

kendi elleriyle o fidanları dikti. O

hurmaların bir tanesi bile kurumadı.

Hepsi meyve verdi. Geriye

Selman-ı Farisi (r.a)’nin Yolculuğu

kırk ukiyye borcu kalmıştı. Onu

da bir ödeyebilseydi… Selman

tam hürriyetine kavuşacaktı.

Bir gaza dönüşünde Resûlullah

(s.a.v) ona yumurta büyüklüğünde

bir altın ayırmıştı. Ashabına

“Mükâteb olan Farisli ne

yaptı?” diye sordu. Hemen, Selman’ı

bulup huzura getirdiler.

Efendimiz ona: “Selman bunu

al, kalan borcunu öde.” buyurdu.

Selman altını küçücük gördü

ve: “Ya Resûlallah bu kadarcık

şey benim borcuma nerden

yetecek?” dedi. Efendimiz, Selman’ın

gönlünü hoş etmek için

o altını alıp mübarek dili üzerinde

dolaştırdı ve: “Hele sen bunu

al. Allah senin borcunu öder.”

buyurdu. Selman o altın parçasını

aldı ve tartmaya başladı. Kırk

ukiyye eksiksiz tartarak sahibine

ödedi ve azad oldu.

SELMAN-I FARİSİ’NİN

SADAKAT VE

TESLİMİYETİ

Selman artık hürdü. Gönlünü o

ilahı nur pınarından istediği gibi


doyuracaktı. Rahmet ve şefkat

Peygamberi Efendimizin inci

tanesi sözlerini, sohbetini hiç

kaçırmayacaktı. Bundan sonra

o, Peygamberimizden hiç ayrılmadı.

Tenhalarda o sevgili ile

başbaşa kaldı. Geceleri birlikte

çöllere çıkıp sohbet etti. Efendimiz,

Selman’daki sadakat ve

teslimiyeti, onun İslâm’a kavuşma

yolunda çektiği çileleri,

sabır, gayret ve azmi gördü ve

onunla daha yakından ilgilendi.

Onun Resûlullah (s.a.v.) başbaşa

kalışlarını Hz. Aişe annemiz şöyle

naklediyor: “Birçok geceler

Selman, Resûlullah ile yalnız

sohbet ederdi. O sırada zevceleri

dahi hizmetlerine giremezdi.”

İşte bu birliktelikler Selman’ı

veliler zincirinin başı yaptı. Onu

kölelikten mana sultanlığına çıkardı.

Bu ilahî feyizlenme kalpten

kalbe aktarılarak bugünlere

ulaştı. Rabbimiz bizlerin gönüllerini

o ilahî feyizle doldursun.

Bu yüce yolu insanlığın hizmetinde

daim kılsın. Âmin.

SELMAN UL-HAYR

Selman-ı Fârisi (r.a. ) kısa zamanda

ashabın sevgilisi, Resûlullah’ın

(s.a.v.) gözdesi oldu. O, Hendek

Savaşı’nın tek yıldızıydı. Hendek

kazma teklifi ondan geldi? Bu

savaşta o, bütün maharet ve becerisini

gayret ve hizmetini gösterdi.

Bu yüzden ona ‘Selman ul-

Hayr’ lakabı verildi.

da: “Selman bizdendir.” diyordu.

(minnene ve min ehlibeytina)

Bu durumu gören iki Cihan Güneşi

Efendimiz: “Selman bizdendir.

Ehl-i Beyt’tendir.” buyurarak

hem ashabın arası telif edilmiş

oldu, hem de Selman’a iltifat ederek

kendi ailesine dahil edildiğini

duyurdu.

Ne yüce şeref !.. Ne mutluluk!..

Ne seâdet !.. Allah’ım bu şeref ve

mutluluğu bizlere de nasib et!..

Selman her şeyiyle kendini İslâm’ın

hizmetine vermişti. İslâm,

onun kanı, canı, damarıydı. Bir

gün Sa’d İbni Ebi Vakkas (r.a.) ona,

nesebini sordu. O da: “İslâm’a

dahil olduktan sonra neseb aramam.

Lâkin ben Selman İbn-i

İslâm’ım.” dedi. Hz. Ömer de (r.a.)

Selman’ı destekleyerek “Ben de

Ömer İbn-i İslâm’ım” dedi.

PEYGAMBERİMİZİN TAV-

SİYESİ

O son derece sâde ve zâhidâne

yaşadı. Ömrü boyunca bir yolcuya

yetecek kadar dünyalığı

kendine kâfi gördü. Evlendiği

gece odasının süslendiğini

görünce “Resûlullah bana,

dünyadaki eşyan bir yolcunun

azığı kadar

olsun.” buyurdu

diyerek eve girmedi.

Süs eşyaları

46

kaldırıldı da öyle girdi. Aynı tavrı

ölüm döşeğinde de gösterdi.

Ziyarete gelenlere hem sevinir

hem de ağlardı. Ağlayışını şöyle

izah ederdi: “Dünyadan ayrılıp,

ölümden korktuğum için

ağlamıyorum. Resûlullah’ın

(s.a.v.) tavsiyesine uyamadığım

için ağlıyorum. O, bana;

Dünyadan ayrılırken sermayeniz

bir yolcunun azığından

fazla olmasın.” buyurmuştu.

İşte buna ağlıyorum derdi. Halbuki

o vefat ettiğinde geriye

bir leğen bir kap bir de abdest

ibriği bıraktı. Hepsine 15-20 dirhem

kıymet biçildi.

İşte saadet çağı simâları!.. O

yıldız insanlar, inançlarını hayata

geçirmek için tavsiyelere

böylesine titizlik gösterirlerdi.

Rabbimiz cümlemize uyanıklık

versin. Halimizi ıslah edip bizi

onlara lâyık etsin. Âmin.

“Cennet üç kişiye müştaktır.

Ali, Ammar ve Selman.”

Hz. Ömer (r.a) devrinde İran fethine

katılan Selman (r.a ) Medain’e

“SELMAN BİZDENDİR.

EHL-İ BEYT’TENDİR”

O, tek başına on kişinin kazdığı

yeri kısa zamanda bitirmişti.

Onun hizmetteki sürati, feraseti

ve işbilirliliği herkesin dikkatini

çekti. Ensar ve muhacir arasında

paylaşılamaz oldu. Her iki taraf

Amorium Antik Kenti - Afyonkarahisar


47

Karahisar Kalesi

vali olarak atanmıştır. Vâlilik

onun hayatını değiştirmedi.

Aldığı maaşı fakirlere dağıttı.

Sepet örer ve kendi el emeği

ile geçinirdi. Doğru dürüst ne

evi ne giyeceği ne de yiyeceği

vardı. Bunlar onun için bir gaye

değildi. Yemekte ısrar edenlere

Resûlullah’tan şöyle duyduğunu

söylerdi: “Dünyada iken

karınlarını çokça doyuranlar

kıyamet günü en çok acıkanlar

olacaktır.”

Hakikat yolculuğunda her şeyden

vazgeçerek teslimiyet gösteren

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a)

döneminde valilik yaptığı Medain’de

vefatı gerçekleşmiştir.

Ammuri’ye, Anadolu’dan hakikat

yolcularına, Selman (r.a) ile

açılan bir kapıdır.

İşte Hacılar ve umreciler de bu

hakikat nuruna, Nuru Muhammediye’ye

İbrahim’i bir davetle

davet edilmiş elçiler ve Allah’ın

misafirleridir.

Bizler de bu hakikat yolcularının

Hakkın elçilerinin ve misafirlerinin

bu yoldaki hizmetçileriyiz.

Allah yolumuzu hak,

hizmetimizi hakikatte daim ve

sabit eyleyiverir inşallah Ümmeti

Muhammedi bu nura

ulaştırıverir, hayırlı eyleyiverir,

kolaylaştırıverir…

İnşallah...

Bilal Şenel



49

Tüketim Çağında Şükreden Çocuklar Yetiştirmek

TÜKETİM ÇAĞINDA

ŞÜKREDEN

Hatice Kübra TONGAR

Aile Danışmanı-Yazar

ÇOCUKLAR

YETİŞTİRMEK

Günümüz çağı ister teknoloji, ister

milenyum, ister altın çağ olarak

adlandırılsın, tüm bu tanımları

kuşatan bir gerçeğimiz var

ki; ismi “tüketim”. Büyük-küçük

demeden hepimiz tüketiyoruz.

Zamanı, parayı, bilgiyi, ilişkileri,

eşyayı, doğayı yavaş yavaş tüketiyoruz.

‘Tüketim Çağı’nın tüketen

çarkı içerisinde o kıyafetten bu

eşyaya, o oyuncaktan bu sanal

dünyaya doğru savrulup duruyoruz.

Konu çocuklarımız olunca da

durum böyle ne yazık ki… Hafta

sonları “Havalar soğudu, dışarıda

çocuklar hasta olur, bir

AVM’ye gidelim bari” diye başlayan

cümleler, çoğunlukla yavrularımızın

tutturması sonucu

oyuncakçılarda nihayet buluyor.

“Almayacağım” denilenler alınıyor,

koyduğumuz sınırlar kaldırılıyor,

gereksiz tükettikçe içimizde

can bulan ‘Haz Canavarı’ bir yaşına

daha giriyor. Üstelik bu durumdan

ebeveynler olarak bizler

mutsuz olduğumuz gibi, yeni

aldığı oyuncağını henüz daha

açmadan bir diğeri için gözyaşı

döken yavrumuz da çoğunlukla

mutsuz oluyor.

İşte bütün bu kısır döngülerin

içinde, uçsuz bucaksız çimlerde

koşuşurken fark etmeden üzerine

basıp geçtiğimiz kır çiçekleri

misali ezdiğimiz bir mana var:

“Şükür”

Şükür; yüce Mevla’nın Kur’an-ı

Kerim’de defaten sorduğu ‘Hala

şükretmez misiniz?’ sorusunun

bizi çağırdığı yaşam tarzının adıdır

aslında… Fark etmeyi, akletmeyi,

minnet duymayı, değerini

bilmeyi, yetinmeyi, paylaşmayı,

infak etmeyi, acizliği, Allah’a duyulan

muhabbeti arttıran bir manadır

bu. Çocuklarımızın yaratılıştan

sahip olduğu ‘haz merkezli

yönelimi’ dengelemek ve hazzın

kaynağını ‘maddeden’ çıkarıp,

‘manaya’ yöneltmek için her yaş

çocuğuna öğretmemiz gereken

bir hakikattir.

Çocuğuma şükretmeyi

nasıl öğretebilirim?

Ben yapayım ki çocuğum da

yapsın: Nesiller boyu “Ben yapamadım,

bari çocuğum yapsın”

düşüncesiyle yap(a)madıklarımızı

evlatlarımızdan talep ettik. “Ben

okuyamadım çocuğum okusun,

ben kitapları sevemedim çocuğum

sevsin, ben televizyonu çok

izliyorum çocuğum izlemesin,

ben doktor olamadım çocuğum

olsun…” gibi cümlelerle yapıyor

olmanın sorumluluğunu üzerimizden

atmaya yeltendik. Bunu

yaparken de, Kur’an-ı Kerim’in

‘usvet’ül hasene’ -yani en güzel

örnek- olarak tanımladığı Peygamberimizin

(sav) en önemli

öğretisinin ‘örnek olmak’ olduğunu

fark edemedik.

Oysa pedagojinin temel prensiplerinden

bir tanesi; çocukların

‘kal’ diliyle değil, ‘hal’ diliyle

öğrendikleridir. Nitekim insan


Tüketim Çağında Şükreden Çocuklar Yetiştirmek

50

vermemektir. Hayvanları ve

bitkileri büyük bir hassasiyetle

koruyalım. Evimizde

mümkün olduğunca canlı

bitki bakalım. Onları sularken

konuşalım, yapraklarını

sevelim, değer atfedelim.

Böylelikle çocuklarımıza

bizim dışımızdaki canlıların

bir şükür kaynağı olduğunu

fark ettirelim.

beyni duyduğunu “bilir”, gördüğünü

“öğrenir”, yaşadığını “içselleştirir”.

Şükür konusunda da biz

ebeveynlerin ne noktada durduğu,

evlatlarımızın da ne noktada

duracağının en temel tohumu

gibidir.

Eğer biz ‘sırf modası geçti’ diye

eşya değiştiren, markası/modeli

için teknolojik gereçleri tercih

eden, giyebilecek on tane eteğimiz

varken on birincinin derdine

düşen, ‘ihtiyaca binaen’ değil de

‘isteğe binaen’ alan, edinen ve

tüketen yetişkinlersek, çocuğumuzun

da aynı yönde eğilimler

gösterme ihtimali oldukça yüksektir.

Yine elimizde telefon varken

“bırak artık şu bilgisayarı”

diye çocuğa çıkışmak, o diziden

bu kadın programına “zapping”

yapıp bir yandan da “bu zamanın

çocukları çok televizyon izliyor”

diye dert yanmak pedagojik

açıdan hiç doğru ve tutarlı yöntemler

olmayacaktır.

Bu noktada anne-babalar olarak

şu maddeleri hayatımıza geçirerek

işe başlayabiliriz:

• Zamanın şükrü, onu doğru

ve değerli kullanmaktır.

Günlük planlar yapalım ve

saatlerimizi televizyon, internet,

sosyal medya gibi boş

aktivitelerle geçirmeyelim.

• Yiyeceğin şükrü, onu israf

etmemek ve az yemektir.

‘En güzel diyet, sünnet’ sloganından

yola çıkarak her

gün 1-2 çeşidi aşmayacak

menüler belirleyelim. Çöpe

kesinlikle gıda atmayalım.

Kalan yiyecekleri hayvanlara

vererek, evlatlarımızda

diğerkâmlık duygusunun

ateşini yakalım.

• Eşyanın şükrü, onu görevi

doğrultusunda ve bozmadan

kullanmaktır. Kırılan

oyuncakları, bozulan eşyaları

hemen atmaya yanaşmayalım.

Tamir etmeye

gayret edelim. Tamir olmayacak

eşyalarımızı ise başka

bir işte değerlendirmeye

uğraşalım. Mesela; kırılmış

bir tabağın parçalarını porselen

boyasıyla boyayıp değişik

bir mozaik tablo oluşturalım.

• Doğanın şükrü, ona zarar

• Bedenin şükrü, sağlığımızı

korumak adına kararlı olmaktır.

Hazır ve sağlıksız gıdalardan

uzak duralım. Teknolojik

cihazların bedensel

zararlarını unutmayalım ve

hayatımızda kapladıkları

alanı sınırlandıralım. Erken

yatıp, erken kalkalım. Açık

havada yürüyüş yapalım,

hayatımıza sporu katalım.

Azı karar çoğu zarar: Bizlerin

çocukluğu -bırakın bu kadar

çeşit oyuncak olmasını- meyvelerden

muzun bile lüks sayıldığı

yokluk yıllarıydı. Bugün çocuklarımızın

sahip olabildiği birçok

şey lükstü. Zaten yoktu. Eğer

varsa, muhakkak bizden büyük

bir akrabamızdan bize kalmıştı

ve bizden sonra da kendimizden

küçüklere devrolacaktı. Bu yüzden

hoyrat kullanılmaz, değeri

bilinirdi.

Bugünün çocukları “kırılırsa yenisini

alırız” mantığıyla, varlığın

imtihan olma halini yaşıyorlar.

Bu nedenle ellerindeki değerlerin

farkında bile olamadan –yani

şükrünü yaşayamadan- har vurup

harman savurabiliyorlar.

Bu noktada biz yetişkinlere düşen

şey, ‘istek’ değil ‘ihtiyaç’


51

odaklı hareket etmek…

Çocuğum

cep telefonu istiyor

olabilir ve hatta

tüm arkadaşlarının telefonu

olabilir. Lakin bir telefonunun

olması onun gerçekten ihtiyacı

mı? Telefonu ne için kullanacak?

Eğer ona ulaşmam için bir telefon

gerekiyorsa, bu telefon akıllı

bir telefon mu olmalı? Yoksa

sadece arama özelliği olan basit

bir model de bu ihtiyacını giderir

mi?

Bu ve bunun gibi sorular sorarak,

gereğinden fazla alışverişin

ve ihtiyacı aşan tüketimin önüne

geçmeye çalışmalıyız. Böylece

elindekine şükretme ve bir şeye

ulaşabilmek için sebat etme, dua

etme, gayret etme bilinçlerini evlatlarımıza

kazandırmış oluruz.

‘Evde bir şey yok’ günü: İmam-ı

Gazali bir öğretisinde ‘Ayda bir

gün evinizde hiçbir şey olmasın.

Çocuklarınıza kuru ekmek verin’

der. Günümüz ebeveynliği için

bu öneri ne kadar ‘Ayy ben kıyamam

yavruma’ gibi gözükebilse

de, işin aslı insanın en önemli haz

kaynağı midesidir. Midesini kontrol

altına alan hazlarını da kolaylıkla

yönetebilir. Bu gerçeği başta

Peygamberler olmak üzere pek

çok zatın hayatının parçası kıldığı

‘riyazet’ ten ve her Müslümana

farz olan oruç ibadetinden açıkça

görebiliriz.

Bizler de ayda bir gün kuru ekmekle

ya da haftada bir gün

sadece basit bir çorbayı bölüşerek

‘Evde bir şey yok günü’

yapabiliriz. Masanın ortasına

konulmuş ve herkes tarafından

ortak yenecek bir tabak tarhana

çorbası, midemizi olduğu kadar,

tükettikçe doymayan nefsimizi

de dizginlemek için güzel bir yol

olacaktır.

Nasıl oynayalım?

ŞÜKÜR

KAVANOZU

Malzemeler

• Cam kavanoz

• Renkli karton

• Renkli kalemler

1. Bir cam kavanozun üzerine dilediğiniz tasarımda “şükür kavanozu”

yazarak yapıştırın.

2. Kartondan küçük parçalar kesin ve kavanozun içine koyun.

3. Çocuğunuzla birlikte her gün kavanozun içinden bir kart alın

ve o gün en çok şükrettiğiniz şeyi karta yazıp, kavanoza geri

atın. (Bugün annem çikolatalı pasta yapmıştı, çok lezzetliydi,

teşekkür ederim Allah’ım… gibi çocuksu ifadeler bolca

olacaktır)

4. Aradan bir ay geçip kavanozunuz dolduğunda, şükürlerinizi

tek tek açıp okuyun. Her ay, kartlarınızı ve şükürlerinizi

yenileyin.


Gülce bir afet

Peri değil

Huri değil

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

52

GÜLCE

(ÖMER LÜTFİ METE-1981)

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ulu dilber kalesinin burcunda

Muhteşem belaya nazır

Topuklarım boşluğun avcunda

Derin yar adımı çağırır

Dikildim parmaklarımın ucunda

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Uçurumun kenarındayım Hızır

Civan hazır

Divan hazır

Ferman hazır

Kurban hazır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Başım döner, beynim bulanır

El etmez

Gel etmez

Gülce’m uzaktan dolanır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Gülce bir davet

Mecaz değil

Maraz değil

Gülce bir afet

Peri değil

Huri değil

Gülce beyaz sihir

Gülce ölümcül naz

Buram buram zehir

Yar yüzünde infaz

Bir gamzelik rüzgâr yetecek

Ha itti beni, ha itecek

Güzelliğin zulme çaldığı sınır

Uçurumun kenarındayım Hızır

Ben fakir

En hakir

Bin taksir

Ateşten

Kalleşten

Mızrakla gürzden

Dabbetülarz’dan

Deccal’dan, yedi düvelden

Korku nedir bilmeyen ben

Tir tir titriyorum Gülce’den

Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan

Nutkum tutuluyor, ürperiyorum

Saniyeler gözlerimde birer can

Her saniyede bir can veriyorum


İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

A İ LENİ N

KORUNMASI MI?

.

IMHASI MI?

1945 sonrası Türk-Amerikan ilişkilerini

dönemin gazetelerinden araştırırken,

1950 yılındaki Cumhuriyet ve Zafer

gazetelerinde yer alan “cinsiyet

değiştirme” haberleri ilgimi çekti.

Cumhuriyet’i biliyorsunuz. Zafer

de Demokrat Parti’nin yarı resmi

yayın organıydı. 27 Şubat 1950 tarihli

Zafer’deki “Üç defa cinsiyet değiştiren

kadın” haberi 3 sütuna tam sayfa

olarak verilmişti. Özel bir araştırma

yapmadım konuya ilişkin. Ama bu

haberlerin, Akşam, Cumhuriyet, Zafer

gibi yayın organlarında çıkması,

Kinsey’in araştırmasının 1948 yılında

yayınlandığını ve o yıllarda yönümüzü

tam gaz ABD’ye döndüğümüzü

düşündüğümüzde, daha bir ilgi çekici

hale geliyor.

Demek ki, trans kimlikler mevzusu en

az 70 yıldır Türk basınında işleniyor.

Bunu bir kenara not ettikten sonra son

15-20 yılda ülkemizde olup bitenlere

hızlıca bir göz atalım önce.[1]

[1] Bu yazı, bir önceki yazının devamı olarak kaleme alınmıştır.



55

1 Ocak 2001 yılında

Türk Medeni Kanunu’nda

bazı önemli

değişiklikler yapıldı.

“Ailenin reisi kocadır.” ibaresi

kaldırıldı. Meslek seçiminde

eşlerden birinin diğerinin iznini

alma zorunluluğu kaldırıldı. Ancak

konumuz açısından önemli

olan gelişme, yeni kanunun evlenme

yaşını erkek ve kadın için

eşitlemiş ve 17’ye yükseltmiş olmasıydı.

7 Mayıs 2004 tarihinde ise, uluslararası

anlaşmaların iç kanunla

çelişmesi halinde uluslararası

sözleşmelerin esas alınacağına

ilişkin olan Anayasanın 90.

maddesine, daha sonraları çok

önemli olduğunu anlayacağımız,

küçük bir ekleme yapıldı:

“temel hak ve özgürlüklere ilişkin

[milletlerarası anlaşmalarla]...”

Buna göre, biraz sonra ele

alacağımız, İstanbul Sözleşmesi

de “temel hak ve özgürlüklere”

ilişkin olması sebebiyle, hukuk

hiyerarşisinin en üstünde yer

alacaktı.

Aynı tarihte 5237 sayılı yeni Türk

Ceza Kanunu’nda (TCK) yapılan

bir değişiklikle evlilik içi tecavüz

kavramı getirildi. TCK’da yapılan

değişiklikler bununla sınırlı

kalmadı; ırz, namus, ahlak, ayıp,

edebe aykırı davranış gibi “erkek

egemen” söylemler TCK’dan çıkarıldı.

Bakire, bakire olmayan

ayrımı, kadın-kız ayrımı kaldırıldı.

Burada bir parantez açıp, biraz

duralım. Türk Ceza Kanunu’nun

değiştirilmesinde Türkiye’deki

feminist STK’ların etkisi ayrıca

önem taşımaktadır. Bu dernekler,

2002-2004 yılları arasında

Kadın Bakış Açısından Türk Ceza

Kanunu başlığıyla bir araya gelmiş

ve bir kampanya düzenlemiştir.

Kampanya sonuçlarını

değerlendirdikleri yazılarında

TCK’da 30’a yakın değişiklik yapıldığı

belirtilmektedir. Hande

Eslen Ziya (2012) Sosyoloji Araştırmaları

Dergisi’nde bu hareketlerin

Meclis’e nasıl “sızdıklarına”

ilişkin 2000 yılından oldukça ilginç

bir örnek aktarmaktadır:

“Söz konusu dönemde kadından

sorumlu devlet bakanı Hasan

Gemici’nin danışmanı olan

Selma Acuner Türk Ceza kanunu

değişikliğinde kadın hareketinin

lobi stratejilerinin başarısından

şöyle bahsetti:

Biz, KSSGM’nin [Kadının Statüsü

ve Sorunları Genel Müdürlüğü.

Daha Sonra Kadının Statüsü

Genel Müdürlüğü olarak değiştirildi]

genel müdürü ile birlikte

Şubat 2000 tarihinde yapılan

bakanlar toplantısına resmen

sızdık. O toplantıda öncelikli

hedefler belirleniyordu, resmen

oraya sızdık ve Hasan Gemici

aracılığı ile kadınlar ile ilgili

bazı konuları öncelikli hedefler

arasına soktuk. Bunlardan birisi

Anayasa’nın 10. maddesidir, birisi

KSSGM’dir, bir başkası da Medeni

kanunun öne çekilmesidir.”

Devam edelim.

Türkiye’de bu gelişmeler yaşanırken,

2004 yılında ise dünya

ilk pedofili partisinin yasallaştığına

şahit olmuştu. Hollanda’da

kurulan PNVD (Kardeşçe Sevgi,

Özgürlük ve Farklılık Partisi!)

isimli bir parti çocuklarla ve hayvanlarla

cinsel ilişki kurulmasını

savunuyordu. Halk partinin

kapatılması için Lahey Bölge

Mahkemesi’ne başvurdu. Ancak

mahkeme başvuruyu “özgürlük”

gerekçesiyle reddetti ve parti

yasallaştı.

Aynı yıl Türkiye ile AB arasında

“zina krizi” patlak verdi. Zinayı

suç ve ceza kapsamına alan teklif

AB’yi ayağa kaldırmıştı. Gül’ün

danışmanı Ahmet Sever anılarını

anlattığı kitabında: “AB’nin

en önemsediği reformlardan

biri de Türk Ceza Kanunu’nun,

AB standartlarıyla uyumlu hale

getirilmesiydi.” dedikten sonra,


krizin nasıl aşıldığını ayrıntılarıyla

anlatmaktadır. AB, zina varsa

AB’yi unutun, demiş. 22 Eylül

2004 tarihinde Başbakan Brüksel’e

gelmiş, Conrad Oteli’nde

yapılan toplantıda, zina meselesi

tekliften çıkarılmış, konu “tatlıya”

bağlanmıştı.

Bir yıl sonra, 2005’te, ilk LGBT

dernek, KAOS GL kuruldu. Ankara

Valiliği “Hukuka ve ahlâka

aykırı dernek kurulamaz” hükmü

gereğince derneğin kapatılması

için Ankara Cumhuriyet

Savcılığı’na başvurdu. Savcılık,

AB siyasi kriterleri, Katılım Ortaklığı

Belgesi ve Avrupa İnsan

Hakları Sözleşmesi’ni gerekçe

göstererek kapatılma istemini

reddetti. O tarihten kısa bir süre

önce Ankara, ironik bir şekilde,

Brüksel’den müzakere tarihi

alan hükümetin bu başarısını

Kızılay Meydanı’nda kutlamış,

AB’ye girecek olmanın coşkusunu

yaşamaya başlamıştı.

2006 yılında “namus cinayetlerinin”

önlenmesine yönelik Başbakanlık

genelgesi yayınlandı.

[2]

2009 yılında, Aile ve Sosyal Politikalar

Bakanlığı tarafından

Türkiye’nin o güne kadarki en

büyük örneklemli araştırması

yayımlandı. Türkiye’nin 51 ilinde

24 bin 48 hanede yapılan araştırmada

“Aile Kadınlar İçin Ne

Kadar Güvenli?” başlığının altında

şu ifadeler yer alıyordu[3]:

“Araştırma sonuçları hem kadınlar

hem de toplum tarafından

en güvenli ortam olarak düşünülen

ailenin aslında kadınlar

için güvenli bir ortam olmadığını

göstermektedir. 10 kadından

4’ünün birlikte yaşadıkları

erkekler tarafından şiddete

maruz kalmaları, aile ortamının

kadınlar için tehdit edebilecek

bir kurum haline dönüştüğünü

göstermektedir.”

Üzerinde aile bakanlığının logosunun

bulunduğu bir araştırmada

“aile kadınlar için güvenli

değildir.”ifadesinin yer alması

kıyametler filan koparmadı. Bilakis

benzer ifadeler, yine Aile

Bakanlığı’nın 2014 yılında yaptığı

araştırmada da yer aldı. Bu

iki araştırmanın Türkiye’deki aile

politikalarının yönlendirilmesinde

ve buna ilişkin yasal düzenlemelerde

önemli bir etkisi vardı.

2009 yılında ilginç bir olay daha

yaşandı. Aileden Sorumlu Devlet

Bakanı Selma Aliye Kavaf,

Viyana’da AB Aileden Sorumlu

Devlet Bakanları Toplantısına

katılmıştı. Kavaf, sonuç bildirgesindeki

“farklı aile formları” ifadesine

itiraz etmiş ve bildirgeyi

imzalamamıştı. Sebep, “farklı

aile formları” ifadesinin “eşcinsel

aileleri” de kapsıyor olmasıydı.

Bunun üzerine Türkiye’de kızılca

kıyamet koptu. Bakan aleyhine

feminist hareketler deyim yerindeyse

bir “cadı avı” başlattı. AK

Parti içinden de Kavaf’a yönelik

eleştiri sesleri yükseldi. Ak Parti

Sivas Milletvekili Nursuna Memecan

Kavaf’ın sözlerini “talihsiz

sözler” olarak niteledi. O dönem

AB Başmüzakerecisi olan

Egemen Bağış “Ben

eşcinselliği bir hastalık

olarak görmüyorum.”

dedi. Kavaf

56

sonraki dönem aday olmadı.

Yerine Fatma Şahin geldi. Şahin,

Bakan koltuğuna oturduktan

hemen sonra, Eylül ayında

yeni anayasaya ilişkin eşcinsel

derneklerin de davet edildiği bir

toplantı yaptı. Toplantıda, eşcinsel

hakların anayasaya alınmasına

“pozitif” baktığını ifade etti.

2010 yılında, Anayasa’nın 41.

maddesinde yer alan “Aile, Türk

toplumunun temelidir.” ifadesinin

yanına usulca, “ve eşler arasında

eşitliğe dayanır.” hükmü

eklendi. Böylelikle aile kurumu

temsilden mahrum bırakılmış

oluyordu.

Ancak asıl önemli gelişme, 2011

yılının mayıs ayında yaşandı.

Türkiye kısa adı İstanbul Sözleşmesi

olan “Kadınlara Yönelik

Şiddet ve Aile İçi Şiddetin

Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye

İlişkin Avrupa Konseyi

Sözleşmesi” başlıklı uluslararası

sözleşmeye imza atan ilk ülke

oldu ve sözleşme hiçbir maddesine

çekince konulmadan ve

tek bir ret oyu almadan 25 Kasım

2011’de Meclis’ten geçti; 29

Kasım 2011’de Resmi Gazete’de

yayınlandı ve 1 Ağustos 2014

2019 Yılı Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf

[2] Bu genelgenin ve Türkiye’de konuya ilişkin yayınlanmış başka resmi belgelerin analiz edildiği araştırma raporu için Bkz.:

-http://aileakademisi.org/arastirma/turkiyede-ve-dunyada-kadina-siddet-arastirmasi-yayinlandi

Diğer raporlar için bkz.:

-http://aileakademisi.org/arastirma/arastirma-toplumsal-cinsiyet-esitligine-dayali-politika-uygulayan-uelkelerde-kadin-ve-aile

-http://aileakademisi.org/arastirma/aile-politikalari-ve-istanbul-sozlesmesi


57

tarihinde yürürlüğe

girdi. Bu anlaşmanın

önemi

LGBT’lerin sözleşmenin

4. maddesi gereği

yasal güvence altına alınmış

olmasıydı.

Dahası, Sözleşmenin tanımlar

bölümünde aynen şu ifade yer

alıyordu: “Kadınlar kelimesi 18

yaşın altındaki kız çocuklarını

da kapsar.”.

Sözleşmenin bunlar kadar

önemli olan bir başka maddesi

ise, 48. maddeydi ve buna göre

karı-koca arasındaki problemlerde,

“arabuluculuk ve uzlaştırma

da dahil olmak üzere”

alternatif “çatışma çözüm süreçleri”

yasaklanıyordu. Ülkemizde

Adalet Bakanlığı’na bağlı

Arabuluculuk Daire Başkanlığı

bulunuyordu. Çek senet meselelerinden,

başka pek çok konuya

ilişkin “arabuluculuk” imkanı

tanınan ülkemizde, karı-koca

arasındaki “şiddet iddiası” içeren

sorunların çözümünde arabuluculuğa

izin verilmiyordu.

Ardından, 2012 yılında 6284 sayılı

kanun çıkarıldı. Kanunun

ikinci maddesi, -hukukçulara

göre, alışılmadık bir biçimde-

İstanbul Sözleşmesi’ni esas

aldığını belirtiyordu. Diğer bir

ifadeyle, aile ve kadına ilişkin

çıkarılan kanun, AB Konseyi’nin

kadın ve aile algısını temel alıyordu.

Yeni kanunla yapılan

düzenlemelerin en dramatik

sonucu, kadına yönelik şiddetin

önlenmesi gerekçesiyle kadının

“beyanının esas” kabul edilecek

olmasıydı. Buna göre, hukukun

“masumiyet karinesi” rafa kaldırılıyor,

kadının beyanıyla koca

hakkında en hızlı şekilde “yasal

tedbir” uygulanıyordu. 6284

sayılı kanunun uygulama yönetmeliği

18 Ocak 2013 tarihinde

Resmî Gazete’de yayınlandı.

Yönetmeliğin 30. maddesinin 3.

bendi şöyle demektedir:

“Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi

için, şiddetin uygulandığı

hususunda delil veya

belge aranmaz. Önleyici tedbir

kararı, geciktirilmeksizin verilir.

Kararın verilmesi, Kanunun

amacını gerçekleştirmeyi tehlikeye

sokabilecek şekilde geciktirilemez.”

Şeffaf Ev: Ailenin Kamu

Denetimine Açılması

Daha önceki bir yazımızda Rockefeller

Vakfı’nın finanse ettiği

çalışmalarla ABD’de hukuk

sisteminin nasıl değiştirildiğini

aktarmıştık. Bugün, ülkemizde

benzer bir süreç yaşanmaktadır.

Reisman’ın ABD için vurguladığı

tehlikenin bir adım ötesine

geçmiş bulunuyoruz: Aile sinoptik

evrene dahil edilmelidir.

Ülkemizde hukukun aileye karşı

yeniden yapılandırılması bu

bakımdan garipsenecek bir şey

değildir.

Fakat hukukun yapılandırılma

süreci henüz bitmemiştir.

Bugün ardı ardına yayınlanan

“istismar”, “tecavüz”, “ensest”

haberlerinden yeni bir hukuk

üretileceğinden kimsenin şüphesi

olmasın.

Artık ev şeffaf hale gelecektir.

Byung-Chul Han’ın Flusser’den

(1997) aktardığı şu sözler olup

biten şeyleri özetlemektedir:

“Duvar, çatı, pencere ve kapıdan

oluşan sağlam ev maddi ve

gayri maddi kablolarla delik deşik

edilmiş, çatlaklardan iletişim

rüzgarlarının estiği bir harabeye

dönmüştür.” Han, şunu ekliyor:

“İletişim ve enformasyonun dijital

rüzgarı her şeyin içine işler ve

her şeyi şeffaf hale getirir.”.

İlgilendiği her şeyi bir pazar

olarak gören küresel sermaye,

görünmeyene düşmandır.

Çocuklara, kadınlara, gençlere

doğrudan ulaşmayı engelleyen

her şeyi “şeffaf olmamak”la canavarlaştırır.

Görünmeyen şey

kötüdür. “Şeffalık mecburiyeti”

der, Han, “Görünürlüğe tabi olmayan

her şeyi şüpheli bulur.

Şiddeti buradadır.”.

Hukuk, hepimizi birer teşhir

ürününe dönüştürmek için manipüle

ediliyor. Sadece devletin

değil, toplumun da göremediği

her şeye “şüpheyle” bakması

tavsiye ediliyor. Yukarıda bahsettiğim

araştırmada ailenin

“güvenilmez” olarak kodlanması

boşuna değildir. Metis Yayınlarından

çıkan Pınar İlkkaracan,

Leyla Gülçür ve Canan Arın’ın

yazdığı kitabın adı da bu güvenilmezliği/şüpheyi

açıkça yansıtır:

Sıcak Yuva Masalı.

Ev şeffaflaşana kadar, herkes

tarafından görülebilir hale getirilene

kadar bu şüphe devam

edecektir. Han’ın sık sık söylediği

gibi: “Şiddet buradadır.”

Artık hepimiz şüpheliyiz. Hepimiz,

sadece olası bir mağdur

Byung-Chul Han’ın teknolojinin aile kurumu üzerindeki

etkisini açıklayan kitabı “Şeffaflık Toplumu”

[3] Bu araştırmada ve Türkiye’de kadına şiddet söyleminde kullanılan diğer istatistiklerdeki manipülasyonları ele alan rapor için bkz.:

http://aileakademisi.org/arastirma/turkiyede-ve-dunyada-kadina-siddet-arastirmasi-yayinlandi


değiliz, aynı zamanda her birimiz

olası bir sapık olarak görülüyoruz:

Gizleyecek/örtecek/saklayacak bir

şeyimizin olması, bizi sadece şüpheli

hale getirmez, aynı zamanda

bize yapılacak formel ve informel

müdahaleler için esaslı bir gerekçe

oluşturur. Neo-liberal kültür, sadece

kayıt dışı ekonomiyi değil, kayıt

dışı ilişkiyi de problemli olarak

görür. Mahremiyet ya da akrabalık

ilişkileri görünür olmamaya gerekçe

olarak sunulamaz. Görmek asıldır.

Şeffaflık mecburidir. Feministlerin

sloganında söylendiği gibi:

“Özel olan politiktir”.

Fakat evin şeffaflaşması, sadece

evi görünür kılacaktır. Tehlike burada

bitmez. İçimden geçenler de

görünür kılınmalıdır. Michia Kaku

Zihnin Geleceği kitabında, beynimizin

içinden geçenleri görselleştirilebilecek

bir makinenin -ilkel

düzeyde de olsa- yapılabildiğini

bize haber vermektedir. Sonuçta

“iyi dokunuşla”, “kötü dokunuşu”

ayırt edebilecek bir makineye ihtiyacımız

var. Niyet de görünebilir

olmalıdır.

Sorun istismar değildir. Bir şeylerin

görünemiyor olmasıdır.[4] Niedzviecki

(2010) Dikizleme Kültürü kitabında

Padme adındaki bir ev hanımının

açtığı kişisel bloğu anlatır.

Padme, kocasıyla yaşadığı her şeyi

bloğunda yazmaktadır. Yazmakla

kalmamakta, kocasıyla yaşadıklarını

da videoya kaydedip bloğuna

koymaktadır. Bloğunun adı şeffaflık

ideolojisinin bir cümlelik anlatımıdır:

Karanlık Tarafa Yolculuk.

Zaten Padme de, 1 milyon 600 bin

takipçisinin ardındaki sırrı şöyle

açıklıyor: “Pek çok insan şeffaflığımızdan

hoşlanıyor.”. Padme’nin

anlattıklarında ilginç olan bir şey

daha var: Padme kocasını “Efendi”

kendisini ise “köle” olarak tanımlıyor.

İzleyicileri bu Efendi-Köle ilişkisini

merak ediyor. Padme, artık bloğuna

reklam da almaya başlamış.

Şeffaflık, dünyamızda ödüllendiriliyor.

Han’ın deyimiyle: Şiddet buradadır.

Ancak Padme’nin kamuya

açtığı hayatını bilmeyen birileri var.

Çocuklarının ya da yakınlarının bir

gün bloğundan haberdar olmasından

korkuyormuş. Padme burada

korkmalı mıdır? Ya da kendini ev

hayatını ifşa ettiği için suçlu hissetmeli

midir? Soruyu şöyle sorarsak

cevabı daha kolay bulabiliriz: Şeffaf

olmak suç mudur?

Ev/aile bugün kamunun denetimine

çoktan açıldı bile. Aile ve Sosyal

Politikalar Bakanlığı 2012 yılında

Han’ın bahsettiği maddi kablolardan

birini uygulamaya koydu. 18

Ekim 2012 tarihinde “panik butonu”

ve “elektronik kelepçe” uygulamaları

için Bursa pilot bölge seçilmişti.

Birkaç yıl sonra akıllı telefonlara

indirilebilen panik butonu uygulamaları

hizmete sunuldu.

1946 yılında ABD Michigan Senatörü

Arthur Vandenberg Başkan

Truman’a, halkını savaşa ikna etmek

istiyorsan, onların “ödünü

patlatmalısın” demişti. Klein buna

Şok Doktrini diyor. Korkutulmuş ve

şoke edilmiş bir toplum her türlü

telkine açık hale gelecektir.

Uzmanların “istismarı önlemek

için” verdiği nasihatlerden biri çok

ilginçtir: Çocuğa, en yakınlarının

bile vücuduna dokunmaması için

eğitim verilmelidir. Frank Furedi,

Paranoyak Anne-Babalık kitabında

tam da bu konuya değinir. Artık bir

çocuğun başını okşamak da şüpheli

bir şeydir; ebeveyni bile olsanız.

Dahası, çocuk da en yakınlarını

“güvenilmez” olarak algılar. Ne de

olsa, istismar “en yakından” gelmektedir.

İstismarın en yakından gelmesi

önemli bir şeydir. “En yakınların”

kişiliklerinin ne olduğu, “en yakının

eyleminin beslenme kaynakları” vs.

önemli değildir. Hatta en yakının

eyleminin cezalandırılması

da asıl değildir.

58

“Ceza” o yüzden tartışılması

gereken bir

şeydir: İdam olmamalıdır. Eylemden

daha çok “en yakın” olmanın

önemi vardır. “En yakınlık” olağan

şüphelilik demektir. Artık günümüzde,

amca, dayı, yeğen olmak

riskli bir şeydir; ebeveyn olmak da.

En yakınların “uzaklaşması ya da

uzaklaştırılmasının” bir kamu meselesi,

hukuk meselesi haline gelmesi

garipsenmemelidir. Ev şeffaflaşana

kadar sürekli bir “olay

mahalli” muamelesi görecektir.

Mekan şeffaflaşacak, “olağan şüpheliler”

çocuktan uzaklaştırılacaktır.

Şeffaflık ideolojisi, hedefiyle

arasında bir şeylerin olmasına tahammül

edemez.

“Şeffaflık, neoliberal bir aygıttır.”

der Hal, “Buna karşın gizlilik, yabancılık

ve ötekilik sınırsız iletişime

engel oluşturur. Şeffaflık adına

bunlardan kurtulmak gerekir. Şeffaflık

insanı camlaştırır. Şiddeti de

buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim

topyekûn kontrol ve gözetime

dönüşüyor.”

Şiddet, tam da buradadır.

Mücahit GÜLTEKİN

Yazar

[4] Bkz. http://www.islamianaliz.com/yazi/istanbul-kids-fashion-ve-yapisal-istismarin-gorunmez-kilinisi-3577#sthash.ILZMAqvs.dpbs

Not: Bu yazı daha önce www.islamianaliz.com sitesinde yayınlanmıştır.


“TAKDİR-İ EZEL,

GAYRETE ÂŞIKTIR”


“Takdir-i Ezel Gayrete Âşıktır” (SÖYLEŞİ – İKİNCİ BÖLÜM)

60

Ebrû sanatının yaşayan ustalarından

Ahmet Hikmet Barutçugil…

Söyleşimizin ikinci bölümünde,

Barutçugil’in İslam sanatları ile Batılı

sanatlarını konuştuk.

Ahmet Barutçugil, İslam sanatlarının

‘Gönül’e hitap ettiğini ifade ediyor.

Sanat için kullandığı ifade ise başlıkta da

görüleceği üzere, “Takdir-i Ezel Gayrete

Âşıktır”

HURSAD Ekibi olarak, Ebrû sanatının

üstadına gelecekteki hayalini de sorduk…

- İslam sanatlarını Batılı sanatlardan

ayıran bir kavrayış,

bir bakış var mıdır?

Ahmet Hikmet Barutçugil: Tabii

batı sanatlarında önce estetik

esas alınır. Ancak estetik kelimesi

bizim sanatlarımızı tanımlamak

için yeterli değildir. Estetik,

Yunanca kökeniyle duyu bilimi

demektir. Bu kelime ilk defa tanrıların

varlığını ispat eden yedi

delilden biri olarak kayıtlara geçiyor.

İşte denge, oran, biçim, gece

gündüz, şudur budur…

Ama şimdi bizim sanatlarımızda

bunlar yeterli kalmıyor. Öte yandan

bizim Allah’ın varlığını ispat

etmek için herhangi bir delile de

ihtiyacımız yok. Her an hayretle

bakamayacağımız hiç bir şey yok

değil mi? İslam sanatlarında bu

estetik kelimesinin yerine bizim

“letafet” kelimesi kullanmamız

lazım. Letafet kelimesi, estetiğin

içerdiği bütün manaları içeriyor.

Ayrıca kendinden geçercesine,

vecd halinde anlamlarını da içeriyor

ki bizim sanatlarımıza da

uyan tam olarak bu.

Bitirmeden bir parantez açayım;

batılı sanatlar genel olarak göze

hitap eder, İslam sanatları Gönül’e.

Gönül kelimesinin ise batılı

dillerinin hiç birinde bir karşılığı

yoktur. Vefa gibi, muhabbet gibi…

Çünkü o duygularla yapmıyorlar.

- Bu letafet anlayışı kendisiyle

birlikte bir alçak gönüllülük

de getiriyor o halde

sanırım sanatçıya değil mi?

Ahmet Hikmet Barutçugil: Burada

duamızı hatırlayalım; ezeldeki

hükmüne uygun olarak başlangıç

cümlesine kadere iman

ile başlıyor. Ezelde bir hüküm

var. Eyvallah diyorsun: “La faile

illallah. (Allah’tan başka yapan

yoktur.)” Kendini aradan çekiyorsun.

Aman diyorsun beni işte

araya koyup da şirke düşmekten

hasetten koru diyorsun. Benlikten

enaniyyetten vazgeçiyorsun.

Onun için imza atma geleneği de

yoktur İslam sanatlarında. Mimar

Sinan’ın hiçbir eserinde adı geçiyor

mu? Hiçbirinde yok, mali kayıtlardan

falan buluyorlar kimin

ne yaptığını.

“TAKDİR-İ EZEL,

GAYRETE ÂŞIKTIR”

- Eserleri imzasız bırakma

geleneği tamamen geçmişte

mi kaldı peki? Yoksa bugün

de bu geleneği devam

ettiren ustalar var mı?

Ahmet Hikmet Barutçugil: Ben

kendi adıma konuşayım. Günüz


61

değerlerine göre imza atmak durumunda

kalıyorum. Ne yazık ki

imzasız eser bugün değersiz eser

şeklinde algılanıyor. Eskiden bu

ustalar çok azdı. Herkesin kendi

tarzından, tavrından ne yaptığı

bilinirdi. Ama bu gün bu sanatlarla

uğraşanlar arttı. Bir de üzerine

birbirini taklit edenler çıkınca

işleri ayırt etmek iyice zorlaştı.

2000 yılına kadar bu imza işinden

ben çok sıkıntı çektim. Kaç defa

eserleri çerçevelerinden çıkartıp

imza atmak durumunda kaldım.

2000’den sonra ise bu imza işine

bir çare buldum. Eserlerin altına

Hikmet-i Hüda yazıyorum. Biz

şimdi bunu Arapça gibi okursak;

“Hüda” doğru yol demek. Hidayetten

geliyor. Doğru yolun bilinmeyen

sırları: Hikmet-i Hüda.

Eğer Farsça okursak: Allah’ın

bilinmeyen sırları. Yani ebrûnun

görselinin tanımı anlamına geliyor.

Ben şimdi şu görseli (bir

ebrû eserini gösteriyor) tanımlayamam.

Bu niye böyle oldu, bu

çizgi niye daha kalın olmadı, niye

burada döndü? Allah’ın bilinmeyen

sırları. Ve işin en ilginç tarafı

bu görüntülerin hepsi zaten tabiatta

var. Yahu ayet var: “Her şeyin

sudan yaratıldığını bilmezler mi,

inanmazlar mı?” diye. Bu arada

itiraf edeyim, adımın Hikmet

olma avantajını da kullanarak,

herkes imza zannediyor.

- Ebrûda herhangi bir eserin

de reprodüksiyonu asla

yapılamıyor o halde?

Ahmet Hikmet Barutçugil:

Evet. Her biri bir tane, ikincisi de

asla olmaz. Batılı gözüyle bakıldığında

bunları sanattan saymıyorlar,

tesadüfi diyorlar. Güzel bir

kelime kullanıyorlar aslında ama

anlamını bilmeden. (Gülüyoruz.)

Şimdi tesadüfi kelimesi Arapça,

Türkçeleştirdik “rastlantı” dedik.

Köküne bakın: “Rast” dost-doğru,

olması gereken, olması gerekenin

en iyisi, hedefi vurmak

anlamına geliyor. Evden çıkarken

anneler, “işin rast gitsin” der

mesela. Bu rastlantı anlamında

değil tabii. Ya da balığa çıkana

“rastgele kaptan” denir. Bu bir

ilahi tecellidir sadece boyalı bir

kâğıt parçası değildir.

- Gerçekten bu kavrayış

karşısında hayran olmamak

mümkün değil. Bu açıklamayı

yapmayı denediniz mi

acaba hiç yurt dışında?

Ahmet Hikmet Barutçugil: 1992

Yılında Kaliforniya’da, San Francisco’da

Uluslararası bir ebrû

ustaları toplantısı vardı. “International

Marbelers Gathering.”

diye geçer. Bu 4-5 yılda bir yapılır.

Daha sonra 97’de aynı toplantıyı

İstanbul’da düzenledim. Neyse,

San Fransisco’daki toplantının

açılış konuşmasını benim yapmamı

istediler. Çünkü Ebrû ile

uğraşanlar bu sanatın Türk kökenli

olduğunu bilirler. Altı ay kadar

ne anlatacağımı düşündüm.

Eski ustalarımızdan, Türk ebrûsundan

falan bahsetmek yerine

bizim sanat anlayışımızdan

bahsedeyim biraz dedim. ‘’İslam

Sanatlarının Estetik Prensipleri’

’başlıklı bir konuşma metni hazırladım.

O zamanlar barkovizyon

falan yoktu slayt gösterisi

vardı. İşte arkada İslam şaheserlerinden

görseller dönüyor. Bir

de Oruç Güvenç’ten su ve ney


“Takdir-i Ezel Gayrete Âşıktır” (SÖYLEŞİ – İKİNCİ BÖLÜM)

62

sesiyle hafif bir müzik ayarladık. Benim

konuşma metnini de sonradan

Müslüman olan bir arkadaş var, Abdul

Hay. Radyo spikeri kendisi, ona

okuttum. Baktım birileri ağlıyor.

(Gülüyoruz)

Sonra o metin bir dergide yayımlandı.

San Francisco Üniversitesi’nde

bir sanat tarihçisi, Charles

Helminski adında biri görmüş onu.

Konuştuk, baktım İslam Sanatlarını

çok iyi biliyor. Sanat tarihine de bakışı

bizimkilerden çok farklı. Öyle

bir dönem bu vardı, şu üslup modaydı

gibi değil. Sanatçı ne hissediyordu

da bu eseri verdi? Eser yapısı

itibariyle dönemin hangi ruhunu

yansıtıyordu, neye inanıyordu, nasıl

yaşıyordu gibi daha içe bakan

bir anlayış. İstanbul’a davet ettim

kendisini. Geldi, İstanbul’u görünce

Adam dedi ki “size ne olmuş? Nasıl,

oldu da kendi geçmişinize o yüce

duygularınıza bu kadar ihanet ettiniz?”

Bunları dediği zaman da 1994!

Şimdi görse ne der kim bilir? Ne

diyecek kalkar vurur herhâlde bizi.

(Gülüyoruz)

- Geçtiğimiz yıl Yeditepe bienalin

’de “Gezegenler” adında

bir eseriniz sergilendi. Alışılmış

ebrû uygulamalarına göre oldukça

farklı. Bu eserinizde ne

anlatmak istediniz?

Ahmet Hikmet Barutçugil: Barut

ebrûları mikro ve makro kozmos

arasındaki sonsuz görüntülere, tabiattaki

birçok biçilmelere benziyor.

Venüs’ün, Satürn’ün fotoğraflarına

bakarsanız benzer desenleri

görebilirsiniz. Ben de bu bienaldeki

“Mekândan Taşanlar” sergisinde

teknolojiyi de kullanarak bir enstalasyon

yapmak istedim. Normalde

o eser, tek bir noktadan aydınlatı-


63

“Takdir-i Ezel Gayrete Âşıktır” (SÖYLEŞİ – İKİNCİ BÖLÜM)

larak kimisi hilâl, kimisi dolunay,

yarımay gibi çeşitli evrelerde

görülecek şekilde sergilenecekti.

Ama bienalin ilk kez yapılmasından

kaynaklı olarak bir takım

eksiklikler oldu. Mesela işlerden

biri kapıya sığmadığı için sergide

yer alamadı. Yine de güzel bir katılım

oldu.

- Geleneksel sanatlarda

pek karşılaşmadığımız türden

bir uygulama. Peki, konuşmamızın

başında geçti.

Bir müze kurma hayalim var

dediniz. Biraz daha bahseder

misiniz fikirlerinizden?

Ahmet Hikmet Barutçugil: O

yaşayan özel bir müze olmalıdır.

Dünyanın hiçbir yerinde benzer

bir uygulama yok. Ben istiyorum

ki bizden sonraki nesillere kalan,

statik değil de dinamik bir müze

olsun. Bu fikir de benim aklıma

Basel’de geldi. Orada bir kâğıt

müzesi var “Paper Mill” diye bir

yer. 1453’te kurulmuş. Aynı yöntemle

tıpkı 1453’teki gibi kâğıt

üretiyorlar, hâlâ faal. Ayrıca aynı

yerde sergiler, seminerler düzenliyorlar.

5 kez, yılda bir hafta

olmak üzere orda ders verdim.

Orası yaşayan bir müzedir. Kâğıt

yapıyorlar, isteyen kendisi de

deniyor, yaptığını parasını verip

götürüyor, çalıştaylar düzenleniyor,

dinamik bir yapıda yani. Ben

de içinde ebrûların yapıldığı, fikir

üretme toplantılarının, sergilerin,

seminerlerin düzenlendiği dinamik

bir müze hayal ediyorum.

1830‘lu yıllardan kalan halen içinde

yaşadığımız ve atölye olarak

kullandığımız mekânı bizden

sonra ebrû sanatına yaşayan bir

müze olarak hediye etmek.

Ahmet Hikmet Barutçugil Kimdir?

1952’de Malatya’da doğan araştırma ve çalışmalarını

Hikmet Barutçugil, 1973’de

İstanbul Devlet Güzel Sanatlar

Akademisi, Uygulamalı

aralıksız sürdürdü. Akademik

eğitimden aldığı sanat altyapısını

gelenekli sanatlarla

Endüstri Sanatları Yüksek birleştirerek yepyeni ufuklar

Okulu’nda tekstil eğitimine

başladı. Yüksek öğreniminin

ilk yılında tanıdığı ve öğrencisi

olduğu Prof. Emin Barın’ın

açtı. Geleneği geçmişten geldiği

gibi yaşatırken, çağdaş

yorumları ile ilgi alanını son

derece farklı mecralara çekti.

teşvikiyle hat sanatına

ilgi duydu. Hat sanatı ile ilgili

çalışmalarına başladığı sırada

ebru sanatını fark eden ve

içindeki dinamizmi keşfeden

Barutçugil’in bu sanata duyduğu

sevgi kısa zamanda

tüm benliğini sardı. Öğrencilik

yıllarında araştırmalarını

tek başına sürdürüp kendisini

geliştirdi.

Türk Ebru Sanatını tanıtmak

ve yaymak amacı ile yurtiçi

ve yurtdışında 36 ülkede,

119 kişisel ve 122 karma sergi

açtı. 195 kurs ve seminer,

126 konferans ve uygulamalı

ebru gösterimi ile 6 sanat

terapisi gerçekleştirdi. Ebru

sanatı ile ilgili birçok TV

programına katılan, dergilerde

röportajları yayınlandı,

1977’de Akademi’den tekstil

desinatörü olarak mezun

olduktan sonra çalışmalarını

ebru üzerine yoğunlaştırdı.

1978-1981 yılları arasında ihtisas

için gittiği Londra’da

kongrelere bildiriler verdi.

Hikmet Barutçugil’in yayımlanmış

birçok mülakat ve

makalelerinin yanı sıra yayınlanmış

kırık kitabı bulunmaktadır.


PORTRE

64

MORO CİHADI’NIN ŞEYH ŞAMİLİ

HACI MURAT İBRAHİM

2003 yılında Müslümanlar, Ebubekir Kampı’nı terk ettikten sonra Selamet Haşimi yine

Bangsamoro’da bulunan Malavi bölgesindeki bir adaya geçti.

Mücadelesine orada devam etti.

2003 sonlarına doğru da kendisini daha önce almış olduğu bir yaradan dolayı -vücudundaki

şarapnel parçasından vücuduna yayılması- rahatsızlandı.

2003 yılının sonlarında hayatını kaybetti, şehit oldu.

O vefat ettikten sonra merkezi komite dediğimiz Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin yönetim

kurulu üyeleri kendi aralarında toplanıp yeni bir lider üzerinde ittifak etmek istediler.

Bu liderin adı da Selamet Haşimi’nin askeri kanat komutanı olan o dönemde başına çok büyük

ödüller konulan dünyanın sayılı gerillalarından biri olarak adlandırılan Hacı Murat İbrahim’di.

Başa geçtikten sonra 2005 ve 2007 yılında çok büyük zaferler kazandılar.

2010 yılına kadar bu şekilde devam etti.

Moro Müslümanlarının özgürlük mücadelesinde elde ettiği başarı kadar savaşın en çetin anlarında

bile İslami kurallar çerçevesinde hareket etmesiyle tanınan Hacı Murat İbrahim bu yönüyle saygı

duymayı hak ediyor.

Bir gün radyoda mücahitlere seslendi.

Ve şunları söyledi:

“Bizim mücadelemiz meşru bir mücadeledir. Sivil halka zarar veren, savaştığımız Filipinler’in

devlet kurumlarına, elektrik hatlarına zarar veren bizden değildir. Bizler asla bu yoldan

dönmeyeceğiz”


65

Engin Uzun’un

Objektifinden

HAC 2019

Kâbe’nin Eşsiz

Fotoğrafları


66




HUZUR

VEREN

ŞEHİRLER

Buhara, Bursa,

Saraybosna…

Şerefü’l mekân bi’lmekin

demiş büyüklerimiz.

Mekanların şerefi orada

yaşayanların şerefi iledir.

İslam şehirleri, bağrında

sakladığı Allah’ın güzel kulları

ve bu değerli zevatın şehre

kattığı değerlerle birlikte

anılmışlardır.

Tarihi İpekyolu’nun ve İslam

tasavvuf medeniyetinin

önemli durakları Buhara,

Bursa ve Bosna, bu anlamda

huzur veren şehirlerdendir.

Kalyan minaresi


70

Buhara

Çin’den başlayıp Avrupa’ya uzanan

tarihi İpekyolu’nun incisidir

Buhara... Semerkand’a 250 km

mesafede, Orta Asya’nın en kadim

şehirlerindendir. Buhara’da

birçok ilim adamı yetişmiş, şehrin

tarihi cami ve medreseleri

dünyaya ün salmıştır. Bu özelliği

ile kahverengi ve mavinin şehri

denilmiştir. Tarihi çarşısında asırlar

öncesine yolculuk yaparsınız.

Eski kervansaraylar, günümüzde

el işleri ve el sanatlarının sergilenip

satıldığı merkezler. Buhara

halıları, kilimler, şapkalar rengarenk

bu çarşıda. Bu kadim şehir,

ünlü İslam bilginlerini de yetiştirmiş.

İbn-i Sina, İmam Buhari

ve Şah-ı Nakşibend hazretleri

bunların öne çıkanları. Özellikle

Şah-ı Nakşbend’in türbesi, geniş

bahçesi ve ahşap sütunlu revaklarıyla

çok güzel bir ziyaret yeri.

Gelenler huzur buluyor burada.

Dünyanın en prestijli okulları

Buhara’daymış bir zamanlar…

Şehirde 366 medresenin varlığı

tarih kitaplarına geçmiş.

Kalesi, Leb-i Havuz meydanı,

Mir Arap Medresesi, 4 Minare,

mavi yeşil çinili medreseleri ve

camileriyle adeta bir açık hava

müzesi Buhara…

Buhara / Özbekistan

Eyyub as Asa Suyu da önemli

bir ziyaret yeri.

Ünlü Buhara pilavı, mantısı ve

yeşil çayı çok güzel.

Buhara, tüm güzellikleriyle ziyaretçilerini

huzura çağırıyor.

Cengiz Han’ın yakıp yıktığı şehir,

Timur zamanında yeniden ayağa

kaldırılmış.

Samanîler’den kalma İsmail Samanî’nin mezarı


71

Huzur Veren Şehirler

Bursa

Osmanlı’yı kuran tarihi başkent.

Asırlarca Türk İslam coğrafyasından

kendisine koşanları sevgiyle

bağrına basmış. Orta Asya, Kafkasya

ve Balkanlar’dan çok sayıda

insanı misafir etmiş, halen de

misafir etmeye devam ediyor.

Babası Osman Gazi’nin vasiyeti

ile Bursa’yı fetheden Orhan Gazi

ve eşi Nilüfer Hatun şehre ilk İslam

mühürlerini vurmuş. Cami,

medrese, imarethane gibi İslam

külliyelerinin önemli eserlerini

şehre kazandırmışlar. İlk altı

Osmanlı sultanı Bursa’da sırlanmış,

ilk mütevazi Osmanlı sarayı

Bursa’da yapılmıştır. Yapıldığı

dönemde İslam dünyasının en

büyük mabedi olan Ulucami,

günümüzde de şehre gelenlerin

ilk durağı ve huzur kaynağıdır.

1855 depremi ile kıyameti yaşayan

şehirde, Sultan Abdülmecit

döneminde yeniden ayağa

kaldırılmış, adeta bir hüsn-i hat

müzesi olmuştur. Yeşil, tek başına

adeta Bursa’nın simgesi ve

özetidir. Hüdavendigar Külliyesi,

Osmanlı’nın tek şehid padişahı,

halen aramızda yaşayan ve rızıklanan

1.Murad Han’ın mekanıdır.

Bursalıların ve ziyaretçilerin

huzur bulduğu, mutlu çaylarını

yudumladıkları huzur mekanıdır.

Bursa’nın Topkapısı; Muradiye,

Sultan Fatih’in aile kabristanıdır.

Bir de manevi sultanları vardır

Bursa’nın... Emirsultan, Buhara’dan

Bursa’ya huzur yolculuğu

Hüdavendigar Külliyesi

yapmış ve günümüzde de ziyaretçilerine

huzur vermeye devam

etmektedir. Erguvan Bayramı

onun bir hatırasıdır. Bursa

kadısı Aziz Mahmud Hüdayi huzuru

Muhyiddin-i Üftade’de bulmuştur.

Yunuslardan bir Yunus,

Bursalı Aşık Yunus çok sevdiğimiz;

“Şol Cennetin ırmakları,

Akar Allah deyu deyu..”

dizelerini Bursa’da söylemiştir.

İslam dünyasın en çok okunan

manzumesi olan Mevlid-i Şerifin

nazımı Süleyman Çelebi Bursa’dadır.

Yüzyıllarca Hristiyan rahiplere

bir okul olan Keşiş Dağı

Uludağ, teleferiğiyle, kışın karı,

yazın tertemiz ve serin havasıyla

ziyaretçilerine huzur vermeye

devam ediyor. Bir de şelaleleri

vardır Bursa’nın… Kimi keşfedilmiş,

kimi keşfedilmeyi beklemektedir.

Hiç ayrılmak istenmeyen

şehirlerin başındadır Bursa…

Bursa Ulu Camii

Huzur veren Bursa.


Huzur Veren Şehirler

72

Saraybosna

Gazi Hüsrev Bey’in fethiyle İslam

ile tanışmış, ovasındaki saray nedeniyle

Saraybosna olarak isimlendiriliyor.

Ünlü sebil çeşmesiyle Başçarşı

Bosna’nın kalbi. Hünkâr Camii

bizlere Fatih’i hatırlatıyor. Kültürler

buluşması diye bir çizgi var Başçarşıda.

Bir tarafta Avusturya Macaristan

döneminin soğuk eserleri, diğer

tarafta Osmanlı’nın sıcak ve kuşatıcı

ruhu. Şehri ikiye bölen ırmağının

üzerinde çokça tarihi köprü

var. 1.Dünya savaşı da burada patlak

vermiş. 1992-1995 yıllarında acımasız

bir soykırıma uğradı Bosna…

Ama direndi. O umut dolu direnişin

hüzünlü bir öyküsü Yaşam Tüneli.

Ziyaretçilerine hayata umutla bakışı

sesleniyor. Gazi Hüsrev Bey Camii’nde

Boşnak gençleriyle birlikte

namaz kılmanın huzurunu anlatmaya

kelimeler yetmiyor. Çeşmelerinden

soğuk ve tatlı sular akıyor. En

güzel kahveler hoş sohbetlerle yudumlanıyor.

Acıkınca Boşnak köftesi

cevabı ve saç börekleri imdada

yetişiyor.

Yaşam Tüneli

Saraybosna ziyaretçilerine huzur

veriyor.

Erol BODUR

Başçarşı / Sebil Çeşmesi


İSLAM DÜNYASI’NIN YÜZAKI

MORO MÜSLÜMANLARI

Katliama uğradılar ama

yılmadılar

Moro ile ilgili ve bu mücadele ile

alakalı bilgi vermeden önce Moro’nun

tarihine bakmak lazım.

Moro, 1200’lü yıllarda Yemenli tüccarların

bölgeye ulaşmasıyla İslamlaşmış.

Kısa sürede de Filipinler’in

neredeyse tamamı Müslüman coğrafyaya

dahil olmuştur. Daha sonra

Moro, 300 yıla kadar yani 1570 yılına

dek Müslümanların hâkimiyetinde

kaldı. Kâşif diye bilinen aslında misyoner

olan Macellan’ın bölgeye gelmesi

ile de işgaller başladı.

Müslümanlar katledildi. İspanyollar

tarafından tecrit edildiler. Bölge, İslami

kimliğinden yavaş yavaş uzaklaşmaya

başladı. İspanyollar bölgede

yine 300 yılı aşkın süre kaldılar.

1897 yılına kadar İspanyollar bölgede

hakimiyetlerini sürdürdüler.

1897 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin

bölgeye ulaşmasıyla

birlikte, işgal İspanyollar’dan devralındı

ve bölge Amerika’nın kontrolüne

girdi.

Müslümanlara eziyet hiç

bitmedi!

1946 yılına kadar 50 yılda İslami

bütün hassasiyetleri ortadan kaldırdılar.

300 yıllık İspanyol işgalinden

daha fazla katliamlar yaptılar.

Müslümanlar, İspanyollara karşı

verdiği mücadeleyi bu sefer

ABD’lilere karşı vermeye başladı.

Asya’da, Ortadoğu’da ve Afrika’da

bağımsızlık hareketlerinin başladığı

o dönemlerde ABD, Filipinliler’e

“özerklik” hakkı verdi. Zira

kendilerinden birilerini iktidara

geçirip yine sömürgeleşmeye devam

ettirdiler.

Filipinler’i yönetenler, ABD’ye hizmet

eden isimlerden oluştu.

Hem İspanyollar hem Amerikalılar

burada Katolik Hristiyan bir topluluk

oluşturmuştur. Aşırı dinci Katolikler

de Müslüman mahallelerinde

katliamlar yapmaya başladı.


Müslümanlar, Filipinler’in de aynı şekilde

katliam yaptığını görünce yabancılara

karşı verdikleri mücadeleyi

hükümete çevirmeye karar verdi.

1950’li yılların sonlarına doğru Mısır’da

öğrenim gören ve Müslümanların

Mısır’daki temsilcisi olan

bir öğrenci, yapılan bu katliamların

karşısında duyarsız kalmadı.

Uzun süren toplantıların ardından

Hristiyan milislere karşı mücadele

kararı aldılar.

Sonunda Mindanao dediğimiz

yerde Cotobato bölgesi ilk kurtarılmış

bölge ilan edildi. Orada

silahlı mücadele başladı. Müslümanlar

bu mücadeleyi görünce,

bu gençlere destek olma kararı

aldı. Hem maddi hem manevi

destek vermeye başladılar.

Cihadın ilk tohumları

böyle atıldı

1967 senesinde küçük gruplar

bir araya geldi ve Moro Ulusal

Kurtuluş Cephesi adı altında bir

oluşumun çatısı altında mücadele

etmeye başladılar. O dönemde

akademisyen olan Nurmisvani

adında birisini de lider olarak

seçtiler. 1971 senesinde Markos

döneminde Müslümanlara kıyım

yapıldı. Aynı yıl Moro Ulusal Kurtuluş

Cephesi lideri Nurmisvani

ile Markos bir anlaşma yaptı.

Dünyanın yüzünü

karartan katliamlar

Mücadele bu şekilde İslami cephede

devam etti. Dönemsel olarak

çok büyük katliamlara maruz

kaldılar.

Kadınlara tecavüz edildi. Camileri

yakıldı, yıkıldı. Yapılan mücadelede

2003 yılında çok büyük bir katliam

yapıldı.

Dönemsel olarak da ateşkesler

ilan edildi.

Filipinler ile barış görüşmeleri

başlatıldı.

Moro’lu Müslümanların Kurtuluş

Cephesi’nin Merkezi konumunda

olan Ebubekir kampına çok büyük

operasyon düzenlendi.

Kampı ele geçiren Filipin askerleri

o dönemde 30 binden fazla mücahidi

şehit etti.

Barış süreci başlıyor

2011 yılında Filipin ordusu yine çok

büyük katliam yaptı. 2012 yılında

barış görüşmeleri devam ediyordu.

2012 yılının sonuna doğru bir

74

ateşkes ilan edildi.

Sonra da biz de (İHH

İnsani Yardım Vakfı)

bölgeye gidip gelmeye

başlamıştık o yıllarda.

Ateşkes ilanından sonra da İslami

Kurtuluş Cephesi yetkilileri barış

görüşmelerinde uluslararası bir

heyetin gözlemci olması gerektiğini

ifade etti. Çünkü yapılan

birçok görüşmede Filipin tarafı

anlaşmayı tek taraflı ihlal etti. Dolayısıyla

böyle bir ihlal olduğunda

uluslararası camianın da bilgi sahibi

olması için bir gözlemci heyet

oluşması kararı verildi.

Müslümanlar bu gözlem heyetinin

içerisinde Türkiye’den de İHH

İnsani Yardım Vakfı’nın olmasını

istediler.

Filipin tarafı ilk etapta bu talebi

kabul etmedi. Ama ısrarlar sonucunda

İHH İnsani Yardım Vakfı bu

heyetin içerisinde gözlemci olarak

görevine başladı.

2013 senesinde Malezya’daki toplantıya

gözlemci olarak gittiğimizde

Moro’lu Müslümanların nasıl

bir zafer kazandığına gözlerimizle

şahit olduk.

Selamet Haşimi ise Müslümanların

menfaatine uygun olmadığı

gerekçesiyle bu anlaşmaların yapılmaması

gerektiğini ifade etti.

1977 senesinde Selamet Haşimi

ve arkadaşları Ulusal Cephe’den

ayrıldıktan kısa süre sonra Moro

İslami Kurtuluş Cephesi’ni kurarak

Moro’daki mücadelenin, ulusal

cepheye geçmesini sağladılar.

Müslümanlar, bu konuda hassasiyetleri

olduğu için büyük oranda

İslami cepheye geçtiler.


75

2014 senesinde

devlet başkanı olan

Akino görüşmelerin

hızla sürdüğü bir

dönemde kendilerinden

iyi niyet göstergesi olarak

silah bırakmalarını istedi. Müslümanlar

da sembolik olarak bir silah

bırakma merasimi düzenlediler.

2016 senesinde Bangsamoro

Müslümanları özerk bir yapının

ilan edileceğini söylemişti, fakat

2015’te büyük bir provokasyon

oldu. Mamasapono denilen bölgede

büyük bir çatışma çıktı. O

çatışmada onlarca asker öldürüldü

Bütün anlaşmalar iptal edildi. Süreç

neredeyse bitme noktasına geldi

1 yıllık aradan sonra devlet başkanlığına

burada Mindanao Adası’ndaki

Davao ilinin belediye başkanı

olan Rodriguez Deuterte seçildi.

Çok tanınan biri olmamasına rağmen

ciddi bir oy aldı. Bölgeyi çok

iyi biliyordu. Müslüman nüfusun

hassasiyetleri biliyordu, onun için

de sürecin tamamlanması daha

kolay olacaktı.

Deuterte görüşmelere başladı ve

çok kısa sürede uzun mesafeler

kat edildi. 2017’nin sonuna doğru

da Elhamdülillah süreç Filipin

Meclisi’nde onaylandı. En sonunda

Deuterte de imzaladı. Böylece

Bangsamoro yarı özerk otonomi

bölgesinin kurulması kararı verildi.

2019 yılında referandum yapıldı.

2019’un Ocak ayında bu referandumda

şöyle söylenildi “Biz meclisten

onay verdik, senatörler

onayladılar. Devlet başkanı

onayladı ama bir de halka sormak

gerekir.”

Referandum kararı alındı. 2019’un

Ocak ayının 21’inde de referandum

yapıldı. Halkın ezici çoğunluğu

“Evet” diyerek yüzde 83 ile

destek verdi. Şubat ayının sonuna

doğru da hükümet oluşturuldu.

İçerisinde bir başbakan var, bakanlar

var. 80 tane milletvekili var.

2022 yılına kadar bu meclis devam

edecek. Şu anda geçiş hükümeti

güzel bir şekilde çalışmalarına

devam ediyor. Tabi alınan

kararların neticesinde bunu da

Filipin Devleti’nin Bangsamoro

otonom bölgesine göndereceği

%5 oranında bir bütçe var, bu

bütçeyi kullanıyorlar.

“Morolu Müslümanlar bu zaferi

nasıl elde ettiler?” sorusunu

sorduğumuzda bize 4 adımdan

bahsettiler.

1. Sadece ve sadece Allah rızası

için bu mücadeleye başladılar.

Herhangi bir devlete herhangi

bir gruba güvenerek değil sadece

Allah’tan yardım bekleyerek

hareket ettiler.

2. Dertlerini amaçlarını hedeflerini

Bangsamoro’da Müslümanlara

anlattılar ve ciddi bir

teşkilatlanmaya gittiler.

3. Bu teşkilatları hem ilmi yönden

hem de askeri yönden çok

iyi yetiştirdiler.

4. Dışarıdan hiçbir yabancı mücahidin

bölgeye girmesine izin

vermediler. Bugün Ortadoğu’da

yaşanan hadiselere baktığımızda

ne kadar isabetli bir

karar olduğunu görmekteyiz.

Moro İslami Kurtuluş Cephesi kurulduğu

tarihten itibaren her zaman

barış taraftarı olmuştur.

Bangsamoro temel yasası Müslümanların

tamamıyla lehine olan bir

yasa. Müslümanların çok ciddi kazanımları

var burada. Şeriat mahkemelerinin

oluşturulması bunlardan biri.

Tabii bunun dışında toprak kazanımı

var, yani bu da çok önemli bir şey.


Filipinler’in tamamında azınlık durumunda

olan Müslümanlar, şu andaki

Bangsamoro Devleti’nin kurulacağı

toprakların hakim olacaklar.

Bu topraklarda bir milyona yakın

bir Hristiyan azınlık olacak.

Hacı Murat İbrahim bu konuda

şunları söyledi. “Azınlık psikolojisini

ne olduğunu biz çok iyi biliyoruz.

Bizler de şimdi bu azınlık

vatandaşlarımıza adaletli yaklaşacağız.

Onların yaşam haklarını

asla kısıtlamayacağız. Çünkü

biz bu işten yıllarca çektik. “

Anlaşma yapıldıktan sonra Müslümanlar

ciddi haklara sahip oldular.

Hem sabırla beklediler hem de

omurgalı duruşlarını hiçbir zaman

kaybetmediler. Moro İslami Kurtuluş

Cephesi halk nazarında da

çok itibarı olan ve güçlü bir yapısı

olan hareket. Umuyoruz ki 2022’de

ki seçimlerde MILF’in kurmuş olduğu

parti iktidara gelecek.

45 yıldır bölgede savaş var. Halk

hem eğitim hem ekonomik alanda

geri kalmış. Bundan sonraki

süreçte tamamıyla eğitim ve

ekonomi alanına destek verilmesi

sağlanmalıdır.

İslam dünyası bölgeye uzak olduğu

için çok fazla bilgi sahibi olmadığını

düşünüyorum. Ama şöyle

iddialı bir tabir kullanıyorum. Müslümanlar

genelde hep savaş alanlarında

kazanıp müzakere masalarında

kaybediyorlar. Bu sefer hem

savaş alanında kazandılar hem de

masada kaybetmediler.

Dünya Müslümanları ve Arap ülkelerinin

bölgeye ciddi ekonomik

yatırımlar yapmaları gerekmekte.

Eğitim alanında Türkiye’de yaptığınız

bir çalışma var. Öğrencilerimiz

şu anda Master ve doktora yapıyorlar.

Bu çocuklar geri geldiklerinde

İnşallah Bangsamoro Devleti’nde

değerlendirilerek sürece katkı

vereceklerini umuyorum.

Böyle ahlaklı bir

mücadele az görüldü

Moro mücadelesi dünyada nâdir

görülen ahlaklı mücadelelerden

biridir. Rahmetli Selamet Haşimi’nin

mücahitlere manifestosunda

en önemli şeylerden biri;

hiçbir sivile zarar verilmeyecek olmasıdır.

Hatta “sivillerin olduğu

yerlerde çatışmalar çıktığında

mutlaka zarar görmemesi için

mücadele edeceksiniz” diyerek

mücahitleri bu konuda uyarmıştır.

Hıristiyan bölgesinde çatışma çıktığında

oradaki mücahitler Hristiyan

evlerinin etrafını güvenlik

çemberine alarak herhangi birini

taşkınlık yapmasını engellemişlerdir.

Bundan dolayı da Hristiyanlar,

mücahitlere saygı duymaktadır.

Bu da son yüzyılda çok görmeye

alışkın olmadığımız bir özellik.

Yine çok önemli hususlardan biri

yine Selamet Haşimi’nin manifestosunda

belirttiği gibi “Esirlere

ne yiyorsanız ondan yedireceksiniz

ne giyiyorsanız ondan giyeceksiniz”

diyerek İslam hukukunda

bir cihadın nasıl yapılması

gerektiğini ortaya koymuştur.

Ömer Kesmen

İHH MORO SORUMLUSU


77

Kutsal Topraklara Yapılan Yolculuklarda Sıcağa Bağlı Rahatsızlıklar

KUTSAL TOPRAKLARA YAPILAN

YOLCULUKLARDA

SICAĞA BAĞLI RAHATSIZLIKLAR

Dr. Neslihan ÖZSOY

Hac, İslam’ın beş şartından

biridir ve dünyadaki en büyük

kitlesel toplanma şeklidir.

Önceki yazılarımız hac

ve umrede sık görülen solunum

yolu enfeksiyonları,

önlenmesi ve seyahat ishalleri

riskini azaltmak için yapılması

gerekenler üzerineydi.

Bu sayımızda ise sıcak

bir iklime sahip olan Suudi

Arabistan’da, sıcağa bağlı

oluşabilecek rahatsızlıklar ve

korunma yolları olacak.

Termoregülasyon

Vücut Isının Kontrolü

İnsan vücudunun ısı dengesini

ayarlayan mekanizma ‘termoregülasyon’

beyinde yer

alan çok fonksiyonlu bir bez

olan hipotalamus ile düzenlenir.

İnsanlar normal olarak vücut

ısısını 37 derecede düzenler

ve sağlıklı çevreye uyum gösteren

kişilerde 35 derece ve

41 derece arasındaki dalgalanmalar

tolere edilebilir.

Sıcağa bağlı rahatsızlıklarda

belirtiler nelerdir?

Halsizlik, yorgunluk, yüksek ateş,

baş dönmesi, bulantı, kusma ve

ishal gibi sindirim sistemi yakınmaları,

baş ağrısı, kuru sıcak ve

ağrılı cilt, eğer kişi yoğun bir egzersiz

yapmış ise daha çok terli

bir cilt görülebilir.

Çarpıntı, kasların gergin ve sert

olması, kas krampları, hızlı nefes

alma, uyuklama, anlamsız konuşma,

çevreyi tanıyamama, bayılma

ve koma görülebilir.

Sıcağa bağlı rahatsızlıklar hafiften

şiddetliye gruplanabilir.


Kutsal Topraklara Yapılan Yolculuklarda Sıcağa Bağlı Rahatsızlıklar

78

Kimler risk altındadır?

Yaşlılar, çocuklar ve kronik hastalığı

olanlar risk altındadır.

• Yaz aylarında güneşin dik açı

ile geldiği 11-16 saatleri arasında

güneş altında çalışanlar

• Sauna gibi sıcak, buharlı ve

nemli ortamlarda bulunanlar

• Kalp yetmezliği olanlar

• Şeker hastalığı olanlar

• 5 yaş altı çocuklar, 65 yaş üstü

yaşlılar

• Aşırı alkol tüketenler

• Sıvı tüketmeyen veya sıvı

kaybı fazla olanlar

• Aşırı kilolu olanlar

• Sedef hastalığı veya egzama

gibi bazı cilt hastalığı olanlar

ve bazı mesleklerde çalışanlar…

Örneğin;

• Fırıncılar

• Cam sanayide çalışanlar

• Çiftçiler

• Askerler

• Sıcak ortamda egzersiz yapanlar

• Terlemeyi baskılayıcı ilaç

kullanalar

Sıcağa bağlı döküntü (İsilik): Ter

bezlerinin gözeneklerinin kapanmasından

kaynaklanan durumdur.

Sıcak ödemi: Sıcağa bağlı kan

damarlarının genişlemesi sonucu

kanın özellikle bacaklarda ve

ayaklarda göllenmesi durumudur.

Serin bir alanda istirahat yapılmalı

ve ödemli bacak yüksekte

tutulmalıdır.

Sıcak krampları: Genelde aşırı

egzersiz yapma veya uzun mesafe

yürüyüşlerde vücudun susuz

kalmasına bağlı kas hücrelerinin

işlevinin bozulmasına bağlı kaslarda

gelişen ağrılı durumdur. Sıvı

alınması, istirahat, gerekirse kalsiyum

ve magnezyum verilebilir.

Sıcağa bağlı bitkinlik: Susuzluk

hissi, vücutta kasılmalar, baş ağrısı,

bulantı, kusma, ateş, terleme,

susuzluğa ikincil olarak gelişen

çarpıntı ve tansiyon düşüklüğü

durumudur.

Sıcak krampları ve sıcak bitkinliği

sıcak ortamda aşırı terleme

sonrası oluşur…

Sıcağa bağlı baygınlık: Sıcağa

maruz kalan ve uzun süre ayakta

bekleyen kişinin kan damarlarının

ısıdan dolayı genişlemesine

bağlı olarak hayati organlardan

olan beyne kanın pompalanmaması

sonucu gelişen geçici bir

durumdur. Kan dolaşımını başa

doğru yönlendirmek için ayakları

yukarı kaldırılmalıdır. Şuuru

yerinde olmayan hasta, kusma

ihtimaline karsı yan yatırılmalıdır.

Sıcak çarpması: En ciddi formu

olup ısı düzenleyici mekanizmanın

tamamen bozulmasına bağlı

olarak vücut sıcaklığının 40⁰C

üzerine çıkması durumudur. Baş

ağrısı, bulantı, kusma, anlamsız

konuşma, davranış bozuklukları,

nöbet, bilinç kaybı ve koma

gelişebilir… Karaciğer ve böbrek

fonksiyonları bozulabilir…

Sıcağa bağlı rahatsızlıkları

nasıl tedavi edilir?

Tedavide amacımız; vücut ısısını

düşürmektir. Erken tanı ve tedavi,

geri dönüşü olmayan böbrek

ve karaciğer yetersizliğine ilerleyişi

engellemektedir. Sıvı alınması

ve soğuk uygulama şarttır.

• Sıcak çarpmasında hasta,

serin ve havalanan bir ortama

alınmalı ve giysileri gevşetilmeli,

mümkünse ılık duş

yaptırılmalıdır.

• Vücut ısısını düşürmek amacıyla,

göğsüne, başına ve koltuk

altlarına soğuk su ile ıslatılmış

havlu uygulanmalıdır.

• Hastanın bilinci açıksa en

kısa sürede şekerli ve tuzlu

su, ayran içirilmelidir.

• Bilinci kapalıysa ağızdan sıvı

ya da katı gıda verilmemeli,

damar yolu ile verilmelidir.

• Hastanın solunum yolu açık

tutulmalı ve ayakları yükseltilmelidir.

• Şuuru yerinde olmayan hasta,

kusma ihtimaline karşı

yan yatırılmalıdır.

Sıcağa bağlı rahatsızlıklardan

nasıl korunabiliriz?

• Özellikle risk grubundakiler,

hava sıcaklığının yüksek ve

nemli olduğu günlerde, 10-16

saatleri arasında güneş altında

kalmamalıdır.

• Sıcak havalarda açık renkli,

sentetik olmayan, ince, bol, pamuklu

giysiler seçilmeli, şapka

ve şemsiye, güneş koruyucu

kremler kullanılmalıdır.

• Günde 2.5-3 litre su içmeye

özen gösterilmelidir.

• Yağlı ve yüksek kalorili gıdalardan

ve gazlı içeceklerden uzak

durulmalıdır.

• Sık ılık duş alınabilir.

• Uzun ve ağır egzersizlerden kaçınılmalıdır.


Bünyamin Baki

TEKNOFEST’e rekor katılım!

İstanbul’da 4 gün süren Türkiye’nin tek havacılık,

uzay, teknoloji festivali ‘’TEKNOFEST’’ sona erdi.

Festivalde nefes kesen hava gösterilerine

imza atıldı, gençler teknolojiyle buluştu, drone

yarışmaları yapıldı.

Teknoloji yarışmalarının kazananlarına ödüller

verildi.

1 milyondan fazla kişinin katıldığı festivalin son

gününde, yine yeri göğü inleten hava gösterileri

vardı. Festivalde en çok ilgiyi MİLLİ UÇAN ARABA

“CEZERİ” oldu. Gelecek dönemde Cezeri’nin hem

kargo hem de kentsel hava taşımacılığına yön

vermesi hedefleniyor. Yakın zamanda ise aracın

bir saatlik uçuş kapasitesine ulaşması bekleniyor.

Türkiye Uzay Ajansı’nın A Takımı toplandı

2019 yılının başında Resmî Gazete’de yayımlanarak

kurulan Türkiye Uzay Ajansı, ilk defa Teknoloji ve

Sanayi Bakanı Mustafa Varank’ın başkanlığında

toplandı. Bakan Varank, büyük ve güçlü Türkiye

yolunda uzay çalışmalarının çok önemli olduğunu,

Türkiye’nin uzaydaki geleceğine yön verecek

çalışmalara imza atacağına inandığını belirtti.

Ajans, ülkemizin uzay çalışmaları alanında milli

menfaatlerini koruyacak çalışmalar yapacak.

Ajansın logo çalışması ise devam ediyor ve

vatandaşlar logo seçimine katılabilecek.


Teknoloji devlerinin cep telefonu savaşı

Teknoloji devlerinin cep telefonu savaşı devam

ediyor. Apple, üst düzey fotoğraf çekme kapasitesini

öne çıkardığı IPhone 11’i tanıttı.

Şubat ayında teknoloji dünyasına hızlı bir giriş

yapan Xaomi ise Mi 9 Lite markasını 16 Eylül’de

İspanya’da tanıttı. Cihazın öne çıkartıldığı en

önemli özelliği ise 48 megapixellik arka kamerası…

Bunun yanında akıllı telefon piyasasında söz

sahibi olmak isteyen Google, Pixel 4 ve Pixel 4XL

modelli telefonlarının resmi tanıtımını yapamadan,

cihazlarla ilgili tüm detaylar basına sızdı. Kasıtlı

sızdırma olduğu yönünde yorumları da beraberinde

getiren bu cihazlar, bakalım Google’ı “büyük

biraderlerin” arasına sokmayı başarabilecek mi?

İranlı Hackerlar’dan büyük saldırı

Günümüzde ülkeler arasında fiziksel savaşın

haricinde siber savaşlar da artık revaçta. Özellikle

birinci dünya ülkeleri gizli bilgilere ulaşabilmek ya

da birbirlerinin çalışmalarını sekteye uğratabilmek

adına ardı ardına siber saldırılar düzenliyor.

Eylül ayının son haftasının en büyük atağı ise

‘İranlı hackerlar’dan geldi. Başta ABD, İngiltere

ve Avustralya olmak üzere 14 ülkedeki 60’tan

fazla üniversiteye siber saldırı düzenleyen Cobalt

Dickens adlı İranlı grup, birçok akademisyen ve

üniversitelerin kullanıcı adı, parola ve şifrelerine

saldırı düzenledi. Operasyonun ne kadar başarılı

olduğu bilinmiyor ancak ağustos ayından bu

yana İran tarafından 30 ülkede toplam 380 adet

üniversiteye belirli aralıklarla saldırı yapıldığı

öğrenildi.

Google, kendisine verilen vergi cezasını kabul etti

Mayıs 2016 da Fransız vergi makamları Google’a

karşı başlattığı denetimde sona gelindi. Google’ın

Paris’teki binasına düzenlenen baskında birçok bilgi

ve belgeye el konulmuş, kapsamlı bir operasyona

başlanıldığı duyurulmuştu. Operasyonun faturası

ise Eylül ayında netleşti. Buna göre Amerikan devi

Google’ın, Fransız hükümetine toplamda 1 Milyar

Euro vergi ödemesine karar verildi. Google ise bu

cezayı kabul ettiğini açıkladı.


81

Ender Saraç İle Sağlık Üzerine

Dr. Ender Saraç

Diyetisyen

HURSAD ekimiz, dergimizin bu sayısında Dr. Ender

SARAÇ ile bu başlıkları konuştu. Ender SARAÇ, manevi

değerlerin insan sağlığı üzerindeki etkisini anlattı.

İnsan sağlığı için anahtar niteliğindeki detayları açıkladı…

Biz sorduk, Dr. Ender SARAÇ cevap verdi.

• Besmele bir çilingir anahtar gibidir.

• Bir insanın sağlıklı olması helal kazançla başlıyor.

• Zihin gücü insan fiziğini nasıl etkiler?

• Zemzem en çok hangi özelliği ile vücuda direnç sağlıyor?

• Renklerin doğa ve insan üzerindeki etkileri neler?

- Bir sözünüz var, yemeğe

besmele ile başlayıp şükürle

sonlandırmanın metabolizmaya

faydalı olduğunu

belirtiyorsunuz. Bunu biraz

açabilir misiniz?

Dr. Ender SARAÇ: Tabii. Şimdi

tıp, biraz gözle görünmeyen, şu

anki teknolojiye göre aletlerin

henüz tespit edemediği ama

insanların binlerce yıldır deneyimle

gözlemleyip, artı veya eksi

etkilerini gözlemlediği birtakım

enerjilere ilgi duymaya başladı.

Hangi enerjiler bunlar? Nazar,

hayır duası, beddua veya “Ne

kadar nurlu yüzü var” gibi çeşitli

sıfat ve sözlerle insanlar bu enerjileri

açıklamaya çalışmışlar. Bu,

bir aletle gelip te elektrik akımı

ile vesaire tespit edilmemiş ama

bundan 50 yıl önce de birçok şey

tespit edilemiyordu. Dolayısıyla

ben inanıyorum ki teknoloji ilerledikçe

bizim nazar, kem göz,

belki büyü, hayır duası gibi şeylerin

altında da bir enerji alışverişi

olduğunu saptayacağız.

“Besmele bir

çilingir anahtar

gibidir”

Şimdi yiyecek ve içecekler bizim

dış dünya ile yaptığımız en büyük

alışverişimiz. Çünkü insan

atomlarının yüzde 99.9’u aslında

her gün yeniliyor. Fakat bunu

yaparken son dönemlerde fast

food, tv, cep telefonu gibi şeyler

yüzünden, enerjiye dikkat etmeden

sadece besin değerine

dikkat ederek tüketim yapıyoruz.

Oysa insanın bilinç düzeyi, kendisini

yemeğe oturmadan önce

fizyolojisini hazırlaması, yemek

yerkenki yemek yeme tarzı ve

yemek bittikten sonraki noktayı

koyup başka bir fizyolojiye geçişi

arasındaki enerji transferi yapan

birtakım dualar, tesbihatlar, zikirler

çok önemli. Bunlar Musevilerde

de vardır. Örneğin; Yahudiler

bu konuda geleneklerini bizden

daha iyi korumuşlar. Koşer beslenirler

(bizdeki helalin karşılığı).

Haham, onların belli şeylerini

kutsarlar, Sofu olan Museviler

öyle beslenirler. Uzak Doğu’da

da yemek ritüellerine çok önem

verilir. Tasavvuf kültüründe de

çok belirgin olmasına rağmen,


Ender Saraç İle Sağlık Üzerine

82

biz her şeyi fast food yaptığımız

için maneviyatı da fast fooda

döndürdük. Burada dikkat edilmesi

gereken konu, bir fizyolojik

durumdan başka bir fizyolojik

duruma gerçerken, örneğin uyku

halinden uyanıklığa geçerken ya

da normal durup eşinizle birlikte

olurken veya tuvalete gittiğinizde

ya da normal durumdan

yemek yemeye geçerken gibi

durumlarda bütün fizyoloji değişiyor.

Araya bir “Es” koymakta

fayda var bu durumlarda. Bizim

inanç sistemimize göre Besmele

bir çilingir anahtar gibidir. Orada

yeni bir fizyolojik durum için

daha düzgün bir enerji kanalından

giriş yapmak için bir anahtari

şifre gibi bir şeydir. Tabii bunun

amacına ulaşması açısından dilin

söylemesi yetmez, kalbin de

bunu onaylaması gerekir. Besmeleyi

bir çilingir, bir anahtar olarak

kabul edersek şükür etmeyi

de bir şükran ve kapanış hareketi

olarak görebiliriz. Bizim hücrelerimiz

çok akıllı. Biz bunun farkında

değiliz. Beynimizin durumu,

enerji akışımız, zihnin gücü o kadar

etkiliyor ki fizyolojimizi... Stres

altında yemek yemek, sigara ile

yemek yemek, ayakta ve hızlı

yemek yemek, iyi çiğnemeden

yemek yemek ile bilinçli, şükrederek,

onun bir nimet olduğunu

bilerek, sakin bir şekilde, tadına

lezzetine vararak yemek çok çok

daha iyi. Tabi artık her şeyi çok

hızlandırdık, yemek yemek de

artık ağızdan içeri bir şeyler ittirmeye

döndü.

- Peki konusu açılmışken, tasavvufi

yaklaşımın fizyolojik

etkileri nelerdir?

Dr. Ender SARAÇ: Tasavvuf dergahlarında,

tekkelerinde şeyhten

sonra, en önemli kişi kimdir? Aşçıdır.

Yani yemeği pişiren kişidir.

Çünkü yemek o kadar önemli, o

kadar kutsal ki... O insanı besliyor,

bizim yakıtmız. Onun en iyi şekilde

yapılması lazım. O yüzden dervişler

alışverişe gittikleri zaman

düzgün ve helal hareket ederler.

Bence bir insanın sağlıklı olması

helal kazançla başlıyor. Helal

kazanç ile elde ettiğiniz parayla,

ona o pozitif enerjiyi vererek

yaptığınız alışverişten daha çok

fayda alırsınız. Sonrasında o helal

parayla alınan yiyecekleri uygun

bir şekilde, tazeliğine ve pişirme

şekline dikkat edilerek yapılan

yemeğe dönüştürme yöntemi

var. Ama bu yemeğe başlarken

genelde sağ elle ve saat yönünün

tersi yönünde ve doğal bir madde

ile –mesela tahta bir kaşıkladualarla

pişirilirmiş. Dua okurken

aslında oraya sürekli olarak bir

şifa, bir pozitif enerji yükleniyor.

O zaman bu zihin gücü ile yapılan

şeyler, şimdi nasıl renk moda

oldu, meditasyonlar, zihin teknikleri

moda oldu... Bunlar zaten

vardı. Yiyeceği kutsamak diyorlar

mesela bunlar hep zaten vardı.

Ha bir de şey var: “Ayyy ne iğrenç,

aynı tabaktan yiyorlar...”. Hayır, iğrenç

değil! Orada bir gelenek ve

kültür var. Orada tahta kaşığın dış

kısmıyla alıyorlar, iç kısmı dudakların

ucuna değdirerek yiyorlar.

Böylece aslında kimsenin salyası

kimseye değmiyor. Bu sayede

herkes ortak enerjiyle, paylaşarak

yiyorlar ve hak da geçmiyor.

- Yapılan diyetlerde zihin

gücünün etkisi nelerdir

peki? Ne kadar kuvvetli bir

etkisi vardır?

Dr. Ender SARAÇ: Kesinlikle zihin

gücü direkt olarak fiziğimizi etkiler.

Her şey kuantum düzeyinden

çıkar. Bir silsile vardır burada. Her

şey önce zihinde başlıyor, sonra

düşünceye dönüşüyor ve düşünce

de maddeye dönüşüyor. Biz

kolumuzu ‘pat’ diye kaldırmıyoruz.

Önce zihin diyor ki bu kolu

kaldır, biz sonra kaldırıyoruz. Do-


83

Ender Saraç İle Sağlık Üzerine

layısıyla önce olumlu düşünmek

çok önemli. Bu devirde kolay değil

tabi. Çünkü negatif enerji ve onun

temsilcisi olan, istediğiniz ismi

koyabilirsiniz, şeytan da diyebiliriz,

müthiş kuvvetli. O da vesvese

adını verdiğimiz bir virüs bulaştırıyor

ve sizin normal zihin işleyiş ve

akışınızı bozuyor ve sizin de olumsuz

üşünerek olumsuz eylemin

gerçekleşmesini sağayabiliyor. O

yüzden ısrarla hep olumlu düşünmeye

gayret edip, sevgi kutbunda

kalmak çok önemli. Bu her şeyde

geçerli olan bir şey.

- Hocam renklerin de öneminden

bahsediyorsunuz.

Bunu biraz açmanız mümkün

müdür?

Dr. Ender SARAÇ: Şimdi şöyle,

dünya neden siyah beyaz değil?

Allah neden renkleri yaratmış?

Hiçbir şey nedensiz yaratılmaz.

Mesela, arılar sadece mor ötesini

görebiliyor. Biz morun ötesini

göremiyoruz ama arı sadece mor

ötesini görebiliyor. Bazı canlılar

sadece kızıl altını görüyor, biz göremiyoruz.

Biz o kadar egosantriğiz

ki sadece kırmızı ve mor arasındaki

skalaya var diyoruz çünkü

o kadarını görüyoruz. Gerisini yok

sayıyoruz. Böyle bakınca da biz

belli başlı gökkuşağı renklerini

görebilyoruz. Kırmızıdan başlayıp

morda biten sklaya hakimiz.

Bunların nedeni de var. İnsanın 7

enerji merkezi var. Kırmızı daha

hayvani şehvetli mesela şeklinde.

Ama en ulvi olan renk ise mor.

Taş yani. Kafanın üzerindeki renk.

Burada 4. enerji merkezimiz kalp

olan yerde. Bu enerji merkezimizin

rengi ise yeşil. O yüzden mesela

yeşillikler kalbe iyi gelir. Kalp

çakrasının rengi yeşildir. Bundan

dolayı İslamiyet’te yeşil ve mor da

kullanılmıştır. O da en ulvi boyutumuza

hitap eden renktir.

- Zemzem suyu konusuna

da değinelim. Doktorlar çok

fazla içilmemesini tavsiye

ediyorlar?

Dr. Ender SARAÇ: Zemzem’in en

büyük özelliği alkali oluşu. Çünkü

Ph derecesi 8… Hatta bazen 8’den

de yüksek. Dolayısıyla çok güçlü

bir alkali su. Siz sürekli yürüyorsunuz

ve ayaklarınızda laktik asit

birikiyor, yorgun oluyorsunuuz.

Zemzem kuvvetli alkali özelliği

ile buna iyi geliyor ve tok tutuyor.

Ben zemzemi çok içerim, gayet

de iyi gelir. Bana iyi geliyor en

azından.

- Doğru bir dua pozisyonu

var mıdır? Böyle bi şeyden

bahsedebilir miyiz?

Dr. Ender SARAÇ: Bence kulun

Allah’a en yakın olduğu an secde

halidir. Doğru dua pozisyonu kişinin

kendisini en iyi hissettiği pozisyondur.

Fizyolojik olarak böyle

kesin doğrusu olan bir tanımdan

bahsedemeyiz.

- Vejetaryenlik ve veganlık

son zamanlarda moda olmaya

başladı. Vegan ya da

vejetaryen olarak sağlıklı

beslenmek mümkün müdür?

Bu konu ile ilgili düşünceniz

nedir?

Dr. Ender SARAÇ: Esasında biraz

zor ama saygı da duyuyorum.

Neden? Çünkü çok fazla et yedi.

Bugün global ısınmanın en büyük

nedeni, özelikle büyük baş hayvanların

çıkardığı gazlar. Dolayısıyla

eğer dünyada herkes daha

az et yiyip daha çok sebze meyve

bakliyat tüketse zaten global

ısınma büyük ölçüde düzeliyor. 1


Ender Saraç İle Sağlık Üzerine

84

dönüm yer, arazi bir vejetaryeni doyurabilirken,

çok etobur kişi için 22

dönümlük arazi olması gerekiyor.

Yani ekolojik düzen için çok fazla,

gereğinden fazla et ve hayvansal

gıda yiyoruz. O yüzden felsefe olarak

veganlara ve vejetaryenlere

saygım var, felsefe olarak çok güzel

ama Kur’an’da bununla ilgili şöyle

buyuruluyor. “Allah’ın size helal kıldıklarını

kendinize haram kılmayın.”

Ben 22 yıl vejetaryendim, sırf bu

ayet yüzünden et yemeye başladım

ki bu ayete karşı durmayalım.

- Eklemek isteidğiniz bir şey

var mıdır?

Dr. Ender SARAÇ: Son olarak ‘sağlıklı

yaşam’ vesaire diyoruz tabi

ama değişmeyecek olan tek gerçek

ölüm. Biliyorsunuz ezanı okunmadan

kılınan tek namaz, cenaze

namazıdır. Neden? Çünkü doğduğumuzda

sağ kulağımıza ezan, sol

kulağımıza kamet okundu. Ve Allah

boyutunda, o boyutta zaman yok.

Şu an hepimizin cenaze namazı

kılınması içn bekleniyor. Hepimizin

ezanı ve kameti okundu. Bunu

unutmayalım. Herkes cenaze namazına

hazır mı? Değişmeyecek

tek gerçek olan ölüm. Bu dünya

bu boyut esasında yok, burası bir

barkovizyon alanı, bir transit yolcu

salonu. Buraya kendimizi çok kaptırmayalım.

Kul hakkı yemeden,

büyük günahları işlememeye çalışalım

ama insan olduğumuzu, mükemmel

olmadığımızı bilelim. Tövbe

edelim, her an ölümün kapıda

olduğunu unutmayalım. O yüzden

bu yazıyı okuyan herkese çok rahat

can vermelerini ve kitaplarının sağ

ellerine gelmesini temenni ederim.

Dr. Ender SARAÇ Kimdir?

M. Ender Saraç 1959 yılında İzmir’de doğdu. 1990

yılından bu yana Ayurveda çalışmaları yapan

Ender Saraç evli ve 3 çocuk babasıdır. İzmir’den

İstanbul’a geldiği ilk yıllarda Nükhet Duru ile beraber

UNİFORM Sağlık ve Estetik Merkezi’nde

çalıştı. Daha sonra Türkiye’nin ilk Doğal Tıp ve Estetik

Merkezi olan Hay Sağlık Merkezi’ni 1994’te

kurdu ve genişleterek bugüne kadar geldi. Ayrıca

Türkiye’nin ilk Doğal Arınma Merkezi olan

Ulus’taki Doğa Arınma Merkezi’nin de kurucularındandır.

EĞİTİM

• Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Mezunu

• T.C. Sağlık Bakanlığı Aile Hekimliği Uzmanı

• İsviçre, Hollanda, Almanya ve Hindistan’da

Ayurveda eğitimi ve sertifikası Türk Akupunktur

Derneği’nden Sağlık Bakanlığı

onaylı Akupunktur Eğitimi ve Sertifikası

• T.C. Sağlık Bakanlığından onaylı Estetik Medikal

Hekimliği Eğitimi ve Sertifikası

• Türk Tabipler birliğinden alınan İş Yeri Hekimliği

Eğitim ve Sertifikası


KİTAP KÖŞESİ

Reis Bey

Necip Fazıl KISAKÜREK

Kitabın ana karakteri Reis Bey, bir ağır ceza reisidir.

Ömrü otel odalarında geçmiş, yapyalnız ve tuhaf bir

adam. Taş kalpli bir kanun tatbikçisi... Onun nazarında

merhamet, idamlık bir suçtur ve “cemiyette bir ferdi

korumak için bin kişiye idam gömleği giydirmekten

kaçınmamalıdır.” Günün birinde, annesini öldürdüğü

iddiasıyla huzuruna çıkarılan bir gencin idamına karar

verir. Artık olaylar çok farklı gelişecek ve Reis Bey’in buz

gibi iç dünyası müthiş bir sarsıntıyla yerle bir olacaktır...

Bu Ülke

Cemil MERİÇ

“Bu ülke”, Cemil Meriç’in “aynı kaynaktan fışkırdılar”

dediği eserler dizisinin önemli bir halkası. “Bir çağın,

daha doğrusu bir ülkenin vicdanı olmak, idrakimize

vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek,

Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları

yıkmak” isteği Cemil Meriç’in düşünme ve yazma

çabasına her zaman yön vermiştir. “Bu Ülke”, bu

isteğin belki de en fazla berraklaştığı eseridir.

Ah Endülüs

Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA

Kalbin Sesi

Mustafa KUTLU

İslam Tarihi konusundaki çalışmalarıyla tanınan ve

bugüne kadar binlerce okuyucuya tarihi sevdiren Prof. Dr.

İhsan Süreyya Sırma, Beyan Yayınlarından çıkan eserinde,

Endülüs Emevileri’ni konu ediniyor. Ah Endülüs adıyla

yayımlanan kitap, okuyucuyu hem İspanya’da hem de

Endülüs tarihinde gezintiye çıkararak, bu günkü Endülüs’le

tarihi arasında bağlantı kurmamızı kolaylaştırıyor.

Gün gelir hakikate giden yola barikatlar kurulur. Bu defa

sorulan soru şudur: ‘Ne yapmalı?’

Önce niyet edeceğiz, ardından kalbin sesine uyarak

sonsuzluğa yöneleceğiz. Üç hakîmin hükmünde hata

aranmaz: Kalbin, kaderin, ölümün.

Aramak vazifedir. ‘Aramakla bulunmaz fakat bulanlar

ancak arayanlardır’ denilmiş. İnanmak ve sevmek şart…

Arayışta esas olan samimiyettir.


MANŞETLERİN DİLİNDEN

12 EYLÜL 1980

İŞKENCELERİN VE UTANÇ SAHNELERİNİN DARBESİ: 12 EYLÜL

DARBE DÖNEMİ MANŞETLER


BULMACA


88


More magazines by this user
Similar magazines