hernefes_2015_11

xcruelx

KASIM 2015

73.sayı

AYLIK TASAVVUF KÜLTÜRÜ DERGİSİ

“RABBİYET”


EDİTÖRDEN

Merhaba Dostlar,

Bu ayki konumuz “Rabbiyet”. Yüce rabbimizin en

müstesnâ isimlerinden biri... Bu konuya ilişkin aklımıza

ilk gelen mânâlar, yüce Allah’ın öğretmenliği,

öğreticiliği, yol göstericiliği oldu. Öğretmenler

gününü de kutladığımız bu ay için doğrusu oldukça

da yerli yerinde bir konu oldu. Velhâsıl yine çok

özel ve çok güzel bir konumuz var.

ve bundan hiç vazgeçmeyen yüce Allahımıza lâyık

kullar, iyi evlâtlar ve öğrenciler olabiliriz. Kusuru bizlere,

güzelliği öğreticiliği sınırsız yüce rabbimize ait

olmak üzere dergimize hoş geldiniz, gönül hoşluğu

verdiniz. Allah razı olsun efendim.

Yosun Mater

Elbette konu bu kadar kıymetli olunca, yazarlar da

biz eksik beşerler olunca, yazmak da, konunun

hakkını yerli yerine koymak da müşkül oldu.

Biz hasbelkader derginin hizmetlileri olarak bu konuyu

anlamaya ve anlatmaya çalışırken, yüce yaratanımızın

her an yeni bir şe’nle nasıl dirildiğini bir

nefes olsun hissettik diye düşünüyorum. Konuya

baktığımızda herbirimizin gönlüne konunun farklı

vechesi düştü. Kimimiz hayatını etkileyen okul

öğretmenlerinden, kimimiz hâdiseler ile konuşan

muhteşem yaratanın, hayatla, çevremizdeki insanlar

ve vesilelerle, tabiatta yaşayan diğer canlılar yardımıyla

öğrendiklerimizi, onların bize öğrettiklerini

hatırladı ve kaleme aldı. Dolayısıyla kendi hallerimize

göre, kendi kabımızca, herbirimizi ifade eden ve

ne yazık ki bu engin ummanı temsil etmede yetersiz

denemelerimizde hepsinden biraz bahsettik.

Biz yazarken öğrendiklerimizi ve öğrenecek şeylerin

ne kadar çok olduğunu az da olsa tefekkür

etmeye çalıştık. İnşaallah siz gönül dostlarımızı da

bir nefes dahî olsa, tefekküre sevkeder ve ne kadar

Âlim, ne kadar kapsayıcı bir Allah’ımız olduğunu

hissetmenizi sağlayabiliriz. Hâdiseler vasıtasıyla,

bıkmadan usanmadan, bir anne, bir öğretmen şefkati

ve hassasiyeti ile bizleri eğitmeye devam eden


SOHBETLER

Bütün varlık âlemi, Hakk’ın küllî veyâhut cüz’î isimlerinden

bir veya birkaçına mâliktir. Meselâ mü’min

kimse, Hâdî yâni hidâyet edici ismine mazhardır. Melekler,

Hakk’ı tesbih edici isimlere mazhardır. Şeytan

ise, kibredici, dalâlet verici isimlere mazhardır. Kâmil

insan ise cümle isimleri kendinde toplamıştır. Herkesin

o âyân-ı sâbitede olan ismi ona rabdır, yâni terbiyecidir.

O kimse de bu ismin terbiyesi ve hükmü

altındadır.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2014, s. 275)

***

Adâlet, Hakk’ın rızâsını elde etmeğe çalışmaktır. İşte

böyle hareket edip Allah Rabbimdir diye istikāmet

edenler için havf u hüzün yâni korku ve endîşe yoktur.

O vakit bunlara kalb-i selîm pasaportunu verirler. Fakat

sen bu pasaportu kendi gücünle almak istersen işte o

çok zor, belki de imkânsızdır. Resûlullah Efendimiz bile

‘Mürebbî olmasaydı Rabbimi bilmezdim’ buyuruyor.

İmâm-ı Âzam da Hazret-i Ali Efendimiz’in evlâtlarından

İmam Câfer’e mürit olduktan sonra ‘(Son) iki sene

olmasaydı Nûman helâk olurdu’ demek sûretiyle o

sultana mülâkî oluşuna şükreder.

Onun için mürşidin rızâsını kazanmak sûretiyle bu

kalb-i selim pasaportunu elde etmeye çalışmalı. Mürşidin

rızâsı da onun boyasına boyanmak, yoluna gitmek,

görmek ve bilmekle elde edilir.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2014, s. 215)

***

Dünyâya gelmekten maksat, kişi Rabbini bilmektir

Rabbini bilmeye sebep evliyâyı bulmaktır

Bulmak değilmiş bilmek, bilmek değilmiş bulmak

Evliyâya gönül vermek rengine boyanmaktır.

Buldum, gördüm, bildim! demek maksûda ermek için

kâfî değildir. Bu, ben kırk senedir dervişlik ediyorum

diye öğünüp güvenme işi de değildir. Maksat, o terbiyesi

halkasına girdiğinin velînin rengine boyanmaktır.

Yâni güzel sıfatlarını giymek, doğruluğuna, adâletine,

irfânına ve aşkına bürünmektir. Evet kırk sene bir kapıya

hizmet eder bir şey alamaz da, üç gün dervişlik

etmekle, onun kırk senede bulamadığını elde ediverir.

Çünkü ezelde hazırlanıp da gelmiştir.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2014, s. 152)

Yûsuf Ziyâ Bey:

***

- Rubûbiyet ile ulûhiyet arasındaki fark nedir?

- İkisi arasında ince bir fark vardır. Mâlum-ı âlîniz, rubûbiyet,

rab, terbiye edici demektir. O cihetle dahi,

yâ Rabbî! denildiği vakitte, bu duânın en kabûle yakın

bir duâ olduğu söylenir. Allah, yerin göğün ve bütün

kâinâtın yaratıcısı, mevcûdâtın hâlıkı demektir. Rab ise

terbiye edici mânâsına gelir. ‘Yâ Rabbî’ demek, benim

Rabbim demektir. Benim Allah’ım demek değildir. ‘Allah’

denince kevn ve mekânın ve mevcûdâtın hâlıkı

olduğu anlaşılır.

Cenâb-ı Hak, yâ Rabbî, hitâbını sever ve o hitâba

cevâben kuluna ‘Lebbeyk!’ der. Bir insan hakîkaten

Cenâb-ı Mevlâ’ya teveccüh edip, dağınık olan düşünce

ve hislerini toplayarak ‘yâ Rabbî!’ dedi mi, kalbinde

bir ferahlık, bir inşirah hâsıl olur. İşte o ferahlık,

Cenâb-ı Hakk’ın o kuluna ‘Lebbeyk!’ demesidir. Eğer

bu kul, hâlis, saf ve pâk bir gönülle, hiç olmazsa o

anda tam bir teveccüh ile ‘yâ Rabbî!’ dese, bu inşirâhı

bu ferahlığı hissetmemesi kābil değildir.

(Ken’an Rifâî, Sohbetler, Kubbealtı Neşriyâtı, İstanbul, 2014, s. 562)


“İnsân-ı Kâmil, hâliyle öğreticidir”

Cemâlnur Sargut’la Söyleşi

Müge Doğan: Hocam, Ken’ân Rifâî Hazretleri “Herkesin

sahip olduğu isim onun mürebbîsidir, âmiridir”

diyor. Buna göre Rab ismini açar mısınız bize?

Cemâlnur Sargut: Herkes ancak kendindeki Allah’ın

ismi sayesinde Allah’ı idrak edebilir ve herkesin

varacağı nokta kendindeki isimdir. Ama herkes,

Allah’ın kendindeki ismini tecellî ettirip ortaya çıkarınca,

ölü olan kısmı, yani vücut ve vücudun arzu

ve istekleri kendiliğinden önemini kaybeder. Vücut

ezelî ve ebedî diriliğe kavuşur. Ondan sonra ölüm

o insanlar için asla olmaz. Ölmeden önce ölme seviyesine

ulaşmak bu demektir. Bu seviyeye ulaşan

kimse, herkesteki Allah’ın adını idrak etmeye başlar.

Bu şekilde Allah’ın bütün isimlerini tanır ve öğrenir.

Onlara hürmet etme seviyesine ulaşır. Bu da “Her

nereye baksan Allah’ın vechi oradadır” âyetinin açıklamasıdır.

Böylece ölmeden önce ölme derecesine

varan kişi hürriyete kavuştuğu gibi, Allah’la irtibatı

artmış ve devamlı Allah’la beraber olan kişidir. Bu

bakımdan kişinin ismini ortaya çıkarması onu hürriyete

kavuşturup gerçek anlamda önce kendine,

sonra herkese de öğretmenlik etmesini sağlamıştır.

Müge Doğan: Herkes kendi rabbine kulluk ediyorsa,

mümin ile münâfık arasındaki fark nedir?

Cemâlnur Sargut: Mümin de kendindeki isme kulluk

eder, münâfık da kendindeki isme kulluk eder;

bu şekilde mümin de münâfık da Allah’a kulluk

eder. Yalnız münâfıktaki isim, münâfığın ismi celâlî

isimdir; müminin ismi cemâlî isimdir. Münâfık, Allah’a

kendi ismiyle ulaşır… Mümin ise son noktada

Allah’ın bütün isimlerini idrak eder. O yüzden de idrâki

kuvvetlidir. Münâfığın ise idrâki en az, en âciz

seviyededir. Halka başka Hakk’a başka gözükür.

Müge Doğan: Yani ismini açığa çıkaramama gibi

bir durum olabiliyor mu?

Cemâlnur Sargut: Tabii ki olabiliyor bu âlemde. İllâ

ki çıkacak diye bir şey yok. Bazısı bu âlemde âşikâr

eder, bazısı öbür âlemde âşikâr eder, bazısı tâ kıyamet

gününde her şeyi anlar.

Müge Doğan: Ama eninde sonunda âşikâr oluyor.

Cemâlnur Sargut: Kıyamet gününde her şey açığa

çıkacaktır, evet.

Müge Doğan: Herkes kendi ismi yolunda gidiyorsa

ve eninde sonunda aşikar olacaksa bu isim

mürşide neden ihtiyaç var?

Cemâlnur Sargut: Çünkü insan yalnız başına ancak

kendi ismini, onu da ezelî nasibi varsa, bu âlemde

idrak edebilir. Tekâmülde ise ‘nefs-i emmâre’den

bile yukarı çıkması çok zordur insanın eğer önünde

bir öğretmen yoksa… Ben cüce olan yeğenimle

birlikte Louvre Müzesi’ni dolaşırken hiçbir şey görmeden

bakıyordum resimlere… Kendisi ressamdı

ve David’in resmi önünde durdu ve “David burada

ağlayanı ne güzel resmetmiş” dedi. İlk defa resme

baktım ve hakikaten inanılmaz bir gözyaşı çizimi

gördüm orada… Belki de benim de bütün hislerimi

âşikâr ediyordu ama beni ilgilendiren oradaki adamın

ağlayışı değildi. Ressamın onu nasıl yaptığıydı


çünkü yanımda resmi bilen yeğenim bana o ressamın

o resmi niçin yaptığını ve nasıl yaptığını anlatmıştı.

İşte dünyada da çeşitli resimler vardır fakat

bize illâ ki resim eğitimi görmüş ya da baştan aşağı

o resmin mânâsı kesilmiş bir öğretmen gelmeli

ki o resmin hakikatini ve ressama geçişin önemini

göstersin... Mürşid-i kâmiller de böyledir. Hiç farketmeden

gezdiğimiz bu âlemde her görünen hâdisenin

arkasındaki gerçek mânâyı göstererek kendi

hiçliğimizi, aczimizi, karşımızdaki mânânın önemini

ve Allah’ın her yerde tecellî ettiğini bize öğretirler.

Çünkü onların kendi varlıkları yoktur, çünkü onlar

baştan aşağı Allah’ın onlardan konuştuğu ney gibi

olmuşlardır. Bu yüzden de “atan el benim elimdir”

âyeti zuhur eder yani Allah onlardan tecellî eder,

onlardan konuşur, onlardan bize hitap eder.

Mürşid bizim kimyada öğrendiğimiz katalizör gibidir.

Kendisinde bir reaksiyona girme ihtiyacı olmadığı

halde reaksiyonu hızlandırır yani bizim Allah’a

kavuşmamızı hızlandırır. Sorunlarımızın arkasında

yatan gerçekleri ve bizim âdil olarak görmediğimiz

hâdiselerdeki adâleti gösterir. Onun için kişisel irşad

yapar, herkesi kendi ismine göre Allah’a eriştirir. Negatif

isimli olanları da yani celâlî isme sahip olanları

da kendisinden uzaklaştırarak ya da nefret ettirerek

ya da kendisiyle bozdurarak Allah’a ulaştırır. Yani

mürşit aynı zamanda ayna gibidir; pozitifin pozitifliği,

negatifin negatifliği onunla ortaya çıkar. O bir

mihenk taşı gibidir yani ölçüdür.

Müge Doğan: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”

hitâbı var. Neden “Ben sizin Allah’ınız değil miyim?”

değil de, “Rabbiniz değil miyim?”

Cemâlnur Sargut: Çünkü Allah bize zâtıyla tecellî

etmedi, isimleriyle tecellî etti ve o isimleriyle bizi

eğitiyor. Dolayısıyla ezel âleminde, “Her yerde seni

kendi ismine doğru çekeceğim. Mecbursun buna,

bu senin ezelî nasibin” der Allah. “Kabul ediyor musun?”

der. Ama bana nefsim hâkim olursa, yani ölü

kısmım hâkim olursa, ismimi idrakten âciz olduğum

için o çekilişi hissetmem. O zaman da verdiğim

sözde durmamış olurum ve aradaki kişileri, ölüleri

gerçek varlık olarak görür, sebep addederim. İşte

bu bakımdan Allah bana tekrar tekrar, “Hayır, sebep

yok, her yerde sana öğreten benim Rab ismimdir.

Başka isim yok” der.

Müge Doğan: Cîlî Hazretleri diyor ki: “Rab cemâl

ismidir ama rubûbiyet ve kudret itibariyle de celâl

ismidir. Bir yüzü cemâle, bir yüzü de celâle bakar.

Yani kemâlî isimlerdendir.” Ankaravî Hazretleri de

diyor ki: “Kâmil insan âleme nispetle rabtir” Bu

anlamda Rabbiyetin insân-ı kâmildeki tecellîsini

anlatabilir misiniz hocam?

Cemâlnur Sargut: Kâmil insanda iki yüz vardır. Bir,

terbiye edicilik; bir de Allah’a doğru Rahman sıfatıyla

affedicilik ve çekilicilik ... Yani bu sanki Peygamber’in

dışı ve içi gibidir. Çünkü kâmil insan berzahtır.

Dışıyla terbiye eder, içiyle de kendi varlığında o kişiyi

Allah’a doğru götürür. Dolayısıyla kâmil insanda

terbiye edicilik şöyle tecelli eder: Sen kendindeki

ismi kâmil insanda temâşâ edersin. Yani kendi eksikliğini

ve aczini hissedersin. Dolayısıyla bu acz ve

eksiklik seni tekâmüle götürür. İşte kâmil insanın

terbiye ediciliği budur. Yoksa o azarlayarak, kırarak

değil; bazen gerekirse hatırlatarak, fakat çoğunlukla

kendini örnek kılarak terbiye eder. Onun bu hâline

yani hareket hâline, devamlı terbiye ediciliğine ve

devamlı senin kendini onda seyredişine celâl denir.

Çünkü devamlı hareket vardır. Ama sonra kâmil

insanın kendini temâşâ etmeye başlarsın. Artık kendini

kâmilde değil de, kâmili görmeye başlarsın ve

kendini görmemeye başlarsın. O zaman onun ezelî

ve ebedî güzelliğini ve cemâlini idrak edersin. O da

onun içidir. O zaman sen de kendi içindeki hakikî

güzelliğin aslını orada görürsün. Yani önce dışını

celâlle, sonra içini cemâlle terbiye eder.

Müge Doğan: İbn-i Arabî diyor ki: “Bir vakit olur

ki, kul rab olur, başka bir vakit de kulluk derecesine

iner. Kul, kulluk derecesine inerken Hak ile

genişler. Rab olursa yaşayışı daralır.” Buradaki kul

kimdir?


Cemâlnur Sargut: Burada şunu demek istiyor,

kuldan bahsediyor. Kul, insân-ı kâmil demektir.

Kul, yani kendini temizlemiş, nefsânî sıfatlarından

arınmış, insanlık makamına yükselmiştir. O hâliyle

öğreticidir. Çünkü öğrettiğinin farkında bile olmaz

ama hâli öğreticidir. İşte o zaman o hâlin mes’ûliyetini

taşır. O zaman canının istediğini yapmak hakkını

kaybeder. Çünkü örnek olmak zorundadır.

Müge Doğan: Yaşayışı daralır derken bunu mu

kastediyor hocam?

Cemâlnur Sargut: Evet. Dâimâ örnek olmak zorundadır.

İşte bu örneklik, Peygamber Efendimiz’e,

ayak ayak üstüne attığında “kul gibi otur” emrinin

gelişi, hayatta bir kere yüzük taktığında, “ben seni

oyun oynamak için mi yolladım bu âleme” deyişi

yâhut bir kere ayağını hızlıca yere bastığında, “kibirli

basma” deyişi gibi Allah’ın onu dâima etrafa

örnek hâlde olması için uyararak kendindeki bütün

hakları yok etmesidir. Bu yüzden kulun yaşayışı daralır.

Sonra kul, dünyaya inip de kulluğuna dönüp

de Rabliği kalkınca o zaman mes’ûliyeti kalkar yani

öğretme mes’ûliyeti kalkar ve o zaman da genişler.

Onda varlık kalmadığı için sırf Allah’la bir ve beraber

olur. Yaptığı her şey Allah’tandır.

Medeniyetin mânâsı cehilden, cehâletten kurtulmak

demektir. Cehâlet devrin sahibini tanımamak,

kâmil insanı tanımamaktır. Aslında kâmil insanı tanımamak

diye bir şey söz konusu olamaz ancak nefsin

onun kâmil olduğunu reddeder. Nefsinin kâmil

olduğunu reddetmeye onu tanımamak diyoruz,

yoksa onu tanıyor.

Müge Doğan: Onu tanımak demek ilmi üzerine

yaşamak mıdır?

Cemâlnur Sargut: Evet… Onun ilmi üzerine yaşamak

tanımak demek. Nefsin onu reddederse,

onun ilmini ve onu âciz ve eksik görmeye meyledip

kendini üstün görmeye çalışırsa o zaman insan, vücudu

içinde medeniyetten uzaklaşır çünkü câhildir.

Câhil olduğu için medeniyeti kabul etmez.

Müge Doğan: O halde Peygamber Efendimiz’i tanımak,

onu ve onun tebliğ buyurduğu dini kabul

etmek demek her devirde onun tecellisini taşıyan

ve onun ilmini bize aktaran insân-ı kâmili de tanımak

ve kabul etmek demek midir?

Cemâlnur Sargut: Evet..

Müge Doğan: Çok teşekkürler efendim..

Müge Doğan: “Hz. Muhammed’i kabul etmeden

önce Medine’nin ismi Yesrib’ti. Rab ismini kabul

edince medeniyet anlamına gelen Medine ismini

aldı” diyor Mısrî Niyâzî Hazretleri.

Cemâlnur Sargut: İşte Deizm’in ne kadar yanlış

olduğu burada anlatılıyor. Yani Allah’ı tanımak için

onun sevdiğini tanımak lâzım. Çünkü Allah’ın vahdâniyeti

onun sevdiğinde tecellî eder. Ben Allah’ı

bilemem, zât-ı ilâhîsini kimse bilemez. Ama isim ve

sıfatlarını idrak için, o isim ve sıfat birliğini taşıyan bir

kâmil insana mutlaka ihtiyaç duyarım. Onun varlığında

kendi eksikliğimi, hiçliğimi, sadece bir veya

birkaç isme sahip oluşumu, onları da yanlış uyguladığımı

anlarım.


Yâ Rabbim

Elif Hilâl Doğan

Dünya üzerinde ne kadar roman, ne kadar ansiklopedi,

ne kadar biyografi var?

Kaç yaprak eder okuyabileceğim kitaplar?

Bir insan, hayatı boyunca başını hiç kaldırmadan

okusa, dünyadaki kitapların ne kadarını okuyabilir?

İzlemeye, dinlemeye, öğrenmeye çalışsa tüm hayatı

boyunca, var olan bilginin ne kadarını edinebilir?

Elde kalan acz ve hayret.

Bu muazzam genişlikteki bilgi kaynağı karşısında

bizim çok sınırlı bir kapasitemiz var. Bu kaynağın

derinlerine doğru yol almaya hadi gücümüz yetse

desek, bu sefer kısacık ömrümüz, zamanımız buna

yetmez. Hem belli frekanstan ötesini duyamayan,

belli uzaklıktan veya yakınlıktan ötesini göremeyen

yani algılama imkânı sınırlara bağlı olarak değişen

beş duyumuzla edindiğimiz bilgilere de güvenemiyoruz

ki. Meselâ benim gördüğüm mavinin, başkasının

kırmızısı olup olmadığından nasıl emin olabilirim?

Zaten var olan bilginin çok çok az bir kısmını

edinebiliyorken, bir de şu beş duyumun aklıma

yönlendirdiği kısıtlı bilginin elinde mahkûm olduğum

gerçeği önümde duruyor. Ne duyularıma güvenebiliyorum,

ne aklıma. Bir de bunun akılla kalp

arasındaki bağlantıyı kurma tarafı var ki, işte orası

benim için tamamen muhâl...

Ben hep “anlayamadığımdan” dolayı sıkıntı çektiğimi

düşünürüm. Hatâlarımı da anlamam. Anlamayınca

onları düzeltmek için elimde bir veri yok diye

üzülürüm. Sanırım en çok buna üzülürüm. Ortaokul

yıllarımdan beri Necip Fâzıl’ın şu dizeleri aklıma

gelir durur:

“Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var.

Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var…”

Sohbetler’i açıyorum… Efendim diyor ki: “Nasıl ki

Hazret-i Mûsâ ulülazim bir peygamber olduğu hâlde,

Allah’ın emriyle, ledün yani esrâr-ı ilâhî ilmini

elde etmek için Hızır’a mülâkî oldu. Hızır Hazretleri,

kendisiyle arkadaşlık edebilmek için hiçbir şeye

îtiraz etmemesini şart koştu. Fakat mâlûm olduğu

üzere Mûsâ üç defa Hızır’a îtiraz etti. Böylece de

Hızır, aralarında firak gerektiğini Mûsâ’ya bildirdi.”

O koskoca Hazret-i Mûsâ iken bunları yaşadıysa, ya

biz ne yapalım? Bu kadar karışık ve zor olabilir mi

bu anlama/idrak etme/öğrenme işi? Hayır, olmamalı…

Peki benim anlamadığım nedir? Neyi kaçırıyorum,

neyi? Yine her an unutmak üzere, cevabını

biliyorum.

“Bir ânın sayısız kez çoğaltılmasının farklı görüntüleri”

demişti Yazar Ali Ayçil… Bunu ne için söylediğini

hatırlamıyorum. Bir edebiyat sohbetiydi, not

almışım... Notlarımın arasında bu ifâdeyi okuyunca

“dünya tam da bu işte” dedim. Dünya işte bu… Bir

ânın sayısız kez çoğaltılmasının farklı görüntüleri…

Ve çoğalan o her farklı görüntüde tek bir soru yükseliyor

arkadan: “Ben sizin rabbiniz değil miyim?”

Hocam anlatırken der ya, ezel âleminde bize soruldu,

her an tekrar tekrar soruluyor. “Ben sizin rabbiniz

değil miyim?” hitâbı hepimize her an geliyor,

diye... Bir ânın (o ânın), sayısız kez çoğaltılmasının,


farklı görüntülerini yaşıyoruz. Ben sizin rabbiniz değil

miyim sorusunun, bütün insanlar için her an yeniden

gelişi ve o tek bir ânın hepimizde farklı farklı

görülmesi değil mi şu dünya dediğimiz?

Tek soruya tek cevap: Belî, evet dedik. Rabbimizsin,

bizi terbiye eden, bize öğreten sensin. Herkesten,

her şeyden yalnız sen öğretirsin. Beş duyumun

sınırlı algıları, beynimin dalgaları, aklımın bağlantıları

gönlüme hangi bilgileri taşırsa taşısın, bilginin

hangi düzeyine varırsam varayım, ne kadar çok şeyi

anlarsam anlayayım, ne fark eder?.. Bana öğretenin

sen olduğunu anlayamadıkça, rabbim sensin diyerek

her şeyde seni fark edemedikçe, ânın içinde

sana şâhit olmakla mutluluğa varamadıkça, anladıklarımın,

öğrendiklerimin ne anlamı kalır? Kalmıyor

işte. Her şeyde seni görmek, seni tanımak, tanıdıkça

daha çok sevmek ve her an bu idrakle mutlu

olabilmek için varız. İşte bunu bilmek gibisi yok…

“Bir sisli hazân kesilir rûhum eğer görmesem;

Her yerde sen, her şeyde sen, bilmem ki nasıl söylesem?”

Unutsam da, farkına varamasam da, takılıp düşsem

de her an, yâ rabbim, Rabbim sensin. Sen her an

yeni bir şen’de tenezzül edensin.


Hatırlamak

Hüseyin Gökhan

Kumsalda oturmuş denize bakıyorum. Serin rüzgâr

yüzüme vuruyor. Ayaklarımın altında beyaza çalan

incecik kumlar. Deniz masmavi ve ben ona bakmaya

doyamıyorum. Oysa beş dakika kadar önce buraya

geldiğimde böyle düşünmüyordum: Ekim’in ortasında

denize girilir mi? Deniz acaba hâlâ sıcak mıdır? Sıcak

olsa bile bu rüzgârda sudan çıkınca insan kimbilir

ne kadar üşür? Şu incecik kum taneleri de ayakkabıma

girdi girecek, biraz daha yavaş yürüsem mi? Çantamı

oraya koymayayım, altına kumlar yapışacak, vs.

Bir konferans için Çeşme’deydim. Haftasonuna

denk geldiği için ailemi de getirmiştim beraberimde.

Cuma sabahı konferansın ilk bölümünden

sonra bir ara verildi. Bu sırada ailemi otelin hemen

önündeki kumsala kadar bırakıp orada onlarla bir

yarım saat kadar geçirebileceğimi düşündüm. İşte

kumsala geldiğimde yukarıda bahsettiğim, arkası

kesilmeyen menfî düşünceler tüm aklımı sardı.

Ben bunları düşünürken şortunu ne zaman çıkardığını

bile anlamadığım beş yaşındaki oğlum denize

girivermiş, benim “şimdi buz gibidir” dediğim sulara

kendini hafifçe bırakmış, kafası dışarıda yüzmeye

başlamıştı. Öyle mutluydu ki! Oysa yanında ne bir

arkadaşı, ne de bir başkası vardı. Kıkır kıkır gülüyor,

zevkten kendinden geçiyordu. Onu görünce ben de

çok mutlu oldum, hatta neredeyse onun gibi kıkırdayacaktım.

Bu beş yaşındaki bızdık bir anda her şeyin

ne kadar da güzel olduğunu hatırlatıvermişti bana.

Öyle ya, o yaşlarda ben de kafama takmazdım ıslanmayı,

üşümeyi, kumlanmayı, terlemeyi. Sanki ne

bir an sonrası, ne de bir an öncesi yokmuşçasına

eğlenmeye verirdim kendini. Çocuktum!

Biraz daha geriye gidersek, yani ruhlar aleminde,

elest bezmine, orada da durum farklı değildi: “Evet!”

demiştik tüm benliğimizle, “Sen bizim Rabb’imizsin!”.

“Bizlere ne verirsen razı olacağız. Çünkü bizler

ancak sana kulluk edeceğiz.”

Aradan biraz vakit geçti ve bizler bırakın elest bezmini,

çocukluğumuzu dahî unutuverdik. Hayatı karmaşıklaştırıp

mutsuz olmanın yollarını aradık âdetâ.

Cennetten bir köşeye benzeyen bir kumsalda bile,

ayağımıza giren kumlardan, tenimizde kuruyan tuzdan

hayıflandık. Nefes alıp verebilmenin ne kadar

büyük bir nimet olduğunun farkına varmak yerine,

havanın soğukluğundan, elbisemizin ıslaklığından

şikâyet ettik. Elimize geçtikçe bizi mutsuz eden

metânın her geçen gün daha da mübtelâsı olduk.

Daha da gülüncü, elimizden çıkanlar için üzüldük,

sanki bize ait olan herhangi bir şey varmışçasına…

Çocuklar sayesinde bazen çocukluğumu hatırlıyorum.

Hiçbir sebebi yokken gülümsemeye, soğuk da

olsa denize girmeye, üstümü kirletse de çamurlara,

kumlara bulanmayı dert etmemeye gayret ediyorum.

Bunları yapmayı öğrenmekten ziyade hatırlıyorum.

“Evet!” diyorum. “Dün gibi aklımda: Ben de

yere düşünce dizlerim kanardı, pantalonum yırtılırdı.

Düşündüğüm tek şey annem eve çağırmadan

topa bir kez olsun daha vurmaktı.” Hatırladıkça tıpkı

o elest bezminde söylediğimize benzer şekilde yine

“Evet!” diyorum. “Evet! Mükemmelsin! Kusursuzsun!

Çok şükür seni hissediyorum! Bu âna şâhit olma

lûtfuna erdim! Yaşattığın her şey ne kadar güzel!”

Var olan ne varsa her şeyin öğretmeni de hatırlatmak

için tekrar tekrar soruyor:

“Ben senin Rabb’in değil miyim?”


Öğretmenim, Canım Benim

Umut Alihan Dikel

Buradayım. Yaşamaya çalışıyorum. Bir adım atıyorum.

Sonra bir adım daha… Birbirlerini takip eden

ufuklara açılan adımlarla yol kat ediyorum. Yol epey

güzel geliyor. Yalan söyleyemem. Seviyorum. Canımdan

çok sevdiğim öğretmenimin bir tebessümü her

şeyi sevdirmeye yetiyor. Bir bakışıyla aşka geliyorum.

Yanındayen içim dışıma taşıyor. Her geçen gün biraz

daha çok fark ediyorum ki o her dâim yanımda. Bunu

hatırladığım vakitlerde yine bir coşkuyla taşıyorum

Onun mânâsından yayılan gül kokusu ve baldan tatlı

sözleri, amel dünyamı çerçeveliyor.. Bazı şeyleri bilmek

için orada olmak yetiyor. Bazen nefes aldığımda

o tadı damağımda hissediyorum. Elim telefonuma

gittiğinde, bir dilim ekmek yediğimde, ayakkabılarımı

bağlarken, yanında bir yudum çay içtiğimde ve sessizliğimde

hep onu duyumsuyorum. Ayrıca kendime

durmadan hatırlatmak da hoşuma gidiyor. Çünkü bu

beşer, gaflete düşüp çokça unutuyor.

Öğrencilerinde onun gözlerini, bakışını görüyorum.

Öyle çok seviniyorum ki. Gönül onlarla konuşmaya

başlıyor. Güzel ve doğru yaşayışını yaşayanları görüp

seyrettikçe kokusunun nasıl da yayıldığına şâhit

oluyorum. Her birini ayrı ayrı ve bütün olarak örnek

alıyorum. Hep birlikte yürüdüğümüzü fark ettikçe sevinip

duruyorum. Çünkü yolculuğum, hislerimi paylaşabildiklerimle

güzel.

Öğretmenimin gönlü bana kendisinden ve öğrencilerinden

her dem konuşuyor. Kendisini vazgeçmeden

her dâim hatırlatıyor. Bıraktığı ayak izleri sayesinde de

takip etmeye çalışıyorum. Çok şükür… Onun gönlü

ise bir gül bahçesi gibi devamlı açıyor. Orada güllerini

buduyor. Gülleri, budanıyor. Budandıkça güzelleşiyor.

Kalbindeki o güzellikleri tek bir güzel olarak ne

de güzel var ediyor. Hayret ediyorum ve inanıyorum.

Nefsim de darbelere kendini bırakmış, dikenlerini bir

bir döküyor. İstenmeyen huylarımı alsın budasın. Yok

etsin. Kendime dair hiç bir şey kalmasın isterim. Bir

çiçek açacaksam öğretmenimi açmak isterim. Boğazımı,

onun ellerine bırakırım. İrâdemi alsın kendi irâdesi

eylesin isterim. İstedikçe isterim. Bir âciz ne ister

ki başka?

Memnunum. Yörüngesinde dönüp duran pervâne

gibi yanıyorum. Yaklaştıkça yanıyorum. Kül olayım da

tertemiz kalayım. İçinde kaybolmayı o kadar çok isterim

ki uğruna her istediğini, herşeyi vermeye razıyım.

Kendimde verecek hiçbir şey kalmasa da vermeye

devam edeyim. Kendimde kendime dair bir cüz kalmasın…

Onsuz kalacağıma onunla yok olmaya razıyım.

Zaten onsuz var olmak neye yarar?

İsterim. Öğretsin isterim. Bileyim ki onu daha çok seveyim.

Tanıyayım ki dolu ve diri yaşayayım. Konuşalım

ki sevindireyim. Bakışalım ki gözlerinde kaybolayım.

Hem yakınında hem de uzağındayım. Sen nasıl gelmemi

istersen öyle geleyim. Ne kadar gelmemi istersen

o kadar geleyim. Sen nasıl uygun bulursan o bana

kâfidir. Bir kelimeni işitsem, başka dünya istemem…

Bir gün sana kavuşayım diye niyaz edecek olsam da

eminim ki zaten seninleyim. Seni kendimde yaşatıyor

ve seninle yaşıyorum. Yoksa eminim ki sensiz hiç bir

nefesin tadı yok. Edep ederim de sana açılmaya dilim

varmaz. Sensin ki beni benden iyi bilen, sana diyecek

sözüm kalmaz. Suskun suskun yanında otururum. Fakat

bilirsin ki yanında sonsuz huzurdayımdır. Havada

uçuşan bir toz tanesi kadar olmayan şu vücudda ne

varsa senindir, huzurundadır. Bir tebessümün yeter…


Kavseyn

Hundi

Daha büyük minnettarlık yok. Öğretmen sevgisini

çocuk halinle tam bir aşk olarak yaşarsın. Neyin

minnettarlığı olduğunu bilmeden. Sana bir şey

öğretti bilincinin minnettarlığı olamaz ki bu. Orada

vurulduğun, karşılıksız verme ve şefkatin en mânâlı

halidir; anne sevgisini bile tatlı bir mesafeyle geçer.

Sonra, anneyi de öğretmeni de fersah fersah geçen

bir güzellik gelir. Bir habercidir, söyleyecekleri

vardır. Kendiyle, ilmiyle beraber âlemi de getirir yanında

hediye olarak. Çünkü sadece söyleyecekleri

değil, gösterecekleri de vardır. Hatta koklatacakları.

Gül bahçelerinin içinden başka bahçelere geçirir.

Tek bir gülün katmerleri gibi bahçeler, âlemler,

peygamberler birbirinin içinde katmerlenir.

İşte bütün âlem onun önünde titrerken, açılıp açılıp

solarken, nefes nefes kabarıp inerken o minik

sonsuz siyah bir noktaya doğru yoklaşır, yaklaşır.

Kavseyn olup incelir, işte ona orada secde edilir.


En Büyük Mürşid

Mehmet Can Taşcı

Rahman. Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyânı

öğretti. (Rahman, 1-4)

***

Mürşid: 1. Rehber, kılavuz, önder: Büyük mürşidimizin

emrini minnet dolu gözlerle kabul ettim (Yusuf

Z. Ortaç). 2. Hak ve hakîkate erişme yolunda

müritlerine örnek olan, onları irşat eden, rehberlik

eden kimse, şeyh: Mürşitle müritleri “ism-i celâl”

zikrine başladılar (Rûşen E. Ünaydın). Fakat bir türlü

rûhundaki susuzluğu gideremediği için yüzünü

tasavvufa çevirmiş, kendisine mürşit arayan genç

bir âlimdi (Ahmet H. Tanpınar). -(Kubbealtı Lûgatı)-

***

Sorularla başlayalım. Olur mu?

Hayatta en hakiki mürşid gerçekten ilim midir? Kimilerinin

dilinden düşmez ya… Siyâsîleşmişdir de

belki de ondandır böyle âyet gibi sarılışı kitlelerin...

İlmi ilim yapan nedir? İlim mi yol gösterir insana,

yoksa ilmi yaşayan, uygulayan mı? İlmi mi bulmuştur

insanoğlu yoksa o zaten vardır da Rabb’in ilhamıyla

“âciz” dâhiler keşif mi eylemişlerdir? Peki ilim

ilim için mi vardır, bizim için mi?

Daha önce sana söylemiştim. Bu sorulara cevap

verecek gücüm ve kudretim yok; daha önce de demiştim

sana. Ben sadece dinler ve tefekkür ederim.

Bunu yaptıran Rab, günü gelir bu sırları da âşikâr

eder elbet. O’nun bileceği iş. Ben bilmem. Bilmem

de bütün bu laflar da uzadı. Sanki şöyle mi kesseydik:

“Hayattaki en büyük hakikat mürşiddir” desek

daha mı iyi olurdu? Bak bu daha güzel oldu. Diğerine

hiç içim ısınamamıştı.

***

Sahaflar şeyhi diye de bilinen Cerrâhî şeyhi Muzaffer

Efendi (k.s.)’nun bir gün dükkânına kitap almaya

girer bir zat, “Allah’ın Gazapları adlı kitap var mı?”

diye sorar. Kendileri tüm haşmetiyle irkilir ve “Yok

oğlum, bizde Allah’ın rahmeti var” diye buyururlar.

Öyle ya Rahman’dır Allah; niye gazabı önceleyelim

ki? Rahmeti vardır O’nun, gazabını örten... Âsî nefs

hep alttan alta “Rabbin seni unuttu” diye söylenip

durur ya… O der ki “Ben size şahdamarınızdan daha

yakınım.” Âsî nefs “seni bu dünyaya attı, bıraktı” der

ya... O da der ki “Seni yarattım, lâkin ondan önce

Kur’an’ı öğrettim.” (Rahman Sûresi’nin ilk 4 âyeti)

Dehşete bakar mısın? Seni yaratmadan Kur’an’ı öğrettim

sana, diyor. “Git, hatırla ne öğrettiğimi” der

gibi sanki burada. Rahmete bak… Ama saidine de,

şakîsine de, hepsine öğretiyor. Kimin ne yapacağını

bile bile... “Mutlu”lar hatırlıyor, anasına-babasına

verdiği bir sözü hatırlar gibi. “Bedbaht”lar ise

her zaman şaşkın, hatırlayamadığı için bocalayıp

bir ‘idea’dan diğerine savruluyor. Ruhunun derinliklerinde

hep bir şeyler eksik çünkü, asıl yapması

gereken şeyi yapamıyor. Hatırlayamıyor!!! Hatırlasa

dirilecek, oysa uykusuna devam ediyor. Unutanlardan

olursak bize yazıklar olsun, Allah’ım sen bizi

muhafaza eyle. Âmin.

***

Lâ ilâhe illallah demek aslında “Ben sizin Rabb’iniz

değil miyim?” sorusuna “Evet” demek değil midir?

Rab, eğer öğretense ve biz ona evet demişsek sonra

da bizi bu “oyun âlemine” yollamışsa belki de bu


oyunu kazanmanın tek yolu: “Evet, yapan yaptıran

sensin. Bunu bana öğreten de sensin. Senin imtihanların,

senin rahmetin olmasa ben kendimi nasıl

bulurdum? Tövbe! Seni nasıl bulurdum? Kendimi

buldum, seni buldum. Ben gittim, Sen kaldın. Ben

yoktum Sen vardın. E sen hep vardın, ben neydim?”

***

Yazının başında Rahman Sûresi’nden 4 âyet paylaştık,

ona bir de Kubbealtı Lûgatı’ndan mürşid ne

demek, onu ekledik. Şimdi bu fasıllarla alâkayı kur

bakalım kurabilirsen. Lûgatta bir açıklama daha

vardı mürşid ile ilgili. Onu unuttum sanma. Sona

sakladım. Ayrı dursun, beynine çakılsın diye. Ne diyorsun?

Al, bak:

“Mürşid: Mürşid-i âzam: En büyük mürşit, Hz. Muhammed

(s.a.v)”

Hayattaki en büyük hakikat mürşiddir. En hakiki, en

büyük mürşid ise Hz. Muhammed’dir (s.a.v). Vesselâm.


Öğretmenle Seyahat

Banu Büyükçıngıl

“Dünya okuyabilen için bir kitaptır” derler. Nasıl

okunur dünya, her yerde bu kadar acı ve karmaşa

varken? Bunca sıkıntıya rağmen, nasıl zevk alır dünyadan.

Sıkıntıyı çeken biz olmasak bile, başkalarının

çığlıkları gelir kulaklarımıza... İçimizi acıtır ve öfkelendirir

bizi...

Hem kendi yaşadıklarımız ve hem de başkalarının

acıları, karanlığa iter bizi. “Bu bana yapılmalı mıydı”

veya “haksızlık bu!” diye çığlıklar kopar içimizden…

Fakat bilmeyiz ki hayatta her şey yerli yerindedir.

Diyelim ki biraz Mevlânâ okuduk ve her şeyin Allah’tan

olduğunu öğrendik. Keşke bilgiyi öğrenmekle

her şey bitseydi… Ama ne zaman sıkıntılı bir

hâdise başımıza gelse yine karanlık kör kuyulara

düşeriz. Çünkü bilgiyi bilsek bile onu uygulamak

için hem bilgiyi sık sık tazelemek ve onu bir modelden

görmemiz gerekir. Hâdiselerin iç manasını

anlatan ve kendi de haliyle bunu gösteren bize bir

öğretmen lâzımdır. Öğretmen kendi içinde barışı

sağlamış kişidir. Bizi cehennemden cennete çeke

çeke götürür. Tek bir amacı vardır öğretmenin; o da

Allah’ın kendi gözetimine verdiği bizleri sağ sâlim

yine Allah’a götürmektir.

ben klasik müzikten hiç anlamam ve ona neyin bu

kadar keyif verdiğini çözemedim. Aynı mekânda

fakat farklı duygular içindeydik. Bilmeyince ya da

anlamayınca zevk alan kişi de size tuhaf geliyor. Arkadaşım

parça bittikten sonra benden kusura bakmamamı

istedi, klasik müziğin öğrenildikçe sevilen

bir müzik olduğunu anlattı.

Şimdi anlıyorum, aslında herşey böyle değil mi? Bir

öğretmen ile beraber içimizdeki sokaklarda yürürken

keşfederiz içimizdeki güzellikleri ve nefsaniyeti.

Bilmeyince geçtiğimiz yollar yavan ve ham gelir.

Oysa yavan ve ham olan da bizlerizdir. Öğretmen

hep güzellikleri gösterir. Târumâr olmuş içimizde

yeni açan bir çiçeği meselâ... Güzellikleri gösterir,

bizi oraya odaklayıp onu içimizde büyütmemizi ister.

Öğrendikçe zevk alır ve huzurlu oluruz. Dışarıda

kıyametler bile kopsa içimizde huzur ve emniyet

vardır.

Dışarıda hep bir savaş var olmuş ve olacak. Bizi dışarıdaki

savaş değil, asıl içimizdeki nefis mücadelesi

ilgilendirir. Hâricî sıkıntılara rağmen içimizde huzur

kandillerini tutuşturana şükür...

Bir ilkokul öğrencisi okuma yazmayı tek başına öğrenemez,

mutlaka bir öğretmene gereksinim duyar.

Aynı şey diğer dersler için de geçerlidir. Kendi yaşadığım

bir hâdise vardı: 19. yüzyıl müziği ile ilgilenen

bir arkadaşım vardı. Bir gün bana bu dönemin

müziğinden bazı örnekler dinletti. Ben sıkıntıdan

patladım, içim bayıldı. Ne var ki arkadaşım dinlerken

zevkten zevke giriyor, parçanın bazı yerlerinde

“bak, işte burası hârika” diye beni uyarıyordu. Oysa


Ömür Boyu Öğrenmek

Yeşim

Beş buçuk yaşında okulun kapısına doğru yaklaşırken,

annem elimden tutuyordu. Annemin her zaman

güvendiğim, sıcak, yumuşacık eli... Okula yaklaştığımız

sırada annem durdu ve bana dönerek “bu

okulun kapısından geçtikten sonra ben artık senin

annen değilim, öğretmeninim. Bana anne değil,

öğretmenim demen gerekiyor. Bu okulun kapısından

çıktıktan sonra ise annenim. Bunu hiç unutma

ve ona göre davran kızım, olur mu?” dedi. Ne demek

istediğini anlamıştım; öğretmen bir anne babanın

kızı olarak öğretmen-öğrenci ilişkisi hakkında

az da olsa bir fikrim vardı. Okul sınırları içinde anneme

nazlanamayacağımı, sızlanamayacağımı ve

onun dediklerine harfiyen uymam gerektiğini anlamıştım,

belki de daha doğrusu sezmiştim.

Okuma yazmayı erken öğrendiğim için, anaokulları

çok pahalı olduğundan anaokuluna gidemediğim

için, annemin okulunda sadece bir tane birinci sınıf

olduğu için ve o sınıfın öğretmeni de annem olduğu

için benim ilk öğretmenim annemdir. Genellikle

bana en son söz hakkı veren, biriyle tartıştığım zaman

muhakkak beni hatâlı bulan, öğrencilik hayatımda

bana gerçekten en düşük notları veren sevgili

annem... Okulda yaptıklarına hiç itiraz etmezdim,

ancak eve gidince kızardım: “Sen bana kızdın ama

ben haklıydım, aslında şöyle şöyle oldu” diye anlatırdım.

Annem de “Kızım, biliyorum ancak sen

öğretmen çocuğusun, eğer sana iki defa söz hakkı

versem, öğrenciler seni kayırdığımı düşünürler,

kavga ettiğinde de seni haklı bulamam. O yüzden

haklı da olsan sınıf arkadaşlarınla kavga etmemeyi

öğrenmelisin” derdi. Zannederim imtiyazlı olabileceğim

durumlardan faydalanmamam gerektiğini

bu yaşlarda öğrendim. Öte yandan bu duruma ancak

iki yıl dayanabildim. İlkokul 3’e geçtiğim sene

“ben annem olmayan bir öğretmen istiyorum, yoksa

okumayacağım” dedim. Çok ikna edici olmuş

olmalıyım ki o sene okulumu değiştirdiler ve ben

bambaşka mizaçlı, çok sevdiğim, çok ciddi ve çok

sert olan Ülker Öğretmen’in öğrencisi oldum. Tüm

sertliğine rağmen onu çok sevdim, zannederim o

da beni çok sevdi ve bana inandı. Beni hiç tanımayan

birinin bana olan inancı ve güveni 7-8 yaşlarında

göğsümü kabartmıştı. Onu ve daha sonra ortaokul,

lise hatta üniversite yıllarımda hayatıma giren

pek çok öğretmeni çok samimi bir şekilde sevdim,

saydım.

Üniversiteyi bitirip çalışmaya başladığımda benim

için öğretmenlerle ilişkim artık bitmişti. Oysa o dönemlerde

bilmediğim şey, hayatımın en önemli

öğretmeni ile henüz tanışmamış olduğumdu.

Allah’ın Rabbiyet sıfatı için en özet açıklamalarda

“Öğretmen; mürebbi, terbiye eden, ıslah eden, yetiştiren”

şeklinde ifadeler yer almakta. Ben, beni ıslah

eden, terbiye eden gerçek öğretmenimle 32 yaşında

tanıştım. Hani birine âşık olursunuz da neyini

seviyorsun sorusuna aslında pek de net bir cevap

veremezsiniz ya Cemâlnur Hocamla tanıştığımda

benim hâlim tamamen buydu. Onu seviyor, ona

doğru çekiliyor, ancak sorsanız açıklayacak kelime

bulamıyordum. Onun yanında huzur buluyordum,

endişelerim gidiyordu, dün ve yarın uzaklaşıp sadece

o kalıyordu. Bu hal içindeyken o bana incelikle,

zarafetle ne kadar ham, ne kadar cahil ve ne kadar

çocuk olduğumu yavaş yavaş göstermeye başladı.


Diğer öğretmenlerim bana başka kitapları öğrettiler,

mürşidim bana kendi kitabımı okumayı öğretti.

“Nefsini bilen rabbini bilir” hadis-i şerifi gereğince

bana nefsimi, nefsimin çirkinliklerini, aczimi gösterdi

ve göstermeye devam etmekte. Hatâlarım olduğunda

affetti, hoş gördü. Bana olan sevgisi azalmadı.

Çalışkanlığı ile ilham kaynağı oldu. Allah’ın

emirlerine uymaktaki hassasiyeti bende gayret

uyandırdı. O hiçbir konuda beni doğrudan uyarmadı.

Hatâmdan ötürü beni utandırmadı. Hep çok zarif,

hep örnek oldu. Beni daha iyiye ve daha güzele

teşvik etti. Attığım her adımda benden daha fazla

sevindi. Yüzünden geçen bir anlık bulut kalbimi deldi

geçti, bir küçük tebessümü günümü aydınlattı.

İçimdeki çamuru gördü, ama hiç yüzlemedi. O çamuru

aldı, yoğurmaya başladı. O çamuru insan sûretine

çevirmek için hâlen bıkmadan yoğurmakta.

O yorulmadı, benden ümit kesmedi. Bana öğretmenin,

karşılıksız vermenin ve hizmetin mânâsını

hâli ile gösterdi. Öyle bir öğretmen ki af hazinelerini,

muhabbet denizini ve sabrın sırrını ben onda

seyrettim.

Ben hâlâ öğrenciyim. Başımı onun omuzuna yaslamış,

onunla birlikte kendi kitabımı okuyorum. Hâlâ

beş buçuk yaşında annesinin elini tutan o küçük

kız çocuğundan farksız, aynı heyecan, aynı korku,

aynı heves ile öğrenmek, öğrenmek, öğrenmek istiyorum.


İlk Kapı

Mehveş

Kendime yine haksızlık ediyorum. Zaman, beni düşünmeksizin

ve bana inat akıyor. Ben ise bir şeyleri

düzeltmek adına hâlâ adım atamıyorum. Halbuki

perdelerimi kaldırıp kendime nazar edecek daha

ne kadar vaktim var, bilmiyorum. Belki de geç kalmamışımdır.

Şimdi, yazarken karar versem, biraz

inansam… Kararımdan döndükçe de bu satırları

okusam…

Bu yol kolay mı, zor mu… Herkes kendi penceresinden

cevap veriyor. Ama biliyorum; Cemâl için biraz

zahmet çekmek lazım. Önce kendimi olduğum

gibi kabul etmekle yola koyulmalıyım… Hiç kulak

verdim mi kalbime? Ya çok üzgünsem kendime

karşı acımasız olduğum için, bazı insanlara karşı

eleştirilerimi susturamadığım için… Artık yorulduysam

beklentilerimle başa çıkamadığım için… Hiç

umudum kalmadıysa yaşamak istediklerimi hep

ertelediğim için… En önemlisi, ya çok utanıyorsam

her şeyi aradan çekip O’na sığınamadığım için!

belki; bir duygunun kalpteki güzellikleri örtüp insana

ne kadar zarar verebileceğini ve etrafındakileri

de ne kadar incitebileceğini… Sonra hatalarım çok

şey öğretmiş olabilir; neyin doğru, neyin yanlış olduğunu

ve tekrar ayağa kalkılabileceğini…

Bugün umutluyum. Bütün kapıların anahtarı O’nda…

Yeter ki dünya işlerinde koşuşturduğum gibi

bu yolda da sebat edeyim. Gel gör ki verirse sebat

da O’ndan… İnanıyorum; kendimi affetmeyi denediğimde

ilk kapıyı açacak… Ama gerçekten, bütün

samimiyetimle niyet edersem! Sonra zaman yine

akmaya devam ettikçe perdelerim de aralanacak,

belki de bakmaktan görmeye bir hâl yaşanacak. Ve

Cemâl, en son kapıda beni karşılayacak…

Uzun zamandır düşünüyorum, zamanı başa sarabilseydim

bir şeyler değişir miydi diye… Aynı akıl,

aynı kalp değil miydi? Farklı bir yerde, farklı şartlarda

yetişsem de kumaş aynıydı. Yine bu yola dökülürdüm.

Aynı kararları alırdım, aynı duyguları hissederdim,

aynı gözlerle bakardım ve içimdeki özgürlük

duygusunun iplerine sıkıca sarılırdım. Yine severdim

uzakları, yolculukları, hayalleri… Hiçbir şey değişmezdi.

Belki de, hep söylendiği gibi, artık bakış

açımı değiştirmem lazım.

Mesela kalbim bana çok şey öğretmiş olabilir; sevmenin,

dostluğun ve samimiyetin insanı besleyip

büyüttüğünü… Öfkem de bana çok şey öğretmiştir


“Bekle yâ Muhammed,

Rabbin salâtta!”

Sesil Pir

Birçoğumuzun bildiği üzere, Miraçta Cebrâil

Aleyhisselâm bir yere kadar peygamberimize refakat

ettikten sonra, oradan daha ileri gitmesine

izin olmadığını ve ondan sonra yalnız gitmek zorunda

olduğunu söyleyerek kendisini yalnız bırakmıştır.

Fakat, Hazret aşkın kapısına vardığında

kendisine “bekle yâ Muhammed, Rabbin salâtta”

buyrulmuştur.

Peki koca Cebrâil neden yola devam edememiştir?

Cemâlnur Öğretmenim der ki: “Cebrâil,

aklın mümessili olduğu için, kendi hududunda,

sidre-i müntehâda kalmıştır. Hz. Muhammed’in

bundan sonraki ilerleyişini sağlayan Refref, yani

Aşk beygiridir.” Bilindiği üzere “salât” kelimesi, insanlar

için duâ ve kulluk, Allah için rahmet ifade

eder. Buna göre, Hazret bir kul olarak, bir vücud

içinde, mirâcın zirvesine kadar gelebilmiş ama

belirli bir noktanın ötesine devam etmesi uygun

görülmemiştir. Asıl güzel olan odur ki, peygamberimize

bu hadis ile Allah’ın kullarına tenezzül

ettiği müjdesi verilmiştir. Allah, Peygamber’e

tenezzül edip O’nun mânâsının kendisine yaklaşmasına

izin verirken, aynı zamanda Hazret’in

ve akabinde biz yaratılmışların kendi hakikatimizi

görebilmemiz için gerekli koşulu sağlamıştır.

Allah, o yüce ruhu önce kendine yaklaştırmış,

sonra yeniden alçaltmıştır. Peki neden böyle

yapmıştır? Benim anlayışımca, Allah bizlere kendimizi

öğrenmemiz için bütün isimlerini ayna

kılmak istemiştir. Yani bizlere bütün yaratılışın

insan için bir nevi öğretici olduğu müjdesini

vermiştir. Bu sebepten Peygamber’in mânâsını

kendine yakın tutup mânâsını vücud içinde bize

bahşetmiştir.

Bizler günlük hayatımız içinde zaman zaman

yaratılmış her şeyin hak olduğunu unutup karşımızdaki

insanları kolayca yargılayabiliyor, beğenmiyor

veyahut insanlara kırılabiliyoruz. Oysa

Hz. Muhammed’e bile âyet inmiştir “âmâya surat

asmayacaksın” diye… Yani kalbi kör olana surat

asmamamız emredilmiştir. Çünkü o kalbi kör

olan kimse de bir Hakk’ın bir yüzüdür ve ondan

da öğreneceğimiz bir şey vardır. Aslına bakılırsa,

bizlerin şu hayatta ‘zorluk’ diye addettiğimiz şeyler

pişmemiz ve insan olmamız için bir ‘lûtuf’tur.

Böyle düşünebildiğimiz vakit, hayat gerçekten

çok büyük mânâlar kazanıyor ve insan olabilme

çabası âdetâ bir sanata dönüşüyor.

Peki nasıl kendimizi ‘âmâya surat asmamaya’ veya

insan olma sanatında birer rol model olmaya teşvik

edeceğiz? Nefsimizi yenerek inşaallah… Şunu

yaşayarak deneyimliyoruz ki ancak ve ancak nefsimizi

bir kenara bırakıp bütün mânâsı ile kul olmaya,

yani yaratılmış her şeyde Allah’ı görmeye ve

bu idrak ile yaratılmışa hizmet etmeye kendimizi

adadığımız vakit, Allah’ın ilmi bizde zuhur etmeye

başlıyor. Diğer bir deyişle, içimizde ‘ben biliyorum,

doğru yapıyorum, o bilmiyor’ düşüncesini yendiğimiz

ve başkalarına herhangi birşey ‘öğretme’ iddiamız

olmadığı zaman… Bu düşüncelerin yerini

Allah aşkı ile ümit kandilleri olma isteği, benlikten

geçebilme, birleştirici özelliğe kavuşabilme arzusu

ile doldurduğumuz zaman gerçek insan olma yolunda

rol modellere dönüşebiliyoruz.


Kenan Rifâî Efendimizin söylemiş olduğu gibi:

“Dünyaya gelmekten maksat, kişi Rabbini bilmektir.

Rabbini bilmeye sebeb evliyâyı bulmaktır.

Bulmak değilmiş bilmek, bilmek değilmiş bulmak,

Evliyâya gönül vermek, rengine boyanmaktır.”

Öyle ki, bu hayattan maksat, bizi o bahsi geçen

“terbiye halkası”na sokacak bir veli bulmak ve

onun eteklerine yapışmaktır. Ki… O Allah sevgilileri

bizlere yaşayış ve öğretileri ile kendi içimizdeki

Rabbiyet’i, yani güzel sıfatları, imanı, irfanı ve aşkı

keşifte yol gösterici olabilsinler. Hakkikat-i Muhammediye

rengine boyanma çabamızda bize

destek olabilsinler.


İşlemediğim

Günahın Masumuyum

Yavuz

Bir süredir düşünüyorum; insan bir günahı işlemeyip

“zevkini” tatmamışsa, o günaha karşı geliştirdiği

kalkan, irade, kontrol mekanizması ne kadar

gerçekçi ve sağlam olabilir? Elbette “hadi hep birlikte

günaha doymayalım!” gibi bir söylem içinde

değilim ama işlemediğimiz bir günahın masumu

olarak o günahı işleyenlere öğretmenlik yapmaya

kalkmak biraz garip değil mi? Öğretmenlik deyince

aklıma ilk bu geldi nedense...

Dürüst olmak gerekirse, bu yazıda Hz. Peygamber’in,

mürşidin, Allah’ın öğreticiliğinden bahsetmek

istemiyorum. O zaten hepimiz için âşikâr ve

itiraz edilemez bir gerçek. Ben ters köşelerde gezinmeyi

diliyorum. Meselâ kendi öğretmenliğimiz...

Kendi kendimize ne öğretebiliriz? Okuduğumuz

kitaplardan edindiğimiz bilgilerle kendimize çekidüzen

vermemiz ya da örnek aldığımız bir rehber

varsa onu takip ve taklit etmemiz mi kendimizi eğitmemizi

sağlar?

Eğer öyleyse sanırım bende ters işliyor durum. Meselâ

şunu farkettim: Eskiden sürekli olarak birilerine

bir şeyler öğretme çabası içindeymişim; ne kadar

çok seviyormuşum meğer “mânevî caka” satmayı!

Hatta şu an bile aynı şeyi yaptığımdan şüpheleniyorum

desem yeridir, neyse... Sonra insanlara bir şey

öğretmeye çalışmanın ne kadar nâfile olduğunu

anladım; herkes bana rağmen kendi yoluna devam

edince... Daha sonra öğretmeye çalıştığım şeyleri

aslında çok da uygulamadığımı, havalı ve esrarengiz

fikirlerden oluşan, ezbere dayalı bir bilgi hazinem

olduğunu keşfettim. Bunları bilinçli bir şekilde

öğretmedim kendime; yaptığım hatâların bana acı

şekilde geri dönüşüyle hatâlarım öğretmenim oldu.

Yani dışarıya öğretmenlik yapmaya çalışırken kendi

kendime öğretmenlik yapmışım ilginç bir şekilde...

Her insanın, yolunu takip ettiği bir rehberi muhakkak

vardır. Benim rehberim yok diyen kişi, çevresinde,

iş hayatında, izlediği dizi filmlerde, siyaset makamlarında

özendiği ve dikkatle takip ettiği kişileri

bir düşünsün derim; farkında olmadan kimi rehber

edindiğini anlamış olur. Esas mesele şu: Neden o

rehbere, öğretmene doğru çekiliriz? Bize yeni bir

şey öğrettiği için mi? Yoksa bizde zaten mevcut

olan bir şeyin ortaya çıkmasına ve böylece kendimizi

bir adım ileriye götürmemize vesile olduğu

için mi? Tabiî ki ikinci seçenek doğru olan. Fakat

hatâlar ve yanlışlar için de aynı şey söylenemez mi?

Neden herhangi bir yanlışa doğru süratle çekiliriz?

Yasak bir meyveyi yiyip bir heyecan ve çılgınca bir

zevk yaşamak için mi? Yoksa o hatânın içimizde var

olan bir potansiyeli, gizliliği açığa çıkararak bizi bir

adım daha ileriye götürmesi için mi? Artı ve eksi

aynı noktada… Olayı farklılaştıran ise, bakış açımızdan

ibaret: Tıpkı Ebu Bekir’in ve Ebu Cehil’in farklı

şeyleri, aynı öğretmen olan Hz. Muhammed’de

görmeleri ve gördükleri şeyi kendilerine öğretmeleri

gibi...


Muharrem 1437

Emine Ebru

Hicrî 1437 İstanbul’a sonbaharla geldi.

Sağanak yağmurlu bir günde yerlerde savrulan yapraklar

hiç de hüzün vermez bana. Yeniden giyinebilmek

için soyunur ağaçlar, daha büyümüş, daha

serpilmiş olarak bahara kavuşabilmek için dökerler

yapraklarını. Celâlin cemâline giden nur olduğu

gibi ve her yokoluşun daha büyük bir varoluşa yol

açtığı gibi, ölüm de daha büyük ve kalıcı bir diriliğe

yoldur muhakkak. Severim ben Ekimi. Hazandır ve

neşesi içinde saklıdır.

Meselâ Ekim yağmurları pek bir keyiflidir. İçimde

yağmuru kucaklamaya hazır bir neşe ile şemsiyesiz

olarak attım bugün yine kendimi sokaklara. Lâkin

sağanak bu; iki dakika içinde baştan ayağa ıslanıverdim.

Halbuki Muharrem’in ilk on günündeyiz.

Kerbelâ’da susuz bırakılıp şehit edilen Hz. Hüseyin

Efendimiz’e ve ailesine hürmetimiz var. Yolları yolumuzdur,

mânâları arayışımız, susuzlukları susuzluğumuzdur.

Yağmurun neşesi bu seferlik kenarda

beklesin. İçimde Muharrem’e duyduğum hürmetin

verdiği suçluluk duygusu ile yağmurun tadı çıkar

mı?

Ey her şeyin yaratıcısı, ey Zâhir ve Bâtın olan, ey

Evvel ve Âhir olan, sen ki her işin evvelini de ardını

da bilen yüce Yaradansın; istesen bu yağmurun aynısından

1376 sene evvel o Kerbelâ toprağına indiremez

miydin? O en sevdiğinin ehli beyti bir kırba

su için paramparça edilirken gökleri delip o rahmeti

yağdıramaz mıydın? Dilesen olurdu. Küçücük

kuşlara koskoca filleri ezdiren sen, Hz. İbrahim’in

ateşini gül bahçesine çeviren yine sen... Ey olmazı

olduran, dileseydin Kerbelâ da olmazdı. Bana neşe

olan yağmur o kundaktaki bebeklerin çatlamış dudaklarına

cansuyu da olurdu. Dileseydin…

Rahmansın. Tüm yarattıklarını çok seven, çok koruyan,

çok bağışlayansın. Kerbelâ’da şehâdet şerbetini

içirdiklerin, daha da çok sevdiklerin değil miydi?

Onlar evlâd-ı Resûl. Onlar, âlemlere rahmet olarak

gönderdiğin nurun kandilleri. Fâtımatü’z Zehra’nın

ciğerpâreleri.

Ben sana iman etmişim bir kere, hikmetinden sual

olmayacağını bilmez miyim? En kıymetlilerine acıyı

revâ görmeyeceğini anlamaz mıyım? O mübâreklerin

hiçbirini bilmedikleri bir yola düşürmemişsin

besbelli. Şehâdete kavuşmaya vardıklarını bilerek

gitmişler o belâ toprağına... İman ederim ki vücutlarının

parçalanışı bir sivrisinek acısı kadar dahî

elem vermemiştir o büyük sultanlara. Onlar ki senin

en sevdiklerin; sen korumaz mısın o canları?

Vücutlarını senin uğruna kurban ederken dirilerin

en dirisi olmaya ve en yüce dirilişle dirilmeye vardıklarını

bildirmemiş olabilir misin hiç?

O halde Kerbelâ onlara değil, bize var. Kerbelâ adını

dilimizle damağımız arasında her yuvarlayışımızda

ve aklımıza her gelişinde ebede dek sürecek bir ibret

dersinin içindeyiz. Devran her an yeni baştan

yazılıyor. Ve nefsimizle ruhumuz vücud Kerbelâ’sında

her an cenk ediyor. Ucu bucağı olmayan dirilik

için…


Nefes Alan Tarifler

“Köz Patlıcan ve Patates Çorbası”

Malzemeler:

• 4 adet patlıcan

• 80 ml sızma zeytinyağı

• 5 adet iyice doğranmış arpacık soğanı

• 3 diş iyice doğranmış sarımsak

• Tuz ve taze çekilmiş karabiber

• 50 gr tereyağı

• 2 adet soyulmuş ve dilimlenmiş patates

• 500 ml tavuksuyu

• 200 ml krema

• 100 ml sızma zeytinyağı

• 6 dilim hellim peyniri

• Servis için limon ve kavrulmuş susam

Hazırlanışı:

1. Patlıcanları soymadan ocakta ateşinde yumuşayıncaya

kadar közleyin.

2. Patlıcanları közlendikten sonra fırın tesisine koyun

ve soğumaya bırakın. Daha sonra kabuklarını

soyun ve karıştırın.

3. Tencerenizde zeytinyağını orta ateşte ısıtın. Soğan,

sarımsak, hafifçe tuz ve karabiberi ekleyin;

sarımsaklar altın rengine gelene kadar pişirin.

Daha sonra tereyağı ve patatesleri ekleyerek 10

dakika kadar sürekli karıştırarak pişirmeye devam

edin. Patlıcanları ekleyin iki dakika kadar

pişirdikten sonra 500 ml su ve 500 ml tavuk

suyunu ekleyin ve 10 dakika daha karıştırmaya

devam edin. Kremayı ekleyin ve 2-3 dakika

daha pişirin ve ateşten indirin.

4. Daha sonra çorbayı elektrikli bıçaklı el blenderi

ile akışkan bir kıvama gelene kadar karıştırın.

Aynı işlemi çorbayı normal blenderin veya mutfak

robotunun içine dökerek de yapabilirsiniz.

Tuz ve karabiber ekleyerek tadını ayarlayın.

5. Servis yapmadan önce dilimlenmiş hellim peynirlerini

tavada biraz zeytinyağı ile her iki tarafı

da altın rengi olacak şekilde kızartın. Kâğıt havlu

peynirlerin yağını aldıktan sonra küçük parçalar

halinde keserek servis kâsenizdeki çorbanızın

üzerine yerleştirin. Üzerine susam serperek ve

limon sıkarak ikram edebilirsiniz.

Âfiyet olsun.


www.nefesyayinevi.com

hernefesdergisi@nefesyayinevi.com

/hernefesdergisi

/hernefesdergisi

/hernefesdergisi

Similar magazines