01.05.2013 Views

toplum sağlığı kurultayı_kapak_layersiz.TIF - Ana Sayfa | İstanbul ...

toplum sağlığı kurultayı_kapak_layersiz.TIF - Ana Sayfa | İstanbul ...

toplum sağlığı kurultayı_kapak_layersiz.TIF - Ana Sayfa | İstanbul ...

SHOW MORE
SHOW LESS

You also want an ePaper? Increase the reach of your titles

YUMPU automatically turns print PDFs into web optimized ePapers that Google loves.

<strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu<br />

TOPLUM SAĞLIĞI<br />

KURULTAYI<br />

10-11 Kasım 2007<br />

<strong>İstanbul</strong> Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi<br />

Cem’i Demiroğlu Oditoryumu


İÇİNDEKİLER<br />

10 KASIM 2008 Cumartesi<br />

■ Açılış Konuşmaları<br />

Dişhekimi Ahmet GÜRBÜZ<br />

Prof. Dr. Özdemir AKTAN<br />

İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Halil YANARDAĞ<br />

■ I. OTURUM - Prof. Dr. Özdemir AKTAN<br />

Prof. Dr. Gamze EREN (<strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası)<br />

Beslenmenin Ağız ve Diş Sağlığına Etkisi<br />

Doç. Dr. Müjgan ALİKAŞİFOĞLU (<strong>İstanbul</strong> Tabip Odası)<br />

Çocuk İstismarı<br />

■ II. OTURUM - Doç. Dr. Murat ARSLAN<br />

Veteriner Hekim İsmet ÇOLAKEL (<strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası)<br />

Toplum Sağlığının Korunmasında Veteriner Hekimliğin Rolü ve Önemi<br />

Eczacı Mustafa TURUNÇ (<strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası)<br />

İlaç Eczane Dışında Satılabilir mi?<br />

■ III. OTURUM - Dişhekimi Mustafa DÜĞENCİOĞLU<br />

Dişhekimi Dr. Hediye SÖZER (<strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası)<br />

Engellilerde Ağız-Diş Sağlığı Sorunları ve Çözüm Yolları<br />

Prof. Dr. Recep ÖZTÜRK (<strong>İstanbul</strong> Tabip Odası)<br />

Erişkinlerin Aşılanması<br />

■ IV. OTURUM - Eczacı A. Semih GÜNGÖR<br />

Veteriner Hekim Seyhan ÖZAVCI (<strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası)<br />

Gıda Terörünü Önlemede Veteriner Hekimlik<br />

Eczacı Nurdan DEMİRKAN (<strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası)<br />

Bilinçsiz İlaç Tüketimi ve İlaçta Reklam<br />

■ I. OTURUM - Dr. Hüseyin DEMİRDİZEN<br />

KONFERANS: Doç. Dr. Kadriye BAKIRCI<br />

<strong>Ana</strong>yasa Değişiklikleri ve Sağlık Hakkı<br />

■ II. OTURUM - Dişhekimi Kadir ÖĞÜT<br />

Veteriner Hekim Dr. Kemal KUTLAY (İst. Veteriner Hekimler Odası)<br />

Hayvan Sağlığında Kontrolsüz İlaç Kullanımının Önemi<br />

Eczacı Zafer KAPLAN (<strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası)<br />

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Taslağı Neyi Amaçlıyor<br />

11 KASIM 2008 Pazar<br />

■ PANEL: Neo-Liberal Politikalar ve Sağlıkta Dönüşümün Toplum Sağlığına Etkisi<br />

Yöneticiler: Dr. Ayşegül BİLEN, Veteriner Hekim Seyhan ÖZAVCI<br />

Katılımcılar: Veteriner Hekim Dr. Fevzi KARAAĞAÇ<br />

Dişhekimi Ahmet GÜRBÜZ<br />

Eczacı Rafet Şahin<br />

Dr. Osman ÖZTÜRK


Açılış Konuşmaları<br />

Dişhekimi Ahmet GÜRBÜZ (<strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası Genel Sekreteri)<br />

Prof. Dr. A. Özdemir AKTAN (<strong>İstanbul</strong> Tabip Odası Başkanı)<br />

Prof. Dr. Halil YANARDAĞ (İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanı)<br />

Çiğdem Şahin (Sunucu): <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu’nun düzenlediği,<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı’na hoş geldiniz diyorum. Kurultayı, Atatürk’ün şu anlamlı<br />

sözleri ile açmak istiyorum: “Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için muvaffakiyet<br />

için; en hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir,<br />

dalalettir”. Bugün aynı zamanda ulu önder Atatürk’ün 69. ölüm yıldönümü, bu nedenle<br />

hepinizi 1 dakikalık saygı duruşuna davet etmek istiyorum.<br />

(Saygı duruşundan sonra)<br />

Teşekkürler. Kurultayın sunuculuk görevini üstlenen ben dişhekimi Çiğdem Şahin, serbest<br />

dişhekimi olarak çalışıyorum. Kurultayın verimli ve başarılı geçmesini diliyorum. Kurultayın<br />

açılış konuşmasını yapmak üzere <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları<br />

Koordinasyonu’nun dönem sekreterliği görevini üstlenen Sayın <strong>İstanbul</strong> DişHekimleri Odası<br />

Genel Sekreteri Ahmet Gürbüz’ü kürsüye davet etmek istiyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

10 Kasım 2007 Cumartesi<br />

Dişhekimi Ahmet Gürbüz: Değerli öğretim üyeleri, meslek örgütlerinin yöneticileri, değerli<br />

basın mensupları; <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu’nu oluşturan <strong>İstanbul</strong><br />

Tabip Odası, <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası, <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası ve <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler<br />

Odası’nın birlikte düzenlediği, Toplum Sağlığı Kurultayı’na hoş geldiniz. İki gün boyunca<br />

<strong>toplum</strong>un tüm kesimlerini sağlık konusunda bilinçlendirmek ve mevcut sağlık politikalarını<br />

tartışmak amacıyla, <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları olarak ilk kez böyle kapsamlı bir etkinlik<br />

düzenlemiş bulunuyoruz. Düzenlediğimiz Toplum Sağlığı Kurultayı’nın birinci gününde; 4<br />

oturumda 8 konunun sunumu yapılacak ve tartışmaya açılacaktır. Beslenmenin ağız-diş <strong>sağlığı</strong>na<br />

etkilerinden çocuk istismarına, veteriner hekimliğin <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>ndaki rolü ve öneminden<br />

ilaçların eczane dışında satılmasının değerlendirilmesine, engellilerin ağız ve diş <strong>sağlığı</strong><br />

sorunları ve çözüm önerilerinden erişkinlerin aşılanmasına, gıda terörünü önlemede veteriner<br />

hekimliğin öneminden bilinçsiz ilaç tüketiminin nelere yol açacağına kadar, birbirinden önemli<br />

ve yaygın sorunların <strong>sağlığı</strong>mızı ve geleceğimizi nasıl yakından ilgilendirdiğini tartışacağız.<br />

İkinci gün etkinliklerimizde ise kamuoyunun gündeminde yer alan önemli başlıklar olacaktır.<br />

İkinci günün ilk gündemini <strong>Ana</strong>yasa değişiklikleri oluşturmaktadır. Bu oturumda bir<br />

konferans verilecek ve sağlık hakkı konusu <strong>Ana</strong>yasa boyutunda tartışmaya açılacaktır. Yine<br />

ikinci günün önemli konuları olan hayvan <strong>sağlığı</strong>ndan ilaç kullanımına ve Türkiye İlaç ve Tıbbi<br />

Cihaz Kurumu Yasa Taslağı üzerine sunumlar olacak ve konu tartışmaya açılacaktır. İkinci gün<br />

öğleden sonra ise, “Neo-liberal Politikalar ve Sağlıkta Dönüşümün Toplum Sağlığına Etkisi”<br />

konulu bir panel düzenlenecektir. Bu panel, sağlık örgütleri yönetici ve çalışanlarının, sivil <strong>toplum</strong><br />

örgütü temsilcilerinin, sendika yöneticilerinin ve katılımcıların katkısına açık olacaktır.<br />

Birbirinden önemli olan bu konularla, <strong>toplum</strong>umuzu bilgilendirmeyi ve kamuoyunun dikkatini<br />

bu konulara çekmeyi amaçlıyoruz.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

5


Değerli katılımcılar, ülkemizde ne yazık ki uzun yıllardır <strong>sağlığı</strong>n doğuştan kazanılan<br />

bir hak olduğu ve bunun bir kamu hizmeti olması gerektiğini göz ardı eden bir sağlık politikası<br />

uygulanmaktadır. Sağlık alanında yaşanılan eşitsiz hizmet dağılımı halkımızın <strong>sağlığı</strong>nı<br />

giderek artan bir ivmeyle tehdit ediyor. Piyasalaştırılan ve pazar haline getirilen sağlık<br />

ortamında bir süredir vatandaşlarımızda hizmete ve hizmet sunucularına karşı giderek artan<br />

bir güvensizlik ve kuşku oluşmuştur. Bunun nedeni hükümetin sağlık alanında attığı adımlardır.<br />

Hükümet ya meslek örgütlerinin görüşüne başvurmuyor ya da meslek örgütlerinin<br />

görüşlerini dikkate almıyor.<br />

Değerli katılımcılar, yeri gelmişken <strong>toplum</strong>un genel <strong>sağlığı</strong>nı, halkın ağız ve diş <strong>sağlığı</strong>nı<br />

çok yakından ilgilendiren bir gelişmeyi sizlerle paylaşmak istiyorum: Sahte dişhekimliği<br />

konusu. Sahte dişhekimliği çalışmalarının <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na vereceği olumsuz etkiyi sanıyorum<br />

hepiniz biliyorsunuz. Dişhekimliği meslek örgütleri ve camiası olarak çok önemsediğimiz<br />

bu konu ile ilgili olarak 59. Hükümet döneminde 5181 sayılı kanunda değişiklikler<br />

yapılarak etkisiz olan cezalar artırılmıştır. Bu, sahte dişhekimliği yapanlarla mücadele edilmesinde<br />

önemli bir karardır, takdir ettiğimiz bir karardır. Fakat haberini yeni aldığımız bir<br />

gelişme oldu: Meclis Adalet Komisyonunda kabul edilen bir taslakla sahte dişhekimlerine<br />

verilen cezaların alt sınırının iki yıla düşürülmesine ve böylece tecil edilmesine olanak sağlanmak<br />

isteniyor. Yani sahte dişhekimleri lobisi hükümet üzerinde etkili olmak üzere. Bu<br />

tasarı yasalaşırsa dişhekimleri ve halk cezalandırılacak, sahte dişhekimleri ödüllendirilmiş<br />

olacaktır. Hiçbir şekilde kabul edilemez olan bu girişimden dönmesi için hükümetin çağrımıza<br />

kulak vermesini, tasarıyı derhal geri çekmesini talep ediyoruz.<br />

Değerli katılımcılar, büyük önder Atatürk’ü ölümünün 69. yılında saygıyla andığımız bu<br />

anlamlı günde, birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu zor<br />

günleri aşacağımıza dair inancımla <strong>kurultayı</strong>mızın başarılı geçmesini diliyor ve <strong>kurultayı</strong>mıza<br />

ev sahipliği yapan <strong>İstanbul</strong> Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dekanlığı’na, kurultay<br />

katılımcılarına, emeği ve katkısı geçen herkese teşekkür ediyor, <strong>İstanbul</strong> sağlık meslek<br />

odaları adına sevgi ve saygıyla selamlıyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

Çiğdem Şahin (Sunucu): Şimdi <strong>İstanbul</strong> Tabip Odası Başkanı Sayın Prof. Dr. Özdemir<br />

Aktan’ı kürsüye davet ediyorum.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir AKTAN: Herkese günaydın. <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları<br />

Koordinasyonu’nun başkanları adına “günaydın” deme onurunu bana verdiler. Dolayısıyla<br />

ben, tüm başkanlar adına hepinize “günaydın” diyorum, hepinize “hoş geldiniz” diyorum<br />

ve tabii bugünün 10 Kasım olduğunu da unutmamamız gerekiyor. 10 Kasım’da Atatürk’ü<br />

anmak için de bundan daha iyi bir şey yapamazdık diye düşünüyorum; bugünlere, buralara<br />

nasıl geldiğimizi hatırlamak açısından. Son genel seçimin sonuçları hepimizi şaşırttı, ama<br />

bize şunu öğretti ki biz sağlık meslek odaları olarak <strong>toplum</strong>a dilediğimiz kadar ulaşamamışız,<br />

ulaşmaya gayret etmemişiz ve de sonuçta başarılı olmamışız. Dolayısıyla bize düşen<br />

görevlerin başında elbette ki meslektaşlarımızın çeşitli haklarını korumak var. Ama herhalde<br />

görevlerimizin en başında da <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı korumak, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı daha üst düzeylere<br />

çıkartmak olmalı. İşte bu toplantı da o amaçla yapıldı.<br />

Programa baktıysanız, hakikaten son derece değerli, bilgili konuşmacılar burada olacaklar.<br />

Benim önerim; toplantı öncesinde diğer arkadaşlarla görüşürken hakikaten amaç <strong>toplum</strong>a<br />

ulaşmak, <strong>toplum</strong>u bilgilendirmek ise bu toplantıdan elde edilecek bilgileri bir şekilde<br />

derleyip, değişik medya kuruluşları aracılığıyla ulaşabildiğimiz en geniş kitlelere ulaştır-<br />

6 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


mak gibi bir görevimiz de olmalı diye düşünüyorum. Bunu da yapabileceğimizi zannediyorum.<br />

Çünkü buradaki konular hakikaten herkesi, her kesimi yakından ilgilendiren konular ve<br />

ilgi göreceğini de zannediyorum. Tabii ki bu toplantının gerçekleştirilmesinde büyük teşekkür;<br />

şu anda Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu’nun dönem başkanlığını yürüten Dişhekimleri<br />

Odası’na. Dolayısıyla ben tüm yöneticilerine teşekkürlerimi iletiyorum. Sayın<br />

Dekan Halil Yanardağ maalesef bugün etkinliğimize katılamadı; 10 Kasım törenleri nedeniyle<br />

rektörlükte bulunması gerektiği için. Ama gerek bu salonun tahsis edilmesindeki katkılarından<br />

gerek her türlü toplantıya desteğinden dolayı ona da bir teşekkür borçluyuz.<br />

Dolayısıyla bu iki günlük toplantı sonunda hepimizin ve herkesin işine çok yarayan bilgilerin<br />

ortaya çıkacağından eminim ve bunun da en geniş kitlelere yayılması için elimizden geleni<br />

yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmasın. Ben hepinize tekrar günaydın, tekrar hoş<br />

geldiniz diyorum. Saygıyla selamlıyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

Çiğdem Şahin (Sunucu): Sayın Aktan’a çok teşekkür ediyoruz. Elimize ulaşan iki telgrafı<br />

okumak istiyorum:<br />

“Düzenlediğiniz Toplum Sağlığı Kurultayı’na katılamadığım için üzgünüm. Nazik davetiniz<br />

için teşekkür eder, katılan davetlilere saygı ve sevgilerimi sunarım”.<br />

Hasan CAN, Ümraniye Belediye Başkanı.<br />

“<strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları tarafından düzenlenen Toplum Sağlığı Kurultayı davetinize<br />

teşekkür eder, <strong>kurultayı</strong>n iyi bir ortamda geçmesini diler, selam ve saygılarımı sunarım”.<br />

Mustafa DEMİR, Fatih Belediye Başkanı.<br />

Kurultayın birinci oturumunu açıyorum. Oturumun başkanlığını Prof. Dr. Özdemir Aktan<br />

yönetecek. Birinci oturumun konuşmacıları; <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası Yönetim Kurulu<br />

Üyesi Prof. Dr. Gamze Aren ve <strong>İstanbul</strong> Tabip Odası Çocuk Hakları Komisyonu Başkanı<br />

Doç. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu. Sayın konuşmacıları yerlerine davet ediyorum.<br />

I. OTURUM<br />

OTURUM BAŞKANI: Prof. Dr. A. Özdemir AKTAN<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Sayın konuşmacıları yerlerine alalım. Bu toplantının düzenlenmesinde<br />

tüm odaların katkısı eşit oranda gerçekleşti. Sabahın ilk konuşması için <strong>İstanbul</strong><br />

Dişhekimleri Odası’ndan, <strong>İstanbul</strong> Tabip Odası’ndan birer temsilci yanımızda, zaten<br />

tanıyorsunuz, tekrar tanıtmaya gerek yok. Ben uzatmadan ilk sözü Gamze Hanım’a vereyim.<br />

Sayın Gamze Aren, <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası’ndan aramızda ve <strong>İstanbul</strong> Dişhekimliği<br />

Fakültesi’nde öğretim üyesi.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

7


Beslenmenin Ağız ve Diş Sağlığına Etkisi<br />

Prof. Dr. Gamze AREN<br />

Prof. Dr. Gamze Aren: Sayın başkan, değerli katılımcılar; beslenmenin ağız diş <strong>sağlığı</strong>na<br />

etkisi konusunda genel kitleleri bilgilendirmek adına bir sunum hazırladım. Aslında<br />

bu kadar spesifik bir biçimde, meslek örgütleri arkadaşlarımla bir arada olduğumu bilseydim,<br />

biraz daha ayrıntıya girebilirdim ama genel kitlelerin bilgilendirilmesi ön planda olduğu için<br />

ben daha anlaşılır dilde, daha yalın bir sunum yapmaya çalışacağım sizlere.<br />

Beslenmenin ağız-diş <strong>sağlığı</strong>na etkileri konusuna genel olarak baktığınızda, yani tüm<br />

dünyada baktığınızda esas olarak beslenmenin diş üzerine, diş yapısı üzerine etkisi ön plana<br />

çıkar. Gerçekten de literatürü araştırdığımızda bu ön plana çıkıyor. Bir miktar diş eti dokularına<br />

da etkisi olabiliyor, hassasiyet gibi, alerjik yaklaşımlar gibi. Ama genel olarak baktığımızda<br />

en spesifik etkisi, sert doku üzerine olan etkisi. Sert doku üzerine olan etkisine<br />

baktığımızda da belki de dünyada tüm hastalık grupları içersinde en sık görülen enfeksiyon<br />

hastalıklardan biri olan diş çürüğüne sebep olması ve bu konu üzerinde etkisi ön plana çıkıyor.<br />

Diş çürüğü gerçekten de en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır. Enfeksiyon hastalığı dememin<br />

bir sebebi de bulaşıcı nitelikte olma özelliği. Maalesef bu özelliği genel kitleler üzerinde<br />

çok fazla bilinmiyor. Çocuk ve genç erişkinlerde diş çürüğü çok sık görülüyor. En<br />

önemli komplikasyonu da önlem alınmadığı takdirde, özellikle de gençlerde yol açtığı diş<br />

kaybı. Önemli diş çürüğü; çünkü dişler, özellikle süt dişleri ilk sürdükleri zaman çürüğe<br />

karşı oldukça dirençli, bu bağlamda da beslenmenin etkisi bir parça daha spesifik. Ama ileriki<br />

yaşlarda süt dişleri çürüğe karşı daha yatkın hale gelir. Özelikle kaybedilme dönemleri<br />

ön plana çıktığında sürekli dişlerde bu durum tam tersidir. Sürekli dişlerin ilk sürdükleri<br />

zaman çürüğe karşı en hassas olunan dönemdir. Çünkü dişin mine yapısı matürasyonunu<br />

henüz tam anlamıyla tamamlamamıştır. Örneğin 6 yaş dişlerini düşünürseniz ya da ön kesici<br />

dişleri düşünürseniz ilk sürdükleri dönemde bir 4 yıl kadar mine dengesini tam sağlamadığı<br />

için çürüğe karşı oldukça yatkındır. Bu dönemde de zaten çok görülen çürükler hızla<br />

ilerleme niteliğindedir.<br />

Bunlara kısaca değindikten sonra en basit tabiriyle diş çürüğünün oluşmasında etken<br />

olan faktörlere kısaca değineceğim. Burada da konumuz olan beslenme faktörü üzerinde bir<br />

parça durmaya çalışacağım. Diş çürüğünün oluşmasında etken olan faktörlere baktığınızda,<br />

burada beslenme ana bileşenlerden birini oluşturuyor. Beslenmeden kasıt karbonhidratları<br />

burada almaya çalıştım, çünkü en fazla diş çürüğünde kayba yol açan gıda maddeleri onlar.<br />

Ağızda yaşayan bakteriler çok önemli gerçekten de bakterilerin diş çürüğü oluşmasında<br />

önemli bir etkisi var.<br />

Zaman faktörü; bu oluşumun bir araya gelebilmesi için belli bir periyodun geçmesi gerekir.<br />

En önemlisi diş ama sadece dişi değerlendirmemek lazım. Diş alt başlığı içersinde<br />

immun sistemini düşünmek lazım, tükürük bileşenini düşünmek lazım, bireylere farklı olarak<br />

tükürüğün birleşenini düşünmek lazım, laktoperaksidaz lizozim gibi bir takım bileşenleri<br />

olumlu etkileyen şeyler varken; örneğin tükürüğün az salınması gibi önemli bir takım<br />

bileşenler var, bireyin immun yapısı önemli. Tümünü ana başlık olarak diş yapısı altında değerlendiriyoruz.<br />

Bunu da bir kez daha hatırlatmak isterim: Diş çürüğünün oluşmasında gerçekten de karbonhidratlar<br />

önemli bir bileşen, çünkü ağız ortamında yaşayan bakterilerin; yani çürük yapıcıların<br />

bir şekilde bu alınan besinlerden asit üreterek ortamın PH’sini düşürmeleri ve bunun<br />

PH düşüm süresinde belli bir zaman aralığında kalması önemli. Hani bazen halk arasında ina-<br />

8 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


nışlar vardır: Çok yiyor, aralarda yiyor ama hiçbir şey olmuyor. Bu süreç çok önemli, çok<br />

da basit bir sistem değil. Bu bileşenlerden herhangi birindeki çok aşırı güçlü bir yapı elbette<br />

ki bu diş çürüğünün gelişimini engelleyecektir, bunu da göz önünde tutmak lazım.<br />

Bebek ilk doğduğu zaman ağız ortamında bakteri bulunmuyor ama anne yoluyla, vajinal<br />

yollarla örneğin pamukçuk enfeksiyonu gibi şeyler olabiliyor. Ama normal olarak çürük<br />

yapıcı bakterilerin ağız ortamında toplanmaları bir bulaşma yoluyla olur. Bulaşma da yapılan<br />

araştırmalar göstermiş ki genellikle anne-babadan ama daha spesifik olarak anneden bulaşıyor.<br />

Çünkü bebeğin ve annenin ileriki yaşlarda dişler sürdükten sonra, bakterilerin gen<br />

koduna göre değerlendirildiği de bu bulaşmanın gerçekten anneden mi ya da herhangi bakıcıdan<br />

mı olduğu ortaya konuyor.<br />

Bu önemli: Biz maalesef <strong>toplum</strong> politikalarımızda bebeğin beslenmesini, korunmasını<br />

anlatırken belki de bu beslenmesi sırasında bir ebeveynin dikkat etmesi gereken ağız-diş<br />

<strong>sağlığı</strong> açısından en önemli şeyi atlıyoruz. Çünkü bulaşma genellikle beslenme sırasında ortaya<br />

çıkıyor. 6 ay civarında, 6-8 ay içerisinde bebeğin kesici dişleri sürüyor. Kesici dişler sürmekle<br />

birlikte, ağızda yaşayan bakterilerin bulaşması söz konusu oluyor. Çünkü bakterinin<br />

tutunacağı yüzey, diş yapısı ortaya çıkmış oluyor.<br />

Bu bulaşma nasıl olabilir? Anne bebeğini beslerken genelde kaşığı ağzında tadar ve bebeğine<br />

verir. Bu şekilde bulaşma olabilir. Kontaminasyon riski düşünülmeden anne yere<br />

düşen emziği alır, ağzında ıslatır, bebeğine verir. Bunların hepsi bulaşma geçiş yöntemi. Ve<br />

bu bulaşmanın da gerçekten ağız-diş sağlığa sahip bireylerin yetişebilmesi için özellikle üç<br />

yaşına kadar engellenmesi, dünyada çok önemli vurgulanan bir konu. Eğer üç yaşına kadar<br />

çocuğun bu bakterileri bir şekilde ağzına almasını engellerseniz, bebeğin ileriki dönemde çok<br />

çürüklü bir yapıya sahip olma riski o ölçüde düşecektir.<br />

Çocukların çürük açısından riskli olduğu dönemler belirgindir. Bir tanesi üç yaş civarında<br />

tüm dişlerin sürdüğü dönem. Bu döneme kadar engellemek önemli demiştik. İşte bu<br />

dönemde diş sayısı çok fazla arttığı için tüm bakterilerin yapışacağı fazla miktarda dış yüzey<br />

ortaya çıkar. Biz buna infektivite penceresi diyoruz. Yani çok fazla bakteri toplanma olasılığı<br />

ortaya çıkıyor. İkinci pencere de aşağı yukarı karışık dişlenme dönemine denk gelen 5-<br />

8 yaşları arasındaki dönem. Ne demiştik? Kesici dişler, ön bölgede, sürekli kesiciler ve azılar,<br />

6 yaş dişleri sürüyor ve yeni bakterilerin barınağı ortaya çıkıyor. Bu dönemde işte hekim<br />

olarak hastalarımıza vereceğimiz öğütlerde, bireyin çok daha dikkatli diş fırçalaması gerekli.<br />

Risk iki açıdan; hem yüzey çok artıyor hem de ilk süren dişler tam olgunlaşmadığı<br />

için özellikle sürekli dişler çürüğe karşı oldukça yatkın.<br />

Ağız ortamında yaşayan bakteriler var: En çok çürükten sorumlu bakteriler; mutans streptekokları,<br />

bunlar ayrı türler ve laktobasiller. Laktobasillerin miktarını ağız ortamında çocuğun<br />

diyetini kontrol ederek ayarlamak mümkün. Ama mutans streptekoklarını ağız<br />

ortamından uzaklaştırmak için, çok ciddi şeyler yapılması lazım. Aslında en basit örnek iyi<br />

bir diş fırçası alışkanlığı oluşturulması. Floridli macunlar; çünkü hem floridler dişe yapışmasını<br />

engeller bu bakterilerin, çünkü yapışıcı bir takım enzimler üretirler bu bakteriler,<br />

hem de bakterilerin sistemini bozarlar. Bu açıdan önemli bir etki.<br />

Burada küçük bir parantez içerisinde yine belirtmek istiyorum; çünkü biz tabip odalarıyla<br />

sık sık bir araya gelmiyoruz; çok yaygın yazılan florid tabletleri var ama maalesef bizim ülkemizde<br />

bol miktarda çocuklara florid tabletleri yazılınca aileleri mucizevî bir şekilde o tableti<br />

kullandıklarında çocuklarında hiç çürüğün olmayacağına inanıyorlar. Ama dünyada artık<br />

konsept değişti. Çünkü bir aysberg gibi düşünürsek, floridlerin en önemli etkisi lokal uygulandıkları,<br />

yani profesyonel olarak dişhekimi muayenehanelerinde uygulandıkları zaman etkisi<br />

var. Bu o kadar küçük bir etki ki ve çürük riski açısından o kadar dar bir alanda<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

9


kullanmanız gerekiyor ki, ama bu bilincin bir şekilde oturtulması lazım. Muayenehanelerde<br />

yapılacak bir lokal jel ya da yeni sürmüş çocuklarda kullanamıyorsa laklar ya da en basiti<br />

floridli diş macunuyla diş fırçalanmasının öğütlenmesi, o tabletlerin tümünden çok ama çok<br />

fazla yarar sağlayacaktır.<br />

Besinlerin çürük yapıcı etkileri onların karyojeniteleri olarak değerlendiriliyor. Ve bu<br />

bağlamda baktığınızda her besin maddesinin belirli bir çürük yapıcı etkisi var. Ve her bir<br />

besin maddesinde bu etki çok farklı. Bu etki birçok değişkene bağlı. Ama genel olarak baktığınızda<br />

bizim ülkemizde halkın inanışı çok ön plana çıkıyor, besin maddelerine ilişkin.<br />

Ama hepsi değişkenlik gösterebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ): “Meyve yemek, dişleri<br />

çok çürütür mü? Çok elma yemek çürüğü azaltır mı, ne yapar?”. Ama geniş meyve bahçelerinde<br />

çalışan işçiler üzerinde yapılan araştırmalarda DSÖ; sık meyve tüketimiyle gelişimsel<br />

diş çürüğü arasında belirgin bir ilişkinin olmadığını göstermiştir. Ama bunun yanında<br />

tabii erozyonları atlamamak lazım; örneğin sürekli limon tüketenler, limonu ağzında tutanlar<br />

dişte elbette ki birtakım aşınmalara sebep olur. Ama beslenmede çok fazla meyve tüketimi<br />

ile direkt çürük gelişimi arasında çok fazla bir ilişki yok. Zira meyvelerin asidojenik<br />

etkisi yani ortamın asidini düşürmedeki etkisi karbonhidratlarla karşılaştırıldığında daha<br />

düşük.<br />

Burada yine bizim kliniğimizde karşılaştığımız önemli sorulardan birisi şu; “İnek sütüyle<br />

mi beslenmek, anne sütüyle mi beslemek?”. Zaman zaman hepimiz böyle sorularla<br />

karşı karşıya geliyoruz. Hangisi daha çürük yapıcı? İnek sütü; kalsiyum, fosfor, kazein gibi<br />

çürük önleyici etkiye sahip maddeleri içeriyor. İnek sütünde bunların oranı anne sütünden<br />

daha fazla. Bu açıdan bakarsanız o zaman “inek sütü anne sütünden daha az çürük yapıcı”<br />

diyebilirsiniz. Ama beslenme şekilleri farklı; gerçekten de beslenme şekline birazdan değineceğim,<br />

buna dikkat etmek lazım. Ama koruyucu etkisine net baktığınızda inek sütünde<br />

bunlar daha ön plana çıkıyor. Peynirlerin çürük önleyici etkisi var, bunları biliyoruz. Hatta<br />

yemeklerden sonra bir miktar yenilmesi gerçekten, ortamı etkilemesi açısından önemli.<br />

Neler çürük yapıcı değil? Yer fıstıkları, şekersiz sakızlar, bu tip kuruyemiş gibi şeylerin<br />

de çürük yapıcı etkilerinin olmadığını görüyoruz. Tahıllı yiyecekler oldukça yüz güldürücü;<br />

hem bunlar çiğneme işlevini uyarıyorlar, tükürük salgısını artırıyorlar, bu bağlamda çürük<br />

önleyici etkileri var, hem de çürük oluşturma potansiyelleri bulunmayan gıdalar içerisinde<br />

bunlar.<br />

Gıdanın rafine olup olmaması son derece önemli. Rafine edilmemiş bitkilerde bulunan<br />

organik ve inorganik fosfatın yine çürük önleyici etkileri yapılan çalışmalarla gösterilmiş;<br />

bunlar önemli. Siyah çay ekstresi yine plaktaki florid içeriğini, ağızdaki normaldeki gıda artıklarından<br />

oluşan plaktaki florid içeriğini artırmasından ötürü şekerden zengin bir diyetle<br />

beslense bile çürük yapıcı etkisini azaltıyor. Burada çay önemli bir bileşen.<br />

Gelelim şimdi anne sütü ve inek sütüyle beslenme sorununa: anne sütüyle emzirmek diş<br />

çürüğü oluşumu açısından olumlu etkiler taşıyor. Çünkü her dakika biberonla inek sütü hazırlama<br />

durumunuz yok. İçerisine ekstra şeker katma durumunuz yok. Buna dikkat etmek<br />

lazım her ne kadar insan sütü, içerisinde daha fazla süt şekeri ve daha düşük kalsiyum ve fosfat<br />

içerse de gene de dışarıdan ekstra şeker katılması ve beslenme zamanının değişmesi olasılıklarını<br />

taşımadığı için biz daha çok anne sütüyle beslenmeyi tavsiye ediyoruz. Ama elbette<br />

ki bu beslenme zamanı önemli. Burada neye dikkat edeceğiz? Geceleri emzirme. Geceleri<br />

emzirme bu bağlamda bebek açısından risk taşıyor. En azından bir şekilde temizlemek<br />

önemli, ön plana çıkıyor. DSÖ 2 yıl kadar emzirmeyi öneriyor, bildiğim kadarıyla bizim ülkemizde<br />

de 2 yıl bebeklerin emzirilmesi öneriliyor. ABD’de ise bu öneri 1 yıl civarında.<br />

Yani bu emzirmenin uzun süreli olmaması lazım. Yine burada bahsetmiştim şeker içeriğinin<br />

10 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


olmaması önemli. Ülkemizde yine çok sık rastladığımız, kliniklerimizde çok yoğun gördüğümüz<br />

bir diğer özellik de biberon çürüğü. Biberon çürüğü alt başlığı altında değerlendiriyoruz<br />

bu tür çürükleri. Biberon çürüğünde sadece üst-ön kesici dişler, az miktarda da azı<br />

dişleri etkileniyor. Ama ön planda üst dişler. Tamamen biberonla beslenen özellikle biberonla<br />

şekerli içecek tüketen çocuklarda biberon çürüğü dediğimiz oldukça spesifik çürüklere rastlıyoruz.<br />

Dünyada bunun adı da daha farklı ama biz ülkemizde bu şekilde tanıtıyoruz genel<br />

olarak, çok da sık bizim ülkemizde.<br />

Alınan gıdalarla ağız ortamının PH’sinin düşürülmesi önemli demiştim, çünkü çürük yapıcı<br />

etkiyi artırıyordu. Yine bu bağlamda baktığımızda meyve suları, hafif içecekler, sirke literatüre<br />

girdiğinizde içeriklerinde bulunan asidik yapıdan ötürü kontrollü tüketilmesi gereken<br />

gıdalar arasında.<br />

Biberon çürüğünden bahsetmiştim; biberon çürüğü aşağı yukarı, slayttaki gibi bir görüntüyle<br />

ortaya çıkıyor. Çocuklarda çok sık görüyoruz. Hatta çok da önemi olmadığını biliyoruz<br />

ama bu tamamen beslenme şeklindeki yanlışlıklardan kaynaklanan bir çürük. Ne<br />

yapılabilir? Çok başlangıçta olduğunda muayenehane ortamında çok da ön dişler için üretilmese<br />

de floridli laklar var, onların sürülmesiyle çürüğün bu safhaya gelmeden önlenmesi<br />

söz konusu olabilir. Bizim ülkemizde yine biberonla gece beslemeleri çok sık yapılabiliyor.<br />

Bu da bir dezavantaj, biberonla gece beslemeleri diş çürüğü olasılığını, biberon çürüğü olasılığını<br />

çok artırıyor.<br />

Erozyon, dediğimiz diş üzerinde aşındırma oluşturma potansiyeli olan gıdalar var. Bunlar<br />

içerisinde özellikle, asidik ve gazlı içecekleri, saymamız gerekir. Nasıl önleyebiliriz? Bu<br />

tür kolalı içecekleri tüketenlerde, bir saat içerisinde bu PH’nin düşmesinden dolayı oluşacak<br />

olumsuz etki; süt, peynir gibi yiyeceklerin tüketilmesiyle önlenebilir. Gıdaların bileşimindeki<br />

süt o kadar önemli ki iki cins çikolatayı düşünün; biri bitter çikolata, biri sütlü çikolata; mesela<br />

ben bitter çikolatayı çok severim; ama daha çürük yapıcı bir çikolatadır. Çünkü sütlü çikolatadaki<br />

süt içeriği bir miktar daha koruyucu etkisini ön plana çıkarıyor. Yani bu kadar<br />

çürük yapıcı bir gıdada bile bunlar değişebiliyor, patates cipsleri gibi son derece çürük yapıcı<br />

besin maddeleri. Zararlı etkileri var. Erozyon, işte (slaytı gösteriyor) dişlerde bu şekilde<br />

aşınmalara neden olabiliyor, bu düzeyden kayıplara neden olabiliyor. Ama bir besinin çürük<br />

yapıcı etkisi genel olarak besinin hazırlanma biçimine bağlı. Ne şekilde hazırlandı, dişler<br />

üzerinde ne kadar kalabilir: Karameller normal çikolatalardan daha çürük yapıcı çünkü daha<br />

uzun süre kalabiliyor dişler üzerinde, sıvı gıdalarda oran daha düşüyor çünkü dişler üzerinde<br />

daha kısa tutunuyor. Lokum gibi şeyler önemli…<br />

Amerikan Pediatri Akademisi, diş çürüğü oluşturma riski açısından özellikle 1 ile 6 yaş<br />

arasındaki çocuklarda günlük meyve suyu alımını da kısıtlamış durumda. Tamamen diş çürüğü<br />

oluşumuna bağlı olarak 11-18 gramla. Ama bildiğim kadarıyla bizde bu tarz bir kısıtlama<br />

ön plana çıkmıyor.<br />

Kişi başına şeker tüketimi de önemli. Bu 15-20 kilograma ulaştığında, direkt olarak yıllık<br />

kullanımda -aslında düşünürsek çok daha yükseğe çıkabiliyor bizim ülkemizde, çünkü<br />

çay içiyoruz çok sık, şekerli içenler özellikle- çürük riski çok daha fazla ön plana çıkabiliyor.<br />

Beslenme biçiminiz de önemli. Ne sıklıkla yemek yiyorsunuz, yani öğün aralarında bir<br />

şeyler atıştırıyor musunuz? Öğün aralarında atıştırma gerçekten çürük riskini artırıyor. Bu bir<br />

farklı yönüyle de ön plana çıkıyor: Biz genellikle öğünü atladığımızda yani ara öğünlerde<br />

atıştırdığımızda karbonhidrat içeriği ve glisemik içeriği olan gıdaları tüketiyoruz. Ve bunun<br />

arasında yine pozitif bir ilişki var.<br />

Genel olarak tüm çocuklara baktığımızda 5 yaşına kadar çocukların yüzde 60’ının 1 ya<br />

da daha fazla çürük veya restorasyonlu diş çürüğü taşıdığı belirtiliyor.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

11


Glisemik indeks de (Gİ) yine beslenmede önemli bir bileşen: Yediğiniz herhangi bir besinin<br />

kan şekerini ne kadar yükselttiği özellikle önemli. Özellikle Gİ’si düşük besinler bireylerin<br />

daha uzun süre tok kalmasını sağlar. Bu açıdan baktığınızda bu tip yemek<br />

alışkanlığına ve genellikle tüketilmesi önerilen besinlerin yapısıyla da alakalı olarak buna<br />

dikkat etmek lazım. Besinin içerisindeki nişasta miktarı arttıkça çürük yapıcı etkisi artıyor.<br />

Posanın artması azaltıyor. Örneğin pişirme ve hazırlama şekli ne kadar rafineyse çürük yapıcı<br />

etkisi o kadar artıyor, protein ve yağ miktarı yine etkiliyor.<br />

Öğün aralarında ne önerebiliriz çocuklara? Gİ’si düşük ürünleri tercih etmeleri, meyveler<br />

önerilebilir. Hem sık acıkmayı önleyecek hem de çürük riskini düşürecektir. Maalesef<br />

öğün atlanması direkt olarak, karbonhidrat içeriği yüksek gıda alımını uyarıyor. Yine ABD’de<br />

öğün arasında şeker içerikli atıştırmalarla DMF indeksi arasında çok yakın ilişki kurulmuş.<br />

Kahvaltı önemli bir bileşen: Mutlaka çocuklara kahvaltı yapmalarını öneriyoruz. Çünkü<br />

kahvaltı yaptığı zaman çocuklar öğün aralarında atıştırma gereği duymayacaklar. Hem onların<br />

beslenmesi açısından da bu önemli; hem çok kalorili gıdaları tüketmeyecekler hem de<br />

bu tür kullandıkları şeyler daha önemli. Bu bağlamda en spesifik mesajımız, çocuklara mutlaka<br />

kahvaltı alışkanlığının ya da kahvaltı bilincinin kazandırılması önemli bir konu. Hem<br />

kalorili gıda alınmasını hem de hem de kötü beslenmenin olumsuz etkilerini azaltacaktır.<br />

Özellikle çocuklar 5 yaşına kadar çok sık hastalanırlar ortamlardan ötürü, anaokullarından<br />

ötürü ve oldukça yoğun miktarda ya da sistemik bir rahatsızlığı varsa çok sık şeker içerikli<br />

ürünler tüketilir. Bunların da çok miktarda çürük yapıcı etkilerinin olduğunu belirtmek lazım.<br />

Tercihen bunların yapay tatlandırıcılı olmaları önemli– gerçi bir miktar fiyatını yükseltiyor<br />

ama… Ya da kullanım sonrasında suyla çalkalanma önemli.<br />

Sosyoekonomik faktörler çürüğü çok etkiliyor. Bundan 5 sene önce <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri<br />

Odası, yatılı bölge okulunda, deprem sonrasında, depremzede çocukların tedavilerini<br />

gerçekleştirmişti. Çocukların hiçbirinin diş fırçası yoktu. Sadece spesifik bir gıdayla besleniyorlardı.<br />

Ve çevrede de bakkal yoktu. Yani paraları olsa bile alabilecekleri yer yoktu. Buna<br />

rağmen inanılmaz ölçüde düşük çürük riski bulduk. Bu da tabii ki standart besin almalarının<br />

sonucunun bir örneği olarak söylemek istedim.<br />

Dişler çürükten ötürü kaybedildiğinde karşımıza başka önemli sorunlar da çıkıyor, ortodontik<br />

sorunlar ortaya çıkıyor, çok daha masraflı çok daha zor tedavi edilmesi gündeme<br />

gelen. Bu açıdan çocuklarımıza kesinlikle ağız hijyeni bilincini doğru olarak vermemiz son<br />

derece önemli. Ve ben her zaman hastalarıma da bunu öğütlerim, en basit en ucuz tedavi, hiç<br />

tedavi olmamak. Hiç tedavi olmamak da ancak iyi bir ağız bakımıyla mümkün. Bunun için<br />

en basit şey de iyi bir diş fırçalamayla sağlanır diye bunu öğütlüyorum.<br />

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.<br />

(Alkışlar)<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Sayın Aren’e çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten mümkün<br />

olduğu kadar geniş bir kitleye, bu mesajı yaymamız gerekiyor. Bir on dakika da tartışmaya<br />

katkılar için zamanımız var. Ama başkan olma avantajını kullanarak ilk soruyu ben<br />

soracağım: Çocuklar için bütün bir kontrol programı önermeli mi? Çünkü benim gördüğüm<br />

kadarıyla bu tavsiyeler daha çok çocuk doktorları tarafından yapılıyor. Çok da doğru değil<br />

herhalde. Mesela bir çocuğun doğumundan gelişkinliğine kadar nasıl bir kontrol programı<br />

önerirsiniz?<br />

Prof. Dr. Gamze Aren: Odamızın genel kurullarında, toplantılarda, yönetim kurullarında<br />

da hep dile getiririm; çocuk doktorları ve anne-çocuk <strong>sağlığı</strong> merkezleri bizim diş sağ-<br />

12 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


lığı açısından da en önemli merkezler. Çünkü orada ebelerin, hemşirelerin annelere ulaşma<br />

şansı var. Gelişmiş ülkelerde ve İskandinav ülkelerinde, çocuk 15 yaşına kadar koruma altında.<br />

Ve ilk koruma da annenin hamilelik sırasında bilinç düzeyinin artırılmasıyla başlıyor.<br />

Ne yapabiliriz? Yani anneye bir kere çocuğunu nasıl doğru beslemesi gerektiğini çürük<br />

riski açısından öğütlemek lazım. Dediğim gibi eğer bakteri geçişini 3 yaşına kadar engellersek,<br />

çocuğun ileriki yaşlarda olası çürük oluşturma potansiyeli o ölçüde düşecek. Yani<br />

3 yaşına kadar korunması lazım.<br />

Yine benim en sevdiğim model İskandinav ülkelerindeki model: Orada çocuklara da<br />

anlatılıyor. Orada çocuklara, oyun programı içerisinde bir bileşen olarak doğru diş fırçalaması<br />

öğretiliyor. Modellerle öğretiliyor. Çocukların anaokulunda diş fırçalama alışkanlığı<br />

edinmesi çok çarpıcı, küçük öğretilerle veriliyor. Yani hijyen konusunda son derece gelişmişler.<br />

Bir dönem biliyorsunuz floridli alanlar vardı ABD’de Kuzey Avrupa’da çok fazla yoğun<br />

sular floridlendirildi, takip edildi. Ama uzun vadede baktığınızda çok uzun yıllar, 20-30 yıl<br />

sonra bakıldığında dramatik bir iyileşme sağlanmadığı görüldü. Yani sular floridlense bile.<br />

Sonuçta bir program oluşturuldu dünyada; yani bireyler 3 risk grubuna bölünüyor. Az, orta<br />

ve yüksek çürük riski gibi. Bir kere bu yapıya göre bireyi değerlendirmek lazım. Yani ona<br />

göre yönlendirmek lazım.<br />

Ben bu vesileyle sorunumu da dile getirmek istiyorum, ısrarla çocuk doktorları floridli<br />

tablet yazıyor. Ve ısrarla bize gelen ebeveynler; bu herhalde tablet firmalarının mükemmel<br />

çalıştığını, yani bunu inanılmaz takdir ediyorum. Çünkü nasıl bir öğreti veriliyorsa biz, bu<br />

yanlış, imajı yıkamıyoruz. Ve çocuk doktorlarıyla da bazen konuştuğumuzda “nasıl olabilir,<br />

bu ne araştırması” gibi cevaplar aldığımız olabiliyor. Ama dünyada artık bu konsept<br />

gerçekten kalktı. Yani topikal olarak, profesyonel ortamlarda uygulanan; merkezlerde, muayenehanelerde;<br />

hem çok daha standart, çok daha uzun etkili hem de çocuğun her gün bir tablet<br />

ya da granür kullanmasını da azaltır.<br />

Bir de onu genellikle yutuyorlar. Yuttuğunuzda etkisi hiç yok. Biraz çiğneyip diş yüzeyine<br />

sürdüğünüzde bir miktar etkiyi artırıyor. Bu açıdan ben, hem anne çocuk <strong>sağlığı</strong> merkezlerinde,<br />

bu vesileyle belki ağız hijyeni açısından bu kongreden bir ana fikir olarak bir<br />

şeyler çıkar, <strong>toplum</strong>un yönlendirilmesi açısından ona uygun bir bilinç oluşturulabilir.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Evet yani, gözüken o ki çocuk dişhekimleriyle çocuk<br />

doktorları arasında daha iyi bir işbirliği gerekiyor herhalde. Belki bu konuya çocuk doktorlarımızın<br />

bir cevabı olabilir; aramızda çocuk doktorları olduğunu da düşündüğümüzde.<br />

Özgür Bey ne derler acaba bu konuda?<br />

Dinleyici: Merhabalar, ben Özgür Kasapçopur. Hem Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesiyim<br />

hem de Cerrahpaşa Çocuk Kliniği’nde çalışıyorum. Şimdi bizim beslenmeci arkadaşların<br />

yaklaşımı, artık sistemik olarak flor kullanmayı önermiyorlar. Yani D vitaminini<br />

eğer ki endemik olarak sularda bir eksik flor varsa öyle bir açılım getiriyorum, Türkiye’de<br />

florun eksik olduğu belirli yöreler var, onlara yönelik flor katkısı, o da 1 yaşına kadar yapılabilir<br />

diye bir opsiyonla söyleniyor. 1 yaşından sonra zaten florlu içerikler önerilmiyor. D<br />

vitamini desteği öneriliyor o kadar. Bunun dışında kalsifikasyonla ilgili başka bir katkı önerilmiyor.<br />

Benim bildiğim kadarıyla bizim beslenmeci ve metabolizmacı arkadaşlarımızın<br />

önerisi o şekilde.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Teşekkürler.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

13


Prof. Dr. Gamze Aren: Evet, yani genele en azından yayılırsa çok mantıklı bir yaklaşım.<br />

Biz de daha mutlu olacağız, insanlar da daha mutlu olacak. Bize, dediğim gibi genellikle<br />

gelenler, “Zymafluor verdik kalsiflour verdik neden çürüdü dişleri” şeklinde<br />

yaklaşıyorlar. Çok iyi olur tabii koruyucu program içerisinde yer alırsa.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Turan Hocam buyurun lütfen.<br />

Dinleyici: Önce teşekkür ediyorum. Gerçekten çok aydınlatıcı, çok özet bilgiler sundunuz.<br />

Gönül isterdi ki bu bilgileri çok sayıda meslektaşımız alabilselerdi gelip. Ama ne<br />

yazık ki böyle olmadığını görüyorum. Bu topikal flor uygulamalarının ne kadar süreyle<br />

etkili olduğunu, ne kadar sürede bir tekrarlanması gerektiğini kısaca özetler misiniz?<br />

Prof. Dr. Gamze Aren: Evet, topikal uygulamalar 6 ay süreyle koruyabiliyor çocukları,<br />

yani yılda 2 kez.<br />

Dinleyici: Yani bunun bilinmesi çok önemli.<br />

Prof. Dr. Gamze Aren: Evet, 6 ayda bir yani yılda 2 kez uygulamanın dikkate alınması,<br />

sürekli kullanıma göre oldukça yararlı. Dünyada da florid kullanımı sadece çürük<br />

riski açısından çok riskli bireylerde bir yıl program içerisinde, o kendi uyguladığı macunlu<br />

jeller kaşıklar var… Çünkü ne yaparsanız yapın yılda bireyin 2’den fazla dişi çürüyorsa o<br />

yüksek risk grubu demektir ve biz bunu çocuklar arasında çok sık görüyoruz. Bir tanesini<br />

tedavi ederken diğeri çürüyor. Bizde de hep tedavi öneriliyor ama remineralizasyon yani<br />

bozulan minenin yeniden mineralize olma prosesi maalesef yaygın değil, hemen hemen<br />

hiç uygulanmıyor. Ama gelişmiş yerlerde bu böyle uygulanıyor. Keşke bizde de uygulansa<br />

ve koruyucu ağırlık biraz daha ön plana çıksa.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Müge Hanım’a bir cevap hakkı tanıyalım, ondan sonra<br />

da yine hocama dönelim.<br />

Dinleyici: Şimdi bunları konuşuyoruz tamam. Çürük dişleri olan çocuk nesli tespit<br />

edilmiş, saptanmış, hesaplanmış, size gönderilmiş ama bu çocuklar <strong>toplum</strong>da pratisyen hekimler<br />

ya da çocuk hekimleri tarafından izleniyorlar. Ve Türkiye’de her yıl 1.5 milyon<br />

çocuk doğduğunu düşünürsek, bunların hepsini biz size 6 ayda bir florid kaplamaya göndersek<br />

herhalde başka hiçbir iş yapamaz duruma gelirsiniz. O zaman genel <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong><br />

içerisinden, çocukların ağız <strong>sağlığı</strong> açısından hangi çocukların hangi sıklıkla dişhekimine<br />

gönderilmesi gerekir? Yoksa diğer söylediğiniz; diş fırçalamayı öğretmekti, düzenli yeme<br />

alışkanlığı kazandırmaya çalışmaktı, bunlar zaten yapılmaya çalışılan işler. Biz, kliniğimizde<br />

florid uygulamasını hemen hemen hiçbir zaman önermedik. O tartışmalarda da hep<br />

karşısında olduk. Çok kısa bir zaman belki kullanıldı, o da 6 ay ve 1 yaş arasındaki çocuklar<br />

için 6 ay bir süreyle… Çünkü sulardaki florür oranını bilmediğimiz zaman çocuk <strong>sağlığı</strong>na<br />

farklı yönlerden farklı zararlı etkileri de var. O nedenle de önerilen bir uygulama değildi.<br />

Peki sonuç olarak şimdi yaklaşık yüzde 30’u 18 yaşın altında olan bir <strong>toplum</strong>da, çocukların<br />

diş <strong>sağlığı</strong>nı koruyabilmek açısından biz ne şekilde, lokal florid uygulamaları açısından<br />

hangi çocuklar dişhekimine gelecek? Veya tüm çocuklar mı gelecek, hangi yaştakiler<br />

gelecek?<br />

14 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Prof. Dr. Gamze Aren: Yani çocuklar açısından, ailelerin bilinç düzeyi de çok önemli.<br />

Eğer normal koşullar altında besliyorlarsa ya da aile çürüğün bulaşıcı etkisini bir şekilde biliyorsa,<br />

bunu kontrol ediyorsa, biz sadece ve sadece normal diş fırçalamasını öneriyoruz.<br />

Günde iki kez yapacakları diş fırçalaması. Bu yeterli olacaktır. Kontrollü miktarda floroz<br />

riski açısından, çocukların da yeme ihtimali düşünülürse macunu yine bir iri mercimek büyüklüğünde<br />

macunla fırçalamak önemli belli yaşa kadar. 6-7 yaşına kadar ebeveynin kontrolü<br />

altında bu fırçalanmanın yapılması gerekli. Çünkü çocukların el becerisi doğru yüzeyleri<br />

fırçalama açısından yeterli değil. Risk açısından; yani dişlerinde beyaz lekelenmeler görüldüğünde,<br />

biz onlara başlangıç çürüğü diyoruz, ya da hafif renkleşmeler olduğunda onu tekrardan<br />

dişhekimine yönlendirmek gerekli olabilir ama normalde doğru beslenme, belli<br />

zamanlarda beslenme ve diş fırçalama yeterli olacaktır. Ben buna en iyi örnek kendi çocuğumu<br />

verebilirim; uygulamadım florid uygulaması ama sadece kontrollü diş fırçalaması yaptık.<br />

Ama yani dediğim gibi bizim ülkede hızla bulaşıcı ve çok yoğun etkilerini görüyorsunuz<br />

çocuğa bakıp aileye baktığınızda, anne-babaya baktığınızda zaten onu görebiliyorsunuz.<br />

Çok basit yöntemler de etkili olacaktır. Profesyonel uygulamaya gerek olmadan. Ama bireyi<br />

de değerlendirmek önemli; ağzında çürük varsa, ara yüzlerinde bireyin çürük varsa bu da<br />

riski çok yükseltiyor. Çünkü bulaşma potansiyeli artıyor ara yüz komşuluğundan ötürü. Örneğin<br />

süt dişinde varsa tüm ömrü boyunca kullanacağı 6 yaş dişi de çürüyecektir. Direkt etkiliyor<br />

çünkü. Bunlar önemli ama çok standart ve çok ucuz, evde kendi yapacağı yöntemlerle<br />

önlem almak mümkün.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Çok teşekkürler son sözü de sayın başkana veriyorum.<br />

Dinleyici: Çok teşekkür ediyorum Sayın Müge Hocama. Benim sormak istediğim çok<br />

farklı bir açıdan, dişhekimlerine vereceğiniz mesaj açısından konuşmanın hepsinin dişhekimlerine<br />

ulaştırılması lazım. Öncelikle koruyucu hekimlik açısından. Biz hep topikal flor<br />

uygulamasını belli bir yaşa kadar bilirdik, dişhekimleri olarak 14 bilirdik. Şimdi sizin anlattığınızda<br />

yıllık da maturasyon olayı çıktı, ağızda diş indifa ettikten sonra 4 yılda tamamlanması<br />

olayı çıktı. Ağızda son dişlerin 14 yaş civarı çıktığını düşünürsek demek ki 18 yaşına<br />

kadar daha bir süreç çıktı ortaya, doğru mu hocam katılıyor musunuz dediklerime?<br />

Prof. Dr. Gamze Aren: Evet, aslında ileriki yaşlarda da uygulanabilir. Dediğim gibi<br />

yani bu eroziv etkiler varsa, aşınmalar varsa, beyaz lezyonlar varsa bu zor, ama hani 30 yaşında<br />

da uygulanabilir. Topikal olarak oradaki mineyi remineralize etmek, dengeyi florid<br />

iyonlarını o bölgeye toplamak için yapılabilir. Önemli tabii hatta o kadar önemli ki bazen tam<br />

dişler sürmez. Örneğin 6 yaş dişi, diş etini örter ama ağza baktığınızda çocuğun ara yüz çürükleri<br />

vardır çok risklidir, onlara biz diş yüzeyini örten fisür örtücüler uyguluyoruz. Reçine<br />

esaslı dişlerin çiğneyici yüzeyini örtüyoruz. En çok oradan çürüyorlar çünkü. O zaman işte<br />

o sürmemiş dişi de kapatıcılarla kapatıyoruz ki o dişin olasılığını azaltalım diye. Ama tabii<br />

bizde de itiraf ediyorum, yani genele ulaşmada bu kadar basit bilgileri bile bizim bir şekilde<br />

meslek örgütümüze de meslektaşlarımıza da aktarmamız yararlı olacaktır.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

15


Çocuk İstismarı<br />

Doç. Dr. Müjgan ALİKAŞİFOĞLU<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Teşekkürler. Gözüken o ki uygun bir konu seçilmiş ve<br />

son derece mükemmel şekilde de sunuldu. Ben Sayın Gamze Aren’e çok teşekkür ederim.<br />

Bir sonraki konuşmacımız ise <strong>İstanbul</strong> Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin Çocuk<br />

Hastalıkları Bölümü öğretim üyelerinden Sayın Müjgan Alikaşifoğlu. Çocuk istismarı konusunda<br />

sunumunu yapacak.<br />

Doç. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu: Öncelikle herkese günaydın diyorum. Bir önceki konuşmacının<br />

konusu oldukça ilginç, hepimiz için anlamlıydı belki. Bu sunumun ardından<br />

çocuk istismarı gibi daha hassas bir konu Cumartesi sabahında sizlere nasıl gelecek bilemiyorum.<br />

Ben size konuşmam boyunca fiziksel istismardan, çocuk pornografisinden ve bu konuda<br />

yapılan düzenlemelerden bahsedeceğim.<br />

Öncelikle fiziksel istismarı tanımlarsak: Çocuğun bir erişkin tarafından, herhangi bir nedenle<br />

istenmeyen bir davranışın yapılması dâhil, yani disiplin sebebiyle de olsa doku hasarına<br />

yol açacak şekilde örselenmesi olarak tarif ediyoruz. Ülkemizde fiziksel istismar<br />

sıklığını bilmiyoruz. Ancak dayak atmak bir eğitim ve disiplin yöntemi olarak okullarda,<br />

evlerde yaygın olarak kullanılıyor. Bu da fiziksel istismarın çok yaygın olduğunu düşündürebilir<br />

bizlere. İstismar olgularının yüzde 75’i fakir ailelerin çocukları. Fakirliğe aile yapısının<br />

işlevsel olmayışı, aile içi şiddet, madde bağımlılığı, eğitimsizlik, işsizlik ve ruh <strong>sağlığı</strong><br />

sorunları da eklenirse, istismar olasılığı katlanarak artıyor.<br />

İstismara eğilimli ebeveynler incelendiği zaman bunların stres düzeyleri yüksek, davranış<br />

kontrolleri kötü, çocuk gelişimi konusunda yetersiz bilgileri olan ve <strong>toplum</strong>dan kopuk yaşayan<br />

bireyler olduğu görülmekte. Genel olarak da annelerin fiziksel istismarı, babaların ise<br />

cinsel istismarı olduğu şeklinde bir kanı var. İstismarı biz en çok 0-3 yaş grubu çocuklarda<br />

görüyoruz. Bunlar karşımıza kırık, kanama veya yanıklarla geliyorlar. 6-12 yaş grubunda<br />

ise daha çok ciltteki morluklar, kızarıklıklar, delinmelerle geliyorlar. Yaralanma; çocukluk<br />

çağında çok sık gördüğümüz bir olay; düşerek, çarparak, birbirlerine sert cisimlerle vurarak<br />

da yaralanabilirler. Peki hangi çocuklarda biz fiziksel istismarı düşüneceğiz, karşımıza bir<br />

yaralanma veya kaza öyküsüyle geldiğinde?<br />

Bir kere burada öykü alınması hemen her hastalıkta olduğu gibi önemli. Öykünün çocuğun<br />

gelişim düzeyi ile uygun olması önemli. Örneğin 2 aylık bir çocuğun sağa-sola dönme<br />

becerisi olmadığını biliyoruz ve kazayla çocuğun gelişim düzeyindeki uygunsuzluğu fark<br />

edebiliriz. Bir başka önemli nokta da şüpheli olduğumuz zaman ebeveynlerden ayrı ayrı<br />

öykü almak ve 3 yaşından büyük çocukları da ailelerinden ayrı bir ortamda öykü açısından<br />

değerlendirmek. Bunlar genellikle kendilerine zarar vereni tanımlayabiliyorlar ve bazen<br />

isimleriyle de söyleyebiliyorlar. Yine bir çocuk hastaneye geç getirilmişse, olaydan saatler<br />

sonra getiriliyor ise, ebeveynler sürekli başkalarını suçlama eğiliminde ise veya kendileri<br />

çocuklarını “bu çok zor bir çocuk baş edemiyoruz” diye tanımlıyorlarsa veya çocuk kaza ve<br />

yaralanma nedeniyle sık sık acil servise getiriliyor ise, çocuğun fiziksel tetkiki sırasında beslenme<br />

yetersizliği bulgularına rastlıyorsanız ya da rutin aşıları düzenli yaptırılmamış olan bir<br />

çocuk ise yine istismar olasılığının yüksek olduğunu unutmamamız gerekiyor.<br />

İstismar sırasında oluşan yaraların ve travmaların bazı özellikleri var. Kafa travmaları<br />

küçük çocuklarda sık gördüğümüz bir durum ve ölümle sonuçlanan vakaların çoğu bu grupta<br />

yer alıyor. Kafa travmasının özel bir biçimi olarak, sarsılmış bebek sendromunu biraz anlatacağım<br />

size. Ülkemizde biliyorsunuz çocuk sallamak çok yaygın bir pratik, bu tek başına<br />

16 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


masum gibi görülmekle birlikte bazen ciddi beyin hasarına yol açabilen bir uygulama. Özellikle<br />

çocuk dik vaziyette göğüsten tutulup ileri-geri sallandığı zaman, sarsılmış bebek sendromu<br />

dediğimiz tablo oluşuyor. Bu tabloyla başvuran çocukların ortalama yaşı 6 ay. 1<br />

yaşından sonra bu tip sallanma bu sendroma yol açmıyor. İleri-geri çocuğu sallarken beyinde<br />

öne arkaya bir de rotasyonel olarak hareketler yapılıyor ve travma bu hareketler sonrası<br />

oluşuyor. Bu vakaların %45’inde subdural hematom gelişiyor. Subdural hematom<br />

geliştiği zaman bunları ayırt etmek kolay; çünkü ev içerisindeki düşmelerde, “yataktan<br />

düştü”, “sandalyeden düştü” şeklinde yapılan hasar tanımlamalarında bu tip hasar oluşmuyor.<br />

Yani subdural hematom görülme olasılığı hemen hemen sıfır. Kanamanın nedeni nedir<br />

bu sendrom sırasında? Göğüsten çocuk sallandığı için ebeveyn göğsü çok sıkıştırıyor farkına<br />

varmadan ve venöz basınç artıyor ya da venler sallanma sırasında yırtılıyor. Bu sendromun<br />

bir diğer önemli özelliği de retina kanamalarının yüzde 85 oranında kafa travmasına eşlik etmesi.<br />

Kaza sonucu olan travmalarda retina kanaması sıklığı çok çok düşük oranlarda.<br />

Bir de morluklara bakacak olursak, ki fiziksel istismar en çok karşımıza vücuttaki morluklarla<br />

çıkıyor. Çocukluk çağında geçirilen kazalara bağlı morluklar genellikle derialtı yağ<br />

dokusunun ince olduğu dizler, dirsekler, alın bölgesi gibi yerlerde görülüyor. Yaralanması<br />

mümkün olamayan alanlarda saptanan morluklar özellikle istismarı düşündürmekte veya bir<br />

cismin şeklini andırıyor ise yine istismar düşüneceğiz. Düzgün sınırlı geometrik şekillerdeki<br />

lezyonlarda yine istismarın aklımıza gelmesi lazım. Şimdi burada dikkat edilecek bir önemli<br />

nokta; yine gelişim düzeyleri ile ilgili olarak 9 aydan küçük çocukların vücutlarında, baş bölgesi<br />

hariç morluk görülme olasılığının bazı ciddi hastalıklar dışında hemen hemen sıfır olması.<br />

Bunun nedeni de yine bu çocukların çok mobilize olmamış olmaları. Çünkü yere çarpacak ya<br />

da düşecek, o şekilde gerçekleşecek, o yüzden 9 aydan küçük çocukta ekstremitelerde ya da<br />

saçlı deri dışında vücudun diğer alanlarında görülen morlukların hemen her zaman istismarla<br />

eş düşünülmesi gerekmektedir. Özellikle çocuk 6 aydan küçükse vücudunda morluk görülme<br />

olasılığı hiç yok. Yürümeye başlamış süt çocuklarında ise karın bölgesinde, gluteal bölgelerde,<br />

ellerde ve ayaklardaki morluklar kazalara bağlı olarak görülüyorlar.<br />

Kırıklara bakacak olursak, istismara uğramış çocukların yüzde 10-20’sinde kırık görüyoruz.<br />

1 yaşın altında görülen kırıkların da yüzde 50’si istismarla ilişkili. Süt çocuklarında<br />

özellikle arka kosta kırıkları görülüyor ise bu göğsün sıkıştırılmasına bağlı olabiliyor veya<br />

ekstremitelerde bükmeye bağlı olarak spiral kırıklar görüyoruz. Bu kırıklar istismar açısından<br />

oldukça şüpheli kırıklar... 3 yaş altındaki kırıklar da istismara bağlı, iskelet yaralanmalarını<br />

daha çok uzun kemiklerde kafatasında ve kostalarda görüyoruz.<br />

Yanıkları değerlendirecek olursak, çocuk istismarı olgularının yüzde 5-10’unu oluşturuyor.<br />

Haşlanma veya temas yanıkları şeklinde karşımıza gelebiliyor. Bu çocuklar, aslında istismara<br />

uğrayan çocuklar arasında oldukça hırpalanmış olan çocuklar, çünkü çoğu 2 yaşın<br />

altında. Ve bir çocuğu bilerek, isteyerek yakmak patolojinin herhalde en üst noktası. O yüzden<br />

bu çocuklarda genellikle daha önceden de istismara maruz kaldıklarını gösteren kırık izleri,<br />

iyileşmiş kırıklar, sigara yanıkları gibi veya iyileşmiş yara skarları gibi bulgulara<br />

rastlıyoruz. Haşlanma tipi yanıkları genelde bir sıcak sıvının içine ellerin ayakların daldırılması<br />

şeklinde görüyoruz ve eldiven ve çorap tarzında çıkıyor bunlar. Bunları kaza yanıklarından<br />

ayırmanın en kolay yolu da bir kere sınırları çok keskin ve yanık yüzey tümüyle eşit<br />

derecede yanmış oluyor. Hâlbuki kazayla gerçekleşen daldırma yanığında refleks olarak kişi<br />

elini sıvıdan çıkaracağı için yanığın derecesi eşit olmayacak ve sınırları da çok keskin olmayacaktır.<br />

Temas yanıklarında ise deride yakıcı cismin şekline uygun bir iz saptıyoruz.<br />

Yine kaza ile olduğunda sıcak cisimle temas eden bölgenin tümü aynı derecede yanmamış<br />

oluyor.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

17


Kısaca cinsel istismardan da bahsedecek olursak, cinsel istismarı çocukların yasal olarak<br />

erişkin kabul edildikleri yaştan önce erişkinler veya kendilerinden 5 yaş büyük bireyler tarafından<br />

cinsel amaçla herhangi bir aktiviteye sokulmaları veya zorlanmaları olarak tanımlıyoruz.<br />

Bu aktiviteler çeşitli cinsel bölgelere temas şeklinde olabileceği gibi; eksibisyonizm,<br />

çocuğa pornografi seyrettirilmesi veya çocuğun pornografik amaçla kullanılmasını da kapsıyor.<br />

Toplumda gerçekleşen gerçek istismar sıklığını saptamak da pek mümkün değil; çünkü<br />

küçük yaştaki çocuklar, özürlü çocuklar daha çok istismara maruz kalan çocuklar olarak karşımıza<br />

çıkıyor. Bunlar eğitim düzeyleri, iletişim becerileri olmadığı için yaşadıkları olayın<br />

davranış olarak uygun olmadığını kavrayamayabiliyorlar. Ya da bu davranışı aktaramayabiliyorlar.<br />

Bir diğer neden ise çocukların hatta erişkinlerin hoşlanmadıkları olayları unutma eğiliminde<br />

olmaları. Bir diğer neden de istatistiklerin yeterince toplanamaması. Ayrıca dünyada<br />

seks işçisi olarak çalıştırılan çocukların sayısı da belirsiz. Günümüzde bu rakamın 1-10 milyon<br />

arasında değiştiği düşünülmekte. Literatüre baktığımızda da cinsel istismar sıklığını farklı<br />

yayınlarda farklı oranlarda buluyoruz. Bunun nedeni de tanım farklılığı göstermesi, yaş gruplarının<br />

veya veri toplama tekniğinin farklı olması. Ama yayınlara baktığımızda Avrupa’da<br />

oran genellikle kız çocuklarında yüzde 6-36 oranında değişmekte, erkek çocuklarda yüzde 1-<br />

15 oranında cinsel istismara rastlandığını biliyoruz. ABD’de de çok geniş bir araştırmada bu<br />

oranın %10,1 olduğu saptanmış ve genel olarak da her bir kız çocuğundan 1-7’sinin ve her<br />

erkek çocuktan da 0-4’ünün cinsel istismara uğradığı görülmüş. Ülkemizde çok kısıtlı sayılarda<br />

çalışmalar var bu konuda. Bunlardan birisi <strong>İstanbul</strong>’da lise öğrencileri arasında yapılan<br />

bir araştırma; bu araştırmayla %13,4 oranında kız çocuklarının istismar edildiği tespit edilmiş.<br />

Öğrencilerin % 50’si yabancılar tarafından istismar edildiğini belirtmiş. <strong>İstanbul</strong>’da üniversite<br />

öğrencileri arasında yapılan bir araştırmada ise kız çocukları 12 yaşından önce ve sonra<br />

olmak üzere ikiye ayrılarak incelenmiş; her iki grupta da istismar edenlerin önemli bir kısmını<br />

yabancılar oluşturuyor. Burada oran 12 yaşından önce yüzde 32 gibi görünüyor aile bireyleri<br />

açısından, ama bu ensest değil, yakın-uzak akrabalar da dahil değerlendirildiğinde yüzde 32.<br />

Ergenlik çağında, çocuğun yaşının ilerlemesiyle bu oranın düştüğünü görüyoruz.<br />

Cinsel istismarın sonuçlarına bakacak olursak, fiziksel ya da psikolojik sorunlarla karşı<br />

karşıyayız. Fiziksel olarak hasar görmüş dokuların, bir süre sonra iyileşip fiziksel hasarın etkisinin<br />

ortadan kalkması mümkün ama cinsel istismar konusunda yaşanan psikolojik hasar<br />

genellikle ömür boyu devam eden sonuçlara yol açıyor. Fiziksel etkiler açısından ise gebelik<br />

ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların etkisi uzun süreli devam edebiliyor.<br />

Cinsel istismarın çocuğa etkisi, çocuğun yaşı, gelişim düzeyi, travmanın tipine; tehdit<br />

ve şiddet içerip içermemesine; suçlanma ya da cezalandırma korkusunun varlığına; eylemin<br />

tekrarlanıp tekrarlanmadığına; çocuğun kişiliğine ve istismarcıya yakınlığına; bir de etkin bir<br />

tedavi görüp görmediğine göre değişiyor. Örneğin bir yabancı tarafından çocuğun eksibisyonizme<br />

maruz kalmasıyla bir aile bireyi tarafından tekrarlayan tacize maruz kalmasının etkileri<br />

tabii ki farklı olacak.<br />

Sonuç olarak bu çocuk karşımıza; akademik başarının düşmesi; anksiyete, depresyon<br />

dissosiyasyon; çaresizlik hissi, duygusal dalgalanmalar; obsesif-kompülsif davranışlar, paranoya<br />

hatta psikozla da gelebiliyor. Yaşına uygun olmayan cinsel davranışlar gösterebiliyor;<br />

psikosomatik sorunlarla karşımıza çıkabiliyor; intihar girişimi; evden kaçma ve madde bağımlılığı<br />

gibi davranışlar gösterebiliyor.<br />

Tanı önemli bu kadar ciddi sorunları olan bireylerde. Özellikle ülkemiz gibi kapalı <strong>toplum</strong>larda,<br />

istismar edilenin ya da onun yakınlarının bu konuyu profesyonellere bildirme olasılığı<br />

çok düşük. Bu nedenle de çocukluk çağı cinsel istismarının saptanmasında çocukla<br />

teması olan profesyonel meslek gruplarına ciddi işler düşüyor.<br />

18 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Bu temas da okul öncesi dönemde hekimle, okul sırasında ise öğretmenle söz konusu. Ve<br />

biz hekimlerin ve öğretmenlerin özellikle istismara uğramış çocukların bulguları açısından<br />

bilgili olması gerektiğini düşünüyoruz. Bunun da birinci basamağı önce güvene dayalı ilişki<br />

kurmak: Yani öğretmen okulda çocuklara dayak atmaya devam ederse, o çocuk hiçbir zaman<br />

evde yaşadığı ya da mahallede yaşadığı istismarı öğretmenine haber vermeyecektir diye düşünüyorum.<br />

Çocuk hekimlerinin bu vakaların ortaya çıkmasında başarılı olabilmesi için de, rutin<br />

muayeneler sırasında cinsel istismarı düşündürecek fiziksel ve psikolojik bulgular açısından<br />

hastayı değerlendirmesi gerekiyor. Yalnız burada unutulmaması gereken bir nokta, çocuk<br />

istismarının yol açtığı psikolojik bulgular sadece istismara özgü değil, birçok başka nedenle<br />

de ortaya çıkabiliyor. Bunlar sadece şüphelenmeyi sağlayacak; kesin tanı için öykü, fizik<br />

muayene ve/veya laboratuvar bulgularından yararlanılacak. Özellikle öyküsünde gece korkuları,<br />

gece idrar kaçırma, okul başarısızlığı, evden kaçma ve psikosomatik yakınmalar olan<br />

çocukların cinsel istismar açısından değerlendirilmesi lazım. Yabancı cisimleri tekrar tekrar<br />

vajinasına yerleştirme eğiliminde olan çocukların, cinsellikle ilgili bilgi düzeyi yaşına uygun<br />

olmayan çocukların, yaşına uygun olmayan cinsel davranışlar gösteren çocukların, yine genital<br />

bölgenin ellenmesi, öpülmesiyle ilgili sıkça sorular soran çocukların, cinsel içerikli<br />

oyunlar oynayan çocukların, mutlaka cinsel istismar açısından ele alınması lazım. Nadiren<br />

de bir ergenin gebeliği uzun süren bir istismarın ilk bulgusu olarak karşımıza çıkabiliyor.<br />

Cinsel istismarın bir sonucu da, cinsel yolla bulaşan hastalıklar demiştik. Burada bazı cinsel<br />

yolla bulaşan hastalıklar, perinatal geçişli değilse bunlar cinsel olarak aktif olmayan bir<br />

kız çocuğunda veya bir erkek çocukta mutlaka cinsel istismar düşünülmesini gerektiren hastalıklar.<br />

HIV enfeksiyonu içinse yine perinatal geçişin yanı sıra, transfüzyonla geçiş olmadığı<br />

takdirde yine istismar açısından tanı koydurucu oluyor. Trikomonas da istismar olasılığı<br />

yüksek bir enfeksiyon ancak başka yolla bulaşması da mümkün. Kondülamata da öyle, cinsel<br />

istismar olasılığı var ama başka yollarla da bulaşabilir. Genital herpes de aynı gruba giriyor.<br />

Yalnız genital herpes ağız çevresindeki bir uçuğu çocuğun kendisinin genital bölgeye<br />

taşımış olma olasılığı yüksek, o yüzden genital herpes saptanan bir çocuğun yakın zamanda<br />

ağız bölgesinde bir uçuğunun olup olmadığının sorgulanması lazım. Bakteriyel vajinozis, ergenlik<br />

döneminde sık rastlanan bir problem, bunda ise cinsel istismar olasılığı sıfır.<br />

Biraz da çocuk ve pornografiden bahsedecek olursak, çocuk pornografisini cinsel istismarın<br />

bir türü olarak kabul ediyoruz. Ve yine fiziksel ve ruhsal gelişimini tam olarak tamamlamayan<br />

çocuğun kendi bedeni üzerinde karar verme yetisi de gelişmemiş olduğundan,<br />

suç kabul edilmekte çocuk pornografisi. Ancak günümüzde internet aracılığıyla çocuklar,<br />

hem cinsel istismara uğrayabiliyorlar hem de çocuk pornografisinin aracı olabiliyorlar. İnternet<br />

pedofiller için birbirleriyle güvenli ve gizli bir biçimde buluşabilecekleri bir ortam<br />

oluşturmuş durumda ve çocukları istismar etmeleri de kolaylaşabiliyor.<br />

Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi’ne göre çocuk pornografisi kavramı şu şekilde<br />

tanımlanıyor: Cinsel anlamda müstehcen bir eyleme reşit olmayan bir kişinin katılımı veya<br />

bu eyleme reşit görünmeyen bir kişinin katılımı veya reşit olmayan bir kişinin katılımını<br />

gösteren, gerçek ya da gerçeğe benzer görüntüleri ifade ediyor. Bu görüntüler, fotoğraf, film,<br />

CD veya video kayıtları şeklinde olabiliyorlar. İstismarcının özel kullanımı için hazırlanmış<br />

olmaları önemli değil, yine de pornografi kavramına giriyor. Ancak günümüzdeki dijital teknolojilerdeki<br />

ilerlemeler ve internetin yaygınlaşması, çocuk pornografisi suçunun internet<br />

üzerinden işlenmesini engellemeyi de zorlaştıran bir durum.<br />

Biraz pedofiliden bahsedecek olursak: Bu bir tür cinsel davranış bozukluğu. Pedofiller<br />

ya sürekli olarak ya da zaman zaman 12-13 yaş altındaki çocuklara yöneliyorlar, cinsel do-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

19


yuma ulaşabilmek için. Bunun bir tercih mi yoksa bir hastalık mı olduğu tartışmalı ama patolojik<br />

bir davranış olduğu konusunda bir görüş birliği var. Ve bu kişiler çocuklara karşı engelleyemedikleri<br />

çok şiddetli bir cinsel arzu yaşıyorlar. Kurban tercihleri de cinsiyet<br />

açısından farklı olabiliyor: bir kısmı sadece erkekleri bir kısmı kızları, bir kısmı ise her iki<br />

cinsiyeti birden tercih edebiliyor. Çoğunlukla geçmişlerinde istismara uğramış, ruhsal olgunluğunu<br />

tamamlayamamış, zayıf heteroseksüel becerileri olan ve kolay incinebilir, impulsif<br />

ve zayıf bireyler.<br />

Kısaca bu pedofili kavramından da anlayabileceğimiz gibi, istismarın önlenebilmesi, ileride<br />

kişinin istismarcı olmasını da engelleyebilecek bir çalışma. O yüzden de önemli. Yani<br />

görünen o ki çocuk istismarı önlenebilirse, pedofillerin sayısı da azalacak.<br />

Çocuk pornografisinin çocuklar üzerinde ne gibi etkileri olduğuna bakarsak; bu etkileri<br />

saptamak çok kolay değil, çünkü pornografi bir ticaret aracı ve suç, bu suçu işleyenler de kullandıkları<br />

çocukların saptanmasını engellemek için her türlü yola başvuruyorlar. Bir diğer<br />

neden de; pornografi tanımı ülkeden ülkeye değişebiliyor. Ama biz hekimler ve sağlıkçılar<br />

olarak, çocuk pornografisini de bir çeşit cinsel istismar olarak kabul ettiğimize göre, bu çocukların<br />

da diğer cinsel istismar mağdurları gibi sağlıklarının olumsuz yönde etkilenebileceğini<br />

düşünebiliriz. Pornografinin bir diğer etkisi de şu: Çocuklar pornografiye alet<br />

olmasalar bile, internette başka bir nedenle dolaşırlarken, ki bazı ev ödevi sitelerinden bile<br />

çıkabiliyor bu –ben kendi çocuğumda yaşamıştım– direkt pornografi sitelerine bağlanabiliyorlar.<br />

Ve burada karşılaştıkları görüntüler nedeniyle de zarar görebiliyorlar. Ki yapılan araştırmalar,<br />

internette pornografiye maruz kalan çocukların da daha erken yaşta cinsel ilişkiye<br />

girdiklerini ya da girme eğiliminde olduklarını ve cinsel tercihlerinin de oral ve anal seks şeklinde<br />

değiştiğini göstermiş. Çünkü bu çocuklar normal cinsel davranışları seyrettikleri pornografik<br />

görüntülerdeki gibi zannettikleri için benzer cinsel davranışları gösterme eğiliminde<br />

oluyorlar.<br />

Peki, bu kadar ciddi bir konu olan çocuk istismarında ne gibi düzenlemeler yapılmış? Bir<br />

kere Çocuk Hakları Sözleşmesi 32, 34, 35. maddeleriyle tarafları bu konuda önlem almaya<br />

çağırıyor. Yine ILO sözleşmesinde bu konuyla ilgili maddeler var. Bir de Budapeşte’de imzalanan<br />

Siber Suç Sözleşmesi’nde de, bir bilgisayar sistemi üzerinden, çocuk pornografisi<br />

üretilmesi, o sitelere erişim sağlanması, pornografinin dağıtılması ya da yayılması veya kişinin<br />

kendisi için bir bilgisayardan pornografik görüntüler elde etmesi, bunları saklaması<br />

suç olarak tanımlanıyor.<br />

Ülkemizde de bu konuda çalışmalar yapılıyor, zaman zaman basında da duyuyoruz ama<br />

tabii baş edilmesi çok zor bir konu olarak karşımızda duruyor.<br />

İlginiz için çok teşekkür ediyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Sayın Alikaşifoğlu’na çok teşekkür ediyoruz. Aklımızı<br />

karıştırdı, biraz da ürküttü ama zannediyorum konuşacak çok şey var. Ben gene kendi hakkımı<br />

kullanacağım: İstismarı tarif ederken, fiziki bir temas şart mı? Yani bağırmak, kızmak,<br />

aşağılamak; yani onları listeye koymadık ama…<br />

Doç. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu: Ben bahsetmedim ama tabii ki bir çocuğun aşağılanması,<br />

hakarete uğraması, yetersizliğinin sürekli yüzüne vurulması şeklinde yaşanan duygusal<br />

istismar da olayın ciddi bir boyutu. Belki de her çocuğun hayatının bir döneminde<br />

karşılaştığı bir problem.<br />

20 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Toplum olarak bunu bir terbiye aracı olarak gördüğümüz<br />

için kimse bunun istismar olduğunu düşünmüyor. Hakikaten bayağı bir anlatmamız, öğretmemiz<br />

gereken konulardan birisi.<br />

Salondan katkılarınız ve sorularınız varsa.<br />

(Sessizlik)<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Salon sarsılmış vaziyette, öyle görünüyor.<br />

(Gülüşmeler)<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Buyurun.<br />

Dinleyici: Ben bir genel cerrah olarak bu konuda şunu sormak istiyorum: Bu konuda<br />

çözüm nedir? Yani istismarı nasıl önleyebiliriz? O konuda bir şey söylemediniz gibi geliyor<br />

bana. İkincisi, asıl sorun bizde, biz cerrah olarak da çok rastlıyoruz böyle vakalara, genellikle<br />

travma diye değerlendirip çok fazla üstüne gitmiyoruz. Yani bunu bir özeleştiri olarak<br />

söylüyorum. Üstüne gidersek ne yapacağız? Orada sorun var. Savcılığa başvurmamız lazım,<br />

çünkü orada, acilde olayı çözemeyiz. O anda anne getirmiş, baba getirmiş çocuğu, hırpalanmış<br />

bir çocuk. Yani bunda sizin tavrınız nasıl oluyor? Özellikle fakültenizde. Maalesef biz<br />

doktorlar olarak bu konuda çok vurdumduymazız ve bu konuda bir şeyler yapmamız gerektiğini<br />

hissediyorum. Ben Travma Derneği’nde de yönetim kurulundayım. Bu konuları da<br />

biz çok işledik. Bunlara nasıl çözüm buluruz bu konuda biraz bilgi istiyorum sizden.<br />

Doç. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu: Şimdi, istismarın önlenmesi için, tabii hekimler olarak<br />

alabileceğimiz sorumluluklar var. Bunları konuşmamın başında da söylemiştim: Çocuk<br />

gelişimi konusunda bilgilendirmek. Yani özellikle fiziksel istismardaki problem, tahammülsüzlük<br />

olarak karşımıza çıkıyor değil mi? Şimdi aile, çocuğun o davranışının o yaş için<br />

uygun bir davranış olduğunu ve bir süre sonra, bu davranışların kaybolacağını bildiği anda<br />

sabrı artacaktır. Yani burada çocuğu izleyen hekimlere bir rol düşüyor: Çocuk gelişimi konusunda<br />

aileleri bilgilendirmek. Bir diğer rol eğitimcilere düşüyor: yani ilkokullardan başlayarak,<br />

çocuk gelişimi ve ebeveyn konusunda derslerin mutlaka müfredat programında bir<br />

şekilde yer alması lazım. Bu genel anlamda daha <strong>toplum</strong>sal bir sorumluluk.<br />

Bir de, demin sözleşmelerden bahsettim ama yasalar bu sözleşmeleri tümüyle kapsayacak<br />

şekilde henüz ülkemizde tamamlanmış değil. Bu tip yasal düzenlemelerin, tamamlanması<br />

lazım. Gerçi son bir iki yıldır çarpıcı bir şekilde istismarcılara verilen ciddi ağır cezalar gazetelere<br />

yansıyabiliyor ama bu bütün <strong>toplum</strong>un duygularının kabarmasına neden olan olaylarda<br />

söz konusu. İlla bir çocuğun o düzeyde hırpalanması da şart değil ciddi bir ceza görmesi için.<br />

Üstümüze düşenler bunlar: yani çocukları izleyen hekimler, eğitimciler birinci basamaktır. Ve<br />

yasa koyucuların görevlerini yerine getirmesi lazım. Şimdi bu çocukların tespiti ve sonrasına<br />

gelince, belki <strong>İstanbul</strong>’da biz biraz daha şanslıyız, bu tip toplantıların bence hekimler arasında<br />

ortak yürütülmesi lazım. Çocuk camiası biraz daha birikimli olabilir neler yapılması gerektiği<br />

konusunda, ama cerrahi ortopedi, beyin cerrahisi klinikleriyle ortak toplantılar ve eğitimler düzenlenmesi<br />

lazım bence, tanının konulabilmesi açısından ve hekim duyarlılığının artırılabilmesi<br />

açısından. Bir de tanı koyduğunuzda yapılabilecekleri öğrenmemiz açısından.<br />

Şimdi bizim uygulamamız şu: <strong>İstanbul</strong> Barosu’nun Çocuk Hakları Merkezi var. Çocuk<br />

Hakları Merkezi, istismara uğramış çocuklar için bir avukat yönlendiriyor. Kendi içlerinde<br />

bir organizasyonları var. Böyle bir vaka bizim acilimize geldiğinde ya da büyük acilden bize<br />

haber verildiğinde, hastane polisimizle bu işleri çözmemiz mümkün değil. Çünkü polisimiz<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

21


de “E ne olacak, annesi-babası, verin götürsün” gibi bir yaklaşım içerisinde olabiliyor. Onun<br />

için biz direkt avukat arkadaşlarımızı arıyoruz. Onlar savcılığa suç duyurusunda bulunuyorlar.<br />

Yalnız burada hekim olarak bize düşen bir görev, o çocuğu taburcu etmeden, savcılıktaki<br />

işlemleri bitene kadar hastanede tutmak. Ve biz hastanede tutuyoruz çocuğu. Savcılık<br />

incelemesi sonucunda o çocuk sosyal hizmetlere mi yerleştirilecek, ailesine iade mi edilecek?<br />

O olay netleştikten sonra da taburcu işlemini yapıyoruz. Ama olayı direkt Baro’daki arkadaşlara<br />

bildiriyoruz. Çünkü onlar bu konuda çalışan bir merkez.<br />

Prof. Dr. Özdemir Aktan: Hüseyin Demirdizen’in zannediyorum bu konuda bize bir<br />

sorusu var.<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Benim bir sorum olacak: Şiddetle istismar eşanlamlı mı?<br />

Yani öyle mi algılamamız lazım? İstismar denilince başka bir boyut var sanki? İkincisi değişik<br />

düzeylerde şiddete ve istismara uğramış bireylerin şüphesiz çok az bir kısmı sağlık kurumlarına<br />

gidiyordur. Bunlardan da çok azı gerçekten, artık iyice yaşam bütünlüğünün<br />

zedelendiği, sosyal durumların zedelendiği durumlar için geçerli olabilir. Büyük bir bölümü<br />

aslında benim algılamam açısından bir, tabii farkında olmadan yapılan yanlışlıklar da var.<br />

Çünkü bunları doğrudan şiddet gibi bilerek ve isteyerek yapılmış davranışlar gibi <strong>toplum</strong>la,<br />

ailelerle paylaşmaya başladığımız zaman çok ciddi bir direnç oluşabilir. Tabii ki sağlıkçılar<br />

çok önemli ama sorun için çözüm çok uç bir yerde duruyor. Daha büyük bir bölümü başka<br />

nedenlerle temaslar ve sanki kapsamlı programlar gerekiyor. Sosyolojik olarak, kültürel olarak<br />

daha henüz okul öncesindeki ilişkilerdeki çok daha geniş bir organizasyona ihtiyaç var.<br />

Belki sağlıkçıların etkisi bunun görünen-görünmeyen etkilerini biraz daha iyi görünür hale<br />

getirerek onun erken algılanmasını yani diğer sağlık çalışanları hekimlerin dışında hem de<br />

<strong>toplum</strong> açısından daha erken algılanmasına dönük bir katkı olabilir spesifik olarak üretebileceğimiz<br />

klinik ve hukuki şeylerin yanı sıra diye düşünüyorum. Ama ilk soru gerçekten<br />

şiddet ve istismar aynı mıdır?<br />

Doç. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu: Tabii şiddet çok geniş bir kavram ama bir olayın istismar<br />

olabilmesi için bir çocuk ve bir yetişkinin karşı karşıya gelmesi lazım. Yani bir çocuğun<br />

bir çocuğa şiddet uygulaması da söz konusu olabilirdi. Yani iki çocuk kavga eder ama<br />

biz ona çocuk istismarı demiyoruz. Burada olayları tam değerlendiremediği, kendi bedenini<br />

koruma konusunda yetersiz kaldığını düşündüğümüz bir çocuk söz konusu, karşısında ise bir<br />

erişkin. Bu erişkin de -özellikle fiziksel istismar için, cinsel istismar için böyle demeyelimo<br />

çocuğu gözetmek bakmak, geliştirmek, eğitmek gibi sorumluluğu olan bir kişi olduğu<br />

zaman istismardan söz ediliyor. Yani bir öğretmen, bakıcı, anne baba, erişkin yaştaki ağabey,<br />

abla gibi ele alabiliriz. Yani istismar dediğimiz olay bu. Şimdi Hüseyin Bey’e hem katılıyorum,<br />

hem de şöyle katılmıyorum hekimler açısından söyledikleri konusunda; her çocuk tabii<br />

yüzde 100’e ulaşmamız söz konusu değil ama gebelerimizin de -çok oran veremem amayüzde<br />

yetmişi hastanede doğuruyor diye biliyorum. Bir kısmı da evde sağlıkçı gözetiminde<br />

doğuruyor. Demek ki annelerin büyük bir kısmı sağlık kısmıyla temasa geçiyor. Ve bebekler<br />

öyle ya da böyle estek köstek ilk bir yaşta sağlık ocaklarıyla temastalar. Şimdi hekimin<br />

bir tedavi edici rolü var bir de önleyici rolü var. Önleyici rolümüz herhalde daha hamilelikteyken<br />

aileleri bilgilendirmek. Rutin çocuk muayenesinde de yine anneye, babaya çocuk gelişimi,<br />

istismarın ne olduğu hakkında bilgi vermek lazım. Tabii en önemli şey ise eğitim<br />

sisteminde geçiyor. Okullarda zorunlu eğitim sırasında bu konuda tüm çocuklara ulaşabilen<br />

bir eğitim programı hazırlanması lazım.<br />

22 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Murat Arslan: Ben de duygusal istismarla ilgili bir soru sormak istiyorum. Öncelikle<br />

istismara giriyor mu onu merak ediyorum? Öncelikle her yaşın bir öğretisi, yani bilince göre<br />

öğreti yapabilirsiniz çocuklara, çocuklar bunu algılayabilirler. Günümüzde kuran kursları<br />

var. Onlar belirli bir yaşın altındaki çocukları alıyorlar, eğitiyorlar. Bu bilinç yetiyor mu?<br />

Hurafelerle gerçek dışı bilgilerle, çünkü eğitim standart değil ben onu biliyorum. Dolayısıyla<br />

bu bir istismar mıdır? Böyle çocuklarla karşılaşıyor musunuz? Benim korkularım bu.<br />

Doç. Dr. Müjgan Alikaşifoğlu: Yani Kuran kursları olarak bakmayalım da herhangi bir<br />

dini eğitime çocuğun kendi isteği dışında zorlanması ve böyle bir eğitim kurumuna katılmak<br />

zorunda bırakılması istismar tabii ki. Hem gelişimini olumsuz yönde etkileyecek hem duygusal<br />

açıdan. Bir de o tip yerlerin aslında çok da disipline dayalı olduğunu düşünürsek muhtemelen<br />

fiziksel istismarın görüldüğü yerler olarak karşımıza çıkacaktır. Son dönemde<br />

niyeyse kliniğimizde azaldı bu çocuklar, ama 2000’den önce biz Cerrahpaşa’da çalıştığımız<br />

için Fatih bölgesinde çok fazla vardı bu tip yatılı Kuran kursu denilen yerlerden. Ve o bölgeden<br />

çok ciddi psikosomatik şikâyetleri olan (gece korkuları, altını ıslatma) çocuklar -yaşı<br />

da çok önemli değil, 14-15-16 yaşında olan kocaman çocuklar da- geliyordu. Zaman zaman<br />

acilimize intihar girişiminde bulunmuş kızlar gelir. Bu tip kurslarda -ya da sadece kurs diye<br />

bakmayalım, bunlar üniversitede okurken de bu tarz evlerde yaşıyorlar- o tip yerlerde barınan<br />

ve kendine zarar verme eğiliminde olan ya da kendine zarar veren çocuklarla da karşılaşıyoruz.<br />

E tabii bu bir istismar. Zaten Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde de çocuğun bu tarz<br />

organizasyonlardan da korunması gerektiği tanımlanmış.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Sayın Alikaşifoğlu’na çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten<br />

çok zor bir konuyu bizlere mükemmel bir şekilde aktardı. Ama buradan çıkaracağımız mesaj<br />

herhalde <strong>toplum</strong>sal bilincimizi artırmak ve görmezden gelmeyi biraz yok etmeye çalışmak.<br />

Ben tüm konuşmacılara teşekkür ediyorum. Ufak bir anons var galiba.<br />

Çiğdem Şahin (Sunucu): Şimdi 20 dakikalık bir aramız var. 20 dakika sonra <strong>kurultayı</strong>mız<br />

ikinci oturumla devam edecektir.<br />

II. OTURUM<br />

OTURUM BAŞKANI: Doç. Dr. Murat ARSLAN<br />

Çiğdem Şahin (Sunucu): Kurultayın ikinci oturumunu açıyorum. İkinci oturumun başkanlığını<br />

<strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası Başkanı Doç. Dr. Murat Arslan yönetecek. İkinci<br />

oturumun ilk konuşmacısı, Veteriner Hekim İsmet Çolakel. Oturum başkanı ve sayın konuşmacıyı<br />

kürsüye davet ediyorum.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Herkese merhaba, hoş geldiniz. <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler<br />

Odası adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu kurultay bizim için çok önemli aslında. Türkiye’de<br />

veteriner halk <strong>sağlığı</strong> maalesef hiç anlaşılmamış durumda. Aynı zamanda koruyucu<br />

hekimlik içerisinde, veteriner hekimliğin önemi ile ilgili bilgi yetersiz. Dolayısıyla bu ortamlarda<br />

özellikle bu elit kitleyle konuyu tartışmak, bunu paylaşmak bizim için çok önem<br />

arzediyor.<br />

Gerek hekimlerin karşılaştıkları sorunlar gerekse yaşanan örnekler kıyaslandığında aslında<br />

hiçte birbirinden ayrı olmayan konular olduğu görülebilir. Az önceki iki konuşmacı-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

23


dan iki çıkarım yaptım, Bir tanesi ilaçların fazla kullanımı ile ilgili florlada meydana gelen<br />

problemler, aynı şekilde veteriner hekimlikte de söz konusu. Diğeri cinsel istismarla ilgili<br />

konu, hayvanlarda da cinsel istismar sıkça rastlanılan bir konu, üzerinde durulması gereken<br />

bir konu. Hukuksal açıdan da benzerlik var. Veteriner Hekimlikte de yaptırımı caydırıcı<br />

değil. Değerli katılımcılar bu oturumda biraz önce söylediğim gibi hiç de birbiri ayro olmayan<br />

iki konu işlenecek. Birincisi Sayın İsmet Çolakel tarafından verilecek; “Sağlığın Korunmasında<br />

Veteriner Hekimliğin Rolü ve Önemi”. Buyurun sayın Çolakel<br />

Toplum Sağlığının Korunmasında<br />

Veteriner Hekimliğin Rolü ve Önemi<br />

Veteriner Hekim İsmet ÇOLAKEL<br />

Veteriner Hekim İsmet Çolakel: Teşekkür ederim sayın başkan. Sayın katılımcılar<br />

hoş geldiniz. Ben elimden geldiğince veteriner <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nın, insan <strong>sağlığı</strong> üzerindeki<br />

önemini ve etkilerini anlatmaya çalışacağım. Aslında veteriner <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> veya insan<br />

<strong>sağlığı</strong> birbirinden ayrılmaz bir bütün. Bunları vurgulamaya çalışacağım.<br />

Veteriner Halk-Toplum Sağlığı Nedir?<br />

Beşeri hekimlikte olduğu gibi, Veteriner Hekimlikte de Veteriner Halk-Toplum <strong>sağlığı</strong> deyimi<br />

vardır. WHO tarafından yapılan tanımda; Veteriner Tıp Biliminin öğrenilmesi ve uygulanması<br />

amacıyla, insanların fiziksel, sosyal refah ve <strong>sağlığı</strong>na yönelik olarak yapılan tüm<br />

hizmet ve katkıların tamamı denmektedir.<br />

Veteriner Tıbbının, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nın oluşturulmasında, devamlılığı ve artırılmasına olan<br />

katkısının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Tarihin ilk yazılı belgelerinde insan hekimliği<br />

yanında hayvan hekimliğinin de yer aldığı görülmektedir.<br />

Veteriner Halk-Toplum Sağlığı deyimi sadece, çiftlik hayvanı yetiştiriciliği, gıda üretimi<br />

ve güvenliği, hayvanların gücünden faydalanılması ve taşımacılıkta kullanılmasından ibaret<br />

değildir. Aynı zamanda, Hayvan hastalıkları üzerine yapılan çalışmalar ve bu hastalıkların<br />

kontrolü, hem enfeksiyöz insan hastalıklarının kontrolünün bilinmesine ve öğrenilmesine<br />

hem de çevre kalitesinin iyileştirilmesine yönelik bir temel teşkil etmektedir.<br />

Geçmişten bugüne beraber gelen her iki hekimlik dalı, günümüzde <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> yönetimi,<br />

karantina, kitlelerin tedavisi ve aşılanması, bilhassa zoonotik kökenli hastalıkları kontrol<br />

açısından birlikte hareket etmektedir. Çünkü hayvanlardan insanlara bulaşabilen hastalık<br />

sayısı 200’ün üzerindedir. Bu yüzden aslında hayvan <strong>sağlığı</strong> demek, insan <strong>sağlığı</strong> demektir.<br />

Genel Hekimlik<br />

Genel hekimliğin temel hedefi koruyucu hekimliktir.<br />

Bir hekimin 3 ana hedefi vardır.<br />

İnsanları hasta etmemek<br />

Hastalıkları zamanında teşhis ederek başkalarına bulaşmasını önlemek<br />

Hastaların tedavilerini takip etmek<br />

Veteriner Hekimlerin Görev ve Hedefleri<br />

Salgın hastalıklarla savaşarak hem hayvanların <strong>sağlığı</strong>nı korumak hem de hayvanlardan<br />

insanlara geçebilecek zoonotik hastalıkların bulaşmasını önlemek<br />

24 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


İnsan yaşamında, önemli bir yer tutan hayvansal kökenli ekonomiye katkı sağlamak.<br />

Hayvanları hastalıklardan koruyup sağlıklı tutarak, insan beslenmesinde önemli bir yere<br />

sahip olan hayvansal kökenli gıdaların, hijyenik, güvenilir ve uygun şartlarda insanlara sunulmasını<br />

sağlamak.<br />

Veteriner hekimin en önemli görevlerinden biri de salgın hastalıkları önlemek ve hastalık<br />

ortaya çıktığında en kısa zamanda yok etmektir. Veteriner hekimlik daima bu faaliyetleriyle<br />

insan hekimliğine ve <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na katkıda bulunmaktadır. Tıp tarihinde bir çok<br />

önemli keşifler Pasteur zamanında olduğu gibi zamanımızda da insan ve hayvan hekimlerinin<br />

birlikte çalışmaları ile olmuş ve olmaya da devam etmektedir.<br />

Günümüzde bilimsel karşılaştırmalı beşeri tıp kuruluşları ile veteriner hekimlik alanında<br />

<strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na yönelik bilimsel bir ilişki bulunmaktadır. Bu bilimsel iş birliği, veteriner hekimlik<br />

hizmetlerinin <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na olan katkısını ortaya koymaktadır. Genel anlamıyla<br />

sağlık hizmetleri, özelde ise temel sağlık hizmetleri çok yönlü ve yaygın hizmetlerdir.<br />

Temel sağlık hizmetleri ülke <strong>sağlığı</strong>nın tümünü ilgilendiren bir kavram ve örgütlenme biçimidir.<br />

Bu nedenle Sağlık Hizmetleri yalnızca Sağlık Bakanlığı veya beşeri sağlık mensupları<br />

tarafından verilemeyecek kadar geniş boyutlu olması sebebiyle bir ekip çalışmasını,<br />

sektörler arası işbirliğini zorunlu kılması ve gerektirmesi nedeniyle beşeri tıp ile veteriner<br />

tıbbı arasındaki iş birliğinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.<br />

Tarım ve Sağlık Bilimleri ile Veteriner Hekimliğin İlişkisi<br />

İnsan ve hayvan arasındaki yakın bağlantı sonucu ortaya çıkan veya çıkabilecek sağlık<br />

sorunlarının giderilebilmesi için <strong>toplum</strong>a götürülecek sağlık hizmetlerinde sektörler arası<br />

işbirliği zorunluluk gerektirmesine rağmen, geçmişte veteriner hekimler, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> ve<br />

sağlık uygulamaları görevlerinin çoğunu, hükümetlerin tarımsal sektörlerinin bünyelerinde<br />

yürüttükleri için, istemedikleri halde, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> hizmetlerinden, II. dünya savaşı sonrasına<br />

kadar ayrı kalmışlardır.<br />

Bu durum II. dünya savaşı ve onu takip eden kritik süre boyunca devam etmiş ve daha<br />

sonra savaşı izleyen yıllarda ortaya çıkan “Toplum Sağlığı” anlayışı, diğer bazı meslekler yanında<br />

veteriner hekimliğin de, insan <strong>sağlığı</strong> konusundaki önemini ortaya çıkarmış, ülkelerin<br />

çoğu veteriner hekimlik ile diğer <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> kuruluşları arasında sektörler arası ortak<br />

bir çalışma ortamının yaratılmasının önemini anlamışlar ve harekete geçmişlerdir.<br />

Toplum <strong>sağlığı</strong> için veteriner hekimler ve diğer bilim dalları arasındaki birlikte çalışma<br />

ortamının yaratılmasına olan ihtiyaç, Tarım ve Sağlık Bilimleri ile Veteriner Hekimliğin İlişkisi<br />

ve diğer sektörel ilişkiler çerçevesinde WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ve ulusal gıda kontrol<br />

standartları, beslenme ve salgın hastalıklar, kuduz kontrolu, kırsal alanda yapılan <strong>toplum</strong><br />

<strong>sağlığı</strong> çalışmaları, laboratuvar hizmetleri ve insan hastalıkları araştırmaları ile bağlantılı<br />

tüm ilgili kuruluşlar tarafından dile getirilmektedir.<br />

Veteriner Toplum Sağlığı, ilk bakışta genel olarak hayvan hastalıklarının muayene ve<br />

kontrol edilerek gıda üretimi ile olan ilişkisinden gelişerek hayvan popülasyonlarına karşı<br />

oluşturulan oryantasyon sonucunda ortaya çıkmış, kaynağını epidemiyolojik inceleme ve<br />

kontrol metotlarından almaktadır. Veteriner Toplum Sağlığı faaliyetleri, doğrudan bireye yönelik<br />

hizmet götüren diğer <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> faaliyetleriyle birlikte çalışmak zorundadır.<br />

Veteriner Toplum Sağlığının faaliyet alanı oldukça bilimsel ve geniş olup sadece veteriner<br />

hekimleri kapsamayıp, aynı zamanda doktorlar, hemşireler, mikrobiyologlar gibi hayvan<br />

kaynaklı hastalıkların tedavi ve korunmasına katkıda bulunan herkesi içine almaktadır. Kısacası<br />

veteriner <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>; insan <strong>sağlığı</strong>nın korunmasına yönelik sunulan veteriner hekimlik<br />

hizmetleri topluluğunu oluşturur.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

25


Son yirmi yıla baktığımızda insanları etkileyen hastalıkların yaklaşık %75’i hayvanlardan<br />

ya da hayvansal kökenli ürünlerden kaynaklanan patojen’lerin meydana getirdiği saptanmış<br />

bulunmaktadır. Bu hastalıkların bir çoğu, geçmişte çeşitli vasıtalarla uzak mesafelere<br />

yayılmış ve küresel ölçekte sorun yaratmış ve yaratmaktadır. Gittikçe küreselleşen ve globalleşen<br />

dünyamızda bu hastalıkların küresel boyut kazanması nedeniyle gelecekte de sorun<br />

yaratma potansiyeli oldukça yüksektir.<br />

Hekimlik hizmetlerinin birinci ödevi olan koruyucu hekimlik hizmetlerinin, yalnız beşeri<br />

hekimlerce yapılması olanağı kalmamıştır. Sağlık hizmetlerinin karşılanması için kurulacak<br />

ekibin kimlerden oluşacağı sorusunun yanıtı, çözümlenecek soruna göre değişmektedir.<br />

Bazı meslekler bu ekibin sürekli üyesi, bazıları da çözümlenecek soruna göre geçici üyelerinden<br />

biridir. Veteriner hekimlik mesleği sağlık ekibinin sürekli olan üyelerinden biridir.<br />

Ancak üç önemli konu vardır ki veteriner hekimlerin sağlık ekibinin en önemli ve ayrılmaz<br />

üyelerinden biri olmalarını mecbur kılmaktadır. Şöyle ki;<br />

Beslenme<br />

Besin Hijyeni<br />

Zoonozlar<br />

Bu üç konu veteriner hekimliğin <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>ndaki önemini ortaya koyan önemli unsurlar<br />

olup <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> hizmeti veren ekibin, bir çok konuda önemli üyesidirler. Dolayısıyla<br />

<strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> bakımından baktığımızda İnsan <strong>sağlığı</strong>nın, hayvan <strong>sağlığı</strong> ile<br />

ayrılamayacak şekilde bağlantılı olduğu ortaya çıkmaktadır.<br />

Veteriner hekimler hayvan hastalıkları hakkında olduğu kadar, bu hastalıkların ekoloji,<br />

ekonomi, insan toplulukları ve kültürleri üzerindeki etkilerini de bildikleri için sürdürülebilir<br />

Toplum Sağlığının daha üst seviyeye çıkarılmasına yönelik yeni metotların geliştirilmesi<br />

ve uygulanmasında bugüne kadar aracı olmuşlar ve gelişmekte olan ülkelerde aracı olmaya<br />

devam etmektedirler. Bu metotlar ekosistem kaynaklı, kültürel açıdan yapılabilir, ekonomik<br />

açıdan gerçekçi ve uygulanabilir niteliktedir.<br />

En son literatür bilgilerine, göre insanlarda bulaşıcı hastalıklara sebep olabilecek, bulaşıcı<br />

özelliğe sahip 1.407 adet mikroorganizma identifiye edilmiştir.Bu mikroorganizmaların<br />

%58’i zoonotik nitelikte, toplam 177 adetinin tehlikeli olup olmamasına göre değişmekte,<br />

yine bu 177 adet patojen, infeksiyöz organizmadan %73’ünün (130 adeti) çok tehlikeli, zoonotik<br />

olduğu saptanmıştır.<br />

Görüldüğü üzere Veteriner Hekimler ve Beşeri Hekimler, çok eski zamanlardan beri Toplum<br />

Sağlığının gerektirdiği ihtiyaç ve zorunluluk dolayısıyla beraber çalışmışlardır. Bilhassa<br />

son 100-150 yılda dünya nüfusunun hızla artması, tıbbın gelişmesine rağmen yoğun insan<br />

ve hayvan hareketleri dolayısıyla zoonoz hastalıkların hızlı yayılım göstererek hayvanların<br />

olduğu kadar insanlarda da hastalıkla birlikte can kayıplarının artmasına sebebiyet vermiştir.<br />

Aynı zamanda daha önce var olduğu bile bilinmeyen Kırım Kongo Kanamalı Ateşi<br />

(KKKA), Kuş Gribi, SARS ve BSE gibi hepimizin bildiği zoonoz hastalıklar ortaya çıkmış<br />

ve insanları tehdit etmektedir.<br />

Tüm bu bilgiler ışığında, dünyadaki küreselleşme sonucunda önümüzdeki yıllar içerisinde<br />

veteriner hekimlik ve beşeri hekimlik arasındaki ilişkinin daha da güçlendirilmesi,<br />

<strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na yönelik bir ihtiyaç olarak ortaya çıkması kaçınılmaz olduğundan, insan<br />

topluluklarına yönelik Tolum Sağlığı faaliyetleriyle, bireye yönelik koruyucu hekimlik hizmetlerinde<br />

Veteriner Halk-Toplum Sağlığının ve veteriner hekimlik hizmetlerinin etkinliğinin<br />

arttırılmasının kaçınılmaz olduğunu ortaya koymaktadır.<br />

Tüm bu genel tanımlamalardan sonra ülkemizdeki durum ne? Şu anda maalesef bunun<br />

için çok güzel şeyler söyleyemiyoruz. <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası 1954 yılında ku-<br />

26 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ulmuştur. Türk Veteriner Hekimleri Birliği’nin kuruluş tarihi de aynıdır. O zamanlardan<br />

bugüne Veteriner hekimlerin yetkileri devamlı tırpanlanarak bugünkü yok seviyesine getirilmiştir.<br />

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 6000 olması gereken veteriner hekim kadrosu<br />

1900 civarındadır. Yukarıda sunduğum veteriner hekimliğin <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>ndaki rolü<br />

ve önemi dolayısıyla, bu durum sadece veteriner hekimler için değil, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> için<br />

de çok büyük sıkıntılar yaratmaktadır. Kuş gribini çok yakın zamanda yaşadık. 2005 yılı<br />

sonlarında Bakanlıktaki meslektaşlarımız, Belediyelerdeki veteriner hekimler canla başla<br />

çalıştılar ama, yetersiz kadro ile daha büyük ve yaygın bir zoonoz hastalık olduğunda ne<br />

olacağını hiç kimse bilmiyor. Hükümet çıkardığı yönetmelik ve kanun değişiklikleriyle<br />

Avrupa’ya sözde uyum adı altında değişiklikler yapmakta, devamlı veteriner hekimlik ve<br />

sağlık politikaları tırpanlanmaktadır. Katılımınız için teşekkür ederim. Bu arada bu sunumda<br />

faydalandığım Türkiye’de veteriner halk <strong>sağlığı</strong> konusunda çok değerli çalışmaları<br />

olan meslektaşım Adnan Serpen’e İzmir’den buraya kadar gelerek Kurultayımıza katıldığı<br />

için ayrıca teşekkür ediyorum. Sorularınız varsa alabilirim.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Oldukça detaylı sunumunuz için teşekkür ederim İsmet Bey.<br />

Tabii İsmet Bey, zamanı ekonomik olarak kullanmak için bazı konulara da değinemedi. Örneğin<br />

Dünya’da birçok örneği yaşanan bioterörizm var. Günümüzde gelişmiş ülkeler bu<br />

konularda önlemler alıyorlar. Bu önlemlerin merkezinde Veteriner hekimler yer alıyor. Bu<br />

anlamda da ülkemizin bu konuda çalışmalar yapması gerekiyor.<br />

Hep sağlık diyoruz, bu konuda çarpıcı bir rakam, belki yanlış anlaşıldı İsmet Bey’in<br />

söylediği. Sağlık Bakanlığı içerisinde bugün sadece 25 tane veteriner hekim var. Onların<br />

bir kısmı da belkide şu anda emekli olmuştur. Diğerleri de emekliliklerini bekliyorlar, dolayısıyla<br />

oldukça vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. Sorularınız varsa alabiliriz.<br />

Dinleyici: Bu 1900 mü 25 mi Sağlık Bakanlığı’ndaki veteriner sayısı?<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Türkiye’deki Sağlık Bakanlığı’nda toplam 25 adet, Tarım Bakanlığı’ndaki<br />

1900 adet bulunmaktadır. Yine belki çarpıcı olacak Çevre Bakanlığı’nda, hayvanları<br />

korumayla ilgili 5199 sayılı kanun çıktı biliyorsunuz, kanun bildiğiniz gibi halk<br />

<strong>sağlığı</strong>yla ilgili. 81 il var şu an Türkiye’de, bu 81 il içerisinde sadece 11 Çevre İl Müdürlüğü’nde<br />

veteriner istihdam ediliyor.<br />

Evet, soru, Adnan Serpen Bey.<br />

Adnan Serpen: Herkese merhaba. Ben şöyle bir katkıda bulunmak istiyorum... Adnan<br />

Serpen, İzmir Veteriner Odası Veteriner Halk Sağlığı Çalışma Grubu Üyesi.<br />

Veteriner halk <strong>sağlığı</strong> 1946 yılında Dünya Sağlık Teşkilatı kurulduktan 2 yıl sonra Amerikalı<br />

veteriner bir grup Martin Kaplan tarafından 1948 yılında oluşturuldu. Veteriner halk<br />

<strong>sağlığı</strong> oluşturulurken şu andaki modern tıbbın, halk <strong>sağlığı</strong>nın altyapısı oluşturuldu. Günümüzdeki<br />

modern halk <strong>sağlığı</strong> yapısı bunun üzerine kurulmuştu. Günümüze kadar bu süreç<br />

gelmektedir. Bunun beraberinde 1952 yılında ABD’de CDC laboratuvarı FDI’ya bağlı olarak<br />

kuruldu. Bu kurulan laboratuvarda multi-disiplinel çalışma başlatıldı. Çünkü 2. Dünya<br />

Savaşı sırasında çok ciddi hastalıklarla karşılaşıldı. İnsanlar çok ciddi zayiat verdi. Bunun<br />

bilincine varan ülkeler bu yapılandırmayı oluşturdular. Bugün CDC laboratuarı FDI’nın halk<br />

<strong>sağlığı</strong> hizmeti veren önemli bir laboratuvarıdır. Dünyaca ünlü araştırma merkezidir. Çok<br />

ciddi çalışmalar yapmaktadır halk <strong>sağlığı</strong>na yönelik.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

27


Tabii bunların bugüne kadar gelişine baktığımızda, hemen akabinde Avrupa Birliği’nde<br />

1950 yıllarında tekrar bir oluşum meydana geliyor. Sonra yine bu yapı içersinde 1898 yılında<br />

Amerika ile İspanya arasındaki savaş sırasında Amerika’nın kuruluşundan önce, yine Amerikan<br />

veteriner hekimleri, 1898 yılındaki bu savaşta gıda güvenliği konusunda görevlendirilmiş<br />

çok sayıda veteriner hekim hayatını kaybetmiş ve çok da başarılı görevler verilmiştir.<br />

Bunun üzerine 1916 yılında kolordu düzeninde bir askeri veteriner teşkilatı kurulmuş. Türkiye’de<br />

de NATO standartlarında buna benzer bir oluşum gerçekleştirilmiştir. Burada yapılan<br />

çalışmalar hem askeridir hem de sivil hayata yöneliktir.<br />

Özellikle tıp alanındaki birçok hastalıkların, sağlık sorunlarının çözümünde bu CDC laboratuvarında<br />

çalışmalar yapılmaktadır. FDI bünyesinde özel veteriner seksiyonu bulunmaktadır.<br />

Diğer bir konu; tabii bizde bu yapılanma maalesef gerçekleştirilmedi. 1960’tan<br />

sonra sağlıkta sosyalizasyon adı altında yapılan çalışmalara baktığımızda, halk <strong>sağlığı</strong>na yönelik<br />

sosyal devlet anlayışı öne çıktı. Sağlık Bakanlığı’nda çok güzel çalışmalar yapılmıştır.<br />

Özellikle bizim ülkemizdeki çok yaygın hayvan hastalıklarını gözönüne aldığımızda tıpkı<br />

CDC laboratuvarına benzer altyapı olması gerekmektedir. Çünkü 1985 yılında yapılan bir organizasyon<br />

sonucunda 1593 sayılı kanuna baktığımızda tabip, eczacı, veteriner asil üyesidir.<br />

İllerde, 85 yılında yapılan bir remobilizasyon sonucunda veteriner hekim baypas<br />

edilmiştir. Geriye çekilmiştir. Bugün tarım il müdürlükleri de %70-80’e varan idareci konumundaki<br />

mühendis kadrosundaki idareciler tarafından katılmaktadır. Bu katılan mühendis<br />

kadrosundaki idarecilerin ne yazık ki ne bir hayvan hastalıkları konusunda ne de veteriner<br />

halk <strong>sağlığı</strong> konusunda yeterli bilgileri olduğu için burada halk <strong>sağlığı</strong>na yönelik bir hukuk<br />

meydana gelmekte. İşte nitekim kuş gribinde yaşadığımız olayda yanlış kararlar alındı. Hayvanlar<br />

diri diri yakıldı ve dört tane insanın ölmesine sebep oldu. Dolayısıyla bu tip hizmetler<br />

yapılırken doğrudan sahaya intikal edilecek şekilde, beşeri hekimlikte irtibat kurulacak<br />

şekilde bir yapılanmanın olması gerektiği üzerine durulmaktadır. Türkiye’de de inşallah bunlar<br />

olur. Teşekkür ederim.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Değerli katkılarınız için teşekkür ederiz. Başka sorusu olan<br />

varmı?<br />

Dişhekimi Ahmet Gürbüz: Veteriner hekimliğin <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>ndaki önemini elbette<br />

görüyoruz. Hatta yaşayarak görüyoruz. Son yıllarda yaşadığımız bir Deli Dana hastalığı<br />

vardı, daha sonra Kuş Gribi ile tanıştık. Kuş Gribi’yle artık astronot kıyafeti giymiş adamlar<br />

kanatlı hayvanları telef etmek için hepimizin hatırladığı görüntüler verdi. Daha sonra<br />

Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığını gördük. Şimdi bu gelişmeleri hepimiz yaşayarak görüyoruz.<br />

Hep bedel ödeyerek görüyoruz. Şimdi bedel ödemeden gerçekten bu kadar önemli<br />

olan bir konuyu <strong>toplum</strong>a nasıl benimseteceğiz, nasıl içselleştireceğiz. Bu konuda Veteriner<br />

Hekimler Odası olarak neler düşünüyorsunuz?<br />

Veteriner Hekim İsmet Çolakel: Ahmet Bey sorunuz için teşekkür ederim. Biz <strong>İstanbul</strong><br />

Veteriner Hekimler Odası olarak mesleğimizdeki hak kayıplarını, bilhassa <strong>toplum</strong><br />

<strong>sağlığı</strong>nı ilgilendiren kısımlarını çok önemsiyoruz ve bunları her platformda anlatmaya çalışıyoruz.<br />

Veteriner hekimlik deyince bugün <strong>toplum</strong>umuzda büyük şehirlerde kedi, köpek;<br />

küçük şehirlerde ve kırsal kesimlerde koyun, keçi, sığır akla geliyor. Fakat aslında veteriner<br />

hekimlik, beşeri hekimlikle iç içe. Sunumumda kısaca anlatmaya çalıştım. Direkt insan <strong>sağlığı</strong>nı<br />

etkiliyor. Yani aslında hayvanların <strong>sağlığı</strong>nı korumak insan <strong>sağlığı</strong>nı korumak anlamına<br />

geliyor ve koruyucu hekimlikte çok büyük rolü ve önemi var. Sayın Adnan Serpen de biraz<br />

28 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


önce konuya değindi. 1950’lerden başlayarak Türkiye’de birçok meslek geriye gittiği gibi<br />

veteriner hekimlik de geriye gitmiş durumda. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nda olması gereken<br />

veteriner hekim kadrosu 6000 iken 1900’ler civarında. Biz, <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler<br />

Odası olarak bu AB adı altında sözde yapılan mevzuat değişikliklerini veya<br />

kayıplarını önlemek ve engellemek adına şu anda Tarım Bakanlığı’na 4, Çevre Bakanlığı’na<br />

1 dava açmış durumdayız. Olması gereken nedir? Meslek Odalarıyla Tarım Bakanlığı, Sağlık<br />

Bakanlığı, veteriner hekimler, beşeri tabipler, eczacılar, dişhekimleri hep beraber bu meslekte<br />

<strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı korumamız için çalışmamız gerekiyor. Fakat biz işi gücü bıraktık.<br />

Tarım Bakanlığı’na, beraber çalışmamız gereken Tarım Bakanlığı’na, dava açmış durumdayız.<br />

Bu davalar da veteriner hekimlik mesleğini korumak, dolayısıyla halk <strong>sağlığı</strong>nı korumak<br />

adına açılmış davalardır. Şu anda gidişat iyi durumda. Bakanlık AB giriş sürecinde<br />

çok hızlı olarak ve mesleğimiz açısından hak kayıplarını içeren çıkarmış olduğu mevzuatı<br />

şu anda yavaşlatmış durumda, davaları da kazanırsak, sizin sorunuzla ilgili bir aşama kat<br />

edeceğiz diye düşünüyorum.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Ben bir katkıda bulunmak isterim: Bizim bakanımız veteriner<br />

hekim, bu konuları aslında bilmesi gereken gerekiyor ama maalesef o da çok ilgisiz kalıyor.<br />

Tabii sorun aynısı, yarın yine bunları konuşacağız ama sağlık hizmetlerinin sermayeye açılması<br />

ile ilgili planların parçaları olarak karşımıza çıkıyor. insan <strong>sağlığı</strong>nı etkileyen bu konularda<br />

inanılmaz bir şekilde mevzuatta yer alan yetkiler birer birer yok ediliyor.<br />

Dinleyici: Dünyada hiçbir başarı kolay elde edilmemiştir. Aslında insanlık tarihi ile beraber<br />

düşününce hem veteriner hekimlik alanında hem genel tıp alanında bugün konuştuğumuz<br />

anlamda <strong>sağlığı</strong>n korunması gibi kavramlar oldukça yeni kavramlar. Yani her ne<br />

kadar insanlığın oluşundan beri varsa da; yapılandırılmış olarak, bir program etrafında müdahale<br />

alanları ve araçları yaratılmış olarak uygulanması oldukça yeni. Hatta işte hani 1950’li<br />

yıllar diye düşünürsek, bu yılların tanımlandığı yılların hemen 10-15 yıl sonra da tahribatının<br />

yaşandığı yıllar, bu nedenle hem sağlık profesyonellerinden geleneksel olarak hekimlik<br />

pratiğinin yanında, çok zayıf bir anlayış halinde duruyor. Tıp kökenli hekimler hem de diğerlerinde...<br />

Çünkü yüzyıllardır yaptığımız şey aslında sonuca müdahale etmek yani oluşan<br />

şeyleri bilgi, beceri olanaklar ölçüsünde hafifletmeye çalışmak. Hâlbuki gerek halk <strong>sağlığı</strong><br />

açısından bakıldığında koruyucu veteriner hekimlik yaklaşımı, gerekse normal olarak tıbbi<br />

pencereden baktığımızda <strong>sağlığı</strong>n korunmasına ilişkin yaklaşımlar ve bu yaklaşımların gerektirdiği<br />

araç gereçler, o kadar çok zengin deneyimlerimizin olduğu alanlar değil. O nedenle<br />

bu toplantıya katılımın azlığı bile gösteriyor ki, bu konuyu en azından işletmenin<br />

mutfağında olanlar olarak daha ısrarlı ve yapılandırılmış bir takım müdahalelerin konusu<br />

haline getirmemiz gerekiyor. Kendimizde o isteği yaratamazsak bunu duyan sadece kelimelerden<br />

duyar. Sadece programlardan duyan insanların anlaması, anlasa bile kendini müdahil<br />

kılması... Çünkü bir araç yaratamazsanız yani sadece izliyor, birçok konuda olduğu<br />

gibi... Bu toplantıdan sorumlu tanımlanmasından sonra nasıl sürekliliği olan bir müdahale<br />

planları hazırlayabiliriz? Hem il düzeyinde hem de ulusal düzeyde diye biri çıkar soru sorar.<br />

Bundan sonraki şeye oradan başlamalıyız diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum sunum<br />

için de katkılar için de.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Tabii bu platform bizim için çok önemli bu tür planların yapılabilmesi<br />

için. Sanırım hep beraber bıkmadan usanmadan çalışmamız gerekiyor. Ben eğer<br />

başka soru yoksa ikinci sunuma geçmek istiyorum. Adnan Bey’e son kez söz veriyorum.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

29


Adnan Serpen: Kusura bakmayın özür diliyorum. Sorulan soruya bir nevi cevap gibi<br />

bir şey. Mesela biz İzmir’de bu tip etkinliklerin hizmet alanımızın önemini vurgulayabilmek<br />

için web sayfamızda özel İngilizce ve Türkçe içerikli dünyadaki çalışmaları içeren çok<br />

özel bilgiler yükledik, linkler yükledik. Orada da Dünya Sağlık Örgütü’nden tutun da Gıda<br />

Tarım Teşkilatı’na varıncaya kadar hepsi mevcut. Ve bir de halka yönelik eğitici bilgiler<br />

nedir gıda güvenliğiyle ilgili. Hayvansal gıdalardan kaynaklanabilecek önemli sağlık sorunları,<br />

bunların önlenmesi... Dokuz Eylül Tıp Fakültesi öğretim üyeleriyle beraber önümüzdeki<br />

günlerde halka Karşıyaka bölgesindeki açık toplantılar... Çünkü aynı toplantıları<br />

ABD’de tanıtım amacıyla... İşte gıdaların hazırlanması, kuduzdan tutun, evdeki kedinizin,<br />

köpeğinizin beslenirken kaynaklanabilecek hayvan hastalıklarından korunmasına kadar...<br />

Tahmin ediyorum uzun bir süreç yaşayacağız. Teşekkür ediyorum.<br />

İlaç Eczane Dışında Satılabilir mi?<br />

Eczacı Mustafa TURUNÇ<br />

Ecz. Mustafa Turunç: (... Bant değişimi) Bu nedenle bu konuşmamı görsel bir malzeme<br />

ile destekleyemedim, maalesef bana katlanmak durumundasınız. Bunu konuşmamın<br />

başında hem özür dileyeyim hem de belirteyim istedim. Evet, konumuz: “İlaç eczane dışında<br />

satılabilir mi?” Sanıyorum bu konu ile ilgili şunu tartışmamız lazım. İlaç eczane dışında<br />

yasal anlamda satılabilir mi? Çünkü hepimiz biliyoruz bir kısım analjezikler ve anti-gribal<br />

ilaçlar, bakkallarımıza, büfelerimize, kahvelerimize kadar girdi. Grip çayları adı altında<br />

elinde sehpasıyla çırak dolaştırıyor. Hatta benzin istasyonlarında, seyahat şirketlerinde yolculara<br />

bile ikram edilen bir ürün haline geldi. Maalesef kaynağından kurutmak mümkün<br />

ancak hiçbir güç de bunu yok edemiyor bugüne kadar. O nedenle konumuz: İlaç eczane dışında<br />

yasal olarak satılabilir mi? Dilim döndüğünce sizlere bu konuda açıklamalarda bulunacağım.<br />

Evet, ilaç eczane dışında satılabilir mi? Hemen bir eczacı olarak belki sizi<br />

şaşırtacağım; evet ilaç eczane dışında bal gibi satılabilir. Sağlığa ve ilaca nereden ve nasıl<br />

baktığınızla ilgili bir olgu bu. Eğer <strong>sağlığı</strong> bireyin doğuştan kazanılmış bir hakkı olarak<br />

görüp de, sosyal devlet kavramı içinde bunu devletten eşit, parasız olarak talep ediyorsanız,<br />

ayrıca ilacı da sosyal bir ürün ve sağlık alanının önemli bir parçası olarak görüp başka bir<br />

şeyle de ikame edilmeyen bir ürün olarak tanımlıyorsanız ve bu taleplerinizi ve tanımlamalarınızı<br />

da, siyasi iktidarlarının politikalarının içine sokabiliyorsanız; hiç tartışmaya gerek<br />

yok, ilaç eczanede eczacı tarafından verilmesi gereken bir hizmettir, bunun başka bir şekilde<br />

satılabilmesini düşünmek bile abesle iştigaldir. Ancak görülüyor ki bu konu Toplum Sağlığı<br />

Kurultayı’nın bugünkü oturum konusu olabiliyorsa, demek ki bu olayla ilgili, bu olguyla ilgili<br />

ciddi sıkıntıların ve tehlikelerin olduğunun da bir işareti bugün bu konunun seçilmesi.<br />

Sevgili dostlar, tüm dünyada kapitalizmin yaşadığı krizin atlatılmasıyla ilgili pek çok ülkede<br />

neo-liberal uygulamalar gündemde ve ülkemizde de bu uygulamalar bir bir hayata geçirilmeye<br />

çalışılıyor. Sağlık alanı da bu konuda önemli saldırıların olduğu bir alan. Özellikle<br />

1980’lerden sonra bu alanla ilgili piyasalaştırma çalışmaları, ne kadar iktidar geldiyse hepsinin<br />

programında var olan bir yaklaşım. İktidarlar değişse de sağlıkla ilgili, yapısal düzenlemelerle<br />

ilgili o ruh, o çaba hep korundu. Zaman zaman adları değişti; reform dendi, değişim<br />

dendi, bugün de dönüşüm deniyor. Ancak bu dönüşümler sağlıktaki yapısal değişikliklere gidilerek,<br />

alanın serbest piyasa koşullarına terk edilmesi sürecini başlattı. Son dönemde yaşadığımız<br />

ve yaşamaya devam ettiğimiz tek parti iktidarı da parlamentodan aldığı güçle<br />

30 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


nerdeyse sağlıkta dönüşüm programını bizlere rağmen noktalayacak. Sağlık alanı sermaye<br />

için kâr edilebilir alan haline dönüştürülünce, ilaç da bundan nasibini alan bir alan. Burada<br />

bir eczacı olarak bir özeleştiri yapmam gerekir, 1980’lerden itibaren yapılan bu saldırılarda<br />

kimi eczacı örgütlerimiz ve en başta <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası gerekli tepkiyi ve karşı duruşu<br />

sergilese de, eczacı tabanı olarak o yıllardan itibaren bu konuda çok net tavır gösterdiğimiz<br />

söylenemez. Maalesef bu konuda çok öngörülü olamadık, ancak 1990’ların sonu 2000’lerin<br />

başından itibaren ucu yavaş yavaş bizlere dokunmaya başladığında, bu konuda bizlerin de<br />

bir şey yapması gerekir noktasında bir birliktelik oluşmaya başladı. Saldırılarda tabii baktığımız<br />

da ilk hedef biz değildik. Sanıyorum eczacının bu tepkisizliği bu nedene de bağlı.<br />

Neden ilk hedef biz değildik? Çünkü eczane yapılarına baktığımızda, ilk etapta kapitalizm<br />

için uygun model ve yapılardı. Çünkü, ilaç pazarının büyük bir çoğunluğu serbest piyasa<br />

anlamında özel işletmeler tarafından karşılanıyordu. Bunlar da kimlerdi? Eczanelerdi. İlk<br />

amaç, sistemin ilk amacı sağlık alanında devletin sunduğu hizmeti sermayeye açmak ve devleti<br />

bu alandaki hem hizmet sunumu hem varlığı konusunda en aza indirmek olduğu için; siz<br />

benden çok daha iyi biliyorsunuz, özel hastane girişimcilerine inanılmaz teşvikler verildi.<br />

Kamu hastaneleri köreltildi. Sağlık çalışanlarının özlük hakları budandı, bunlara paralel olarak<br />

da sağlık sigortacılığı sistemi geliştirilmeye başlandı.<br />

1995’lerden sonra yavaş yavaş sıra ilaca gelmeye başladı. Global sermaye daha çok tüketmek<br />

ve daha çok kâr elde etmek anlamında ilaca da yavaş yavaş bulaşmaya başladı. İlacın<br />

hastaya sunulduğu son noktada da denetimin ve kârlılığının kendinde kalmasını arzuluyor<br />

bu kesim. Bu amaçla da eşzamanlı iki uygulamayı beraberinde başlattılar ve bunun sonlandırılması<br />

ile ilgili de gerekli çabaları hâlâ gösteriyorlar. Birinci aşama nedir? İlacın hastaya<br />

sunulduğu, biraz evvel söyledim, son noktada da belirleyici olmak. Yani eczane bazında da<br />

bu pazarın hâkimi olmak. Yasamızda bulunan, “eczanenin sahibi ve mesul müdürü eczacıdır”<br />

hükmünü değiştirmek istemekteler, eczacının sahipliği kavramını ortadan kaldırarak<br />

“ortaklık” kavramını da bu yasanın içine sokarak, özel işletmelere ve en sonunda da ulusötesi<br />

sermayenin zincir eczane yapılarına doğru gitmekle ilgili bir düzenlemenin yasallaşması<br />

için çaba sarfediyorlar.<br />

İkinci eşzamanlı uygulamada tabii bu kadarla da yetinmiyor. “Reçetesiz ilaç” kavramı<br />

içine soktukları bir kısım ürünleri de eczane dışında hemen aklınıza gelebilecek her satış<br />

noktasında, satmakla-tüketmekle ilgili yasal zemini de oluşturmakla ilgili bir gayretleri var.<br />

Bu beklentiler içinde ilaçta ne gibi yapısal değişiklikler, dönüşümler oldu? İsterseniz şimdi<br />

biraz kısaca da olsa onlara bakalım. Hepinizin bildiği gibi ilaç reçeteli ve reçetesiz ilaçlar adı<br />

altında iki sınıfa, iki kategoriye ayrıldı. Reçetesiz satılacak ilaçların listeleri hazır olduğu<br />

hepimiz tarafından bilinmekte ve sanıyorum 31 Aralık gibi de bu tip ürünlerin reklamı tüm<br />

medya dünyamızda yer alabilecek.<br />

İkinci bir önemli değişiklik, biliyorsunuz eczaneler ve eczacılar hakkındaki meşhur bir<br />

kanunumuz var 6197, bu kanunda da eczane açılış koşulları ile ilgili değişim söz konusu<br />

oldu. Önceleri cadde üstünde, düzayak ve rekabeti önlemek açısından da tek kapısı olması<br />

gereken bu sağlık birimleri kapalı alanlarda ve “tek kapı” şartı ortadan kaldırılarak açılma<br />

koşulları değiştirildi. Alışveriş merkezlerimizdeki eczanelerimiz de bu yasa değişikliğinden<br />

sonra açılabildiler.<br />

Bir diğer değişiklik yine 6197 sayılı kanunumuzda ilgili: Eczacının talep ve beklentilerine<br />

uygun bir değişim konusunda eczacı örgütlerinin bir çabası vardı. Bu değişikliğin yapılması<br />

ile ilgili benim hatırladığım 2000 yılından 2007’ye kadar onlarca taslak hazırlandı.<br />

Bu taslaklarda Türk Eczacıları Birliği’nin ve odalarımızın görüşü alındı. Ancak bir türlü de<br />

bu 7 yıl içinde de ilgili komisyonlardan geçip de yasalaşma noktasına gelemedi. Bunun ne-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

31


denlerinden en önemlisi; bu yasada, biraz evvel de değindiğim gibi, eczanenin sahiplik kavramının<br />

yok edilmesi konusunda bir çaba var. Eczacı örgütlerinden ve tabandan da çok ciddi<br />

tepki ve eleştiri gelmesi nedeni ile bundan evvelki iktidarlar cesaret edemediler. Bu iktidar<br />

da yapıp yapmama konusunda kararsız. Ancak Sağlık Bakanlığı yetkililerinin söylediğine<br />

göre bu ifade yasada kalacak, ancak ne hikmetse bir türlü ilgili komisyonlardan geçip de yasalaşma<br />

durumunda olamadı bugüne kadar. O nedenle biz eczacılar bu yasanın dikkatli takipçisi<br />

olmaya devam edeceğiz. Bir diğer değişiklik de yine Sağlık Bakanlığı’nın bünyesinde<br />

olan İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü bir anlamda yok ediliyor. Onun yerine Türkiye İlaç ve<br />

Tıbbi Cihaz Kurumu adı altında yeni bir yapılanma söz konusu. Bununla ilgili çok ayrıntılı<br />

bir sunumu sanıyorum yarın Eczacı Zafer Kaplan arkadaşımız sizlere sunacak. Ancak çok<br />

özetle değinmek gerekirse; bu sözde özerk yapı, içine bakıldığında Türk Tabipleri Birliği’nden<br />

bir üye, Türk Eczacıları Birliği’nden bir üye, ilgili fakültelerden üyeler var; ancak<br />

genel anlamda çoğunluk itibari ile baktığımızda da ticaret erbaplarının kurumlarının olduğu<br />

ve sermayenin denetiminde olacak bir kurum yaratılmaya çalışılıyor. İşte bu değişikliklerin<br />

hepsi ilacı daha çok tüketerek, daha çok yönetmesini sağlayacak düzenlemeler. Ancak hepimiz<br />

biliyoruz ki, ilacı daha çok ve kontrolsüz tüketerek daha sağlıklı bir <strong>toplum</strong> yaratmak<br />

mümkün değildir. Sermayenin öngördüğü yapısal değişikliklerin tümü daha gerçekleşmemesine<br />

rağmen ilacın sağlık harcamalarındaki payı neredeyse %50’ler civarında. Bu oran çok<br />

yüksek bir orandır ve ciddi bir sağlıksızlığı da işaret etmektedir. Gelişmiş uygar <strong>toplum</strong>lardaki<br />

bu orana baktığımızda, ilacın sağlık hizmetlerindeki payı %20-25’ler dolaylarındadır.<br />

İlaç eczane dışına çıktığında ve reklamlarla da desteklendiğinde bu oranın hangi boyutlara<br />

çıkacağını tasavvur etmek bile istemiyorum. İlaç hekim ve eczacının denetiminden çıkartılarak<br />

insanların kendi kendini tedavi etme süreci başladığında, bunun sonucunda da bireyler<br />

ciddi sağlık sorunlarıyla karşılaşacak. Ancak sermaye de kârlarına yeni kârlar katmış<br />

olacak.<br />

İşte bu tespitlerim ve bu gelişmeler ışığında: İlaç neden eczanede satılmalıdır? İzninizle<br />

çok kısa da buna değinmek istiyorum. İlaç hizmeti eczacının denetiminde sürdürülmezse bu<br />

hizmet mekanik bir hal alacak. İşletmelerde eczacı da çalışsa, patronun aldığı kararlar dışına<br />

çıkamayıp, inisiyatif koyamayacak. Bu alan giderek global sermaye gruplarının egemenliğine<br />

geçecek, ilaç hizmeti etik, deontolojik insani değerler ve sağlık hakkı bir kenara bırakılarak<br />

işletmenin kârlılık hesapları ve bilanço değerleri üzerinden süren bir hizmet olacaktır.<br />

Süreç bu noktaya geldiğinde sınırlı sermayeye sahip eczacı, global sermayeyle rekabet edemeyeceği<br />

için bir bir yok olup bu alandan çekilecektir. Şu an bile 24 bin eczanenin yaklaşık<br />

1/4’inin gizli iflas içinde olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Ayrıca eczanelere biraz<br />

daha sosyal taraftan baktığımızda her biri mahallenin sosyal bir odağıdır. Eczacının sağlık<br />

ve ilaç danışmanlığının dışında mahallesinin neredeyse muhtarı, avukatı, yol göstericisi, psikologu,<br />

bir anlamda Güzin Abla’sıdır. Gerçi erkek eczacılar bu tanımlamaya sinirlenecek<br />

ama ne yapayım bu da bir vaka. Bayan arkadaşlarımız gerçekten bu ablalığı yapıyorlar. Yani<br />

eczaneler sosyal danışmanlık noktasında da önemli işlevi olan bir sağlık noktasıdır. Eczacılarımızın<br />

insani duyguları bilanço hesaplarının, daha pek çok şeyin önündedir. Mahallelinin<br />

parası olmadığında ilacını verir, yeri geldiğinde borç defterlerini bir bir yırtar atar. Her şeyden<br />

önemlisi eczacı aldığı eğitimle ilaç alanının tek söz sahibidir. Halktan bir kişidir ve halk<br />

<strong>sağlığı</strong>na karşı yapılan saldırılara karşı koyar, halkı bilgilendirir ve uyarır.<br />

İlacın eczane dışında satılmasına karşı duruşumuzu asla bir pazar kaybetme endişesi<br />

içinde değerlendirmemek gerekir. Bir parametredir ama çok da önde olan bir parametre değil.<br />

Hatta olaya yalnız ilaç ve eczacı ekseninden bakmak da doğru değil. Fotoğrafı çok bütünüyle<br />

görmek gerekir, sözü edilen sorunların ana ekseni sağlıkta dönüşüm programıdır. Bu<br />

32 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


program sağlıkta tam bir yıkım programıdır ve bu oyunu bozmakta ne eczacı ne hekim ne<br />

de diğer sağlık çalışanlarının elindedir. Mücadele tüm kesimlerce topyekün yapılmadığı sürece<br />

geri püskürme şansımızın da olmadığını burada bir kez daha belirtmek istiyorum. Halkımıza<br />

yönelik, gerçi halktan da çok kişi yok, halka rağmen halk için bir şeyler yapma<br />

uğraşısı içindeyiz. Ancak, son sözümüz şu: Sağlığına sahip çık ve eşit, parasız ve nitelikli bir<br />

sağlık hizmetinin devlet tarafından yapılmasını ısrarla talep et ve siyasi iktidarların bu konuyla<br />

ilgili uygulamalarına, dayatmacı tavrını koy. Bunlar olduğu takdirde ben inanıyorum<br />

ki sorunlarımızın büyük bir çoğunluğu çözülecektir. Sunumum burada bitti. Bu konuyla ilgili<br />

çok meslek şovenizmi yapmadan bir şeyler ifade etmeye çalıştım, umarım sizleri tatmin<br />

etmişimdir. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Değerli bilgiler için teşekkür ederiz, Veteriner hekimlikte, hizmetin<br />

hekimlikten çıkarılması için aynı planlar var. Ortaklıklar veya şirketler kurularak hastaneler<br />

oluşturulması, ilacın ve hizmetin bu şekilde verilmesi ile ilgili büyük çabalar var.<br />

Yine damızlık birliklerine, hayvan ıslahı görevi olanlara hastane açılması için görev verildi.<br />

Bunlar torba torba ilaçları üreticiye satıyorlar, maalesef bunları üretici kendisi kullanıyor.<br />

Evet, tekrar teşekkür ediyorum ve soru varsa alabilirim.<br />

Dinleyici: Teşekkürler, sorum hakikaten hepimizi ilgilendiriyor. Şimdi sağlığa dünyadaki<br />

sektörel açıdan baktığımız zaman silah ve enerji sektöründen sonra en geniş sektör olarak<br />

ortaya çıkıyor. Tabii böyle bir sektör olunca da birçok insanın iştahı çok kabarıyor ve<br />

saldırılar da acımasız şekilde gidiyor. Bu saldırılara karşı koymak konusunda sanki bir sivil<br />

tablo çizer oldunuz ama ben aynı fikirde değilim. Adımlarımızı doğru attığımız zaman 3<br />

sene, 5 sene, 15 sene sonra da olsa yaptıklarımız bir yerlere varacaktır diye düşünüyorum.<br />

İşte bu yapmamız gerekenler arasında sizin de bahsettiğiniz bu reklam konusu geliyor. Elbette<br />

bu reklamın halkı bilgilendirmek açısından bir faydasını kimse düşünmüyor ama reklamcılar<br />

büyük bir iştahla bunu bekliyorlar. Daha çok da tabii ki ilaç sektörü bunu bekliyor.<br />

%50 rakamı çok çarpıcı bir rakam. Bu sene biraz düştü, Sağlık Bakanlığı açıklamaları bunu<br />

gösteriyor ama neresinden bakarsanız bakın %40 ilaç harcaması söz konusu tüm sağlık harcamalarının<br />

içinde. Şimdi tabii reklam için ne yapabiliriz konusunda ben sizden bir cevap<br />

isteyeceğim. Çünkü gözüken o ki sadece reçetesiz ilaçların reklamına izin verilecekmiş gibi<br />

bir izlenim olsa bile muhtemelen ilaç sektörü bunu daha geniş alanlara yaymak için elinden<br />

geleni yapacak, çünkü ortada çok cazip bir pazar var. Bu reklam konusunda, reklamı engelleme<br />

konusunda ne yapabiliriz? Bir-iki öneri varsa, sizden veya salondan. Bunu hep birlikte<br />

planlamaya başlasak iyi olur diye düşünüyorum. Konuşmanız için çok teşekkür ediyorum.<br />

Ecz. Mustafa Turunç: Ben teşekkür ediyorum sevgili hocam. Tabii sorunuza cevap<br />

vereyim. İlaç pazarıyla ilgili -pardon- sağlık giderleri oranı noktasında aşk olsun hocam 5<br />

puan için mi tartışacağız, sizin dediğiniz olsun. %40’larda olsun. Reklam tabii çok önemli,<br />

neler yapabiliriz noktasını çok boyutlu değerlendirmek lazım. En azından biz eczacılar bunu<br />

aşağı yukarı ‘95’lerden itibaren geri durdurmak noktasında çok ciddi çaba sarfeden bir örgütüz.<br />

En azından <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası olarak bunu söyleyebilirim. Ancak bir defa 1262 sayılı<br />

yasada çok net, ilacın reklamının yapılamayacağı yazılı. Ancak sistemin ideologları o<br />

kadar güzel çalışıyorlar ki, ilaç kavramını da neredeyse yok edecek noktaya getirdiler. Biraz<br />

evvel değindiğim İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nda bir ara müdahale etmeseydik ilacın adı<br />

geçmiyordu. Bir meta, bir ürün gibi söyleniyordu. O nedenle işimiz hiç kolay değil, çok zor.<br />

İki kategoriye ayrıldı ve reçetesiz satılabilecek ilaçlardaki reklamı geri çevirmek ne eczacı-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

33


ların –biraz evvel söylediğim gibi– ne hekimlerin, ne de bu alanla ilgili diğer yetkili arkadaşlarımızın,<br />

örgütlerin işi. Topyekün bu bilinci nasıl sağlayabiliriz? İşte durmadan çalışacağız,<br />

kamuoyunu bilgilendireceğiz, kamuoyunu yanımıza almaya çalışacağız. En azından<br />

reçetesiz ilaçlarla ilgili geri adım attırmanın kolay olmayacağını en azından yakın zamanda<br />

düşünüyorum. Çünkü sizin de söylediğiniz gibi hem reklam kesimi, hem medya dünyası<br />

ciddi bir pay kapacaklar, bu payı da yaratmak ve kendi bünyelerine aktarmak için çaba sarfediyorlar.<br />

Bununla ilgili ne söylerseniz söyleyin özellikle bilinen medyada hiç lafınız geçmiyor.<br />

Sanki hiç böyle bir olgu yokmuş gibi sürdürülüyor bu iş. Bu nedenle tılsımlı bir<br />

önerim yok açıkçası. Bunu hep beraber değerlendireceğiz, yolumuza devam edeceğiz, dilimiz<br />

döndüğünce anlatacağız. Bu belki biraz da süreç gerektirecek, bu olguyla beraber –biraz<br />

evvel yine söyledim– ciddi sağlık sorunları çıkan ülkeler var. Belki bu sağlık sorunlarını<br />

bizim ülkemizdeki vatandaşlarımız da bir bir yaşayacaklar. Deneme yanılma noktasında<br />

belki aynı noktaya gelebileceğiz. Tılsımlı bir reçetem yok sayın hocam.<br />

(Konuklardan biri söz aldı)<br />

Dinleyici: Teşekkür ediyorum. Aslında tabii eczanede satılmalı mı, satılmamalı mı noktasından<br />

bakınca yanıtı kolay. Ama niçin böyle olmalı ya da olmamalı. Zaten iki ana eksenden<br />

bakılarak soruna bir yanıt bulunabileceğini söylediniz. Bir boyutu bu, fakat öteki boyutu<br />

aslında son günlerde, son yıllarda bütün dünyada ve ülkemizde sağlık hizmetlerinin bir bütün<br />

olarak içinde bulundukları durumun kendisi ciddi bir <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> sorunu olmaya başladı.<br />

Yani hani <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı olumsuz etkileyen bir sorun değil, bizzat kendisi ciddi <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong><br />

sorunu olmaya başladı. Yani ne açıdan, örneğin ekonomik açıdan ciddi bir <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong><br />

kaynağınızın yarısını götürüyor. Resmi şeye göre. Ne açıdan gerçekten örneğin çok<br />

–öğleden sonraki oturumda olacak ama– yanlış kullanılan, gereksiz kullanılan ilaçların, hani<br />

kaç kuruşa mal olduğunun ötesinde, ciddi bir <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> ortaya çıkardığını biliyoruz.<br />

İşte antibiyotiklerdeki dirençten tutun da analjeziklerden, başka pek sağlık sorununa kadarki<br />

pek çok konuda sağlık sorunu ortaya çıkardığı açık. Orada aslında şöyle bir nokta var. Her<br />

ne kadar biz kendi yaptığımız ve korumaya çalıştığımız hizmetin asıl niteliğini kamusal hizmet<br />

olarak tanımlıyorsak da, Türkiye’nin sağlık alanındaki deneyimi vatandaş açısından aslında<br />

bu duyguya ya da bu kavrama sahip çıkacak kadar algılanabilir değil. Aslında<br />

geleneksel sağlık hizmetleri veteriner hekimlik için de, eczacılar için de, hekimler için de<br />

hani şu 224 sayılı yasanın şeyini bir tarafta bulundurursak. Aslında daha çok sağlık profesyonelleri<br />

ve insanlar arasında kendi ekonomik ve sosyal ilişkilerine bağlı olarak yürüyen<br />

hizmetler. Yani bir çeşit aslında o kamusal niteliğini belirleyen, hizmeti sunanla hizmetten<br />

yararlanan arasında doğrudan çıkar ilişkisi olmadığı bir hizmet anlayışı Türkiye’de milyonların<br />

çok uzunca bir süredir ya da çok kısa bir süredir yaşadıklarını söylemek çok kolay<br />

değil. Onun için de bir sahiplenme noktasında bir sıkıntı var. Ben bütün sağlık profesyonellerinin<br />

aslında farkında olmadan bir çeşit istismara neden olduklarını düşünüyorum. Yani<br />

bu ister hani gelirimizin-statümüzün korunması gerekçesiyle olsun, ister geleneksel anlayışımızın<br />

uzantısı olarak olsun bir çeşit istismara neden olduğunu ve tabii bu soruna sahip<br />

çıkma noktasında çok doğal müttefiklerimiz olması gereken bireylerin, diğer örgütlerin o<br />

nedenle bunu tam bizim hissettiğim gibi hissetmediklerini düşünüyorum ve şöyle bakıyorlar<br />

aslında: kendilerine değdi ve şu anda ses çıkarıyorlar. Tabii ki bu önemli bir nedeni. Ama<br />

bunun tam da böyle olmadığını, bununla sınırlı olmadığını anlatmamız, anlatma becerisi<br />

göstermemiz gerekiyor. O asıl ortaya çıkacak olan güç ya da güçsüzlük biraz burada diye düşünüyorum.<br />

Bu nedenle hem sunum için hem katkılar için ben de teşekkür ediyorum.<br />

34 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Ecz. Mustafa Turunç: Tamamen katılıyorum. Haklısınız.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Kemal Bey buyurun<br />

Vet. Dr. Kemal Kutlay: Ben ufak bir katkıda bulunmak istiyorum. Tabii uluslararası<br />

sermaye bizim gibi <strong>sağlığı</strong>n geri kaldığı ülkeleri iyi bir kazanç fırsatı olarak görmekte ve iştahları<br />

kabarmaktadır. Bununla ilişkili birçok sorunu da gerek hekimlik alanında, gerek eczacılık<br />

alanında yaşamaktayız. İlaçla ilgili bir konuyu anlatmak isterim. Avrupa Birliği<br />

müktesebatı aslında ilaçların serbestçe reklamının yapılacağını hiçbir yerde söylemez; hatta<br />

OTC’ler (müşteri talebi üzerine şekillenen tezgah üstü) için bile sınırlamalar getirilmesi gerektiğini<br />

önerir. Bununla birlikte ülkeler arasında reçeteli ilaçlarda farklı uygulamalar yapılmasının<br />

da diğer ülkelerin <strong>sağlığı</strong>nı tehdit edeceğini ifade eder ve ortak bir uygulamaya<br />

doğru gidilmesini önerir. Ama maalesef bizim ülkemizde bir kısım basın konuyu çarpıtarak<br />

işine geldiği gibi yansıtmakta ve ilaçtan elde edeceği reklam paralarını hesap ederek <strong>sağlığı</strong>mızı<br />

kurban etmektedir. Yine aynı grup medyanın ‘reklamın serbestçe yapılması konusunda<br />

Avrupa Birliği’nde mevzuatın böyle olduğu ve ülkemizde de bunun uygulanması<br />

gerektiği’ şeklinde gerçek dışı ifadeleri vardır. Bunun dışında maalesef Avrupa Birliği’ne de<br />

etki eden bir takım kuvvetler var. Sermayedarların kurduğu grupların Avrupa Birliği’nin birtakım<br />

müktesebatının çıkması ya da diğer ülkelerde kendi menfaatlerine uygun uygulamaların<br />

yapılmasında oldukça etkin olduğunu da gözden kaçırmamalıyız. Sosyal devlet sağlıklı<br />

ve mutlu bir <strong>toplum</strong> hayatı için halk adına halkın menfaatlerini korur, sermaye de ekonomik<br />

gücüyle kendi menfaatlerini korumaya çalışır. Bunu bir terazi gibi düşünürsek; terazinin bir<br />

tarafında olan sermayenin parasal gücüne karşılık, diğer tarafında devlet dengeleyici güç olmalıdır.<br />

Son zamanlarda giderek artan bir şekilde sermayeyi korumak adına maalesef, sermayeden<br />

yana tavır sergilenmekte ve kanunlar sermayenin önünü açacak şekilde<br />

oluşturulurken halk <strong>sağlığı</strong> gözardı edilmektedir. Bu şartlarda meslek odalarına, eczacılara,<br />

hekimlere çok büyük bir görev düşmektedir. Bunları ifade etmek istedim. Teşekkür ederim.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Teşekkür ederim Kemal Bey<br />

Dinleyici: Merhabalar, sayın hocama teşekkür ediyorum meslektaşım olarak sunumu<br />

için. Ama ben reklam konusunda –belki bu <strong>kurultayı</strong>n sonuç bildirgesinde muhakkak olacaktır<br />

ama şimdi de ifade etmek istedim.– örgütlerin, özellikle meslek odalarının, bu reklamı<br />

denetleyen birimin içinde olmaları gerektiğini savunuyorum. Yani, evet tabii ki elimizden geleni<br />

yapmamız gerekiyor… Sağlıksız bir şekilde sunulmasını engellememiz gerekirken, bunu<br />

denetleyen, belki yurtdışında da örnekleri vardır muhakkak, olduğunu biliyorum, o bir kurul<br />

halka sunulacak reklamı denetleyecek ve onay vermeden halka yayınlanmaması gerekiyor.<br />

Böyle bir kurulun oluşması için ya da var olan bir yapının içine girmek için bu kurultaydan<br />

bir sonuç çıkması gerektiğine inanıyorum. Teşekkür ederim.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Ben teşekkür ederim. Bir yaptırımı olacak mı?<br />

Ecz. Mustafa Turunç: Soru değil mi?<br />

(Soru soran bayan tekrar söz alıyor.)<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

35


Dinleyici: Neler yapılabilir?<br />

Ecz. Mustafa Turunç: Reklamla ilgili tabii öğleden sonraki oturumda bir başka meslektaşım<br />

sizlere çok değerli bilgiler verecek. Bu alana çok geçmek istemedim, bu nedenle...<br />

Dinleyici: Ben, soruyu cevaplamanızı isteyeceğim.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Tabii yasalarımızda reklam yasağı olduğu için asıl belki o<br />

noktada çok dik durmak gerekiyor. Yapılacak reklam denetimlerinin içerisinde olmaktansa,<br />

belki bu noktayı daha ön plana çıkarmak gerekiyor.<br />

Dinleyici: Tabii öncelikle engellemek, ama engelleyemediğimiz yerde, çünkü hep söyleniyor<br />

bir şekilde uygulanıyor, bu uygulamalar. Ama orada o denetim biriminin içinde bu<br />

kurulların muhakkak olması gerektiğine inanıyorum. Teşekkür ederim.<br />

Ecz. Mustafa Turunç: Bu tabii bizle ilgili şey. Nasıl tartışılmalı? Başkanımızın da dediği<br />

gibi, önemli olan böyle bir yasayı, böyle bir eylemliliği yok etmek. İçinde olduğun<br />

zaman o sorumluluğu da paylaşmış oluyorsun. Bunu daha detaylı değerlendirmek lazım.<br />

(Konuklardan biri söz alıyor)<br />

Dinleyici: İsterseniz son bir katkı vermek istiyorum. Bugün 11 milyar YTL’lik bir ilaç pazarı<br />

var ve bunun önümüzdeki 10 yıllık süreçte 30 milyar YTL’lere kadar ulaşması bekleniyor,<br />

hedefleniyor, hedeflenen bu. Tabii bu hedefleme doğrultusunda ilacı sadece eczaneler aracılığıyla<br />

tüketerek böyle bir rakama ulaşmak pek de kolay değil. Burada dikkat edilmesi gereken<br />

husus; bugün 23 bini aşkın ve Türkiye’nin her yöresinde hizmet veren eczane ağı mevcut. Bu<br />

eczane ağı bu sürekliliği koruduğu müddetçe kolay kolay ilacı eczane dışına çıkarmaları pek<br />

mümkün gözükmüyor. Buradaki esas çalışma önümüzdeki kısa süreçte –geçmişte de bunun<br />

örneğini gördük, bundan birkaç ay önceki Sağlık Bakanımızın Türkiye’deki eczane sayısının<br />

çok olduğunu bunun 8 binlerle sınırlanması gerektiği konusunda söylemleri vardı– Türkiye’deki<br />

eczane sayısını düşürmek. Bunun için de eczanede verilen hizmetin yeterli olmadığı üzerinde<br />

söylem geliştiriliyor, eczane yapıları güçsüzleştiriliyor, bununla ilgili temel yapılanmalar var.<br />

Ben bir meslek örgütünün bugün yöneticisi, başkanı olarak buradaki temel sorumluluğun gene<br />

biz meslek örgütlerinin üstüne düştüğünü düşünüyorum. Biz eczane yapılarımızı güçlü olarak<br />

tuttuğumuz sürece, en azından bu yapısal süreci, hiçbir erozyona uğramadan sürdürdüğümüz<br />

sürece eczanenin yerine bir başka kurum veya kuruluşu koyarak Türkiye’nin genel sosyal ekonomik<br />

yapısı ve eczane halk ilişkisi göz önüne alındığında pek de kolay hayata geçirilecek bir<br />

uygulama olmadığı düşünüyorum. Ama ne zaman ki eczane yapısında bir güçsüzlük, yetersizlik<br />

ortamı yaratıldığında da, o zaman pekala eczanelerin yerine ikame edilebilecek farklı market<br />

zincirleri gibi uygulamaların hayata geçireleceğini ilacın eczane dışında –demin de<br />

bahsettiğimiz– reklam faktörünün de göz önünde tutularak satışının pompalanması ile çok daha<br />

rantabl bir şekilde satışların yükseltilerek o rakamlara ulaşabileceğini düşünüyorum.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Teşekkür ederim. Evet, başka bir katkı veya soru var mı?<br />

Dinleyici: Benim bir sorum var izin verirseniz. Farmakovijilans sisteminde benim bildiğim<br />

kadarı ile doktorlar, eczacılar ve hemşireler etkin. Her şeye rağmen Zymax gibi ilaç-<br />

36 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


lar yurtdışında yasaklanmasına rağmen Türkiye‘de reçetelenmeye devam ediyor. Doğru<br />

mudur sayın eczacım?<br />

Ecz. Mustafa Turunç: Doğrudur efendim.<br />

(Aynı kişi konuşmasına devam ediyor.)<br />

Dinleyici: Bu doğrultuda, marketler ilaç satmaya başlarsa farmakovijilans sistemi ne<br />

olacak, bir sorum bu. Diğer sorum da Amerika’da FDA sisteminin çalıştığını, klinik farmasiye<br />

ağırlık verildiğini bildiğimiz halde biz niçin ilaç ve tıbbi cihazlar kanununu yerleştirmeye,<br />

ilaç ve tıbbi cihazlar kurumunu kurmaya çalışıyoruz? Bir de şu anda 11 milyarlık<br />

dediğiniz ilaç sektörü bana korkunç geliyor, büyüklük açısından. 10 yıl içinde nasıl olup da<br />

30 milyara çıkacak? Hepimiz mi hasta olacağız?<br />

Ecz. Mustafa Turunç: Teşekkür ederim efendim. Kendimi Sağlık Bakanı gibi hissettim,<br />

muhatabı ben olursam hemen çözeceğim ama bunlara kısa kısa nasıl cevap veririm düşünmeden<br />

edemiyorum. O dediğiniz olguların pek çoğu zaten gözetilmediği için böyle bir<br />

girişim Türkiye’de de söz konusu. Üretenler çok açık, çok üreteceğiz, çok satacağız ve çok<br />

kâr edeceğiz mantığı ile hareket ediyorlar. Burada önemli olan sağlık iradesini gösterecek<br />

noktadaki yöneticilerin bu konudaki yaklaşımları. Ama hep görülüyor ki işte Avrupa Birliği<br />

Muktesebatı öne sürülerek, IMF programları öne sürülerek sağlık ciddi bir şekilde ve serbest<br />

piyasa ekonomisinin içine sokuldu ve sokulmaya da devam ediliyor. Çabalarımız olmasaydı<br />

belki 5 sene önce geçecekti. O nedenle sizin bahsettiğiniz değerler onlar için çok önemli değerler<br />

değil. Pazarla da ilgili söylediğiniz rakam evet 11 milyar dolarlar çok önemli bir rakamdır,<br />

biz de bunu ifade ediyoruz. Sevgili başkanım katkı veren konuşmasında değindi,<br />

sanıyorum sorunuzun cevabı orada yatıyor. 10 yıl içinde eğer 30 milyar dolarlara ulaşacaksa<br />

eğer –ki çok verimli ve dikkate değer bir ülke olarak da takip ediliyoruz, ve rakamlar az<br />

buçuk doğrudur– bu alan sırf eczane ile sınırlı kalmayacak, biraz evvel değindiğimiz gibi<br />

bunu olabildiğince her satış noktasına açmak ve en azından ilaçların büyük bir bölümünün<br />

ilaçların satış noktalarında da satılabirliğini sağlamak isteniyor. Bu çaba içindeler, biz de<br />

bunları engellemekle ilgili karşı çabalarımızı sürdürme noktasındayız.<br />

(Konuklardan biri söz aldı)<br />

Dinleyici: Bir katkı daha hemen vereyim. O dediğiniz rakamlara nasıl ulaşılacak derken,<br />

bugün Türkiye’de 31 Aralık 2007 itibari ile birlikte büyük bir ihtimalle yürürlüğe girecek<br />

olan bir uygulama var. Birçok ilaç artık reçetesiz ilaç kapsamına alınacak. Bu ilaçlar da<br />

bugün hekimlerimizin çok yoğun kullandığı, yazdığı, halkın kullandığı ve tedavide çok<br />

yoğun kullanılan ilaçlar ve bunlara baktığımızda parasal değerleri çok düşük ama çok fazla<br />

tüketilen ilaçlar. Bu ilaçlar reçetesiz ilaç kapsamına alındığında, bir de reklamla pompalandığında<br />

o zaman bu süreçte fiyatları giderek giderler arttığı için artırılacak ve halka pahalı<br />

olarak sunulmaya başlandığında pazar bir yandan o şekilde büyüyecek, diğer yandan da bu<br />

tür ilaçların tedavi edici özelliklerinin yerine patent koruması altında ve yüksek fiyatlı olan<br />

birçok ilaç –ki bunun örneklerini görüyoruz, bugün 50-60- bin YTL’ye grip ilaçları var– geliyor<br />

Türkiye’ye. Eğer siz onların eşdeğerlerini ortadan kaldırıp ödenmez konuma sokarsanız,<br />

çok rahatlıkla Türkiye’ye yeni gelecek patent koruması altında yüksek fiyatlı,<br />

kârlılıklarına bakıldığında meslek hakları çok düşük olan, eczanelerin bu hizmetini verme-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

37


sini çok zorlaştıran ürünlerle pazar çok kısa bir süreçte benim az önce bahsettiğim rakamlara<br />

gelecektir. Burada önemli olan pazarı büyütmek değil, mümkün olan en düşük oranda<br />

giderlerle sağlıklı bir hizmeti sürdürebilmek. O 800 kalem ilaca baktığımızda bugün pekala<br />

pek çok hastalığın tedavisinde çok etkin kullanılan ilaçlar. Ama amaç ucuz bir tedavi yöntemi<br />

değil pazarı büyütmek olduğunda çok kolaylıkla –ben 10 yıl dedim, belkide daha kısa<br />

sürede– pazar yüksek oranlara varacak.<br />

Doç. Dr. Murat Arslan: Evet, başka soru yoksa ben oturumu kapatacağım. Katkıları<br />

için ben her iki konuşmacıya ve sizlere teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum.<br />

Sunucu: Biz de oturum başkanı Doç. Dr. Murat Arslan’a ve değerli konuşmacılara teşekkür<br />

ediyoruz. Kurultayımız şu an öğle yemeği arası veriyor. Fuaye sonunda sizleri küçük<br />

bir ikram bekliyor, afiyet olsun.<br />

III. OTURUM<br />

OTURUM BAŞKANI: Dişhekimi Mustafa DÜĞENCİOĞLU<br />

Sunucu: Bu oturumun başkanlığını, <strong>İstanbul</strong> DişHekimleri Odası Başkanı Sayın Mustafa<br />

Düğencioğlu yönetecek. Oturumun ilk konuşmacısı, <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası Yönetim<br />

Kurulu Üyesi Dişhekimi Doktor Hediye Sözer, ikinci konuşmacısı <strong>İstanbul</strong> Tabip<br />

Odası adına Prof. Dr. Recep Öztürk. Sayın Sözer’i kürsüye davet ediyorum.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Sağlık Meslek Odalarının değerli yöneticileri, değerli<br />

üyeler.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Bir saniye; değerli arkadaşlar oturumun bu bölümünde,<br />

ilk konuşmacımız Doktor Hediye Sözer. Kendisi engelliler ve ağız-diş <strong>sağlığı</strong> sorunları<br />

ve çözüm yollarını anlatacak. İkinci konuşmacımız Profesör Doktor Recep Öztürk,<br />

“Erişkinlerin Aşılanması”nı sizlere anlatacak. Evet, sevgili Sözer.<br />

Engellilerde Ağız-Diş Sağlığı Sorunları ve<br />

Çözüm Yolları<br />

Dişhekimi Dr. Hediye SÖZER<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün engellilerde ağızdiş<br />

<strong>sağlığı</strong> ve çözüm önerileri ile ilgili bilgiler vermek istiyorum. Dünya Sağlık Örgütü’nün<br />

sınıflaması, ülkemizde mevcut durum, engellilerin ağız-diş <strong>sağlığı</strong> sorunlarını değerlendirmek,<br />

dişhekiminin yaklaşımı, tedavi olanakları, ağız-diş <strong>sağlığı</strong> eğitim programı, ağız-diş<br />

<strong>sağlığı</strong>nın korunması için yapılması gerekenler, ağız-diş <strong>sağlığı</strong> sorunları, diş çürükleri, diş eti<br />

hastalıkları, ortodontik bozukluklar, ağız hijyeninin sağlanması, diş fırçalama, gargara kullanımı<br />

ve dişhekimi kontrolü ile ilgili bilgiler verip sonuç bir bilgilendirme yapacağım.<br />

Dünya Sağlık Örgütü, sakatlığı 3 ayrı kategoride ele almıştır. Özellikle son zamanlarda<br />

bütün bu yetersizlik, özürlülük ve engellilik terimlerinin yanında uluslararası platformlarda<br />

38 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ve özel ihtiyaç kavramları da kullanılmaya çalışılmaktadır. Ancak bu özel ihtiyaç kavramı<br />

yoksul, korunmaya muhtaç, engelli, istismara uğramış bütün grupları da kapsadığı için büyük<br />

bir genelleme yapılmış olacak. Son yıllarda <strong>toplum</strong> temelli rehabilitasyon sağlama yaklaşımı<br />

ile sakatlık tanımlarına yeni anlamlar verilerek; özürlülerin rehabilitasyon, eşit haklardan<br />

yararlanması ve sosyal hayata karışması için <strong>toplum</strong>sal kalkınma sağlayacak stratejiler belirlenmiştir.<br />

Uluslararası işlevsellik ve katılım sınıflamasına göre engelliler yerine aktivite,<br />

zihinsel ve sosyal boyutta katılım, yetersizlik ve işlevselliklerinin derecelendirilmesi gibi<br />

de sınıflandırmalar yapılmıştır. Engelli doğuştan ya da sonradan herhangi bir hastalık veya<br />

kaza sonucunda bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal yetilerini çeşitli derecelerde<br />

kaybetmiş, normal yaşamın gereklerine uymayan, eğitim, korunma, bakım, rehabilitasyondanışmanlık<br />

ve destek hizmetlerine ihtiyacı olan kişi olarak tanımlanıyor.<br />

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün ülkemizdeki verileri ile ilgili bilgi vermek istiyorum. Bu<br />

verilere göre ülkemizde nüfusun %12,29’unun engelli olduğunu biliyoruz, yani her 8 kişiden<br />

biri engelli. Bunlardan ortopedik, görme, işitme, konuşma-duyma ve zihinsel özürlü<br />

olanlar %2,58, süreğen hastalığa sahip nüfusta %9,70 oranında yer alıyor. Marmara Bölgesi’nde<br />

bulunan engelli nüfusun okur-yazarlık oranları ile ilgili verilere baktığımızda, Türkiye<br />

genelinden çok fazla bir fark yok. Engelli nüfusun okur-yazarlık oranı %70-80 oranında değişiyor.<br />

<strong>İstanbul</strong> ili 2006-2007 yılı ilköğretim okullarında okuyan sayılarına baktığımızda,<br />

engelliler için Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde, engel grupları ihtiyaçları doğrultusunda,<br />

eğitim programı olan okullar bulunmakta. İlköğretimde kayıtlı toplam 7 bin, rehabilitasyon<br />

kurslarına devam eden ve belge alan bireylerin toplam sayısı 8 bin civarındadır.<br />

Engelli birey eğitim, bakım ve rehabilitasyon ve meslek ve beceri edindirme kursları,<br />

sağlık, sosyal ve kültürel hizmetler, aile rehberliği ve danışmanlık hizmetleri gibi engeli ile<br />

ilgili çeşitli hizmetlerden yeterince faydalanmalıdır. Engellilerin ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> sorunları<br />

göz ardı edilemeyecek kadar büyük. Elimizde engellilerin ağız hijyeni, diş çürüğü, diş eti<br />

hastalıkları ve ortodontik sorunları hakkında bilgi veren çok önemli çalışmalar var. Ancak<br />

bunlar engellilerin bir kısmını içermekte. Engellilerin ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> üzerine yapılan bu<br />

çalışmalar incelendiğinde; çoğunlukla ağız hijyenini bozuk olduğu, sağlıklı çocuklarla karşılaştırıldığında<br />

gingivitis ve periodontitis gibi ağız hijyeniyle yakından bağlantılı diş eti<br />

problemlerinin daha sık görüldüğünü biliyoruz. Tedavi edilmemiş diş çürüğü yüzdesi çok<br />

fazla bu gruplarda. Dişleri tedavi etmek için yapılacak bazı uygulamalar, çocuklardaki uyum<br />

ve kooperasyon problemleri sebebiyle güçlük arz ediyor. Ağız-diş bakımı, önleyici uygulamalar,<br />

tanı ve tedavilerini özel bakım ihtiyacı olan gruplar olarak ifade edebiliriz.<br />

Herkes için ağız <strong>sağlığı</strong> bir ayrıcalık değil, haktır. Engelli çocukların ve ailelerin ağız-diş<br />

<strong>sağlığı</strong> sorunlarına çözüm bulabilmeleri ve sosyo-ekonomik sorunları nedeni ile mağdur olmamaları<br />

gerekir. Mayıs 2007’de Resmi Gazete’de yayınlanan tedavi yardımına ilişkin uygulama<br />

tebliği ile %40 ve üzerinde özürlü kişiler belgeleri ile diş tedavileri için tüm sağlık<br />

kurum ve kuruluşlarına, serbest dişhekimlerine başvurabiliyorlar. Tedavi yardımı alabiliyorlar.<br />

Türk Dişhekimleri Birliği’nin engelli hastalarla ilgili dişhekimlerinde bilgi almak<br />

üzere yürüttüğü bir anket çalışmasının sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum ve bu önemli<br />

bazı bilgileri gün ışığına çıkarmıştır. Dişhekimleri %75,2 oranında engelli hastaları tedavi<br />

ediyor. Dişhekimleri engelli hastaları tedavi ederken bazı sorunlar yaşayabiliyorlar. Bunlar<br />

arasında hastayla iletişim kurma güçlüğü, zaman yetersizliği, dişhekimi yardımcısı eksikliği,<br />

muayene koşullarının kısıtlılığı, eğitim yetersizliği ve daha az oranlarda da duygusal zorluk<br />

ve finansal problemler yer alıyor.<br />

Dişhekimlerinin yaklaşık dörtte-biri ise engelli hastalara şartlarının uygun olmaması nedeni<br />

ile çalışmak istemiyor. Engelli hastalar dişhekimliği fakültelerine, özel merkezlere ve<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

39


çocuk dişlerini tedavi eden ve doktora düzeyinde eğitim almış ve bu alanda deneyimi olan<br />

dişhekimlerine yönlendiriliyor. Özel bakım ihtiyacı olan bireylerin ağız <strong>sağlığı</strong>nın devamlılığı<br />

önemlidir. Burada listelenen bir dizi aşamanın sırasıyla uygulanması sayesinde ağız-diş<br />

<strong>sağlığı</strong> devam ettirilebilir. Bu konuda yapılan bilimsel çalışmalar sayesinde insanların yaşamlarında<br />

gelişme sağlayabiliyoruz. Çok sayıda engelli için yüksek risk yaşanan ağız-diş<br />

<strong>sağlığı</strong> sorunlarına çözüm olabiliyoruz. <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası olarak engelli çocukların<br />

ve ailelerinin, okul çevresinde öğretmenlerinin, ağız-diş bakımı konusunda bilinçlendirilmesi<br />

amacı ile engellilerde ağız-diş <strong>sağlığı</strong> eğitimi programı hazırladık. Farklı engelli<br />

gruplarında 16 okulda 30 eğitmen dişhekimi ile eğitim programımızı yürütüyoruz. Eğitimlerde<br />

drama metodu uyguluyoruz. Çalışma grubundaki dişhekimi arkadaşlarımız bu konuda<br />

oldukça büyük azim, kararlılık ve özveri ile, gönüllülükle eğitimlerine katılıyorlar. Bireyi,<br />

ve çevresi ile bilgilendirmek için ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> hizmetleri hakkında yararlanabilecekleri,<br />

yol gösterici haritalar oluşturuyoruz.<br />

Sağlık eğitimlerini vererek engellilerin ailelerini ve okulda öğretmenlerini ağız-diş <strong>sağlığı</strong><br />

sorunlarının önlenmesi hakkında bilgilendiriyoruz. Engellilerde bu sorunlardan bahsetmek<br />

istiyorum. Ortodontik sorunlar engellilerin yaşadığı ağız-diş <strong>sağlığı</strong> sorunları<br />

arasındadır. Üst ve alt dişlerde fazlalık, yanlış dizilme ya da dişlerin çok önde olması ve<br />

çene-yüz anormallikleri vardır. Diş ve çeneler, ağız ve diş <strong>sağlığı</strong>nı etkileyecek şekilde kötü<br />

durumdadır, şiddetli bir şekilde dönmüş, üst üste binmiş ya da dışarı fırlamış olduğundan dişler<br />

yan yana uyumsuz ya da yeterli fonksiyon göremeyecek durumdadır. Tabii ağzımızdaki<br />

bakteriler yumuşak dokularda sorunlara neden olabiliyor. Diş eti hastalığı olarak bakteriler<br />

ağızda belirti verebiliyor. Sağlıklı bireylerde de ağız hijyeni sağlayamayınca sorunlar ilerler<br />

ve diş etleri hastalanabilir. Burada bakteri plağını göstermek istiyorum. Bütün ağız ve diş<br />

<strong>sağlığı</strong>na sorun olan Mikrobiyal Dental Plak dediğimiz bir tabaka. Dişlerimiz üzerinde bakteri<br />

plağı olursa nelere yol açıyor, onu göstermek istiyorum. Bakteriler ağızda yumuşak dokulara<br />

biriktiğinde dişeti hastalığı başlıyor demiştik. Başlangıçta dişeti kanaması ile belirti<br />

veriyor. Ağız hijyeni sağlanamayınca sorunlar ilerliyor ve dişetleri çekilebiliyor. Dişetinin<br />

üzerinde diş taşı da olabiliyor. Dişeti hastalıkları çok ağrılı olmadığı için genelde ihmal edilebiliyor<br />

ve çoğu zaman ağızda kötü koku ve tat ile kendini gösterebiliyor. Burada ihmal<br />

edilmiş bir ağızda dişetlerinin çekilerek diş köklerinin açığa çıktığını görebiliyoruz. Tabii ağzımızda<br />

sadece dişeti hastalıklarına neden olmuyor bakteriler, bakterilerin neden olduğu bir<br />

diğer sorun da diş çürükleri. Diş çürükleri dişin en dış tabakasından başlayarak iç tabakalara<br />

doğru ilerliyor ve çok şiddetli, dayanılmaz ağrılara neden olduğu için insanlar buna çare arayabiliyorlar.<br />

Dişler çürümeye başladığı andan itibaren dişlerde çürük görülebilir. Bakteriler<br />

şekerle beslenip asit üretir ve asit çürüğe neden olur. Anne karnında, hamileliğin ilk üç ayında<br />

süt ve daimi dişler gelişmeye başlar. Alt kesici dişlerdeki 6 aylıktan çürümeye başlayan genellikle<br />

2 yaşında toplam 20 adet olan bütün süt dişleri tamamlanır. Süt dişleri sağlıklı olan<br />

6 aylıktan başlayarak 6-12 yaşımıza kadar ağzımızda durmalıdır. Süt dişlerinin görevi... Burada<br />

diş çürüğünü görüyoruz. Süt dişleri genelde ihmal ediliyor. Aslında süt dişlerinin görevi<br />

çiğnemek, kelimeleri düzgün telaffuz etmek, daimi dişler için yer sağlamak, gülünce<br />

güzel görünmek. Tabii en önemli dişlerin korunması için bu aşamada aile ya da bakıcısının<br />

ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> temizliği ağız <strong>sağlığı</strong>nı da etkilemektedir. Çürüğe neden olan bakterilerin<br />

etkisini azaltmak için gerekiyorsa aile kendi tedavilerini de yaptırmalıdır. Ağıza sokulan<br />

şeylerin ortak kullanılmasından kaçınılmalı. Bebeğin yalancı emziğini temizlemek için kendi<br />

ağzına sokmamalı. Erken yaşlardan itibaren ağız <strong>sağlığı</strong>na önem verilmeli. Bebeği besledikten<br />

sonra ağzı temizlenmeli. Süt dişleri çürüdükten sonra dişlerin üzerinde beyaz nokta<br />

ya da sarı, kahverimsi leke şeklinde yeni başlayan çürükler kontrol edilmeli. Ağız bakımı do-<br />

40 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ğumdan başlamalı, bebek bir yaşını tamamladığında dişhekimine götürülmeli. Dişhekimi<br />

çürüğü durdurmak ve önlemek için birçok uygulama yapabilir. Engellilerde diş ve dişeti hastalıklarının<br />

önlenmesi için düzenli ağız bakımı çok önemli. Engelli bireyler ağız bakımı yapabilme<br />

yeteneklerine göre 3 gruba ayrılırlar. Ağız bakımını kendi başına yapabilenler,<br />

kısmen yapabilenler ve tamamen bir başkası tarafından sağlanan çocuklar. Diş fırçalarken<br />

dikkat edilmesi gereken bazı konulara da değinmek istiyorum. Diş fırçasına kullanılan macunun<br />

büyüklüğü çok önemli, biz leblebi büyüklüğünde olması yeterli diyoruz. Çocukların<br />

yutmaması da gerekiyor. Florür içermeli diş macunu. Bazı insanlar, diş fırçalıyorum ama<br />

bir işe yaramıyor diye düşünüyorlar, bunu belli bir tekniğe göre yaparsak gayet başarılı oluruz.<br />

Şimdi; 45 derecelik açı ile yerleştiriliyor. Önyüzeyler dairesel hareketlerle, çiğneyici<br />

yüzeyler ileri geri hareketlerle ve iç yüzeylerinde de süpürme hareketi ile diş fırçalamanın<br />

tamamlanması gerekiyor, dişlerin bütün yüzeyleri temizlenmeli.<br />

Engelli bireyler için diş fırçasının sapı kullanıma uygun hale getirilebilir. Bazı durumlarda<br />

dişini sizin fırçalamanız gerekebilir ve engelli bireylerde elektrikli diş fırçası kullanımını<br />

da öneriyoruz. Çocuğun kendi dişini fırçalamadığı bazı durumlarda da çocuğun dişini<br />

sizin fırçalamanız gerekebilir. Ağız içini görebilmek için size yardımcı olacak biriyle karşılıklı<br />

oturarak size destek olması gerekiyor. Çocuğun başı bakım yapan kişinin kucağındadır.<br />

Dişlerin bütün yüzeyleri temizlenebilir. Dişlerin aralarının diş ipi ile temizlenmesi de önemlidir.<br />

Fırçalama ne kadar iyi olursa olsun diş ipi kullanmak da gerekir. Bütün dişlerin arasının<br />

plak temizlenene kadar diş ipiyle temizlenmesi gerekir. Özel bakım gerektiren gruplarda<br />

diş ipleri özel taşıyıcılarla da kullanılabilir. Diş fırçalamanın ömür boyu sürecek bir alışkanlığa<br />

dönüştürülmesi çok önemli.<br />

Ağız <strong>sağlığı</strong>nın korunmasında beslenme de önemli, daha önce bahsettiğim gibi. Peynir<br />

ve süt çürüğe karşı korur. Şekerden zengin besinlerin azaltılmasıyla diş çürüğü azaltılabilir.<br />

Dişhekimlerinin kontrolü de çok önemli, hafif engelli bireyler 6 ayda bir, orta engelli bireyler<br />

ve önemli sistemik hastalığı olan bireyler 3 ayda bir, tedavilerinde sitotoksik ilaçlar<br />

kullanabilen bireyler birer ay arayla kontrollere çağrılabilir. Ağız-diş <strong>sağlığı</strong>nın tamamlanması<br />

için koruyucu uygulamalar arasında gargara kullanılmasını da öneriyoruz. Eğer gargaranın<br />

kullanımında zorluk yaşanabiliyorsa ve yutma riski varsa, bir gazlı bez ve kulak<br />

pamuğu yardımıyla dişlerin üzerine sürülmelidir. Hekim gözetiminde uygulanabilecek florür<br />

preparatları mevcuttur. Birçok çocuğun dişinde altı yaş civarında fissür örtücü uygulanırsa<br />

çürükten korunabilir. Fissür örtücü, diş yüzeyinin yüzeyinde bulunan fissürler bakteri<br />

plağı ve besin retansiyonuna karşı fiziksel bariyer oluşturmak için uygulanan plastik esaslı<br />

bir tabakadır. Fissür örtücü ve yüzeysel florür birlikte çürüğe karşı maksimum korumayı<br />

sağlamaktadır. Engellilerin gerekli durumlarda anesteziyoloji ve reanimasyon uzman hekiminin<br />

sorumluluğunda sedasyon ya da genel anesteziyle diş tedavileri de yapılabilir.<br />

Dişhekiminin görevi özellikle engelli çocuklarda koruyucu tedavilere ağırlık vererek bebeğin<br />

ve eğiticilerin ağız-diş <strong>sağlığı</strong> alışkanlıkları yönünden eğitilmesidir; yetkili birimler çalışmalarında<br />

tüm bireylerin ağız <strong>sağlığı</strong>nın temini için gerekli olanları yerinde ve zamanında<br />

maliyetlerini karşılayarak yerine getirmeye öncelik vermelidir. Üniversite desteği, yerel yönetimlerin<br />

işbirliği ve ilgili kurum ve kuruluşların yeterince destek olmasıyla bu alanda uygulanabilecek<br />

politikalar belirlenmelidir. Ve sonuç olarak: engelli bireyler yoktur aslında,<br />

engelleri aşamayan zihinler vardır. İyilik adına yapılan çalışmalar hiçbir zaman sonuçsuz<br />

kalmayacaktır, diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Sayın Sözer’e ben de çok teşekkür ediyorum. Türkiye<br />

popülasyonunda çok yoğun bir kitleyi kapsıyor engelliler. Bunun için de <strong>İstanbul</strong> Diş-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

41


hekimleri Odası olarak <strong>toplum</strong>un ağız <strong>sağlığı</strong>nın korunması amacı ile çalışmalarımıza<br />

devam ederken diğer yandan bu yılki çalışmalarımızda engellileri öne aldık. Engellilerin durumunu<br />

yetkililere açıklamak istedik. Engellilerde ağız-diş <strong>sağlığı</strong>nın korunması açısından<br />

yetersizlikleri Hediye Hanım dile getirdi. Biz bu yetersizlikleri eğitim açısından, meslek kuruluşu<br />

olarak öne çıkararak kendi <strong>toplum</strong> ağız-diş <strong>sağlığı</strong> kuruluşumuzla bu eğitimi yapmaya<br />

çalışıyoruz ve bu yılki çalışmalarımız aşağı yukarı Türkiye’de %12 olan engelli<br />

sayısına göre bir eğitim tarzı açısından devam edecek. Tabii şimdi sorular gelecek: bu engellilerin<br />

bu işleri yapamayanları için neler yapılacak? Engellileri 3 bölüme ayırdı; ben<br />

acaba 1/3’lük kalan bölüm için, engelli olan ve de kendisi hiçbir şey yapamayanlar için,<br />

ağız-diş <strong>sağlığı</strong> önerilerin ne olabilir diye bir soru sorabilir miyim? Bundan sonra da tartışmaya<br />

başlayabiliriz.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Tabii. Ağız-diş <strong>sağlığı</strong> sorunları aslında bizim <strong>toplum</strong>umuzun<br />

büyük bir kesiminin yarası, biraz önce arada bir dinleyici de sordu “nasıl çözüm bulabiliriz”<br />

diye “tedavi maliyetlerimiz çok pahalı.” “Bunun için ulaşabileceğimiz bir yerler var<br />

mı” diye sordu. İşte bütün sorun devletin koruyucu ağız-diş <strong>sağlığı</strong> konusunda politikalarının<br />

yetersiz olması ve kanun yapıcıların insanları yeterince yönlendirememeleri. Gelişmiş ülkelerde<br />

ağız-diş <strong>sağlığı</strong> sorunları büyük oranda çözülmüş, biz de yaptığımız birçok çalışmada<br />

onların çalışmalarını örnek alıyoruz. Ülkemizde çocuklarda süt dişlerinde çürük oranları çok<br />

fazla, özellikle 6 yaşına gelen bir çocuğun daimi dişlerinin çürümeye başladığını söylemiştik.<br />

Bu yaştan itibaren, daimi dişlerinin çürümesi önlem alınırsa önlenebilir, çünkü diş çürüğü<br />

bir gecede oluşmayan bir hastalık, bir-iki yıl içerisinde çocukların birçoğunda çürükler<br />

gelişmeye devam eder ve daimi diş sayısının tamamlandığı 12-13 yaşlarına kadar %80’lere<br />

varan oranda çocuklarda diş çürüğünün görüldüğünü biliyoruz. Tabii ağızdaki sorunlar sadece<br />

biraz önce de bahsettim gibi diş çürüğü değil. Dişeti hastalığı da çok önemliydi, basit<br />

bir şekilde dişeti kanamasıyla belirti veriyor. Süt dişlerinin erken yaşta çekilmesi ya da kaybedilmesi<br />

sonucunda ortodontik sorunlar yaşanıyor. Bütün bu hizmetlerin tedavi maliyetleri<br />

çok fazla.<br />

Mesela Çapa’da, <strong>İstanbul</strong> Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi’nde fiziksel olanakların<br />

yeterli olmaması nedeni ile engellilere ağız-diş bakımı yapılamıyor. Bildiğim kadarı ile Marmara<br />

Üniversitesi ve Yeditepe Dişhekimliği Fakültesi’nde ve bazı özel merkezlerde ancak<br />

tedavileri devam ettirilebiliyor. Ülkemizde engelli sayısı azımsanamayacak kadar çok. O<br />

nedenle tabii bu engellilerin ailelerine rehber olmak ve onların sorunlarına çözüm olabilmek<br />

açısından onların yönlendirilebileceği tedavi merkezlerine acilen ihtiyaç duyuluyor.<br />

(Konuklardan biri soru soruyor)<br />

Dinleyici: Genel anestezi altında maliyetler ne kadardır?<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Şimdi çok farklı fiyatlar olabiliyor. Özel hastaneciliğin<br />

artması ile birlikte genel anestezi uygulamalarının çok arttığını biliyoruz. Bu, Tabipler Odası’nın<br />

tarifeleri ile belirleniyor. Ama genel olarak hocamız bahsetmişti, Zeynep Aytepe. Kendisinin<br />

dişhekimliği fakültesinde engellilere yönelik çok detaylı ve özverili çalışmaları var.<br />

O bazı kurumların 300-400 milyon fiyatlarla genel anestezi altında dişlerini tedavi edebildiklerinden<br />

bahsetmişti.<br />

(Soruyu soran dinleyici:) Daha yüksek olduğunu sanıyordum.<br />

42 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


(Başka bir konuk soru yöneltiyor)<br />

Dinleyici: Bir diş için mi? Efendim.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Diş tedavileri için ücret haricinde. Genel anestezi fiyatı.<br />

(Konuklardan biri) Saat olarak hesaplanıyor.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Seyhan Hanım buyurun.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Aslında benim söylemek istediklerim, siz o anda<br />

müdahale ettiniz ve söylediniz ama yine de ben şuna değinmek istiyorum, çünkü sizler bu<br />

konuya değinene kadar bu konuda çalışma yapılıp yapılmadığını bilmiyordum. Benim yengem<br />

şu anda emekli öğretmen ve özürlü sınıfta öğretmenlik yapıyor. Kendisiyle özürlülerle<br />

ilgili, hakikaten birebir davranışsal durumlarla ilgili konuşuyoruz. Ama burada benim en<br />

çok dikkatimi çeken, sizler de buna değindiniz; aileler aslında daha fazla eğitilmesi gerekenler,<br />

çünkü onlar zaten kendilerine yetemiyorlar. Ailelerin bu konuda daha fazla bilinçlendirilmesi<br />

gerekiyor. Fakat Sultançiftliği’nde olmasından kaynaklanıyor mu bilmiyorum<br />

ama (onun öğretmenlik yaptığı okul Sultançiftliği’nde) bu konuda aileler daha bilinçsiz. Dolayısıyla<br />

gösterdiklerinizden de anladığımız kadarıyla inanılmaz müdahale edilmesi gereken,<br />

kendi yeme problemi yaşatacak kadar sorunlu ağızlar var. Bunların müdahalesinde<br />

Dişhekimleri Odası olarak siz ayrıca bir çalışma yapıyor musunuz, onlara nasıl ulaşıyorsunuz,<br />

onlar getirmiyorsa. Böyle merkezler de yok çünkü bildiğim kadarıyla.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Şimdi öncelikli olarak engellilerin <strong>toplum</strong> hayatına katılabildiği<br />

ve rehabilitasyonların yapılabildiği, onların eğitilebildiği okullarda onlara ulaşmaya<br />

çalışıyoruz. Ve çok da yeni aslında engellilerin davranış biçimlerini tanımlamak ve<br />

onlara yönelik, onların yararlanabileceği çalışmalar yapmak. Öncelikle okulda ağız-diş <strong>sağlığı</strong><br />

eğitimi ile başladık. Çünkü biliyoruz ki eğer bir engelli birey okula devam edebiliyorsa,<br />

belli koşullarda ailesinin desteği var ve sosyo-ekonomik anlamda biraz da katkı sağlanabiliyor.<br />

Bütün bunların çözümleri olması gerekiyor.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Ben sorunuza şöyle yanıt vereyim. Hediye Hanım<br />

3 bölüme ayırmıştı biliyorsunuz engellileri. Bir tanesi kendisi işlerini yapabilen engelli, bir<br />

tanesi yarım yapabilen, bir de hiç yapamayan. <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası’nın bu çalışmada<br />

şimdiki hedefi kendisi bu işleri yapabilen engellilere okullarda ulaşabildiğimiz kadarı ile<br />

ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> eğitimini vermek. Birinci bölümde de hocam anlatmıştı, ta ki koruyucu<br />

hekimlik konusunda doğuştan itibaren aktarmaya çalışıyoruz. İkinci olarak da aileleri bilinçlendirmeye<br />

çalışıyoruz. Hedeflerimizde bu var. Üçüncüsü de sevgili Ahmet’in bir önerisi<br />

vardı, acaba engelliler için bir merkez açıp da hiç tedavi alamayanları tedavi edebilir miyiz<br />

diye. Ama amacımız burada yetkilileri bu konuda uyarmak. Miktar çok büyük, engelli miktarı.<br />

Hiç tedavi alamayacak çünkü bazılarının sedasyonla tedavisi gerekiyor. Sevgili hocamın<br />

dediği gibi sedasyon ücretleri de sanıldığı kadar 300-400’lerde olmuyor, üniversitede<br />

bildiğim kadarıyla en son bir hastanın tedavisinde 800-900’lerin üzerinde rakamlarda tedavi<br />

olabiliyor ve belki de birkaç kez tedavi ihtiyacı doğabiliyor. Onun için oyunun başlangıç<br />

noktasındayız. Çok ivedilikle de sonlandırmak demeyeyim de, çok iyi bir şekilde çalışmak<br />

gerekiyor. Hediye’nin başlattığı çalışma da çok zor bir çalışma. Kendisine çok teşekkür edi-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

43


yorum, yani engellilerin tedavisini düşünün, bir de ağız-diş tedavisini düşünün, ayrıca bir de<br />

eğitimini düşünün, bir de ayrıca ailelerin eğitimini düşünün. Onun için bu konu <strong>toplum</strong> <strong>kurultayı</strong>na<br />

bilerek getirdiğimiz bir konu. Yani <strong>toplum</strong>un bir yarasına buradan başlayalım diye.<br />

Çünkü bu kurultayda her şeyi tartışıyoruz.<br />

(Konuklardan biri söz alıyor)<br />

Dinleyici: Evet, teşekkür ederim ve tebrik ederim gerçekten başarılı çalışmalarınız için.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Evet, Mustafa Bey.<br />

Dinleyici: Engellilerin ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> sorunu önemli bir sorun. Ancak bunu bir meslek<br />

odası olarak <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası’nın çözüme ulaştırması çok zor, hatta imkansız.<br />

Ancak şu yönde çaba sarfedilebilir mi? Mutlaka yapıyorsunuzdur. Bu sorunu çözmekle<br />

ilgili yerel yönetimlere projeler götürdünüz mü? Yani inanıyorum ki en azından <strong>İstanbul</strong>’da<br />

her belediye böyle bir sağlık birimi açsa, sorunların tamamı olmasa bile büyük bir çoğunluğu<br />

bertaraf edilecektir. Teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Sorunun muhatabı olarak kendim cevaplayayım isterseniz.<br />

Teşekkür ederim bu soru için özellikle. Bunu <strong>İstanbul</strong>’da sadece kendi açımızdan<br />

değil, Türk Dişhekimleri Birliği’ne de götürdük. Dişhekimlerinin bazı çalışmalarını Hediye<br />

aralarda söyledi, bütün Türkiye’nin sorunu zaten. Ama kendi bölgemiz olan yerde de yerel<br />

yönetimlere götürdük, onların da birçoğu zaten ağız-diş <strong>sağlığı</strong> merkezleri açtılar. Onlar <strong>toplum</strong>un<br />

diğer kesimleri ile uğraşıyorlar. Yani çocukların 0-16 yaş çalışmaları var, birçok belediye<br />

bunu da gündemlerine alacaklarını da söylüyor. Biz de bu konudaki çalışmalarımıza,<br />

daha doğrusu bastırmaya, devam ediyoruz.<br />

(Konuklardan biri söz alıyor)<br />

Dinleyici: Hipokrat, “hekimler ve diğerleri” der. Benim de şimdiye kadarki fikrim bu<br />

yönde. Bütün hekimlerimizi saygıyla selamlarım. Yeditepe Üniversitesi’nde hipnozla diş tedavisi<br />

yapıldığını biliyorum. Bir de hekim olmadığım için anestezi ile alınan narkozun uzun<br />

bir sürede dışarı çıkarılabileceğini, bu süre içinde hasbelkader bir trafik kazası ya da bir hastalık<br />

nedeni ile ikinci bir ameliyatın yapılması gerekebileceği ve tekrar narkoz gerekeceğini<br />

düşünüyorum. Acaba engellilerde de narkoz kullanılabilir mi? Bir de ben Beyazıt Devlet<br />

Kütüphanesi’nde körler için kitap okuyorum. Onlar alt okumaya muhtaç olan, çok az kelimeyle<br />

çok şey ifade etmeye çalışıyorlar. Siz acaba şikayetleri direkt engelliden mi alıyorsunuz,<br />

yoksa aileden mi? Saygılar.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Tabii çok farklı engelli gruplarından bahsetmiştim biraz<br />

önce. Görme engelliler için farklı çalışma gerekiyor. İşitme engelliler, ortopedik engelliler<br />

ve zihinsel engelliler ve hepsinin dişhekimi muayenesinde farklı oranlarda derecelendirip ona<br />

göre tedavi protokolü uygulanabilir. Genel anestezi ve sedasyon bizim en son isteyeceğimiz<br />

tedavi seçeneklerinden biri, en son başvurulabilecek ve tedavi protokollerini en son basamaklarından<br />

bir tanesi. Ama zihinsel engellilerde, özellikle davranışlarını kontrol altına alamadığımız<br />

bireylerde bu da zorunlu bir hal alabiliyor. Çünkü ağız-diş <strong>sağlığı</strong>nın genel<br />

<strong>sağlığı</strong>mızın bir parçası olması bütün genel vücut <strong>sağlığı</strong>mızı da etkiliyor. Özellikle engelli<br />

44 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


azı gruplarda vücut dirençlerinin ve bağışıklık sistemlerinin yeterli olmaması nedeni ile<br />

normal bireylerin ağızlarında bulunan 260 çeşit bakteri grubu dahi onlarda sistemik sorunlara,<br />

kalp-damar hastalıklarına neden olabiliyor. Basit bir sütür alınması esnasında dahi bunlar<br />

endokardit riski altında olabiliyorlar. O nedenle tabii engel grubunu seçerken çok titiz<br />

davranıyoruz. Herkese aynı uygulama yapılmıyor. Mümkün olduğunca bu tedavilerde engelli<br />

bireyin kendisini olaya katmaya çalışıyoruz, ama eğer engelli birey bunu başaramıyorsa ailesinden<br />

ya da bakıcısından destek alınması gerekiyor.<br />

Ve görme engelliler de bu eğitim programımızda bir alt başlık. Tabii onlar göremedikleri<br />

için diş çürüğünün belirtileri; mesela dişlerin sararması, renk değiştirmesi onları pek<br />

kavrayamıyorlar. Ancak o nedenle onlarda diş plağını mikropların elleriyle dokunarak ya<br />

da kokusunu hissettirerek fark ettirmeye çalışıyoruz. Çünkü bu engelli sınıflara gittiğimizde<br />

bile sınıfa girer girmez bir anda ağız kokusuyla karşılaşıyoruz. Yani bu, bütün grupların<br />

hiç muayene edilmese bile ne kadar önemli risk altında ve sorunların ne kadar büyük olduğunu<br />

bize gösteriyor. Bu konuda çok önemli çalışmalar var demiştim ama genele yayılan<br />

çalışmaların çok yeterli olmaması işimizi zorlaştırıyor biraz da. Ama başka durumlarla<br />

devam edeceğiz.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Çok teşekkür ediyorum Doktor Hediye Hanım’a<br />

konuşması için, katkıları için.<br />

(Konuklardan biri soru soruyor.)<br />

Dinleyici: “Hipnozla tedavi olabilir mi?” demişti bir arkadaşımız.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Hipnozla bilimsel çalışmalara, bilimsel yayınlarda okuyoruz<br />

literatürlerde... Bu konuda uzman kişiler varsa, Yeditepe Üniversitesi’nde uygulanabildiğini<br />

bu konuda eğitimler olduğunu biliyoruz ama…<br />

(Dinleyicilerden biri söz alıyor)<br />

Dinleyici: Özürlülere uygulanıp, uygulanması gündemde olan…<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Hipnozun bilinçsizlere uygulanması çok zor bir<br />

olay, bilinçlilerde bile zor da... Onun için şu anda Türkiye bağlamında engellilere yapılmış<br />

bir uygulamayı ben duymadım. Hipnozla yapılan bir engelli tedavisi hakkında şu anda <strong>İstanbul</strong><br />

Dişhekimleri Odası’na kadar gelmiş bir olay yok. Peki, çok teşekkür ediyorum.<br />

Dişhekimi Dr. Hediye Sözer: Ben teşekkür ederim.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

45


Erişkinlerin Aşılanması<br />

Prof. Dr. Recep ÖZTÜRK<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Değerli arkadaşlarım ikinci bölümde sevgili hocam<br />

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları <strong>Ana</strong> Bilim Dalı Başkanı Profesör Doktor<br />

Recep Öztürk, hepimizin yakından ilgilendiren bir konuyu, erişkinlerin aşılanmasını anlatacak.<br />

Kendisini konuşması için kürsüye davet ediyorum.<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Sayın başkan, değerli katılımcılar, öncelikle <strong>İstanbul</strong> Sağlık<br />

Meslek Odaları Koordinasyon Kurulu’na gerçekten çok önemli bir konuyu gündeme taşıdıkları<br />

için teşekkürlerimi sunarak konuşmama başlıyorum. Ve izninizle hakikaten sorunlu<br />

bir alanda sizlere bir soru yönelteceğim. Genç arkadaşlar için söylüyorum; çoğunluğumuz<br />

çocukluk döneminde, aşılarını tamamlatmış insanlardır, ama erişkin devreye girince ne oluyor?<br />

Biliyorsunuz tetanos aşısının ilk üç dozu gerekli; ondan sonra da on yılda bir hatırlatma<br />

dozu gerekli. İçimizden (ki genelde hepimiz bildiğim kadarıyla birkaç katılımcı hariç sağlıkla<br />

ilişkili meslekler sahibiyiz) tetanos aşısını çocuklukta yaptırıp ardından on sene sonra<br />

devam eden, çocuklukta yaptırmayıp ardından erişkin döneminde üç aşıyı yaptırıp on sene<br />

de bir hatırlatma dozlarına devam edenlerin mümkünse bir el kaldırmalarını rica ediyorum.<br />

Bir kişi; göremiyor muyum başka, ne yazık ki bir kişi evet sadece bir kişi dışında hatırlatma<br />

dozu yaptıran yok. Hatta enfeksiyon hekimleri arasında da sorduğumuzda da aynı, biraz<br />

daha oran yüksek enfeksiyoncularda ama yüksek dediğim %10-20 gibi... Burada da pek çok<br />

sağlıkçı arkadaşımın, hocamın katıldığı bir oturumda tetanos aşılarını üç kere yaptırıp, ondan<br />

sonra da on yılda bir düzenli bir şekilde yaptıran sadece bir katılımcı olduğunu gördük. Gerçekten<br />

sorunun büyüklüğünü gören Koordinasyon Grubu iyi ki bu konuyu gündeme taşıdı;<br />

gördüğünüz gibi gerçekten çok önemli bir konuyu sizlere takdim edeceğim.<br />

(Tetanos aşısıyla ilgili soruya parmak kaldıran dinleyici araya girip açıklama yapıyor...)<br />

Dinleyici: Sevgili hocam bu konuyla ilgili bir açıklama yapma gereği duydum, ben de<br />

zorunlu olarak yaptırdım, çünkü bir köpeğin saldırısına uğramıştım, o nedenle yapılmış saymayın.<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Peki, teşekkür ederim. Hepimizin bildiği gibi enfeksiyonlar<br />

dünün sorunuydu; bugünün de sorunu, ne yazık ki yarının da tehdit edici sorunu olmaya<br />

devam edeceklerdir. Sözlerimin kanıtını Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarında bulmak<br />

mümkün. Son yıllardaki raporu elimde yok ama 1998’den 2003’e kadar raporlar var. 54 milyon<br />

ölümün %25’ini enfeksiyonlar oluşturuyor. Gördüğünüz gibi pnomoniler dünyada 3,5<br />

milyon ölümden sorumlu, ishal hâlâ 2 milyondan fazla kişiyi öldürüyor. Tüberküloz hâlâ<br />

1.5 milyon kişiyi öldürüyor. AİDS çok hızla ölümde bir numaraya doğru koşuyor, 2,5 milyona<br />

yakın kişiyi öldürüyor. Sıtma keza öyle. Bakın kızamık, aşıyla önlenebilir hastalık olmasına<br />

rağmen dünyada 1 milyon kişiyi öldürüyor. Gripte mortalite ve yakalanmayı azaltan<br />

aşılar olmasına rağmen halen her yıl mevsimsel grip salgınları, özellikle 65 yaşından sonra<br />

300 ile 500 bin kişinin ölümüne neden oluyor. Şimdi aşıyla korunulabilir pek çok hastalık<br />

var. Gerçekten örnek olarak Birleşik Devletler’de %80’i aşan çocukluk aşılaması ile aşıyla<br />

önlenebilir hastalıklar ciddi oranda azaltılabiliyor. Bakın kızamıktan 1 milyon kişi ölüyor,<br />

çocuk ölüyor dünyada. Aşıyla korunmayı %80’lerin üzerine taşıyan ülkelerde ise koskoca<br />

300 milyonluk 350 milyonluk bir ülkede sadece 500 tane aşıyla önlenebilir hastalıktan ölüm<br />

46 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


olduğunu biliyoruz. Şimdi bildiğimiz gibi bağışıklama, enfeksiyon hastalıkların önlenmesi<br />

amacıyla aktif olarak yani aşı ile veyahut da kuduz ya da tetanosta olduğu gibi pasif geçici<br />

olarak kısa süreli bağışıklık yapmak amacı ile immünglobulin uygulayarak sağladığımız bir<br />

olaydır. Doğal olarak serumlarla, immünglobulin ile sağladığımız bağışıklık kısa sürelidir.<br />

Uzun süreli hayat boyu bağışıklık ancak aşılarla sağlanmaktadır. Aşı yine bilindiği üzere virulansı,<br />

hastalık yapma gücü ortadan kaldırılmış doğrudan canlı mikrop olabilir; mesela tüberküloz<br />

mikrobu bunlara örnek, kızamık, kızamıkçık, kabakulak aşısı bunlara örnektir.<br />

Doğrudan canlı virüsü veriyorsunuz. Buna mecbursunuz, mesela kızamıkta siz ölü bir komponenti<br />

veya mikroorganizmanın belirli kısımlarını bugünkü bilgilerle veremezsiniz, çünkü<br />

bağışıklık sağlamıyor... Son teknolojilerde ise olay artık DNA bazına indi, DNA’sını vererek<br />

vücutta mikroorganizma girmiş hastalık yapmış ve bağışıklık sağlamış gibi bir cevap<br />

elde ediyorsunuz. İmmünglobulin ve antiserumların daha kısa süreli bağışıklık sağladığını,<br />

pasif bağışıklık sağladığını belirtmiştim. Az önce söylediğim gibi aşılar ölü hücreden, tam<br />

ölü hücreden –ki bunlar artık eski teknoloji aşıları– Toksoid örneğinde tetanosta olduğu gibi<br />

aşılardan, artık mikroorganizmanın sadece hastalık yapan komponentini elde edip (virülans<br />

aşıları) sırf onu verebiliyorsunuz. Dediğim gibi olay artık DNA’ya kadar indi, ki artık yakın<br />

gelecekte gıdalarımıza katılmış bir mikrop veya mikroplar DNA’sını alarak pek çok mikroorganizmaya<br />

karşı aşılanmış olacağız.<br />

Şimdi esas sorunumuz olan erişkin aşılamaya gelirsek; aşıyla korunabilir hastalıklar için<br />

çocukların aşılaması genelde ülkemizde de %80’lere varan oranda (doğuyu da katarsak) başarıldı,<br />

diyebiliriz. Ki kampanyaları hatırlıyoruz; ben de 1984’te 85’te Van’da mecburi hizmetçi<br />

bir hekim olarak il aşılama sorumlusuydum ve hakikaten tüm sağlık mensupları<br />

heyecanla çalıştık, büyük bir ilgi vardı. Öyle ki patlayan talep nedeniyle bakanlıkça aşı temininde<br />

sıkıntılar yaşanmaya başlandı ve “en iyi ağlayan il unvanını kazanarak” aşı temininde<br />

sıkıntı yaşamadık. Büyük bir heyecanla çalışma sonunda biz de o dönemde Van’da<br />

%90’lara varan bir başarı sağlamıştık. Şimdi bu kampanya ve heyecanla aşılanan çocuklar<br />

artık büyüdüler, bir kısmı aramızda, ben biraz daha yaşlıyım... Fakat kazanılan bağışıklık<br />

ölene kadar koruyucu mu sorusunu soralım? Erişkin olarak ne durumdayız? Erişkin olarak<br />

ülkemizde maalesef erişkin aşılama politikası henüz yoktur. Bu konuyu devamlı olarak,<br />

doğal olarak Sağlık Bakanlığı yetkililerine ve bizzat Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü’ne<br />

geçen sene erişkin aşılamasını konusunu açtığımda gördüm ki bu konuyla ilgili yakın<br />

dönemde bir çalışma başlatacaklar. Dünyada sadece bizim ülkemizde değil, örneğin işlerin<br />

iyi olduğunu sandığımız Amerika Birleşik Devletleri’nde 1989-2003 yıllarında 65 yaş üzerindekilere<br />

çok önemli olan iki aşının uygulamasında sıkıntılar vardı. Şöyleki 1989’da pnomökok<br />

%15 uygulanıyordu, 2003’te %64’e çıkabildi; grip %33 uygulanıyordu, 2003’te<br />

%70’e kadar çıkabildi; görüldüğü gibi ABD’de de ciddi sıkıntı olduğunu görüyoruz.<br />

Şimdi erişkin aşılama soruları nedeniyle “dünyada neler oluyor”a yanıt ararsak. Çin ve<br />

eski Sovyetler Birliği’nde yaşlılar arasında difteri salgınları oldu son yıllarda. Yine Amerika<br />

Birleşik Devletleri’nde tüm tetanos olgularında ölümlerinin %95’i yani nerdeyse tamamı yetişkinlerde.<br />

Düzenli aşılamayla yenidoğan tetanosu önledikleri için ölümlerde yetişkinlerde<br />

tetanos (ülkemizde de maalesef yetişkinlerde çok sık görüyoruz) hemen hemen hiç görülmüyor.<br />

Bizde de erişkin tetanos olguları azaldı ve bunu hekimler de genelde tanıyamıyor. Adli<br />

Tıp’a intikal eden bir olguda 8 ayrı hekim tetanosu tanıyamadılar. Tanıyı koyamayanlar arasında<br />

bir de üniversite acil bölümü vardı. Ve yine geçen aylarda çok sevdiğim saygı duyduğum<br />

bir yaşlı hasta yutma güçlüğü nedeniyle bir gastroenterologa başvurdu; ardından bir üniversite<br />

kulak-burun-boğaz kliniğinde 7 gün yatırıldı; sonunda nöroloji konsültasyonu istenmiş; hareket<br />

bozuklukları ile ilgilenen nöroloji biriminden gelen uzman da tanı koyamıyor ve hasta<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

47


konseye çıkarılıyor. Konseyde olayın tetanos olduğu anlaşılıyor. Hekimler tetanos görmeye<br />

görmeye tetanosu da tanımaz oldular. Difteri ölümlerinin 2/3’ü kızamık ölümlerin 1/3’ü erişkinlerde.<br />

Bu çok önemli ve çoğu difteri olgusu da artık erişkin yaşlarda görülüyor.<br />

Şimdi önce çocuklarımızın aşı karneleri gibi; esasında erişkin olarak bizlerin de bir aşı karnesi<br />

olması lazım. Sözlerime bu aşı karnesi nasıl olmalıyla giriyorum. Bir defa yaşa göre takvimimiz<br />

olacak; hangi yaş grubuna, 19-49, 50-64 ve büyük 65 yaş. Tetanos, difteri, son<br />

zamanlarda artık boğmaca. Boğmaca ile ilgili husus son yılların bilgisi. Mesela 5 sene önce<br />

böyle anlatmıyordum ben. Artık boğmaca için de erişkinde aşılama söz konusu. Hücresiz,<br />

boğmaca aşısı bu amaçla uygulanıyor. Boğmaca erişkinde kronik öksürüğe neden oluyor ve<br />

genelde ülkemizde bu durum pek araştırılmıyor. Bu hastalar devamlı olarak, otobüste, şurada<br />

burada öksürüyorlar, büyük bir kısmı bunların yüksek ihtimalle boğmaca. Artık erişkinde<br />

boğmacanın yeniden hatırlama dozları gündemde, bu meyanda bakarsak bütün bu yaş gruplarında<br />

istisnasız bir doz, ardından on yılda bir hiç aşılanmamışlarda bir seri yapacağız. Üç<br />

aşı, başlangıçta bir ay, sonra 6 veya on iki ay, sonra üçüncü aşıları yaptıktan sonra on yılda<br />

bir tetanos, erişkine göre difteri ve yine boğmaca aşısıyla aşılayacağız. Zaten ülkemizde şu<br />

anda sorun var ama hiç olmazsa tetanos ve difteri mutlak zorunlu. Çünkü tetanos ülkemizde<br />

%50-75 öldürüyor. Evet, bunca gelişmişliğe rağmen tetanostan ölüm %50-75 tüm çalışmalarda:<br />

Diyarbakır’da çalışma var, <strong>İstanbul</strong>’da kendi olgularımızı biliyoruz. En az %50 oranında<br />

erişkinlerde tetanostan ölüm söz konusu. Kızamık, kızamıkçık, kabakulağa gelirsek<br />

19-49 yaş arası kızamık geçirmediğimizi bu hastalığı geçirmediğimizi biliyorsak, serolojik<br />

olarak mutlaka serolojimize baktırmamız lazım. Negatifsek bu konuda aşılama yapmamız<br />

lazım. Özellikle kızamıkçık bildiğiniz gibi en büyük fatal zarara neden olan, kusurlu çocuk<br />

doğumuna neden olan hastalıkların başında geliyor ve kızamıkçık medikal abortusun ana endikasyonlarından<br />

biri. Yani hiç kuşkusuz şekilde gebeliğin ilk üç ayından kızamıkçık geçiren<br />

gebeye medikal akortus öneriyoruz. Evlilik yaşında, doğurganlık yaşında bir hanımefendinin<br />

mutlaka kızamıkçık serolojisini bilip negatifse aşılanması gerekir; tabii ki ondan sonra belli<br />

dönem (en az bir ay) gebe kalmayıp ardından, gebe kalabilir. 1957 tarihinden önce doğanlarda<br />

sorun yok özellikle bayanlar için konuşuyorum; 1957’den sonra doğanlar mutlaka bir doz kızamıkçık<br />

aşısı yaptırmalıdır.<br />

Gribe bakarsak, önceki sözlerimde gribin önemine değindim ve şimdi riskli kişilerin<br />

kimler olduğunu açıklayacağım. Riskli kişiler her yıl bir doz grip aşısı yaptırmalı. Amerikan<br />

Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) ülkede yeterli miktarda aşı olduğunda 50 yaşında sonra<br />

risk gruplarına bakmaksızın her sene bir hatırlatma veya bir yeni aşı yaptırmayı öneriyor.<br />

Pnomokok’a gelince gerçekten <strong>toplum</strong> kökenli zatürreelerin %51’i pnomokoklardır, riskli<br />

gruplarda bir doz, 65 yaşından sonra ise bir doz aşı gerekiyor. Bağışıklık yetmezliği olanlarda<br />

ve bazı durumlarda pnomokok aşısının beş yıl sonra tekrarlanması gerekiyor.<br />

Hepatit B artık Sağlık Bakanlığı’nca aşılama programlarına alınmıştır; ama biz yaştakiler<br />

için, (mutlaka riskli gruplar için, herkes için değil, biz sağlık çalışanları olarak riskli grubuz)<br />

3 doz aşımızı yaptırmalıyız, ki bu ömür boyu bağışıklık sağlıyor.<br />

Hepatit A daha önceden %80-90’larda bir şekilde genelde gizli geçiriyorduk; ama son yapılan<br />

gözlemlerle, çalışmalarla ancak %50’miz Hepatit A ile karşılaşıyoruz. Bildiğiniz gibi<br />

erişkinde ağır seyrediyor yetişkinlerde ve yine riskli grupta özellikle sağlık çalışanı, pediatristler,<br />

aile hekimleri, pratisyenler, daha çok çocuklarla karşılaştıkları için bunlar da Hepatip<br />

A aşısını iki doz olarak yaptırmalılar.<br />

Meningogok aşısı riskli grupta, diyelim ki riskli grupta hacca gönderildiklerinde Sahraaltı<br />

Afrika’dan gelen insanlar bulaştırma riski taşıdıklarından menenjite karşı korunmak için<br />

veya diğer riskli gruplarda bir doz meningogok aşısı yaptırmak uygundur.<br />

48 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Suçiçeği aşısı, ülkemizde yine henüz gündemde değildir; imkanı olan 19-49 yaş arası<br />

seronegatif kişiler 2 doz suçiçeği aşısı yaptırabilir. Yani, suçiçeği geçirmedim” veya “yaptırdığım<br />

seroloji negatif” ise iki doz aşı yaptırıyorum. 50 yaşından sonra yine riskli gruplara<br />

öneriyorum.<br />

Zona (gece yanığı) aşısı, bir doz öneriliyor tüm 60 yaş üzerinde olanlara.<br />

Son günlerin en çok konuşulan kadın serviks kanseri aşısı olan Human Papilloma Virüs<br />

aşısı, 9 yaşı ile 26 yaşı arasında öneriliyor. Cinsel aktiviteye başlama yaşları ülkeler arasında<br />

doğal olarak değişiyor, evlilik yaşları, ve benzeri cinsel temasla bulaşan hastalıklar<br />

açısından oturup bir politika belirlemeli. Birleşik Devletler 9 ila 26 yaş arası bu aşıyı 3 doz<br />

öneriyor.<br />

Şimdi bu anlattıklarım çerçevesinde olması gereken bir erişkin aşı takvimimiz/karnemiz<br />

henüz yok. Bizde sağlıkçılar olarak bile burada görüldüğü gibi tetanosta aşılama oranı bu<br />

kadar düşükse, diğerlerini sormama gerek kalmıyor.<br />

Şimdi az önce vurguladığım olayları tekrar etmeme gerek yok; tetanos difteriyi, kızamık,<br />

kızamıkçığı, kabakulağı herkes için; suçiçeği, zonayı, Hepatit B, Hepatit A’yı bazı risk<br />

grupları için önermek durumundayız. Tetanos neden önemli söyledim; hakikaten mortalitesi<br />

çok yüksek gerek yenidoğanda gerek erişkinde. Şimdi erişkin yaş grubuna bakalım. 20 yaş<br />

ve üzerindeki grupta ülkemizde yapılan çalışmalara baktığımızda, çiftçi ve inşaat işçilerinin<br />

%69’unun tetanosa karşı korunmasız olduğunu, yaş artıkça bu korunmasızlığın daha da arttığını<br />

gösteriyor. Yine yaş arttıkça difteri antikor düzeylerinin azaldığını gösteren GATA’dan<br />

Özgür ve arkadaşlarının 99’daki çalışması 25 ve 30 yaş üzerindeki ancak %30 olguda koruyucu<br />

düzeyde difteri antikoru bulunuyor ve tetanoz antikorları da aynı bu oranlara benzer.<br />

Yine Haznedaroğlu GATA’dan 20 yaş grubunun 1/5’i tetanosa karşı korunmasız ki askerler<br />

arasında yaptıkları, en yüksek oranda beklediklerimiz arasında bile bir korunmasızlık söz konusu.<br />

Şimdi tetanos, yara bakımından toprakla en ufak temas ya da toprakla temasa gelmiş<br />

herhangi bir cisimle küçük de olsa temas tetanos riski taşıyor... Maalesef tıp eğitiminde de<br />

ciddi sıkıntılar var. Geçen Avcılar’da kuduzdan ölen çocuk için bakanlık tarafından görevlendirilmiştik.<br />

Gördük ki maalesef kuduz antiserumu uygulamada eksiklikler, yanlışlar var.<br />

Sorunu anlamak için bir merkezde kendim oturdum, kolumu açtım, “yaralıyım bana kuduzla<br />

ilgili yapılması gerekenleri yapar mısınız” dedim. Uygulama aşamalarında sıkıntılar olduğunu<br />

gözlemledim. Uygulama merkezlerinde bile sorunu algılamak, anlatmak mümkün<br />

değil. Bakanlığa önerdik; antiserumun nasıl yapılacağını görsel bir şekilde hazırlayıp web sitelerine<br />

koysunlar. Evet, genelgede yazıyorsunuz; ama grafiklerle, animasyonlarla bunun<br />

anlatılması gerekiyor; hakikaten ciddi sıkıntı var. Tetanos yaralanmasını da iyi bilmek lazım;<br />

küçük yara, tetanolojik yara, nedir? Herhangi bir şekilde çevreyle, toprakla temas etmiş bir<br />

yaralanma küçük boyutta olsa bile, aşılanmanın üzerinden 10 sene geçmişse veya büyük yaralarda<br />

5 sene geçmişse mutlaka aşı gerekiyor.<br />

Gelelim pnömokoka, pnömokok baş belası bir mikrop. Baktığımızda rakamlar maalesef<br />

iç açıcı olmayan sonuçları gösteriyor. Burada bizim de sorumluluğumuz var, biz de bu rakamları<br />

hedeflemeliyiz, çalışmalıyız. Birleşik Devletler’de her yıl 500 bin pnömoksik pnömoni<br />

meydana geliyor. Bunların 50 bininde kana mikrop karışıyor. Bakteremi meydana<br />

geliyor, 155 bini hastaneye yatıyor. 40 bini ölüyor. Pnömokok zatürresi böylesine ciddi bir<br />

hastalık. Bildiğimiz gibi pnömokok, pnömoni, sinüzit ve menenjite neden olabilen bir mikroorganizma.<br />

Tedaviye rağmen pnömoni ve menenjitte ölüm olabiliyor. Bazı şeyleri iyi algılamak<br />

lazım; evet antibiyotik çağındayız ama antibiyotik uygulamak ölümü mutlak önleyici<br />

değil. Örneğin geçen yıllarda değerli bir hocamızı endokarditten kaybettik. Bazı hekim arkadaşlardan<br />

bile efendim bu çağda endokarditten insan mı kaybedilir, hoca mı kaybedilir<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

49


şeklinde itirazlar geldi. Tek şey söyledim, yoğun tedaviye rağmen, modern tedaviye rağmen<br />

akut stafilokok endokarditinde mortalite %40’ın üzerindedir. İşte burada da bakalım, tedaviye<br />

rağmen erişkinde pnömokoksik bakteremilerin mortalitesi %10-15’dir. 64 yaş grubu<br />

üzerinde ise %40’tır; antibiyotik değerlidir, değerlidir de, erken başlasak bile bazen gecikmeler<br />

oluyor. Peki, pnömokok aşısını kimlere yapalım? Aşı sadece hastalıklardan korumuyor,<br />

biliyorsunuz pnömokoklarda son yıllarda ciddi bir direnç var. Tedavide çok zorlanıyoruz,<br />

o açıdan bu dirençli mikroorganizmalarla oluşabilecek enfeksiyonları azaltmak istiyoruz.<br />

Kime uygulayalım? 65 yaş üzerindeki herkese uygulayalım, bir doz. 65 yaştan önce uygulamışsak<br />

değişik nedenlerle, 65’ten sonra aradan 5 sene geçtikten sonra yani 6. senesinde<br />

rapel dozunu yapalım. Dalak hastalığı olan, dalağını aldırmış olanlara uygulamak lazım.<br />

Pratik olarak ister elektif ister acil, ameliyatla dalağımız alınacaksa, 14 gün önce aşımızı<br />

yaptıracağız. Yaptıramamışsak, unutulmuşsa, ameliyat bir immunsupresyon yaptığı için splenoktomiden<br />

14 gün sonra aşımızı yaptıracağız. Yine Hodgkin hastalığı, multiple myelomda,<br />

sirotiklerde, alkoliklerde, böbrek yetmezliklerinde, BOS sızıntısı olanlarda, değişik immunsupresif<br />

hastalığı olanlarda pnömokok aşısı mutlaka yapılmalıdır. 0,5 mililitre IM/SC IM<br />

tek doz olarak uyguluyoruz. Yüksek riskli gruplarda 65 yaş üzeri aşılanmışlarda ikinci hatırlatma<br />

dozu yaptırıyoruz.<br />

Şimdi influenzaya yani gribe gelirsek bildiğiniz gibi şu anda gerçekten Dünya Sağlık Örgütü<br />

alarm vermiş durumdadır. Kuş gribinin evrilip insanda hastalık yapar duruma gelmesinde<br />

en iyi ihtimalle 7 milyon, kötü senaryoya göre çok daha yüksek rakamlara varan bir<br />

ölüm bekleniyor. Ki grip biliyorsunuz 1918-19 salgınında 20-40 milyon insanı öldürmüştür.<br />

Mevsimsel grip 60-65 yaşın üzerinde 300 ila 500 bin kişinin ölümüne neden oluyor, böylesine<br />

ciddi hastalık. Kime yapalım bu aşıyı? Kronik kalp ve akciğer hastalığı olanlara, yine kronik<br />

hastalığı olan birinin bakımı ile uğraşan, genç bir insan olabilir ama kronik hastayla<br />

uğraşıyor. Ona bulaştırmaması için ki, aşı yaşlarda yeterince bağışıklık sağlayamıyor, aşıya<br />

rağmen hasta olabilir, bunların bakımını veren, gerek sağlık personeli, gerekse evde bakımını<br />

veren kişilerde; bakım evlerinde kalan kronik hastası olan kişilerde, uzun süre aspirin tedavisi<br />

görmek zorunda olan kişilerde ki ağır öldürücü Reye sendromuna neden oluyor aspirinle<br />

grip aynı anda kullanılırsa. Şeker hastalığı, diğer metabolik hastalıklar, böbrek yetmezliği,<br />

kronik anemileri olan, immunsupresif hastalığı olan kişilerde uyguluyoruz. Grip mevsiminde<br />

bulunan ikinci ve üçüncü trimestrdeki kadınlara da uygulanıyor. Ekim başıyla Kasım ayı ortalarına<br />

kadar uygulanıyor. Grip yaşlılarda biraz daha kısa süreli bağışıklık sağlıyor. O açıdan<br />

çok erken değil de haberlere dikkat edip, örneğin Kasım ortalarına kadar aşıyı ertelemeleri işe<br />

yarıyor. Çünkü Kasım’da başlarsa, Kasım, Aralık, Ocak, Şubat, Mart’a kadar bağışıklık 4-4,5<br />

ay sürüyor, Ekim’de başlarsa bu bağışıklık biraz daha geriye kayıyor. Ama çevrede grip varsa<br />

aşıyı erken yapmak durumundayız. Kasım’dan sonra grip aşısı yapılmaz mı? Tabii ki yapılır,<br />

unutmuşsunuz, ihmal etmişsiniz, isterseniz Aralık’ta yaptırın gribe yakalanmadıysanız; fakat<br />

eczanelerde genelde bulunmuyor, hâlbuki bulundurulması gerekiyor.<br />

Hepatit B’ye gelirsek... Baktığımızda dünyada 350 milyon kronik hepatit B taşıyıcısı<br />

var. Ülkemizde %5 oranında taşıyıcıyız. Toplumumuz böyle ama Güneydoğu’da örneğin<br />

Mardin’de 4 kişiden biri taşıyıcı. 500 bin ile 1 milyon 200 bin arasında yıllık ölüme neden<br />

oluyor, Hepatit C de benzeri duruma sahip. Baktığımızda özellikle haritadaki kırmızı alanlara<br />

baktığımızda %8’in üzerinde ülkemizin yer aldığı alanlara baktığımız da ise yeşil alanlara<br />

%8 ile % 2’lik ortalama %5’lik taşıyıcılık sorunu oluşturuyor. Hepatit B hastalığı<br />

bebeklik döneminde yakalanmışsa bu tablo %40 hepatosellüler kansere ilerliyor.<br />

Erişkinlerin %5-10’u kronikleşiyor, bunların da 0,5/1’i karaciğer kanserine ilerliyor. İşte<br />

bu nedenle Hepatit B aşısı seksüel olarak çok eşli kişilerde, homoseksüellerde, kan ve kan<br />

50 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ürünlerine temas eden laboratuvar ve diğer sağlık çalışanlarında, mental özürlü bakımevlerinde<br />

kalanlarda ve çalışanlarda, hemodiyaliz hastalarında, pıhtılaşma faktörü alanlarda, Hepatit<br />

B taşıyıcıların eşleri ve ev halkında, damar içi uyuşturucu kullananlarda, yine Hepatit<br />

B olunan bölgeye ziyarette bulunanlarda ve hepatit B taşıyıcılığı oranı yüksek olan ülkede<br />

doğanlarda, hemofili hastalarında... Ülkemizde de bu durumdan dolayı çocuk aşılama programı<br />

alınmıştır, biz erişkinler olarak riskli grupta, sağlık çalışanlarıyız ki riskli grupta 3 aşımızı<br />

yapıp aşının da 10 İU/ml üzerinde bir antikor düzeyi oluşturduğunu görürsek kendimizi<br />

artık ömür boyu bağışıklıyız. Aşının etkili olduğu görülenlerde eskisi gibi rapele gerek olmadığını<br />

Dünya Sağlık Örgütü söylüyor.<br />

Hepatit A’ya baktığımızda ülkemiz orta riskli bir alan, ama bakın dünyanın birçok kısmı<br />

özellikle güney kısmı çok sorunlu. Yine artık biz daha önce %80-90’ımız geçiriyordu ama<br />

<strong>İstanbul</strong> için konuşursak %50’lerde bu oran. Hepatit A erişkinlerde ağır seyrediyor. Yüksek<br />

endemik alanlara gidenler, homoseksüellerde, uyuşturucu bağımlılarında, Hepatit B’de olduğu<br />

gibi diğer risk taşıyanlarda örneğin askeri personelde, bakımevi çalışanlarında aşılama<br />

yapılması gerekir. İki yaş üstü çocuklarda da uygulanabiliyor. Erişkinde 1440 eliza ünitelik<br />

bir aşıyla aşılamak gerekli; bu aşı çocuğa göre iki kat doz içeriyor. İlk aşıdan 6-12 sonra<br />

ikinci dozu yaparak koruyuculuk sağlanıyor.<br />

Suçiçeği demiştik ki %10-20 erişkinlerde geçirilmemiş oluyor. Erişkin kesimde ağır seyredebiliyor.<br />

Pnömoni ve menenjit yapabiliyor. Ama yine doğurganlık çağındaki kadında, kızamıkçıkta<br />

olduğu gibi, çocukta anomalilere neden oluyor. Bu açıdan üzerinde hassasiyetle<br />

durmak lazım. Suçiçeği geçirmemiş ve aşılanmamış olanlar, sağlık çalışanları, bağışıklık yetmezlikli<br />

kişilerin aile bireyleri, varisellayla bulaşma riski olanlar, genç çocukların öğretmenleri<br />

gibi, askeri personel gibi, doğurganlık döneminde gebe olmayan kadınlar, uluslararası<br />

seyahat edenler risk grubunu oluşturur suçiçeği için...<br />

İnsan papillomavirüs aşısı bildiğimiz gibi serviks kanserinin yüzde yüz nedeni. 40 papillomavirüs<br />

tipinden biridir. Bunlardan özellikle 16-18-31-45 yüksek risklidir servikal kanser<br />

oluşturma açısından. 6 ile 11 düşük risklidir. Dünya genelinde yıllık servikal kanser sayısı<br />

370 bin civarındadır ve tabii ki devrelerine göre daha düşük öldürme evreleri vardır. %50<br />

mortalitesi olduğunu düşünürsek sorunun büyüklüğü ortaya çıkmış olur. Gelişmiş ülkelerde<br />

servikal kanser göğüs kanserinden hemen sonra geliyor: ikinci veya üçüncü. Bazı ülkelerde<br />

değişiyor. Ama bizim ülkemizde biliyorsunuz tartışma var: Kanserle Savaş Daire Başkanı’na<br />

göre bu 8. sıradadır. Burada tabii yaşam koşulları, cinsel davranış durumu dikkate alınarak<br />

ülkemizde bir politika oluşturulmadı. Baktığımızda cinsel aktivite başlama çağından önce bu<br />

aşının yaptırılması öneriliyor ama pahalı bir aşı. Pahalı olması nedeni ile tabii bugünkü ülkemizin<br />

koşullarına göre bunu devlet ödesin demek durumuna sahip değiliz, çünkü o zaman<br />

yapılması gereken zorunlu aşıları yapamayacak; olanağı olanlara bu aşıyı yaptırabilirler. Ülkemiz<br />

bu aşıyı umarım üretir duruma gelir, tüm kadınlarımız kızlarımız bu aşıyı uygulayabilirler.<br />

Bu da 3 doz şeklinde 0, 2 ve 6. aylarda yapılıyor, gebelik döneminde önerilmiyor.<br />

İlk dozu yapıp gebe kalanlarda, gebelikten sonra bu aşının yapılması öneriliyor. Normal olmayan<br />

papillomavirüs testi eğer riskli tiplerden birisini dışarıda bırakırsa, 3 tip ile henüz geçirilmemiş<br />

olduğunu gösteriyor, o takdirde yine aşı yapılabiliyor ama etkinliği daha az<br />

oluyor.<br />

Kuduzla ilgili bir iki söz söylemek istiyorum. Riskli bir ısırılma nedir? Bilinmeyen hayvan,<br />

kedi veya köpek saldırarak ısırmışsa bu riskli bir durumdur. Hayvanın kuduz olma ihtimalini<br />

nasıl anlarız? Bir köpeğin ısırmasından, genelde yakalayabileceği yeri ısırır, ağzına<br />

alabileceği yeri ısırır (kol, bacak vb). Ama kuduz köpek asla kavrayamayacağı yere saldırabiliyor<br />

(yüz vd). Bu tip tüm şüpheli ısırıklarda, mahiyeti bilinmeyen tüm ısırıklarda, yabani<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

51


hayvan ısırıklarında herkese ama herkese şunlar uygulanacak... Yara bol sabunlu suyla yıkanacak.<br />

Soruyorsun “Nasıl yıkıyorsun?”, bizzat gittik denetledik, arkadaşlar. “Gönderiyoruz<br />

hastayı yıkatıyoruz” cevabını alabiliyorsunuz. Peki neden eğitimli personel bizzat kendisi<br />

yıkamıyor? Gönderiyoruz yıkatıyoruz değil, denetliyorum ve yıkıyorum denmeli. Önce sabunlu<br />

suyla yıkanacak, sonra yaranın çevresine bir dantel örer gibi anti-serum, iyisi hiperimmunglobulin<br />

yapılacak. Sonra yaranın açık kenarlarına yapılacak. Ve aşı uygulaması<br />

başlatılıyor: 0, 3, 7, 14 ve 28. günlerde olmak üzere. Tekrar edeyim uygun yıkama çok çok<br />

önemli, asla ihmal edilmemeli. Yıkamayıp sadece antikseptikle silmek asla olmamalı. Mutlaka<br />

yıkayacaksın, sonra antiseptikle sil bir mahsuru yok. İyi de olur ama önce yıkayacaksın.<br />

Sonra antiserum uygulanacak. Konuyla ilgili Sağlık Bakanlığı’nın genelgesi de var,<br />

kuduzla ilgili tüm işlemler o mahalde bitecek. 14 merkez var <strong>İstanbul</strong>’da, temel zorunlu uygulamalar<br />

o merkezde bitecek. Herhangi bir nedenle sevk edilecekse bahsedilen üç aşama<br />

bitirilecek, yıkama, antiserum ve aşı yapıldığı kayıt edilip eline yazılıp öyle gönderilecek.<br />

Aksi halde sevk eden kurum ve görevlileri sorumlu olur.<br />

Değerli katılımcılar seyahat edenlere de değişik aşıların uygulanması gerekir, tüm erişkin<br />

aşılamalar yapılmamışsa yapılmalıdır. Haritada görüldüğü gibi sahra altı Afrika ve Güney<br />

Amerika’ya gidenlerde 10 gün önceden sarı humma aşısı mutlaka yapılmalıdır. Gerektiğinde<br />

riskli bölgelere, Hindistan gibi yerlere gidenlere tifo aşısı yapılabilir. Meningogok aşısı hacca<br />

gidenlere uygulanmalıdır; çünkü sahra altı Afrika’dan gelen ve geniş toplulukların katılımının<br />

olduğu hacda bulaşma riski mevcuttur.<br />

Hepatit A ve B aşısı riskli bölgeye gidiliyorsa yapılabilir.<br />

Keza Uzakdoğu’ya 1 aydan fazla kalacaklara Japon ensefaliti aşısı yapılabilir.<br />

Gebelik döneminde canlı aşılar uygulanmazlar, yani kontrendikedirler. Gebe son 5-10 yıl<br />

içinde aşılanmamış ise mutlaka birer aylık arayla iki doz tetanos aşısı bunlara yapılmak zorundadır.<br />

Polio ve sarı humma riski yüksekse, seyahati zorunlu ise bu kişilere uygulanabilir.<br />

Tabii inaktive polio aşısından bahsediyoruz. Gerektiğinde gebeliğin 14. haftasından sonra<br />

influenza, Hepatit B, Hepatit A aşıları uygulanabilir. Emziren anneye canlı veya inaktive<br />

aşılardan gerekenler uygulanabilir.<br />

Bunun gibi, bakımevlerinde kalanlar, zekâ özürlülerin kaldığı kuruluşlarda, evsizlerde,<br />

hapishanelerde, lise döneminde, sağlık kurumu çalışanlarında özellikle Hepatit B, kızamık,<br />

kızamıkçık, kabakulak gibi aşılar yapılmalıdır...<br />

Kreş personelinden, veterinere kadar, örneğin veteriner arkadaşlarımın kuduz için profilaksi<br />

amaçlı kuduz aşısı yaptırmaları gerekli. Yani bu tip hayvanlara temas edenler kuduz<br />

aşısı yaptırabilirler, yaptırmaları öneriliyor. Keza askerlerde grip, kızamık, kızamıkçık, kabakulak<br />

yaptırılabiliyor. Yaşam biçiminden kaynaklı uyuşturucu kullanan veya homoseksüellerde<br />

özellikle Hepatit B, Hepatit A aşılarının yaptırılması gerekiyor. Yine bağışıklık<br />

yetmezliği durumlarında da çok ayrıntıya girmeden bir AIDS’te canlı varisella aşısı hariç<br />

diğer tüm aşıların yaptırılması gerekiyor.<br />

Bulaşma sonrası korunma da diğer bir konu; örneğin Hepatit A’yla, bulaşma sonrası iki<br />

hafta içinde immunglobulin ve aşı uyguluyoruz. Hepatit B’de pozitif birinden bulaşma ihtimalinde<br />

kişi bağışık değil ise 10 ünitenin üzerinde antikor yoksa Hepatit B immunglobulini<br />

ve aşı uyguluyoruz. Hepatit C’de maalesef yara bakımı dışında hiçbir şey yapamıyoruz. Hastayı<br />

ancak izlemeye alıyoruz. Şüpheli hayvan ısırığında aşı ve kuduz immunglobulini uygulamak<br />

gerekiyor. Riskli yaralanmalarda tetanos immunglobulini ve aşı uygulanması<br />

gerekiyor. Kızamıkta da bulaşma kuşkusu durumunda altı gün içinde immunglobulin verilmesi,<br />

aşı uygulanması, hastalığın oluşmamasına ya da hafif seyrine imkan sağlıyor. Kızamıkçıkta<br />

da klasik immunglobulinle belirtiler silip geçebiliyor.<br />

52 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Erişkin aşılaması ile ulusal aşılama takvimi Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenmeli ve<br />

her sene güncellenmelidir.<br />

Katılımınız ve dikkatiniz için teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Sevgili hocama bu derya konu için çok teşekkür<br />

ediyorum. Kısa sürede bu kadar sıkıştırmaya çalıştı, bize anlatmaya çalıştı. Değerli arkadaşlar<br />

tartışmayı başlatıyorum. Sorularınızı hocama bekliyorum.<br />

...<br />

Hocam ben dişhekimliği açısından sorayım. Kuduz için, diyelim ki fark etmediğimiz tükürük<br />

vakası, tükürükten çalışma ortamında dişhekimlerine geçme riski nedir?<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Geçen günlerde ne acı ki kuduza yakalanan bir çocuk vakası<br />

örneğiyle sorunuzu cevaplayayım. Şimdi bu çocuğun bakımını yapan arkadaşlar beni gecenin<br />

12’sinde aradılar Haseki Hastanesi’nden, çocuk gece servisinden arkadaşlar, “insan için<br />

ne gibi önlemler alacağız?”. Standart koruma önlemleri yeterlidir dedik. Standart önlemler<br />

dediğimiz; bir hastanın salyasına, tükürüğüne ancak çıplak elle değemeyiz, eldivenle değmek<br />

durumundayız. Kuduzda korunma için gerekenler standart önerilerdir, yani bana uygulayacağınız<br />

korunma neyse kuduzluya da odur. Kuduzda insandan insana bulaşma yoktur.<br />

Bu hastanın annesini –saygın bir işyerinde çalışıyor, tıp camiasında üretim yapıyor– işten atmaya<br />

kalktılar, niye sen 2 sene içerisinde kuduz olabilirsin, ve bizim kurumumuz zarar görür.<br />

Tabii bizzat sahibini arayarak arkadaşlarımız böyle bir şey olamaz, bu hastalığın bulaştırıcılığı,<br />

hele annesinin bulaştırıcılığı söz konusu değildir. Size bulaşma riski yoktur. Ama<br />

açıkça kuduzlu bir insana bir şekilde müdahale ediyorsun çıplak elle, bir şekilde seni ısırdı.<br />

O hariç, böyle bir şey de olmaması gerekir. Standart önlemleri almak zorundayız. Evrensel<br />

önlemler tüm hastaların kim hastaysa, hasta kapıdan girdiyse hasta hekim de olsa onun bütün<br />

çıkartılarına standart önlemlerdir. Kanına ve vücut çıkartılarına değeceksem çıplak elle değmeyeceğim.<br />

Zannediyorum anlaşıldı değil mi? Pratik olarak bulaşmıyor. Ne yazık ki başta<br />

cerrahlar ameliyat edecekleri hastanın hepatit B ve C ile HIV durumuna baktırıyorlar; sanki<br />

pozitif ve negatif hasta arasında önlemler açısından fark varmış gibi. Kısaca her hasta her<br />

şeyi bulaştırabilir şekilde önlemler alınmalı.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Hocam buyurun.<br />

Dinleyici: Recep Hocam’a çok teşekkürler, gerçekten çok yararlandık; bundan bir sonuç<br />

çıkarmamız gerekiyor. Ben kısaca, hocama katılıyorum, hakikaten biz sağlık çalışanları olarak<br />

her hastaya HIV’si pozitifmiş veya HBS’si pozitifmiş gibi davranmak durumundayız.<br />

Mesela çok sık görülen yanlış hastanelerde; hastanın Hepatit B’sine C’sine bakılıyor, hatta<br />

bazen AIDS’e bakılıyor, yatağının başına da HBS pozitif bir levha asılıyor. Bu etik açıdan<br />

hatta hukuki açıdan kabul edilebilir bir şey değil. Mesela her hastayı enfekteymiş gibi kabul<br />

edip öyle davranmak zorundayız. Benim sayın hocamdan bir aşı programı yok, ya da aşı<br />

karnesi yok ama mesela biz kendimize bir görev olarak sonuç çıkarsak sağlık çalışanları için<br />

bir aşı programı çıkarsak ve bu <strong>kurultayı</strong>n yararlarından birisi de bu olsa, desek ki dişhekimleri,<br />

tüm sağlık çalışanları için bir karne önerseniz, kısaca ne önerirsin?<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Slaytlarımda gördüğünüz gibi mevcut. Bu bir açıdan dünyada<br />

kabul edilen listeler var; Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi her sene ekim ayından itibaren<br />

bunları güncelliyor. Bu güncellemeler ışığında bakarsak Hepatit B, kızamık,<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

53


kızamıkçık, kabakulak açısından özellikle pediatri, kadın doğum, acil servis çalışanları bunlara<br />

karşı mutlaka bağışıklık olmalı; gerekçelerini de söylemiştim, yıllık grip aşısı, negatif<br />

olanlar suçiçeği aşısı uygulatmalı. Ülkemiz için çok ciddi bir sorun olan, çok ilaca tüberküloz<br />

hastası yatan servis personeline biraz tartışmalı olmakla birlikte BCG aşısı PPD negatif<br />

olanlara önerilebilir. Tetanos, difteri olmazsa olmaz erişkin aşılamada. Özellikle bunlar. Biz<br />

personel olarak tehlikeye her zaman açığız. Erişkinin zorunlu aşıları, yaşa göre olanlar hariç<br />

az önce saydığım aşıları, sağlık çalışanlarına önermek durumundayız.<br />

Dinleyici: Bir tablo yapalım hocam.<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Hepatit B, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, seronegatiflere<br />

suçiçeği ve yıllık grip ve tüberküloz ünitelerinde, örneğin Süreyyapaşa gibi yerlerde çalışanlarda<br />

PPD negatif olanlarda BCG. BCG konusu tartışmalı ama kanımca yapılmalı; çünkü<br />

bağışıklık meta analizlere göre %0’la 70 haydi %50 diyelim o açıdan bu tip riskli yerlerde<br />

de BCG uygulanabilir.<br />

Dinleyici: Hocam zona aşısı dediniz. Bunu ben daha önce duymamıştım. Türkiye’de<br />

var mı, nasıl yapılır?<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Şöyle; zona aşısı son iki yıl önce rutin önerilerde yokken bu<br />

öneri Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi’nin bu sene Ekim ayında yayınlayıp, 2007-2008 yılları<br />

arasında önerdiği, 60 yaşından sonra tek doz olarak yapılmasını önerdiği bir aşı. Doğal olarak<br />

ülkemizde yine isteğe bağlı olarak yapılabilecek aşılardan. Üreticileri vs. belli 2-3 aşı var;<br />

rahat bir şekilde yurtdışından, diğer aşılar olduğu gibi bir özel aşıyı nasıl getirtiyorsan, suçiçeği<br />

aşısını nasıl getirtiyorsan, onun gibi getirtilmesi mümkün olan bir aşı; çok rahat bir şekilde ürün<br />

bilgisine ulaşılabilir. Benim şahsen zona için herhangi bir uygulamam veya önermem olmadı.<br />

Dediğim gibi bu bilgi Ekim 2008 önerisi olarak tabloda yer aldı. Bu sene için aynen 65 yaş üzeri<br />

pnömokok aşısı gibi 60 yaş üzerinde yer aldı. Ülkemizde çocuklar için bir aşılama kurulu var.<br />

Erişkinler için de ya kurul genişletilmeli ya da erişkin bir alt kolu olmalı. Bunu ülke için tartışmalıyız.<br />

Zona nedir, nasıl bir sorun oluşturuyor, kimlerle nasıl yapacağız? Ülke için bir politika<br />

yok ama Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi’nin internetten erişkin aşılar önerileri<br />

2007-2008 diye girdiğinizde rahatlıkla ulaşabileceğiniz tablosunda bunu görmeniz mümkün.<br />

Dinleyici: Önce hocamıza verdiği bilgiler için çok teşekkür ediyorum. Maalesef kuduzdan<br />

ölen yavrucuğun da, koruyucu anlamda aşısı yapılmış bir köpek olsaydı, kuduz olma<br />

riski tamamen ortadan kalkacaktı. Öncelikle kuduzlarda kuduz aşısını yaparak, insanlara<br />

bunun bulaşmasını önlemek lazım. Sonra bu, aile facialarına, hekimlerin endişelerine yol<br />

açmaktadır. Ben hemen soruma geçeyim. Bilindiği üzere kuş gribinden H5N1 suşu bilhassa<br />

insanlarda ölüme sebebiyet vermektedir. Acaba grip aşılarının yapılmış olması, kuş gribi<br />

açısından kısmi bir koruyuculuk sağlamış olur mu? Bunu öğrenmek istemiştim.<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Kuş gribi aşısı biliyorsunuz yapıldı, ama kullanmak için daha<br />

üretime sürülmüş değil. Ama sonuçta başarıldı. Her yıl grip aşısı önermemizin nedeni bu. Grip<br />

çok değişen bir şey; her sene binbir surat gibi bir şekilde değişiyor. O açıdan, her yılki kökenlerle,<br />

ben geçen sene zaten yapmıştım, bu sene niye yapayım sorusunu soramıyoruz. Mutlaka<br />

minor değişiklik oluyor. O minor değişiklik bile koruyuculuğu kaldırıyor. Nasıl her sene farklı<br />

suşlarla, belirlenen en ağır suşlarla yeni aşı olunuyorsa, değil kuş gribine bir önceki kökene<br />

54 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


karşı koruyamadığı için mevcut grip aşıları, kuş gribine karşı asla koruyucu olamaz. Düşünün<br />

birisi H3N2, H1N1 gibiyken, diğeri H5N2 gibi tamamen farklı, yani koruması mümkün değil.<br />

Mevcut aşıların koruması mümkün değil. Bunu niye yapıyoruz? Gribin insana uyum sağlaması<br />

için, bir ekmek teknesindeki hamur gibi, farklı virüslerin aynı ortamda karıştırılması gerekiyor.<br />

İşte kuştan alacak, domuzdan alacak, insandan alacak, üçü bir araya gelecek, şöyleki sanki<br />

bir mikserle bu farklı türler karıştırılacak. Bu karışım sağlanırsa insana adapte oluyor. Çünkü<br />

insandan büyük bir parça almış oluyor. Niye biz kuş gribine karşı normal grip aşısı öneriyoruz?<br />

Hiç olmazsa aşıyla mutad virusle hasta olmayalım da ikisi vücudumuzda buluşmasın.<br />

Yani bizim vücudumuz onlara bir karışım ortamı, bir ekmek teknesi ortamı oluşturmasın. Olacaksak<br />

sadece kuş gribiyle hasta olalım. Teki ile hasta olalım, ikisiyle aynı anda hasta olmayalım<br />

ki, olabiliriz, o karışım meydana gelir, dünya için büyük bir facianın ilk odağı biz<br />

olmayalım diye insana normal grip aşısı öneriyoruz; kuş gribinden korunmak için değil. Evet,<br />

katkınız için teşekkür ediyorum. Köpekler aşılanıp, kısırlaştırılıp diğer önlemlerin mutlaka<br />

alınması lazım. Yerel idarelerin, diğer sağlık idarelerinin, veteriner teşkilatının her biriyle bu<br />

sorunlar mutlaka çözmeli ve bu ayıptan kurtulmalı.<br />

Dinleyici: Bu aşıların soğuk zincirde güvenli bir şekilde ülkeye girip girmediklerini,<br />

bunların etkinliğinin gerçekten kontrol edilip edilmediğini sormak istiyorum. Çünkü ben<br />

zaman zaman meslektaşlarımdan bazı bilgiler alıyorum, kuduz aşısı yapılmış görünüyor ama<br />

titrasyonuna baktıklarında onun düşük olduğunu görüyorlar, tespit ediyorlar. Acaba bu konudaki<br />

görüşünüz nedir?<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Şimdi ben, aşı il sorumlusu olarak çalışmış biri olarak Van’ın<br />

elektriksiz köylerinde bile, çalıştığım sağlık ocağının bir sene elektriği yoktu, ben ayrıldıktan<br />

sonra elektrik geldi, hakikaten bir bilinç vardı, bir heyecan vardı. Bu soğuk zincire elden<br />

geldiğince uyuluyordu. Halen de uyulduğunu düşünüyorum ama konuyla ilgili yapılan bir<br />

denetleme çalışması elimde yok. En son kuduz olayında baktığımızda soğuk zincirde sorun<br />

yok ama uygulamada sıkıntılar var. Soğuk zincirde sorun olabilir, denetleme yapmak gerekli.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Son bir defa daha soru alalım. Evet, Mustafa Bey.<br />

Dinleyici: Efendim ben biraz şeytanın avukatlığını yapayım. Özellikle grip aşılarında bir<br />

kısım uzmanlar belli risk gruplarının dışında yapılmasını da çok doğru bulmuyorlar. Siz aynı<br />

görüşte misiniz, değil misiniz bilemem. Ancak buradan hareketle bu aşıları üreten firmaların<br />

daha çok tüketme anlamında bir suiistimali veya bilgi kirlenmeleri var mı, sizin bu konudaki<br />

fikirlerinizi öğrenmek istiyorum. Teşekkür ederim.<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Şimdi, kapitalizm ne kadar ahlaklıdır bilemem. Tabii ki ürettiği<br />

aşıyı satmak isteyecektir. Oradaki pazarlama, satış stratejileri olayın genelleşmesi herkese<br />

uygulanmasını sağlamak vesaire gibi yani satıcının ne yaptığı ortada. Bunu ben tartışma<br />

noktasında değilim. Elimde ciddi veriler yok. Ama pek çok arkadaşın bu şekilde davrandığını<br />

ne yazık ki görüyorum. İşte falan yakınıma grip aşısı uyguladı ve işte ensefalit oldu. Bunların<br />

hiçbirisi kanıtlanmış değil. Tabii ki bunlar yan etki yaparlar. Lokal, alerjik, sistemik etkiler;<br />

Guillain-Barre hastalığı vb gibi hakikaten yan etki yapabilir. Ama baktığınız zaman faydaetkinlik,<br />

maliyet-yarar analizini yaptığınız zaman,, az önceki ölüm rakamlarını verdim, 300-<br />

500 bin mevsimsel gripten ölüm, 500 milyon insanın hastalanışı, 5 milyon insanın hastanede<br />

yatışı bunun da hesabını yapmalıyız, bunun da hesabını birisi vermelidir. Bu şekilde aşı kar-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

55


şıtı fikirlerin dayandıkları çok somut anekdotal, gözlemsel birkaç vaka hariç, tabii ki her aşının<br />

belli bir yan etkisi takdir edersiniz ki olacak. Benim günlük pratiğimde sorarsanız, ben gerçekten<br />

ciddi şekilde, bahsettiğim şekilde bir aşı yan etkisiyle karşılaşmadım. Hepatit B’de<br />

bir Guillain-Barre hastalığı gördük. Ama yüzlerce vaka arasında bir tane gördük. Bu rakamlar<br />

zaten hep %1’lerin altında olan yan etkilerdir. Ben burada hep risk grubu dedim ve renkleri<br />

de bilerek ayırdım, şunlara gerekiyor şunlara ise riskli gruplara… Risk grubu dışı<br />

uygulamalara; mesela bir işyeri patronu şöyle diyebilir, “Ben işçimin, çalışanımın işe gelmemesini<br />

istemiyorum, gerekirse aşı yaptırmak istiyorum.” İşçi de, çalışan da razı olursa yapılır.<br />

Bu şekilde biraz daha sosyal endikasyonlar dışında, risk grubu dışında yaptırmak uygun<br />

değildir, o farmakoekonomik değil.<br />

Dinleyici: Bu önemli açıklamalarınızdan dolayı teşekkür eder saygılar sunarım. Bu grip<br />

aşısı yapıldıktan sonra belirli bir müddet zaman içerisinde aşırı protein almanın sekonder<br />

bir komplikasyona sebep olabileceği düşüncesi bazı arkadaşlarda mevcut. Bu konuda açıklama<br />

yapar mısınız lütfen?<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Aşırı protein alımı, şimdi bazı şeyleri hakikaten aynı kaynaklardan<br />

duyuyoruz, şöyle tam da suçlamak istemem bir ara bir yerden alkol antiseptik değildir,<br />

alkol sabitleyicidir, fiksatiftir söylentisi yayıldı.. Baktım bir televizyon programında<br />

bir doktor arkadaşım aynı şeyi söylüyor. Şoke oluyor insan tabi. Yani kanıta dayanmayan sözleri<br />

biz hekimler nasıl söyleyebiliriz? Halbuki alkol en yaygın kullanılan en ucuz en kolay<br />

ulaşılan bir antiseptik. Elimizde görünür kir varsa hiçbir antiseptik gibi alkol de etki etmez.<br />

Aşırı protein alımı olan kişilerde zaten dikkat ederseniz aşırı diyorsunuz, belki de o aşırılık<br />

dengesiz beslenmenin doğurduğu bir sonuçtur. Biliyorsunuz grip aşısı günümüzde yumurtadan<br />

üretiliyor; yumurtaya alerjik olanlara uygulanmıyor. Onun dışında benim kanıtlanmış,<br />

kanıta dayalı bir bilgim yok. Aramızda beslenme konusunda yetkin arkadaşlar varsa bu sorunun<br />

yanıtını en iyi onlar verir. Niye bir şeyin aşırısını almak durumundayız, belki o aşırılıktan<br />

kaynaklanan bir olaydır. Ben doğrusu uyarılar arasında aşırı protein alınmasın şeklinde<br />

bir bilgiye sahip değilim ama özel olarak bu sözü de araştırıp inceleme yapıp tüm literatürlere<br />

bu gözle doğrusu bakmadım.<br />

Dinleyici: Acaba sinerjik bir etki yapabilir mi?<br />

Prof. Dr. Recep Öztürk: Yani, baktığınızda niye yapsın diye düşünüyorum ama bunu<br />

araştıracağım. Belki bilmiyorum ama böyle gözle bakmadım; ama mantığıma ve aşıyla uygulamalarında<br />

böyle bir uyarının yeri olmadığını biliyorum. Yani kişiler aşırı proteinli beslenmesin,<br />

zaten böyle bir öneriye de gerek yok. Çünkü dengeli bir beslenmeden bahsediyoruz ama<br />

hasbelkader aşırı protein alan, özel protein diyetleri yapan kişilerde bir şeyler yapmışsa, o gözle<br />

gerçekten bakmadım ama sizin bu uyarınızdan sonra, sorunuzdan sonra gidip bakacağım.<br />

Dişhekimi Mustafa Düğencioğlu: Ben hocama teşekkür ediyorum çünkü diğer oturumun<br />

epey zamanından çaldık. Ne dersiniz arkadaşlar, bu üçüncü oturuma yeter diyelim mi?<br />

Hocam konuştuğunuz için çok teşekkür ediyorum. Üçüncü oturumu kapatıyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

Sunucu: Oturum başkanına ve değerli konuşmacılara çok teşekkür ediyoruz. 20 dakikalık<br />

bir aradan sonra <strong>kurultayı</strong>n 4. ve son oturumu yapılacaktır.<br />

56 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


IV. OTURUM<br />

OTURUM BAŞKANI: Eczacı A. Semih GÜNGÖR<br />

Sunucu: Kurultayın 4. ve son oturumun başkanlığını <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası Başkanı Eczacı<br />

Sayın Semih Güngör yönetecek. Bu oturumun konuşmacıları <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler<br />

Odası Genel Sekreteri Veteriner Hekim Sayın Seyhan Özavcı ve <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası<br />

adına Eczacı Nurdan Demirkan. Sayın Seyhan Özavcı’yı kürsüye davet etmek istiyorum.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Değerli konuklar son oturumda öncelikli olarak bir terör tartışılacak.<br />

Toplum olarak çok sık dile getirdiğimiz bir kavram terör. Siyasi amaçlı bir terör yaşanıyor<br />

ve her gün canlar alıyor. Bunun yanında <strong>toplum</strong>da farklı noktalarda farklı alanlarda<br />

terörden bahsetmek mümkün. Trafik terörü deniyor, medya terörü deniyor ama hayatımızda<br />

gıda terörü diye bir kavram pek tartışılmıyor, bilinmiyor. Oysa beslenme insan hayatında<br />

çok önemli bir faktör. Beslenmeden yaşamak mümkün değil. Biz sağlık hizmetini veren eczacılar,<br />

veteriner, dişhekimleri olarak insan hayatının ne kadar değerli olduğunu biliyoruz.<br />

Bu bağlamda bugün konuşacağımız gıda terörü ve onun yansımaları da bizler açısından çok<br />

önemli. Onun için değerli konuşmacımız sayın veteriner hekim Seyhan Özavcı bu konuda<br />

bize bir sunum yapacak. Önce onu dinleyelim sonra bu konudaki sorularınızı ele alalım.<br />

Gıda Terörünü Önlemede Veteriner Hekimlik<br />

Veteriner Hekim Seyhan ÖZAVCI<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Teşekkür ederim. Öncelikle Veteriner Hekimler<br />

olarak <strong>toplum</strong>a geniş bir açıdan sesimizi duyurma imkanı verdiği için <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek<br />

Odaları bileşenlerini oluşturan tüm odalarımıza ve bu dönem koordinasyonluğunu yürüten<br />

Dişhekimleri Odası’na teşekkürlerimi sunuyorum ve bu Kurultayda katkısı geçen,<br />

emeği geçen herkese teşekkür ederim.<br />

Evet, gıda teröründe veteriner hekimlik dediğimizde ben, öncelikle biraz yakınmayla<br />

başlamak istiyorum. 15 yıldır gıda sektörünün içindeyim ve çok uzun yıllardır, on altı yıldır<br />

da büyük bir firmada gıdanın her alanı ile ilgili olarak çalıştım. Şu anda da eğitim yöneticisi<br />

olarak devam ediyorum. Aynı zamanda Uludağ Üniversitesi’nde doktoramı yapıyorum ve bu<br />

vesileyle Bursa’ya gidip geliyorum. Bu süre içerisinde de feribotta diyaloga girdiğim kişiler,<br />

“Nerede çalışıyorsun” dediklerinde “Veteriner hekimim…” ve “şu firmada çalışıyorum”<br />

dediğim zaman “Orada veteriner hekimin ne işi var?” diye bir soruyla karşılaşıyorum ve bu<br />

durum beni gıdada veteriner hekimliğin önemini <strong>toplum</strong>a daha iyi nasıl anlatabiliriz arayışına<br />

itti. Çünkü sağlıklı gıdanın temelinde veteriner hekimlik vardır, bugün sizlere bu konuda<br />

aydınlatıcı bilgiler vermeye çalışacağım.<br />

Evet, çok yakında 16 Ekim’de Dünya Gıda Günü’nü kutladık. Buradan başlamak istiyorum.<br />

Dünya Gıda Günü bu yıl “gıda hakkı” temasıyla kutlandı. Amaç neydi? Kamuoyunun<br />

dikkatlerini yetersiz beslenme ve gıda güvenirliliği konularına çekmek. Neden? Çünkü<br />

dünyamızda hâlâ her gün 850 milyon insan aç. 1,5 milyar kişi 1 doların altında parayla geçinmek<br />

zorunda ve her 3,6 saniyede de 1 kişi açlıktan ölmektedir. Dünya Gıda Günü nedeni<br />

ile BM Genel Sekreteri Ban Ki-Mun’un açıklaması çok çarpıcıydı ve günümüzde gıda alanında<br />

izlenen uluslararası politikaları daha iyi gün ışığına çıkartıyor, onlara değiniyor. Şöyle<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

57


dedi Ban Ki-Mun “Devletlerin uluslararası toplantılarda açlık ve yoksullukla mücadele sözlerine<br />

rağmen küresel kapitalizm yoksulluk ve açlığı küreselleştiriyor. Dünyamız gıda<br />

edinme hakkını herkes için mümkün kılacak kaynağa, bilgiye ve araca sahipken açların sayısının<br />

her geçen gün artması kabul edilemez bir durumdur.”<br />

Ülkemizdeki durum ne, FAO’nun 2006 verilerine bir bakalım. Ülkemizde yetersiz beslenen<br />

insanlarımızın oranı %3’e tekabül eden 2 milyon kişi ve halkımızın %2’si 1 doların altında<br />

bir gelirle geçinmek zorunda. Gıdalarla alınması gereken günlük enerjinin %50’si<br />

ekmek ve diğer tahıl ürünlerinden karşılanıyor. Oysa 70 kg gelen bir insanın 70 gr günlük<br />

protein ihtiyacının 35’i hayvansal protein olmak zorunda. Oysa maalesef bunun büyük bir<br />

çoğunluğu bitkisel kaynaklı. Özellikle aminoasitler bakımından zengin olan, bebekler ve<br />

gençlerin beslenmesinde çok önemli yeri olan hayvansal kaynaklı protein tüketimi yetersiz.<br />

Yine bebek ve çocuk ölümlerinin çoğu beslenme yetersizliklerinden kaynaklanıyor. Çocukluğumuzda<br />

ilkokul kitaplarımda “Türkiye tahıl üretimi nedeniyle, hayvancılığı nedeniyle<br />

kendi kendine yeten bir ülkedir” ifadesi varken, şu anda ülkemiz uygulanan yanlış politikalar<br />

nedeniyle, tamamen dışa bağımlı durumda. Hayvansal ve bitkisel üretim düşmüş ve sektör<br />

tamamen dışa bağımlı bir hale gelmiştir.<br />

Bunlar tüketebildiğimiz gıdayla ilgili verilerdi. Şimdi de size gıda terörüne değinmek<br />

amacıyla tüketebildiğimiz gıdanın ne konumda olduğuna dair birkaç gazete manşeti sunmak<br />

istiyorum. Çok eski değil, 2003 yılından başlayacağız, yıl yıl geleceğiz. Evet, işte hekimlik<br />

işin içinde olmayınca içinde hiç süt bulunmayan kaşar peynirlerinin ve tereyağlarının,<br />

et içermeyen sosis, salam ve sucukların üretimi ile ilgili Erkan Çelebi’nin 2003 Hürriyet’teki<br />

yazısı: “Hile danışmanlarının geliştirdiği mucize formüller sayesinde artık içinde hiç süt<br />

bulunmayan kaşar peynirleri ve tereyağları, et içermeyen sosis, salam ve sucuklar üretiliyor.<br />

Aksi takdirde besiciden kilosu 500 bin liradan çıkan, 10 kilo sütle üretilen 1 kilo kaşar<br />

peyniri 4 milyon liradan mezbahada bile kilo fiyatı 8,5 milyon lira olan et ile 4,5 milyon liradan<br />

satılan sosis üretip bu fiyatla satmak için sihirbaz olmak gerekirdi”. Bunu söyleyen<br />

Hürriyet gazetesinden, biz değiliz. Yine Aksiyon’dan bir haber 9 Şubat 2004 tarihli. “Pazarlarda<br />

kilosu 1 milyondan satılan sucukları hıfzıssıhha laboratuarlarında test ettirdik, sucuklarda<br />

et yerine çöpe atılması gereken sakatatlar vardı. En önemlisi de standartların 9 katı<br />

fazla miktarda küf çıktı”. 21 Eylül 2005’te TGRT’den bir haber; “Adana’da bir fabrikada<br />

balık ve salata yiyen işçilerden 35’i zehirlendi. İşçilerden 22’si hayati tehlikeyi atlattıktan<br />

sonra taburcu edilirken 3 işçi gözetim altında tutuluyordu”. Geldik 2006 ve 2007’ye, özellikle<br />

AKP iktidarı döneminde biliyorsunuz ki AB’ye uyum adı altında çok hızlı ve yetersiz<br />

birçok yasa çıkartıldı ve bu yasalar ile birlikte biz AB’ye uyumda daha ileriye gitmemiz gerekirken<br />

ilk manşetimiz Milliyet 22 Nisan 2006’ya ait: “Ankara Adalet Sarayı yemekhanesinde<br />

et veren firma temsilcisi at ve eşek eti sattığı iddiasıyla tutuklandı”. 2007’ye gelelim,<br />

3 gün öncesinin 7 Kasım 2007 Çıldır’dan Ümit Kılıç’ın haberi; “Ardahan’ın Çıldır ilçesinde<br />

kuduz olan 6 ineğin köylüler tarafından kesilerek kasaplara satıldığı ileri sürüldü” ve<br />

sonuç 64 kadar sanırım –yanlış hatırlamıyorsam– çocuk ve yurt müdürü kuduz aşısı oldu.<br />

Evet, manşetlerden de anlayacağımız üzere bu manşetler çoğunlukla hayvansal gıda içerikli.<br />

Neden sorusu akla geldiğinde de, sebebi; tüm dünyada gıda kökenli hastalıkların<br />

%85’inin hayvansal kaynaklı mikroorganizmaların yol açtığı enfeksiyonlar nedeniyle oluşması.<br />

İnsanlarda görülen 1415 enfeksiyon etkeninin %61’inden fazlası hayvansal kökenli ve<br />

ortaya çıkan hastalık vakalarının %75’i hayvanlardan insanlara geçen zoonotik hastalıklar.<br />

Gıda kaynaklı enfeksiyon ve zehirlenmelere ek olarak son 20 yıl içerisinde tüm dünyada<br />

deli dana, SARS ve kuş gribi gibi yine hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar ortaya çıkmıştır.<br />

Hayvanlardan veya hayvansal kaynaklı gıdalardan insanlara geçen patojenlerin neler<br />

58 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


olduğuna bir bakabilirsek; süt ve süt ürünleri ile bakteriyel (örn., antraks, bruselloz, listeriozis,<br />

tüberküloz, salmonelloz, kamfilobakteriozis, stafilokokal intoksikasyon), viral (örn.,<br />

Adenovirus, Tick-borne ensefalitis, şap) riketsiyal (örn., Q-fever), protozoal (örn., toksoplazmozis,<br />

giardiozis, amebiazis); et ve et ürünleri ile bakteriyel (örn, tüberküloz, bruselloz,<br />

antraks, kamfilobakteriozis, tularemi, leptospiroszis, listeriozis, yersiniozis, tularemi), viral<br />

(örn., BSE), riketsiyal (örn., Q-fever), protozoal (örn., toksoplazmozis) helmintik (ekinokokkozis,<br />

sistiserkozis, trişinellozis, sarkosporodiozis)… Yumurta, kanatlı et ve ürünleri<br />

bakteriyel (salmonellozis, kamfilobakteriozis), viral (avian inflıuenza)… Özellikle etle bulaşan<br />

etkenlerden en önemlilerinden biri E. Coli O (157) H(7) ile ilgili olarak geçenlerde<br />

National Geographic’te, bilmiyorum kaç kişi izledi, İngiltere’de yaşanan bir olayı belgesel<br />

haline getirmişler; Katil bakteri E. Coli O (157) H(7) İngiltere’de, İskoçya’nın en büyük, en<br />

meşhur kasaplarından birisinden bulaşıyor ve şu andaki ölü sayısı 21. 1996’da ortaya çıkıyor,<br />

halen ölümler devam ediyor, çünkü kronik böbrek yetmezliği meydana geliyor ve böbrek<br />

yetmezliği nedeni ile hâlâ insan kayıpları yaşanıyor. 21 kişi o dönemin şu andaki<br />

kayıtlardaki ölü sayısı, hastalanan kişi sayısı ise 100’ün üzerinde. Bu nedenle aslında 2000’li<br />

yılları yaşarken bunları konuşmamamız gerekirken çok daha önemli, ciddi vakalarla karşılaşıyoruz.<br />

Balıklar ve su ürünlerini de unutmamak lazım. Balıklar ve diğer su ürünleri bakteriyel<br />

(Vibrio parahaemolyticus, Clostridium botulinum tip E, Anisakiasis sp.,<br />

Diphylobothrium latum), viral (Norwalk virus, Hepatit A) bulaşmasına neden olabiliyor.<br />

Sağlığımızı tehdit eden tehlikeler olarak sadece mikroorganizmaları düşünmemek gerek,<br />

tarlaya ve çiftliğe döndüğümüzde gıdaların gerek hayvan gerekse bitkisel olarak yetiştirilmeleri<br />

sırasında maruz kaldıkları kalıntı ve kontaminantlar da önemli bir yer tutuyor aslında.<br />

Örneğin sığırların meralarda beslenmeleri sırasında toprakta doğal olarak bulunan bazı ağır<br />

metaller, otlara bulaşan endüstriyel emisyonlar (örn., poliklorin, bifeniller, dioksinler), hayvan<br />

beslenmede kullanılan yemlerden mikotoksinler ve ağır metalleriyle diğer bazı kontaminantlar<br />

da bulaşabilmektedir.<br />

Yine, tedavi amacıyla kullanılan veteriner ilaçları (örn., antibiyotikler, anthelmintikler,<br />

antiparaziter, sinir sistemi, sindirim sistemi ilaçları), büyüme performansını artırmak amacıyla<br />

uygulanan hormon kalıntıları ve yemden yararlanmayı artışını etkileyen ilaçlar günümüzde<br />

halen önemli kalite <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> problemleri oluşturmaktadır.<br />

Bütün bunlara ilave olarak gıdanın üretiminde kullanılan gıda katkı maddelerinin de aşırı<br />

bilinçsiz ve ticari amaçla kullanılması (örn., et ürünleri üretiminde nitrat ve nitritin yanlış kullanımı),<br />

kimyasal ve toksik maddelerin gıda zincirine girmesi sonucu daha çok kronik seyirli<br />

ve göz ardı edilen hipersensitivite, alerjik reaksiyonlar ve kanser gibi sonuçlar doğuran risk<br />

unsurları da yine <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> açısından önem taşımaktadır. Ayrıca, zoonotik hastalıklar,<br />

uluslararası hayvan ve hayvansal ürün dolaşımı açısından önemli sorunlar yaratmakta ve<br />

özellikle hayvansal protein ihtiyacının karşılanması bakımından engelleyici olmaktadır.<br />

Görüldüğü gibi son yıllarda dünya gündemindeki <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> sorunlarının hemen<br />

hemen tamamı hayvanlardan ve hayvansal kökenli gıdalardan kaynaklanıyor ve bu gıda kaynaklı<br />

hastalıklar sadece gelişmekte olan ülkeler için değil aynı zamanda gelişmiş ülkeler için<br />

de önemli bir sağlık sorunu teşkil ediyor.<br />

Burada “veteriner hekimliğin önemi nedir” dediğimizde; veteriner hekimler hayvan hastalıkları<br />

ve hayvansal gıda üretimi konularında aldıkları eğitim nedeniyle, özellikle de <strong>toplum</strong><br />

<strong>sağlığı</strong> ve koruyucu hekimlik alanında önemli bir yere sahiptir. Veteriner hekimliğin,<br />

zoonozlar dahil hayvan hastalıklarının tanı, tedavi ve önlenmesiyle güvenli gıda üretimindeki<br />

görev ve sorumlulukları tartışılmaz bir gerçektir. Gerek hayvan <strong>sağlığı</strong>nın korunması ve<br />

bu yolla hayvansal kaynaklı sağlıklı gıda üretiminin artırılması, gerekse Avrupa Birliği’nin<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

59


geliştirdiği, çiftlikten sofraya gıda güvenirliği yaklaşımı ile gıda güvenirliğinin sağlanması<br />

<strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> açısından zorunludur. Bu nedenle çiftlikten sofraya gıda güvenliği kapsamında<br />

veteriner hekimlik en önemli unsurdur. Veteriner hekimlerin hayvan, sürü <strong>sağlığı</strong> ile<br />

ilgili hizmetleri pek çok açıdan <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> hizmetleri kapsamına girmektedir. Avrupa<br />

Birliği ülkelerinde bu sorunlar nasıl halledildi diye bakarsak, tüm AB ülkelerinde çiftlikten<br />

sofraya gıda güvenliğinde akredite veteriner hekimler sorumludur. Buraya nasıl geldiler?<br />

Toplum <strong>sağlığı</strong>nı korumak amacıyla AB Konseyi ve Parlamentosu’nca AB’nin yeni gıda yasasının<br />

temelini oluşturan bir tüzük yayınlandı. Avrupa Gıda Güvenirliği Otoritesi (EFSA)<br />

kuruldu ve gıda kontrolleriyle ilgili yeni mevzuat çıkarıldı. Hijyen paketi olarak tanımlanan<br />

bu yeni mevzuat 1 Ocak 2006’dan itibaren tüm AB ülkelerinde yürürlüğe girdi. AB’nin gıda<br />

güvenirliğini sağlamaya yönelik yeni mevzuatının temel dayanağı geri izlenebilirliği sağlamaktır<br />

ve özellikle süt, et, yumurta ve bal gibi hayvansal kaynaklı gıda maddelerinin üretim<br />

zincirlerinin her aşamasındaki denetimler, devlet adına, resmi ya da akredite veteriner hekimler<br />

tarafından yapılmaktadır.<br />

Peki, bizim ülkemizdeki durum ne? Özellikle AB adına çıkarılan yasalarımızla birlikte<br />

geldiğimiz durum ne? Gıda güvenliği ve hayvan <strong>sağlığı</strong>yla ilgili ülkemizdeki mevzuat AB<br />

mevzuatına uygun hale getirilemedi. Bu nedenle AB mevzuatında veteriner hekimlere verilen<br />

yetki ve sorumluluklar yürürlüğe konulamadı. AB’ye uyum adı altında çıkarılan kanun<br />

ve yönetmelikler ile mevcut olan veteriner hekimlik yetkileri de budandı. Veteriner hekimlik<br />

sadece mezbahalar ile sınırlandırılmaya çalışıldı. Hayvansal gıda kontrolünde veteriner<br />

hekim olmayan kişilere sorumlu yöneticilik ve denetim yetkileri verildi. Ayrıca ilgili<br />

yönetmeliklerin hazırlanmasındaki gecikmeler nedeniyle de resmi kontrollerin yerine getirilemediği,<br />

kurumlar arasında yetki karmaşası yaşandığı ve buna bağlı olarak da gıdalarla<br />

ilişkili <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> sorunlarının artarak devam ettiği görülmektedir. Tarım Bakanlığı ile<br />

Sağlık Bakanlığı arasında yeterli işbirliği sağlanamadığı için gıda güvenliği ve denetiminde<br />

son derece önemi olan sağlık disiplinleri dışlanmış ve multi-disipliner bir yaklaşımdan yoksun<br />

olarak mühendislik disiplinlerine yönelme eğilimi artmıştır. Örneğin resmi verilere<br />

göre kesilen hayvanlardan elde edilen et miktarı 400-450 bin ton civarında iken, tüketilen<br />

kırmızı et miktarının yılda 1 milyon ton olduğu ifade edilmektedir. Aradaki fark Türkiye’de<br />

500 ile 600 bin ton etin kayıt dışı ve kaçak tüketildiğini ortaya koymaktadır. Yine iki Bakanlık<br />

arasındaki başka bir uyumsuzluğa daha dikkat çekmek istiyorum. Gıda zehirlenmesiyle<br />

ilgili ülkemizde henüz hiçbir kayıt tutulmamakta sadece sağlık ocaklarına gönderilen<br />

bir form doldurulmaktadır. Fakat bu formun diğer hastanelerde de doldurulmasıyla ilgili<br />

hiçbir veriye rastlamadım. Böyle bir bilgiyi de almadım. Bu nedenle henüz ülkemizde gıda<br />

zehirlenmeleriyle ilgili hiçbir kayıt tutulmuyor. Oysa National Geographic’te yayınlanan<br />

Katil Bakteri belgeselini izlediğinizde görüyorsunuz ki, İngiltere’de kaynağı bulmaya ve<br />

yok etmeye yönelik 15-20 kişilik bir grup seferber oluyor, hastanedeki doktorlar ve ekipler<br />

hariç. Oysa ülkemizde hâlâ bırakın kaynağı bulmayı, yok etmeyi, gıda zehirlenmelerinin<br />

ülkemizdeki durumu nedir, oran nedir, hangi bakteri veya etken daha fazla gıda<br />

zehirlenmesine neden olmaktadır bilinmemekte, bu konuda yapılmış istatistiki veya önlemeye<br />

yönelik çalışmaya rastlanmamaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın sitesine baktığımızda<br />

gıda ile ilgili hiçbir şey göremiyoruz, gıda, tamamen Tarım Bakanlığı’na devredilmiş durumda.<br />

Tarım Bakanlığı sitesinde de Tarım Bakanlığı gıdanın üretimiyle ilgilendiği için sadece,<br />

zehirlenmelerle ilgili ayrıca bir çalışması yok.<br />

Peki yapılması gerekenler neler? Toplum <strong>sağlığı</strong>nı ilgilendiren hizmetleri yerine getirirken<br />

veteriner hekimlik mesleği ve mevzuat düzenlemelerinde AB’de olduğu gibi Veteriner<br />

Hekimler hayvansal gıdaların kontrolünde tam yetkili ve hakim kılınmalıdır. Hayvansal kö-<br />

60 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


kenli gıdaların veteriner hekim kontrolü dışında gayri sıhhi şartlarda üretilerek tüketilmesi<br />

önlenmeli ve gereken tedbirler alınmalıdır. Kurumsal boyutta veteriner hizmetleri ayırt edilerek<br />

veteriner işleri genel müdürlüğü kurulmalı ve gıda güvenliği bu kurumsal bünye içerisinde<br />

değerlendirilmelidir.<br />

Sonuç olarak 5179 sayılı gıdaların üretimi, tüketimi ve denetlenmesine dair 560 sayılı<br />

KHK’nın değiştirilerek kabulü hakkındaki kanunda yer alan, risk analizi ve izlenebilirlik<br />

üzerine dayanan ve tüketicilere sağlıklı gıda sunmayı amaçlayan uygulamalara bir an önce<br />

tam bir işlerlik kazandırılmalı ve <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nın korunmasındaki asli vazifelerinden birisi<br />

de sağlıklı ve üstün kaliteli hayvansal besinlerin üretimi olan veteriner hekimlerin AB ülkelerinde<br />

olduğu gibi, özellikle hayvansal gıdaların çiftlikten sofraya kadar olan her<br />

safhasında tek sorumlu olarak yer alması sağlanmalıdır. Evet ve biz veteriner hekimler olarak<br />

“sağlıklı <strong>toplum</strong> için sağlıklı hayvan, sağlıklı çevre, sağlıklı gıda olmazsa olmaz unsurlardır”,<br />

diyoruz ve katıldığınız için teşekkür ediyoruz.<br />

(Alkışlar)<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Evet, bu konuda sorusu olan arkadaşlarımız varsa onları cevaplayalım.<br />

Dinleyici: Efendim bu şeyde, satılan sucuk gibi ürünler oluyor. Bunların yazıları çok<br />

küçük ve naylonun üzerine yazıldığı için okuyup takip etmesi çok güç. Bunlar daha büyük<br />

bir puntoda yeni bir şekilde yazılsa ve içindeki miktarlar tam olarak gözükse olamaz mı?<br />

Çünkü okuyamıyoruz, çok küçük. İçinde hindi eti mi var, tavuk eti mi var, koyun eti ne kadar<br />

bunlar hiç belli olmuyor, yazılar da çok küçük.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Aslında gıdaların etiketlenmesine dair olan kanunda<br />

sizin dediğiniz gibi okunabilir olmak zorunda ve muhteviyatlar da belirtilmek zorunda. Ama<br />

özellikle son iki yıldır, özellikle 5179 yayınlandıktan sonra basını takip ettiniz mi bilmiyorum,<br />

AB aslında bu kanun için “çöpe atın” dedi yani, “revize edin, şuralarını değiştirin, buralarını<br />

yapın” demedi; “çöpe atın” dedi. Çünkü tam bir yetki karmaşası meydana getirdi,<br />

denetimsizliğin ne kadar yetersiz olduğuyla ilgili daha birkaç gün önce Sağlık-Sen’in bir<br />

araştırma sonuçları yayınlandı. Ve geçtiğimiz dönemde de yaşadığımız olaylarda görüyoruz<br />

ki maalesef bilinçli olarak bazı denetimler yapılmıyor. Bazı kesimler, farkındaysanız daha<br />

küçük olan gruplar büyümeye başladı. Örneğin gıda üretim ruhsatı olmayan satış yerlerinde<br />

normal hazır kıymanın çekilmesi ve açıkta satışı yasaklandı biliyorsunuz ama bazı et büfesi<br />

tarzında et satan yerlere bakarsanız sebil halde çekilmiş kıyma ve tavuk satılıyor. Bütün bunların<br />

olmaması gerekiyor. Ama maalesef denetleyen ve buna uymayanların cezai yaptırımlarını<br />

yapan yok şu anda.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Ben de bundan yola çıkarak merak ettiğim için bir şey soruyorum.<br />

Dikkat ettiğimizde, baktığımızda bu denetim mekanizmasına özellikle hemen hemen<br />

hiç işlemiyor. Ramazan başlangıcında bakıyorsunuz…<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Bayram öncesinde…<br />

Ecz. A. Semih Güngör: …sucuk satan marketlerde yapılan bir takım denetimler; işte<br />

şeker bayramı gelince şeker satılan yerler denetleniyor, işte zam öncesi fırınlar denetleniyor...<br />

Yerel yönetimlerin bu konuda sorumluluğu nereye kadar ve yerel yönetimler bu sorumlu-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

61


lukları yerine getirmediği noktada bizlere düşen ne, neler yapılması gerekiyor, bunları öğrenmek<br />

istiyorum.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: 5179’un yayınlanmasından önce denetim zaten<br />

yerel yönetimlerin, belediyelerin kontrolündeydi. Daha sonra Tarım Bakanlığı’na verildi ve<br />

Tarım Bakanlığı denetimi sadece ben yaparım dedi. İki taraf arasında o yüzden şu anda<br />

önemli ölçüde bir yetki savaşı yaşanıyor. Bugün belediyelerde de veteriner işleri müdürlükleri<br />

kapatıldı. Dolayısıyla belediyelerde denetimle görevli veteriner hekimler kalmadı. Belediyeler<br />

şu an denetime çıksa, çoğu belediyede denetime çıkacak kişiler bu konuda yetkili<br />

ve bilgili değil. Çok az belediyede veteriner hekim var şu anda ve denetim yetersizliği aynen<br />

devam ediyor Tarım Bakanlığı çok sınırlı sayıda elemana sahip. <strong>İstanbul</strong>’u düşünün çok<br />

büyük bir metropol, beş tane aracı on kişisiyle hangisine yetişebilir, nereyi kontrol edebilir?<br />

Bunu da bir kenara bırakalım, aslında ben bir de sizin söylediğiniz denetimlere de biraz değinmek<br />

istiyorum. Normalde gıda işyerlerinin ruhsatlandırılması ve sonrasında da denetlenmesinden<br />

sorumlu Tarım Bakanlığı ve onlar sadece Ramazana girerken, bayramda basınla<br />

beraber gidip “burası kötü” deyip kapatabiliyorlar. Yani bu işyerlerinin çalışmasından herdaim<br />

sorumlu olan Tarım Bakanlığı, bunu daha önce tespit edip düzeltmesi gereken de Tarım<br />

Bakanlığı. Bir de bu gidilen yerler genellikle ruhsatlı yerler, aslında gıdadaki –özellikle de<br />

<strong>İstanbul</strong>’da– üretimin çok büyük bir bölümünün ruhsatsız ve denetimsiz yapıldığı biliniyor.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Evet hocam.<br />

Dinleyici: Benim soracağım sorunun bir kısmı senin sorunda vardı ama şimdi çarpıcı<br />

rakam; gördüğümüz kadarıyla tükettiğimiz etin en aşağı yarısı kayıp. Bu da zaten kayıt dışı<br />

ekonomimizin oranına da uyuyor. Yani Türk ekonomisinin geneline de uyuyor. Semih’in<br />

sorusuna ek olarak bunun yaptırımı nedir? Sadece kameralarda gördüğümüz üç beş gün mühürlemek<br />

mi, yoksa bunun için yasalar mı yeterli değil, yasalar var da uygulanmıyor mu? Ne<br />

bileyim kaçak et kullanan bir işyeri bulunursa ne olur, sosisin içine et koymayan bir kuruluşa<br />

ne olur? Bunun için yasalar mı yetersiz, yoksa yasalar var da uygulanmıyor mu?<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Şu anda yasalar da yetersiz. Biliyorsunuz önce<br />

kanun çıkarılıyor, ondan sonra uygulanması için yönetmelikler çıkarılıyor. 5179 çok büyük<br />

bir fiyaskoyla sonuçlanınca bununla ilgili yönetmelikleri çıkaramadılar ve dolayısıyla askıda<br />

kaldı. Şu anda da diyelim ki izinsiz bir gıdayı satmakla ilgili, ancak bozuk olduğunu tespit<br />

ederse belli bir gün kapatma cezası verebiliyor, onun dışında para cezası verebiliyor, bu<br />

da ancak eğer gider de denetlerse oluşabiliyor. O yüzden şu anda gıda aslında tamamen kendi<br />

direksiyonunu almış gidiyor. Örneğin etle ilgili yine bize gelen bilgilerde, aslında et parçalamayı<br />

yapan işyerlerin pek çoğu geceleri çalışıyor, dolayısıyla sabah normal mesai başlayana<br />

kadar aldıkları eti parçalayıp, paket haline getirip işletmelere ulaştırıyorlar.<br />

Ecz A. Semih Güngör: Evet, Hüseyin.<br />

Dinleyici: Aslında tabii sorunun cevabı aynı zamanda ve öteki bilginin içinde saklı. Yani<br />

bu ülkede genel ekonominin kayıt dışılığını önlemeye yasalar ne kadar yetiyor ya da yetmiyorsa<br />

aslında gıda anlamında da aynı şey... Çünkü bu aslında arızi bir durum değil, ne<br />

yazık ki. Bu bizzat oluşturulan bir durum. Yani örneğin üretimin üçte-ikisinin kayıt dışına<br />

çıkarılması değişik yerlerde yasaları uygulayanların yetersizliği ya da yasaların yetersizli-<br />

62 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ğiyle ilgili bir durum değil. Tamamen istenen bir şey. İşgücünün ucuzlatılması, maliyetin<br />

ucuzlatılması ve kârın artırılması. Aslında gıda sektörü açısından bakılınca her ne kadar bazı<br />

mevzuatların düzenlenmesiyle ilgili, işte Avrupa Birliği vesaire gibi, bir takım şeyler varsa<br />

da, aslında bu durumun kendisi de o ikiyüzlü AB sermayesinin bir yansıması. Çünkü az çok<br />

denetim içinde olan daha sağlıklı üretilenlerin bir bölümünü biz oraya gönderiyoruz. Bu <strong>toplum</strong>un<br />

da bir şey tüketmesi lazım, işte 1-2 dolar kazanan insanlar, malzemenin, içinde ne olduğunu<br />

nasıl okuyacak? Yani ne desin mesela, et yok mu desin? Yani yazarsa bu durum<br />

ortaya çıkacak. Bu nedenle biraz daha aslında öyle görünüyor ki sorunun bir boyutu evet, bu<br />

alanı düzenleyen yasalarla ilgili bir sorun, bu alandaki teknik insan gücünün yetersizliğiyle<br />

ilgili; ama asıl yapısal olanı aslında şu, içinde yaşadığımız ve birçok alanı aynı pencereden<br />

dönüştüren ve kârın konusu haline getiren müdahalenin ta kendisi. Yani diyelim ki tekstil<br />

sektöründe çalışan insanların sağlıksızlığının bundan bir farkı yok. Öteki hayvansal olmayan<br />

gıdalardaki durum da bundan çok farklı değil. Yani biz tabii konumuz hayvansal gıdalarla<br />

ilgili olduğu için mercek altına aldık. Ama öyle görünüyor ki aslın bir bütünün, o genel<br />

politikanın her birimizin kendi alanına yansıyan sonuçlarını görüyoruz. Bu işin çözümü, aslında<br />

yapmaya çalıştığımız, taleplerin ortaklaştırılması. Ve biraz birbirinden birkaç adım arkada<br />

gitse de hepsini aslında aynı şey tahrip ediyor. Bugün konuştuğumuz şeylerin bir<br />

bölümü neredeyse 100 yıl önce tanımlanmış şeyler, değil mi? Sağlıklı gıda nasıl olabilir,<br />

nasıl üretilebilir; bunu yaşamış üstelik ülkelerimiz ve ne yapılmasa da bozulur, onu da biliyoruz.<br />

Ama politik olan bir şeyde tabii teknik çabaların parçası sınırlı. Buradan da son söz:<br />

gerçekten çabaların yönünü şu anda biraz zorlansak da, zaman zaman sosyal talep etrafında,<br />

mevcut sosyo-ekonomik politikaların etkilenmesi etrafında da çaba harcamak, dönüştürmek<br />

için mücadele esas... Bu gibi bilgiler de aslında birçok malzeme veriyor diye düşünüyorum.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Teşekkürler.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Efendim özür dilerim, bir şey ekleyebilir miyim?<br />

Aslında 5179’dan önce 560 sayılı KHK ile denetlenip yürütülüyordu her şey ve sadece bir<br />

kararname olmasına rağmen bugünkü karmaşa yoktu. Son durum tamamen dediğiniz gibi<br />

son çıkarılan kanunlarda halk <strong>sağlığı</strong> amacı güdülmeyip başka istekler, başka şeyler işin<br />

içine girince yasa bu şekilde çarpıtılıyor. Hükümet politikalarına da burada çok fazla değinmedim,<br />

aslında 2002’de yapılan Dünya Gıda Zirvesi’nin bir çıktısıdır. Amerika’yla Avrupa<br />

Birliği ikisi, zirvenin çıktısına yazdılar ki; “AB dışındaki ülkelere –tarım ve<br />

hayvancılıkta (kendi üreticilerine çok büyük oranda destek primleri verirken)– AB dışına<br />

ülkelere verilmeyecek”. Böyle bir bildiri de yayınlandı.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Buyurun.<br />

Dinleyici: Sayın meslektaşım Seyhan Hanım’ı konuşmalarından dolayı tebrik ederim.<br />

Gayet güzel açıklamalarda bulundu. Ben de ilave edici bazı şeyler söyleyeceğim. 2003 yılında<br />

ABD’de bulundum. Özellikle bu gıda meslek kuruluşları ile yakın bir akrabamın restoranı<br />

vardı. Kendisine sordum, “bu restoranı kim denetliyor” dedim. “FDA’ya bağlı halk<br />

<strong>sağlığı</strong> uzmanları” dedi. Şimdi Türkiye’ye geldiğimizde Seyhan Hanım çok güzel ifade etti.<br />

Ben de bir makale yayınlamıştım, hatta ikinci bölümü de yayınlanıyor bu ay derginin birisinde.<br />

Kuvvetler ayrılığı ilkesine yönelik bir organizasyon sistemi yok, Seyhan Hanım bahsetti.<br />

Ne oldu, sağlıkta hiçbir eğitim görmeyen ve mühendis disiplini almış kişiler geçtiler<br />

işin sağlık şeyine. Altı yıl bir insan sağlık konusunda eğitim görecek, bir sağlıkçı dirsek çü-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

63


ütecek, daha sonra beş sene daha uzmanlık yapacak, halk <strong>sağlığı</strong> uzmanı olacak. Gelecek<br />

bu insanları siz saf dışı bırakacaksınız. 4 yıl birkaç sayfa okuyarak halk <strong>sağlığı</strong> veya sağlıkla<br />

ilgili ifadeler kullanan kişiler geçecek. İnsan <strong>sağlığı</strong>na yönelik zoonozdan bihaber, herhangi<br />

bir gıda hijyeninden bihaber bu insanlar insan <strong>sağlığı</strong>na yönelik gıdaların kullanılmasına<br />

karar verecekler. Yine evvelki hafta Denizli’deydim, 11. Halk Sağlığı Kongresi’ndeydim.<br />

Çay aralarında orada halk <strong>sağlığı</strong> dersi veren hocalarla görüştüm. “Adnan Bey” dediler, “Biz<br />

gıdayla ilgili, gıda hijyeniyle ilgili dersleri hekim olacak arkadaşlara vermemeye başladık.”<br />

“Artık” dedi, “Sağlık Bakanlığı böyle bir görevi aldı”. “Hayır” dedim, “Bu olamaz”<br />

dedim,“Siz bunu vermek zorundasınız, hekim bunu bilecek” dedim. Yani yarın bir gün bir<br />

gıda zehirlenmesi geldiğinde, herhangi bir şey geldiğinde buna nasıl karar verilecek, gıda<br />

mühendisi mi karar verecek veya başka birisi mi verecek? Yani böyle bir karışıklık var. Ben<br />

şimdi yine ABD’de bulunan bir meslektaşımdan bize gelen bilgiler vardı, bu dergide yayınlanacak<br />

yazıda da bunlara yer verdim. Şimdi orada FDA işin sağlık boyutunu almış, burada<br />

halk <strong>sağlığı</strong> uzmanları görev yapıyor. Tıp kökenli halk <strong>sağlığı</strong> uzmanları bir de veteriner<br />

halk <strong>sağlığı</strong> eğitimi görmüş veteriner kökenli personel görev yapıyor. 2006 yılı itibariyle<br />

burada 47 adet veteriner görev yapmaktadır. FDA’nın bünyesinde 700 tane müfettiş var,<br />

bunlar habersiz denetimler yapmaktadır. Habersiz denetimler gittiğinde telsizi anında kapatıyor,<br />

o yerel mahkemede mahkeme kararı da çıkartabiliyor. Bu ayrı bir şekilde. Bir de Amerikan<br />

Tarım Bakanlığı’na bağlı FISIS diye bir kuruluş var. Yine FDA’ya bağlı da The Center<br />

for Food Safety and Applied Nutrition (Gıda Güvenliği ve Tüketime Sunulan Gıdalar Merkezi)<br />

diye bir yer var, gelen numunelerin analizini yapıyor. Tarım Bakanlığı’nınki yine ayrı.<br />

Tarım Bakanlığı ne yapıyor? Yetiştirici bazında üretim merkezleri, nasıl diyelim tavuk kümeslerinde,<br />

sığır çiftliklerinde bunları denetliyor, programlar dahilinde denetliyor; ayrıca<br />

eksiklikleri tespit ediyor, gerektiğinde yetiştiriciyi yetiştiriyor. Ama Türkiye’ye baktığımızda<br />

ne yapılıyor? Türkiye’deki Tarım Bakanlığı kuvvetler ayrılığı ilkesine tamamen aykırı bir sistem<br />

içerisinde Sağlık Bakanlığı’nın yetkisini almış, İçişleri Bakanlığı’nın yetkisini almış,<br />

hem savcı hem hakim. Ondan sonra polis gibi gidiyor orada insanlara ceza kesmekten başka<br />

bir şey yapmıyor. Ramazan bayramlarında televizyonlarda ne yapıyoruz? Dostlar alışverişte<br />

görsün diye kalkıyorlar şov tarzında birkaç tane denetim yapıyor, görüntüyü çekiyorlar. Oysa<br />

işin temeline inip de... Bugün yetiştirici, bitkisel üretimle şakır şakır yasaklanmış zirai ilaçları<br />

kullanıyor, bunların çoğu kanserojendir. İzmir’de düzenlenen Temel Sağlık Hizmetleri<br />

Sempozyumu’nda, Manisa’dakinde de bunların hepsi orada ziraat fakültelerinden bir profesör<br />

tarafından açıklandı. Bunlar incelenmiyor. Sonra hayvan yetiştiriciliğine bakıldığında,<br />

onlar da yapılmıyor ve veteriner burada by-pass yapılarak ekarte ediliyor. Hem üretim safhasında<br />

saf dışı bırakılıyor, hem de denetim safhasında saf dışı bırakılıyor. Hatta ben yine<br />

Kal-Der tarafından yapılan bir toplantıda İzmir’de şunu söyledim. Gıda Mühendisleri Odası’nın<br />

başkanı çıktı konuştu, her şeyin gayet mükemmel olduğunu, İçişleri Bakanlığı’nın, teşkilatın<br />

bu işe girmemesi gerektiğini söyledi. Ben de kalktım karşılık verdim. Neden girmesini<br />

istemiyorsunuz? Efendim, teşkilat yetersiz. Siz gidersiniz dedim, elemanı eksikse elemanı<br />

takviye edersiniz. İşler ayrı kalır, kazanır. Ben Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de gıda kontrolü<br />

subaylığı yaptım. 8 bin kişiye hizmet ettim. Gıda kontrolünün bir multi-disipliner çalışma olduğunu<br />

gördüm. Mühendisinden veterinerine, doktoruna kadar hepsi bir olması lazım. Ama<br />

şu andaki sistem içerisinde Seyhan hanımın da dediği gibi Tarım Bakanlığı’nın Türkiye’de<br />

hiçbir şekilde gıda güvenliğini sağlaması mümkün değil. Hele hele AB’nin yasalarını aynen<br />

yapmış olsa bir derece rayına oturur, ama onları da yapmıyor. Belli çevreler, belli meslek otoritelerine<br />

yönelik yasa çıkarttırıyor. Onların isteklerini şey yapıyor. Düşünebiliyor musunuz,<br />

hayvansal gıdalar da dahil bütün gıdalarla ilgili 20 tane mühendisin ismi ve telefonları yazıl-<br />

64 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


mış, orada zoonoz konusunda hiçbir tanesinin bilgisi yok, orada iki üç tane veteriner dahi, internete<br />

gir koy bak kontrolü, web sayfasında görürsünüz, yani sorun organizasyondaki çarpıklık,<br />

sistem bozukluğu, a’dan z’ye her şey birbirine geçmiş. Tabii bunun dış bağlantıları da<br />

var. Bazı çevrelerin buraya ithalat yapıp sistemi dışa bağımlı hale getirmesi, sektörü bitirmesi,<br />

o izlenimler de var. Oraya doğru bir kayış var. Çok boyutlu yani. Teşekkür ederim.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Ben teşekkür ederim. Mesut hocam buyurun.<br />

Dinleyici: Efendim sunumunuz için teşekkür ediyorum. Gıda denetimleri konusunda<br />

bir karmaşanın yaşandığından söz ettiniz. Yetki karmaşasından ve yine zaman zaman göstermelik<br />

denetimlerin yapıldığına değindiniz. Kameralar arkadan geliyor, göstermelik yapılıyor.<br />

Ancak bu yapılan senaryolarda da şu dikkatimi çekiyor: Genellikle dönem dönem<br />

yapılıyor ve genellikle de çok küçük esnafların satış bölümlerine gidiliyor. Yani hiçbir gün<br />

görmedim ben, mesela sizin çalıştığınız yerin bir satış noktasındaki et reyonuna girip orada<br />

özen gösteriliyor mu diye bir denetimin yapıldığına rastlamadım henüz. Şimdi benim şöyle<br />

bir kaygım var. Genellikle bu tip haberler medyada yayınlanarak kamuoyu şu şekilde sanırım<br />

yönlendirilmeye çalışılıyor. İşte küçük esnaflarda bu tür üretimler ve satış koşulları kötüdür.<br />

Global sermayeye veya büyük sermayeye bağlı şirketlerde bu iş çok usulüne uygun<br />

üretilip satılmaktadır gibi bence çok doğru olmayan, içinde de çok gizli bir reklam taşıyan<br />

bir yaklaşım var. Bu yaklaşımı siz nasıl değerlendirirsiniz? Teşekkür ederim.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Benim bunu değerlendirmem reklam olmaz mı?<br />

Dinleyici: Evet.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Bu konuda reklam yapmış olma kaygısı ile çok<br />

fazla konuşmak istemiyorum ama şunu diyebilirim ki sonuçta büyük bir işletme, adına sahip<br />

çıkması gerektiği için gerekenleri de yapmak zorunda kalıyor. Sadece bunu söyleyebilirim<br />

çünkü bunun dışında zannedersem söyleyeceklerim savunmaya girecek…<br />

…<br />

Dinleyici: Aslında bunu size sormamam lazımdı, doğru siz bir tarafsınız, haklısınız…<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Ben de mutabıkım şu anda.<br />

Salondan başka bir dinleyici: Ben bu konuda bir katkıda bulunayım. Ben çekinmeden<br />

cevap verebilirim. Gerek büyük işletme olsun, gerek küçük işletme olsun birazcık ahlaklı olan,<br />

birazcık etik değerlere inanan sahipleri varsa mutlaka dikkat ediyordur. Ancak ben bir örnek<br />

vereyim. Artık ben gittiğim her yerde, alışveriş yapacaksam, özellikle hayvansal gıdaysa mutlaka<br />

soruyorum: Nereden geliyor, hangi firmanın ürünü, yaklaşık olarak biliyoruz çünkü bunları.<br />

Çok büyük bir markete girdim ben, marketin adı gerçekten Avrupa’da isim yapmış bir<br />

market. Et reyonuna gittim, oradaki etin hangi firmadan geldiğini sordum. Söylediği firma<br />

gerçekten bizim meslektaşlarımızın çalışmak istemediği, işe girdiklerinde hemen ayrıldıkları<br />

bir firma. Yani market çok yönlü çalışıyor, ürünlerini satın alma yoluyla değişik firmalardan<br />

alıyor. Dolayısıyla hepsini kendisi üretmiyor. Ama bunun yanında çok büyük firmalar var<br />

marka olmuş firmalar, kendi üretimlerini yapıyorlar. Onu bundan ayırt etmek lazım. Söylediğiniz<br />

kaygı bende de var aslında, ama ben etimi kasaptan alıyorum ve herkese de bunu tavsiye<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

65


ediyorum. Nerede kesiliyor, hangi güzergahtan geliyor bunu takip ediyorum, artık güvenle<br />

böyle alabileceğimi düşünüyorum. Şimdi Seyhan Hanım anlattı ben gerçekten ürkmemiz gerektiğini<br />

düşünüyorum. Ben içindeyim, her gün bu korkuyu yaşıyorum çocuklarımla ilgili.<br />

Herkesin bu konuda ürkmesi gerektiğine, tepki göstermesi gerektiğine inanıyorum. Yani insanlara<br />

anlattığınızda da bu tepkinin olması gerekiyor ama maalesef her konuda olduğu gibi<br />

bu konuda da inanılmaz bir vurdumduymazlık içerisindeyiz. Kaderimize razı olmuşuz.<br />

Teşekkür ederim.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: İsterseniz son bir soruyla konuşmacıyı gönderelim.<br />

Dinleyici: Şimdi tabii sayın başkana bir karşılık gibi algılanmasın ama biz genlerinde kasaplık<br />

olan bir <strong>toplum</strong>uz. Kurban bayramlarında hatırlarsanız bizde birçoğumuzun içinde kasaplık<br />

ruhu vardır ve hâlâ giderilememiştir. Yakın zamana kadar kurban bayramlarında ana<br />

caddeler, ana arterler bildiğiniz görüntülere sahnedir. Şimdi halen ben görüyorum, hatta geçenlerde<br />

Arnavutköy tarafına gittim geldim, Arnavutköy beldesine. Giderken yolda o kadar çok<br />

yerde, açıkta hayvan kesilip satıldığını gördüm ki gerçekten tüylerim ürperdi. Şimdi tabii bu<br />

durumda kasap olayı da bir yerde ciddi anlamda soru işaretlerine tâbi. Diğer taraftan yine çok<br />

duyduğumuz bir şey de var. İşte düğünde pilav üstü tavuk verdi, tavuktan yüz kişi zehirlendi,<br />

hastaneye gitti. Bazıları kurtuldu, bazıları kurtulamadı, zehirlenenler ölenler var. Şimdi Seyhan<br />

hanıma gıda terörüne çok boyutlu yaklaştığı, gerçekten çok büyük bir konuyu gündeme,<br />

bize taşıdığı için teşekkür ederim. Ama bu konuda yapılacak çok şeyin olduğunu, hepimize çok<br />

büyük görevler düştüğünü görüyorum. Kendisine çok teşekkür ederim sunumundan dolayı.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Ben iki cümlelik söz alabilir miyim? Önümüzde<br />

Kurban Bayramı var ve Kurban Bayramıyla ilgili biz <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası olarak<br />

özellikle son 3 yıldır özellikle ne yapılması gerektiğiyle ilgili proje üreterek <strong>İstanbul</strong> Büyükşehir<br />

Belediyesi’nin kapısını çalıyoruz, basın hareketli ve farklı şeyler olursa maalesef<br />

ilgi gösteriyor, ne kadar ulaşıyor sizlere bilmiyorum ama her yıl aynı sorunların yaşanmasına,<br />

bizlerde her yıl bunları gündeme getirmemize rağmen, maalesef hâlâ yapılan hiçbir<br />

şey yok. <strong>İstanbul</strong> gibi büyük bir metropol; az önce söylediğiniz artık apartmanlarda yaşıyoruz,<br />

insanların bahçesinde kurbanını kesmesi artık mümkün değil ve ülkemizde hayvan hareketleri<br />

nedeni ile zoonoz hastalıkların oranı Kurban Bayramı döneminde %30 artmaktadır.<br />

Yapılması gereken şehrin iki yakasına giriş yerlerine tesisler kurulmalı ve hayvanların büyük<br />

şehre girmesi engellenmelidir. Buralarda kurulacak modern entegre tesisler ile kesimler yapılmalıdır.<br />

Fatih Sultan Mehmet <strong>İstanbul</strong>’u aldığı zaman daha 1453 yılında çıkarttığı kanunlarla<br />

şehrin içinde hayvan kesimini yasaklamış ve sur dışına yani şehir dışına kurdurduğu<br />

33 tane, bir tane iki tane değil 33 tane kesimhane ile hayvanların kesilmesini ve taşınmasını<br />

şartlara bağlamış. Fatih Sultan Mehmet <strong>İstanbul</strong> gibi bir şehir içinde hayvan kesilmemesi gerektiğini<br />

1453’te görmüş ve gereken önlemleri almış, ilgili kanunları çıkartmış, biz ise<br />

2007’deyiz hâlâ sokaklarda hayvan kesiyoruz. Kurbanlıklar ve kesilmeleri ile ilgili olarak şu<br />

anda yetkili kurum Müftülük, kendileri ile de görüştük ve verdikleri cevap “senede bir kere<br />

yaşanıyor”. Ama o sene her yıl geliyor bunu önemsemiyorlar. “Peki, adaklıklarda ne yapıyorsunuz,<br />

adaklık her zaman kesiliyor” diyorum, ki kaçak hayvan kesimine olanak veriyor<br />

bu durum. En fazla, “E, doğru haklısınız” diyorlar. Başka da yaptıkları hiçbir şey yok. Teşekkür<br />

ederim.<br />

Sunucu: Sevgili Seyhan Özavcı’ya teşekkür ediyoruz. (Alkışlar)<br />

66 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Bilinçsiz İlaç Tüketimi ve İlaçta Reklam<br />

Eczacı Nurdan DEMİRKAN<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Günün son konuşmacısı eczacı Nurdan Demirkan. Bildiğiniz<br />

üzere bugün öğleden evvel başlayarak siyasi iktidarın ilaç alanındaki politikalarını ve sonuçlarını<br />

tartışıyoruz.<br />

Öğleden önce ilacın eczane dışında satışını, neleri getirip neleri götürdüğünü tartıştık.<br />

Şimdi bilinçsiz ilaç tüketiminin ve ilaçta reklamın neler yaratacağını tartışacağız. Yarın da<br />

siyasi iktidarın ilaçla ilgili politikalarını uygulamaya sokmak amacıyla hazırladığı ve çok<br />

önemli olan Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Taslağı’nın neyi amaçladığını tartışarak<br />

ilaç alanındaki tüm gelişmeleri sizlere aktarmış olacağız. Şimdi söz sevgili Nurdan’da.<br />

Ecz. Nurdan Demirkan: Sayın Başkan, Sayın <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları temsilcileri<br />

öncelikle Toplum Sağlığı Kurultayı’nın düzenlenmesi ve bu konuda da ilaçla ilgili bir<br />

konuda söz verildiği için <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu’na teşekkür ederek<br />

başlamak istiyorum. Çünkü gördüğümüz gibi artık <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> devletin çok ilgilenmediği,<br />

çok umursamadığı bir konu haline gelmiştir. Bunu gıdada, çevrede olduğu gibi sağlık<br />

sektöründe de çok yakından görüyoruz. Halbuki bildiğimiz gibi sağlık hakkı evrensel bir<br />

haktır. Fakat günümüzde sağlık hizmetlerinin ticarileşmesi ve bu alanın piyasaya açılmasıyla<br />

sağlık artık bir hak olmaktan çıkartılıp metalaştırılmış ve sadece para sahibi olanların<br />

ulaşabileceği bir imkan haline dönüştürülmeye çalışılmaktadır.<br />

Artık sağlık “hizmeti”nden değil sağlık “sektörü”nden bahsediyoruz ve devlet tarafından<br />

tüm <strong>toplum</strong>a eşit bir biçimde sağlanması gereken sağlık hizmeti artık daha fazla kâr etmek<br />

niyetinde olan özel sektöre tamamen teslim edilmektedir. Sağlık bir ticari meta haline dönüştükten<br />

sonra bu özel sektör yetkilileri hiçbir sosyal yükümlülükleri olmadığı için kendi<br />

kurallarına göre değerlendirilmektedir ve sistem kendi şartları içinde yürümektedir. Ve amaç<br />

daha fazla kâr etmek olmaktadır. Bu takdirde satışlar artmalı, fiyatlar yükselmelidir. Öncelikle<br />

talep yaratılmalıdır. Talep yaratmak için ise reklam şarttır. Oysa ilaç ticari bir meta değildir<br />

ve sıradan bir tüketim maddesi değildir. Sosyal yönü önemli olan temel bir sağlık<br />

ürünüdür. İlacın temel özelliklerini hepimiz biliyoruz. Olmaz ise olmaz bir sağlık ürünüdür.<br />

Başka bir ürünle ikame edilemez. Talep esnekliği yoktur. Tercih ve beğeni ürünü değildir.<br />

İlaçların seçimleri sadece uzmanlarca yapılabilir. İlaç tüketicisi olan hastalar ilaç hakkında<br />

hiç ya da çok az bir bilgiye sahiptir. Yan etkiler ya da istenmeyen diğer etkiler nedeniyle<br />

başka sağlık sorunlarına yol açma bakımından her zaman bir risk potansiyeli taşımaktadır.<br />

Tüm dünyada yanlış, gereksiz, etkisiz ve yüksek maliyette ilaç kullanımı çeşitli boyutlarda<br />

sorunlara neden olmaktadır. İlaçların toksikleri, yan etkilerindeki belirgin artış, bunların<br />

etkin ve minimum risk ile kullanılma zorunluluğunu getirmektedir. Böylece zaman içerisinde<br />

“akılcı ilaç kullanımı” diye bir kavram ortaya çıkmıştır. 1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü<br />

akılcı ilaç kullanımında kişilerin klinik bulgularına ve bireysel özelliklerine göre uygun<br />

ilacın uygun sürede ve dozda en düşük fiyatla ve kolayca sağlayabilmeleri şeklinde tanımlamaktadır.<br />

Yani akılcı ilaç kullanımı için gereksinim duyulan ilacın gerektiği anda, gerektiği<br />

sürede kullanılması gerekmektedir. Burada amaç <strong>toplum</strong> üzerinde yanlış ilaç<br />

kullanımından kaynaklanan ekonomik ve sosyal yükün azaltılması, fizyolojik, biyolojik ve<br />

psikolojik zararların önlenmesidir. Burada akılcı ilaç kullanımının ilkeleri doğru tanıya dayanmak,<br />

uygun ilacı seçmek, gereken dozu uygun yoldan ve tedavi sanatıyla sunmak ve yeterli<br />

sürede kullanmak, tedavi başarısını değerlendirmek, yan etkileri ve hastalığın uyuncunu,<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

67


irden çok ilaç kullanılacaksa etkileşimleri değerlendirmek, tasarlanan tedavinin gerçekleşebilirliğini<br />

izlemektir.<br />

İlaç kullanımında üç ana unsur vardır: Hasta, hekim ve eczacı. Bu unsurların yerine veya<br />

arasına başka unsurlar girmemelidir. Yani burada da gördüğümüz gibi ilaç kullanımı bir uzmanlık<br />

konusudur. Bir ilacın seçimi tüketicinin tercihi değildir, konunun uzmanları tarafından<br />

yapılır. Hasta, ilacı hekim ve eczacının kontrolü altında kullanır ve hastanın yakından<br />

takibi önemlidir. Eczacı <strong>toplum</strong>a ilaç ve sağlık danışmanı olarak hizmet eder. Hastanın doğru<br />

yönlendirilmesinden sorumludur. Hekimin önerilerinin hastaya eksiksiz ve doğru bir şekilde<br />

aktarılmasından sorumludur. Bu nedenle eczacısız veya eczane dışı bir ilaç düşünülemez.<br />

Akılcı olmayan ilaç kullanımına gelecek olursak, ilaç kullanma nedeninin bulunmadığı<br />

koşullarda ilaçla tedavi, endikasyon bakımından yanlış ilaç seçimi ve dolayısıyla yanlış tedavi<br />

uygulanması, etkisi şüpheli ilaçların kullanılması, doğru ilacı uygun olmayan doz ve<br />

zaman aralığı ve farmasötik biçimde kullanmak şeklinde açıklayabiliriz. İlaç reklamı akılcı<br />

olmayan ilaç kullanılmasına yol açar. Çünkü ilaç, demin de söylediğimiz gibi herhangi bir<br />

tüketim malı değildir. Reklamın amacı talep yaratarak tüketimi artırmaktır. Akılcı olmayan<br />

ilaç kullanımıyla <strong>toplum</strong>sal açıdan pek çok sorun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Gereksinim<br />

olmadığı halde ilaca talep yaratılmasıyla psikososyal etkiler ortaya çıkar. Reklam gereksiz<br />

ve yanlış ilaç kullanımının artmasına yol açar. Başka sebeplere bağlı olabilecek yorgunluk,<br />

uykusuzluk, iştahsızlık gibi belirtiler veya belirli bir sebebe bağlı olarak ortaya çıkan üzüntü<br />

ve isteksizlik, reklamlar sayesinde hasta tarafından depresyon olarak tanımlanıp anti-depresan<br />

ilaç kullanılmasına başlanabilir. Reklamlar sağlıklı insanların kendilerini hasta hissetmelerini<br />

veya en azından gerçekte olduğundan daha fazla hissetmelerini sağlar. Bu konuda<br />

hatırlayacağınız gibi Satılık Hastalıklar diye bir kitap yayınlanmıştı, burada bu durum daha<br />

açıkça belirtiliyordu. Günümüzde hayat tarzı ilacı denilen, life style ilacı denilen ilaçlar insanların<br />

kendisini hasta hissetmesine neden oluyor ki saç dökülmesi, obezite, seksüel fonksiyonları<br />

artırmada kullanılan ilaçlar bu sınıf ilaçlar arasında yer alıyor. Bu ilaçların zararsız<br />

olduğu düşünülüyor ve dolayısıyla reçetesiz olarak satılıyorlar veya reklamları yapılıyor.<br />

Halbuki bu ilaçlar da çok ciddi yan etkilere neden olabiliyorlar ve ayrıca kişinin de kendini<br />

sağlıksız hissetmesine neden olabiliyorlar.<br />

Bugün İngiltere’de her gün artan sayıda genç insan özellikle de kadınlar, günlük yaşam<br />

streslerinden kurtulmak amacıyla OTC ilaç bağımlısı oluyorlar. İngiltere’de OTC ilaçlar eczane<br />

dışında da satılabilmektedir ve perakende dağıtım zincirleri, zincir eczaneler dediğimiz,<br />

özellikle çok yaygın olarak Boots, reçetesiz ilaçların satışlarının artmasından ve tabii ki reklamının<br />

yapılmasından da çok memnun oluyorlar. Ama işte görüyoruz İngiltere’de 1998-<br />

2001 yılları arasında antidepresan ilaçların kullanımı %30 civarında artmıştır. 1991-2000<br />

yılları arasında ise bu artış %173 oranında olmuştur ve Times’da bir başlık bu rekor seviyede<br />

antidepresan kullanımını gösteriyor: “Antidepresan milleti olduk” diyor. En çok Prozac ve<br />

Seroxat gibi antidepresanların satıldığını söylüyor ve geçen bir yıl içerisinde 31 milyon müsekkin<br />

ilaç reçetesi yazıldığını söylüyor. Eskiden yaramaz veya hareketli denilen çocukların<br />

şimdi hepsinin hiperaktif olarak tanımlandığı ve bu çocuklara antidepresan ilaçlar<br />

verildiğinden şikayet ediliyor. Burada elimde yine başka rakamlar var. Özellikle İngiltere’de<br />

18 yaşın altında Prozac kullanan çocukların sayısı %30 ve bu çocuklar da bu ilaçların kullanımı<br />

ile ilaca dayalı…<br />

(Bant değişiyor...)<br />

... zamanında başlamasına engel olarak tedavinin geç kalması ortaya çıkar. Gerekli tedaviyi<br />

daha zorlaştırır, komplike hale getirir, bazen imkansız hale getirir. Yanlış ilaç kullanımıyla<br />

yan etkiler, etkileşmeler, zehirlenmeler ve intiharlar gibi çok tehlikeli sağlık sorunları<br />

68 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ortaya çıkabilir. İstenmeyen etkiler ciddi hasarlara ve hatta ölümlere neden olabilir. Zararsız<br />

olduğu düşünülen reçetesiz ilaçlar ve vitaminler gereksiz ve fazla ve yanlış kullanıldıklarında<br />

ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler. Örneğin demir preparatları Amerika Birleşik<br />

Devletleri’nde pediatrik zehirlenme ve ölümlerin en yaygın nedeni olarak bildiriliyor. Ve<br />

yine Amerika Birleşik Devletleri’nde non-steroid antiinflamatuvar ilaçların gastrointestinal<br />

yan etkisine bağlı, en konservatif bir tahminle, yılda 7500 ölüm görüldüğü bildiriliyor. Yine<br />

bu örnekleri artırmak mümkün. C vitamini fazla miktarda kullanıldığında kramplar ve böbrekte<br />

kalsiyum oksalat taşlarının oluşumuna yol açabilir. Kalsiyum içeren preparatların da<br />

doğru kullanılmadıkları takdirde böbrek taşına yol açtığını biliyoruz. Çok yüksek dozda A<br />

vitamini teratojenik olabilir. Ve yine etkileşmeye örnek olarak E vitamini, K vitamininin etkisini<br />

etkiliyor. Çinko, bakırı indirgeyerek immun cevapları bozabiliyor ve ayrıca yüksek<br />

dansiteli lipoprotein düzeyini azaltabiliyor.<br />

Dolayısıyla en zararsız dediğimiz ilacın da yanlış kullanıldığı zaman bir zehir olabileceğini<br />

ve zarar verebileceğini aklımızda tutmak istiyoruz. Ki burada, bu ilaçların yan etkileri<br />

saklanarak, etkileri abartılıyor. Ve ilaç reklamlarının çoğu gerçekleri saptırmaktadır.<br />

Amerika Birleşik Devletleri’nde FDA ilaç firmalarını sürekli uyarmaktadır ve bu ilaçların<br />

yan etkilerinin saklandığı ve etkilerinin abartıldığı konusunda sürekli uyarılar yapmaktadır<br />

ama ilaç firmaları bunları dinlemez gibi görünüyor. Çünkü bir firma 14 kez uyarı alıyor ama<br />

bu arada reklama devam ediyor ki, FDA bu konuda denetimleri en sıkı olarak bilinen bir<br />

kuruluştur. Ancak bu arada Roche’un bir sivilce ilacı olan ve zararsız görünen Accutane<br />

isimli bir ilacının Amerika Birleşik Devletleri’nde bir kongre üyesinin oğlu tarafından kullanılması<br />

sonucu psikiyatrik yan etkileri ortaya çıkmış ve çocuk intihara teşebbüs ettikten<br />

sonra ilacın direkt tanıtımı durdurulmuş. Ancak bu tip zararlı yan etkiler ortaya çıktıktan<br />

sonra, geriye dönülemeyecek noktaya gelindikten sonra ilaç reklamının durdurulmasının<br />

çok fazla bir anlamı olmuyor.<br />

Yine çok yakında yaşadığımız ve hepimizin bildiği Vioxx isimli ilaç, 2000 yılında en<br />

çok reklamı yapılan ilaçlardan biriydi Amerika’da ve ilacın direkt tüketiciye tanıtımı için<br />

160,8 milyon dolar harcanmıştır. Ki bu rakam, Amerika’da Pepsi Cola ve Budweiser isimli<br />

biraya yapılan reklam harcamalarından da daha çoktur. Ve bu reklamın sonucunda Vioxx da<br />

Merck’in en çok satan ürünü haline gelmiştir. Ancak 2004 yılında Vioxx’un kalp krizi nedeniyle<br />

ölümlere yol açtığını hepimiz biliyoruz ve bundan sonra satış durdurulmuştur, geri<br />

toplanmıştır. Ancak 1999’da piyasaya sürüldükten sonra reklamların etkisiyle satışı çok artan<br />

Vioxx’un 88 bin ila 140 bin kişide kalp damar rahatsızlıklarına yol açmış olabileceği FDA<br />

tarafından bildirildi ve bu da Lancet dergisinde yayınlandı. Dolayısıyla ilacın reklamıyla satışının<br />

artması sonucunda ortaya çıkabilecek yan etkiler hasta popülasyonunun artmasıyla<br />

daha fazla oluyor ve reklamın ortadan kaldırılması ya da ilacın piyasadan çekilmesi, maalesef<br />

bunlar geri dönen etkiler olmuyor. Yine Pfizer, Celebrex’in etkisini abartan televizyon<br />

reklamı için FDA tarafından üç defa uyarılıyor. Sonra kolesterol düşürücü bir ilaç olan Lipitor’un<br />

reklamlarında, kalp hastalıklarını azaltacağı konusunda sahte bilgi verdiği için ve<br />

diğer kolesterol düşürücü ilaçlardan daha güvenilir bulunduğu için Pfizer gene FDA tarafından<br />

dört defa uyarılıyor. Glaxo Wellcome da astım ilacı olan Flonase ve Flovent’in yanıltıcı<br />

promosyonu konusunda uyarılıyor ama 14 defa uyarılmak demek çok fazla uyarmanın<br />

reklamı durdurucu bir etkisi olmadığını gösteriyor.<br />

Reklam ayrıca ilaç fiyatlarını da artırır. Reklam harcamaları ürünün fiyatlarını doğrudan<br />

etkiler. ABD’de ilaç fiyatları çok pahalıdır çünkü reklam maliyetleri doğrudan ilaç fiyatları<br />

üzerine ilave edilmektedir. İlaç endüstrisi araştırma-geliştirmeye çok büyük paralar ayırdıklarını,<br />

onun için bu ilaçlarının fiyatlarının pahalı olmasını, patent hakları nedeniyle pa-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

69


halı olmasını söyler. Ancak reklam ve pazarlamaya, araştırma-geliştirmeden daha çok para<br />

ayırmaktadırlar. Pazarlama için ABD 2000 yılında 15,7 milyar dolar harcamış ve bunun 3<br />

milyar doları da doğrudan reklamlara harcanmıştır. Araştırma-geliştirmeye yüzde 12 bir pay<br />

ayırırken, yüzde 30,4’ünü reklam ve pazarlamaya ayırmaktadırlar. Yine Pfizer araştırma-geliştirmeye<br />

yüzde 15 pay ayırırken, reklam harcamalarına yüzde 35 pay ayırıyor. Burada firmaların<br />

yaptığı reklam ve pazarlama harcamaları ve Ar-Ge’ye ayırdıkları payları görüyoruz.<br />

2001 yılı itibarıyla, gördüğümüz gibi bunlar Amerika’da en çok satan 50 ilacın üreticisi olan<br />

9 firmanın yaptığı Ar-Ge ve reklam harcamaları. Bütün firmalarda aşağı yukarı, Ar-Ge’ye ayrılan<br />

payın 2 katının pazarlama ve reklam için harcandığını görüyoruz.<br />

Dünyada Amerika ve Yeni Zelanda dışındaki ülkelerde de reçeteli ilaçların doğrudan<br />

halka reklamının yapılması yasaktır. Sadece OTC ilaçların Amerika ve Yeni Zelanda dışında<br />

halka doğrudan reklamı yapılabilmektedir. Burada amaç reçetesiz ilaçların reklamı yapılarak<br />

satışının daha fazla artmasıdır; fiyatlarının serbest bırakılarak kârlılıklarının daha fazla<br />

olması, geri ödeme sistemlerinden çıkarılmasıyla devletin üzerinden yükün kaldırılması ve<br />

bu ilaçlar için reklamların maliyetlerinin hastanın cebinden çıkması gibi bir durumla karşılaşıyoruz.<br />

İlaç şirketleri daha fazla kâr getirecek ilaçların reçetesiz bölümüne geçerek bu<br />

ilaçların reklamını yapmak isterler. Reklam çalışmalarının çoğu marka isimleriyle ilişkilidir.<br />

Marka adıyla yazılan reçeteler, yüksek fiyatların ve aşırı kârın sürmesini sağlar. Bazı firmaların<br />

pazarlama tekniği olarak aynı ilacın çok düşük dozlarını reçetesiz pazara verip marka<br />

reklamı yapmakta olduğunu görüyoruz. Marka ismiyle televizyon reklamı yapılan düşük<br />

dozlu ilacın daha büyük dozu da hasta tarafından doktordan talep edilmektedir ve burada yine<br />

hastaların yüzde 42 oranında televizyondan öğrendikleri ilaç isimlerini doktorlara yazmaları<br />

için zorladıklarını yine görüyoruz.<br />

Dediğimiz gibi reklamı yapılacak ilaçların geri ödemesi devlet tarafından yapılmayacaktır.<br />

Bu nedenle devlet üstünden büyük bir yük kalkacağını düşünerek birçok ilacı reçetesiz<br />

satılır konuma geçirme hazırlığı içerisindedir. Reçetesiz satılan ilaçlar da Avrupa Birliği<br />

ülkelerinde farklılık göstermektedir. Her ülkede ilacın sınıflandırılması farklıdır ve dolayısıyla<br />

reklamının yapılıp yapılmaması da farklıdır. Şu linkte bunun bir listesini de görebiliriz.<br />

Burada çok düzenli görülmüyor fakat çok farklı ilaçlar bazı ülkelerde reçeteli, bazı<br />

ülkelerde reçetesiz olarak satılıyorlar. En çok reçetesiz olarak satışı ve reklamı yapılan ilaçlar<br />

ise zayıflama ilaçları, Viagra, analjezikler, antidepresanlar, anksiyolitikler, saç dökülmesi<br />

ilaçları, mide yanması ve antiülser ilaçları olarak karşımıza çıkıyor. Mesela bu deminki listede<br />

şöyle kabaca araştırma yaparsak; kodeinin OTC olduğu ülkeler var, yani kodein preparatlarının<br />

reçetesiz satılabildiği ülkeler var ve bunlardan Hollanda ve İngiltere’de halka<br />

reklamının yapılmasına da izin veriliyor. Bunun sonucu olarak da İngiltere’de 30 binden<br />

fazla insan eczanelerde reçetesiz satılan ilaçlardan olan opiat içeren ilaç ve stimulan kullanıyor.<br />

OTC olarak satılan öksürük ilaçları, ağrı kesiciler, anksiyolitik ilaçlar daha çok bağımlılık<br />

yapan ilaçlar arasında yer alıyor.<br />

Ülkemizde de ilaçların televizyondan halka direkt reklamının yapılması için bir çalışma<br />

var. Bunu Sağlık Bakanlığı yetkililerinin ağzından duyuyoruz, aynı zamanda RTÜK Başkanı<br />

Zahid Akman da 2007 yılı sonu itibariyle reklam sektörünün 3 milyar YTL’yi aşmasını<br />

bekliyor. Ancak 2008 yılında ilaç reklamlarının da serbest bırakılması ile bu payın daha büyüyeceğini<br />

düşünüyor ve ilaç reklamlarının yapılabilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin<br />

yapılmasını istiyor. İlaç reklamının kime ne yararı olduğunu burada açıkça görüyoruz. Halk<br />

<strong>sağlığı</strong>nın, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nın çok ciddi yaralar alabileceğini ve <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> için bir tehlike<br />

oluşturduğunu görüyoruz ama bunu demek ki biz doktorlar, eczacılar, halk istemediğine<br />

göre isteyen bir taraf var. Bunu isteyen de ilaç sektörü ve reklam pastasının büyümesi<br />

70 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


için reklam sektörü. Bu iki sektör ilaç reklamlarının yapılmasını büyük bir istekle beklemektedirler.<br />

Devletin görevi <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı korumak ve herkese sağlıklı bir yaşam sağlamak iken<br />

<strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> yerine şirket kârlarını ve sektör çıkarlarını korumak gibi bir görev üslenmiştir<br />

ve sosyal devlet anlayışını terk ederek <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı koruma görevini unutan devlet anlayışı<br />

karşısında bu görev, duyarlı sağlık meslek örgütleri tarafından sahiplenilmektedir.<br />

Sonuç olarak, <strong>sağlığı</strong>n metalaşmadığı başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunu biliyoruz.<br />

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.<br />

(Alkışlar)<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Nurdan’a biz de teşekkür ediyoruz. Sorularınız varsa alalım.<br />

Buyurun.<br />

Dinleyici: Benimki aslında tam bir soru değil de bir katkı gibi olacak. Bu Merck İlaç’ın<br />

Vioxx’u biliyorsunuz Türkiye’de satıldı uzun süre, 2004 yılına kadar satıldı. Aslında sadece<br />

o bile ilaç firmalarının, yani bu tabiri kullanacağım, ne kadar ahlaksız yaklaşımlar içinde<br />

olduğunu gösteriyor. Gazetede okuduğum bir haberde geçmişinde FDA tarafından uyarıldığını,<br />

defalarca uyarıldığını… Fakat anlamadığım bir şey var bu Amerika’daki FDA en hızlı,<br />

en kolay, en çabuk denetleyen diyoruz, bakıyoruz uyarılara, 5 kere uyarılmış, 10 kere uyarılmış,<br />

14 kere uyarılmış ama hâlâ piyasadan çekilmiyor. Belki bilginiz vardır diye bir sorum<br />

olacak: 99’dan 2004 yılına kadar, yani ilacın toplatılmasına kadar geçen süreçte, Merck’in<br />

yaptığı ciro 10 milyar dolarmış. Yani öyle bir boyuta gelmişler ki tamam bu ilaç toplatılacak<br />

fakat bu sürede ne kadar satarız, ne kadar kâr yaparız, bu arada tazminat talepleriyle ne<br />

kadar ceza öderiz, bunun hesabını yapmışlar. Azami 2 milyar dolar bir tazminat talebiyle<br />

karşılaşıyoruz. Biliyorsunuz hepsinin bir Avrupa korkusu var, Amerika’da tazminatlar ne<br />

kadar da yüksek olsa. Bu davaları asgari olarak atlatmaya çalışıyorlar ve 2 milyarın üzerinde<br />

gelmemiş zaten yani tazminat ödemişler bu miktarda ama 2 milyar doların üzerinde<br />

gelmemiş. Bu arada eğer bilginiz varsa Amerikan FDA’nın, bu ilaç denetleme firmasının<br />

veya kurulun neden o kadar yan etkileri tespit etmesine rağmen ilacı yasaklamadığı konusunda<br />

bilgi verirseniz sevinirim. Teşekkür ederim.<br />

Ecz. Nurdan Demirkan: Ben teşekkür ediyorum. Şimdi burada, ilaç firmalarının yaptıkları<br />

sadece satış sırasında yan etkileri saklamak değil, klinik araştırmalar sırasında da ortaya<br />

çıkan ölüm ve yan etki insidansını tam olarak belirtmeme ve raporlamama gibi bir tutum<br />

içerisine girebiliyorlar. Vioxx konusundaki olay bu şekilde olmuştur. İlaç, daha ilaç haline<br />

dönüşmeden, klinik çalışmalar sırasında kardiyovasküler yan etkileri ve buna bağlı olarak<br />

ölümlerin ortaya çıktığı görüldüğü halde bunlar bir anlamda görmezden gelinerek ilaç pazarlanmıştır.<br />

Sizin dediğiniz çok doğru, ilaç böyle bir riskle pazara çıktığı zaman ilk etapta<br />

ne kadar çok satılabilirse bu bir kârdır diye çok büyük reklam harcamaları yapılmıştır ve<br />

ilaç toplatıldıktan sonra da orada ölen insanların şirket kârları karşısında çok fazla bir önemi<br />

yoktur. İşte onlar her şeye istatistik ve rakam olarak baktığı için “%20’sini karşıladık, %10<br />

oranında ödedik” gibi bir değerlendirmeyle yine de kendilerini kârlı bulabilmektedirler. Bu<br />

uyarılar da FDA tarafından… Şimdi işin daha vahim tarafı, bizim ülkemizde bu ilaçta reklam<br />

konusunda yasal düzenlemelerin yapılması için yıllardır çalışılıyor. Daha önce çıkartılan<br />

bir ilaç tıbbi tanıtım yönetmeliğinde hangi ilaçların hangi şartlarda televizyon reklamının<br />

yapılabileceği gibi bir madde vardı. Bunu da çıkartırken Avrupa Birliği uyum yasalarını esas<br />

aldıklarını söylediler. Halbuki Avrupa Birliği’nde mevcut olan, reklamı sınırlamak için çı-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

71


kartılmış bir guideline olan bu tanıtım yönetmeliği bizde aynen uygulanmak istendi. Burada<br />

tam tersi bir çarpıtma var çünkü 1262 sayılı yasamız ilaçların hiçbir şekilde reklamının yapılamayacağını<br />

söylemektedir. Hâlbuki tanıtım yönetmeliğiyle sanki ilaç tanıtımını, reklamını<br />

sınırlıyormuş gibi yapıp buna bir serbesti getirmek amaçlanmıştır. Ancak bu çaba,<br />

<strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası’nın ve Türk Eczacıları Birliği’nin Danıştay kararıyla durdurulmuştur.<br />

Şu anda hiçbir ilacın reklamı televizyondan halka direkt yapılamamaktadır ancak bu konuda<br />

gördüğümüz gibi reklam sektörü çok iştahlıdır, pastasının büyümesi için hevesle<br />

beklemekte, çok ciddi lobi faaliyetleri yürütmektedir. İlaç sanayi de reklamın bir an önce hayata<br />

geçmesinin çok önemli olduğunu söylemekte, gene gerekli baskı unsurlarını oluşturmaktadır.<br />

Buna karşılık şu andaki hükümet bunun sözünü vermiştir ancak işte ayağa takılan<br />

kimi meslek örgütleri veya temel yasaları ortadan kaldırabildiği anda bunu hemen hayata geçirecektir.<br />

Amerika gibi çok daha ciddi denetim yaptığını bildiğimiz ya da sandığımız bir ülkenin<br />

bile denetimde eksik kalması ya da ilaç firmalarına söz dinletememesini deminki<br />

örneklerle gördük. Türkiye gibi <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nın çok da önemli olmadığı ve denetimlerin<br />

yetersiz olduğu bir ülkede bunun yol açacağı sorunların, halk <strong>sağlığı</strong> konusunda yaratacağı<br />

yaraların çok daha büyük olacağından endişeliyim.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Sevgili Başkanıma söz vererek kapatalım.<br />

Prof. Dr. A. Özdemir Aktan: Kapatalım, aslında dışarıdan gelen seslere bakarsak hiçbirimiz<br />

bir yere gidemeyeceğiz. (Dolu yağıyor...) Burada sohbet etmeye devam etsek daha<br />

iyi olur gibi geliyor. Şimdi ben hakikaten konuşmayı çok keyifle dinledim, mükemmel. Rakamları<br />

da verdiniz ve ben kötümserliğe kapıldım. Çünkü şunu biliyoruz ki maalesef ilaç<br />

araştırmaları hep ilaç firmalarının tekelinde; yani inanılmaz bütçeler ayırıyorlar ve benim<br />

şahsi kanım, sonuçları manipüle ediyorlar diyemesek de bazı sonuçlar saklanıyor muhtemelen.<br />

Dolayısıyla FDA, FDA diyoruz ama FDA da sonuçta bu çalışmaların sonuçlarına<br />

bakarak bu kararını veriyor, yani FDA kendi başına, bağımsız bir şekilde çalışma yapan bir<br />

kuruluş değil. İlaç firmaları önüne çalışma sonuçları olarak neyi verirse FDA da buna göre<br />

karar veriyor. Ve tabii ilaç firmalarının yaptığı bir başka şey daha var: hastalık icat etmek.<br />

Pazarı genişletmenin bir yolu da bu. Çok güzel rakam verdiniz; antidepresanların kullanımı...<br />

Yani öyle bir hale geldik ki antidepresanlar aslında şehir suyuna katılmalı, herkes de<br />

bundan faydalanmalı. Sadece o mu, benim öğrenciliğimde kolesterolün normal değeri<br />

250’ydi. 220’ye çekildi, 200’e çekildi, 180 oldu, şimdi 160. Yani <strong>toplum</strong>da kaç kişinin kolesterolü<br />

160’tır, bunun tek sonucu var; herkes ilaç kullanacak, şehir suyuna katılacak. Hakikaten<br />

böyle bir çıkmazla karşı karşıyayız. Ben bu durumu çok güzel sunduğunuz için<br />

teşekkür ederim. Ne yapacağımızı belki düşünmeye çalışırız.<br />

Ecz. A. Semih Güngör: Zafer Bey bir şey ilave edecek.<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Değerli Nurdan arkadaşıma ben de teşekkür ediyorum. Şu anda,<br />

sizin de bahsettiğiniz gibi, Avrupa Birliği uyum takvimine baktığımız zaman 2007 sonuna<br />

kadar Türkiye’de ilaç reklamını serbest bırakan ve reçetesiz ilaç uygulamasını başlatmaya<br />

yönelik bir yasa ortaya çıkacak, yani aşağı yukarı birkaç ay içerisinde bu gerçekleşecek ve<br />

benim bildiğim kadarıyla şu anda çok büyük bir kavga işte o listenin hazırlanması noktasında<br />

yaşanmakta. Hangi firmanın hangi ilacı reçetesiz kapsamına girecek ve doğrusu bizler, işte<br />

Oda yöneticileri olarak bu işleri çok yakın takip ettiğimizi zannettiğimiz halde o listeleri, hiçbir<br />

şekilde dahil olup, içeriğini öğrenemiyoruz. Ama bir magazin dergisi benimle röportaja<br />

72 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


gelmişti, verdiği rakamlar dehşet verici, 800 kalem ilaçtan söz ediliyor, 300 milyon kutuyu<br />

kapsıyor, pazarın %41’i işte para olarak da sizin de ifade ettiğiniz gibi ciddi bir para, 1,5<br />

milyar dolarlık bir hacimdeki reçetesiz ilaçtan söz ediliyor. Şimdi oradaki kavga firmalar ve<br />

siyasiler arasında cereyan edip gidiyor, bürokratlar arasında. Bizler bu işlere nüfuz edemiyoruz<br />

ama bizim görüşlerimiz çok açık. Basında, kamuoyunda biliniyor, bu işe karşı olduğumuzu<br />

siz de ifade ettiniz; 90’lardan beri bu işe karşı çıkıyoruz. Yalnız bitecek gibi görünen<br />

bu sürece doğrusu nasıl müdahale edileceğini ben kestiremiyorum. Bir dağınıklık var bizim<br />

cephemizde de. Mesela bu ilaçtaki reklam, bu OTC tartışmasına sağlık meslek örgütleri, birlikler<br />

düzeyinde hiç olmazsa, olanı biteni kamuoyuna yansıtan bir tavır veya bir girişim bekliyorum<br />

kendi adıma ben doğrusu, en azından caydırıcı olması açısından. Yani OTC,<br />

reçetesiz ilaç dediğimiz şey iki tane gargara, üç tane pomat veya mide pastili falan değil, çok<br />

ciddi ilaçlar reçetesiz kavramında reklamla satılacak bu ülkede birkaç ay sonra ve bu gidişat<br />

dehşet vericidir. Ne yapılması gerekiyorsa da hep birlikte düşünmek zorundayız. Siz de<br />

biliyorsunuz ki 1262 bunu engelliyor. O 1262’nin akıbetiyle ilgili varsa bir bilginiz ben öğrenmek<br />

istiyorum doğrusu, yani nasıl o işi halledecekler?<br />

(Kayıt burada kesiliyor...)<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

73


11 Kasım 2007 Pazar<br />

I. OTURUM<br />

OTURUM YÖNETİCİSİ: Dr. Hüseyin DEMİRDİZEN<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Sanıyorum Kızılderililerin bir atasözü var; diyor ki “Kayayı<br />

delen güç dalgaların büyüklüğünde değil, dalgaların sürekliliğindedir.” Kendi çalışmalarımıza<br />

en azından bir yönüyle böyle bakmak istiyoruz. O nedenle Pazar günü buraya gelen<br />

tüm arkadaşlara hoş geldiniz diyorum.<br />

Bu iki günlük etkinliği kurgularken aslında epeyce farklı bir noktadan başlamıştık. Bu<br />

etkinliği Türkiye’nin genel seçimleri öncesinde, Sağlık Meslek Odalarının seçimleri öncesinde<br />

sağlık alanındaki durumu vatandaşla paylaşma zemini olarak kurgulamıştık. Ancak<br />

genel seçimler erkene alınınca hesaplar şaştı ama bizler yine de devam eden sorunları ele<br />

almak istedik. Ülkenin belki de son yıllarda uluslararası sermaye ile en doğrudan kapıştığı<br />

alanlardan biri sağlık alanı. Aslında dünyada da böyle olduğu söyleniyor ve kimi siyasetçilere,<br />

politikacılara göre belki bu yüzyılın en temel mücadele alanlarından birisi olarak tanımlanıyor<br />

sağlık ve sağlık üzerinden yürütülen mücadeleler. Bu oturumda, sağlık<br />

hizmetlerine ve sağlık anlayışına temel belge oluşturacak olan <strong>Ana</strong>yasa’ya dair tartışma<br />

sürecinde bu soruna nasıl yaklaşıldığına, ve daha önceki <strong>Ana</strong>yasalarda sağlıkla, sağlık hakkıyla<br />

ilgili tanımlara nasıl yer verildiğine değineceğiz. Sunuma buradan başlayacağız ama<br />

bir yandan da bu konuya dair farklı tanım ihtiyaçları nereden çıkıyor, aslında neyin ifadesidir<br />

sorularına cevap arayacağız, <strong>Ana</strong>yasa metnine giren sağlık ve sağlık hakkıyla ilgili<br />

düzenlemelere bakacağız. Dolayısıyla sunumun arkasından hem katkı olarak hem soru olarak<br />

2007 Türkiye’sinde sağlık hakkında düzenleme ne anlama geliyor ve nasıl okumalıyız<br />

buna birlikte bakacağız. Ben sözü fazla uzatmadan konuğumuzu size tanıtmak istiyorum;<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı, <strong>İstanbul</strong> Teknik Üniversitesi’nden. Sözü ona veriyorum.<br />

KONFERANS<br />

<strong>Ana</strong>yasa Değişiklikleri ve Sağlık Hakkı<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Ben tamamlayayım Hüseyin Bey’in kaldığı yerden. İş ve<br />

Sosyal Güvenlik Hukuku doçentiyim. <strong>İstanbul</strong> Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde<br />

öğretim üyesiyim. Ben şimdi sağlık hakkını biraz sona doğru bırakıp genelde <strong>Ana</strong>yasa önerisi<br />

nasıl bir gelecek hazırlıyor bize ve sosyal devlete bakışı nedir ve neler yapılmak isteniyor,<br />

oradan başlamak istiyorum. Ondan sonra sağlık hakkına geleceğim.<br />

Şimdi benim gördüğüm kadarıyla belirli bir düşünce var. Yani sosyal devlet ilkesinin<br />

içini boşaltıp, neo-liberal bir <strong>Ana</strong>yasa hazırlama planı var ve ne yazık ki yine gördüğüm kadarıyla<br />

bu büyük resmi görmeden, bizim gibi düşünen bazı insanlar da bu <strong>Ana</strong>yasa çalışmalarına<br />

ortak olmuş durumdalar. Üzülerek bunu söylüyorum. Bir de ben haddim olmayarak<br />

bir şey daha söyleyeceğim, benden çok daha deneyimli insanlar var sonunda, ben çocukluk<br />

yaşlarımda şöyle düşünürdüm; ben daha iyi biliyorlar düşüncesi vardı bende ve belli konuları,<br />

daha doğrusu benim uzmanlaşmadığım ya da çalışmadığım konuları başkalarına havale<br />

edebileceğimi düşünürdüm. Daha sonra özgürlük kavramını öğrenince bundan vazgeçmeye<br />

74 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


aşladım. Çünkü siz bazı konuları başkalarına bıraktığınız zaman onlar sizin yerinize düşünüp,<br />

karar vermeye başlıyorlar. Bunu ben Türkiye’deki yasal düzenlemelerde de görüyorum.<br />

Yani bir plan hazırlanıyor, o plan çerçevesinde bazı hükümler vesaire sokuşturuluyor,<br />

maalesef Türkiye’de insanların çok fazla vakti yok. Bu yasa çalışmalarında da birkaç kişi<br />

varsa eğer bu konular birkaç kişi arasında bölüştürülüyor. Herkes kendi konusundan kendini<br />

sorumlu tutuyor. Bir bakıyorsunuz, o birkaç kişiden bir tanesi çok iyi niyetli davransa bile<br />

diğerleri onun gözünden kaçacak şekilde bazı şeyleri <strong>Ana</strong>yasa’nın içine yerleştirebiliyorlar.<br />

Şimdi ben bunu gördüm. Çok açık konuşmak istemiyorum, üstü kapalı konuştum ama<br />

gördüklerim beni bunu söylemeye itti, belki sohbet esnasında ne söylemek istediğimi çok<br />

açık söyleyebilirim.<br />

Şimdi yeni <strong>Ana</strong>yasa önerisinde türban meselesi, din eğitimi ve vatandaşlık kavramları ön<br />

plana çıktı. Sürekli bunlar tartışılıyor. Hâlbuki bunlar tartışılırken, Türk Ceza Kanunu tartışılırken<br />

zina hükmü ön plana çıkarılıp, 301 gibi hükümlerin kaçırılması gibi hataya düşeriz<br />

diye korkuyorum. Çünkü sosyal haklar alanında çok büyük bir erozyon bekliyor bizi gelecekte.<br />

Eğer <strong>Ana</strong>yasa önerisi bu şekilde geçerse – ve gördüğüm kadarıyla da bu <strong>Ana</strong>yasa üzerinde<br />

çalışılıyor ve hükümet çalıştıktan sonra Aralık ayında internete koyacakmış, ondan<br />

sonra da tartışmaya açılacakmış. Söylendiğine göre kimin sesi fazla çıkarsa <strong>Ana</strong>yasa o şekilde<br />

çıkacakmış.<br />

Şimdi <strong>Ana</strong>yasa’da benim bu bahsettiğim üç konu dışında neler var bir baktığımda, bir<br />

defa 1982 <strong>Ana</strong>yasasında mevcut bir 90. madde var. 90. madde sosyal haklar açısından son<br />

derece önemli. 90. maddenin ne olduğunu ben bir hatırlatayım. 90. madde uluslararası sözleşmelerin<br />

Türk hukukuna etkisini düzenleyen bir madde. Bu maddede 2004 yılında bir değişiklik<br />

yapıldı. Denildi ki; eğer uluslararası sözleşmelerle bizim kanunumuz çakışırsa<br />

uluslararası sözleşmeler doğrudan uygulanır. 2004 yılında çok ileri, çok önemli bir adım<br />

atıldı. Bu değişiklik yapıldı. Bu değişiklik sendikaların kadın kollarının, insan hakları örgütlerinin<br />

önünü açtı. Çok önemli bir değişiklikti. Bu manada ciddi bir geriye gidiş var, anlatacağım<br />

nasıl bir geriye gidiş olduğunu.<br />

Birincisi kamu personel rejimine ilişkin öyle bir düzenleme yapılmış ki artık hükümet<br />

“<strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’ne takılırım” endişesi taşımadan, raflarda beklettiği kamu personel reformu<br />

taslağını rahatça geçirebilecek. Ve kamuda asli çalışma statüsü sözleşmeli personel<br />

olacak, bunlar altışar aylık sürelerle çalıştırılan bir statü olacak, hiçbir güvenceleri olmayacak.<br />

Zaten ciddi bir taşeronlaşma var, taşeronlaşmanın boyutları daha da büyüyecek dolayısıyla<br />

kamu kesimindeki işçilerden, memurlardan kurtulacaklar. Kamu kesiminde örgütlü olan<br />

kamu işçileri ve memur sendikalarından da kurtulmuş olacaklar. Yani <strong>Ana</strong>yasa önerisi buna<br />

çok güzel bir zemin hazırlamış durumda ve ürküttü beni, böyle bir düzenleme nasıl olur diye.<br />

<strong>Ana</strong>yasa’da bizi bekleyen bir başka sorun, sosyal hakların bir kısmına <strong>Ana</strong>yasa’da yer verilmemiş,<br />

çıkarılmış olması. Gerekçe olarak da deniliyor ki biz <strong>Ana</strong>yasa’yı kısa tutmak istiyoruz.<br />

Peki, ama kısa tutmak isterken niye sadece sosyal haklardan vazgeçiliyor onu anlamak<br />

mümkün değil. Yer verilenler de tırpanlanmış, böylece de sosyal devletin içi boşaltılıyor.<br />

Ve yine 2004’te kadın hakları konusunda önemli bir adım atılmıştı. Öyle bir düzenleme<br />

yapılmış ki, kadın yine sonunda görünmez hale getirilmeye çalışılmış. <strong>Ana</strong>yasa önerisinin<br />

bunun dışında Türkçesi çok kötü, imla hataları var ve yoksullara bakış açısı çok tuhaf. Çünkü<br />

yeni bir <strong>Ana</strong>yasa önerisinde kişi özgürlüğü ve güvenliğinin sınırlanacağı haller düzenlenirken,<br />

serseri sözcüğüne <strong>Ana</strong>yasa’da yer verilmiş, 82 <strong>Ana</strong>yasası’nda da vardı. Ama diyordum<br />

ki ben “Canım 82 <strong>Ana</strong>yasası’nı hazırlayanların zaten zihniyeti belli”. 2007’de düzenlenen bir<br />

<strong>Ana</strong>yasa’da “serseri” sözcüğünün olması çok şaşırtıcı, gerçekten çok ilginç. Artık dünyada<br />

politikanın yaygınlaştığı bir dünyada “serseri” gibi argo bir sözcük <strong>Ana</strong>yasa’da ne arıyor, ser-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

75


serinin kim olduğuna kim karar verecek? Bunlar tabii kim olacak, yoksul insanlar olacaktır.<br />

Deniliyor ki “Serserilerin kişi özgürlüğü sınırlandırılabilir.” Bu kavram ne arıyor <strong>Ana</strong>yasa’da,<br />

bunu da anlamak mümkün değil.<br />

Şimdi sağlık hakkını dediğim gibi sona bırakacağım. Teker teker bahsettiğim konuları<br />

biraz daha ayrıntılı anlatmak istiyorum. 90. maddeden başlamak istiyorum. 90. madde demin<br />

de söylediğim gibi uluslararası sözleşmeleri alıyor. Bunlar içinde sosyal haklar hakkında<br />

birçok şey; çocuk haklarına, kadın haklarına, engelli haklarına ilişkin çok sayıda sözleşme<br />

var. Bu sözleşmelerle kanunumuz çakışırsa bu sözleşmelere uyulacağını söylüyor. Bunun<br />

anlamı şuydu; bir dava açıyorsanız hâkimin önüne direkt uluslararası sözleşmeyi koyup,<br />

uluslararası sözleşmeyi uygulamasını isteyebilirsiniz. Veya bir idari makama müracaat ettiğiniz<br />

zaman, uluslararası sözleşmeye göre hak talep edebilirsiniz. Yasama organı bir kanun<br />

çıkardığı zaman ya da bir karar aldığı zaman uluslararası sözleşmeye uymak zorundaydı ya<br />

da kişilerin kendileri uluslararası sözleşmeye uymak zorundaydı. Şimdi bu düzenleme çıkarılmış,<br />

bunun yerine deniliyor ki kanunlarımız uluslararası sözleşmelere aykırı olamaz.<br />

Zaten var bu <strong>Ana</strong>yasa’da ama tekrar başka bir cümleyle söylenmiş. Ondan sonra bireylere<br />

diyor ki, eğer bir uluslararası sözleşmeyle uygulanan kanun arasında bir çatışma varsa, o<br />

zaman sen mahkemede açtığın davada bu kanunun <strong>Ana</strong>yasa’ya aykırılığını iddia edebilirsin,<br />

<strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’ne müracaat edip <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’ne bu kanunu iptal ettirebilirsin,<br />

diyor. Yani doğrudan uygulanabilirlik kaldırılıyor, onun yerine deniliyor ki <strong>Ana</strong>yasa<br />

Mahkemesi’nde iptal davası açılabilir. Ama biz bunun nasıl işlediğini biliyoruz. Hiçbir hâkim<br />

o kanunun <strong>Ana</strong>yasa’ya aykırı olduğunu düşünmezse, ikna olmazsa, onu <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’ne<br />

göndermeyecektir. Artı bu, süreci de uzatan bir şeydir. İnsanlar teker teker dava açacaklar,<br />

ondan sonra <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’ne gidecek, hâkim ikna olacak, o kanunu <strong>Ana</strong>yasa<br />

Mahkemesi’ne gönderecek, hâkim de iptal edecek. Bu gerçekten ciddi bir geriye gidiş. Bu<br />

konuda bence ciddi sesimizi yükseltmemiz gerekiyor.<br />

İkincisi, kamu personel sistemiyle ilgili bir sorun. Şimdi 1961 <strong>Ana</strong>yasası’ndan beri başlayan<br />

bir sorun bu. 1961 <strong>Ana</strong>yasası kamu hizmetlerinde sadece memurların çalıştırılabileceğini<br />

söylüyordu. Ve memur tanımını yapmamıştı. Memurun tanımını yapmamıştı ama<br />

devlet memurları kanununda getirilen tanım dar bir tanımdı. Yani <strong>Ana</strong>yasa bir memur tanımı<br />

yapmadığı için kanunda yapılacak değişikliklerle memur tanımını daraltmak ya da genişletmek<br />

kanun yapıcıya bırakılmıştı. Şimdi devlet memurları kanununun ilk halinde memur<br />

kavramı dar tutulmuştu. Fakat dar tutulunca kamu kesiminde çalışan büyük bir kesim, özellikle<br />

bu yardımcı hizmetlerde çalışanlar işçi statüsünde oldukları için bunlar 1961 <strong>Ana</strong>yasası’nın<br />

tanıdığı sendika haklarını kullanarak çok ciddi örgütlenmeye gitmeye başladılar ve<br />

Türkiye’de bir grevli, toplu sözleşmeli dönem başladı. O dönemki iktidarlar çözüm olarak<br />

şunu benimsediler, devlet memurları kanununda değişiklik yapıp memur kavramını genişlettiler<br />

ve bu yardımcı hizmetler kısmında çalışan ve aslında sosyolojik olarak işçi olan grup<br />

memur kavramına dahil edildi. Dolayısıyla memurlara grev, toplu sözleşme hakkı tanınmadığı<br />

için böylece devlet kamu kesimindeki örgütlü kesimin daralmasını sağladı.<br />

Şimdi 1982 <strong>Ana</strong>yasası’na gelinen süreçte biliyorsunuz bir özelleştirme furyası vardı.<br />

80’lerden itibaren ve bu defa memur sayısının çokluğu engel teşkil etmeye başladı hükümetlere,<br />

çünkü özelleştiriyor, bu defa memurları ne yapacağım meselesi gündeme gelmeye<br />

başladı. Bunun üzerine 82 <strong>Ana</strong>yasası’nda bir formül geliştirilmeye çalışıldı ve denildi ki,<br />

kamu hizmetleri memurlar ve diğer kamu hizmetlileriyle görülür. Böylece sözleşmeli personel<br />

çalıştırmak için bir zemin yaratıldı. Onun üzerine hükümet çıkardığı kanun hükmünde<br />

kararnamelerle sözleşmeli personel statüsünü asli statü haline getirmeye başladı. Fakat öyle<br />

kanun hükmünde kararnameler çıkarıldı ki bunları çıkaranlar zaten hukukçu değildi. Yapı-<br />

76 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


lan düzenlemeler çok tuhaf düzenlemeler olduğu için <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi tarafından kanun<br />

hükmünde kararnameler iptal edildi. Bu arada hükümet istediği yere gelemedi ama sözleşmeli<br />

çalışanların sayısı da artırıldı. Ama iyi bir gelişme de oldu. O dönem açılan davalarda<br />

Danıştay dedi ki bunlar kamu hizmeti yürüttüğü için bunların da iş güvencesi vardır. Tıpkı<br />

memurlar gibi bunları da kolay kolay işten çıkaramazsınız. Bunları işten çıkarabilmek için<br />

idare, işlerini yerine getiremediğini ispat etmek zorundadır, dedi. Sözleşmeli personele de iş<br />

güvencesi sağladı.<br />

Şimdi AKP hükümeti iktidara geldiğinde ne oldu? IMF bu defa “Memur sayısını azalt”<br />

diye baskıya başladı. Zaten onlardan önce başlayan bir memur sayısını azaltma isteği vardı.<br />

AKP bu kamu personeli reformu taslağını hazırladı. Bu taslağı hazırlayan komisyona ben de<br />

çağrıldım. Çünkü ben yüksek lisans tezimi bu konuda yapmıştım. Komisyona girdim ama<br />

komisyondaki tek hukukçu bendim. Bütün toplantılarda yapmak istedikleri ve şu anda yaptıkları,<br />

raflarda bekletilen düzenlemenin <strong>Ana</strong>yasaya ve uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu<br />

tekrar tekrar söyledim. Ama ben tek başıma tabii hiçbir şey yapamazdım. Sadece<br />

taslak hazırlanıp bittiğinde imza atmayı reddettim. Muhalif olduğumu da söyledim. Şimdi<br />

tabii o taslak, ben son toplantıda bakana da söyledim, “Bu taslak bu haliyle <strong>Ana</strong>yasa’ya aykırı<br />

ve <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nden döner” dedim. <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nden dönecek endişesiyle<br />

bu taslak rafa kaldırıldı. Kamuda istenen, memur sayısının azaltılması ve işçilerden<br />

kurtulmak. Dolayısıyla <strong>Ana</strong>yasa önerisi ile bunun zemini hazırlanıyor. <strong>Ana</strong>yasa önerisi diyor<br />

ki, kamu hizmetlerinde memur da çalışır, sözleşmeli personel de, işçi de çalışır. Diğer kamu<br />

görevlileri de çalışır. Artık bunları dedikten sonra diğer kamu görevlisi diye bir grup yok.<br />

Ama sanıyorum hazırlayan zaten bu kavramların ne olduğunu bilmiyor. Ve gerekçede de<br />

“Biz bunu kanun koyucuya bırakmak istiyoruz. Şimdiye kadar işçi-memur ayrımı sorunu<br />

yaşandı. Bu sorunun halledilmesini istiyoruz” diyorlar. Dolayısıyla yapılan düzenlemeyle<br />

iktidar artık kamu hizmetlerinin kimin eliyle görülebileceğine kendisi karar verebilecek.<br />

Çok rahatlıkla artık sözleşmeli personel asli statü gibi çalıştırılabilecek. Memur kavramı çok<br />

daraltılabilecek, ki ben buna karşı değilim, memur kavramı daraltılmalıdır. Ama geri kalanlar<br />

işçi olmalıdır, sözleşmeli personel değil. İşçi olup işçi haklarından yararlanmalı bu kişiler.<br />

Çünkü sözleşmeli personel ne işçi haklarından ne de memurların sahip olduğu haklardan<br />

yararlanabiliyor. Dolayısıyla yine bu maddeye karşı gerçekten sesimizi yükselmemiz gerekiyor<br />

çünkü böyle bir gelecek bekliyor.<br />

Dediğim gibi taşeronlaştırma sayesinde işçi sayısı da memur sayısı da azaltılacak. Kamuda<br />

sözleşmeli personel alınacak. Kamu personeli taslağında da bu süre altı ay olarak belirlenmişti.<br />

Yani altışar aylık sözleşmelerle insanlar çalışacak. Amirinin vereceği raporlarla<br />

o kişinin geleceği belirlenecek. Tabii ki kadrolaşmayı da çok kolaylaştıracak. Bu gerçekten<br />

hükümetin işini de çok kolaylaştıracak.<br />

Sosyal haklar açısından baktığımız zaman, <strong>Ana</strong>yasa önerisinde bazı haklar çıkarılmış.<br />

Örneğin tarım, hayvancılık alanında çalışanların korunması, konut hakkı, gençliğin korunması,<br />

sporun geliştirilmesi, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşları, sanatın ve sanatçının<br />

korunması, orman köylüsünün korunması gibi ilgili düzenlemeler çıkarılmış durumda.<br />

Çevre hakkı, çevrenin korunması, tabii servetlerin korunması, kıyıların korunması, tabiat ve<br />

kültür varlıklarının korunması gibi düzenlemeler –bunlar sosyal hak olmasına rağmen– çıkarılmış;<br />

çevreyi koruma ve milli serveti koruma başlığı altında ayrı düzenlenmiş. Sağlık<br />

hakkı ve çevre hakkı birlikte düzenlenmişken, bu ikisi birbiriyle çok ilişkiliyken, sağlık<br />

hakkı çevre hakkından bağımsız olarak düzenlenmiş. Daha da kötüsü çevrenin korunması,<br />

sürdürülebilir kalkınmayla koşullandırılmış. Yani çevrenin korunması ancak kalkınma ilkeleri<br />

göz önünde bulundurularak devlet tarafından yerine getirilecek. Dolayısıyla çevre hak-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

77


kıyla ilgili bir talep olduğu zaman hükümet de diyebilecek ki “Ama bakın biz de kalkınmaya<br />

çalışıyoruz. Sürdürülebilir kalkınma ilkeleri nedeniyle ancak şu kadarını koruyabiliriz.”<br />

Böylece kendilerini de bir şekilde güvenceye almış oluyorlar. Çevre hakkıyla ilgili<br />

düzenleme de, yine mutlaka üzerinde yoğunlaşılması gereken düzenlemelerden bir tanesi.<br />

Ekonomik haklar içerisinde yer alan toprak mülkiyeti ve planlama çıkarılmış. Yani planlamanın<br />

çıkarılması beni dehşete düşürdü. Çünkü planlama sosyal devletin temel ilkelerinden<br />

bir tanesidir. Sosyal devlet anlayışı devletin sosyal yaşama müdahalesini öngördüğüne<br />

göre, bu müdahalenin sistemli, akıllı, bilinçli yapılması gerekir. Bunu sağlayacak tek araç da<br />

planlamadır. Planlama çıkarılmış.<br />

Yine ekonomik haklardan olan kamulaştırma, devletleştirme ve özelleştirme ekonomik<br />

hak grubundan çıkarılmış, mali ve ekonomik yükümlülükler kısmına taşınmış. Yine sözleşme<br />

özgürlüğü, ekonomik bir hak olmasına rağmen ekonomik haklardan çıkarılmış, kişi<br />

hakları grubuna sokulmuş. Sanki dekorasyon yapar gibi’ Yani hukuken belli hak kategorilerinin<br />

tarihsel süreç içerisinde yerleri ve misyonları belirlidir. Fakat öyle bir karmaşaya yol<br />

açılmış ki devletin yükümlülüklerini azaltmak için haklar oradan oraya taşınmış. Gerçekten<br />

inanılır gibi değil. Ben bir hukukçu olarak dehşete düşüyorum. Ben öğrenciyken böyle kanunlar<br />

yapsaydım, sınıfta kalırdım, mezun olamazdım hukuk fakültesinden.<br />

Bir başka mesele, çıkarılmış olmasını beklediğim düzenleme, devletin sosyal ve ekonomik<br />

ödevleriyle ilgili düzenleme. 82 <strong>Ana</strong>yasası’nda da var. 61 <strong>Ana</strong>yasası’nda da vardı. Diyor<br />

ki bu madde: devlet sosyal ve ekonomik ödevlerini mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde<br />

yerine getirir... Biliyoruz ki devlet sosyal ve ekonomik haklara ilişkin ödevlerini yerine getirmediği<br />

zaman, yani hareketsiz kaldığı zaman, devleti zorlayacak hukuki bir mekanizma<br />

yok. Dolayısıyla böyle bir düzenlemeye aslında gerek yok; birincisi bu. İkincisi, böyle bir<br />

düzenleme sosyal ödevlerini savsaklamak isteyen bir hükümet için bir sığınak oluşturabilir,<br />

o yüzden sakıncalı ve çıkarılması lazım. Üçüncüsü de Türkiye’nin taraf olduğu pek çok uluslararası<br />

sözleşmede artık deniliyor ki: Bu haklar yerine getirilirken devlet herhangi bir gerekçe<br />

ileri süremez. Yani benim mali olanaklarım yok, vesaire gibi. Mümkün olan tüm çabayı<br />

sarf ederek, bu hakların gerçekleşmesini sağlamalıdır, diyor. Mesela bununla ilgili çok açık<br />

bir hüküm çocuk hakları sözleşmesinde var. Diğer birçok açık yorum da sağlık hakkıyla ilgili<br />

Birleşmiş Milletler Ekonomik Haklar Komitesi’nin içtihatlarında var. Onlar da diyor ki:<br />

Sağlık hakkı yerine getirilirken devlet herhangi bir gerekçe ileri süremez. Sağlık hakkıyla<br />

bağlantılı bazı temel haklar var, yerine getirilmesi gereken, orada devlet herhangi bir mazeret<br />

ileri süremez, deniliyor. Tabii yine <strong>Ana</strong>yasa önerisinin gerekçesini okuduğumda şunu<br />

gördüm. Mesela “uluslararası sözleşmelerle, Avrupa Birliği hukukunu gözeterek hazırladık<br />

biz bunu” diye bir iddia var. Fakat bakıyorsunuz hangi sözleşmeler ya da hangi mevzuat<br />

dikkate alınmış; işte daha çok siyasal haklara ilişkin, kişilik haklarına ilişkin uluslararası<br />

sözleşmelerin dikkate alınmadığını görüyorsunuz ama onun haricinde Birleşmiş Milletler’in<br />

sosyal ve ekonomik haklara yönelik sözleşmeleri veya Uluslararası Çalışma Örgütü’nün<br />

sosyal haklara ilişkin ya da çalışanların haklarına ilişkin sözleşmelerinin veya Avrupa Konseyi’nin<br />

gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın hiç adının geçmediğini görüyorsunuz. Ki<br />

bunlar yani sosyal haklara ilişkin uluslararası sözleşmeler, Avrupa Konseyi’nin sözleşmeleri<br />

Avrupa Birliği’nin özünü de oluşturuyor. Avrupa Birliği de sonuçta kendi hukukunu oluştururken<br />

sürekli bu sözleşmelere atıfta bulunur.<br />

Çocuk haklarıyla ilgili bir düzenleme var, çok özet olarak mutlaka gözden geçirilip, yeniden<br />

düzenlenmesi gerekiyor. Bence <strong>toplum</strong>da güçsüz olan toplulukların görünür hale gelebilmesi<br />

için mutlaka özel düzenlemelere gerek vardır. Örneğin kadınlarla ilgili özel bir<br />

düzenleme, engellilerle ilgili özel bir düzenleme, bakıma ihtiyacı olan yaşlılar için özel dü-<br />

78 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


zenlemelere ihtiyaç var. Aynı zamanda ayrımcılığın da <strong>Ana</strong>yasa’ya girmesi gerekiyor. Çünkü<br />

dünyada artık yaş ortalaması çok uzuyor biliyorsunuz. Almanya’nın bugün yaş ortalamasının<br />

50’nin üzerinde olması gerekiyor. Dolayısıyla yaşa dönük ayrımcılık artık çok önemli.<br />

Avrupa’da birçok ülkede bu uygulama dikkate alınıyor. Böyle bir düzenlemenin 2007 yılında<br />

artık <strong>Ana</strong>yasa’da yer alması gerektiğini düşünüyorsunuz ama hiç böyle bir düzenleme<br />

yok. Engellilerle ilgili bir yeniden düzenlemeye ihtiyaç var. O da yok.<br />

Ben sadece kadınlarla ilgili düzenlemelerin üstünde durmak istiyorum. Çünkü burada da<br />

2004 yılında yapılan düzenlemelerden geriye gidiş var. Şimdi <strong>Ana</strong>yasa’nın gelir eşitliğini düzenleyen<br />

10. maddesi, 82 <strong>Ana</strong>yasası’nın 10. maddesi diyordu ki; “Herkes dil, din, ırk, cinsiyet,<br />

felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde<br />

eşittir.” Şimdi bu biçimsel bir eşitlik olduğu için ve gerçek bir eşitliği sağlaması mümkün olmadığı<br />

için 2004 yılında bu fıkraya bir cümle eklendi. Denildi ki; kadınlar, erkekler eşit haklara<br />

sahiptirler, devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Dolayısıyla<br />

devlete fiili eşitlik sağlama yükümlüğü getirildi. Kadınla erkekler arasında fiili eşitliği sağlama<br />

yükümlülüğü getirildi ve bu düzenlemeyle kadınlar lehine pozitif ayrımcılık ilkesi <strong>Ana</strong>yasa’ya<br />

girmiş oldu. Bu çok ileri bir düzenlemeydi. Fakat <strong>Ana</strong>yasa önerisinde bunu<br />

çıkarmışlar. Yine bunun yerine şöyle bir düzenleme yapılmış: Kadınlar korunmaya muhtaç<br />

gruplar arasında sayılmış. Diyor ki: kadınlar yaşlılar, engelliler ve çocuklar gibi korunma ilkesi<br />

içerisindekiler için alınan tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Şimdi burada pek çok<br />

hukuki hata var. Bir kere kadınlar ve çocukları aynı grupta sayamazsınız, çünkü çocuklar fiil<br />

ehliyeti olmayan, yani anlaşma yapma, sözleşme yapma hakkı olmayan bir gruptur. Dolayısıyla<br />

kadınların çocuklarla beraber aynı tutulması, kadınlara kısıtlı muamelesi yapılmalıdır.<br />

Yani fiil ehliyeti olmayan, işlem yapamayan, sözleşme yapamayan zavallı, zayıf, güçsüz, korunmaya<br />

muhtaç grup kabul ediyorsunuz. Artı burada kadınlara yönelik pozitif ayrımcılıktan<br />

bahsedilmiyor. Bütün bu korumaya ihtiyacı olan gruplarla beraber alınması gereken tedbirlerden<br />

bahsediliyor. Burada bahsedilen tedbirler; işte kadının çalışma hayatında iş <strong>sağlığı</strong> ve<br />

güvenliği açısından korunması veya biyolojik nedenlerle korunmasını gerektiren önlemler,<br />

yoksa burada kast edilen kadınlara yönelik pozitif ayırımcılık değil veya kadınlara kota ve<br />

kontenjan ayrılması değil. Bu açıdan da bu düzenlemenin değiştirilmesi ve kadınlara yönelik<br />

her türlü ayırımcılığın ortadan kaldırılması, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, Avrupa<br />

Konseyi Şartı göz önünde bulundurularak yeni düzenleme yapılması gerekiyor.<br />

Yine kadınların iş <strong>sağlığı</strong> ve güvenliği açısından, kadınların iş <strong>sağlığı</strong> ve güvenliğiyle ilgili<br />

50. maddede problem var. Ben düzeltilmesini beklerdim ama maalesef aynı şekilde muhafaza<br />

edilmiş. Burada da deniliyor ki; küçükler ve kadınlar ile bedenî durumu yetersiz<br />

olanlar çalışma şartları bakımından özel olarak korunurlar. Burada da kadınlar, küçükler ve<br />

boyu yetersiz olanlarla birlikte aynı grup içerisinde. Hâlbuki bunun yerine çalışan kadınların<br />

çalışan erkeklerle eşit haklara sahip oldukları ve yalnızca biyolojik ve işin niteliğine ilişkin<br />

sebeplerde çalışma koşulları bakımından korunacakları ibaresinin yer alması gerekirdi.<br />

Bir de tabii ki bu dezavantajlı haklara sahip grupların izlenmesi ve denetimi içinde bence<br />

her grup için ayrı bir kamu denetçiliği birimi kurulmalıdır.<br />

Şimdi sağlık hakkına geçeyim ben. Sağlık hakkının gelişimine geleneksel olarak tarih içerisinde<br />

baktığımız zaman, bunun bir ilk dönemler özel bir alan veya kişinin özel hayatını ilgilendiren,<br />

dolayısıyla kamuyu ve devleti ilgilendirmeyen bir konu olarak yansıtıldığını<br />

görüyoruz. İlk defa sağlıkla ilgili ilk düzenlemelerin İngiltere’de olduğunu görüyoruz. 1802<br />

tarihli ahlaklı çıraklık yasası ve 1848 tarihli genel sağlık kanunu ilk defa sağlıkla ilgili düzenlemelere<br />

yer veriyor. Bununla ilgili ilk <strong>Ana</strong>yasal düzenleme de 1843 tarihli Meksika <strong>Ana</strong>yasası.<br />

Burada ilk defa devletin sağlık hakkını kapsayıcı düzenlemeler getirmesi<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

79


öngörülüyor. Sağlık hakkıyla ilgili değişim ve dönüşüm 1946 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün<br />

kurulmasına neden oluyor ve Dünya Sağlık Örgütü kendi anayasasında <strong>sağlığı</strong> fiziksel,<br />

ruhsal ve sosyal iyi olma hali olarak düzenliyor. Yani burada sağlık sadece fiziksel, ruhsal<br />

olarak değil aynı zamanda sosyal olarak çevre koşullarıyla beraber iyi olma hali olarak düzenleniyor.<br />

Sağlık hakkı da yine Dünya Sağlık Örgütü’nün anayasasında ulaşılabilir en yüksek<br />

sağlık standartlarına sahip olma olarak düzenleniyor ve sağlık hakkının dil, din, ırk,<br />

politik düşünce, ekonomik ve sosyal koşullara bağlı olmaksızın herkese, hiçbir ayırım gözetilmeksizin<br />

tanınması gerektiği şeklinde düzenleniyor. Şimdi daha sonra bu sağlık hakkıyla<br />

ilgili daha ileri düzenlemeler, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel<br />

Beyannamesi’nde, Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal Haklar Sözleşmesi’nde, kadınlara<br />

yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması sözleşmesinde, çocuk hakları sözleşmesinde,<br />

ırk ayrımcılığı sözleşmesinde, Birleşmiş Milletler’in engelli haklarına dair sözleşmede,<br />

Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda daha geniş ve kapsamlı olarak<br />

düzenleniyor. İşyerinde iş <strong>sağlığı</strong> ile ilgili pek çok sözleşme kabul ediliyor. Sağlık hakkının,<br />

iyileştirici sağlık, koruyucu sağlık ve ruhsal sağlık hizmetlerinden beslenme, temizlik, temiz<br />

su ve havadan yararlanma ve sağlıksız ve tehlikeli çalışma koşullarından kaynaklanan iş kazası<br />

ve meslek hastalıklarından korunmayı kapsayan geniş bir içeriğinin olduğunu görüyoruz.<br />

Bütün bu sözleşmelerin tanımları bir araya getirildiği zaman böyle sonuç çıkıyor. Ve<br />

yine bu haktan hiç kimsenin ayrımı gözetilmeksizin yararlanması gerektiği, güvence altına<br />

alınmış bu sözleşmelerde. Birleşmiş Milletler konuya verdiği önemi göstermek için yine bu<br />

konuda bir özel raportör, yani sağlık hakkının devletler tarafından uygulanması ve teşvik<br />

edilmesi için özel bir raportör atamış durumda. Avrupa Konseyi bu konuda kişisel şikayetleri<br />

kabul edecek bir prosedür uygulamak üzere bir protokol kabul etmiş durumda. Yine bu<br />

sözleşmeler incelendiği zaman, bir devletin sağlık hakkını yerine getirip getirmediğine karar<br />

verebilmek için şu dört kriter uygulanıyor. Deniliyor ki; sağlık hizmetlerinin mevcudiyeti birinci<br />

kriter. İkincisi, sağlık hizmetlerinden yararlanma. Üçüncüsü, sağlık hizmetlerinin kabul<br />

edilebilir olması ve dördüncüsü de sağlık hizmetlerinin kalitesi yani devletler yükümlülüklerini<br />

yerine getirirken dört kritere uymak zorundalar. Mevcudiyette kastedilen sağlık hizmetlerinin<br />

mevcut olması ve minimum olarak yeterli temizlik, yeterli sayıda hastane ve<br />

klinikler, yeterli sayıda tıbbi personel, bunların da aynı zamanda yeterli ücret almaları koşulu<br />

da var ve gerekli ilaçların temini. Kamu hizmetlerinden yararlanmada deniliyor ki fiziksel<br />

olarak ve ekonomik olarak yararlanılabilir nitelikte olmalıdır ve ucuz olmalıdır.<br />

Dezavantajlı gruplar için fiziksel olarak da ulaşılabilir yerlerde olmalıdır. Veya engellilerin<br />

girip kullanabilecekleri bir fiziksel yapıya sahip olmalıdır. Ve deniliyor ki yine bu hizmetlere<br />

ayırımcılık gözetilmeden sağlanmalıdır. Bunlara nasıl ulaşılacağının da ücretsiz olarak<br />

herkese mutlaka duyurulması gerekir.<br />

Kabul edilebilir olgudan kastedilen, tıbbi ahlaka uygun olarak bu hizmetlerin yerine getirilmesi<br />

ve kültürel olarak da kabul edilebilmesi koşulu var. Kalitede de yine kastedilen,<br />

deniliyor ki sağlık hizmetleri, sağlık malzemeleri bilimsel ve tıbben uygun olmalı ve iyi kalitede<br />

olmalı. Bunun için de yetişmiş tıbbi personel, bilimsel olarak kabul görmüş ilaçlar ve<br />

hastane malzemeleri, temiz su ve yeterli beslenme, yani hastane içinde tüm bu olanakların<br />

sağlanmış olması gerekiyor.<br />

<strong>Ana</strong>yasa önerisinde peki ne yapılmış diye baktığımız zaman, 82 <strong>Ana</strong>yasası’nda doğrudan<br />

doğruya sağlık hakkıyla ilişkilendirilebilecek bir birinci madde var. 56. maddeyi görüyorsunuz,<br />

sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması. Ben aslında gençliğin korunması ve<br />

sporun geliştirilmesi maddelerinin de sağlık hakkıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Şimdi<br />

ailenin korunmasıyla ilgili maddenin üzerinde durmak istiyorum çünkü <strong>Ana</strong>yasa önerisinde<br />

80 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


önemli bir değişiklik var. Ben bu konuda görüş belirtmeyeceğim, onu tartışmaya açalım,<br />

belki benim bilmediğim bir şey vardır. Çünkü 41. madde diyor ki, “Türk aile <strong>toplum</strong>u güvenilir<br />

ve bireyler arasında eşitliğe dayanır, devlet ailenin huzuru ve refahı ile çocukların<br />

korunması ve aile planlamasının öğretimi ve uygulanmasıyla ilgili gerekli tedbirleri alır, teşkilatı<br />

kurar”. Şimdi <strong>Ana</strong>yasa önerisinde bu aile planlamasının öğretimi ve uygulanmasıyla<br />

ilgili hüküm çıkarılmış, diyor ki sadece tek bir cümle “Aile <strong>toplum</strong>un temelidir, eş arasındaki<br />

ilişkiye dayanır ve her türlü hukuki, ekonomik ve sosyal korumada yer alır” diyor. Dolayısıyla<br />

anne ve çocukları koruması ve aile planlaması öğretimi ve uygulanmasıyla ilgili<br />

tedbirler alma ve teşkilatı kurma yükümlülüğü çıkarılmış. Ben, bilmediğim bir şey var da o<br />

yüzden mi çıkarıldı diye tartışmaya açacağım. Sizler de görüşlerinizi söylerseniz ben de öğrenmiş<br />

olacağım. Çünkü şaşırdım doğrusu. İkincisi bu sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması<br />

56. maddede görüyorsunuz, düzenlenme yapıldı. Bunu <strong>Ana</strong>yasa önerisiyle kıyasladığım<br />

zaman tek farkın çevre hakkıyla, sağlık ve dengeli bir çevrede yaşama hakkıyla sağlık hakkının<br />

birbirinden ayrılması olduğunu gördüm. <strong>Ana</strong>yasa önerisinde bu iki hak beraber düzenlenmişken<br />

82 <strong>Ana</strong>yasası’nda tek başına sağlık hakkıyla ilgili bir düzenleme yapılmış. Ve<br />

diyor ki 49. maddesi <strong>Ana</strong>yasa önerisinin, “Herkes sağlık ve sosyal güvenlik haklarına sahiptir,<br />

devlet onları sağlayacak tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. İsterseniz hatırlatmak için<br />

56. maddeyi de çok hızlı okuyayım. 56. maddede diyordu ki: “Herkes sağlıklı ve dengeli bir<br />

çevrede yaşama hakkına sahiptir, çevreyi geliştirmek, çevre <strong>sağlığı</strong>nı koruma, çevre kirlenmesini<br />

önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet herkesin hayatını beden ve ruh<br />

<strong>sağlığı</strong> içinde geçirmesini sağlamak, insan ve maddi gücünde tasarruf ödevini artırarak iş verimini<br />

gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp, örgütlenmesini düzenler.<br />

Devlet bu görevini kamu ve özel kesimlerde sağlık sosyal kurumlardan yararlanarak,<br />

onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi<br />

için kanun hükmünde genel sağlık sigortası kurulabilir” diyor. Dolayısıyla aradaki fark<br />

budur. Tabii benim bile bu sağlık hakkıyla ilgili olduğunu düşündüğüm gençliğin korunması<br />

maddesinde diyor ki: Devlet gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, kötü<br />

alışkanlıklardan korumak için gerekli tedbirleri alır. Bu madde çıkarılmış. Sporun geliştirilmesiyle<br />

ilgili devletin itibar ve yükümlülüğü vardı. O da çıkarılmış. <strong>Ana</strong>yasa önerisinde bu<br />

madde yok ve dediğim gibi çevre ilkesi de sürdürülebilir kalkınma koşuluyla ancak “devlet<br />

bu yükümlülüğünü yerine getirir” şeklinde düzenlenmiş. Şimdi çevre hakkının ayrılması halinde<br />

tek başına sağlık hakkıyla ilgili sanki çok fazla sorun yok gibi görünüyor. Ama bütün<br />

<strong>Ana</strong>yasa’nın sosyal haklara bakışı, getirdiği neo-liberal anlayış, kamu personel statüsündeki<br />

değişiklikler, devletin yükümlülüklerinin azaltılması vesaire göz önünde bulundurulduğunda,<br />

sanıyorum ciddi bir özelleştirme furyası bizi bekliyor. Burada durayım ben isterseniz, daha<br />

sonra tartışmalara geçersek benim de sizlerden öğreneceğim konular olacaktır. Sabrınız için<br />

teşekkür ederim.<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Sunum için çok teşekkür ediyoruz. Sağlık hakkıyla da sınırlı<br />

olmayan bir bütünlük içerisinde yapıldı. Aslında bu metinlere yansıyan düzenlemeleri bir<br />

miktar sosyal mücadele tarafıyla üst üste koyduğumuz zaman aslında şöyle bir tablo var.<br />

Kadriye Hanım’ın sunduğu sağlık hakkıyla ilgili anayasal metinlerin 1800’lü yıllarda oluştuğunu<br />

görüyoruz. Aslında 1800’lü yıllar kapitalizmin geliştiği yıllar ve dolayısıyla işçi sınıfının<br />

geliştiği yıllar. Adı geçen ülkelere baktığınız zaman, özellikle İngiltere ve Meksika<br />

gibi ülkelerde aslında ilk sağlıkla ilgili yasal düzenlemelerin metinlere geçmesinde işçi sınıfının<br />

kendi sosyal sandıkları aracılığıyla oluşturdukları bir çeşit dayanışma fonlarının devletle<br />

yapılan pazarlıkta bir miktar devletin ya da işverenlerin katkısıyla bir yasal statüye<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

81


dönüştürüldüğünü görüyoruz. 1900’lü yıllarda artık sağlık hizmetindeki, sağlık anlayışındaki<br />

değişikliğin yansımalarını görüyoruz. Örneğin sadece hastalık halinin olmaması ve bir iyilik<br />

halinden bahsedilmesini ve bu iyilik halinin sadece kişinin fiziksel, ruhsal düzeyiyle sınırlı<br />

olmayıp aynı zamanda sosyal ve <strong>toplum</strong>sal çevreyle ilgili olduğunu ve metinlere de<br />

yavaş yavaş bilimsel yaklaşımın girdiğini görüyoruz. Ama bunun da arkasında yine önemli<br />

bir sosyal çaba olduğunu biliyoruz. 1917’deki sosyalist dönüşümlerle birlikte sağlığa geniş<br />

kapsamlı olanaklar sunulması ve özellikle de <strong>sağlığı</strong>n belirleyicileri denilen sosyal iyilik<br />

hali, <strong>toplum</strong>sal iyilik hali onunla ilgili. Çevrenin örneğin yeni <strong>Ana</strong>yasa’da genel olarak sağlıktan<br />

ayrılması tesadüf değil gibi görünüyor. Çünkü yeni <strong>Ana</strong>yasa’nın belirlendiği dünya<br />

coğrafyasındaki temel anlayış aslında bugüne kadarki sağlıkla ilgili bilgilerimizin 1800’lü<br />

yıllara ya da 1800’lü yılların sonuna geri dönüşe indirildiğini görüyoruz. Aslında daha çok<br />

hastalıklarla ilgili bir yaklaşım var ve devlet adına yapılabilecek organizasyonların da bu<br />

yükümlülükle sınırlandırıldığını görüyoruz. O nedenle aslında sadece bir metinde düzenleme<br />

değil de sağlık kapsamında bir daralma... Ve özellikle söyleyebiliriz her ne kadar 12<br />

Eylül <strong>Ana</strong>yasası ve bugünün <strong>Ana</strong>yasasında devletin kendi kaynaklarıyla sınırlı hizmet cümlelerini<br />

bu iki değişiklikle beraber düşündüğümüz zaman, işte devlet genel sağlık sigortası<br />

kurabilir diyordu, artık kurdu. Şimdi genel sağlık sigortası biliyoruz ki kendi sigorta kaynaklarıyla<br />

sınırlı bir hizmet verecektir. Yani ne kadar parası varsa o kadar hizmet verecektir.<br />

Şimdi bu iki düzenlemeyi beraber düşündüğümüz zaman, “genel bütçedeki kendi<br />

kaynaklarıyla sınırlı bir hizmet verir yaklaşımıyla topladığınız sigorta primlerinin sınırı<br />

kadar hizmet verir”in de her ne kadar aynı olmasa da, onun ya da kaynağının farklılaşmış<br />

olması nedeniyle oldukça farklı bir anlam ifade ettiği açık. Bu dönemde çifte vatandaşlı<br />

bir bakanımız var, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, yeni <strong>Ana</strong>yasayı en güzel tanımlayanlardan<br />

birisi o sanırım. TÜSİAD’ın da benzer bir yaklaşımı var, “Bizim <strong>Ana</strong>yasa önerimiz<br />

piyasanın önündeki engellerin kaldırılması” diyor. Şimdi buradan bakınca aslında bu <strong>Ana</strong>yasa’da<br />

piyasa düzeyinde tanımlanabilecek her türlü hakkın tanınmasında ya da tanımlanmasında<br />

bir sakınca yok. Yani herkes eşittir, özgürdür, dilediği hakların tamamına sahiptir,<br />

ama piyasayla beraber düşündüğünüzde bu sahip olduğunuz hakların yerine getirilmesi de<br />

sizin sahip olduğunuz olanaklarla ilgilidir. Yani bireysel olarak neye sahipseniz bu özgürlüğünüzü<br />

o oranda dilediğiniz gibi kullanabilirsiniz, devlet olarak, <strong>toplum</strong>sal olarak bizim<br />

ayrıca başka bir yükümlülüğümüz yoktur. Gözetim ve kollama dışında zaten piyasanın ve<br />

kamunun olanaklarıyla herkesi kapsayacak bir sağlık hizmetini gözetir, diyor, “sunar” vesaire<br />

demiyor. Bu açıdan bakıldığında –aslında tartışmalarda da gündeme gelecek ama–<br />

çok önemli bir dönüşümün <strong>Ana</strong>yasa üzerinde de artık etkili olduğunu görüyoruz, çok ayrıntılı<br />

yazılmış olmamasına rağmen. Sanıyorum salondan da katkı olacaktır, bu aile ile ilgili<br />

tanımlama bir esaret midir, diye. Biliyorsunuz, ana çocuk <strong>sağlığı</strong> hizmetlerini yerine<br />

getirmesi için bir organizasyona sahip şu anda T.C. Hükümeti. <strong>Ana</strong> çocuk <strong>sağlığı</strong>, aile planlaması<br />

hizmetleri, genel sağlık sigortası ve sağlıktaki dönüşümün öteki organizasyonlar<br />

içerisinde özel olarak öyle bir organizasyon yok. Yani <strong>Ana</strong>yasa’da devlet ailenin bu hizmetleri<br />

alması için bir organizasyon kurar demeye devam ederseniz, o zaman ana çocuk <strong>sağlığı</strong><br />

hizmetlerini de aile hekimliğinin yanı sıra başka bir organizasyon olarak devam<br />

ettirmeniz gerekecek. Hâlbuki bütün kamusal hizmetlerini ortadan kaldıracağı için, mümkün<br />

olduğu kadar kıyıda köşede kalmış olanları temizliyor. Bizim değerlendirmemizde 12<br />

Eylül <strong>Ana</strong>yasası’nın bazı yerlerinde kalmış tesadüfi cümleler zaten AKP iktidarının çıkardığı<br />

pek çok yasanın geri dönmesine neden olmuştu. “Sağlık hizmetleri, kamu hizmetleri<br />

ve kamu personel hizmetleriyle yürütülür” cümlesi örneğin orada kaldığı için birçok piyasalaştırmacı<br />

yaklaşımı engellemiştir.<br />

82 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Evet, sözü salona bırakalım. Hem Kadriye Hanım’ın bıraktığı yerden, hem de gerçekten<br />

bu kadar net olarak kendini tanımladığına göre, yeni <strong>Ana</strong>yasa hazırlanma sürecinde devletin<br />

temel rolünün piyasanın önündeki engellerin temizlenmesi gibi çok net, çok açık bir şeyden.<br />

Çünkü biz yıllardır “bunlar piyasalaştırmadır, özelleştirmedir” derken hep itiraz<br />

ederlerdi. Bizim öyle bir niyetimiz yok, falan diye. Sağlıkta da böyledir. Sonra Dünya Bankası<br />

2004 yılında bir rapor yayınladı, “valla biz Türkiye’de <strong>sağlığı</strong>n özelleştirilmesi için para<br />

veriyoruz” dedi. Ondan sonra rahatladık. Şimdi tartışma: Özelleştirilmiş sağlık ortamında<br />

iddia edilen sağlık hedeflerine ulaşmak mümkün müdür? Bu hem çalışanlar açısından hem<br />

vatandaşlar açısından beklentileri karşılamaya yatkın bir model midir? Mevcut <strong>Ana</strong>yasa’nın<br />

yaklaşımı açısından da gerçekten temel hakkı şöyle tanımlamış: ikinci kuşak haklardan olan<br />

sağlık hakkı, kişinin <strong>toplum</strong>dan ya da devletten <strong>sağlığı</strong>nın korunması, geliştirilmesi, hastalık<br />

durumunda tedavi edilebilmeyi isteme ve <strong>toplum</strong>sal sağlık kuruluşlarından yararlanma<br />

hakkıdır. Dolayısıyla bu hakları tanıyıp tanımamak diye bir şey yok. Önemli olan bu hakların<br />

yerine getirilmesinde <strong>toplum</strong>a ve devlete böyle bir sorumluluk verecek mi vermeyecek<br />

mi ya da veriyor mu vermiyor mu? Dolayısıyla <strong>Ana</strong>yasal metinde herhalde en çok üzerinde<br />

durmamız gereken şey bu. Mehmet Şimşek’in ifadesiyle bakarsak öyle bir zorunlulukları<br />

yok. Osman Bey’in bir eklemesi olacak sanırım.<br />

Dr. Osman Öztürk: Teşekkür ediyorum. Gerçekten bu <strong>Ana</strong>yasa değişiklikleriyle ilgili<br />

ilk günden itibaren tartışmalar var ama gerçekten çok güzel, çok doyurucu bir sunum oldu.<br />

Bütünlüklü olarak da öyle. Sağlıkla ilgili yapılan değişiklik hakkında ben şöyle not aldım:<br />

Daha önce de dikkatimi çekmişti; herkes sağlık ve sosyal güvenlik hakkına sahiptir, devlet<br />

bunun için gerekli teşkilatı kurar, şeklinde 49. madde demiştiniz. Hatırladığım kadarıyla aslında<br />

bu 1961 <strong>Ana</strong>yasası’nda olan bir hüküm ve gerçekten de <strong>Ana</strong>yasa’nın bütünlüğü içerisinde<br />

baktığımız zaman değişikliğin bu yönde yapılması biraz garip geldi bana. Çünkü sağlık<br />

hakkını devletin tanıması için gerekli teşkilatı kurması hükmünü getirmesi, bu rahatlıkla devletin<br />

bütün sağlık hizmetlerini kendisinin vereceği doğrultusunda hukuki olarak da yorumlanabilecek<br />

bir şey. Sizin de okuduğunuz mevcut <strong>Ana</strong>yasa’nın 56. maddesinde devlet sağlık<br />

hakkını düzenlerken, bunu özelden hizmet alıp düzenlemesi, daha da önemlisi genel sağlık sigortası<br />

kurabilir hükmünün çıkartılması da doğrusu ilginç. Öğleden sonraki oturumda ben de<br />

Genel Sağlık Sigortasıyla ilgili gelişmeleri paylaşmaya çalışacağım ama mesela <strong>Ana</strong>yasa<br />

Mahkemesi’nin Genel Sağlık Sigortası Yasası’na yönelik en temel itiraz noktalarından bir tanesi<br />

“genel sağlık sigortasını devlet kurabilir” hükmünün <strong>Ana</strong>yasa’da yer almasıydı. Ben sadece<br />

ona işaret etmek istedim. Gerçekten bu haliyle yapıldı. Bir de diğer değişikliklerle<br />

uyumsuz, sağlıktaki gelişmelerle de çok paralel değil. Sağlıkta uygulanan program devletin<br />

tamamen elini çekmesi yönünde ve bunu çok açık ifade ederlerken burada devleti böyle bir<br />

yükümlülük, teşkilat kurma yükümlülüğüyle sorumlu kılması diğer değişmeleri de…<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Ama talep hakkımız yok ki, devletin hareketsizliği halinde<br />

hiçbir hukuki mekanizma yok. Artı bu devlet sosyal ekonomik hakları yerine getirirken,<br />

“mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde ancak yerine getirir” hükmü de devleti koruyor. Dolayısıyla<br />

hareketsizliği halinde bir şey yapamıyorsunuz. 90. maddeyi de kaldırıyor. Kamusal<br />

sözleşmeyi de yapamıyorsunuz. Yani aslında bütün halinde ele aldığımız da…<br />

Dinleyici: Genel olarak <strong>Ana</strong>yasa ile ilgili yapılan düzenlemenin aslında liberal politikalara<br />

uyumlu hale getirilmesi olduğu görülebiliyor ama sağlıkta bunun yansımasının bu olmaması<br />

gerekiyor.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

83


Dinleyici: Çelişen bir yanı var mı şimdi? Biri teşkilat kuran, zaten genel sağlık sigortası<br />

artık kurulmuş durumda. Bu bir teşkilat. Devletin bu teşkilatı kurma dışında bir yükümlülüğü<br />

var mı <strong>Ana</strong>yasa’da? Yok. Yani bu teşkilatı kurar, bu teşkilat da devletin kendisine ayırdığı<br />

bütçe çerçevesinde hizmet verir. Orada bir sıkıntı yok. Başıboş değil. Evet, bir<br />

sorumluluğu var ama sorumluluğu bu teşkilatın kurulması. Yani oradan sonra <strong>Ana</strong>yasa’da yazılan<br />

bir şey yok.<br />

Dinleyici: Diğer tüm haklar yok edilirken, böyle bir tanımlamanın ne kadar geçerliliği<br />

var bilemiyorum ama mesela 61 <strong>Ana</strong>yasası’ndaki yorum benzer bir şeydi. Burada devletin<br />

teşkilat kurması, devletin doğrudan sağlık hizmeti sunması olarak hukuki açıdan yorumlanabilecek<br />

bir şey. Mesela genel sağlık sigortası kurulmasını kendisi hukuki olarak bence o<br />

madde <strong>Ana</strong>yasa’dan çıkarıldıktan sonra çok daha tartışmalı hale gelecek. Ben sadece dikkatimi<br />

çektiği açıdan paylaşmak istedim.<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Teşekkürler, başka soru ya da katkı?<br />

Dinleyici: Hocam teşekkür ederim öncelikle. İlk bölümle ilgili bir sorum var size. Yaşın<br />

uzamasıyla ilgili yeni düzenlemelerden bahsettiniz, Avrupa’da özellikle yaşın uzamasıyla ilgili<br />

yeni düzenlemeler var, dediniz. Biz de genellikle yaşla ilgili düzenlemeleri emeklilik yaşının<br />

uzamasıyla ilgili görüyoruz. Burada bir açıklama alabilir miyim, orayı biraz kısa geçtik.<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Şimdi şöyle bir şey var mesela; artık Avrupa’da iş ilanlarında<br />

yaşa dayalı ayrımları göremiyorsunuz. İşte 50’nin altında, 45’in altında gibi; hatta<br />

bizde 30’un bile altında uygulanıyor. Dolayısıyla bu gibi ilanlar ayrımcılık oluşturuyor. İş<br />

başvurularında yaş sorulmuyor artık, yasak. Bu gibi yaşa dayalı ayrımcılık oluşturan düzenlemelere<br />

artık Avrupa Birliği mevzuatı yer vermiyor. Bununla ilgili de özel bir yönerge<br />

çıkardı. Yani bu konudaki hassasiyet ve ayrımcılığın giderilmesi nedeniyle hukuki çalışmalar<br />

var. Söylemek istediğim bu. Mesela bizde hukukçularla ilgili ilan çıktığı zaman deniliyor<br />

ki “30 yaşından büyük olmayan aranıyor;” İsviçre’de bakıyorsunuz 50 yaşını<br />

tamamlamış, iş deneyimi olan avukat aranıyor. Bu tür yaklaşım farklılıkları görülüyor orada.<br />

Ayrıca mevzuat da bunu zorluyor.<br />

Dinleyici: Efendim sunumunuz için teşekkür ediyorum. Benim sorum şu şekilde olacak.<br />

Öğleden sonra da tartışacağımız gibi Türkiye’deki sektörlerin çok büyük bir kısmı neredeyse<br />

yüzde 65’i bir takım kurullar eliyle idare ediliyor: Bağımsız özerk kurullar. Sağlıkla<br />

ilgili de mesela bir ilaç kurulu gündemde. Şimdi <strong>Ana</strong>yasa’ya baktığımız zaman sağlık gibi<br />

bir konuda, hele ilaç gibi bir konuda bir parlamento denetiminin çok önemli olduğunu görüyoruz,<br />

olması gerektiğine inanıyoruz daha doğrusu. Ama bu bağımsız kurulların ciddi bir<br />

dokunulmazlığı var. Örneğin Sağlık Bakanı dava açabiliyor en fazla, o kurulun aldığı olumsuz<br />

bir karar varsa en fazla dava açabiliyor. Yani sokaktaki vatandaş gibi bir mağduriyeti<br />

varsa dava açabiliyorsunuz. Şimdi Sağlık Bakanı ilaç gibi bir konuda bu tür kurullara...<br />

Sözde bağımsız, aslında o sektördeki sermaye gruplarının güdümünde olan kurullar bunlar.<br />

Dünyada bu böyle. Neo-liberal sistemin özelliği. <strong>Ana</strong>yasa bu konuda ne diyor? Yani <strong>Ana</strong>yasa<br />

ile çelişen bir şey yok mu? <strong>Ana</strong>yasa’ya aykırılık yok mudur kurulların düzenlenmesinde,<br />

bunların yasalaşmasında?<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Şimdi eğer bu konu <strong>Ana</strong>yasa’da yasak olarak düzenlememişse<br />

o alan özgürlük alanı olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla yasama organı o konuda bir<br />

84 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


düzenleme yapmak konusunda serbest. Bu konuyla ilgili herhangi bir sınırlama söz konusu<br />

değil. 82 <strong>Ana</strong>yasası’nda ve <strong>Ana</strong>yasa önerisinde gözüme çarpmadı. Belki sorunuzdan sonra<br />

tekrar bir bakacağım <strong>Ana</strong>yasa düzenlemesine, acaba özel bir düzenleme var mı diye. Ama<br />

maalesef mevcut durumda bir yasak söz konusu değil.<br />

Dinleyici: Bu gerçekten önemli bir sorun biz ilacı takip edenler olarak görüyoruz ki<br />

ilaçla ilgili her türlü yetki, görev, sorumluluk bu bağımsız ve özerk kuruma veriliyor. Ve<br />

onun içerisinde meslek örgütlerinden kimse yok. Yani <strong>toplum</strong>un sağduyusunu temsil edecek,<br />

çıkarlarını koruyacak gönüllü kuruluşlardan hiç kimse yok. Bakan’ın atadığı bir iki bürokrat<br />

var ve ilgili sektör temsilcilerinden oluşuyor o kurulun yönetimi. 2 yıl boyunca da hiç kimse<br />

o görevden onları alamıyor. Şimdi bir taraftan da <strong>Ana</strong>yasa’da insanın <strong>sağlığı</strong>nın teminat altında<br />

olduğunu iddia ediyoruz. Peki, öyle bir teminat söz konusuyken ilaç gibi bir konuda<br />

böylesine bir bağımsız sermaye gruplarının güdümündeki bir düzeni o anayasa ile nasıl bağdaştıracağız?<br />

Dinleyici: Ben şöyle bir soru yöneltmek istiyorum. Şimdi son zamanlarda dikkatimi<br />

çeken bir şey var. Sağlık Bakanlığı danışmanları verdiği bazı beyanatlarda şöyle diyorlar, aslında<br />

kişiler sağlık hizmetlerini kendileri karşılamak zorunda. Geçtiğimiz Genel Sağlık Sigortası<br />

Kanunu’nda gördüğümüz gibi, sanki 0-18 yaşa yönelik hizmetler karşılanır, 18 yaş<br />

üzeri de evlenir...<br />

Dinleyici: Denizli’de katıldığım Halk Sağlığı Kongresi’nde de Ankara Üniversitesi Siyasal<br />

Bilgiler Fakültesi’nden bir bayan öğretim üyesi bunlara benzer açıklamalar yaptı. Hatta<br />

daha dehşet açıklamalarda bulundu, özellikle sağlık sistemimizle ilgili, genel sağlık sisteminin<br />

uygulanmasına yönelik. Sosyal devlet anlayışı ve kamu personeli, sizinki de onla<br />

aynen örtüşüyor. Ben şunu soracağım, açık oturumları izliyorum, bu tip toplantılara katılıyorum.<br />

İzmir Veterinerler Odası olarak yakından takip ediyoruz. Siyasetçiye bu ülkede hiçbir<br />

hesap soramıyorsunuz. İstediği gibi parayı alıyor, harcıyor, kendi siyasi çıkarları için<br />

kullanıyor. Ama öbür tarafta bakıyoruz bizim sağlık hakkımızı... Ben emekliyim şahsen<br />

Emekli Sandığı’ndan, sosyal imkânlardan faydalanıyoruz. Ama bu geldiğimiz tablo dehşet<br />

bir tablo. O kadar korkunç ki tüylerim ürperdi. Şimdi birçok kişiye görev düşüyor burada.<br />

Bu yasalar neye, kime dayanarak hazırlanıyor. Kimler fikir sunuyor, bir sağlıkla ilgili olsun,<br />

kişisel haklarla ilgili bunu merak ediyorum bir. Bir de siz hukukçusunuz, biz farklı bir meslek<br />

grubuyuz, burada ortak bir platform kurularak hareket edilmesi lazım. Bu tip şeyleri hazırlayanları<br />

geri adım attıracak şekilde ne gibi bir stratejik yol önerebilirsiniz. Bizim<br />

kafalarımızda meslek örgütleri olarak bir takım felsefeler, düşünceler var ama hedefi tam<br />

noktasından koyabilmek için bize ne önerebilirsiniz? Biz de tecrübelerinizden faydalanmak<br />

istiyoruz. Teşekkür ederim.<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Bir defa bildiğim kısmı söyleyeyim, bilmediğim kısmın da<br />

ne olduğunu söyleyeceğim. Bildiğim kadarıyla IMF ve Dünya Bankası dayatıyor. Yani bunu<br />

ben kamu personeli reform taslağı hazırlanırken çok yakından gördüm ve dehşete düştüm.<br />

Çünkü ben şöyle bir şey hayal etmiştim; yani biz toplanacağız, önümüze açacağız uluslararası<br />

sözleşmeleri, karşılaştırmalı bir kamu personel reform kaynağı taslağı hazırlayacağız. Hiç<br />

öyle olmadı. Belirli talimatları almış belli kişiler, kafalarında zaten bir model vardı ve o model<br />

uygun mudur onun bile kaygısını gütmeden bir takım düzenlemeler yapmaya kalktılar. Bu gerçekten<br />

ürkütücüydü. Demek işler böyle yürüyor demiştim o zaman. Bunların dayatması var.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

85


Benim teorisyen yanım daha ağırlıklı, gerçi çok fazla sayıda sivil <strong>toplum</strong> kuruluşu üyesiyim<br />

ama aktivist yönüm çok fazla gelişmiş değil sanırım. Ben o konuda bir strateji önerebileceğimi<br />

zannetmiyorum ama bu demokrasi platformunun oluşturduğu <strong>Ana</strong>yasa taslağı çalışmalarına<br />

ben de katılmıyorum. Belki o hazırlayacağımız metin ortaya çıkınca hep beraber belki<br />

bu konuları benden iyi bilenlerin önerisiyle bir şeyler yapılabilir ki yapılmak gerekiyor zaten.<br />

Dinleyici: Hocam ben de özellikle öğleden sonra yapılacak tartışmaya yakın bir konu<br />

hakkında bir şey söylemek istiyorum. Demin söylediğiniz gibi Dünya Ticaret Örgütü’nün ve<br />

IMF’nin politikaları, bu boyuttaki yaklaşımı benzer gözüküyor. Özellikle bu noktayla örtüşüyor.<br />

Özellikle tek kutuplu dünyadan sonra bunun iyice arttığını görüyoruz. Bu konuda aynı<br />

mı düşünüyoruz? Yani özellikle 1983-95’e kadar yani tek kutuplu dünyaya dönüşene kadar<br />

dikkat ediyoruz, özellikle belli alanlarda, yani sağlık, tarım, gıda gibi alanlarda tek kutuplu<br />

dünyanın şu anki ana problemi bastırmadığını, sosyal devlet olgusunun kalmasına onların da<br />

razı olduğunu, çünkü rekabetin fazla olduğunu uluslararası konjonktürde görüyoruz. Bakıyoruz<br />

Dünya Ticaret Örgütü’nü ve aynı zamanda tabiî ki IMF’nin aktörleri yarattıkları parasal<br />

kaynak nedeniyle dünyanın süper güçleri. Onlar üretilen hizmetin ve malın, dünyanın her<br />

tarafına sınırsız bir şekilde, gümrük vergilerinden muaf ulaşmasını istedikleri için bu anlamda<br />

da bu tür bir sistemi uygun görüyorlar. Ama üzücü olan şöyle bir durum var, benim gördüğüm<br />

kadarıyla önceden, örneğin 1995 yılında, sağlık sisteminden ILO’nun çıkış zamanında o zamanki<br />

hükümette şöyle gördük, örneğin çalışma bakanı Mehmet Moğoltay gibi yani hükümetin<br />

önde gelen bakanları, hükümete flaş olarak çıkan çalışma haklarını önemserdi ama<br />

bugünkü hükümette benim gördüğüm bir Mehmet Sağlam çok daha fazla öne çıkıyor. Yani<br />

<strong>toplum</strong> olarak biz de bunu kanıksadık. Piyasa düzeninin biz de <strong>toplum</strong> olarak sosyal devlete<br />

daha fazla fayda getireceğini düşünüyoruz. Bu düşünce nereye kadar devam edecek?<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Keşke cevabını bilsem, başbakan olurdum herhalde.<br />

Dinleyici: Benim iki sorum olacaktı ama bir tanesi şu <strong>Ana</strong>yasa ile ilgili. <strong>Ana</strong>yasa’da<br />

maddelerin kısıtlandığı konuşuldu. Yani <strong>Ana</strong>yasa’nın hazırlanırken daraltıldığından bahsedildi.<br />

Ve <strong>Ana</strong>yasa’nın <strong>toplum</strong>sal işleviyle ilgili yanını, bir de başkanlık sistemini de düşünürsek;<br />

yani bir anayasa yapma işi dikta yasa yapmaya doğru mu gidiyor? İkincisi de<br />

kamusal hizmetler, sizce nedir? Eğer <strong>sağlığı</strong> kamusal hizmetler içine koyarsak ve bizim meslek<br />

örgütleri olarak savunduğumuz şu: Bütçeden karşılanmalı, diyoruz. Diğer taraftan da<br />

<strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi de hatırladığım kadarıyla, “<strong>Ana</strong>yasa’nın içerisinde bu kamusal hizmetler<br />

parasızdır denilmediği sürece ve devletin de bütçesinde yeterince para olmadığı sürece<br />

dışarıdan katkı payı adı altında başka nedenlerle insanlardan para alınabilir” diyor. Biraz<br />

önce Adnan Bey’in söylediğine katkı olması açısından, “bütçeden karşılanır” yerine aynı<br />

zamanda “parasızdır” cümlesinin de ilavesi bence yapılması gereken, meslek odalarının savunması<br />

gereken bir durumdur. Teşekkür ederim.<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Ben de hemfikirim. İşte yasak hükmü yoksa <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi<br />

özgürlük alanı olduğu için, “özel sektör de bir hizmet olarak yerine getirebilir” diyebilir.<br />

Valla bir dikta <strong>Ana</strong>yasası mı? Değil.<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Şimdi tabii politik anlamda, bizim alışık olduğumuz anlamda<br />

bir diktatörlük tanımlanabilir mi? Şüphesiz değil ama dikta sonuçta <strong>toplum</strong>sal güçler<br />

karşısında şiddeti esas alan bir güç olarak tanımlanırsa, şu anda piyasa ve piyasaya egemen<br />

86 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


olan sermaye güçlerinin <strong>toplum</strong>sal tüm tarafları bir tarafa ittiği görüldüğüne göre, bunun<br />

çok açık olarak <strong>toplum</strong>sal bir diktatörlük olduğu açık. Ve deniyor ki, ben piyasanın önündeki<br />

tüm engelleri kaldıracağım. Şimdi sonuçta piyasadaki eşitsizlik ve engellerin kaldırılması<br />

demek; aslında güçlü olanın, varlıklı olanın ötekisini ezmesi anlamına gelir ve bir takım değişiklikler<br />

de bunun için yapılıyor zaten. Ama belki politik olarak ona denk düşmüyor. Benim<br />

kişisel değerlendirmem; bu <strong>Ana</strong>yasa gelinen nokta itibariyle de, dili itibariyle de ne yazık ki<br />

12 Eylül <strong>Ana</strong>yasası’ndan daha geri bir <strong>Ana</strong>yasa’dır. Terminolojik olarak da öyle aslında; her<br />

ne kadar içinde birçok kere özgürlük, temel insan hakları gibi şeyler geçiyor olsa bile. Devletle<br />

<strong>toplum</strong> arasındaki ilişkinin tanımı, bireylerin sosyal ve örgütsel olarak sahip oldukları<br />

hakları ortadan kaldırması ve eşitsizlikler arasında sanki herkes eşitmiş gibi tanıması. Aslında<br />

1800’lerin başındaki gibi liberalizmin, “isteyen istediğini yapsın” döneminin benzeri gibi<br />

duruyor... Bir söz talebi var sanırım.<br />

Dinleyici: Bir soru soracağım hocama. Az sonra genel sağlık tartışacağız ama kendisi<br />

burada kalır mı diye merak ettim. Bir de kafamda daha önce sizlerle paylaşmıştım, özel sigorta<br />

var biliyorsunuz, şimdi genel sağlık sigortası gelecek ama özellikle bu piyasa ekonomisinde<br />

önü açılan... Ve pek çok söylemler vardı, çalışanların söz hakkı olmadan ve ikinci<br />

yıldan sonra üçüncü yıla devam ederse biliyorsunuz pek çok hakkı devam ediyor, şirketler<br />

yine toplu anlaşmayla bunlardan da vazgeçebiliyorlar ve bir de şöyle bir kandırmacaları var<br />

onların, diyorlar ki bir kaza geçirdiğinizde ben mesela birkaç kez o tuzağa düştüm sonra<br />

araştırdım baktım ki onların dediği gibi değilmiş. Diyor ki malulen emekli olmak zorunda<br />

kaldığınızda alacağınız tazminat sanki özel sigortadan alıyorsunuz, SSK’dan da aynı şekilde<br />

alabiliyorsunuz. Sözleşmeye baktığınızda geriye dönüp kaç tane sigorta yaptırıyorsanız yaptırın,<br />

hepsi birleşiyor. Sizin hakkınız olan tek bakiyeyi ortak paylaşarak veriyorlar. Bununla<br />

ilgili yeni düzenlemelerde özel sağlık sigortaları ile ilgili. Çünkü her ne kadar SSK’lı olsak<br />

da özel şirket çalışanlarına baktığınızda hepsinin bir de özel sağlık sigortası var. Ona da ayrıca<br />

para ödüyorlar. Bu nereye doğru gidecek, bununla ilgili düzenlemeler nasıl olacak?<br />

Doç. Dr. Kadriye Bakırcı: Düzenlemeler devam ediyor diye duydum ama belki burada<br />

tüketiciyi koruyan tüketici dernekleriyle işbirliği yapıp bu konuda bir standart oluşturulması<br />

ve daha ahlaki ölçülerde davranılması gibi bir yöne gitmelidir. Başka çözüm bilemiyorum,<br />

benim aklıma gelmiyor.<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Bu tartışma ve katkılar için herkese teşekkür ediyoruz.<br />

Sunucu: Biz de oturumu yöneten Dr. Hüseyin Demirdizen’e ve değerli konuşmacı Doç.<br />

Dr. Kadriye Bakırcı’ya çok teşekkür ediyoruz. Şimdi 10 dakikalık bir aramız var.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

87


II. OTURUM<br />

OTURUM BAŞKANI: Dişhekimi Kadir ÖĞÜT<br />

Sunucu: Kurultayın bu bölümünü <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası Başkan Vekili Dişhekimi<br />

Kadir Öğüt yönetecek. Oturumun ilk konuşmacısı <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası<br />

Yönetim Kurulu Üyesi Veteriner Hekim Kemal Kutlay, ikinci konuşmacısı <strong>İstanbul</strong> Eczacı<br />

Odası adına konuşacak olan Eczacı Zafer Kaplan. Değerli konuşmacıyı kürsüye davet etmek<br />

istiyorum.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Değerli konuklar bugünkü ikinci oturumun konuşmacısı Sayın<br />

Veteriner Doktor Kemal Kutlay. Konusu da, “Hayvan Sağlığında Kontrolsüz İlaç Kullanımı”,<br />

buyurun Sayın Kemal Bey.<br />

Hayvan Sağlığında Kontrolsüz İlaç Kullanımının Önemi<br />

Veteriner Dr. Kemal KUTLAY<br />

Veteriner Dr. Kemal Kutlay: Öncelikle bu <strong>kurultayı</strong>n düzenlenmesinde emeği geçen<br />

<strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odaları’na teşekkür ederim. Değerli katılımcılar bundan önceki<br />

konuşmacının da ifade ettiği gibi Türkiye’de maalesef büyük oyunlar tezgâhlanmakta ve<br />

bize de bu oyunlarda biçilen rol figüranlık. Ben yedi yıldır <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler<br />

Odası Yönetim Kurulu Üyeliği yapıyorum. Maalesef şu anki olumsuzlukların yaratıcısının,<br />

<strong>toplum</strong>umuzdaki depolitizasyon ve bu tür konulara ilgisizlik olduğunu düşünüyorum.<br />

Bugün sizlere hayvan <strong>sağlığı</strong>nda kontrolsüz ilaç kullanımının yol açacağı sorunlar üzerine<br />

bir sunum yapacağım. Bundan önce hayvan <strong>sağlığı</strong>nda ilaçların kullanım alanlarını kısaca<br />

ifade etmek istiyorum. İlaçlar hastalıkların sağaltımı ve engellenmesinde, davranışların<br />

değiştirilmesi, gelişimin hızlandırılması ve gıda üretiminde kullanılan hayvanlarda verimin<br />

artırılmasında kullanılmakta. Davranışların değiştirilmesi konusuna bir örnek vermek<br />

gerekirse hiçbir rahatsızlığı olmayan bir hayvanı bir yerden bir yere nakli esnasında sakinleştirmek<br />

amacıyla ilaçlar kullanılabilmektedir. Gelişimin hızlandırılması ve gıda üretiminde<br />

kullanılan hayvanlarda verimin artırılması hususu ise çoğu zaman ekonomik<br />

amaçlarla kullanılmaktadır. Örneğin tavukçuluk işletmelerinde üretim artışını sağlayabilmek<br />

parasal kazancı da arttıracağı için bir takım antibiyotikler tavuk yemlerinin içine katılabilmektedir.<br />

Hayvan <strong>sağlığı</strong>nda kontrolsüz ilaç kullanımı can, sağlık, ekonomik kayıplara ve çevresel<br />

zararlara sebep olacak bir süreci başlatır.<br />

Hayvan <strong>sağlığı</strong>nda doğru ilaç kullanımının kuralları şunlardır:<br />

• Doğru tanının konulması,<br />

• Hayvan türüne göre ilaç seçimi,<br />

• Etkenin duyarlığına göre ilaç seçimi,<br />

• En iyi kullanım yolunun seçimi,<br />

• Etkin doz miktarının seçimi,<br />

• Optimum aralıklarla verilmesi,<br />

• Uygun sürelerde verilmesi,<br />

• Çevresel şartların göz önünde bulundurulması,<br />

88 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


• Gıda üretiminde kullanılan hayvanların kalıntı arınma sürelerine uyulması sağlık açısından<br />

zorunluluktur.<br />

Özellikle kalıntı arınma süresi üzerinde durmak istiyorum. Veteriner hekimlikte ilaç uygulaması<br />

sonrasında, bilhassa üretimde kullanılan hayvanların ürünlerinde bu uygulanan<br />

ilaçların kalıntıları bulunabilmektedir. Bu kalıntılar değişken sürelerde hayvanların bünyesinde<br />

ve ürünlerinde bulunurlar. Tabii bu ürünleri kullanan kişiler ilaç kalıntılarına maruz kalarak<br />

bir takım sağlık sorunları yaşayabilmektedirler. O yüzden gıdalarda kalıntı arınma<br />

sürelerinin kurallarına uyulması çok önemlidir. Örnek olarak verirsek, süt üretiminde kullanılan<br />

bir sığıra 10 mg dozda oksitetrasiklin iğnesi yapıldıktan sonra ilaç 12 saat boyunca 0,5<br />

mcg/ml düzeyde süt içinde kalıntı olarak atılacak ve bu sütü kullanan kişilere geçecektir.<br />

Bu sebeble hayvan <strong>sağlığı</strong>nda kontrolsüz ilaç kullanımının yaratacağı zararların en önemlilerinden<br />

biri <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı tehdit eden kalıntı problemidir. Kalıntıların yol açabileceği<br />

zararlı etkiler şunlardır: Farmakolojik etkiler, toksikolojik etkiler, ilaç alerjisi, anaflaktik<br />

şok, karsinojenik-teratojenik-mutajenik etkiler, cinsiyet özelliklerinin ve davranış biçimlerinin<br />

değişmesi, üreme bozuklukları, tüketicilerde sindirim sistemi bozuklukları, dirençli<br />

bakteri suşlarının ortaya çıkması, gıda üretim endüstrisinde üretim hatalarının ortaya çıkmasıdır.<br />

Burada bilhassa dirençli bakteri suşlarının ortaya çıkması <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> bakımından<br />

çok büyük önem taşımaktadır. Gıdaların endüstriyel üretiminde hataların ortaya çıkması<br />

hususuna örnek, bir ineğe antibiyotik uygulandıktan sonra sütünde bulunan antibiyotik kalıntısı<br />

sebebiyle yoğurt üretilememesi gibi sorunların oluşmasıdır.<br />

Kontrolsüz ilaç kullanımı neticesinde hayvanlarda yaşayan herhangi bir patojen ilaca<br />

karşı direnç geliştirebilir. Daha sonra dirençli patojenin gıdaya taşınması ve patojenin gıdayla<br />

birlikte tüketilmesiyle insana yerleşerek hasta etmesi, ilaca direnç gelişimi sebebiyle<br />

tedaviye yanıt alınamamasına ve ölüme sebebiyet verebilir. Bir başka yolda kontrolsüz ilaç<br />

kullanımı neticesinde oluşan dirençli patojenin çevreden gıdaya ya da gıdadan çevreye bulaşması,<br />

çevrede bulunan diğer patojenlerle ilişkiye girerek bunlara direnç naklini sağlaması,<br />

antibiyotikle karşılaşmamış başka patojenlerin de direnç geliştirmesine ve bu direnç<br />

geliştirmiş patojenlerin de insanları hasta ederek tedavide yanıt alınmayacak sorunlara yol<br />

açmasına sebep olabilmektedir.<br />

Kontrolsüz ilaç probleminin kaynağını incelemek gerekiyor. İlaçların nasıl dolaştığı, son<br />

kullanıcı noktasına nasıl ulaştığı oldukça önemlidir. Türkiye’de mevcut mevzuatlar çerçevesinde<br />

veteriner ilaçlarının, öncelikle ilaç imal ve ithal eden firmalar tarafından ecza depolarına,<br />

ecza depolarından eczanelere verilmesi, eczacıların da reçete karşılığında hastalara<br />

bunları satması şeklinde son noktaya kadar ulaşması söz konusu. Bu esnada ecza depolarının<br />

serbest veteriner hekimlere, ilaç imal, ithal eden firmaların doğrudan serbest veteriner hekimlere<br />

ya da eczanelerin serbest veteriner hekimlere ilaç vermesi de mümkün<br />

gözükmektedir. Bu anlatılanları her ne kadar mevzuata uygun bir durum olarak ifade etsem<br />

de, mevzuatlar arasında birbiriyle çelişen durumlar da vardır. Örneğin ecza depolarının ilaç<br />

verebileceği yerler Sağlık Bakanlığı’nın çıkarttığı yönetmelikle sınırlandırılmıştır. Bununla<br />

ilgili olarak da serbest veteriner hekim muayenehanelerine ecza depoları ilaç verememektedir.<br />

Oysa ki kanunda ecza depolarının serbest veteriner hekimlere ilaç satabileceğine ilişkin<br />

düzenlemeler bulunuyor. Yani pek çok alanda yaşanan kanunlarla yönetmeliklerin<br />

uyumsuzluğu bu alanda da yaşanmaktadır.<br />

Veteriner hekim ilaçlarının son kullanıldığı noktaya ulaşmasının mevzuat hükümlerince<br />

gerçekleşmesi gerekirken gerçekte bununla hiçbir alakası olmayan bir tabloyla karşı<br />

karşıya kalmaktayız. Hayvan <strong>sağlığı</strong>nda doğru ilaç kullanılarak <strong>sağlığı</strong>n korunması, yapılacak<br />

tüm uygulamaların veteriner hekim kontrolünde olması ile mümkündür. Bunun dı-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

89


şındaki uygulamalar biraz önce anlatılan sağlık sorunları gibi birçok sıkıntıyı beraberinde<br />

getirecektir. Türkiye’de hayvan ilaçlarının dolaşımını incelersek, birçok alanda bu ilaçların<br />

yasal dolaştığı gibi gayri yasal yollarla da son tüketildikleri noktaya ulaştığını görürüz.<br />

Yasal ilaç imal ve ithal eden firmaların yanı sıra gayri yasal yollarla ilaç kaçakçıları, yurtdışından<br />

kaçak olarak kayıt dışı yolla getirdikleri ilaçları, Türkiye’de rahatça sattıkları da<br />

bir vakadır. Bunun dışında ampirikler, hiçbir yasaya dayanmayan tedarikçiler, barınaklar,<br />

arıcılık yapan yerler, tavuk çiftlikleri; hatta bakkal da dahil veteriner hekim ilaçları bulunmakta,<br />

satılmakta, eşe dosta önerilmektedir. İlacın hekim kontrolünde hastaya uygulanması<br />

ve hastanın <strong>sağlığı</strong>na kavuşturulması amaçlanan bu sistemin içerisinde hiçbir<br />

bilgisi olmayan birçok işletmenin kanunlara aykırı olarak, bu ilaç dolaşımının içinde bulunması<br />

ve son derece sakıncalıdır. Ek olarak da, ilaç imal edip ithal eden firmalar yasal<br />

olarak birçok yere verdiği gibi yasal olmayan birçok yere de ilaçları kontrolsüzce ve rahatlıkla<br />

verebilmektedir.<br />

Kısaca kontrolsüzlüğün hakim olduğu mevzuat hükümlerinden çok farklı bir tablo veteriner<br />

ilaçlarında yaşanmaktadır. İlaç kaçakçıları her buldukları yere ilaçları dağıtmakta. Hiçbir<br />

yasal kaynağı olmayan tedarikçiler yine satabilecekleri her yere satış yapmaktadır. Kural<br />

tanımaz girişimcilerimiz serbest piyasa ekonomisinden bunu mu anlıyorlar bilmiyorum.<br />

Ancak herkesin her şeyi her ortamda sattığı ve tam anlamıyla bir kaosun oluştuğu bir ortamdan<br />

bahsedebiliriz. Ticari olarak ilaçların ona buna satıldığı ve kâr elde edildiği bir ortamla<br />

karşı karşıyayız. Hâlbuki olması gereken ortam bu değil. Tabii, “bu kaosun sorumlusu<br />

kimdir” diye bir soru geliyor akla. Bu kaosun öncelikle sorumlusu Sağlık Bakanlığı ile Tarım<br />

Bakanlığı’dır. Ancak şu anki durumun yaratıcıları oldukları söylenemez. Çünkü maalesef<br />

ülkemizde ilaçtan kâr elde eden her kurum, her yapı bu bozuk sistemi desteklemekte ve elde<br />

edeceği kâra maalesef <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı kurban etmektedir. Veteriner ilaçlarına neo-liberal<br />

yaklaşımın kontrolsüz ilaç kullanımını maalesef desteklediği bir gerçektir. Bu durum hiçbir<br />

yasaya uymamakta. Ülkemizde veteriner ilaçlarının üretim, sağlama, pazarlama ve tüketiminin<br />

serbest piyasa kurallarına emanet edilmesi bu işle uğraşan kişilere ekonomik fayda<br />

sağlamakta, ancak genel <strong>sağlığı</strong> tehdit etmektedir.<br />

Toplum <strong>sağlığı</strong>nı koruyan birçok mevzuat gözardı edilmekte, ya da değiştirilerek kâr<br />

adına <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> kurban edilmektedir. Bilindiği üzere ilaç reklamı yapmak <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nın<br />

korunması için ülkemizde yasaktır. Ülkemizde maalesef hayvan <strong>sağlığı</strong> insan <strong>sağlığı</strong>ndan<br />

ayrı düşünülerek hataya düşüldüğü için, hayvan <strong>sağlığı</strong>nda köy köy, kasaba kasaba<br />

ilaç reklamı yapılması gibi yasalara uymayan bu tür uygulamalara yıllarca göz yumulmuş,<br />

bugünkü kaos ortamına ulaşılmıştır. Bu alanlardaki sorumlu kurumların bu gelişimleri niye<br />

engelleyemediği araştırılmalıdır. Kesin olan şudur ki bu olumsuzluğun başlıca sebebi <strong>toplum</strong><br />

<strong>sağlığı</strong>nın piyasa ekonomisinin insafına bırakılmasıdır. Teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Değerli konuklarımız Dr. Kemal Kutlay’a teşekkür ediyoruz.<br />

Türkiye’deki başıbozukluğu, kontrolsüzlüğü aşırı kâr sevgisini, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> üzerindeki<br />

olumsuzluğunu en güzel ve en kısa şekilde anlatmaya çalıştı. Teşekkür ediyoruz. Bu bölümde<br />

bir tartışma bölümümüz var. Buyurun.<br />

Dinleyici: Ben bir soru sormak istiyorum. İlaç pazarında veteriner hekimlik ilaçlarının<br />

pazarı nasıldır, bu konuda bir bilginiz var mı? Yahut da, bundan sonraki beklentiler nelerdir,<br />

çünkü neo-liberal rüzgar mutlaka o alanı da zorlayacak. Bize onunla ilgili bilgi verir misiniz?<br />

Yani şu anki ilaç pazarında veteriner hekimlik ilaçlarının pazarı nedir, nasıl bir gidiş göstermektedir?<br />

90 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Veteriner Dr. Kemal Kutlay: Şimdi maalesef bu konuya ilişkin kesin kayıtlar yok.<br />

Çünkü beşeri alanda kullanılan birçok ilaç veteriner hekimlik alanında da kullanılmakta. Veteriner<br />

ilaçlarının pazardaki beşeri ilaçlara oranla yerinin küçük olduğu söylenmekle birlikte,<br />

birçok klinikte bugün insanlarda kullanılan ilaçların neredeyse tamamına yakın bir<br />

bölümü hayvanlarda da kullanılmakta. İnsanlarda görülen camphylobacter enfeksiyonları<br />

kanatlı ürünlerinden insana geçebilmekte. Bir dönem tavukçuluk endüstrisinde yaygın olarak<br />

kinolon grubu antibiyotikler kullanılması neticesinde oluşan antibiyotiğe dirençli bakteriler<br />

insanlarda hastalıkların tedavisini güçleştirmekte. Bu antibiyotikler tavukçuluk<br />

endüstrisinde canlı ağırlık artışı için kullanıldılar, yani herhangi bir hastalık tedavisi için<br />

değil. Burada elde edilecek ekonomik değere karşılık dirençli bakterilerin oluşumuna sebep<br />

olunarak insan <strong>sağlığı</strong> riske edilmiştir.<br />

500 kiloluk bir sığırın tedavisinde tüketilecek ilaç miktarı doğal olarak bir insanın tüketeceğinin<br />

çok daha üstünde. Ya da 40 bin tavukluk bir kümes işletmesini düşünün, bunda<br />

canlı verimlilik artışını sağlamak için yine aynı şekilde yüksek miktarlarda ilaçlar kullanılabiliyor.<br />

Kaçak olarak yurda sokulan kayıtdışı ilaçlar da var. Örneğin besi sığırcılığında<br />

yüzde on verim artışı için kullanılan bir ilacın, Türkiye’de ve Avrupa Birliği’nde yasak olmasına<br />

rağmen Türkiye’de çok yaygın kullanıldığına dair belgeler var. <strong>İstanbul</strong> Üniversitesi<br />

Veteriner Fakültesi’nin Besin Hijyeni ve Teknolojisi <strong>Ana</strong>bilim Dalı’nda karaciğer doku<br />

örnekleri üzerinde yapılan bir incelemede 30 tane sığır karaciğerinin 30’unda da bu tür bir<br />

ilacın bulunduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 19’unda hormonal etkili anabolizanların da<br />

kullanıldığı görülmüştür. Eldeki veriler kesin olmamakla birlikte hayvancılık alanında<br />

kontrolsüz kullanılan ilaç miktarı çok yüksek. Bazen ilaçların piyasa değeri üzerinden karşılaştırmalar<br />

yapılarak Türkiye’de hayvancılıkta kullanılan ilaç miktarının düşük olduğu<br />

gösterilmeye çalışılıyor. Burada önemli olan ilacın fiyatı değildir, hangi alanda yaygın<br />

olarak, ne miktarda kontrolsüz kullanıldığıdır. Tabii ne kadar yaygın ve yüksek miktarda<br />

kontrolsüz ilaç kullanılırsa o kadar çok dirençli mikroorganizmanın gelişmesi söz konusudur.<br />

Bu da olumsuz sonuçlardan sadece biridir. Tedavilerde minimum ilaç, maksimum<br />

tedavi diye bir ilke vardır. Bunun da gayesi bu tür şeylerin önüne geçmektir. Şu an Türkiye’de<br />

hayvanlarda gerçek ilaç tüketimini ortaya koyacak net bir rakam yoktur. İlaç ticareti<br />

yapanlar için çok hızla büyüyen bir pazar. Dünyada beşeri ilaç alanında yüzde 3’lük<br />

büyüme olduğu ortamda hayvan ilaçları piyasasında yüzde 7’lik bir büyümeden bahsediliyor.<br />

Hayvancılığın artmasıyla birlikte piyasa ekonomisinin ilacı daha çok tükettirmeye<br />

yönelik davranışı, yani her şeyin parasal karşılığının bilindiği fakat sağlık açısından değerinin<br />

bilinmediği bir ortamda, ilaç satışlarının giderek artacağı gözükmektedir.<br />

Dinleyici: Kemal Bey’e bu başarılı sunumu için ben de teşekkür ediyorum. Benim iki<br />

sorum olacak. Birincisi Türkiye’de piliç ve tavuk üretiminin artık çok geliştiğini, önemli bir<br />

sektör haline geldiğini biliyoruz. Şimdi duyduğumuz, gördüğümüz kadarıyla artık bir civcivin<br />

eve gidecek hale gelmesi sanıyorum bir ayı bulmayan bir sürede gerçekleşiyor. En çok<br />

da tükettiğimiz bir gıda. Acaba bu üretimi yapan büyük firmalar bu civcivler çabuk yetişsin<br />

diye bir takım ilaçlar kullanıyorlar mı? Bunların <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na etkisi nedir? Birinci soru<br />

bu. İkinci sorum yine <strong>Ana</strong>dolu’da yaygın bir alışkanlık var sanıyorum. Bir hayvan hasta olduğu<br />

zaman kendiliğinden tedavi edilmeye çalışılır, edilemezse veteriner hekim yoluyla<br />

edilmeye çalışılır. Sonucunda baktı iyiye gitmiyor, bu hayvan telef olmasın, mundar olmasın<br />

denilir, kesilir herhalde soframızda bir kavurma olur. Bunun zararları nelerdir? Aydınlatırsanız<br />

sevinirim, teşekkürler.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

91


Veteriner Dr. Kemal Kutlay: Piliç üretimi giderek büyüyen bir ekonomi. Son zamanlarda<br />

giderek iyileşmeye doğru giden bir yapısı var. Ama ülkemizde geçmiş dönemde yapılan<br />

araştırmalar bu durumun böyle olmadığını gösteriyor. Biraz önce bahsettiğim camphylobacter<br />

probleminde olduğu gibi düzensiz ilaç kullanılmasının direnç geliştirilmesine sebebiyet<br />

verdiği bir ortam da var. Yani ne oluyor? Camphylobacterli bir hasta hekime gidiyor, hekim<br />

de etkili olduğunu düşündüğü kinolonu veriyor. Ama hastalığın dirençli bakteriden kaynaklanmasından<br />

hiçbir cevap alınamıyor. Bu durumun yaratıcısı gereksiz yere ilaç kullanımı. Gereksiz<br />

diyorum, çünkü <strong>sağlığı</strong> kaybetmenin parasal karşılığı olamaz. Verim arttırıcı ilaçlar<br />

yüzünden sağlık ekonomik kazanca kurban edilemez. Tavukçuluk sektöründe bu tür olumsuzluklar<br />

ortaya çıktıkça çeşitli önlemler alınmaya çalışılıyor. Avrupa Birliği’nde bu tür verim<br />

artırıcı antibiyotiklerin kullanılmasını yasaklayan kararlar var. Ülkemizde de buna ilişkin çalışmalar<br />

var. Ancak kayıt altında olmayan kısmı gözden uzak tutmamak lazım. Türkiye’de<br />

olumlu gelişmeler de oluyor. Örneğin kalıntı izleme konusunda veteriner araştırma enstitüleri<br />

gayet iyi çalışmalar yapıyorlar. Buralardan elde edilen sonuçlar tavukçuluk endüstrisinde kalıntı<br />

oranlarının düşük olduğu şeklinde. Bu hiçbir kalıntının olmadığı anlamına gelmiyor. Kalıntının<br />

miktarı tüketime sunulmasını yasaklayan sınır değerin üzerinde değil anlamında.<br />

Burada şunu da göz önünde tutmak gerekiyor. Sadece kalıntıyı izlemek ilacın zararlı etkilerinin<br />

takibi açısından yetersizdir. İlaç kalıntısına karşı oluşan direncin de mutlaka takip edilmesi<br />

lazımdır. Gıda maddesi olarak temasta bulunduğumuz ürünlerdeki mikroorganizmalar<br />

acaba bizim <strong>sağlığı</strong>mız açısından tehdit oluşturan antibiyotik dirençli mikroorganizmalar<br />

mıdır? Bunların da araştırmalarının ve takiplerinin sürekli yapılması gerekiyor. Tavukçuluk<br />

sektörü içinde sağlık konusunda büyük titizlik gösteren üretim yerleri bulunmakla birlikte,<br />

dünkü konuşmada ifade edilen Türkiye’deki et üretiminin yüzde 50’lik kısmının kayıt dışı<br />

üretilip tüketildiğini göz önünde bulundurursak kontrol edilemeyen bir şeyin sağlıklı ya da<br />

sağlıksız olduğunu söyleyebilmek çok zor.<br />

İkinci sorunuzda ifade ettiğiniz konuyu bir örnekle açacak olursak: Mesela doğum yapamamış<br />

bir inek düşünün, ona kolay doğursun diye rahmi kastıracak hormon ilaçları, kanamayı<br />

durdurmak için yapılan ilaçlar uygulandıktan sonra, sonuçta da kanama sonucunda kaybedilme<br />

aşamasına gelindiği zaman “hadi mundar olmasın” diye kesilip kasaba satılması söz konusu<br />

olabiliyor. Tabii burada yapılan bir sürü ilaç var. Ne arınma süresi var, ne bunların insan<br />

ve <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> üzerinde yaratacağı zararlar düşünülüyor. Doğrudan kasaba satılıyor ve bu<br />

kaçak et olarak maalesef sofralarımıza geliyor. Devlete ya da hükümetlere burada düşen görev<br />

bu tür hayvanları tazminat kapsamına alarak bunların satışını önlemek. Eğer olayın oluşumu<br />

süreci içerisinde herhangi bir kabahat ya da suç yoksa bu hayvanın tazminatını devlet ödeyecek<br />

ve sonuçta onun soframıza gelmesine engel olunacak. Ama maalesef böyle bir düzenleme<br />

yok. İlaç dozunun maksimum olduğu, tedavinin son aşamasında mundar olmasın diye kesilen<br />

hayvan sofralarımıza geliyor. Ve bu ilaç kalıntıları sunumda anlattığım tüm tehlikeleri içeriyor.<br />

Dinleyici: Konuşmalarınızda devletin görevleri arasında saydığınızda en önemli olan şey<br />

denetimsizliktir. Bu alanda bir denetim yok. Damızlık birlikleri var. Bunlar üreticiye satış yapıyorlar<br />

ya da üretici gidip başka yerlerden alıyor, bir şekilde tedarikçilerden alıyor. Kendisi<br />

kullanabiliyor. Bu mekanizma içerisinde kurumların görevleri belli olmuş mudur, mesela veteriner<br />

ilaçlarını hangi bakanlık ithal eder? Bunun takibini kim yapar? Kullanım noktasında<br />

aynı bakanlıkta mıdır? Yetki paylaşımı yapılmış mıdır? Bu konuda bir açıklık getirir misiniz?<br />

Veteriner Dr. Kemal Kutlay: Hayvan ilaçlarını ithal ve imal eden firmaları Tarım Bakanlığı<br />

denetlemektedir. Veteriner hekimlikte kullanılan beşeri ilaçları Sağlık Bakanlığı de-<br />

92 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


netlemektedir. Fakat Sağlık Bakanlığı’nın içerisinde bir veteriner teşkilatlanması yok. Ecza<br />

depoları ve eczaneleri Sağlık Bakanlığı denetliyor. Tarım Bakanlığı’nın buralarda denetim<br />

yapma yetkisi yok. Tarım Bakanlığı’nın gıda katkı maddesi adı altında satılan ürünlere ruhsat<br />

vermesi söz konusu. Veteriner ilaçlarını imal ve ithal eden firmaların üretimi, satışa izin<br />

verilmesi Tarım Bakanlığı’na ait. Serbest veterinerlerin muayenehanelerini Tarım Bakanlığı<br />

denetliyor. Şimdi birbirinden kopuk iki tane sistem var. Sağlık Bakanlığı’nın ve Tarım Bakanlığı’nın<br />

denetlediği alanlar, Hatta son kullanıcı bazında, izleme bazında da aynı şekilde.<br />

Gıda zehirlenmeleri Sağlık Bakanlığı, gıda kalıntı izlenmesi Tarım Bakanlığı’nın bünyesinde.<br />

Kurulu düzenin genel <strong>sağlığı</strong>n korunmasını ve verilerin değerlendirilmesini kapsayacak<br />

şekilde koordineli olmasını sağlamak gerekiyor.<br />

Ekonominin sağlıktan daha fazla önemsendiği ortamlarda sağlıktaki sorunların da çözümü<br />

gerçekleşemiyor. Sonuçta bu sistemlerin düzenli işlememesi durumunda insan <strong>sağlığı</strong>na<br />

zarar vereceği kesin. Hayatın olmadığı bir ortamda parasal anlamda hangi ekonomik<br />

değeri savunacağız, Her şeyden önce insan hayatı önemlidir.<br />

Denetim kargaşasına bir örnek de gıda üretim ve satış yerlerinde yaşanmakta. Buraları<br />

Yerel İdare Kanunu’na göre belediyeler denetlemekle zorunlu, gıda kanununa göre Tarım Bakanlığı<br />

denetlemekle zorunlu. Şu an gelinen nokta mevzuat kargaşası içerisinde denetimlerin<br />

yeterince yapılamadığı bir ortam. Bu ortamdan fayda sağlayanlar da var. Bütün sorunlar<br />

iyi yönetimler tarafından çözülebilir. Denetimsizlikten rant sağlanmasına uygun bir yapı<br />

oluşmuş ve bu bozuk yapı itinayla korunuyor. Ama <strong>sağlığı</strong>n korunmasına yönelik bir düzen<br />

kurulması dendiği zaman adeta orada çok zoraki bir durum var.<br />

Dinleyici: Bir küçük bilgi için soracağım. Bu sistemin oluşmasında veteriner hekimlerin<br />

sorumluluğu ne düzeyde? Ya da gerçekten bu sistemin oluşmasında katkıları seyrederek, biraz<br />

ilgisiz kalarak, süreçlerde sorumluluk almayarak filan böyle şeyler olmuş mudur? Hani biz<br />

kendi alanımızdan biliyoruz. Sağlık alanında hiçbir uygulama hekimin bilgisi dışında olamaz.<br />

Veteriner Dr. Kemal Kutlay: Veteriner hekimler öncelikle hekim olmaları sebebiyle<br />

bu alanda daha fazla sorumlular. Fakat ülkemizde bu tür düzenlemelerin yapılabilmesi için<br />

hekimlerin bireysel bazdaki çalışmaları çok fazla etkili olmayacaktır. Sorunların çözümü<br />

yönünde, kurumsal bazdaki faaliyetler çok önemli role sahip. Maalesef zaman zaman iktidara<br />

gelenler mesleki kurumların giderek etkisizleştirilmesi, güçsüzleştirilmesine yönelik<br />

bir anlayışa da sahip olabiliyorlar. 1954 yılında çıkartılmış, 6343 sayılı yasaya göre gayri<br />

yasal bir şekilde, sadece ticari kaygıyla ilaç satışı yapan veteriner hekime mesleki etik ve deontoloji<br />

bazında haysiyet divanlarının verebileceği maksimum para cezası komik denecek<br />

miktardadır. Düzeltilebilecek bir husus, yıllardır düzeltilmiyor. Meslek etiğinin dışındaki<br />

uygulamalara verilecek cezaların caydırıcılığı kalmıyor. Yasa koyucu da nihayetinde 1954<br />

yılında çıkartmış olduğu yasada gerekli değişiklikleri yapmalı. Hatta bunları kabahat bazından<br />

da çıkartarak, suç bazında cezalar verecek düzenlemeler yapması gerekiyor.<br />

Türkiye’deki birçok meslek grubunda olan şey veteriner hekimlikte de olmuş durumda. Bir<br />

plan uygulanıyor Türkiye’de. Buna piyasa ekonomisi deyin, neo-liberal yaklaşım deyin, bu<br />

planın uygulatıcıları 50 yıl öncesinde olduğu gibi ilaçta reklam yasak olmasına rağmen, bu<br />

alanı boş bularak başlamışlar. Yani yasalarca yasak olan bir uygulama yoğun olarak günümüzde<br />

de kahve köşelerinde köy pazarlarında, hayvan çiftliklerinde ilaç reklamı yaparak devam etmekte.<br />

İlaç reprezantları gidip veteriner hekime tanıtım yapacağı yerde, girer bir kahve köşesine,<br />

orada köylülere “bakın bu ilaç geldi, bunu kullanırsanız bütün sorunlarınız bitecek” diye<br />

malının reklamını yapar. Çeşitli promosyonlarla satışını artırmaya çalışır. Bu yapı sonuçta ve-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

93


teriner ilacını ticari bir boyuta getirmiştir. Planı yapanlar ve planın parçası olanlar vardır. Tabii<br />

bütün hekimler için geçerli değil bu. Ama maalesef bizim meslek grubumuz içerisinde bu planı<br />

yapanlara figüran olarak planın parçası olanlar da yok değildir. Meslek örgütlerinin güçlendirilmesi<br />

halinde yasalarda demin bahsettiğim hususlar değiştirilebilir, meslek dışı bu davranışlar<br />

engellenebilir. Yönetimlerin bunu benimsemesi, istemesi lazım. Her şeyin ticaret üzerine,<br />

para kazanmak üzerine, ekonomiyi geliştirmek üzere kurgulandığı ortamlarda insan hayatının<br />

değerini sorgulamak gerekiyor. Bu <strong>kurultayı</strong>n da bu anlamda çok büyük önemi var.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Teşekkür ediyorum. Süremizi çok aştık. Peki buyurun.<br />

Dinleyici: Ben Kemal Bey’i bu güzel sunumundan dolayı tebrik ederim. Gerçekten çok<br />

önemli bir konu. Kalıntılar özellikle mikro organizmalardaki dirençle beraber olarak takip<br />

edilmekte. Türkiye’de sırf kalıntı olarak ele alınmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla Kemal<br />

Bey’in de o şemada gösterdiği Sağlık ve Tarım Bakanlığı arasındaki koordinasyon yetersizliği<br />

çok önemlidir. ABD 1955’li yıllarda direnç kazanmaya başladığı zaman, hastane enfeksiyonları<br />

ortaya çıktığında üzerinde durmuş ve yıllarca araştırma yapmış bu konuda.<br />

86’da hayvanlarda antibiyotiğin yeme katılarak yatıştırıcı amaçla kullanılması yasaklanmak<br />

istenmiştir. Çok otorite bir kuruluş olmasına rağmen, yine o ülkedeki neo-liberal kapitalist<br />

çevreler bunu engellemişlerdir. Geçen sene Antalya’da Veteriner Mikroloji Kongresi yapıldı.<br />

Yine bu konuda bir tebliğ sunuldu. Orada bir hocamız konuyu daha detaylı anlattı bize.<br />

Geçen yıl itibariyle Amerika’da yemlerin içerisine ilaç katılması yasaklandı. Ancak ve ancak<br />

çok özel bir durum olması halinde veteriner reçetesiyle o ilacın kullanılarak izlenmesi, ilacın<br />

vücuttan atılma süreci gerçekleştikten sonra hayvanı kesime sunulması öngörüldü. Yine<br />

tavukçuluk sektörüyle ilgili şunu söyleyebilirim: Besni’den yetkililer geldi. Orada söyledikleri<br />

şu: Amerika sistemi, sektör gelişmelerini çok iyi takip ediyor. En ufak bir hata kendilerine<br />

çok büyük bir bedel olarak geri dönüyor. Kendileri ilaç kullanımını çok iyi takip<br />

ettiklerini, veteriner olmadan kesinlikle müsaade etmediklerini söylüyorlar. Bunun dışında<br />

kontrol dışı uygulamalar var, biraz önceki soruda olduğu gibi. İlacı uyguluyorsunuz, hayvan<br />

kötü duruma geliyor, mundar olmasın diye kesiyorsunuz, sonra soframıza geliyor. Burada en<br />

büyük üzerinde vurgulanması gereken konu uluslararası salgın hastalıklarda üzerinde durduğu<br />

ve yayınladığı biyolojik afet olarak değerlendirdiği bir yayındır. Mikrobiyal direnç<br />

özellikle zoonoz etkenler üzerinde muazzam gelişmektedir. Bunların içerisinde ekololi<br />

O150H7 hayvanlar da mevcut. Kurban bayramının da önümüzdeki süreçte gerçekleştiğini<br />

düşünürsek sokakta kesimler meydana geldiğinde genelde O150H7 meydana geldiğini hayvan<br />

dışkısıyla dışarı mikroorganizma ile aktığında Sağlık Bakanlığı’na bu konuda bir makale<br />

hazırlamıştım, bu konuda bir çalışmanın yapılmadığı karşımıza çıkıyor. Bu konuda<br />

özellikle hastanelerin, tıp fakültelerinin, sağlık kuruluşlarının ishal vakalarını tiplendirme<br />

yapılarak detayına inmesi ve araştırma yapması da büyük önem arz ediyor. Çünkü ABD’de<br />

yılda 70 bin kişi ekoliye yakalanıyor. Bundan da 5 bin kişiye yakını hayatını kaybediyor.<br />

Yıllık maliyeti 500 milyon dolar. Teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Teşekkür ederiz.<br />

94 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Taslağı<br />

Neyi Amaçlıyor?<br />

Eczacı Zafer KAPLAN<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Şimdi oturumun ikinci bölümü için <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası<br />

adına “Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Taslağı Neyi Amaçlıyor?” konulu oturumumuz<br />

başlıyor. Sayın Eczacı Zafer Kaplan’ı rica ediyorum. Buyurun efendim.<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Sayın Başkan, değerli konuklar hepinizi selamlıyorum. <strong>İstanbul</strong><br />

Sağlık Meslek Odaları Koordinasyonu’nun hazırlamış olduğu kurultaydan dolayı kendilerini<br />

kutluyorum, teşekkür ediyorum. Kemal Bey veteriner ilaçlarla ilgili Türkiye’deki sistemi,<br />

kaos olarak tanımladı, işte Sağlık Bakanlığı’yla Tarım Bakanlığı arasındaki<br />

koordinasyonsuzluk ve tabii onun sonucu olarak da insan <strong>sağlığı</strong>nı, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı olumsuz<br />

etkileyen bir tablo ortaya çıktı. İşte bu tablo sona eriyor Türkiye’de. Çünkü soruların<br />

cevabını verecek olan Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında<br />

Kanun Taslağı şayet, verilen takvime göre 2008’in Mayıs’ına kadar, yasalaşırsa bu kaos ortadan<br />

kalkacak. Artık veteriner ilaçlarda ve beşeri ilaçlarda ciddi para harcama yetkisi olan,<br />

ciddi kaynaklara sahip, bağımsız, özerk bir kurum tarafından hem hayvanlarımızın <strong>sağlığı</strong><br />

hem insanlarımızın <strong>sağlığı</strong> güvenceye alınacak Türkiye’de.<br />

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Taslağı’nın<br />

2007-2013 Avrupa Birliği mevzuat takvimine baktığımız zaman, Mayıs 2008’de yasalaşması<br />

bekleniyor. Bu taslak, Türkiye’de adına sağlık reformu denilen o büyük dönüşümün ilaç<br />

alanındaki aşağı yukarı son adımlarından biri olacak. İşte bizden sonra burada bir tartışma<br />

yaşanacak, ilaçtaki o reform, dönüşüm, arkadaşlarımız tartışacaklar, bizler izleyeceğiz. Görünen<br />

o ki o dönüşümün aşağı yukarı %70’i tamamlandı Türkiye’de. İlaç alanındaki son<br />

adım da işte bu İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu olacak ve onun yanında da reçetesiz ilaçların<br />

sınıflandırılması ve OTC dediğimiz ve ilacın reklamını içeren bir yasa taslağıyla beraber<br />

yine aynı takvim içerisinde gerçekleşecek ve o reformun ilaç alanındaki son adımları atılmış<br />

olacak. Kısaca özetlenirse, bu taslak ilacın liberalleştirilmesinin son noktasını koyacak; yani<br />

serbestleştirilmesini. İşte o neo-liberal küreselleşmenin Türkiye’deki hemen birçok sektörde<br />

dayattığı serbestleşme, liberalleşme ilaç alanında da gerçekleşecek. İlaç üzerindeki devletin<br />

denetimi, görev, yetki ve sorumluluğu bitecek, onun yerine –biraz sonra tanımlamaya çalışacağım–<br />

bu Kurum’a geçecek bütün bu görev, yetki ve sorumluluk. Biraz kurul veya kurum<br />

diye ifade ettiğimiz, Kadriye Hanım’ın da soru yönelttiği, bu kurul meselesini biraz tartışmak<br />

gerekiyor. Yani devletin kendi görev, yetki ve sorumluluğundan vazgeçip devrettiği bu<br />

bağımsız kurullar ne menem şeydir, onlara da bakmamız lazım.<br />

Şimdi Türkiye’de bunun örnekleri var. Türkiye’deki milli gelirin aşağı yukarı %65’ini<br />

realize eden yaklaşık 9 sektör bu kurullar tarafından düzenleniyor, yönlendiriliyor, mevzuatı<br />

belirleniyor. Birkaç tane saymak gerekirse, YÖK bunların başında, en eskileri de o herhalde.<br />

İşte Serbest Piyasa Kurulu, Enerji Piyasaları Düzenleme Kurulu, Bankacılık Denetleme ve<br />

Düzenleme Kurulu, TMSF, Şeker Kurulu, Tütün Kurulu, Rekabet Kurulu ve en son, inanılmaz<br />

bir adım attılar, Su Kurulu’nu kurdular. Bütün bunlar bağımsız, özerk, devletin sorumluluğundan<br />

çıkartılmış alanlar, bir başka ifadeyle sektörler. Şimdi Su Kurulu çok ilginç. Son<br />

dönemde işte iklim değişikliği, kuraklık gündeme gelince bu daha da önem kazandı. Dereler,<br />

akarsuların rejimiyle ilgili devletin kamusal sorumluluğu çok önem kazandı ve tam da<br />

o noktada Su Kurulu icat edildi, onun hazırlıkları şu anda görülüyor. O akarsuları, dereleri,<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

95


çayları işte hem enerji anlamında hem diğer anlamda değerlendirmek, kısaca özelleştirerek<br />

rasyonel bir şekilde kullanımı gündeme geldi.<br />

Amerika’da Richard Parsons diye bir adam var, bu adam başkanlara, Amerikan başkanlarının<br />

bir-iki tanesine danışmanlık yapmış, kendisi zenci. Bu danışmanlık fonksiyonu da<br />

daha ziyade Amerika’daki zenci insanların işsizlik sorunu, sosyal haklarıyla ilgili çalışmalarla,<br />

projeler üreterek kendini tanıtan bir adam. Bir nevi medya olarak kurmuş kendisini. İşte<br />

o şöyle tanımlıyor bu kurulları, diyor ki, “Bir dönem hayatımızı kiliseler düzenleyip belirliyordu,<br />

ardından devletler bu işi yapmaya başladı, bugünlerde ise çok uluslu şirketler ve<br />

bağımsız kurullar hayatımızı denetlemeye, düzenlemeye başladı.”<br />

Biz tekrar İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasası’na dönersek, şimdi bu yasanın gerekçelerine<br />

bakalım. İlaçla ilgili bir yasa, tıbbi cihazı işin içine katıyor, veteriner ilaçları işin içine<br />

katıyor, bitkisel ilaçları işin içine katıyor, gıda takviyesi diye reçetesiz her dükkânda satılan<br />

ürünleri katıyor. Tabii böyle baktığınız zaman tek bir çatı altında tüm bu ürünlerin bir araya<br />

gelmesi olumlu gibi görünüyor. Beşeri olanlar Sağlık Bakanlığı’nın, veteriner ilaçlar da<br />

Tarım Bakanlığı’nın sorumluluğunda Türkiye’de şu anda. Tek çatı altına geliyor ve kanunun<br />

gerekçelerine baktığımız zaman şunlar görünüyor: Yeni ilaçların geliştirilmesi bugünkü İlaç<br />

ve Eczacılık Genel Müdürlüğü yapısıyla mümkün değildir. Finansal yetersizlik, yeterli sayıda<br />

uzman istihdam edilememektedir. İdari ve ekonomik özerklik olacağı için sözleşmeli<br />

personel çalıştırılacaktır buralarda. İşleyişte bir rahatlık olacaktır, bu sözleşmeli personel<br />

çalıştırıldığı için. Bir başka gerekçe; Avrupa Birliği bu yasanın çıkarılmasını ısrarla istiyor.<br />

2003 ve 2005 yıllarında bu doğrultuda resmi taleplerini bildirmişler, bizim Devlet Planlama<br />

da bu doğrultuda destekleyici görüş bildirmiş. İlaç sektörünü ve ilaçları denetleyip yönlendirecek<br />

bilimsel standartlar bugün Sağlık Bakanlığı’nda yoktur, gerekçelerden bir başkası.<br />

Yine ilaç, bitkisel ilaçlar, gıda takviyeleri, veteriner ilaçlar, medikal ürünler hepsi bir tek<br />

kurul tarafından düzenlenip denetlenecektir ve daha bir akılcılık ortaya çıkacaktır. Bir başka<br />

gerekçe, ilaç ruhsatları daha kısa sürede verilecektir Türkiye’de. Bugün en geç 210 günde<br />

verilen bir ilaç ruhsatı bu yasa gerçekleştiği zaman herhalde birkaç hafta içerisinde, başvuran<br />

her firmaya, yerli veya yabancı, ruhsat verecektir. Burada bir bilgiyi sizlerle paylaşmak<br />

istiyorum. 2007 yılının ilk 8 ayında, Ağustos’un sonuna kadar, Türkiye’de 500 adet yeni ilaç<br />

ruhsatı verildi. Bunu formlarıyla beraber hesaba kattığınızda yani ampul, tablet vesaire formuyla<br />

1000 adet ilaç yaklaşık, pazara girdi. Türkiye, aşağı yukarı 30-40 sene, yaklaşık 3000-<br />

4000-5000 kalem ilaçla <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı götürürken son 8 ayda 1000 adet ilaç girmiş oldu<br />

pazara ve bunların hepsi son derece pahalı ilaçlar. Yabancı sermayenin egemen olduğu bir<br />

pazardan söz ediyoruz ve çok pahalı ilaçlardan söz ediyoruz.<br />

Şimdi yasanın gerekçeleri bunlar. Böyle bir kurumun görev ve yetkisi bir bakanlık düzeyinde<br />

ama sorumluluk sıfır noktasında aşağı yukarı. Düşünün ki Sağlık Bakanı, bugün<br />

ilaçtan birinci derecede sorumlu olan sağlık otoritesinin başındaki siyasi kişi, ilaçla ilgili bir<br />

meselede bu kurumla ters düştüğü zaman ancak dava açabilecek. Başkanını görevden alamıyor,<br />

yönetim kurulunun hiçbirini görevden alamıyor, sadece Danıştay’a açabiliyor dava.<br />

Elbette ki her vatandaşın olumsuz uygulamadan mağdur olduğu zaman dava açma hakkı<br />

var, Sağlık Bakanı’nın da bunun dışında fazla bir yetkisi yok bu kurumla ilgili. Bakınız 2005<br />

yılında Türkiye’deki %65 sektörü denetleyen sözünü ettiğim kurulların yasası görüşülürken<br />

orada bakanlara dava açma yetkisi tartışılıyor, karşı çıkıyorlar. Efendim, özerkliğe, bağımsızlığa<br />

müdahale olarak değerlendiriliyor ve bakana bu yetki, dava açma yetkisi büyük tartışmalar<br />

sonucunda verilebiliyor nihayet.<br />

Şimdi kurumun görev ve yetkilerine baktığımız zaman, Türkiye’de ilaçla ilgili tüm mevzuatı<br />

düzenleyecek. İlaçların imalatını, ithalatını, ruhsatlandırılmasını, fiyatını, dağıtımını,<br />

96 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


kullanımını belirleyecek, bu süreçlere dair usul ve esasları belirleyecek. İlaç haline gelmemiş<br />

kimyasalları, burası çok önemli, Türkiye’de insanlar üzerinde yapılacak olan klinik araştırmaların<br />

usul ve esaslarını belirleyecek, izinlerini verecek ve denetleyecek. Bu, Türkiye için<br />

son derece tehlikeli bir yaklaşımdır. Klinik araştırmalar Türkiye’de uzun yıllar hiçbir prosedüre<br />

bağlı olarak yapılmadı, bugün de büyük bir başıboşluk vardır. Sonuçlarını takip edip,<br />

insanların o klinik araştırmalar sonucunda ne gibi sonuçlarla karşılaştıkları ölçülememektedir.<br />

Bir başka görev yetkisi, ilaçlarla ilgili uluslararası düzeyde sözleşmelerde, toplantılarda<br />

politikalar belirlemek üzere Sağlık Bakanlığı’na danışmanlık yapmak, önerilerde bulunmak<br />

ve bu işleyiş için de yabancı uzman istihdam etmek. Kurulun görev ve yetkileri bunlar.<br />

Sorumluluk noktasına geldiği zaman demin de sözünü ettiğim gibi hiçbir kuruma karşı<br />

sorumluluk yoktur. Bugün Sağlık Bakanlığı’nın İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü dahil, diğer<br />

daire başkanları dahil, söz konusu olan bürokratik sorumluluk bu kurumdaki görevli hiçbir<br />

çalışanda olmayacaktır ve bugün Sağlık Bakanı için söz konusu olan siyasi sorumluluk da<br />

bu kurumun başkanı için söz konusu değildir. Bir-iki örnek vererek bu sorumluluk meselesindeki<br />

önemi anlatmaya çalışıyorum.<br />

İki yıl önce, 2005 yılının sonuydu, Türkiye’de Roche İlaç Firması’nda bir skandal ortaya<br />

çıktı. Bunu hatırlayanlarınız şüphesiz olacaktır, o zamanki parayla 4-5 milyar, değerindeki<br />

ilaç özel bir depoya, özel bir hastaneye 130 liraya satılırken, birim fiyatından söz ediyorum,<br />

Sosyal Sigortalar Kurumu’na 320 liraya satıldı. 4-5 milyar dolarlık cirodan, yanlış bir ifade<br />

kullandım. Yani özel bir hastaneye pazarlık sonucu 120 liraya satılan bir ilaç, Sosyal Sigortalar<br />

Kurumu’nun o günkü hastanesine 320 liraya satılmıştı. Arada çok ciddi bir fark var ve<br />

yıllarca devam etmiş bu alışveriş, trilyonları bulan bir alışveriş. En sonunda Roche firmasının<br />

kendi içinden üst düzey bir yönetici bunu savcılığa ihbar etti, hatta o zaman <strong>İstanbul</strong><br />

Tabip Odası’yla da bu girişimini paylaştı, bizimle de paylaştı ve bugün hâlâ o dava devam<br />

ediyor. Bugün o davada bugünkü İlaç Eczacılık Genel Müdürü dahil, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun<br />

ilaç ve sağlıkla ilgili üst düzey bürokratları ağır cezada yargılanıyorlar. Eğer böyle<br />

bir kurum o tarihte Türkiye’de olsaydı, böyle bir dava açılamazdı. Çünkü böyle bir sorumluluk<br />

yok. En fazla, bu uygulamadan mağdur olan bir vatandaş veya bir kurum Danıştay’a<br />

iptal davası açabiliyordu. Bu kurumun yasası onu gerektiriyor çünkü.<br />

Bir başka örnek, ilaçla ilgili tüm denetim ve düzenlemeleri yapacak olan bu kurum eğer<br />

Türkiye’de olsaydı bakın şöyle bir skandal da yaşanmayacaktı. Yine bundan aşağı yukarı<br />

bir buçuk-iki sene önce Sağlık Bakanlığı’ndan 20 tane biyoeşdeğerlik raporu sahte çıktı. Biyoeşdeğerlik,<br />

ne olduğunu elbette biliyorsunuz, orijinal bir ilacın eşdeğeri olarak üretilen<br />

yerli veya yabancı bir firma tarafından, orijinal ilaca eşdeğer olup olmadığını kanıtlamak<br />

üzere biyoeşdeğerlik çalışması yapılır. Bu çalışmayı yurtdışında yaptıran, kendi ilaçlarıyla<br />

ilgili, 20 tane anlı şanlı firmamızın raporları sahte çıktı ve bu raporların sahte olduğunu o<br />

günkü Sağlık Bakanlığı’nın Biyoeşdeğerlik Komisyonu’nu oluşturan, çoğu farmakoloji profesörü,<br />

yakaladılar ve Sayın Bakana dediler ki, “Büyük bir sahtekarlık vardır, bunu hallediniz.”<br />

Aylar geçti, hiçbir girişim olmadı, bu komisyonu oluşturan akademisyenler istifa etti<br />

Türkiye’de. İşte o noktada basına yansıdı ve bir müddet sonra da İlaç Eczacılık Genel Müdürü<br />

görevden alınmak zorunda kalındı ve işte bu kurum eğer iş başında olsaydı, ilacı biyoeşdeğerlik<br />

çalışmasıyla ilgili denetleme, düzenleme, o sertifikayı verme görevi bu<br />

kurumun elinde olacaktı ve böyle bir skandal Türkiye’de asla su yüzüne çıkmayacaktı.<br />

Bu kurumun kaynaklarıyla ilgili bilgi vermek istiyorum. Bir kere kurum bütçesi döner<br />

sermayeye dayanıyor. Döner sermaye kaynakları, tabii ilk kuruluşta Hazine’den bir pay alarak<br />

bu kurum kuruluyor, daha sonra, kurumun ikinci kaynağı, vereceği hizmetler karşılığı<br />

alacağı harç. Yani bu kurum bir ilaç ruhsatı verirken harç alacak, satış ruhsatı verirken harç<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

97


alacak, klinik araştırma yapan bir firma başvurduğu zaman harç alacak vesaire. Bir başka<br />

kaynak, ilaç ve tıbbi ürün olarak Türkiye’de üretilecek veya ithal edilecek tüm ürünlerin<br />

binde beşini geçmeyecek şekilde bedel alacak, üst sınır binde-beş. Şimdi, Türkiye’deki beşeri<br />

ilaçlara baktığımız zaman 11 milyar dolar. Bu büyüklükte bir pazardan binde-beşe ulaşan<br />

bedel alınacak. Hakikaten çok ciddi bir kaynak olacaktır ve en son; bu döner sermaye<br />

kuruluşunun kaynağına baktığımız zaman; gerçek ve tüzel kişilerden alınacak olan bağışlar.<br />

Şimdi soru şu; böyle bir kuruma kim bağış yapar? Elbette ki bu kuruma ruhsat almak üzere<br />

başvuran ilaç firmaları bağış yapacaktır, işi olanlar yapacaktır ve burada da bana göre etik<br />

olmayan, soysuz bir yaklaşım söz konusudur.<br />

Sağlık Bakanlığı’yla İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü’nün yetersizliğinden hareket ederek,<br />

bilimsel standart yetersizliğinden hareket ederek gerekçelendiren bu yasanın aslında<br />

temel amacı ilacı kamu denetiminden çıkarmaktır. Bir başka amacı, eczacıdan koparmak, soyutlamak<br />

ve yabancılaştırmaktır. Çünkü ilaç kurumu, ilaçla ilgili hemen her türlü detayı zikreden<br />

bu kurum eczacı lafını geçirmiyor, eczacı lafını zikretmiyor. İlacın nerde satılacağıyla<br />

ilgili maddeye baktığınız zaman “ilaç satış yerleri” diye bir ifade kullanıyor. Türkiye’de ilaç<br />

nerede satılır? Cumhuriyet’in kuruluşundan beri bu tanımlanmıştır, 1262 sayılı yasada tanımlanmış,<br />

6197 sayılı yasada tanımlanmış, 6643 sayılı yasada tanımlanmış, 984 sayılı Depoculuk<br />

Yasası’nda tanımlanmış... Yani ilaçla eczacıyı yan yana getirmeyen ve asla eczane<br />

lafını ifade etmeyen bir yasadan söz ediyoruz.<br />

Şimdi kamu denetiminden nasıl çıkarılıyor? Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu 3/k bendini<br />

kaldırıyor, bu 3/k bendi, ilaç, aşı, serum vesaire tüm bu nitelikteki ürünlerle ilgili Sağlık<br />

Bakanlığı’nın sorumluluğunu tanımlayan, yetki, görevini tanımlayan bir madde, işte bu<br />

kaldırılıyor. Bir başka kurtarılmasının yolu, Hıfzıssıhha Kanunu’nun 2/d maddesini kaldırıyor.<br />

Sağlık Bakanlığı’na müracaat eden bütün ilaçların, müstahzarların hatta pazara çıktıktan<br />

sonra onların pazar kontrolünü yapmakla sorumlu kıldığı kamu kurumu Refik Saydam<br />

Enstitüsü; ve işte onun 2/d maddesini kaldırıyor. 2/d maddesi de Hıfzıssıhha’nın bu ilaçlarla<br />

ilgili denetim ve ruhsatlandırma aşamasındaki analizlerini tanımlayan, o görevi veren madde.<br />

Bir başka mesele, ilacı eczacıdan koparmanın maddelerini görüyoruz. 1983 tarihli, 181<br />

sayılı Sağlık Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmündeki Kararname’nin<br />

11. maddesini kaldırıyor ve 10/c maddesini kaldırıyor. Bu Kanun Hükmündeki Kararname’nin<br />

11. maddesi, Sağlık Bakanlığı bünyesindeki İlaç Eczacılık Genel<br />

Müdürlüğü’nün kuruluş maddesi. Böyle bir genel müdürlük kurulur, ilaçla ilgili demin yukarıda<br />

saydığım tüm işleri yapar, ruhsatları verir, izinleri verir hatta eczanelerin açılmasıyla<br />

ilgili ruhsatı da bu İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü… İşte o genel müdürlüğü kaldırıyor.<br />

Dolayısıyla Sağlık Bakanlığı’nın içerisinde ilaçla ilgili bürokratik işi yapacak herhangi bir<br />

genel müdürlük kalmıyor.<br />

Şimdi, peki ilacı devletin yetki, görev, sorumluluğundan kurtaracaksınız, eczacının sahipliğinden<br />

yasalarla ona emanet edilmiş ilacı ondan koparacaksınız, peki, nedir beklentiniz,<br />

bu hangi amaca yönelik bir iştir diye baktığınız zaman olay çok açık. Bu son sağlık reformu,<br />

dönüşüm dediğimiz programın uygulanışından bu yana, 2004’ten itibaren ilk defa, <strong>toplum</strong>da<br />

kendini hissettirmeye başlayan dönüşümdür. 2005 Mart’ında Sosyal Sigortalar Kurumu hastanelerinin<br />

devriyle başladı, SSK eczanelerinin kapatılmasıyla başladı ve oradan, o günden<br />

itibaren her yıl Türkiye’de ilaç pazarı nerdeyse ikiye katlanarak geldi. 2004 yılında 4,5 milyar<br />

dolar olan ilaç pazarı, 2006’nın sonuna geldiğinde artık 11 milyar dolara ulaşmıştı. Bu<br />

2007 sonundaki beklenti 13 milyar dolardır. 2015’te 30 milyar dolar olarak planlanmıştır,<br />

bunu ifade ediyorlar çünkü. Şimdi ilaç pazarının 5-6 senede 30 milyar dolara ulaşmasını<br />

nasıl gerçekleştirecekler? Bugünkü devletin, sosyal güvenlik kurumlarının ilaçla ilgili kay-<br />

98 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


gıları, işte sağlık bütçelerinin yetersiz oluşu ve bugünkü bu mevzuatla bu amaca ulaşmaları<br />

mümkün değildir. Hele bizim gibi, işte 30-40 milyar sermayeli veya en fazla 100 milyar sermayeli,<br />

küçük, 30-35 metrekarelik eczanelerde bu tüketimi gerçekleştirmeleri mümkün değil.<br />

O zaman ne yapacaklar? İki engelden kurtulmaları lazım; bir, devletin bu sorumluluğundan,<br />

denetiminden kurtaracaklar, iki, eczacının o yetersiz küçük sermayeyle birlikte sahip olduğu<br />

ilacı ondan kurtarmak. Bu ikisinden kurtardıktan sonra işler çok kolay.<br />

Bir başka beklentileri, onları engelleyen bir başka unsur, şu anda ilacın ruhsatıyla fiyatlandırılması<br />

aynı işlem içerisinde gerçekleştiriliyor. Yani ilacın fiyatı, ruhsat alma aşamasının<br />

bir parçası. Şöyle bir engel oluyor orada, bir ilaç, işte literatür anlamında, tedavi değeri anlamında,<br />

etkinlik, güvenilirlik, kalite anlamında yeterli olabilir ama fiyatı fahiş ise o ruhsatlandırma<br />

komisyonu, “Sizin bu ilacınız Türkiye’de uygun değil” deme hakkına sahip. Fiyat<br />

çünkü o ruhsat sürecinin bir parçası. İşte bu kurum yasasından sonra ilacın ruhsatlandırılmasıyla<br />

fiyatlandırılması birbirinden ayrılıyor. Bir ilacın sözünü ettiğim tedavi değeri, etkinlik,<br />

güvenilirlik, kalite anlamında eğer yeterliliği o komisyondan geçerse, bu kurumun oluşturacağı<br />

komisyondan, fiyatı artık verilmek zorunda olan, son bir prosedür olarak ortaya çıkıyor.<br />

Yani tedavi değeri çok açık olarak kanıtlanmış, ruhsatı almış bir ürüne siz sıkıysa fiyat vermeyin<br />

bakalım! O zaman o günkü gazetelerde, ruhsat almış fakat fiyat almadığı için insanların<br />

<strong>sağlığı</strong>na kavuşamadığından söz eden birçok habere ve köşe yazısına rastlayacaksınız.<br />

Bana göre, sabah Kadriye Hanım’la bunu tartışmaya çalıştım, <strong>Ana</strong>yasa’ya aykırı bir oluşum<br />

söz konusu. Yani insan <strong>sağlığı</strong>nı, <strong>toplum</strong>un sağlık konusundaki güvencesini bu kadar yakından<br />

ilgilendiren ilaçla ilgili parlamento denetimi ortadan kaldırılıyor. Yani <strong>Ana</strong>yasa’da<br />

insanın <strong>sağlığı</strong>nın güvencesinin devlete verilmiş olduğu gerçeği bir tarafta dururken, ilaçla<br />

ilgili her türlü kararı alabilen böylesine bağımsız, özerk, kendi bağış ve kendi kaynaklarını<br />

ilgili sektörden sağlayan bir yapıyla o <strong>Ana</strong>yasa bana göre çelişiyor. Ben Kadriye Hanım’a<br />

onu sordum, o da, “İnceleyeceğim” dedi.<br />

Bakınız, Sağlık Bakanı ilaçla ilgili Türkiye’de bir olumsuzluk olduğu zaman, onun hesabını<br />

vermeli, en azından Sağlık Bakanlığı bütçesi görüşmeleri esnasında herhangi bir parlamenterin<br />

kalkıp soru sormasıyla, eleştirme hakkı var yani parlamento denetimini hayata<br />

geçirme hakkı var. Bir başka hak var, gensoru verebilirsiniz. İlaçla ilgili çok olumsuz bir<br />

tablo ortaya çıkabilir ve Meclis’te bir grup veya parlamenter gensoru önergesi verebilir. Bu<br />

iki olanak da ortadan kaldırılmaktadır.<br />

Benim, aşağı yukarı, bu taslakla ilgili aktaracaklarım bu kadar. Dinlediğiniz için teşekkür<br />

ederim.<br />

(Alkışlar)<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası Eski Başkanı Sayın Zafer Kaplan’a çok<br />

teşekkür ediyoruz. Çok uyarıcı bir konuşmaydı. Tartışma bölümünü açıyorum. Katkıda bulunmak<br />

isteyenler… Buyurun efendim.<br />

Dinleyici: Zafer Bey’e konuşmasından dolayı teşekkür ederim, tebrik ederim, gerçekten<br />

önemli bir konu. Denizli’de neo-liberal politikalarla ilgili 11. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi’nde<br />

detaylı bir açıklama yapıldı. Bu tip süreçlerin gerçekleştirilebilmesi için, Siyasal Bilgileri Fakültesi’nden<br />

gelen öğretim üyesinin söylediği şey şu, “<strong>Ana</strong>yasa değişikliğinin gündeme gelmesi<br />

tesadüfi değildir” der. Yani böyle yasalar öne çıktığı takdirde ne olacak, itiraz edilecek,<br />

şu andaki <strong>Ana</strong>yasa’ya ters gelecek, iptal edilecek, geçersiz kalacak ama öncelikle bu tip yasaların<br />

çıkışının kolaylıkla sağlanabilmesi için <strong>Ana</strong>yasa’nın, sabahtan beri de konuşuluyor zaten,<br />

değiştirilmesi esas alınmakta. <strong>Ana</strong>yasa’nın değiştirilmesi gerçekleştirildikten sonra bu süreç<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

99


arka arkaya başlayacak. Ondan sonra da bizim zaten şahıs olarak, meslek örgütü olarak, diğer<br />

kuruluşlar olarak herhangi bir şekilde itiraz etme hakkımız ortadan kalkmış olacak. Ben sabahleyin<br />

Kadriye Hanım’a bir soru yöneltmiştim: Yani biz burada mücadele yaparken nasıl<br />

bir strateji tayin edeceğiz? Karşımıza <strong>Ana</strong>yasa değişikliği getiriliyor, bugünkü <strong>Ana</strong>yasa’nın<br />

yüzde 80’i değişmiş durumda zaten, yüzde 80’i tekrar ele alıyor, tekrar değiştiriyor, mevcut bu<br />

küresel politikalara uygun bir <strong>Ana</strong>yasa getiriyor karşımıza. Onu değiştirdikten sonra da bu yasaları<br />

getirecek karşımıza, şıkır şıkır hepsi geçecek, kimse de bir şey yapamayacak.<br />

Teşekkür ederim.<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Ben teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Biz teşekkür ediyoruz. Buyurun efendim.<br />

Dinleyici: Şimdi bu kurum, İlaç ve Eczacılık Kurumu Yasası’nın ortadan kaldırmaya çalıştığı<br />

yasalar bence getirmek istediklerinden daha fazla önem taşıyor. İlk etapta bu taslak çıktığı<br />

zaman, 1262 sayılı yasanın ortadan kaldırılmasına çalışıldı. Yürürlükten kaldırılan yasalar<br />

arasında, 1262 sayılı yasa da sayıldı sanki çok önemsiz bir şeymiş gibi. Halbuki 1262 sayılı yasa<br />

ismi haricinde <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı koruyan, bugün de geçerliliğini koruyan bir yasadır. Bu yasa,<br />

Sayın Zafer Kaplan’ın söylediği gibi, ilacın fiyatının uygun olmasını, kalitesinin iyi olmasını,<br />

reklamının yapılamamasını, eczane dışında satılamamasını getirmektedir. İlaçların kontrolünün<br />

yine Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü’nde denetiminin yapılmasını getirmektedir.<br />

Ancak bu yasa ilaç sanayinin hiç işine gelmemektedir çünkü ilaç üzerinde böyle bir denetimin<br />

olmasının sektörün gelişmesini önlediği her zaman ileri sürülür. Çünkü burada denetimler devletin<br />

elindedir. Ancak bu 1262 sayılı yasa bu aşamada kaldırılamadı. Bunda <strong>İstanbul</strong> Eczacı<br />

Odası’nın yapmış olduğu çalışmaların da etkili olduğunu düşünüyorum fakat ilk fırsatta bu yasayı<br />

bir şekilde ortadan kaldıracak çalışmaların yapıldığını biliyoruz. Bu İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun<br />

iyi bir şey getirmekten çok götürmeye yönelik olduğunu düşündüğümüz ikinci bir<br />

madde de, şu anda piyasa denetimi, yeterli ya da yetersiz, ama kanunla verilmiş bir sorumluluk<br />

var, bu sorumluluk –daha güçlü bir şekilde işletilmelidir– Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha<br />

Enstitüsü’ne verilmiştir. Ancak yeni yasayla bu ilaç kontrollerinin özel laboratuvarlarda da yapılabilmesinin<br />

yolu açılacaktır. İlaç kontrol laboratuvarlarının kimler tarafından açılacağını bilemiyoruz<br />

ama burada sermaye birikimi olan kuruluşlar tarafından yapılacaktır diye<br />

düşünüyorum. Yani ilaç sanayisi hem kendi ilacını üretecek hem de piyasa denetimini yapacak,<br />

analizini yapacak, laboratuvarları da kendileri yönetecek diye endişelerim var. Çünkü bu konuda<br />

henüz bir açıklık yok ama bu denetimin devletin dışındaki kurumlara, özel laboratuvarlara<br />

verilmesinin çok sakıncalı olduğunu, tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Katkınız için teşekkürler. Buyurun.<br />

Dinleyici: Şimdi, bu kurumlar için özerk dendi, bir kere özerk değil. Özerkliği şununla geçerli,<br />

sektördeki egemen sermaye güçlerine sorun çıkarmadığı ölçüde özerk. Bir hayli özerk<br />

değil çünkü siyasi iktidar tarafından atanan bir mütevelli heyet tarafından yönetilecek, çok<br />

önemli bu. Başkanından bütün yöneticilerine ağırlıklı kısmını siyasi iktidar atıyor. Bu açıdan<br />

özerk olmayan bir kurum, dediğim gibi sorun çıkarmadıkça özerkliği sürecek. Farklı noktalarda<br />

ters düştüğünde özerkliği tartışılır hale gelebilir. Bir başka paradoks var, onu Sayın Zafer<br />

Kaplan’a sormak istiyorum. Sağlık Bakanlığı’nın yapılandırılması zaten Avrupa Birliği katılım<br />

öncesi programında, AKP’nin programında var. Onun beş ana ekseni var, biri de Sağlık Ba-<br />

100 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


kanlığı’nın yeniden yapılandırılması. Bu yapılandırma süreci işte İlaç Kurumu Yasası’yla birlikte<br />

hayata geçiyor. Bu yapılandırma sürecinde bizim itiraz noktalarımız var sağlık meslek örgütleri<br />

olarak. Garip olan böyle bir şeyin oluşması, kamuoyunda buna dönük bir çabanın olması;<br />

yani bir taraftan, bizim tarafımızdan o değişime ilişkin itirazlar var, bir taraftan da bundan ciddi<br />

yarar uman çevreler de bu değişimi <strong>toplum</strong>sal bir ihtiyaç haline getiriyorlar. Bu paradoksu<br />

çözme noktasında biz zaman zaman geri noktalara çekilip vazgeçtik diyebiliyoruz. Aynı şey<br />

kendi eczacı meslek örgütümüzle ilgili yasaların değişiminde de gündeme geliyor, yıllardır bu<br />

6197 sayılı yasa değişsin diye ısrar ediyoruz, şimdi değişiklik gündemde ama bizim talep ettiğimiz<br />

değişikliklerden tam tersi bir değişimi gündeme getirmek istiyorlar. Eczaneler bu yapılarından<br />

çok farklı noktalara çekiliyor, ihtimaldir ki bu sürecin arkasından zincir eczaneler<br />

projesi hayata geçirilecek. Avrupa Birliği’nde, dünyanın birçok ülkesinde, mesela İsrail’de benzeri<br />

bir gelişme var. Başlangıçta sermaye ile eczanelerin ortaklığıyla başlayan sürecin sonradan<br />

bütünüyle eczane yapısını, yüzde 80’ini değiştirdiğini görüyoruz. Bu noktada yine aynı paradoksu<br />

yaşamaya başlıyoruz, acaba 6197 sayılı yasanın değişiminden vaz mı geçelim diye. Bu<br />

paradoksu nasıl aşacağız Sayın Kaplan, nasıl bir çıkış yoluyla aşmamız gerekir, diye sesli düşünüyorum<br />

ve cevabını arıyorum.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Buyurun Sayın Başkan.<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Bana göre 6197 sayılı, eczanelerle ilgili yasa taslağı en sona bırakılacak.<br />

Yani Türkiye’de ilaçla eczacıyı birbirinden koparmanın çok açık bir amacı var, bunu<br />

artık kimse inkar edemiyor, çok açık görülüyor. İlaç tüketimi işte sözünü ettiğim 30 milyar dolarlara<br />

taşıyabilmenin, kişi başı 300 dolar ilaç harcaması noktasına getirebilmenin yolu, ilacın<br />

liberalleştirilmesi dediğimiz serbestleştirilmesi ve bu tür kurumlar eliyle de her tür düzenlemenin<br />

yapılabilmesi. Eczacı bu işin neresinde? Eczacı bugün ilacın emanet edildiği, Cumhuriyetimizin<br />

kuruluşundaki yasalardan gelen gücüyle hâlâ ilaç üzerinde sahipliği, denetimi,<br />

kontrolü olan bir meslek kesimi. 23 bin tane insandan söz ediyoruz. Bunları bir çırpıda göz ardı<br />

edebilirler. Çünkü yaşadığımız sürece baktığımız zaman bu ülkede yaşayan insanlar, sağlık reformu<br />

dediğimiz, sizlerin biraz sonra tartışacağı dönüşümle ilgili bu ülkenin duyarlı kesimleri<br />

işte Türk Tabipler Birliği, biz eczacılar, kamu sendikaları ayaklandık daha 2003’ün sonundan<br />

itibaren. Ne yazık ki kamuoyunda destek bulacak, yansıma sağlayacak bir kitlesel karşı çıkışa<br />

ulaşamadık. Nitekim bu son, 22 Temmuz seçimlerinde de en fazla kendilerine prim yapacak,<br />

oy devşirecek argüman da sağlık ve ilaçtı. Zaten bunu genel müdür ifade ediyor.“Eczacılar<br />

bizim sağlıktaki dönüşümümüzün hatta sosyal güvenlik reformumuzun mimarlarıdırlar” diye<br />

ilan ediyor. Çünkü 35 milyon sosyal sigortalı, bir anda SSK hastaneleri kapanıp eczaneleri de<br />

kapanınca bizim eczanelerimize yönlendirildiler. Doğrusu o insanların ilaç hizmetini aksatmadık,<br />

bir sürü kaosa rağmen gerçekleştirdik. Dolayısıyla 6197 sayılı yasa, bütün bu ilaçla ilgili<br />

şekillenmeler bittikten sonra, ilacın o serbestleşmesi, devlet denetimi dışına çıkarılması ve<br />

reçetelenme aşamasında da artık özelleşen, özel hastaneciliğin giderek geliştiği bir noktada<br />

gündeme gelecektir. Sizin de ifade ettiğiniz gibi büyük bir ihtimalle ilacı eczane dışına çıkarmaya<br />

çalışacaklardır. Elbette ki o chain pharmacy dediğimiz zincir eczanelerde biz eczacılar<br />

yine çalışacağız ama ücretle çalışacağız. O ücretlendirmenin nasıl olacağını Allah bilir. Dolayısıyla<br />

eczacılarla ilgili gelecek çok parlak görülmüyor.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Teşekkür ediyorum. Toplumdaki genel duyarsızlık burada da<br />

devam ediyor herhalde. Buyurun…<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

101


Dinleyici: Aslında bu son dört buçuk yıllık süreci yaşayanlar ve gözleyenler olarak biliyoruz<br />

ki bu hani Nazi Almanyası’nda sıra kendilerine geldiğinde “Âmin” diyecek kimsenin<br />

olmadığı bir nokta şu anda… Yol ilerledikçe aslında mağduriyetler artıyor şüphesiz ama hâlâ<br />

aslında burada bir kendi alanından kuvvet olmaya çalışan değişik vektörler var ancak bir ortak<br />

yön bulunamadığı için etkili olamadığımız bir noktadayız. En azından aynı zaman diliminde<br />

aynı şeyleri söyler durumdayım bugüne kadar aslında. Cümlelerle olsa bile bunun arkasındaki<br />

sosyal kuvvetlerle, taleplerle gelebilmiş değiliz. Hani kötü olan şey gerçekten ilerleme devam<br />

ettikçe ki, sağlıkta dönüşümün yüzde 70’i tamamlanmıştır dediniz, katılıyorum aslında bütün<br />

alanlar için… Kötü olan bu yol ilerledikçe geriye dönüş zor. Ama ben en azından bu sürecin<br />

2008 yılı itibarıyla, o farklı zamanlarda farklı talepler için ayaklanmış olan insanların artık beraberce<br />

düşecekleri bir çukura doğru ilerlediklerini görüyoruz. Bu programın tamamlanması<br />

sonuç olarak aslında buna yol açacak. Yani diyelim ki kamu kurumlarının tasfiyesi sürecinde,<br />

SSK’nın kapatılması ve SSK eczanelerinin kapatılması sürecinde eczacı arkadaşlarımız kendi<br />

gelirlerinin artmasıyla ilgili bir beklenti içerisine girdiler ve görece olarak yaptılar. Performans<br />

dağıtımıyla birlikte hekimler bu sürecin içerisine girdiler. Gerçekten hani özelin teşvik edilmesine<br />

bu anlamda göz yumdular. Hatta bir çeşit beklenti içerisine girdiler. Benzer bir süreçte<br />

örneğin son yıllarda meslektaşlarımız hâlâ Sosyal Güvenlik Kurumu’nun kendileriyle muayenehanelerinde<br />

bir güvenceyle hizmet satın alabileceği gibi bir beklenti içerisindeydi. Ve<br />

görüyoruz ki sonuçta sermayenin istediği şey herhangi bir meslek grubuna daha iyi yaşam<br />

standardı sunmak değil. Şimdi bugünün Türkiye’sinde altını çizmemiz gereken şey bu. Görece<br />

olarak biraz artma yaşıyor olsak bile nihai olarak getirmek istediği şey, herhangi bir meslek<br />

grubuna daha iyi bir gelecek sunmak değil.<br />

İkinci olarak; söylediniz aslında, bu son seçim sürecinde vatandaş da bu süreci böyle yaşadı.<br />

Gerçekten, orada da bir çeşit, ekonomik programların tahrip edici ilişkilerini sosyal alanda<br />

cemaat ilişkileriyle, sağlık alanında özellikle sürdürülemeyecek ama gerçekten uygulandığında<br />

her insan tarafından hissedilebilecek kolaylıklar sağlayarak yapmışlardı. Hani zor bir<br />

şeydir, insanlara “ilacını kolay alma, yarın, üç gün sonra buna hiç ulaşamayacaksın” demek.<br />

Bunun anlaşılması kolay bir şey değildir fakat bu program özellikle 800’e yakın ilacın geri<br />

ödeme dışına çıkarılması süreciyle beraber hızla görüyoruz ki vatandaş açısından da gerçekten<br />

o 3 yıllık sürecin sonu gelmeye başlıyor. Burada geriye bir şey kalıyor. Bizim nasıl bir<br />

maharetle bu farklı sorunları farklı zamanlarda yaşayan, bu sorunun çözümü için az ya da çok<br />

kuvvet ortaya koyan insanlar arasında bir vektörel yön ortaklığı yapabileceğimize aslında<br />

bugün en azından daha yakınız. Ama bu bir ayrı maharet. Siyasi partilerin, meslek örgütlerinin,<br />

sendikaların, dolayısıyla bu programdan zararı olabilecek pek çok <strong>toplum</strong> kesiminin o<br />

şey içerisinde yönlendirilmesini gerekli kılıyor, diye düşünüyorum. Teşekkür ederim.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Ben teşekkür ediyorum. Buyurun sayın başkan…<br />

Dinleyici: Hakikaten bu kurul birçok yönüyle korkutucu. Ben yeni bir şey öğrendim.<br />

Şimdi 93 ya da 94 yılında yayınlanmış bir ilaç araştırmaları yönetmeliği var. Ve bu ilaç araştırmaları<br />

yönetmeliği, ilaç statüsünü kazanmış olan maddelerin nasıl araştırılacağını belirtir<br />

ve bunun için de eğitim hastanelerinde kurulan yerel kurullar vardır. Bir de Sağlık Bakanlığı’nda<br />

kurulan merkezi kurul vardır. Ama bu yasa tabii ki sadece ilaç statüsünü kazanmış<br />

maddeler için yapılan düzenlemedir. Şimdi Sayın Zafer Kaplan’ın söylediği şeyde bu yeni<br />

kurul ilaç statüsü kazanmamış bitkisel kökenli bir takım maddelere de araştırma izni vermekle<br />

yetkili kılınıyor ki, ben uzunca süre çalıştığım kurumun araştırma kurulu başkanlığını<br />

yaptım, o zaman Sağlık Bakanlığı’na defalarca sorduk, yani bunlara nasıl karar vereceğiz,<br />

102 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


diye. O zaman Sağlık Bakanlığı bu yetkiyi yerel etik kurullara bırakmıştı. Ama şimdi gözüküyor<br />

ki bu kurula bu yetkiyi bırakılıyor. Bu da tabii ciddi olarak Türkiye’nin bir denek <strong>toplum</strong><br />

olma tehlikesini getiriyor. Bu kurul nasıl oluşuyor. Bu kurul bu verilen işleri yürütürken<br />

ne tür organlar oluşturacak, böyle bir şey var mı? Benim sorum bu, teşekkür ederim.<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Şimdi efendim, kurumun tanımı, görev ve yetkileri, madde 3 (e)<br />

bendine geldiğimiz zaman şu ifadeyle karşılaşıyoruz: Kurum görev ve yetki alanına giren<br />

ürünlerin güvenilirlik ve etkinliğini araştırmak için uygulanacak klinik araştırmalara başlama<br />

iznini vermek, kontrolünü yapmak ve gerektiğinde izni iptal etmek. Böyle bir cümleyle<br />

klinik araştırma…<br />

Dinleyici: Bunu hangi organıyla yapacak?<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Elbette, onun bir daire başkanlığı var. Hizmet birimleri başlığıyla bir<br />

daire başkanlığı, o başlık altında o görevi tanımlamış bir daire başkanlığını gerekli düzenlemeler<br />

yapmak üzere görevlendirilmesini yapmış. Yani bu kurumun görevi, klinik araştırmalara izin<br />

vermek, denetlemek vesaire… Hakikaten bu son derece tehlikeli ve dehşet verici bir durum.<br />

Dinleyici: Sayın başkan, Hüseyin Bey de söyledi, dişhekimleri de bir yerde bunun nasibini<br />

alacaklar. Şu anda muayenehanelerdeki durum malum, sosyal güvenlik yasasında,<br />

yeni gelen yasada muayenehanelerin devre dışı bırakılması düşünülüyor. Bütün bunları düşünerek,<br />

yeni gelen bu kurumun üzerinde tıbbi cihazlar da var. Dişhekimliği cihazları için<br />

ve dişhekimliğinde kullanılan ilaçlar için ne var onda gelebilecek olan?<br />

Ecz. Zafer Kaplan: Elbette ki dişhekimliğinde sizlerin kullandığı tüm enstrümanlar,<br />

aparatlar bu yasanın yetkisi altında olacaktır. Şu anda, bildiğiniz gibi, Türkiye’de medikal<br />

malzeme dediğimiz bu tür enstrümanlarda bir standart yoktur. Onun sorumluluğunu taşıyacak<br />

meslek grubu ortada yoktur. Yani şu Cerrahpaşa’nın etrafına baktığınız zaman yüzlerce<br />

medikal dükkân görürsünüz. Ve belki ilköğretim mezunu olmayan birisi oradaki o ürünleri pazarlamakta,<br />

işte buradaki servislerden çıkan reçeteleri karşılamaktadır. Hatta onlar geceleri ilaç<br />

da satıyorlar korsan bir şekilde, nöbetçi eczane olmasına rağmen. Bu kronik bir hastalık. Şu<br />

anda hiçbir şekilde standardı, yönetmeliği, yasası olmayan medikal malzemelerde böyle bir<br />

kurumun çatısı altında daha rasyonel, daha güven verici bir düzene geçileceği beklenti içerisinde.<br />

Ama doğrusu sizin o sorunuzla ilgili, kullandığınız aletleri bu kurum belirleyecek.<br />

Dişhekimi Kadir Öğüt: Başka katkı sunmak isteyen? Peki, bu ikinci oturumu da kapatıyorum.<br />

Bir kısa ara verilecek. Saat 2’de başlıyoruz.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

103


PANEL: Neo-Liberal Politikalar ve Sağlıkta<br />

Dönüşümün Toplum Sağlığına Etkisi<br />

OTURUM YÖNETİCİLERİ: Dr. Ayşegül BİLEN<br />

Veteriner Hekim Seyhan ÖZAVCI<br />

Sunucu: Kurultayın bu bölümü bir panelle devam edecek. Paneli, <strong>İstanbul</strong> Tabip Odası Yönetim<br />

Kurulu üyesi Doktor Ayşegül Bilen ve <strong>İstanbul</strong> Veteriner Hekimler Odası Genel Sekreteri<br />

Sayın Seyhan Özavcı yönetecek. Panelde neo-liberal politikalar ve sağlıkta dönüşümün<br />

topum <strong>sağlığı</strong>na etkisi konuşulacak. Konuşmacılar; Veteriner Hekim Fevzi Karaağaç, Dişhekimi<br />

Ahmet Gürbüz, Eczacı Rafet Şahin ve Doktor Osman Öztürk. Oturum başkanlarını ve değerli<br />

konuşmacıları yerlerine davet etmek istiyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

Dr. Ayşegül Bilen: Değerli katılımcılar, <strong>kurultayı</strong>mızın son oturumuna hoş geldiniz. Pazar<br />

günü öğleden sonranızı bize ayırdığınız için konuşmacılar adına sizlere teşekkür ediyorum.<br />

Neo-liberal rüzgarların bütün dünyada hızla estiği bu ortamda sağlık ortamı da kendine<br />

düşeni fazlasıyla almakta. SSK hastanelerinin kapatılmasıyla başlayan bu süreç, aile hekimliği<br />

uygulaması, özel sağlık sektörünün desteklenmesi, kamu hastaneleri yasa tasarısı ve genel sağlık<br />

sigortasının uygulamaya geçirilmeye çalışılmasıyla birlikte tüm hızıyla devam etmektedir.<br />

Biz sağlık çalışanları da günlük yaşantımızda artık bu değişimi şiddetle hissetmeye başladık.<br />

İlk başta halkımıza istedikleri hastaneye ulaşmaları, aile hekimliği uygulamalarıyla 24 saat hekimin<br />

yanında olması, istediği eczaneden ilacı alması gibi avantajları nedeniyle bu uygulamalar<br />

güzel gelse de aslında dönüşüm programının kesinlikle halkın yararına olmayan bir şey<br />

olduğunu hepimiz bilmekteyiz.<br />

Bu oturumda neo-liberal politikalar ve Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na etkilerini<br />

hep birlikte tartışacağız. İlk sözü Veteriner Hekim Fevzi Karaağaç’a vermek istiyorum.<br />

Veteriner Hekim Dr. Fevzi Karaağaç: Ben konuşmamı özellikle iki bölümde toplamak<br />

istiyorum. Veteriner hekimlik alanıyla ilgili tabii <strong>sağlığı</strong>n bir unsuru olarak sağlıklı gıdaya<br />

ulaşmadaki nokta bizi daha çok ilgilendiriyor. Bu, hekimlik yönü. Veteriner hekimliğin<br />

ilgi alanları içerisinde daha önde yer alıyor. O nedenle neo-liberalizmin bu konuda yarattığı etkiler<br />

bizi daha çok ilgilendiriyor. Bu sebeple, hem bu noktayı, diğer taraftan yine neo-liberalizmin,<br />

bizim mesleğimizin pratik alanlarda olan, muayenehanelerde yarattığı ve klinik<br />

veteriner hekimlik alanında yarattığı da çeşitli etkiler var, onları da kısaca anlatmak istiyorum.<br />

Tabii, bazı konularımız ortak olacaktır, özellikle dişhekimleriyle muayenehane konusu yakın,<br />

sermayenin burada yaratmak istediği etkiler benzer olduğu için benzer şeyler olacaktır.<br />

Neo-liberalizmin başlangıcını ve bu akımın yarattığı etkileri incelediğimizde, I. Dünya Savaşı’ndan<br />

sonra ’27’de başlayan Ekonomik Buhran’ın dünyada ’33’e kadar devam ettiğini ve<br />

ülkelerde korumacı ekonomi-politiğin geliştiğini görüyoruz. Yani bunlara biz Keynesyen politikalar<br />

ismini veriyoruz ekonomide, bu tür politikaların geliştiğini görüyoruz. Tabii bu tür<br />

politikalar derken, bunlar sosyalist blokta değil, diğer bloktan bahsediyoruz. Sosyalist blokta<br />

zaten tamamen farklı bir ekonomi-politik söz konusu ama diğer grupta da, Batı ülkelerinde,<br />

Amerika’da da benzer şekilde Keynesyen politikaların geliştiğini ve gümrük duvarlarının çok<br />

artırıldığını görüyoruz bu süreçte ve belli bir zaman bunun ekonomiyi ferahlattığını fakat daha<br />

104 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


sonra gelişmiş ülkelerin bundan rahatsız olduğunu görüyoruz. Bu gümrük duvarlarının artmış<br />

olmasının serbest ticareti ve piyasa ekonomisini olumsuz yönde etkilediğini, buradaki ekonomistlerin<br />

dile getirdiğini görüyoruz. Bunun neticesinde de 1947’de GATT ismini verdiğimiz<br />

bir antlaşma ülkeler arasında, tabii buna her ülkenin katılması mecbur değil, öyle bir süreç<br />

başlıyor, GATT isminde.<br />

Gümrük Tarifeleri Ticaret Genel Antlaşması ismini verdiğimiz bu antlaşmayla ülkeleri bağlayıcı<br />

çeşitli unsurlar geliyor. Şöyle ki; ülkeler gümrük tarifelerini çok yüksek tutmayacaklar,<br />

tarifelerde çeşitli indirimler yapacaklar. Bunun yanında tabii sübvansiyonlar var yani devletin<br />

teşvikleri var sektörlerde, sanayi, tarım, bunları düşük tutacaklar tabii, bunlar olmadığı zaman<br />

çeşitli dengesizlikler oluyor. 1947’de başlayan bu süreç 8 Raund ismini verdiğimiz, bu batılı<br />

ve gelişmekte olan ülkeler arasında 8 tane müzakere gerçekleşiyor 1986 yılına kadar. Yani bu<br />

müzakerelerle uluslararası piyasalar serbest şekilde idare edilmeye çalışılıyor ve gümrük duvarlarının<br />

mümkün olduğu kadar düşük tutulması amaçlanıyor. Çünkü neo-liberalizmin temel<br />

felsefesi üretilen hizmetin, üretilen bilginin, üretilen malın hiçbir sınır tanımadan tüm piyasalarda<br />

serbest şekilde dolaşımının önünün açılmasıdır. Bu sağlandığı sürece serbest piyasa sağlanır,<br />

serbest piyasanın temel unsuru. Tabii o süreçte, 1986’lara geldiğimiz sürece kadar<br />

dünyada çift kutupluluk söz konusu. Daha sonra görüyoruz 1986’daki, bu GATT’ın son müzakeresini<br />

oluşturuyor, Uruguay Raundu ismini verdiğimiz bu müzakereye kadar, özellikle<br />

belli sektörler, bizim özellikle şu anda veteriner hekimlik olarak üzerinde duracağımız tarım<br />

sektörü gibi bazı sektörler bunun dışında tutuluyor, yani çok bu konunun üzerine gidilmiyor.<br />

Hassas bir konu, gıdayla, <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>yla ilgili olduğu için çok da irdelenmiyor, üzerine gidilmiyor<br />

gelişmiş ülkeler tarafından, tabii biraz onlar açısından da önemli. Fakat çift kutuplu<br />

dünyadan tek kutupluluğa dönüldüğü zaman, aktörler azaldığı zaman artık serbest piyasaya<br />

da çok daha fazla bastırdıklarını görüyoruz ve 1986’dan sonra, Uruguay Raundu’ndan sonra<br />

Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulduğunu görüyoruz. Yani 1986’dan 1994’e kadar devam ediyor<br />

ve 1995’te de Dünya Ticaret Örgütü kuruluyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulmasıyla piyasada<br />

daha farklı bir yaklaşım geliyor. Dünya Ticaret Örgütü daha bağlayıcı kararları<br />

olabiliyor, katılımcı ülkelerin uyması gereken kurallar var.<br />

Burada Türkiye’ye dönersek, bu süreçte neo-liberalizmi anlayabilmek için Dünya Ticaret<br />

Örgütü’nü, GATT’ı, tabii aynı zamanda IMF’yi anlamak gerekiyor.. Bu üçlü neo-liberalizmin<br />

temel unsurlarını oluşturuyor, ideolojik, kurumsal altyapısını ve bakış açısını şekillendiren bu<br />

kurumlar oluyor. Ülkemizi bu konuda irdelediğimiz zaman, ülkemiz gelişmekte olan bir ülke.<br />

Zaten Dünya Ticaret Örgütü konseptinde ülkeler üçe ayrılıyor: gelişmiş ülkeler, gelişmekte<br />

olan ülkeler ve en az gelişmiş ülkeler. Bizim ülkemiz gelişmekte olan ülke sınıfında, Dünya<br />

Ticaret Örgütü üyesi. Ve tabii ilginç olan burada, Türkiye’nin macerasına baktığımızda, Türkiye’nin<br />

bu uluslararası kuruluşların verdiği reçetelere tamamen uyduğunu görüyoruz. Dünya<br />

Ticaret Örgütü üyesi olmadan da, benzer şekilde, belki tam olarak değil ama Dünya Ticaret Örgütü<br />

üyesi olduktan sonra, şu anda, öğleden önce konuştuğumuz gibi, bütün kurumların buna<br />

göre düzenlendiğini, bütün yasaların ve bütün iç mevzuatın buna göre düzenlendiğini görüyoruz.<br />

Dünya Ticaret Örgütü’nün tarımla ilgili reçetesi özellikle gümrük duvarlarının, gümrük<br />

tarifelerinin düşürülmesi ve tarımsal sübvansiyonların, yani daha önceden yoğun bir şekilde tartışıldığı<br />

Türkiye’de, nedir, fiyat destekleri, doğrudan gelir desteği ve primlerin işte pamukta,<br />

soya fasulyesinde ödenen primlerin, desteklerin mümkün olduğu kadar azaltılması ve tarıma<br />

uygulanan sübvansiyonların, aynı zamanda ihracat desteklerinin de elimine edilerek serbest<br />

piyasanın oluşturulması. Çünkü bunlar olmadığı zaman, ülkeler kotalar koydukları için, mallarını,<br />

tarım ürünlerini rahatça birbirlerine aktaramıyorlar, satamıyorlar. Dünya Ticaret Örgütü<br />

de bunun serbestisini sağlamak üzere kurulmuş bir örgüt.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

105


Türkiye bundan nasıl etkileniyor? Tabii Türkiye bir tarım ülkesi netice itibarıyla Cumhuriyet’in<br />

başında. Ama ülkemizin, GATT’ın ve Dünya Ticaret Örgütü’nün gidişatına, uyguladığı<br />

reçetelere hızla uyduğunu görüyoruz ve tarımın zaman içerisinde hızla küçültüldüğünü<br />

görüyoruz. Ve bu reçeteler doğrultusunda tarıma olan desteklerin hızla azaltıldığını görmekteyiz.<br />

Şöyle ki, özellikle bahsetmiştik, 1985’te Uruguay Raundu’ndan sonra, Türkiye’nin macerasına<br />

baktığımız zaman, tarımdaki tasfiyelerin 1985 yılından sonra başlatıldığını, Tarım<br />

Bakanlığı içinde özerk teşkilatlar olan veteriner teşkilatlarının dağıtıldığını görüyoruz. Özerklikleri<br />

ellerinden alınmış ve Tarım Bakanlığı’nın içerisinde hapsedilmiş konuma geldi 1985’ten<br />

sonra ve bunun sonuçlarına halkımız katlanmak zorunda kaldı. Bunun getirdiği dejenerasyon<br />

nedir? Dünya Ticaret Örgütü’nün ya da o konseptin doğrultusunda GATT’ın getirdiği, bizim<br />

iktisatçılarımız doğrusu buna çok iyi uymuşlar. Maliye politikalarımıza baktığımızda bazı ülkelerin<br />

daha sonra reçetelere tam uyduğunu görürken, bizim ülkemizin IMF politikalarına birebir<br />

uyduğu için, uyguladığı stand-by anlaşmalarına uymak zorunda olduğu için bu reçetelere<br />

ne kadar sadık kaldığını görüyoruz. Ve veteriner teşkilatlarının kaldırılmasının da tabii ülkemize<br />

çeşitli sonuçları oldu ve akabinde, ülkemizde gelişen hayvancılıkla ilgili politikalar da<br />

tabii ki ona göre yer aldı. Örnekleme yaparsak, 2006 yılında Türkiye’de hayvan hastalıklarına<br />

ayrılan para sadece 20 milyon YTL. Tabii ki bizim kendimizin söylediği bir rakam değil, Sayın<br />

Bakan Mehdi Eker’in bir basın açıklamasında vermiş olduğu bir rakam, tamamıyla hükümetin<br />

vermiş olduğu bir rakamdır bu. Halbuki ülkemizdeki hayvan hastalıklarından dolayı yıllık<br />

ekonomik zarar ise 2,7 milyar YTL. 20 milyon YTL ayırarak hayvan hastalıklarına, nasıl 2,7<br />

milyar YTL’yi azaltabilirsiniz. Kayıp 2,7 milyar YTL, buna karşı ayırdığınız para sadece 20<br />

milyon YTL. Mantıken şunu söyleyebilirsiniz, 20 milyon YTL’yi ne kadar artırırsanız, o kaybı<br />

o kadar azaltırsınız.<br />

Tabii bunların olması zor gözüküyor. Şöyle ki, Dünya Ticaret Örgütü’nün konsepti doğrultusunda<br />

hareket edildiği için bunların yapılması çok zor. Baktığınız zaman hükümetlerin<br />

programlarının çok da birbirinden farklı olmadığını, tamamen IMF reçetelerine uyulduğunu<br />

görüyorsunuz. Özellikle 1999’dan sonra bunların etkilerini görmeye başlıyoruz. Dünya Ticaret<br />

Örgütü’nün verdiği bu reçetelere uyulduğunu görüyoruz. 1999 yılında tarım kesimine yapılan<br />

kamusal destek 4.2 milyar dolardır.. Bunların içerisinde doğrudan gelir desteğinden tutun<br />

da, prim desteklerine, mazot desteği gibi girdi destekleri mevcuttur. 2002 yılına geldiğinde bu<br />

rakamın 1.2 milyar dolara düşürüldüğünü görüyoruz. Tarım sektöründeki küçülmeyi görüyorsunuz.<br />

Tabii bu küçülme neyi arkasından getiriyor? Devletin tarıma kamusal desteği geri çekmesi,<br />

Dünya Ticaret Örgütü’nün tarım anlaşması doğrultusunda hareket etmesiyle bu oran 1.2<br />

milyar dolara düşüyor. Tabii bunun sonuçları ne oluyor, sonuçları üretimimizde düşüşle sonuçlanıyor,<br />

tarım sektöründe 1997 ile 2001 yılları arasındaki rekolte yüzde 28 azalıyor. Düşünebiliyor<br />

musunuz yüzde 28 azalıyor ve bu da tabii ülkemizin, vatandaşımızın daha ucuz ve<br />

daha hijyenik gıdaya ulaşmasında sorun demektir. Tabii sağlıklı ve hijyenik gıdaya ulaşma aynı<br />

zamanda İnsan Hakları Beyannamesi’nin de bir maddesi, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in<br />

de üzerinde durduğu, önerdiği bir sorumluluk. Ama görüldüğü gibi Dünya Ticaret Örgütü’nün<br />

tarım antlaşmasına uymamız neticesinde buradan kaynaklanan ciddi problem oluşuyor. Bir de<br />

ilginç olan şöyle bir durum var, ben size 2001 yılına kadar olan bir süreci söyledim, en son<br />

2002 yılında 1.2 milyar dolara düşürüldüğünü tarımdaki kamusal desteğin söyledim ama bugüne<br />

geldiğimizde, 2007’ye gelindiğinde bu rakamın 5,2 milyar YTL’ye çıkartıldığını görüyoruz.<br />

Yani 2002 yılının 4 katına yükseltildiğini görüyoruz dört-beş yıl içerisinde, tekrar aynı<br />

noktaya dönülmüş ama tabii 99’daki aynı koşullara değil. Bu dönüş de çok anlamlı değil yani<br />

bu 5-6 yıllık süreçte ülkemizdeki tarım işletmeleri çok büyük zarar görmüş durumda. Yani 7<br />

yıllık süre içerisinde siz kendi tarım işletmelerinizde ciddi sorunlar oluşturdunuz, üretiminizi<br />

106 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


zaten azalttınız. Aynı zamanda tarımdan çıkan insan sayısı çok arttı, yani tarım nüfusumuz<br />

ciddi miktarda düştü. Tabii tarım nüfusunun düşmesi ekonomistler tarafından anlatılırken gereken<br />

bir şey olarak anlatıldı. Tabii ki güzel sanayi <strong>toplum</strong>una doğru gidiş, zaten ülkemiz sanayi<br />

<strong>toplum</strong>unu kaçırdı. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bizim kentlerimizde bizim<br />

metropollerimizde bir işgücüne, aşırı bir işgücüne ihtiyaç yok. Yani zaten sanayileşmesini tamamlayamadı,<br />

artık gelişmiş ülkeler bilgi <strong>toplum</strong>una giderken biz hâlâ sanayi <strong>toplum</strong>unu yakalama<br />

çabası içerisindeyiz. O anlamda da kentlerimizde ciddi bir işgücü açığı yokken bu kadar<br />

işgücü arzını kentlere sunmanın getireceği hiçbir şey yok. O nedenle biz kendi ülkemizin gerçeklerine<br />

uygun reçeteler üretmeliydik ve tarım nüfusunun oralarda ciddi bir şekilde istihdamını<br />

modernize ederek, tarımsal endüstriyi oluşturarak sağlamamız gerekiyordu. Bugün onun<br />

sonuçlarını görüyoruz. Ülkemizin gerçeklerine uygun politikalar üretmememiz neticesinde...<br />

Bugün görüyorsunuz işte tarımın kırsal kalkınmanın anahtarı olduğunu, ciddi bir sektör olduğunu<br />

şundan görüyoruz; Güneydoğu <strong>Ana</strong>dolu’da, Doğu’da bugün yaşanan terörün belki de<br />

orada tarım ciddi şekilde, bizim anlattığımız şekilde bir anahtar rol oynasaydı, orada geliştirilebilseydi<br />

ki zaten orada yapılabilecek bir şey yok, Doğu <strong>Ana</strong>dolu ve Güneydoğu <strong>Ana</strong>dolu’nun<br />

tarım açısından ciddi potansiyeli mevcut ve kırsal kalkınmanın da anahtarının tarımdan, hayvancılıktan<br />

geçtiğini düşünürsek yapılan yanlışların, neo-liberal politikalara birebir uyumun<br />

ülkemiz açısından getireceği neticelerini görüyoruz. Yani ülkemiz açısından bu derece ciddi bir<br />

alan olan tarımda, ciddi bir tasfiye süreci yaratıyor. Bu da tabii netice olarak <strong>sağlığı</strong>mızda,<br />

bizim hijyenik gıdaya ve sağlıklı gıdaya ulaşmamızda bir sorun olarak gözüküyor.<br />

Şöyle ki, tabii ülkemizde bazı şeyler yapılırken gelecek düşünülmeden, anlık politikalar<br />

üretiliyor. Daha sonra biliyorsunuz AB müzakereleri ve AB macerası ülkemizde başladı. Öğleden<br />

önceki oturumda Veteriner Hekim Kemal Bey’in sunduğu konferansta, şöyle, tekrardan<br />

biz o reçeteler doğrultusunda, daha önce 1985’te dağıtılan akredite laboratuvarlarımızın, kalıntı<br />

laboratuvarlarımızın, tabii onlarla birebir örtüşmese de onların önerileri olabilirdi, birçok<br />

laboratuvarlarımızın azaltıldığını, araştırma enstitülerimizin yok edildiğini gördük ama şimdi<br />

AB müzakereleri doğrultusunda yeniden oluşturuluyor. Yani mehter takımı gibi iki adım ileri,<br />

bir adım geri gidip bir politika uyguluyoruz ve bunlar da ülkemizin halk <strong>sağlığı</strong> açısından, veteriner<br />

halk <strong>sağlığı</strong> açısından ciddi problem yaratıyor. Neo-liberal politikaların özellikle hayvancılık<br />

üzerinde yarattığı dejenerasyonu, yarattığı yıkımı tabi bu kadar kısa bir zamanda<br />

anlatmak zor ama birkaç veriyle desteklemek istiyorum. Özellikle tabii tarih olarak hep o tarihleri<br />

seçmeye çalıştık, Tarım Bakanlığı veteriner teşkilatlarının dağıtılması süreçleri ve sonrasında<br />

yaşananlar, tabii bunlar aynı zamanda ilginçtir Dünya Ticaret Örgütü ve Uruguay<br />

Raundu süreçlerinde. 1986 yılında Türkiye’de koyun sayısı 43 milyon, 2005 yılında Türkiye’de<br />

koyun sayısı 25 milyon, aradaki düşüşü görüyoruz. Sığır sayısı olarak ise 1986 yılında<br />

12 milyon 700 bin baş, 2005 yılında 10 milyon 500 bin baş olarak gerçekleşiyor. Nüfustaki artışları<br />

düşünün bir de, tam tersi hayvan varlığımızın ciddi bir şekilde aşağı doğru geldiğini görüyoruz.<br />

Aynı şekilde et üretimini incelediğimiz zaman 1986 yılında sığırda et üretimimiz 413<br />

bin 412 ton, 2005 yılında 321 bin 681 ton. Koyunda ise 1986 yılında 163 bin 576 ton, 2005 yılında<br />

73 bin 743 ton. Ülkemizde kişi başına günlük 35,6 gram et ve 465 gram süt tüketilirken<br />

bu rakam gelişmiş ülkelerde kişi başına 219 gram et, 950 gram süt olarak gerçekleşiyor.<br />

Dolayısıyla uygulanan politikanın tarım sektöründe yarattığı yıkımı görmekteyiz. Görüyoruz<br />

ki tarım sektörü hızla fakirleşiyor. 1990 yılında tarımın Gayri Safi Milli Hasıla içerisindeki<br />

payı %15,8 iken 2005’te bu oran %11,5’e düşmüş durumda. Bu rakamlar tabii<br />

Türkiye’deki tarım politikalarında Dünya Ticaret Örgütü’nün verdiği doğrultulara birebir uyulmasıyla<br />

ilgili, bu tarifelerin ve sübvansiyonların düşürülmesinin istenmesiyle ilgili, ama burada<br />

diğer gelişmiş ülkelerinse bunlara birebir uymadığını görüyoruz. Şöyle ki hâlâ Amerika Bir-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

107


leşik Devletleri’nde üretici başına yıllık tarımsal sübvansiyonu 21 bin dolar civarında, Avrupa<br />

Birliği’ndeyse 16 bin dolar civarında ve ABD, en son G-8’ler toplantısında tarımsal sübvansiyonlarını<br />

daha aşağılara çekme noktasında diretmekte, kendisi kabul etmemektedir. Yani bu<br />

sübvansiyonları daha aşağılara düşürmeyi kendisi kabul etmemektedir, kendi tarımının tasfiyesini<br />

tavsiye etmemiş ama bizim ülkemiz bu reçetelere 1999’dan itibaren çok ciddi şekilde<br />

uymuş ve şu anda bizim tarımımız Dünya Ticaret Örgütü’nün verdiği kotalara, rakamlara birebir<br />

uymaktadır. Yani onların söylediği rakamlar bizim tarım verilerimizle şu anda ölçülmekte<br />

ve bizim tarım sektörümüz bunlara uyum göstermiş durumdadır. Tabii tarım sektörümüzün<br />

geldiği durum da ortadadır.<br />

Dr. Ayşegül Bilen: Fevzi Bey, toparlar mısınız lütfen?<br />

Veteriner Hekim Dr. Fevzi Karaağaç: Tamam. En son, tabii konu geniş bir konu… Veterinerlikte,<br />

tarımda Dünya Ticaret Örgütü’nün neo-liberalizmle yarattığı yıkımı aynı zamanda<br />

biz pratik noktalarda da, veteriner hekimliğin muayenehanelerinde de görüyoruz. Şöyle ki;<br />

muayenehaneler veteriner hekimlerin kendi mesleklerini icra ettikleri emeğini uyguladığı alanlar<br />

ama sermayenin bütün alanlarda yaşadığı, işte, söylenen eczanelerin sermayenin eline geçmesi<br />

gibi, eczane zincirleri gibi, veteriner hekimlikte de belli uygulamaların yolda olduğunu<br />

görüyoruz, çeşitli yansımalarını görmekteyiz. Şöyle ki, örneğin hayvan hastanelerini bizzat veteriner<br />

hekimler değil artık tüzel kişiler, –bu tüzel kişiler damızlık yetiştirme birlikleri olabiliyor,<br />

özel kişiler olabiliyor, veteriner hekim olmayan kişiler olabiliyor– açabilecek. Bu da<br />

demektir ki veteriner hekim olmayanlar, veteriner hekimlerin emeğini kullanabilecek. Bu tür<br />

yaklaşımlar da artık veteriner hekimlik uygulama alanlarına da girmiş bulunmakta. Sermayenin<br />

hizmeti kendisinin sunma isteği ve meslek gruplarını da bu işin içerisinde sadece birer aktör<br />

konumuna getirme yolundaki noktalarda veteriner hekimlik de ciddi sancılar yaşayacaktır.<br />

Dr. Ayşegül Bilen: Peki, çok teşekkür ediyoruz Fevzi Bey’e değerli katkılarından dolayı.<br />

Şimdi sözü Dişhekimi Ahmet Gürbüz Bey’e vermek istiyorum.<br />

Dişhekimi Ahmet Gürbüz: Değerli oturum başkanlarım, değerli panelistler, değerli katılımcılar<br />

merhaba. Bir pazar gününü ayırarak böyle bir toplantıya katıldığınız için şahsım<br />

adına ve <strong>İstanbul</strong> Dişhekimleri Odası adına teşekkür ediyorum. Çok değerli iki bayan oturum<br />

başkanımız var. Bu oturumun uzun olacağı düşünülerek, ancak böyle iki değerli oda yöneticisinin<br />

paneli iyi yönetebileceği düşünüldü.<br />

Fevzi Bey ve Osman Bey ile daha önce Mali Muhasebeciler Odası’nda düzenlenen bir<br />

paneldeydik, eczacı dostumuzla henüz yeni tanıştık. Orada da aynı panel sahnesini kullanma<br />

imkânımız olmuştu. Fevzi Bey o gün de neo-liberal politikaların mesleklerine etkilerini gayet<br />

güzel anlattı, bugün de anlattı. Neo-liberal politikaların hayvancılık ve tarım alanındaki etkilerini<br />

rakamlarla, sayılarla ispatladı. Ben de konuşmamı dört konuda, kısa kısa başlıklar<br />

halinde sunmaya çalışacağım. Birinci bölümde küreselleşme konusunu anlatmaya çalışacağım.<br />

İkinci bölümde neo-liberal politikaların ülkemizdeki etkileri üzerine, üçüncü bölümde<br />

dişhekimliği alanındaki etkileri üzerine, dördüncü bölümde de ne yapmalı başlıklarını kısaca<br />

anlatmak istiyorum.<br />

Birinci bölüme geçerken, sözlerime iktisatçıların küreselleşme ile ilgili yaptıkları bir tanımla<br />

başlamak istiyorum. Kapitalizm küresel egemenliğini ilan etti. Bunun adı da küreselleşme.<br />

Şimdi biliyorsunuz kapitalizm, emperyalizm gibi kelimeler çok fazla sevilmiyor. Onların<br />

yerine yeni kelimeler bulmak gerekiyordu. Bunlar da herhalde küreselleşme, globalizm baş-<br />

108 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


lıklarıyla, tanımlamalarıyla bir anlamda yeniden tanımlanmış oldu. Bildiğiniz gibi dünya ekonomileri<br />

son çeyrek yüzyılda hızlı bir dönüşüm yaşamakta. Yerel ekonomiler de birbirine benzemekte,<br />

diğer yandan da birbirlerine eklemlenmekte. Sermayenin uluslararası akış hızı da her<br />

geçen gün artmakta. Gelişmekte olan ülkelerde ise küreselleşme süreci IMF ve Dünya Bankası<br />

kaynaklı yapısal uyum politikaları ile gerçekleştirilmekte. 1980’li yıllardan itibaren, darboğaza<br />

düşen ülkeler, istikrarsız dönemlerinde IMF ve Dünya Bankası’na ait bu uyum programlarını<br />

uygulamaya zorlanmaktadır. Bu uyum programları ise John Hopkins Üniversitesi’nde<br />

öğretim üyeliği yapan eski bir neo-liberal politika savunucusu olan Amerikalı iktisatçı Béla Balassa<br />

tarafından ortaya atılmış. Yapısal uyum ifadesinden kastedilen, daha fazla piyasa güçlerine<br />

dayanmak ve devletin ekonomi yönetimindeki rolünün azaltılması olarak tarif ediliyor.<br />

Yapısal uyum politikaları ile ekonomilerin dış şoklara daha fazla dayanması hedeflendiği düşünülmekte.<br />

Oysa programa yakından bakıldığında, serbest piyasa düzenine dayalı, liberal küresel<br />

ekonomi yaratma amacında olduğu görülmekte. Sağlıktan eğitime, özelleştirmelerden<br />

işgücü piyasasına ve dış ticarete kadar pek çok düzenleme bu Uyum Politikaları kapsamında<br />

alınmıştır. Uyum politikalarıyla kamu harcamaları kısıtlanmış, başta eğitim ve sağlık olmak<br />

üzere pek çok alanda özelleştirmeler gerçekleştirilmiştir. Çalışanların ücretleri gerilemiş, özlük<br />

haklarında da pek çok kısıtlamalar getirilmiştir. Yatırımlar kısıtlanmıştır. Bu örnekleri saymak,<br />

çoğaltmak da mümkündür. Vaktimiz kısıtlı olduğu için hepsini tek tek saymayacağım, zaten<br />

Fevzi Bey de bunları bir miktar destekledi.<br />

Yapısal uyum politikaları ve sosyal adalet ilişkisine de kısaca değinmek istiyorum. Dünya<br />

Bankası yapısal uyum programlarının değerlemesini, uyum borçlanmasının etkisini değerlendiren<br />

9 göstergeye dayandırmakta. Bunları saymak istiyorum; Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’daki<br />

artış, ihracat artışı, reel döviz kuru, enflasyon, yatırımın Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranı, cari<br />

dengenin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranı, bütçe dengesinin Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya<br />

oranı, dış borcun ihracata oranı, borç seviyesinin ihracata oranı gibi. Görüldüğü gibi programın<br />

değerlemesinde eşitlik, adalet ve sosyal haklar gibi konular ihmal edilmiştir. Bu, unutulmuş<br />

olduğundan değil istenmemiş olduğundan kaynaklanıyor. Neo-liberal felsefeye göre<br />

yoksullara yardım etmenin en iyi yolu büyümeyi sağlamaktır. Büyümenin faydaları eninde sonunda<br />

fakirlere sızıntı olarak ulaşacaktır. Buna da zaten sızıntı ekonomisi demekte liberaller.<br />

Yapısal uyum programlarının dünyada yaşayan milyonlarca insanı mağdur ettiğini biliyoruz.<br />

Bu mağdur kesimlerin seslerini yükseltmesi, son yıllarda bu politikaların biraz daha insancıl<br />

hale getirme çabaları ve girişimlerine neden oldu. Kısaca söylemek gerekirse insancıl yüzlü<br />

neo-liberalizm; adaletsiz politikalarını devam ettirebilmek ve geniş kitlelerin radikal gruplara<br />

dönüşmeden sisteme entegre olması için uygulanan bu yeni insancıl yüzlü politikalar, ikiyüzlü<br />

denebilecek programlardır. Bu programlar geniş kitlelere insanca yaşam sağlamak adına IMF,<br />

Dünya Bankası gibi kuruluşlarla, bunların arkasındaki ülke ve finansörlerin borçlu ülkeler üzerindeki<br />

etkilerini artırmaya hizmet etmektedir. Evet, borçlu ülkeler üzerindeki etkiler…<br />

Şimdi, bu politikaların ülkemizdeki etkilerini kısaca anlatmaya çalışacağım çünkü biz de<br />

bildiğiniz gibi borçlu bir ülkeyiz. Türkiye de neo-liberal politikaların halen uygulandığı ülkeler<br />

arasında. Hatta içinde bulunduğumuz şu günlerde de IMF’nin 7. Gözden Geçirme Toplantıları<br />

devam ediyor, toplantılar bitmedi çünkü IMF yetkilileri kamu harcamalarının fazla olması<br />

ve cari açıktaki 1 puan nedeniyle görüşmeyi, gözden geçirmeyi tamamlamadılar, tekrar görüşelim<br />

dediler, tekrar görüşeceğiz. 1980 yılından beri ülkemizdeki tüm hükümetler, siyasi partiler<br />

bu programları uyguladı. Uygulanan bu süreçte, bu yeni liberal politikalarla öngörülen<br />

dönüşüm geniş kapsamlı, köktenci ve çok yönlü. Dış ticaret politikasından borçlanma politikasına,<br />

uluslararası sermaye işlemlerine yönelik politikalara, para politikasına, sosyal güvenlik<br />

sistemine, kamu reformuna, sağlıkta ve eğitimde özelleştirme gibi yapısal değişimlerle<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

109


sürmekte. Bu politikalarla ülkemizdeki borçlanma ve dışa bağımlılık her geçen gün artmaktadır.<br />

Haftada sadece 1 milyar dolar faiz, borçlarımıza karşılık ödemekteyiz. Dolayısıyla emekli<br />

ve çalışanların maaşlarında sürekli düşüş, dolaylı vergilerdeki artış, eğitim ve sağlıkta özelleştirme,<br />

sosyal güvenlikte tahribat yaşanmakta, artık emekli olmak da nerdeyse mümkün olmayacak,<br />

yapılan bu neo-liberal politikaların bana göre anlamı bu.<br />

Bunları birkaç örnekle de desteklemek istiyorum, Türkiye’nin düştüğü borç batağını anlatmak<br />

için. Bankacılık sektöründe şu anda yabancı sermaye payı %45’in üstünde. Şimdi, Ziraat<br />

Bankası’nın, Halkbank’ın ve Vakıfbank’ın da satılmasıyla bu oran %70’in üzerine çıkacak.<br />

Oysa gelişmiş Avrupa Birliği ülkelerine baktığımız zaman bu oranların çok düşük olduğunu görüyoruz.<br />

Almanya’da %5, İtalya’da %8, İspanya’da %10, Hollanda’da %11, Danimarka’da<br />

%17, en fazla Yunanistan’da, %20, bankacılık sektöründeki dış sermayenin oranı. Yabancı payının<br />

yüksek olduğu ülkelere bakıyoruz, Avrupa Birliği ve IMF’nin kontrol ettiği daha doğrusu<br />

sömürdüğü ülkeler. Estonya’da %100, Çekoslovakya’da %95, Slovakya’da %93, Meksika’da<br />

ve Polonya’da %65, Arjantin’de %48. Demek ki yabancı sermaye Türk bankalarına koyacağı<br />

20-25 milyar dolarlık yatırımla Türk halkının trilyonluk bütçesini kontrol etme olanağına sahip<br />

olacak. Yine biliyorsunuz borsadaki yabancı sermaye oranı da %70’in üzerinde. Şimdi bu bankacılık<br />

sektöründe Avrupa Birliği’nde hukuki bir engel var mı? Hukuki bir engel olmadığını<br />

görüyoruz. Fakat ulusal çıkarlar doğrultusunda Avrupa Birliği ülkeleri yabancı oranlarını düşük<br />

tutmaya çalışıyorlar.<br />

Neo-liberal politikaların uygulanmaya başlandığı 1980’den 2006 sonuna kadar Türkiye’de<br />

üretilen 1 milyar 800 milyon dolarlık kaynağın 1,2 trilyonu, iç ve dış borçlara gitti. Paranın sistem<br />

içinde toplanması ve vergi toplanamamasının sonucu ağır oldu ve bu süreçte 400 milyar<br />

dolardan fazla faiz ödedik. Son 5 yıla bakacak olursak rekor 2004 yılında, 150 katrilyonluk<br />

2004 yılı konsolide bütçesinin 66 trilyonu faiz ödemesine gitmekte. Bugünkü parayla bu hesaplandığında<br />

52 milyar dolar yani haftada 1 milyar dolar faiz ödüyoruz. Türkiye’nin faiz cenneti<br />

olduğunu destekleyen bir örnek daha vermek isterim üstelik gerçek bir olay. Bir Yunanistan<br />

emeklilik fonu 2003 Mart başında dolar bozdurarak Türkiye’den 100 milyon dolarlık bono<br />

almış, 2007 Mart başında hazine bonolarını satmış ve dolara dönerek Türkiye’yi terk etmiş. 48<br />

ayda net 125 milyon dolar kâr etmiş, dolar bazında %30’dan fazla getiri. Böyle güzel bir kazanç<br />

başka yerde var mı arkadaşlar, yok. Bu durum, neo-liberal politikaların ülkemizi içine<br />

düşürdüğü borç batağını göstermektedir. Tabii borç böyle olunca eğitimden sağlığa kadar oluşan<br />

tabloyu siz daha iyi takdir edeceksiniz.<br />

Şimdi dişhekimliği alanındaki boyutunu değerlendirmek istiyorum. Tabii biz de artık dişhekimleri<br />

olarak yavaş yavaş nasibimizi alıyoruz, hayvancılıktan, tarımdan, hekimlikten, eczacılıktan<br />

sonra sıra dişhekimliğine geliyor. Ülkemizde bulunan yaklaşık 20 bin dişhekiminin<br />

yüzde 30’u kamuya ait birimlerde, gerisi de özel sektörde, serbest olarak çalışmakta. Özelde<br />

çalışanların ise ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> hizmetlerini muayenehanelerde gerçekleştirdiğini ve tek başına<br />

çalıştığını, kısmen de bir-iki veya üç kişilik hizmet sunum modelleri, çalışma modelleri<br />

olduğunu biliyoruz. Çalışma şekli son 5-6 yıla kadar böyleydi. Halkımız da, önemli bir çoğunluğu<br />

sosyal güvencesi olmasına rağmen, işte eski adıyla Bağ-Kur, Emekli Sandığı ve<br />

SSK’dan diş tedavilerini karşılayamazdı çeşitli nedenlerden, cepten ücret ödeyerek diş muayenehanelerine<br />

giderdi.<br />

Sermaye yapıları, sermaye grupları özel hastanecilikten sonra, özel hastanelerden sonra<br />

şimdi diş hastaneleri açmaya başladı. Ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> merkezleri, poliklinikleri açılmak suretiyle<br />

artık toplu çalışma birimleri açılıyor. Tabii dişhekimlerinin de işçileşme süreci başlamış<br />

oluyor. Hatta bu diş hastanelerinden bir tanesini yakında Amerikan yatırımcılar aldı. Kendileri<br />

burada bir prototip hastane modeli oluşturarak Amerikan sistemini yaymayı ve daha çok kâr<br />

110 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


etmeyi düşünüyorlar. Pek çok diş hastanesi açılacak artık her yerde. Ayrıca bu arada çalışma<br />

şekillerinin başka versiyonları gelişmeye başladı, toplu çalışılan merkezler, poliklinikler hızla<br />

artmaya başladı. Pek çok yeni yerde de şu an inşaat halinde olduğunu biliyoruz. Özel sektördeki<br />

dişhekimliğindeki durum bu.<br />

Kamuda ne oluyor peki, kamuya kısaca bakalım. Kamuda da geçtiğimiz yaz 1316 dişhekimi<br />

sözleşmeli olarak alındı. Kamuda da yine ağız diş <strong>sağlığı</strong> merkezlerinin, toplu çalışılan<br />

merkezlerin hızla açıldığını görüyoruz. Kamuya alınan bu 1316 sayısına karşılık 3 katı talebin<br />

olması da dişhekimliği alanındaki işsizliği göstermekte.<br />

Konuyu toparlayacak olursak kamuda da özelde de diş hastaneleri ve toplu çalışma birimleri<br />

artıyor. Diyebilirsiniz, “Ne var bunda, artsın”, ama bunu anlamak için hükümetin çıkarmak<br />

istediği bazı yasa hazırlıklarına, taslaklarına bakmak gerekiyor. Bunlardan bir tanesi yine gündemde<br />

olan Kamu Hastane Birlikleri Yasası. Çoğunuzun bildiği gibi bu hastanelerde özel ve<br />

özerk yapılar oluşacak, hastane idarelerinde hekimlerin rolü olmayacak, artık hastaneler işletme<br />

gibi çalışan birimler haline dönecek, kendi yağıyla tuzuyla kavrulan özelleşmiş, özerkleşmiş<br />

yapılar olacak. Doğal olarak bu yapıların da ayakta durabilmesi için hekim ve<br />

dişhekimlerinin ücretleri düşük olacak ve hastalar da fark ödeyecek ki bu işletmeler ayakta<br />

kalabilsin. Bir başka yasa 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası’yla<br />

da bildiğiniz gibi hizmet alınacak. Bu, yukarıda bahsettiğim, kamudaki ve özeldeki toplu birimlerle<br />

hizmetlerin nereden alınacağı da gayet belli oluyor. Daha da ileri giderek şunu da söyleyebilirim.<br />

İl Sağlık Müdürlüğü yapmış, AKP hükümetine yakın, danışman olarak çalışmış,<br />

bazı siyasetçilerin de kendi yandaşlarıyla yaptığı toplantılarda “Artık küreselleşme çağındayız,<br />

bu iş muayenehanecilikle olmuyor, sermayemizi birleştirelim, gücümüzü birleştirelim, büyük<br />

yerler açalım” dediğini ve belki diğerlerinden önce olmak üzere kendi yandaşlarını buna teşvik<br />

ettiğini bizler biliyoruz. 3. yasa da Sağlık Bakanı’nın, bizlerin daha taslağını, içeriğini görmediğimiz,<br />

yakında çıkartacağız dediği Tam Gün Yasası’yla da gerek kamuda gerek özelde<br />

çalışacak, zorunlu olarak çalıştırılacak işgücü de sağlanmış olacaktır. 4. yasa, zaten artık oturmuş<br />

olan performans sistemiyle de çok sayıda muayene ve tedavinin de yapılması sağlanıyor.<br />

5. bir yasayla da hükümet ne yaptı, üniversite hastanelerine sevkin önündeki engeli kaldırdı ve<br />

seçmenine hoş görünmeyi sağladı. Seçim sonuçlarından da görüldüğü gibi AKP hükümeti seçmeninden<br />

müthiş bir destek aldı, bu seçmenin gözünde tabii ki bu saydığım gelişmeler de şu<br />

an itibariyle hoş gözüken gelişmeler. Tabii kendi açılarından baktığımız zaman AKP iktidarı<br />

neleri hedefliyor bunlarla? Gayet basit; birincisi, kendisine yakın sermaye gruplarını oluşturuyor,<br />

devamını sağlıyor, kendi yandaşlarına kaynak aktarımını sağlamanın yolunu açtı, açıyor,<br />

siyasi iktidarın devamını sağlıyor. Bu siyasal yapılanmanın devamıyla esasında hedeflemek<br />

istedikleri ve yapmak istedikleri bu <strong>kurultayı</strong>n konusu olmadığı için girmiyorum.<br />

Değerli arkadaşlarım, bu süreçten elbette statüsü, yüzde 70’i muayenehanelerde tek başına<br />

çalışan dişhekimlerinin kârlı çıkmayacağını biz biliyoruz. Bu süreçten orta vadede halkımızın<br />

da kârlı çıkmayacağını biliyoruz. Bu, kulağa hoş gelen popülist politikaların yarın halkımızı<br />

mağdur edeceğini dünyadaki örneklerini de incelediğimizde görmek mümkün. AKP Hükümeti<br />

döneminde her şey kötü mü yapıldı? Bir tane de iyi icraat yapıldı değerli arkadaşlar. Yapılan<br />

icraat da sahte dişhekimlerine yönelik, biz dişhekimliği camiasının ve meslek örgütlerinin<br />

en çok üzerinde durduğu konulardan birisidir ve <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>nı tehdit eden bir unsurdur,<br />

sahte dişhekimliğine yönelik cezalar artırıldı 2004 yılında. Alt tabanı 3 yıl, üst tabanı 5 yıl<br />

olmak üzere ve ağır para cezaları olmak üzere artırıldı. Bu bizim sahte dişhekimleriyle mücadelede<br />

çok önemsediğimiz bir unsurdu, hakikaten tebrik ettik hükümeti. Fakat beş yıl boyunca<br />

yapılmış olan bu bir tane olumlu icraat da ne yazık ki şu anda geri alınmak isteniyor. Şu anda<br />

da Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu’ndan geçen bir tasarıyla Türkiye Büyük<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

111


Millet Meclisi’ne yeni bir tasarı gönderdiler. Bu tasarıyla sahte dişhekimlerine verilecek cezaların<br />

alt tabanı 2 yıla düşürülüyor. 2 yıl ceza da, hukukçulara sorduk, tecil edilebiliyormuş<br />

dolayısıyla bizim sahte dişhekimleriyle yapmış olduğumuz mücadeleye önemli bir darbe vuracak.<br />

Dolayısıyla o bir tane olumlu olarak gördüğümüz kazanım da ne yazık ki tehlikede.<br />

Sonuç olarak, Sağlıkta Dönüşüm adı altında gerçekleştirilen bu yapılanmanın <strong>toplum</strong>un<br />

ağız ve diş <strong>sağlığı</strong>nı yükseltme gibi bir çabası ve niyetinin olmadığını görüyoruz. Halkımızın<br />

ağız ve diş <strong>sağlığı</strong> göstergelerinin gerçekten kötü olduğunu görüyoruz. Ülkemizde diş ve dişeti<br />

hastalıklarının çok yaygın olduğunu görüyoruz. Bunların da koruyucu tedavilerle, önleyici<br />

tedavilerle hükümetin, meslek örgütlerinin görüşleri dikkate alınarak önlenebileceğini düşünüyoruz.<br />

Fakat hükümetin böyle bir niyetinin olmadığını da görüyoruz.<br />

Şimdi, bizim açımızdan tablo bu. Ne yapmalı? Şimdi son bölüme geçiyorum Sayın Başkanım,<br />

toparlıyorum. Ne yapmalı? Hükümetin böyle bir niyetinin olmadığından hareketle artık<br />

şunu sanıyorum görmek lazım, tek başına kurtuluş yok, biz dişhekimleri tek başımıza bütün<br />

sorunlarımızı çözemeyeceğiz. Sanıyorum veterinerler, hekimler, eczacılar da tek başına çözemeyecekler.<br />

Sanıyorum artık birlik, beraberlik ve dayanışmanın, içimizdeki farklılıkları zenginlik<br />

kabul ederek birlik, beraberlik ve dayanışmayı sürdüreceğimiz zaman geldi, geçiyor.<br />

Biz <strong>İstanbul</strong> Sağlık Meslek Odalarını oluşturan 4 Oda olarak zaman zaman toplanıyoruz, daha<br />

önce de bazı etkinliklerde birlikte olduk. Sağlık hakkı konulu panelde, beyaz eylemlerde, ortaklaşa<br />

düzenlediğimiz bu Toplum Sağlığı Kurultayı’nda zaman zaman bir araya geliyoruz.<br />

Sanıyorum bu sağlık örgütlenmesini bir miktar daha geliştirmek gerekiyor, belki <strong>İstanbul</strong> Sağlık<br />

Platformu adı altında tüm sağlıkçıların ya da sağlık sektörüyle ilgili herkesin katılabileceği<br />

bir platformla sorunlarımızı dile getirmenin vakti geldi. Yine, sanıyorum daha önceki yıllarda<br />

daha aktif olan Emek Platformu’nu, emek kesimini bir araya getirip, tetikleyip tekrar sorunlarımıza<br />

sahip çıkmanın vakti geliyor.<br />

Sabahleyin burada bir oturum vardı. Çok değerli konuşmacımız <strong>Ana</strong>yasa sürecini, <strong>Ana</strong>yasa<br />

değişiklikleri sürecini, <strong>Ana</strong>yasa değişiklik önerisi ile getirilenleri bizlere anlattı. Sanıyorum<br />

bir birlik ve beraberliği de <strong>Ana</strong>yasa süreci içersinde sağlamak zorundayız. Sayın<br />

konuşmacının anlattıklarından aldığım başlıklar şöyle; sosyal haklar getirilmek istenen <strong>Ana</strong>yasa<br />

önerisiyle geriye gidiyor, kamu personel sistemi getirilmek istenen <strong>Ana</strong>yasa’yla geriye götürülüyor,<br />

sağlık hakkı yine geriye götürülmek isteniyor. Bu itibarla sanıyorum <strong>Ana</strong>yasa<br />

değişiklikleri sürecinde de bir sınav bizleri bekliyor.<br />

Hükümetin bu uygulamaları sanıyorum bir siyasi tercih. Siyasi tercih neticesinde elbette<br />

bunlar oluyor, bir tesadüf değil. Doğal olarak bu sorunların çözümü tek tek meslek odalarının<br />

kendi tepkisel girişimleriyle çözülemeyecek. Dolayısıyla bu siyasal tercihe karşılık esasında siyasal<br />

birliği oluşturmak gerekiyor bana göre. Sosyal adaletten yana, emekten yana, barıştan<br />

yana, demokrasiden yana olan güçlerin, sosyal demokrat, demokratik solcu, sosyalist, şu, bu<br />

ayrımı yapmadan fakat marjinalliği, terörü destekleyen unsurları dışarıda bırakarak siyasi bir<br />

güç birliği oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.<br />

(Alkışlar)<br />

Dr. Ayşegül Bilen: Çok teşekkür ediyoruz. Gerçekten çok değerli çözümlemeler sundunuz.<br />

Şimdi sözü Eczacı Sayın Rafet Şahin’e vermek istiyorum.<br />

Ecz. Rafet Şahin: Neoliberal politikalar ve sağlıkta dönüşümün <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong>na etkilerini<br />

tartışıyoruz ve “<strong>sağlığı</strong>mız nereye gidiyor” sorusuna yanıt arıyoruz. Bu sorunun yanıtını<br />

bulabilmek için önce dünyanın ve Türkiye’nin nereye doğru evrildiğini tespit etmek gerekiyor.<br />

Küreselleşen dünya nereye gidiyorsa, Türkiye nereye gidiyorsa <strong>sağlığı</strong>mızın gideceği yer de<br />

112 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


orasıdır. Neoliberalizm 1970’li yıllarda kapitalist sistem içerisindeki krize çözüm amacıyla<br />

üretilen yeni bir düşünce akımını, yeni bir ideolojik hattı ifade ediyor.<br />

Kapitalist sistem 20. yüzyılda iki önemli bunalım ve arkasından da kriz süreçleri yaşadı.<br />

Dönemsel krizlerinden biri olan 1914-1945 dönemindeki ilk krizi ancak etkin bir devlet müdahalesiyle<br />

aşılabildi. Bu dönem bir kurtuluş olarak görülen bir reçete var. Keynesçi politika,<br />

devlet müdahaleci politikalar, devletin ekonomideki ağırlığı ve bu süreci öyle geçiriyorlar. 2.<br />

Dünya Savaşı boyunca 1980’li yıllara kadar olan egemen düşünce o. Keynesçi ekonomi politikaları<br />

her tarafta hakim.<br />

Sonrasında 1950-80 döneminde ikinci bir kriz, bunalım dönemi başlıyor. Tam da o süreçten<br />

itibaren artık bir çözümsüzlük olduğunu görüp yeni bir düşünce akımı geliştiriyorlar. Burada<br />

emperyalizmde otorite devreye giriyor ve 1980’den sonra özellikle de Chicago Okulu’nun<br />

ünlü ekonomistleri Frederick Hayek ve Milton Friedman, ismini çok duyduğumuz bunların<br />

geliştirdiği yeni düşünce akımı neo-liberalizm ve o merkezlerden başlayarak bütün dünyaya<br />

dalga dalga yayılıyor. Yayılma sürecinde kritik bir nokta daha var. 1990, reel sosyalizmin çöküşü.<br />

Bu tarihe kadar kapitalist sistemin dışında farklı bir sistem var ve dünyanın birçok insanları,<br />

işçileri, emekçileri, ne oluyor sosyalist dünyada diye ister istemez gözünü oraya<br />

dikmişler. Bu anlamda kapitalist dünyada şeklen de olsa sosyal devlete bir yakın duruş var.<br />

1990’dan sonra o yakın duruşun tümden kaldırıldığını görüyoruz çünkü artık o noktadan<br />

sonra çok fütursuzca bir neo-liberal dalganın bütün dünyayı etkisi altına aldığını görüyoruz.<br />

Ve sosyal devletin de tam o noktadan başlayarak çok ciddi bir tehdit altında hızla çökertilmek<br />

istendiği de çok net olarak görülüyor. Neo-liberal politikalar bu şekilde devreye girince biz ne<br />

zaman o politikalarla tanışıyoruz? 1980’de; 24 Ocak kararları çok önemli. Bu kararlar uygulanmaya<br />

sokulmak istenince de <strong>toplum</strong>sal tepki çok daha farklı 80’de, daha güçlü. Devreye 12<br />

Eylül’ün askeri darbesi giriyor. Ancak bu kararlar o siyasal rejimle devam edebilir. Böyle bir<br />

şeye ihtiyaçları var. Bakmayın siz, gerekçe anarşiden değil, ama sonuçlarına baktığınızda uygulanan<br />

ekonomi politikaları bütünüyle neo-liberalizme entegre politikalarıdır. 24 Ocak kararları<br />

da bu kararların başlangıcıdır. Bir hayli önemlidir. Dünyada da İngiltere’de ve ilk örnekleri<br />

Amerika’da Ronald Reagan döneminde ve Margareth Thatcher döneminde (biliyorsunuz demir<br />

lady olarak biliniyor) o süreç orada da böyle bir baskılama politikası uygulanıyor. Dünyadaki<br />

sonuçları da uzun uzun anlatmadan söylemek lazım, bir taraftan küresel şirketler cemiyeti olan<br />

bir dünya, öteki taraftan da küresel kapitalizmle birlikte açlığın, sefaletin, yoksulluğun küreselleşmesi.<br />

Birbirlerinin alternatifi olarak gelişiyor. Bir tarafta yükselme, dünyaya hakim olma,<br />

küresel şirketlerin egemenliğinde bir dünya; öbür tarafta da yoksulluğun, sefaletin bütün <strong>toplum</strong><br />

kesimlerine, bütün halklara yayılması süreci, bu neo-liberal politikalar ortaya çıkıyor. Türkiye’deki<br />

neo-liberal politikaların hayata geçmesi süreciyle birlikte sağlık alanında, eğitim<br />

alanında genel ekonomik anlamda çok önemli yapısal değişiklikler gündeme geliyor. Yani düşünceler<br />

birdenbire ortaya çıkmıyor, sistemin kendi krizini çözmek üzere ürettiği düşünceler bu<br />

sistem içerisindeki egemenleri bir yere taşıyor, dünyada da onları bir yere taşıyor ve dünya küresel<br />

şirketler cennetine dönüşüyor. 500 küresel şirket neredeyse dünya ticaret hacminin yarısını<br />

kontrol eder bir hale geliyor. 10,4 trilyon dolar dünya ticaret hacmi, bunun yarısını 500<br />

şirket, onun içerisinde 25 şirket öne çıkıyor, 25’in gerisi ilaç firması. Bir hayli ilginç.<br />

Sağlıkta dönüşüm ve ilaçta dönüşüm; ben konum gereği biraz daha ağırlıklı olarak ilaç<br />

üzerinde duracağım. 1980 sürecinden itibaren ilaçta hızlı bir dönüşüm yaşandığını görüyoruz.<br />

İlaç düzeni hızla değişiyor. 1984 yılında çıkartılan ilaç fiyat kararnamesi çok önemli. Oradan<br />

başlıyor süreç. ’84 ilaç fiyat kararnamesi ilaç şirketlerine altın çağını yaşattı. Bunları kendileri<br />

söylüyorlar. yüzde binlere varan kâr sağlanıyor, ilaç fiyatları serbest bırakılıyor ve olağanüstü<br />

bir kâr süreci başlıyor. Bütün ilaç şirketlerinin bütçelerini, bilançolarını incelediğinizde tavana<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

113


vurduğunu görüyorsunuz. Kâr bu kadar önemli. Ve o siyasal iktidar da buna uygun, aşağıdan<br />

tepki örgütlemeniz mümkün değil, süreç tıkır tıkır işliyor. Ve çok büyük kârlar, çok büyük şeyler<br />

sağlıyorlar. Yerlisi yabancısı, hepsi olağanüstü kâr sağlıyorlar.<br />

Sonrasında 1995’te reklam yönetmeliği çıkıyor, devamlı süreç hızla devam ediyor, adım<br />

adım işliyor. Bu reklam yönetmemeliğiyle fiyatlarda, ilaçlarda reklamı serbestleştirecekler ama<br />

anayasa engeline takılıyor, <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası ve TEB’in çabalarıyla. Çünkü 1262 sayılı yasanın<br />

13’üncü maddesi duruyor duvar gibi, reklamı yapamazsınız, yasak diyor. Bu yasak durunca<br />

uygulayamıyorlar. Şimdi süreçte onu takip ediyorlar, süreç bitmiyor, reklamla ilgili şeyi<br />

çıkartacaklar, ona ihtiyaçları var. 1996’da ilaç patent kararnamesi çıkıyor. Pijamalı bakanlar<br />

bunu imzaladı ve aslan sosyal demokratların da imzası var altında. Hayli önemli, 1996’da gece<br />

yarısı kararnamesiyle Türkiye’de ilaçta patente geçildi. Oysaki bunu öteleme şansı vardı. AB<br />

uyum süreci de buna olanak sağlıyordu. 10 yıl, 15 yıl öteleme şansı vardı ama bilerek sağladılar<br />

ve sonra dönemin başbakanı Tansu Çiller, <strong>İstanbul</strong> Eczacı Odası’nda bir basın toplantısında<br />

kendisine sordum; “pijamalı bakanlarınızla bu kararnamenin altına imza attınız, niçin?”<br />

diye. Yaptığı işin yanlış olduğunu ama dönemin Amerika Başkanı Bill Clinton mıydı, tam emin<br />

değilim, onun ziyaretleri sonucu baskılarına daha fazla dayanamadığını söyledi, kendi söyledi,<br />

basın toplantısında kamuoyuna da yansıdı bu.<br />

1996’da bu kararın, patentin kabul edilmesi tabii ellerini çok güçlendirdi. Çokuluslu ilaç<br />

şirketlerini Türkiye ilaç pazarında çok daha güçlü hale getirdi. Çünkü 20 yıllık patent hakkı sağlanıyordu,<br />

çok önemliydi. 20 yıl ilaçların her biri ile ilgili pazarda, çünkü zaten pazar orijinal<br />

ithal ilaçların cenneti idi, bütün bu ithal ilaçların ağırlıkta olduğu bir pazar gelişti. Bugün neredeyse<br />

piyasanın yüzde 50’si ithal ilaçlar, o süreç böyle başladı. Sonra 15 Ocak 2001’de veri<br />

imtiyazı çıktı, o da bir kararname şekli. Nedir veri imtiyazı? Veri imtiyazı bir ilaca ait farmakolojik,<br />

toksikolojik, kimyasal, klinik bütün verilerin korunması demek, bu korumayı sağladılar.<br />

6 yılla 10 yıl arasında değişen bir veri koruması sağlanıyor. Bizde de 6 yıl süre tanındı.<br />

Bir manada ek patent süresi gibi. 20 yıl geçmiyor çünkü Türkiye’de yüze yakın ilaç grubu var<br />

çok satan, onların ilk üçünün süresi 2003 yılında bitiyordu. Veri imtiyazının devreye girerek<br />

bir ek süre sağlanması farklı bir imtiyazdı çokuluslu şirketlere. Bir başka imtiyaz alanı da açtı<br />

bu, şöyle ki veri imtiyazıyla artık ilacınızın yeni bir formu varsa, yeni bir dozajı varsa, yeni bir<br />

tatbik şekli varsa onlar için, her biri için de ayrı bir ek süre alma hakkınız var. Dolayısıyla ilk<br />

günkü tartışmalarda da ortaya çıkan şu var; ilaç şirketleri artık ruhsat alma aşamasında onu<br />

belirtmeyebilir. Çünkü ona ihtiyacı var. Parça parça endikasyonu tatbik şeklini bugün tablet şeklinde<br />

çıkarttıysa yarın da bir başka şekilde çıkartıp o süreyi uzatmayı deneyecektir, çünkü veri<br />

imtiyazı böyle bir olanak sağlıyor bu şirketlere.<br />

Gelelim bugünkü sürece, bugün devamında ne var? Yine ilk gün çok yoğun şekilde tartışıldı.<br />

İlaç ve tıbbi cihaz yasa tasarısı var. OTC var, ilaçta reklam var. 6197 sayılı Eczacılar ve<br />

Eczaneler Hakkındaki Yasa’nın değişikliği var, bütün bu değişiklikler o genel senaryonun içerisinde<br />

parça parça kareler. O kareleri o resmin içine yerleştirdiğinizde fotoğrafın bütünü çok<br />

daha net olarak ortaya çıkıyor. Patent, ilaçta reklam yönetmeliği, ilaç fiyat kararnamesi, veri<br />

imtiyazı, şimdi ilaç ve tıbbi kurum yasa tasarısı, OTC ve eczaneler yasasının değiştirilerek zincir<br />

eczanelere kapı aralanması. Genel olarak ilaç üzerinde yapılmak istenen şeyin bunlar önemli<br />

yapı taşları, önemli ayakları.<br />

İlaç ve Tıbbi Kurum Yasa Tasarısı bir hayli önemli. Zafer arkadaşım da altını çizdi. Belki<br />

tekrar olacak ama çok önemli. Bu Sağlık Bakanlığı’na ait bütün yaptırımların, kendisine ait<br />

bütün yetkilerin sözde özerk bir kuruma devredilmesi. “Sözde”yi özel olarak söyledim. Bir<br />

mütevelli heyet var, bir yönetim var ve sağlık meslek örgütlerinin hiçbir yöneticisi orada olmuyor.<br />

İlginçtir. Yani Türkiye’de <strong>sağlığı</strong> ve ilaç düzenini değiştirmek üzere bir kurum oluştu-<br />

114 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


uyorsunuz, tümden değiştiriyorsunuz, yeri geldiğinde demokrasiden söz ediyor AKP iktidarı<br />

bunu çok sık dile getiriyor, demokrasi bu kurumlarda bu ülkeyi aşağıdan yöneten insanların o<br />

işlere katılmasıdır. Hayır, ısrarla ve ısrarla uzak tutuluyor. Bir sahte demokrasicilik oyunu da<br />

oynuyoruz anti parantez bu kurumla birlikte, asıl 2004 yılında AB’ye verdikleri katılım öncesi<br />

programda da yer alıyor.<br />

Sağlık Bakanlığı’nın yeniden yapılandırılması. Devleti yeniden yapılandırmak istiyorlar.<br />

Devletle birlikte <strong>sağlığı</strong> da yeniden yapılandırmak istiyorlar. Başta da altını çizdiğim gibi sosyal<br />

devlet olgusundan uzaklaşınca devlet yapılandırılıyor. Nasıl yapılandırılıyor? Sosyal ekonomik<br />

alanda olduğu gibi sosyal alanda da elini çekiyor. Yani bunlar o bütünlüklü programın<br />

parçaları. Sosyal yaşamdan elini çektiğinde ortaya bir tek şey kalıyor. Korumacı devlet gidiyor<br />

yerine düzenleyici devlet geliyor. Yani birinde geçmişte kısmen de olsa farklı bir siyasal<br />

rejimin farklı bir ekonomik sistemin var olması sosyal devlete ilişkin kimi şeyleri gündeme getirebiliyordu.<br />

Şimdi sosyal devlet bütünüyle boşaltılınca artık, geriye artık devlete bir tek görev<br />

kalıyor. Devlet bu işleri düzenleyecek, hiçbir şeye karışmayacak. Bir kamusal alanı devlet sadece<br />

düzenlemekle sınırlı kaldığında o kamusal alan ne olur? İşte ilaç bir kamusal alan çünkü<br />

ilaç sosyal bir ürün. Bu sosyal ürünü siz bütünüyle Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın icraatı<br />

dışına çıkardığınızda ve İlaç Kurumu gibi çok tartışmalı bir kuruma devrettiğinizde bütünüyle<br />

o sosyal özelliği kaybolur, ilaç zaten ticari bir patent bütünüyle ticarileşir. Dolayısıyla<br />

o metalaştırma sürecini tamamlama açısından bu yasa tasarısı bir hayli önemli ve sözde özerk,<br />

bağımsız gibi görünen bir kurum eliyle yapınca da <strong>toplum</strong>sal sorumluluğu olmayan bir kurum.<br />

Sıfır noktasında. En azından Sağlık Bakanlığı’nın <strong>toplum</strong>sal bir sorumluluğu vardır.<br />

Aşağıdan meslek örgütleri olarak, <strong>toplum</strong> olarak tepki gösterdiğinizde sorumlunuz belliydi,<br />

o sorumlu adım atarken ondan ürküp daha dikkatli adım atmak zorunda idi. Şimdi böyle<br />

bir kurum yok, böyle <strong>toplum</strong>sal sorumluluğu olmayan bir kurum var, hiçbir kuruma karşı sorumluluğu<br />

yok. Parlamentoya karşı sorumluluğu yok. Böylesine sorumsuz bir kurum ama hayatımızın<br />

her alanına müdahale edecek. Hayatımızın, ilacın her noktasında, üretiminden,<br />

tüketiminden, ihracatından, ithalatından, her noktasında bu kurumlar hayatımızın içinde var.<br />

Yatak odamızda var bu kurum ama sorumluluk sıfır. İşte yapılmak istenen bu. Bununla birlikte<br />

OTC denilen bir kavram gelişiyor. İlaç şirketlerinin ilaç tüketimini artırmaları lazım, belli.<br />

2015 yılıyla ilgili planlamaları var. 2009 yılında Türkiye dünyanın en çok ilaç tüketen onuncu<br />

ülkesi. Bu açık yani bütün rakamlar bunu gösteriyor. Yani Fransa, Almanya, İtalya, ABD, İngiltere<br />

gibi devlerin olduğu ülkeler içerisinde onuncusu. 2015 yılında hesaplanan pazar 30 milyar<br />

dolar. Nasıl ulaşacak? Kendi doğal seyri içerisinde baktığınızda buna ulaşma şansı yok.<br />

Bunu birtakım argümanlarla güçlendirmeleri lazım. Bunun için de OTC’ye ihtiyaçları var.<br />

Bunun için ilaç reklamlarına ihtiyaç var ve ne gariptir ki siyasi iktidarlar ilaç tüketimini arttırdıkça<br />

sağlık harcamaları çok sınırlı olduğu için, diğerleri çok değişmiyor, 60 yıldır sağlığa ayrılan<br />

pay 2 ile 3 arasında gidip geliyor. Bu harcamalar içerisinde sürekli ilaç giderleri artıyor,<br />

200 liralık kişi başına sağlık harcaması var, 100 lirasını ilaç parasına yatırıyor.<br />

Bu yetmiyor. Israrla koca bir yalanı söylüyorlar: İlaç tüketimi Türkiye’de az. Neye göre az<br />

Türkiye’de ilaç tüketimi? Şimdi her bir ülkenin ulusal geliriyle yan yana koyup karşılaştırdığınızda<br />

Türkiye’nin en yüksek ülkelerden biri olduğu ortaya çıkıyor. Rakam belli. 1.92.<br />

ABD’de bile o rakama ulaşamıyorsunuz. Ama siz sayısal değerleri değerlendirip, Fransa’da 300<br />

dolar, Türkiye’de 100 dolar, çok düşük dediğinizde bunu pompaladığınızla aşağıdaki insanlar<br />

hakikaten böyle mi diye bakıyorlar ve haklılık zemini oluşuyor. Buna itiraz çok önemli. Ulusal<br />

gelirle karşılaştırdığınızda ciddi oranda yüksek, yetmiyor bu oran, bu oranı artırmaları<br />

lazım, ilaç tüketimini pompalamaları lazım çünkü kurdukları sistem bu. Koruyucu sağlık hizmetleri<br />

sağlık hizmetlerinin hası. Bakın Türkiye’ye 97’de %12,3, 2000’de de %6; yarı yarıya<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

115


düşüyor ve her yıl daha aşağıya çekiliyor. Demek ki koruyucu sağlık hizmetleri ile bir derdimiz<br />

yok. Derdimiz ilaç tüketimini pompalamak. Halkın <strong>sağlığı</strong>, insanların <strong>sağlığı</strong> ile de bir<br />

derdimiz yok. O pompalama içerisinde OTC çok önemli. O pompalama içerisinde OTC’ye<br />

ihtiyaçları var, reklama çok ihtiyaçları var. Çünkü OTC ile birlikte ilaçları artık reçeteli ve reçetesiz<br />

diye ayırdılar ve reçetesiz satılan ilaçlar eczanelerde banko üstü ürünler haline gelecekler.<br />

Vatandaş onu banko üstünde görecek ve kimseye sormayan alıp kullanacak. Sonra?<br />

Yetmiyor banko üstü ürünleri. Onunla ilgili yeni bir çalışma var. O sayı bugün 800 diye söylüyorlar.<br />

Ama bugün 800, yarın ne? Onun sınırı belli değil. Çünkü yarın siyasi iktidarlar, yine<br />

sıkışacaklar. Sağlık bütçesi içerisinde ilaç harcamaları artacak, ilaç harcamalarını kısmak için<br />

ellerinde bir de şey var.<br />

Burada çokuluslu ilaç tekelleriyle örtüştüklerini görüyorsunuz. Siyasi iktidar sıkıştıkça çokuluslu<br />

ilaç tekellerinin başka talepleri gündeme geliyor. Onu karşılıyorlar. Sağlık harcamalarını<br />

düşürmek için liste hazırlıyorlar. İlacı listenin dışına çıkarttıklarında geri ödeme sisteminin<br />

dışına çıkıyor. Oh ne rahat, onların parasını ödemeyeceğim. Kim ödeyecek? Vatandaş çıkartıp<br />

cebinden ödeyecek. Süreç böyle başlıyor. O yüzden o liste şimdilik çok tepki almamak için sınırlı<br />

tutuluyor. Süreç içerisinde sürekli sağlık harcamaları ve ilaç harcamaları artacak ve sürekli<br />

OTC listesinin genişlemesi gündeme gelecek. Başka çıkar yolu yoktur. Dolayısıyla 800 olan<br />

liste yarın 1000-1200 olacak. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. İlaçta reklam çok önemli bir ayağı<br />

bunun. Çünkü bu sefer de ötekiler; geri ödeme listesinin dışına çıkardınız, biz bundan nasıl kâr<br />

edeceğiz diye sorduklarında karşılığında alın size işte ilaçta reklam, bunu pompalayın ve zararlarınızı,<br />

“sözde zararlarınızı” buradan karşılayın, diyecekler. Bunun için de ilaçta reklama<br />

ihtiyaçları var. Reklam bu anlamda geri ödeme sistemlerinden çıkan ilaçların yeniden istenilen<br />

düzeye çıkarılması için çok önemli bir araç olarak karşımıza çıkıyor.<br />

Bu anlamda yasaya rağmen bunu nasıl becerebilirler diye düşündüğümde de; ilaç kurumu<br />

yasasının içine koyarak yapacaklar. Tanıtım diye. O zaman ortaya bir paradoks çıkacak. Bir taraftan<br />

1262 sayılı yasanın 13. maddesi, İlaç Kurumu Yasası. Yeni olan geçerlidir deyip devam<br />

ettirebilirler. Benim düşüncem bu. Ya da 1262 sayılı yasayı değiştirmeleri lazım. Aslında çok<br />

denediler. İlk tasarıda 1262 sayılı yasanın reklamı yasaklayan maddesi değişmişti. Ama sonra<br />

özellikle meslek örgütlerinden gelen yoğun tepki onlara geri adım attırdı ve şimdilik rafa kaldırdılar.<br />

O 1262 sayılı yasa yine bir şey olarak duruyor. Onun üzerinde mutlak suretle bir değişiklik<br />

yapmak ihtiyacı duyacaklardır. Bugün için geriye alındı, diye düşünüyorum.<br />

Sağlıkta temel hizmetler yasası, bunun (k) ve (b) bendi var. Bu çok önemli. Çünkü koruyucu,<br />

teşhis ve tedavi edici hizmetlerde kullanılan tüm kimyasal maddelerin, hap ve yardımcı<br />

maddelerin doğrudan nasıl ilaçlarla kullanılacağını, bununla ilgili bütün yetkiyi Sağlık Bakanlığı’na<br />

vermiş. Şimdi orada bir değişiklik yaparak ilaç kurumuna bu yetkiyi devrettiklerinde<br />

bir hayli önemli yol alacaklarını düşünüyorum. İlaç Kurumu Yasa Tasarısı’ndan çokuluslu ilaç<br />

tekellerinin, çok büyük yararları var. Ar-Ge çalışmaları açısından düşünüyorlar. Bir arkadaşım<br />

sormuştu, meslektaşım; “Türkiye klinik araştırmalarda denek mi olacak?” diye. Doğrusu onun<br />

ön hazırlıkları zaten burada var. Klinik araştırmalarla ilgili bütün yetki ilaç kurumunda. Tam<br />

o tarihte yasa tartışılırken ilginçtir, bir ilaç devinin, Roche’un genel müdürü bir açıklama yaptı.<br />

Alt başlıklarda yer aldı, çok büyük dikkat çekmedi. “Türkiye’yi klinik araştırmalarda üs olarak<br />

kullanacağız” dedi. Bu dikkatlerden kaçtı, çok önemliydi. Yani ilaç kurumu yasa tasarısının<br />

tartışıldığı bir süreçte Roche’un genel müdürünün Türkiye’yi klinik araştırmalarda üs olarak<br />

kullanması bir tesadüf müydü? Bu kadar tesadüf de çok ilginç diye düşünüyorum. Çok önemli.<br />

Klinik araştırmalara olanak sağlayacak diye böyle bir şeye ihtiyaçları var. Fiyat ve ruhsat bakımından<br />

da buna ihtiyaçları var çünkü fiyatın artık kimsenin karışmadığı piyasa koşullarında<br />

belirlenmesi onlar için çok önemli. Ruhsat başvurularında kimi bürokratik engeller vardı bu en-<br />

116 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


gellerin aşılması anlamında da fiyat ve ruhsat üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması lazım. Bu<br />

yeni kurum yasası ilaç şirketlerine bu olanağı sağlıyor. Bu da çok önemli.<br />

Evet değerli konuklar, değerli arkadaşlarım, değerli meslektaşlarım; esas olarak gidilmek<br />

istenen yer, <strong>sağlığı</strong>n gittiği yer <strong>sağlığı</strong>n metalaştırılmasıdır. İlaç düzeninin değiştirilerek<br />

ilacın tümüyle metalaştırılması isteniyor. Yapılan bütün değişikliler, getirilen bütün<br />

yasalar ve yönetmelikler bunun üzerine kurulu. Ne yapmalıyız? Evet, başka bir sağlık sistemi<br />

her şeye rağmen mümkün. Bunu kırabilmek için inatla ve dirençle “Başka bir sağlık sistemi<br />

mümkün” diyerek karşısına çıkmak lazım. Konuşmamın başında söylediğim gibi bunun<br />

alternatifini yaratmak özellikle biz sağlık meslek örgütlerinin tabii sorumluluğudur. Bu düşünce<br />

platformu devam ederek başka bir sağlık sistemi mümkün diyenlerin umudu olmalıyız,<br />

diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum.<br />

Dr. Ayşegül Bilen: Sözü Dr. Osman Öztürk’e vermek istiyorum.<br />

Dr. Osman Öztürk: Herkese iyi günler diliyorum. “Sağlığımız Nereye” başlıklı Toplum<br />

Sağlığı Kurultayı’nın “Neo-liberal Politikalar ve Sağlıkta Dönüşümün Toplum Sağlığı Üzerine<br />

Etkisi” konulu oturumunun son konuşmacısı olarak söz almış bulunuyorum. Aslında son konuşmacı<br />

olmak genellikle şikayet konusudur. Ben aksine programı gördüğüm zaman çok sevindim,<br />

çok hoşuma gitti. Bu tür toplantılarda görev almam gerektiğinde bana hep en başta söz<br />

veriliyor. Ben de sadece konuyu tarif ediyor, bir girizgâh olarak alıyordum görevi. Kendi görüşlerimi<br />

söyleyemiyordum. Şimdi aslında ne güzel burada bütün anlatılanları derlemek, toparlamak,<br />

sağlıkta dört buçuk yıldır yaşananların bir analizini yapmak, bunun üzerinden<br />

taktikleri, stratejileri belirlemek ve hatta önümüzdeki dönem programını çıkarmak(!) gibi bir<br />

imkâna kavuşmuş oldum. Ama tabii bu oldukça uzun sürecek. O yüzden sayın başkanlar itiraz<br />

ediyorlar.<br />

Aslında gündemde olan iki tane konu var biliyorsunuz. Birçok konu var ama iki tanesi hepinizin<br />

bildiği gibi, Kamu Hastane Birlikleri Pilot Uygulama Yasası, bir de bu 5510 sayılı Sosyal<br />

Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda yapılması planlanan değişikliklerle ilgili<br />

bir taslak metin. Birincisi için daha kısa, ikincisi için daha ayrıntılı olarak konuşmaya çalışacağım.<br />

Bence zaten şu 4,5 yıldır bu neo-liberal politikaların geldiği yeri ve bundan sonra da bizi<br />

götüreceği yeri bu iki tasarı gayet güzel gösteriyor.<br />

Kamu hastaneleri birlikleri ile ilgili tasarıyla şu an kamuya ait olan hastaneler bir araya getiriliyor,<br />

birer birlik oluşturuluyor. Temel olarak her ilde bir hastane birliği kurulması öngörülüyor<br />

ama hastanenin büyüklüğüne göre bir ilde birden fazla da kurulabilecek, birkaç il<br />

birleştirilip de kurulabilecek. Esas önemli olanı; bu hastane birlikleri Sağlık Bakanlığı’na bağlı<br />

kurumlar olmayacak. Sağlık Bakanlığı’nın ilgili kuruluşu olacak. Yani bakanlıkların konuyla<br />

ilgili olan yetkisinin azaltıldığını görüyoruz. Yedi kişilik yönetim kurulu içerisinde tıp mensupları<br />

sadece iki kişilik kontenjan mevcut. Diğer beş tanesi tıp mensubu dışından olacak. Ve<br />

buradaki temsiliyete baktığımızda tıp mensupları örgütlerinin falan zinhar yer almadığını, esas<br />

itibariyle ağırlıklı biçimde gene merkezi yönetim tarafından atanan temsilciler olduğunu, ama<br />

ilginç bir biçimde muhtemelen amacına uygun bir biçimde Ticaret Odası temsilcisinin de bu<br />

hastane birlikleri yönetiminde yer almış olduğunu görüyoruz. Hastaneler bunlara bağlı olarak<br />

çalışacaklar, esas itibariyle genel sekreterler yönetici konumunda görev alacaklar. Hastane yöneticilikleri<br />

altında bunlara bağlı başhekimler, idari hizmet müdürleri, tıbbi hizmet müdürleri<br />

olacak.<br />

Baktığımız zaman mevcut çalışanların devredilebilirlik durumlarında hakları korunmakla<br />

birlikte esas istihdam biçiminin sözleşmeli personel olduğunu görüyoruz. Sözleşmeli personelle<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

117


ilgili tasarıda yer alan tek bir madde de aslında nasıl bir çalışma biçimi olacağını gayet açık bir<br />

biçimde gösteriyor; “İşin bitmemesi durumunda sözleşmeli personel mesai saati dışında da çalışır<br />

ve fazla çalışma karşılığında sözleşmeli personele herhangi bir ek ücret ödenmez” diye taslakta<br />

zaten açık olarak yazılmış vaziyette. Hangi koşullarda çalıştırmayı düşünüyorlar bizleri,<br />

burada yer almış.<br />

Bu tasarıların geçmişte yer alan biçimlerinde kârlılık meselesi daha açık olarak ifade edilirdi.<br />

Muhtemelen çok eleştirildiği için kâr üzerinden işletmeleşme ve şirket ticarileştirmenin<br />

burada mümkün olduğunca elimine edildiğini görüyoruz. Fakat bilmiyorum, çıkartmayı mı<br />

unutmuşlar yoksa zorunlu muydu 6. maddede varlığını sürdürüyor. Birlik sermayesi, devredilen<br />

sermaye, bağış ve yardımlar, gerektiğinde devletçe yapılacak yardımlar ve birlik kârlarından<br />

oluşuyor. Yani esasen kâr-zarar esasına göre çalışan işletmeler olacak.<br />

Zaten biliyorsunuz hastaneler beşe ayrılacak; A, B, C, D, E diye. C ve yukarısındaki ortalamayı<br />

tutturan hastaneler birlik oluşturacak, D sınıfında olanlar eğer başarılı olup yukarıya geçemezlerse<br />

E sınıfına geçecekler. Eğer zaten birlik iseler de onların yönetimleri falan da<br />

değişecek, Bakanlık tarafından yönetici atanacak. Yani taslağın bu halinde E sınıfından F tipine<br />

dönüş yok ama gelecek versiyonlarda herhalde on yılda başarılı olamayan yöneticiler –çünkü<br />

kâra geçiremediğiniz durumlarda hep cezalandırılıyorsunuz– F tipi bir yerlere gönderilecek<br />

gibi gözüküyor.<br />

Genel gerekçede zaten yazıyor; “Aslında Sağlık Bakanlığı’nın merkezi faaliyetleri açısından<br />

sağlık hizmeti üretmesi bir yüktür. Sağlıkta dönüşüm programında şimdiye kadar atılan<br />

adımlarla bu yük zaten azaltılmıştı. Şimdi bununla birlikte bu yük tamamen Sağlık<br />

Bakanlığı’nın üzerinden kaldırılacak. O planlama, düzenleme, program yapma, filan gibi<br />

işleri görecek” diye.<br />

Ne anlama geliyor diye yorumlayacak olursak birkaç cümleyle bu bölümü tamamlamak istiyorum.<br />

Birincisi kamu hastanelerinin kamuyla ilişkisi zayıflıyor. Aslında pratik olarak kesiliyor.<br />

Yani hastanelerin mülkiyeti eğer devam ederse –işletme, kiraya verme, satma gibi<br />

imkanları da var–kalacak. Çalışanlar sözleşmeli ya da devam edebilirlerse memur şeklinde<br />

belki gene kamunun personeli sayılacaklar. Ama onun dışında bu hastaneler esasen piyasanın<br />

birer aktörü olacaklar. Aynı özel hastaneler gibi. Orada hizmet üreten ve ürettiği hizmeti orada<br />

satan birer kurum olacaklar ki bunun kamu tanımıyla hiçbir ilişkisi yok zaten. Yani <strong>toplum</strong>sal<br />

bir faydayı hedeflemeyecekler. Piyasada satabildikleri ürünleri üretecekler.<br />

Bu, Türkiye’deki bütün sağlık örgütlenmesini ve sağlık hizmeti üretimini baştan aşağıya değiştirecek<br />

bir olgu, bir düzenleme. Çok özetle bence bu tasarıyı isimlendirmek gerekirse “kamu<br />

hastanelerinde özelleştirme modeli” demek uygun oluyor.<br />

1930’ların ya da 40’ların Türkiye’sinde ya da dünyasında olsaydık devlet kapitalizminin<br />

hâlâ revaçta olduğu dönemlerde diyebilirdik ki ona uygun bir modeldi. Halbuki son 20 yıldır<br />

özelleştirme tecrübelerinden biliyoruz ki özelleştirme kapsamına alınan kamu kurumlarında,<br />

kamu iktisadi teşebbüsünde uygulanmıştır bu. Burada gerçekten bu biçimiyle hayata geçtikten<br />

sonra geride kalan yapının mülkiyetinin devlete ait olması, özel sektöre ait olması ya da başka<br />

birilerine ait olmasının hiçbir anlamı falan gözükmüyor. Bu biçimiyle kamudaki ikinci ve<br />

üçüncü basamak sağlık hizmetlerinin tamamen özelleştirilmesini düzenleyen bir yasa tasarısı.<br />

Birinci basamağın özelleştirilmesiyle ilgili olan aile hekimliği pilot bölge uygulaması zaten<br />

daha önce çıkmıştı biliyorsunuz. Aslında adı pilot olmakla birlikte uygulanan yerlerde ne sonuç<br />

alındığına bakılmadan da bütün memlekete yayılıyor. Orası zaten o yolla özelleşiyor. Şimdi burada<br />

kamu hastanelerinin özelleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz.<br />

Tabii ki bütün bu dönüşümler içindeki en belirleyici halkayı <strong>sağlığı</strong>n finansmanının değiştirilmesi<br />

oluşturuluyor. Bunun için bir Genel Sağlık Sigortası (GSS) Kanunu Tasarısı hazır-<br />

118 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


lanmış, sonra sosyal güvenlik kanunuyla birleştirilmiş ve geçen sene Sosyal Sigortalar ve Genel<br />

Sağlık Sigortası (SSGSS) Kanunu adı altında yasalaşmıştı. <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi birtakım iptal<br />

kararları verdiği için yürütmesi ertelenmişti. En son 1 Ocak 2008’e ertelenmişti. Şimdi bakanlık<br />

yeni bir taslak metinle önümüze gelmiş vaziyette.<br />

Ben önce <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi kararlarından söz edeceğim. Biliyorsunuz bu değişikliklerin<br />

de ona dayanarak yapıldığı söylendi. <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin kararı esas itibariyle memurların<br />

ve diğer kamu çalışanlarının hem sosyal güvenlik hem de diğer sağlık sigortası<br />

hükümleri açısından diğer sigortalılarla aynı hükümlere tabi olamayacağı üzerineydi. SSGSS<br />

bu nedenle iptal edilmişti. Ama bizim konumuz olan genel sağlık sigortasını memurlar ve diğer<br />

kamu çalışanları açısından <strong>Ana</strong>yasa’ya uygun bulmuştu.<br />

<strong>Ana</strong>yasa’nın 56. maddesi devletin herkesin <strong>sağlığı</strong>nı sürdürmesiyle yükümlü olduğunu,<br />

ama 56. maddenin son fıkrası da bunun için genel sağlık sigortası kullanılabileceğini işaret etmişti.<br />

Gene Kadriye Hanım çok haklı olarak uyardı bizi. <strong>Ana</strong>yasa’nın 65. maddesine dayanmıştır<br />

ancak bu maddede devlete verilen görevin, belirtilen mali kaynakların yeterliliği<br />

ölçüsünde sınırlı olduğu kuşkusuzdur, denilerek <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi bir genel sağlık sigortasının<br />

uygulanabileceğine, kamu çalışanları dışında esas itibariyle <strong>Ana</strong>yasaya uygun olduğuna<br />

karar vermişti.<br />

Birkaç ayrıntı önemliydi. Yapılan itirazlardan biri bu diş hekimliğindeki protezlerle ilgiliydi.<br />

Biliyorsunuz 18 ve 45 yaş arasındaki sigortalıların masraflarını, onkoloji ya da travma dışındaysa,<br />

Sosyal Güvenlik Kurumu hiçbir şekilde ödemeyecekti. 18 yaş altı ve 45 yaş üzerinde<br />

olanların da aslında sadece yüzde 50’sini ödeyecekti. Buna yönelik itirazı <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi<br />

reddetti. “Genel Sağlık Sigortası tüm nüfusu kapsaması nedeniyle böyle bir düzenleme<br />

yapma yetkisi yasa koyucunun takdirindedir” diye.<br />

Bir diğeri bu katılım paylarına yönelik bir itirazdı. <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi onu da reddetti, katılım<br />

payları konabilir diye. Oradaki ifade bence <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin kararını ve Genel<br />

Sağlık Sigortası’nın özünü çok güzel yansıtan bir şey; “Kuraldaki tutar, normalde kişilerin<br />

kendilerinin karşılaması gereken sağlık harcamalarının devlet tarafından karşılanan bölümünü<br />

gösteriyor. Bunun üzerini devlet isteyebilir.” Yani <strong>Ana</strong>yasa Mahkememizin genel sağlık sigortasına<br />

baktığı zaman onayladığı ve yorumladığı bu. Normalde kişilerin kendileri yapması<br />

gerekir sağlık harcamalarını, devlet buna genel sağlık sigortası veya başka biçimde katkıda<br />

bulunuyorsa, onun üzerinde istediği kadar vatandaştan alabilir.<br />

Bir tane karşı oy yazısında ilginç bir ifade vardı; “Devletin mali imkanlar ölçüsünde sunduğu<br />

asgari sağlık hizmetlerinin üstünde istenen bedelin hizmet talep edenler tarafından karşılanması,<br />

doğaldır” diyor. Tanım çok güzel. “Asgari sağlık hizmetleri”. Bunlar hep “genel<br />

sağlık sigortası” dedi, biz “yok bu sınırlı sigortadır, asgari sağlık sigortasıdır” dediğimizde itiraz<br />

ediyorlardı. <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi de yasayı okuyor ve “bu bir asgari sağlık hizmetidir, bunu<br />

karşılayacaktır” diye açık biçimde ifade ediyor. Şimdi bunun üzerinden bir değişiklik, gelmiş<br />

vaziyette.<br />

Esas itibariyle genel sağlık sigortası ama iş kazası, meslek hastalığı, analık sigortasında da<br />

bir takım değişiklikler var. Ben onları sizinle paylaşmak istiyorum. Bir tanesi; bu iş kazasında,<br />

meslek hastalığında ya da hastalıkta geçici iş göremezlik ödeneği vardır biliyorsunuz sigortalılara<br />

verilen. 5510 sayılı kanunda asgari ücretin üçte-ikisi idi, %66,6’ya denk gelirken bu değiştirilmiş,<br />

beşte-üçüne düşürülmüş, %60’ına. Yani %10’luk bir kayıp da işçiler açısından,<br />

çalışanlar açısından reva görülmüş orada. Keza bu kanunun propagandasını yapmakta çok fazla<br />

bir şey bulamadıkları için, hatırlarsınız reform adı altında ortaya sunarlarken sağlıkta en çok<br />

söyledikleri şeylerden birisi emzirme ödeneğini yükseltmekti. Asgari ödeneğin 1/3’üne kadar<br />

emzirme ödeneğinin yükseltilmesi 5510 sayılı kanunda öngörülüyordu ama daha uygulamaya<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

119


geçmeden hükümetimiz onun da sigortalılar için sakıncalı olduğuna karar vermiş, onu da ondabire<br />

indirmeye karar vermiş vaziyette. Uygulamaya geçip bir sakıncası görülmeden indirilmiş.<br />

Üçüncü değişiklik; yoksulların prim ödemeden sigortalı olacağını söylüyordu hükümet,<br />

biz de buradaki yoksulluk tanımının çok düşük düzeyde olduğunu, kavramın ilk tartışıldığı sırada<br />

ailesinin bütün gelirinin 127 YTL’den aşağıda olan insanların ancak yoksul sayıldığını,<br />

üzerinde olan herkesten devletin prim alacağını söylediğimizde kanunu yapan insanlar itiraz<br />

ediyorlardı. “Böyle bir şey yok nereden çıkarıyorsunuz” diyorlardı. İşte orada bir yeşil kart<br />

verilenler maddesinden çıkartıyoruz diyorduk ama o çok da o anlama gelmez diyorlardı. Şimdi<br />

açık olarak yazmışlar arkadaşlar. Primi devlet tarafından karşılanacak olanlar aylık bütün eline<br />

geçen para, –bu Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından değişik test yöntemleriyle belirlenecek–<br />

net asgari ücretin 1/3’ünden aşağıda olanlar. Yani 139 YTL’den aşağıda olanlar, onun üstünde<br />

olanlar her ay için 73 YTL ile 475 YTL arasında GSS vergisi ödeyecek.<br />

Bir başkası, 63. maddede Sosyal Güvenlik Kurumu’nu finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin<br />

türlerini, sürelerini falan belirlemek için bilimsel komisyonlar kurmakla görevlendiriyordu.<br />

Hani keyfi olarak değil “bilimsel komisyonlar kur ve oradan gelecek görüşleri göz<br />

önünde bulundur” diye. Orada bir değişiklik yapmışlar. Komisyon kurma zorunluluğu kaldırılmış,<br />

“komisyon kurabilir”e döndürülmüş. Komisyonların bilimsel olma zorunluluğu da hepten<br />

kaldırılmış. Her çeşit komisyonla bu iş yapılabilecek. Sosyal Güvenlik Kurumunun<br />

buradaki belirleme yetkisini artırıyor ve bu şu açıdan önemli finansmanını karşılayacak sağlık<br />

hizmetlerini belirliyor burada. Ve bunlardan istediğini dışarı çıkarabilecek, bunun için de<br />

hiçbir biçimde bir bilimsel komisyonun görüşüne dayanma zorunluluğu kalmayacak.<br />

Çok önemli bir değişiklik; genel sağlık sigortasının dünyadaki bütün örneklerinde de olduğu<br />

gibi katılım paylarıyla ilgili. Daha önce biliyorsunuz 5510 sayılı kanunda üç tane katılım payı<br />

ödenecek sağlık hizmeti tarif edilmişti. Ayakta tedavi hekimliği ve dişhekimliği tedavisi; ortez,<br />

protez iyileştirme araç ve gereçleri ve ayakta tedavide kullanılan ilaçlar. Sadece bunlardı. Şimdi<br />

aslında Türkiye’de bütün sosyal güvenlik mevzuatında şimdiye kadar, tarihinde olmayan bir<br />

yenilik yapılıyor ve yatan hastalarda da katılım payı alınıyor. Bunun oranı şimdilik %1.<br />

Kanunda daha önceki katılım payları için bir gerekçe vardı; “gereksiz kullanımı azaltmak”<br />

şeklinde. Yatan hastalardan alınacak katılım payı için hiçbir gerekçe yok. Zaten gerekçe olması<br />

da mümkün değil. Hani birinciyi şöyle açıklıyorlar; “vatandaşın elinde sağlık karnesi var, ha<br />

bire polikliniklerden gidiyor, ilaç yazdırıyor, alıyor” falan. Ama tabii şöyle bir imkan hiç kimse<br />

için yok. Benim elimde sağlık karnem var, hastaneye gideyim, bir on gün yoğun bakımda yatmak<br />

istiyorum ya da genel cerrahi servisinde ameliyat olmak istiyorum falan diye. Böyle bir<br />

gerekçe de yok. Hiçbir gerekçeyi de bulamamışlar ama yatan hastalardan da alınıyor. Hani<br />

bizim eskiden beri söylediğimiz katılım paylarının giderek artacağını da gösteriyor.<br />

Önemli bir düzenleme; daha önce bu 2 YTL olan diş hekimi ve hekim muayene ücretlerini<br />

Sosyal Güvenlik Kurumu, özellikle sevke uymak koşuluyla yarıya kadar indirmeye, hatta kaldırmaya<br />

yetkiliydi. Şimdi o yetkiyi koruyor ama başka bir yetki daha verilmiş. Beş katına<br />

kadar çıkarma yetkisi. Yani Sosyal Güvenlik Kurumu o katılım payını beş katına kadar çıkartabilecek.<br />

Özellikle ikinci, üçüncü basamağa doğrudan müracaatlar durumunda bu yetkiyi kullanması<br />

öngörülüyor. Keza sevksiz olarak hastanelere başvuran daha önceki sistemde birinci<br />

basamak aile hekimliğine başvuracak oradan da hastanelere başvurulacaktı, sevksiz olarak<br />

başvurmayı mümkün olduğunda engellemeye yönelik, burada yapılan değişikliklerle onun<br />

önünü açmaya yönelik olduğunu görüyoruz. 5510 sayılı SSGSS Kanunu’nda sevksiz olarak<br />

hastaneye başvurulduğunda bedelin %50’sini Sosyal Güvenlik Kurumu’nun ödemesi öngörülürken<br />

şimdi %80’ine çıkarılmış. Hani vatandaşın daha rahat olarak aile hekimliğini falan, sağlık<br />

ocağını by-pass edip hastaneye gitmesi için.<br />

120 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Bu Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu’nun, biz yokuz içinde ama, daha önceki<br />

kanunda fiyatları belirleme çalışmalarına başlamadan önce TTB, Türk Dişhekimleri Birliği,<br />

Türk Eczacılar Birliği gibi bir dizi kurumdan görüş alması öngörülmüştü. Şimdi onlar da çok<br />

sadeleştirilmiş; “Kurum komisyon çalışmalarına başlamadan önce ilgili kamu kurum ve kuruluşları<br />

ile sivil <strong>toplum</strong> örgütlerinin görüşlerini alabilir” deniliyor. Yani fiyatlandırma konusunda<br />

da Sosyal Güvenlik Kurumunun mümkün olduğunca elinin serbest bırakıldığını, istediği<br />

gibi fiyat belirleyebileceğini yapılan yeni düzenlemeyle görüyoruz.<br />

9. değişiklik hastanelerin sınıflandırılması. Bundan önceki sistemde Sosyal Güvenlik Kurumu<br />

sezaryen için ne kadar 400 milyon mu ödenir diye belirlemişti? Bütün hastanelere bunu<br />

ödeyecekti. Şimdi fiyatlandırma esas olmak üzere hastaneleri sınıflandıracak ve öyle eskisi<br />

gibi varoştaki hastane ile şehir merkezindeki hastaneye aynı parayı ödemeyecek. Şehir merkezindeki<br />

o daha gelişmiş yüksek teknoloji kullanan hastaneye piyasa eliyle daha dolgun bir<br />

ödeme yapma imkanı getirmiş.<br />

10. değişiklik bence en temel değişiklik. Biliyorsunuz 5510 sayılı Kanunla Türkiye’nin<br />

sosyal güvenlik mevzuatına ilk defa “fark ödemesi” girmişti. Yani katılım payından ayrı bir fark<br />

ödemesi girmişti. Ama çok sınırlı bir fark ödemesiydi. Otelcilik hizmetleri ve öğretim üyesi tarafından<br />

verilen sağlık hizmetlerinde. Şimdi kanunda yapılan değişiklikle bu fark ödemesi otelcilik<br />

hizmetleri ve öğretim üyesi tarafından verilen sağlık hizmetleri sınırı kamu sağlık<br />

kurumları için korunuyor ama özel sağlık kurumları için kaldırılıyor. Özel sağlık kurumları<br />

verdikleri her türlü sağlık hizmetleri karşılığında fark ödemesi adı altında kurumun belirlediği<br />

fiyatın üç katına kadar bir parayı alabilecekler.<br />

Memurlarla ilgili genel sağlık sigortasını ilgilendiren şöyle bir düzenleme yapılmış; aslında<br />

standart olarak bütün çalışanlardan %5, çalışandan %7,5, işverenden genel sağlık sigortası primi<br />

alınacaktı ama <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi genel olarak bozduğu için orada memurların mevcut ödenekleri<br />

korunmuş ama %16 emeklilik keseneğinde %5’i çalışanın payı devlet karşılığı, %7,5’i<br />

kurum karşılığı olarak çalışanın payı Genel Sağlık Sigortası primine dönüştürüldü.<br />

Şimdi birinci tespit aslında, baştan da bahsettiğim gibi <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin 5510 sayılı<br />

Kanunu bozması; hem emeklilik hem de GSS açısından kamu çalışanlarını da diğer çalışanlarla<br />

aynı hukuka tabii tutamazsınız, oydu. Bu değişiklik metnine baktığımız zaman<br />

<strong>Ana</strong>yasa Mahkemesinin GSS ile ilgili kararına uyulmadığını görüyoruz. Aslında kamu çalışanları,<br />

memurlar ve diğer kamu çalışanlarından bütün Genel Sağlık Sigortası hükümleri halen<br />

duruyor.<br />

İkinci ve önemli bir tespit; GSS ile ilgili yapılan bütün bu değişikliklerin <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi<br />

kararıyla hiçbir ilgisi olmadığını görüyoruz. Hani diyorlar ya <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi bunu<br />

bozdu da o yüzden değiştiriyoruz. <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin bozma kararını hiçbir biçimde değişikliğe<br />

yansıtmazken <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin bozmadığı bir dizi değişikliği gerçekleştiriyorlar<br />

GSS’de. Ve çalışanlar ve sigortalılar açısından hiçbir kazanım yok, tersine daha da fazla<br />

hak kayıpları olduğunu görüyoruz. Özellikle katılım payının çok daha genişletildiğini hem<br />

miktar hem de kapsam olarak genişletildiğini görüyoruz.<br />

İki tespit; bir tanesi aslında fark ödemesi lafını ben de dahil kullanmamamız gerekiyor. Bu<br />

çok açık bir şekilde “bıçak parası”dır. Yıllardır şikayet edilen, “Vatandaş vergi ödüyor prim<br />

ödüyor, hastaneye gidiyor doğru düzgün sağlık hizmeti alamıyor. Muayenehaneye çağırıyorsunuz<br />

ve bıçak parası alıyorsunuz.” iddiasının şimdi tersine yasaya girmiş halidir bu.<br />

Yani bu ülkede sağlık hizmeti almak için bu coğrafyada yaşamak yetmiyor, bu ülkenin<br />

yurttaşı olmak yetmiyor, vergi ödemek yetmiyor, prim ödemek yetmiyor, katılım payı ödemek<br />

yetmiyor, bir de gideceksiniz fark ücreti ödeyeceksiniz, yani “bıçak parası” ödeyeceksiniz.<br />

Bıçak parasını yasallaştırmaya çalışıyorlar.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

121


Fark ödemesinin serbest bırakılması, vatandaşın doğrudan hastanelere başvurabilmesi, bununla<br />

ilgili birinci basamaktaki sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve o muayene ücretlerinde<br />

yapılan düzenleme aslında Türkiye’de sağlık sisteminin önemli ölçüde özel hastanecilik üzerine,<br />

özel hastaneyi finanse etmek üzere olduğunu gösteriyor. GSS hayata geçtiğinde de o üç<br />

kat fark ödemesinin boşuna olmadığını düşünüyorum ben, gelip oraya oturacağını, yani sonuç<br />

itibariyle vatandaşın yaptığı sağlık harcamalarının dörtte birinin GSS tarafından ödeneceğini,<br />

dörtte üçünün de vatandaşın cebinden çıkacağını, eğer o şekilde ödenmezse vatandaşın sağlık<br />

hizmeti alamayacağını düşünüyorum. Aslında bütün bunlara hiç yabancı olmadığımızı düşünüyorum.<br />

Hatırlarsınız geçen sene bu tasarılar çıktığı zaman hep birlikte hazırlamıştık bunları.<br />

Hatta özetlemiştik de.<br />

Son olarak şunu söyleyeyim; bütün bu süreçlerde bulunurken zaman zaman “çok mu abartıyoruz,<br />

çok mu muhalif davranıyoruz?” diye düşünüyorum Öyle bir basınç var ya; “her şeye<br />

muhalefet ediyorsunuz, diliniz de çok keskin” falan diyorlar. Şu <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi kararını<br />

ve GSS’de yapılan şu değişiklikleri gördüğüm zaman “aslında gerçekte çok insaflı davranmışız”<br />

dedim. Hani geçen sene söylediğimiz; “bu yapılan değişiklikler gayri insanidir, gayri vicdanidir,<br />

gayri ahlakidir” lafının aslında zemzemle yıkanarak söylenmiş bir söz olduğunu ve<br />

bugün hak ettikleri sözü çok daha güçlü söylememiz gerektiğini düşünüyorum. Bununla ilgili<br />

belki ikinci bölümde söz hakkım olur diye teşekkür ederek kapatıyorum.<br />

Dr. Ayşegül Bilen: Çok teşekkür ediyoruz. Panelimizin birinci bölümünü bitirmiş bulunuyoruz.<br />

Bütün konuşmacılara çok teşekkür ediyorum. Eğer katılımcılardan da itiraz eden<br />

yoksa ara vermeden panelin ikinci bölümüne geçmenin uygun olacağını düşünüyorum. Bu bölümde<br />

toplantıyı yönetmesi için sözü Seyhan Hanım’a veriyorum.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Teşekkür ederim. Bizim konuklarımız olacaktı bu<br />

bölüm için, onlara söz verelim demiştik ama sanırım katılım olmadı. KESK, DİSK Başkanı ve<br />

SES’i çağırmıştık, değil mi? O zaman mevcut birinci bölümde konuştuklarımızla ilgili sizlerden<br />

gelen önce sorular var mı? Onları alalım.<br />

Dinleyici: Ben çok daha böyle ciddi taraflarına geçmeden aklıma takılan bir şeyi sormak<br />

istiyorum Ahmet Bey’e. Daha önce sahte hekimlik uygulamasıyla ilgili bir ceza kararı, yaptırım<br />

çıkmıştı. Daha sonra o indirilmiş. Buradaki gerekçe nedir? Benim aklıma gelen şey şu;<br />

acaba sahte dişhekimliğini kulis mi yaptılar? Yani böyle bir baskı mı uyguladılar meclistekilere<br />

de böyle bir karar çıkıyor?<br />

Dişhekimi Ahmet Gürbüz: Sorunuz için teşekkür ederim. Biz de öyle düşünüyoruz.<br />

Gerçekten milletvekilleri üzerinde sahte dişhekimlerinin kulis yaptığını, lobi oluşturduğunu<br />

düşünüyoruz. Çünkü ülkemizde bulunan sahte dişhekimi sayısı azımsanamayacak ölçüde yüksek.<br />

Biz en az 3000 dolayında olduğunu düşünüyoruz. <strong>İstanbul</strong>’da dahi yüzlerce olduğunu düşünüyoruz.<br />

Sahte dişhekimlerine verilen cezanın yükseltilmesi için gerçekten çok uzun yıllardır<br />

mücadele ediyoruz. Bunu ancak 2004 yılında başarabildik. Çünkü geçen parlamentoda 7 dişhekimi<br />

milletvekili vardı. Biz de o dişhekimi milletvekilleri üzerinden bir lobi faaliyeti yürüterek<br />

bir anlamda bunu başarabilmiştik. Düzenlenen yasada sahte dişhekimlerine verilen ceza<br />

3 yıldan az olmamak üzere 5 yıla kadar hapis cezasıydı. Ayrıca 1000 liradan 3000 liraya kadar<br />

ağır para cezası öngörüldü. Sahte dişhekimliği yapılan yerlerdeki aletler hemen müsadere edilebilecekti.<br />

Bu karar bizim için çok sevindirici oldu. Sahte dişhekimliği ile ilgili mücadelemize<br />

hız kattı bu.<br />

122 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


Geçmiş yıllarda da mücadeleyi yapıyorduk. Ve sahte dişhekimlerine karşı üstelik hedef<br />

olarak bunu yapıyorduk. Ama yasa caydırıcı olmadığı için başarılı olamıyorduk. Bu cezanın<br />

artırılması bizim için gerçekten çok iyiydi. Fakat bu cezanın artırılmasının üzerinden henüz kısa<br />

bir müddet geçmesinden sonra iki kez bu cezayı tekrar düşürmek için çalışmalar yapıldı. Biz<br />

bazı sahte dişhekimlerinin milletvekillerine baskı yaptığını biliyoruz. Fevzi Bey’in bahsettiği<br />

gibi dişhekimi olmayan bazı kişilerin, bazı sermayedarların diş muayenehanesi, poliklinik açabilmek<br />

için bu çabayı yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla böyle bir lobi faaliyeti olmuştur.<br />

Dinleyici: Benim sorum Osman Bey’e olacak. Kamu Hastaneleri Yasa Tasarısı içinde –<br />

biraz da vurgulamak için soruyorum yanıtını bildiğim bir soru– eğitim hastanelerinin ayrı bir<br />

yeri yok sanıyorum. İyi bir sağlık hizmeti için iyi yetişmiş hekimlerin olması vazgeçilmez bir<br />

öngörüdür. Fakat piyasalaşmış ortamda eğitim ne olacak? Ayrıca uzman sayısı azlığını vurgulayan<br />

hükümet son TUS sınavlarında eğitim hastanelerine çok fazlaca asistan kadrosu verdi.<br />

Bu asistanların eğitimi ne olacak bu kapsamda?<br />

Dr. Osman Öztürk: Eğitim hastaneleri ile ilgili herhangi bir düzenleme yer almıyor. Ama<br />

iki şekilde yorumlanabilir: Eğitim hastanelerini kapsamayacağı gibi yorumlanabilir. Fakat bütününe<br />

baktığım zaman eğitim hastanelerini de kapsayacağı da malum. Zaten eğitim çok önemli<br />

bir bölüm değil. Esas itibariyle kârlılığın öne çıkarıldığını görebiliyoruz, o açıdan eğitim konusu<br />

herhangi bir şekilde düzenlenmemiş burada.<br />

Sunucu: Buyurun Hüseyin Bey.<br />

Dr. Hüseyin Demirdizen: Aslında Osman Bey’in özellikle Kamu Hastane Birlikleri ve<br />

GSS ile birlikte bıraktığı yeri şöyle tanımlamak daha mümkün; Kamu Hastane Birlikleriyle<br />

birlikte aslında sağlık sisteminin birinci basamaktan üçüncü basamağa kadar özelleştirildiğini<br />

söylemek gerekiyor. Çünkü her ne kadar Kamu Hastane Birlikleri diye geçiyorsa da,<br />

bunun içinde bir pilot var, aile hekimliğinde olduğu gibi. Buralar aslında tamamen ticari kuruluşlar.<br />

Belki kamu şirketleri denilebilir. Ama ona bile çok uymuyor çünkü bu şirketlere kamusal<br />

bir hizmet vermekle ilgili bir sorumluluk vermiyor. Kendisine kuruluş sırasında<br />

devredilmiş olan taşınır taşınmaz bütün malların tamamının ya da parça parça satılması dahil<br />

olmak üzere, ya da kendi sunduğu hizmetlerin bir bölümünün ya da tamamının satın alınması<br />

gibi olanaklar verilerek, hem sağlık hizmetlerini doğrudan özel şirketlerden ve kişilerden<br />

satın almanın yolunu, hem kendi ünitelerini özel kuruluşlara ya da kişilere satma ya da kiralama<br />

yolunu açmış oluyor. Dolayısıyla aslında özelleştirmenin bir yoludur bu. Hani özelleştirilecek<br />

kamu iktisadi kuruluşları, kamu hizmetleri bu yola girerken aslında bu modelle<br />

doğrudan özelleştirmenin olacağını söylemek zor değil. Dolayısıyla diğer alanlardaki yasal<br />

düzenlemelerle beraber düşünüldüğünde sağlık sektörü birinci basamaktan üçüncü basamağa,<br />

tıbbi hizmetlerden ilaca, ağız-diş <strong>sağlığı</strong> hizmetlerine kadar tam bir piyasa alanı gibi<br />

duruyor. Fotoğraf tamamlanmış oluyor.<br />

Özellikle eczacılık alanında önemli birkaç düzenlemeyle birlikte bu sürecin yapısal özelliğine<br />

uygun olan öteki adımların da atılacağını, atıldığını görüyoruz. Dolayısıyla eskiden <strong>Ana</strong>yasa’ya<br />

da yansıyabilecek bölümlerle birlikte değerlendirildiğinde “Sağlık bir hak değildir.<br />

Sağlık bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın gereğini yerine getiren insanlar bu hizmetlerden yararlanacaktır”<br />

anlaşılıyor ve böyle olunca da tabii sadece teknik, sadece bir organizasyonel sorun gibi<br />

durmuyor. Ahmet Bey’in söylediği yerle birleştirildiğinde aslında bu alanda ortaya çıkan tablo<br />

genel olarak <strong>toplum</strong>sal alanda en azından sağlık ve sosyal güvenlik alanının yeniden düzen-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

123


lendiğini gösteriyor ve bu en az sağlık profesyonelleri kadar diğer <strong>toplum</strong> kesimlerini yakından<br />

ilgilendiriyor. O yüzden belki ikinci bölümde bu fotoğrafın <strong>toplum</strong>la paylaşılması açısından,<br />

<strong>toplum</strong>un diğer kesimleriyle paylaşılması açısından neler yapabileceğimizi tartışırız. Kendi<br />

üyelerimiz açısından bunun daha görünür kılınmasına dönük neler yapabiliriz ki biz en azından<br />

sağlık alanından biliyoruz ki üyelerimizin tamamı aynı bilgi düzeyinde değil. Hâlâ bu yoldan<br />

diyelim ki bazı önemli işlerin yapılabileceğini ve kendileri için de daha iyi bir gelecek<br />

olabileceğini düşünüyorlar. Hani bir grubu doğrudan özel sağlık kuruluşu sahibi olarak buralarda<br />

ya da işletme haline gelmiş yerlerde daha yüksek gelirle çalışma umudunu taşıyarak.<br />

Ama böyle bir şeyi var. Fakat fotoğrafın öteki karelerini getirdiğimiz zaman bunun en azından<br />

sürdürülebilirlik açısından, en azından kısa vadede, orta vadede bile çok olanaklı olmadığı<br />

görünüyor. Osman Bey de ortaya koydu. Üç yıl önce sosyal güvenlikle beraber gündeme geldiği<br />

zaman yakalanan bir geniş düzey vardı; sağlık çalışanlarının yanı sıra diğer emek örgütlerinin<br />

de içinde bulunduğu Emek Platformu. Sanıyorum bunu hızla yeniden toparlamak ve son<br />

değişikliklerle birlikte resmi yeniden hepimizin önüne koymak, ama yanı sıra en azından Sağlık<br />

Meslek Odalarının kendi üyelerine dönük, bu yıkıcı ve yakın süreçte gündeme gelebilecek<br />

sonuçları da daha yakından paylaşma gibi bir yapılandırılmış bir çalışma sunmamız lazım.<br />

Açıklamalarıyla, eylemleriyle görünür kılmaya dönük. Bunları ortaklaştırmamız lazım. İki ya<br />

da üç tane somut takvim var bizim hazırlığımızı beklemeyen. Bunlardan bir tanesi sabahki<br />

oturumda konuşuldu; <strong>Ana</strong>yasa süreci, gerçekten orada temsili olmanın ötesinde gerçekten ciddi<br />

bir <strong>toplum</strong>sal güç haline gelmemiz gerekiyor.<br />

İkincisi geniş kesimleri ilgilendirdiği için hem yeniden Genel Sağlık Sigortası’nın ve Sosyal<br />

Güvenlik Yasası’nın Meclis’te gündeme gelmesi, hem ilaç alanını düzenleyen hem de Kamu<br />

Hastaneleri Birlikleri’ni düzenleyen takvimin bir <strong>toplum</strong>sal muhalefetle karşılanmasına dönük<br />

bir hızlı değerlendirme yapılıp bu konudaki takvimi de açıklamak uygun olacaktır. Öbür taraftan<br />

daha kapsayıcı alternatif önermelerimizi geliştirme süreciyle birlikte. Teşekkür ediyorum.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Biz teşekkür ederiz. Gerçekten mücadelemize dayalı<br />

planlı ve daha yoğun bir şekilde devam etmek durumundayız. Buyurun.<br />

Dinleyici: Katılımcılara teşekkür ederek başlıyorum. Ben saptadığım bir uyuşmazlığı paylaşmak<br />

istiyorum sizlerle. Sayın Rafet Şahin’in söylediği gibi <strong>sağlığı</strong>n metalaştırıldığı ve ilacın<br />

metalaştırıldığı bir günde Sayın Osman Bey’in de söylediği gibi asgari sağlık sisteminin<br />

konulmak istendiği ve yatan hastalardan katılım payı, katkı payı alınımının da tartışıldığı bir sektörde<br />

günübirlik hastalarının da ilaçlarının hastane eczanesinden verildiği böyle bir çarpık, birbiriyle<br />

uyuşmayan maddeler ortaya çıkıyor. “Bu şartlarda bence gündem olarak da bu birbiriyle<br />

uyuşmayan maddeleri ortaya koyup insanların önüne mi koymamız gerekir acaba?” diye düşünüyorum.<br />

Yani birbiriyle uyuşmayan maddeleri gündem mi etmemiz gerekecek aslında?<br />

Ecz. Rafet Şahin: Orada şöyle bir sorun var. Daha önce eczacılar odasıyla işleyen ve eczaneler<br />

arasında eşit dağılımı da sağlayan bir sistem vardı yatan hastalarla ilgili. Şimdi o sistemde<br />

değişiklik yapıyorlar ama arkasını çok söylemiyorlar. Bizim bildiğimiz şu; ihale sistemi...<br />

Çünkü zaten uygulanacaktı. Altyapısı yok diye 2008’in başına ötelendi ama bu mevcut ihale sistemi<br />

içerisinde açık net söylüyorlar ki buna hazır değiliz. “Zaten borçlu sistem içerisinde ilaç<br />

sektörü bize ilaç vermiyor.” Pozisyonumuz bu diye birçoğu ilan ediyor. Onu özel hastanelerle<br />

bağlantılı bir ihale sistemi içerisinde çözmek istiyorlar, çok net söylemiyorlar. O sistem içerisinde<br />

çözdüklerinde de o işe talipliler zaten hazır bekliyor. Taliplileri var. Ve o işi oradan da özel-<br />

124 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


leştirip, tekelleştirip sistem içerisinde öyle dahil edecekler, diye düşünüyorum. Ne yapılacaksa<br />

da bunu hep birlikte bu biçimiyle değerlendirmek lazım. Bazı gruplar var, AKP’ye yakın gruplar<br />

var. Onlar o alanda hastane girişimciliklerini çok hızlı bir biçimde sürdürüyorlar. O alana talip<br />

olduklarında çok ciddi bir sömürü alanına dönüşecek hastanelerin kendi döngüsü içerisinde.<br />

Dinleyici: Bir de ayrıca bugünkü sağlık giderlerini bir kara delik olarak değerlendiren bir<br />

medya var.<br />

(Bant değişimi...)<br />

Dinleyici: Bu haliyle yasalaşacak olan taslak önümüzdeki süreçte yine bir anayasa engeline<br />

takılacak mı, birinci sorum bu. İkinci saptamam da işte neo-liberal politikaların bu kadar<br />

çok açığa çıktığına bir örnek, bizim kurumlarla yaptığımız sözleşmelerde yer alan ceza maddeleri<br />

bile artık para cezası şekline dönüştü. Düşünebiliyor musunuz yani biri devleti soyuyorsa<br />

açık söyleyeyim bir ceza ile cezalandırılmak yerine o cezalar hafifletilerek o soyguna<br />

eşdeğer olarak işte 5 katı 10 katı para cezaları işte geçmişte idari cezalar olarak adlandırılan cezalar<br />

bugün sistemde bir başka cezalandırma yöntemi olarak önümüze geliyor. Böyle olunca<br />

da bir yönüyle düzen içindeki aksaklıkları ortadan kaldırmaya çalışan bizler meslek örgütleri<br />

olarak bu konuda kendi mesleğimiz içinde bu düzenle özleşen birtakım uygulamalara giren<br />

meslektaşlarımızı ne yazık ki çok da fazla engelleme durumunda kalmıyoruz. Görünen o ki<br />

artık sistem her şeyi ile bir parasal hizmet şekline dönüşüyor. Bu da artık bizim müdahale noktasında<br />

meslek örgütleri olarak çok kararlı bir duruş sergilememiz gerektiğinin de bir başka göstergesi<br />

olarak önümüze çıkıyor.<br />

Dr. Osman Öztürk: Şimdi birinci soruyla ilgili olarak şöyle söyleyeyim; tabii ki hukukçu<br />

değilim ama <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi söylediği için bu şekilde yasalaşırsa <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’ne<br />

giderse, genel sağlık sigortasıyla ilgili yapılan düzenlemelere <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi eğer eski<br />

kararına sadık kalacaksa uygun görmemesini beklerim. Çünkü prensip açısından memurlar ve<br />

diğer kamu çalışanlarının, diğer sigortalıların emeklilikte olduğu gibi genel sağlık sigortasında<br />

da aynı hükümlere tabi olamayacağını söylemişti.<br />

Mesela emeklilikle ilgili bölümde mevcut kamu çalışanları tamamen çıkarılmış; “bu kanundan<br />

sonra çalışmaya başlayacak 4/c’liler bu hükümlere tabidir” diyor. Bu mesela <strong>Ana</strong>yasa<br />

Mahkemesi için yeterli mi bilemiyorum. Ama en azından çıkarılmış. Genel sağlık sigortası ile<br />

ilgili ise bir tek primde eski sisteme dönülmüş, ama onun dışında hiçbir çıkarma yapılmamış.<br />

O açıdan hani <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesinin eski kararı doğrultusunda davranırsa bunu kabul etmemesi<br />

gerekiyor.<br />

Diğer söylediğim; yapılan değişikliklerin <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin kararıyla ilgisi yok.<br />

Aslında benim görebildiğim kadarıyla Hükümet <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi’nin kararından cesaret<br />

alarak fırsattan istifade aslında kendi kafasında nihai olarak kuracağı genel sağlık sigortası<br />

konusunda oldukça hızlı adımlar atmış. Yoksa <strong>Ana</strong>yasa Mahkemesi yatan hastadan pay<br />

almadı diye, “bıçak parası” koymadı yasaya diye iptal etmedi önceki yasayı.<br />

O açıdan ben bugün aslında bu neo-liberal programı deşifre etmek konusunda geçmişte<br />

yaptığımızın çok yararlı bir birikim sağladığını ve onun bize çok güçlü bir dayanak noktası sağladığını<br />

düşünüyorum. Ama bugün gerek kamu hastanelerinde gerek genel sağlık sigortasında<br />

atmaya çalıştıkları bu adımlar karşısında gerçekten <strong>toplum</strong>un çok geniş kesiminin bunları kabul<br />

etmesi mümkün değil.<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

125


Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Buyurun.<br />

Dinleyici: Teşekkür ediyorum. Ben arkadaşlara bir soru yöneltmek istiyorum. Şimdi bu<br />

neo-liberal politikaların...<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Biraz sesli alabilir miyiz?<br />

Dinleyici: Benim biraz daha ilgili olduğum alanlardan biri de hayvancılık oldu. Gerçi<br />

neo-liberalizmden önce de tarımda kapitalistleşme vardı. Kapitalistleşme anlamında bir değişiklik<br />

yok. Fakat özellikle hayvancılıktaki kapitalist üretim ilişkileri bu hayal edemeyeceğimiz<br />

noktalara geldi. Şimdi bu çok ciddi bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor bugün.<br />

Çünkü hayvancılık demek besin demek, besin demek <strong>sağlığı</strong>n temel ihtiyaçlarından bir tanesi.<br />

Şimdi geçmişte çoban ne düşünürdü? Çoban “ben hayvanımı yaylaya götürsem de orda<br />

bir iki otlar yese, hayvanım eti koksa” falan derdi. Şimdi çoban ne yapıyor? “Nasıl kârımı<br />

artırabilirim” diyor. Bunun için bilim teknolojiyi hayvancılığın bütün dallarında sonuna<br />

kadar uygulamaya başladılar.<br />

İşte ne yaptılar, büyük tavuk çiftlikleri kurdular. Burada soğutma tanklarında bir tane tavukta<br />

hastalık varsa bütün tavuklara geçiyor. Artık herhangi bir paketlenmiş tavuk yiyorsanız<br />

mutlaka (...) var içinde kurtuluş yok. Ne oldu? Yemlerine antibiyotikler katılmaya başlandı<br />

hayvanların. Hayvanın normal florasındaki mikroorganizmalar bu antibiyotiklere direnç kazandılar.<br />

Şimdi dünyanın her yerinde eskiden çok basit antibiyotiklerle tedavi edilen hastalıklar,<br />

besin yoluyla bulaşan hastalıklar bütün hastalıklara karşı dirençli vakalar olarak karşımıza<br />

çıkıyor. (...) hastalığı meşhur herkes biliyor. İşte bir sürü çocuk hayatını kaybediyor bu yüzden.<br />

Yani fazla lafı uzatmak istemiyorum. Neo-liberalizmin getirdiği hastalıklar bunlar diye düşünüyorum.<br />

Neo-liberalizm öncesinde bu hastalıkların çoğu yoktu. Bunlar neo-liberalizmin ortaya<br />

çıkarttığı hastalıklar. Bu konuda Veteriner Hekimler Odası’nın bir çalışması var mı? Benim<br />

öğrenmek istediğim bu.<br />

Veteriner Hekim Dr. Fevzi Karaağaç: Tabii sizin bakışınız farklı boyutta ama tabii<br />

doğru yönleri de var. Ancak onu tam öyle birebir demesek de şöyle bir yaklaşım neo-liberalizm<br />

şöyle bir ölçü getiriyor orada: Türkiye’de veteriner teşkilatlarının 1985’te dağıtılması neticesinde<br />

Tarım Bakanlığı içerisinde veteriner halk <strong>sağlığı</strong> açısından ciddi bir açık oluştu ve<br />

veteriner hekimlerin yeterince istihdam edilememeleri yani sayı olarak 2500-2700 civarında<br />

Tarım Bakanlığı’nda veteriner hekim çalışıyor.<br />

Onun haricinde bir de Sağlık Bakanlığı içerisinde bir daire başkanlığı vardı. O müdürlük<br />

seviyesine düşürüldü. Koruyucu hekimlik anlamında zoonoz hastalıklarla ilgili onun bu noktaya<br />

gelmesin de neo-liberal akımın bence bir sonucu. Yine bizim son zamanlarda yaşadığımız<br />

bir nokta var, o akımın devamı olabilir diye düşünüyoruz. Nedir? Örneğin yerel yönetimlerde<br />

çok ciddi sayıda veteriner hekim çalışıyordu. 1000 civarında kadro, 3000 civarındaydı. <strong>İstanbul</strong>’da<br />

örneğin 4 tane Veteriner Müdürlüğü kaldı belediyelerde. Ama zaman zaman görüyorsunuz<br />

zoonoz kuduzla ilgili birçok vakaya rastlıyoruz. Bunun haricinde bunlarla<br />

birleştirebiliriz.<br />

Ancak şöyle bir durum var tabii, yani bunlar birbiriyle ilişkili noktalar; ciddi bir teşkilatınız<br />

olmazsa... Bizim ülkemiz şöyle düşündü, özellikle 1986’da Eczacılar Odası’ndan temsilci<br />

arkadaşımız da çok güzel belirtti onu, bu 1980’den önce başladı ve 24 Ocak kararlarını içeren<br />

bir olay. Yani özellikle 24 Ocak kararlarıyla piyasa dönüşümlü tarımın ve dolayısıyla tarımın<br />

126 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


ir bileşeni olarak hayvancılığın ve veteriner teşkilatlarının ciddi bir biçimde zarar görmesi<br />

bugün halk <strong>sağlığı</strong>na yansımış durumda. Şöyle ki, tabii veteriner hekimliğin zarar görmesi dolaylı<br />

olarak onların denetimi altındaki hayvanlar aracılığıyla niye zarar getiriyor? Bizim gıdalarımıza,<br />

sofralarımıza kadar geliyor, çünkü gıda hijyeni ahırdan başlayıp, çiftlikten başlayıp<br />

sofraya kadar uzanan bir zincirler konsepti olarak karşımıza çıkıyor. Bu zincirlerden birine ara<br />

verirseniz halk <strong>sağlığı</strong> ciddi anlamda tehlike altında kalıyor.<br />

Tabii başlangıcı ilk aşama, gıdanın ilk aşaması netice itibari ile ahırda başlıyor. Orada veteriner<br />

hekimlerin yeterli ilaç, sabahki oturumda da gördük, ilaç yapan veteriner hekim olduğuna<br />

göre, etin ve tüm hayvansal orijinli gıdaların denetimleri böyle olacaktır. Bugün bunun<br />

Avrupa Birliği ülkelerinde çok farklı olduğunu görüyoruz. Ette, hayvansal orijinli gıdalarda veteriner<br />

hekimlerin çok ciddi yetkileri var. Ve orada da bağımsız bir teşkilat olarak veteriner ofisleri,<br />

bağımsız bir şekilde veterinerlik ve gıda ofisi denetim yapıyor. Yani denetim yetkileri var.<br />

Ama Türkiye’de bu konu çok karışık. Birçok konuyla ilgili olmayan meslek gruplarının da<br />

çevresinde olduğu popülist yaklaşımlar veteriner hekimlerin haklarını ciddi anlamda tırpanlamış<br />

durum da. Bunlarda tabii dediğiniz gibi, o konseptin bir sonucu.<br />

Dinleyici: Bir soru da ben sorabilir miyim? Şimdi dört konuşmacımız da kendi meslek<br />

alanlarıyla ilgili aslında neo-liberalizmin tüm dünyada yaşanan süreç olduğunu ve Türkiye’de<br />

bunun yansımalarını birlikte tartıştık. Bunların haricinde hedefimiz bunları durdurabilecek,<br />

bunları engelleyebilecek süreci nasıl örgütleyebileceğimizle ilgili. İki soru sormak istiyorum.<br />

Şimdi sonuçta bu işleri uygulayanlar bu alanlarda bizimle benzer eğitimleri almış, benzer okullarda<br />

okumuş, benzer süreçleri yaşadığımız hatta bir kısmıyla Tarım Bakanı da dahil olmak<br />

üzere beraber çalıştığımız insanlardır. Nasıl oluyor da bu insanlar yaptıkları işlerle ilgili... Hele<br />

hele şu son zamanlarda vatana ihanet lafından ta bir futbol takımındaki futbolculara kadar gelecek<br />

düzeye getirilerek <strong>toplum</strong>un böyle ajite edildiği bir ortamda... Dişhekimliğinden sağlık<br />

alanındaki düzenlemeye kadar her biri sizce bir ihaneti içermiyor mu? Nasıl bir şey, nasıl adlandıracağız<br />

bunu ya da doğru mudur, değil midir, ne yapıyor bu insanlar? Bir tanesi bu soruyu<br />

nasıl soracağız onlara? Bunu anlatacağız?<br />

İkincisi gerçekten kendi alanlarımızda yaşananların, ben mesela hekimim, son kongremizde<br />

yurtdışında katılan konuklarımız vardı. Slovakya’dan, Yunanistan’dan ve İngiltere’den.<br />

Onlar da kendi ülkelerinde yaşanan sürecin Türkiye’dekinden çok farklı olmadığını gösterdiler<br />

bize verdikleri örneklerle. Marketler zincirinin İngiltere’de sağlık hizmeti sunmaya aday olduğunu<br />

bu isimle duyarsanız şaşırmayın artık. Tesco Sağlık Hastanesi yazar; onları bizim<br />

önümüze serdiklerinde şaşırmıştık biz. Dolayısıyla bu dayanışma Türkiye’de yeterli bir süreç<br />

mi olacak, kendi alanlarımızdan, kendi meslek alanlarımızdan dünyanın diğer ülkelerindeki<br />

meslek gruplarıyla bir dayanışmayı da hedefliyor muyuz? Bunu Türkiye’de nasıl örgütleyeceğiz<br />

ya da dünyada nasıl başaracağız? Teşekkür ediyorum.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Teşekkür ederiz. Ben az önceki soruya bir iki ekleme<br />

yapmak istiyorum. Sizi atlamıştım. Veteriner hekimler olarak tarım ve hayvancılıkta yaşayacağımız<br />

çok daha büyük sorunlar var önümüzde. Örneğin geçmiş yıllarda bir deli dana hastalığı<br />

yaşadık, biliyorsunuz BSE. Bunun ortaya çıkışındaki ana sebep de bir fabrikada Scrapie<br />

dediğimiz beyin hastalığı olan koyunların etlerinin ekonomik kayıp olmaması için sığırlara<br />

yem yapılıp verilmesi aşamasında, fabrika kârının düşünülerek “nasılsa virüsler 70 derecede<br />

ölüyorlar, bizim bunu 100 dereceye kadar çıkarmamıza gerek yok” deyip ısıyı düşürmeleri sonucunda<br />

insanlık bugün BSE gibi bir hastalıkla karşı karşıya.<br />

Kaçak olarak biz bu etlerin ülkemize geldiğini düşünüyoruz. Çünkü resmi kayıtlara geç-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

127


miş, BSE hastalığına yakalanmış insanların teşhisinin konulduğu bilgisi geliyor bize ancak<br />

resmi yetkililer söylemiyor. Bunun haricinde Avrupa Birliği bize yıllardır ithal et almamızla ilgili<br />

baskı yapıyor, biliyorsunuz. Ülke yönetimi olarak buna direndiler birkaç yıldır. Fakat canlı<br />

hayvan ithalatı yapılacak önümüzdeki günlerde buna direnemediler. Bu durumda da ülkemize<br />

aslında Türkiye şartlarına uygun olmayan tamamen farklı flordan, farklı mikroorganizmalara<br />

sahip hayvanlar gelecek ve bunların sağlıklarıyla ilgili hiçbir ön tarama yapılamayacak. Dolayısıyla<br />

bu durum aslında ülkemize yeni hastalıkların gelmesi demek. Türkiye şartlarında bu<br />

hayvanların yaşamaları pek mümkün değil. Geçmiş dönemlerde de yapıldı bu uygulama ve sonuçlarını<br />

yaşadık hep beraber bir süre sonra bu şartlara uyum sağlayamayarak ölecekler daha<br />

doğrusu ölme aşamasındayken kesilecekler ve et olarak bizim önümüze gelecek.<br />

Dolayısı ile durum hakikaten çok vahim. İki gündür konuşuyoruz meslektaşlarımız ile,<br />

henüz halkımızda maalesef bir vurdum duymazlık var ve kafaları kuma gömülmüş durumda<br />

şu anda ilgilenmiyorlar. Nasıl duyururuz onu hakikaten bilmiyorum çözümü yine birlikte bulacağız<br />

diye ümit ediyorum ben. Eklemek istediğiniz var mı?<br />

Ecz. Rafet Şahin: Şimdi izin verirseniz paylaşmak istiyorum bu soruyu, arkadaşımın sorusunu.<br />

Çıkış yolu bulma açısından da belki perspektif olur diye düşünüyorum. Neo-liberalizmin<br />

bir başka boyutu burjuva enternasyonalizmi diye söyleniyor. Gerçekten de öyle. Şirket<br />

evlilikleri bir hayli yoğun, ilaç sektöründe de yoğun ve şirket evlilikleri ile birlikte gücüne güç<br />

katıyor. Mesela Türkiye’de Sanofi Aventis ile birleşiyor, bir anda Türkiye’de sektörde birinci<br />

sıraya çıkıyor. Biz ne yapıyoruz, yani o çok önemli. Neo-liberalizmle birlikte milliyetçilik akımının<br />

dünyada çok güçlendiğini görüyorsunuz. Sanki bir senaryonun parçası gibi. Farklılıklar<br />

arası dayanışmayı, meslekler arası dayanışmayı alabildiğine iteleyen ve herkesi birbirine<br />

düşman edip, paranoyanın da bununla birlikte geliştiğini görüyoruz. Burada çok önemli. Yani<br />

bu oyunun bir parçası olur da ulusal sınırlar içinde çekilip reflekslerimizi o boyutta görürsek,<br />

onu çok eksik görüyorum ben.<br />

Mutlaka burjuva enternasyonalizminin karşısına bir başka enternasyonalizmi, aşağıdan,<br />

bunun karşına mutlaka koyarak onu örgütlemek lazım. Bu anlamda meslek örgütlerinin uluslararası<br />

dayanışması. Evet, bu dayanışmayı mutlak suretle yapmak lazım. Toplumlar arasındaki<br />

o düşmanlığı engelleyecek ne varsa, halkları birbirine yaklaştıracak olan her şeyi insani boyutuyla<br />

yan yana getirip koymak lazım. Bunun yokluğu da herhalde meslek örgütleri boyutunda<br />

başlayarak sürdürmek lazım. O çok önemli çünkü o zaman tek tek olduğunuzda,<br />

güçlerinizi sınırladığınızda o küresel güç çok daha hızlı şekilde o süreci işletecektir, diye düşünüyorum.<br />

Bu çok önemli.<br />

Dinleyici: Rafet Bey çok güzel özetledi söylemeye çalışacağım şeyleri ama ben sadece<br />

Seyhan Hanım’ın söylediği Deli Dana ile ilgili başka örnekler, çok örnekler yaşanıyor. Mesela<br />

damızlık ile ilgili devletin koyduğu sınırlar var. Özellikle Avrupa ülkelerinden Deli Dana sebebiyle<br />

ama şu anda onu almak için kulisler yapılıyor. Toplantılar yapılıyor. Dünya Ticaret Örgütü’nün<br />

aldığı en son kararlar var. Onlar öne sürülerek, Türkiye’nin de bu kararlara uymak<br />

zorunda olduğu, dolayısıyla bunun ithal edilmesi gerektiğini, bu damızlığın serbest bırakılması<br />

gerektiğini söyleyenler var. Bazı damızlıklar için konuşuyorum ya da bunların etken maddesi,<br />

Türkiye’de üretilmesi için hammaddesinin getirilmesi için.<br />

Dediniz ki bu ihanet midir? Tam anlamıyla bir ihanettir esasında. Yani ama bundan kim faydalanıyor?<br />

Sadece küçük bir kısmında yerli bazı sermaye sahipleri faydalanıyor. Damızlık hayvan<br />

ithalatını zorlayan kişiler bugün tarım sanayinde söz sahibi olan, fazla bir sermayesi<br />

olmayan, 15-20 milyon dolar sermayesi olan kişiler maalesef. Tarım Bakanı şunu söylüyor: Ben<br />

128 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


nasıl 5 milyon dolar yatırımın önüne geçebilirim de damızlık ithalatını yasaklayabilirim? Bakın<br />

zaten gelen hayvanlar Türkiye için uygun değil. Bunların getirdiği kayıp o 5 milyon doları<br />

belki bin defa kapsayarak (...). Ama buna rağmen işte az önce sahte dişhekimlerinin yaptığı lobiden<br />

çok daha güçlü bir lobi, çok daha güçlü bir baskı yapılıyor Tarım Bakanlığı veya meclis<br />

üyeleri üzerine. Yavaş yavaş ta koruyucu hekimlikten başlanıyor, veteriner hekimlik yok<br />

ediliyor. Burada sağlıksız bir <strong>toplum</strong> için gerekli olan sağlıksız gıdalar yaratılıyor. Hasta, işte<br />

yavaş yavaş hasta olan bir <strong>toplum</strong>; ruhu alınıyor posası bırakılıyor. Daha sonra da ilaç olarak<br />

pompalanıyor. Bu bizim, hepimizin cebinden gidiyor.<br />

Biz veterinerler ne yapıyoruz, arkadaşımızın sorusu vardı. Her noktada buna karşı direnç<br />

göstermeye çalışıyoruz. Bunun sebeplerini anlatmaya çalışıyoruz. Ama resmi teşkilat içerisinde,<br />

devlet içerisinde böyle bir meslek grubunun esamisi okunmayacak hale getirildi. Oradaki<br />

meslektaşlarımız baskı altında bize geliyorlar, taslakları gizli gizli bize veriyorlar, meslek<br />

örgütü olarak yardım istiyorlar. Biz her noktada devreye girmeye çalışıyoruz. Ama şunu söylüyorlar.<br />

Diyorlar ki: aşağıdaki tartışma gruplarında belli şeyleri kabul ettiriyoruz. İnsaf sahibi<br />

diğer meslek grubundan insanlar var. Sağlığı görebiliyorlar, geleceği görebiliyorlar. Ama alt<br />

gruplardan imzaya gidinceye kadar değişen bir sürü madde var. Değişen bir sürü kanun teklifi<br />

var. Buna hiçbir şey yapamıyoruz. Tamamen kontrolümüz dışında kalıyor. Teşekkür ederim.<br />

Veteriner Hekim Dr. Fevzi Karaağaç: Özellikle konuşmacının söylediklerine ek olarak<br />

neler yapabiliriz. Tabii dünyada bu konu ile ilgili olarak, yani biz istiyoruz ki elbette daha<br />

farklı bir şeyler olsun. Fakat netice itibari ile Dünya Ticaret Örgütü’nün verdiği çeşitli reçeteler<br />

var. Türkiye de bunun üyesi olduğuna göre bunların hepsini de gerçekleştiriyor. Örneğin<br />

şunu söyleyebilirim; gelişmekte olan ülke olarak Türkiye’nin 2004 yılı açısından ithalat ile ilgili<br />

2004 yılı süresinde tamamlandı. Artık ithalatla ilgili, ihracat süspansiyonlarıyla ilgili Dünya<br />

Ticaret Örgütü tarım antlaşmasına uyması şart. İmzaladığı için uluslararası bir sorumluluk.<br />

Ama tabii aynı zamanda <strong>toplum</strong>sal olarak yapılan şeyler mevcut. Biliyorsunuz tabii Dünya<br />

Ticaret Örgütü’nün, G8’lerin yarattığı bu neo-liberalist akımlarla birlikte <strong>toplum</strong>da değişik<br />

akımlar da mevcut. Örneğin bunlara biz antimondialist akımlar, alternatif küreselleşmeci; işte<br />

Seattle’dan itibaren “başka bir dünya mümkündür” şeklinde sivil <strong>toplum</strong> çalışmaları olduğu<br />

gibi, sivil <strong>toplum</strong> duyarlılıkları olduğu gibi aynı zamanda daha makro düzeyde işte en son Cancun’da<br />

Brezilya’da yaşandı bu. Dünya nüfusunun yüzde 40’ını oluşturan Hindistan, Çin ve<br />

Brezilya’nın oluşturduğu, başını çektiği G-22’ler ismini verdiğimiz gelişmekte olan 22 ülke<br />

Dünya Ticaret Örgütü’nde bazı şeylere karşı çıktılar ve sadece gelişmiş ülkelerin dediklerinin<br />

olacağı, sadece onların getirdikleri önerilerin tartışılacağı bir zemini kabul etmeyeceklerini<br />

dile getirdiler. Bunlar tabii değişik şeyler, güzel gelişmeler olarak göze çarpıyor.<br />

Bu konuyla ilgili örneğin Brezilya Dışişleri Bakanı Amorim’in söylediği güzel bir şey var:<br />

“Gelişmekte olan ülkeler arasında ideolojik temelde değil, somut sorunlar üzerinde ittifak yapmanın<br />

mümkün olduğunu göstermiş olduk” diyor. Cancun’daki konferansla ilgili olarak bunlar<br />

da, dünya üzerinde, aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerin de, tabii Türkiye’nin de bu<br />

anlamda değişik duyarlılıklar, ulusal duyarlılıklar gösterecek konseptlerle birlikte hareket etmesinin<br />

ulusal çıkarlarımıza olduğunu gösteriyor.<br />

Dinleyici: Ben Tabipler Odası’ndaki arkadaşlara katkı mahiyetinde bir açıklamada bulunmak<br />

için şey yapıyorum. İzmir Veteriner Hekimler Odası’ndan Hakan Serter. Şimdi küreselleşme<br />

ile ilgili bu sorunlar dünyanın her yerinde yaşanıyor. Nitekim söylendi konuşmacılar<br />

tarafından. Aynı şey Amerika’da da yaşanıyor. 11. Ulusal Halk Sağlığı Kongresi’nde iki tane<br />

Amerikalı uzman vardı. Bir tanesi yanılmıyorsam Amerikan Halk Sağlığı Birliği Genel Se-<br />

Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)<br />

129


kreterlerinden birisi. Bir kişi daha vardı. Orada tıp fakültesinden çok değerli bir bayan öğretim<br />

üyesi, çok radikal bir soru sordu kendisine, dedi ki; bu küreselleşme bir oyun, dedi. Bu<br />

oyunun içerisinde az gelişmiş bizim gibi ülkeler oyuncak oluyor, birtakım çıkar şeylerinin<br />

içersine düşüyor, falan dedi. Sonra sayın (...) kalktı “Aynı sıkıntıdan biz de mustaribiz”<br />

dedi, “Aynı mücadeleyi biz de veriyoruz” dedi. Hatta tahmin ediyorum Chicago veya New<br />

York’ta yayınlanan bir gazeteden bahsetti, bir bayan yabancı uzman daha vardı. Bu küreselleşme<br />

Amerika’da bile hemen bir anda gazetenin manşetinde gördük, dedi. Daha önce<br />

hiç haberimiz yoktu. Yani burada bazı ekonomik çıkar ve sermaye oyun çevrelerinin, gizli<br />

perde arkasında yaptıkları bir takım tezgahın bir anda hiç umulmadık şekilde, işte dünyada<br />

Amerikan rüyasının bitip daha değişik yollar aranması, bir şeyler yapılması, bu şekilde şey<br />

yapılıyor ve Amerikan veteriner hekimleri mayıs ayında veteriner halk <strong>sağlığı</strong>nın küresel<br />

dünyada geleceğini tartıştılar.<br />

Veteriner halk <strong>sağlığı</strong> beşeri halk <strong>sağlığı</strong>na multidisipliner yapılan bir faaliyettir. Türkiye’de<br />

henüz tam yerleşmemekle beraber Amerika’da doruk noktasında diyebilirim. Ve daha da şunu<br />

söyleyeyim 4 ila 6 Aralık tarihlerinde Rhode Island’da tek tip tıp üzerine bir konferans var. Burada<br />

dişhekimleri, veteriner hekimler ve tıp hekimleri hepsi de beşeri hekimler hepsi veteriner<br />

hekimlerle beraber toplanıyorlar. Orada bir üyemiz de katılacak ve oradaki bilgileri bize aktaracak.<br />

Ondan sonra sizlerle tekrar paylaşma imkanımız olacak. “Uluslararası düzeyde çalışalım<br />

mı?” diye soruluyor; evet çalışılması lazım. Bu konuda bizlerle ortak hareket eden kimler<br />

varsa, kimler çalışıyorsa, onlarla beraber işbirliğine gidilerek kendi çıkarlarımızın doğrultusunda<br />

ne gerekiyorsa onun yapılması gerekir. Teşekkür ederim.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Biz teşekkür ederiz. Buyurun Kemal Bey.<br />

Dinleyici: Bir küçük katkıda bulunmak istiyorum. Geçtiğimiz dönem TÜSİAD Başkanı’nın<br />

yaptığı bir açıklamada piyasa ekonomisinin karşıtlarıyla mücadele edeceklerini kesin<br />

ve net bir dille açıklamışlardı. Bugün ve dün yaptığımız birçok konuşmada piyasa ekonomisinin<br />

kurallarının <strong>sağlığı</strong> mahvettiği ortada. Bunun karşılığı olarak da tahmin ederim sağlık<br />

meslek odaları, sağlık çalışanları olarak görülüyor. Bu konuda ne düşünürsünüz? Çünkü<br />

bir yıl kadar önceydi tahmin ederim, Aziz Aygün adlı bir milletvekili tarafından işte sermayedarlar<br />

eczane açsın, diş polikliniği açsın, veteriner muayenehanesi açsın diye yasa tasarısı<br />

önergesi bile verildi bu ülkede. Bizim burada durumumuz ve konumumuz ne olmalıdır?<br />

Tabii ki belli bu. Ama sonuçta stratejik açıdan bizi başarıya ulaştıracak olan nedir? Bunu<br />

öğrenmek istiyorum konuşmacılardan.<br />

Veteriner Hekim Seyhan Özavcı: Kim soruyu üstleniyor?<br />

Dr. Osman Öztürk: Stratejiyi kim açıklayacak aramızda? Bana mı kaldı? Peki ben açıklarım,<br />

bende değişik stratejiler var nasılsa.<br />

Şöyle düşünüyorum aslında; hani birçok açıdan sıkıntılı dönemler yaşıyoruz. Ama bir takım<br />

şeyleri görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bir tanesi bunlardan bütün bu yürüttüğümüz faaliyetle<br />

birlikte, şu bir önceki AKP döneminde, bizim de o faaliyetlerimizin nedeniyle, sağlık çok<br />

politize oldu. Türkiye’de <strong>sağlığı</strong>n bu kadar tartışıldığı başka bir dönem yok. Bu şimdi önemli<br />

bir çıktı.<br />

Türkiye’de daha önce böyle bir şey yok mesela. Muhtemelen dünyada çok az yerde var.<br />

Hani işçi sendikaları, kamu çalışanları sendikaları sağlık hakkı için mücadele ediyor, oraya<br />

katılıyor en azından ve onun içinde davalar falan görülüyor. Yani buralardaki çıktıları görme-<br />

130 Toplum Sağlığı Kurultayı (10-11 Kasım 2007)


miz gerekiyor.<br />

Dediğim gibi ben hep birlikte çok önemli bir birikim oluşturduğumuzu düşünüyorum. Aslında<br />

bugünkü konuşmalarında benim için de anlamı mesela: biz doğal olarak Tabipler Birliği’nde<br />

biraz daha önden görebilme şansımız olabiliyordu süreci, hani bizde daha hızlı<br />

etkiliyordu. Ama diğer alanlarda da benzer şeylerin daha hızlanarak gittiğini bugün de paylaşmış<br />

olduk. Ve burada hem süreci analiz etme hem de buna karşı argümanlar geliştirme konusundaki<br />

birikimimiz çok önemli. Kendi üyelerimiz, ben en azından Tabipler Birliği için<br />

söyleyebilirim ki tek tek konuları ele aldığımızda ayrıntılar konusunda çok fazla bilgi sahibi<br />

olmayabilirler ama bir bütün olarak AKP’nin bu sağlıkta dönüşüm programını çözümlemiş<br />

vaziyetteler. Hem kendileri hem de <strong>toplum</strong> <strong>sağlığı</strong> açısından zararlı olacağını görüyorlar. Bunu<br />

çok açık görüyorlar; bu da keza çok önemli bir avantaj.<br />

Az önce bahsettiğim gibi ben o AKP’nin seçim başarısında <strong>sağlığı</strong>n etkili olduğu konusunun<br />

hiç de abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama aslında tam da o alınan yüzde 47<br />

oyun bugün bizim için avantaj olduğunu düşünüyorum. Asıl o büyük bir görev falan yükledi<br />

orada. Ha şöyle söyleyeyim benim de gözlediğim; vatandaşın özellikle bu SSK hastanelerindeki<br />

eski tıkanıklıktan kurtulmak ve daha geniş olarak hatta belli ölçülerde sağlık, özel hastanelere<br />

gitmekten doğan bir memnuniyeti var. Ama mesela o zaman da şunu düşünmek<br />

gerekiyor; sağlık harcamalarını yıllık 10 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkardılar. Mesela<br />

o para kamuda kullanılsaydı vatandaş çok daha rahat sağlık hizmeti alırdı. Türkiye’nin sağlık<br />

ocağı diye bir ihtiyacı kalmazdı, hepsi yapılırdı. SSK hastaneleri ikiye katlanırdı. Devlet hastaneleri<br />

ikiye katlanırdı. Sağlık çalışanlarının bugün performans adı altında çok da eşitsiz şekilde<br />

verilen ücretleri kalıcı bir şekilde iki katına çıkarılabilirdi, vesaire vesaire. Bugünkünden<br />

çok daha iyi bir sağlık hizmeti sunulabilirdi. Hani onu bizim belki <strong>toplum</strong>la daha fazla paylaşmamız<br />

gerekiyor.<br />

Ama zaten eskiden şöyle bir şey, bir çıkmazları neticede var. Aslında bu programın nihai<br />

hedefine baktığımız zaman Türkiye’de sağlık harcamalarını artırmak, ama sağlık harcamaları<br />

içerisindeki kamu sağlık harcamalarının payını düşürmek; yani daha çok miktarını vatandaşa<br />

ödetmek.olduğu görülüyor. Şimdiki 4- 4,5 yıllık icraata baktığımızda bunu başaramamış vaziyetteler.<br />

O yüzden IMF’nin son üç niyet mektubunda da hep böyle bir uyarı var. Çok şiddetli<br />

bir uyarı var ama gerçekten IMF de ekonomik bir kurum olmaktan çok siyasi bir kurum olmak<br />

özelliğiyle Türkiye’ylee ilişki kuruyor ve mevcut siyasi iktidarı rahatlatabilmek için her şeyi<br />

açmış vaziyette gördüğünüz gibi.<br />

Buradan belki Mustafa’nın ilk sorusuyla ilgili, yönlendirmeyeyim de, ben hani ihanet mihanet<br />

kavramlarını çok da sevmiyorum diyeyim. Çok açıklayıcı bulmuyorum. Muhtemelen o<br />

kavram üzerinde de <strong>toplum</strong>sal olarak çok anlaşamıyoruz. Biz mesela ihanet derken bütün bu<br />

politikaları uygulayanları aslında kendimizden görüyoruz. Ve aslında onların bize zarar verip<br />

başkalarına yarar verici politikaları nasıl hayata geçirdiklerini mesela soruyorsun. Ama muhtemelen<br />

onlar bizi çok kendilerinden görmüyorlar. Bizim yabancı gördüklerimizi kendilerinden<br />

görüyorlar birincisi.<br />

İkincisi tabii bu politikaların çok daha somut, bu politikaların çok büyük nemalananı var.<br />

Genel Sağlık Sigortası ile ilgili, bence mesela burada en önemli değişiklik ve en çok direnç<br />

göstermemiz gereken değişiklik fark ödemesi ile ilgili. Ben size ismini bile veririm bu değişikliğin<br />

arkasında hangi hastane grubunun olduğunun. Sahiplerinden biri bizim m