kusva mart son

ncmttny53

KUSVA Gençlik Hareketi

Adına İmtiyaz Sahibi

Burak AK

Yayın Koordinatörleri

ve Yayına Hazırlayanlar

Emine HAXHİU

Furkan GÜR

Nida URMUÇ

Ömer BAKKALOĞLU

Ceyda KAYA

Behlül ALP

Fatih KURU

Mehmet Sabit GÖKTAŞ

Mizanpaj

Necmeddin YAZICI

İletişim Bilgileri

bilgi@kusva.org

kusva.org

Kusva dergisinde yazılanların

sorumluluğu yazanlara aittir.

EDİTÖR’DEN

Bilinçli bir toplumu oluşturan güzel eğitilmiş, ahlak ile donatılmış ve verilen emanetin farkında olan bu

gençlik bizim yurdun geleceğini şekillendirecektir. Söz sahibi olabilen, Türkiye’nin bulunduğu konumunu daha

iyi bir duruma getirebilecek bir gençlikten söz etmekteyiz. Öyle bir gençlik ki; çalıştığı alanın en iyisi olma

mücadelesinde, siyaseti değerlendirebilen ve uygulamada stratejik kararlar verebilen bir gençlik. Zamanın kıymetini

anlayan, ülke sevgisi ile büyüyen, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen bir gençliktir bizim hayal ettiğimiz.

Türkiye’nin en güçlü sermayesi şüphesiz ki genç nesildir. Yapılacak olan yatırımlar da onları tevsik etmeye,

heveslerini artırmaya ve bilim sevgisine itmeye yönelik olması gerekmektedir. Uzun vadeli stratejik yatırımlar

dediğimiz şey de budur aslında. Her gencin bir hayali olması lazım. O hayalini gerçekleştirmesi için sıkı çalışması

etraftaki araçları doğru kullanması ve en önemlisi büyük bir aşk ile yürümesi gerek. Aşk inanmak demektir.

İnanmak ise aşık olmaktan öte bir şeydir. İnandığın şeyi nasıl dile getirmen gerekiyorsa ona ulaşmanın tek

yolu da kalbinle istemendir. Bu gençlik ne istediğini bildiği gibi ona nasıl ulaşacağını da bilmektedir. Belki çok

yorulacaktır, uzun ve meşakatli yollardan geçecektir ama asla pes etmeyecektir çünkü Zaman bendedir ve bu

mekan bana emanettir diyen bir gençtir o.

Kusva Dergimizde yer alan yazılar azimli ve sürekli kendini geliştirme mücadelesinde olan arkadaşlarımız

tarafından yazılmıştır. Kendisine bir gaye edinen geleceğin mimarı olan arkadaşlarımıza basarılar diler bizi bu

sayıda da yanlız bırakmadıkları için şükranlarımızı sunuyoruz.

kusva.org


MAKALE

BURAK AK

BiR

VAZiFEMiZ

VAR…

Bir doktor büyüğüm anlatmıştı :

,,

Bir doktor büyüğüm anlatmıştı. “ Yıllar

önce Amerika’da çalıştığım hastanede bir

meslektaşımla daima tartışırdık. Bir zaman

sonra meseleyi hastane başhekimine

götürdüm. Beni dikkatle dinledi ve yine

aynı ciddiyet içinde, o Yahudi’dir, dedi.

Ben şikayetimle verilen cevap arasında

bir bağlantı kuramadığım için şaşırdım.

Biraz durakladım ve bundan ne çıkar

dedim. Hemen ilave etti: Evet ama sen

de Türksün. Peki öyle olsun, fakat bundan

ona ne, ona bir zararım yok ki, hem zaten

biz millet olarak tarih boyunca Yahudilere

bir şey yapmış da değiliz. Evet dedi,

gerçekten bir şey yapmadınız. Fakat ikinci

Dünya Harbinde, Varlık Vergisi ödemediği

için Aşkale’ye sürdüğünüz Yahudiler ne

olacak dedi. Ben ancak kulaktan duyduğum

bu hadiseyi yarım yamalak hatırlar

gibi oldum. Bunda benim ne suçum var

dediysem de kabul etmedi. Olmaz dedi.

Sen bu suçu işleyenlere mensupsun.

Biraz daha konuşunca onun da Yahudi

olduğunu öğrendim. Konuşmalarından

İkinci Dünya Harbinden Aşkale’ye sürülen

Yahudiler ile ilgili iki üç kitaptan çok daha

fazlasını okumuş olduğunu anladım. Bana

bu hususta o derece teferruata varan

bilgiler nakletmişti ki nerede ise oraya

sürülen Yahudilerin kilolarını, boylarını

verecek sandım. Daha sonra benimle tartışan

o doktoru telmihen o da bu kitapları

okumuştur da, onun için seninle tartışmaktadır…”

dedi.

Lalettayin iki kişi arasında geçen bu

birkaç cümlelik konuşma aslında bizlere

çok fazla şey açıklıyor. Öncelikle Filistin

de kurulan İsrail Terör Devleti’nin

temelindeki mevcut potansiyeli gösteriyor.

Buna ilaveten iki bin yıl sonra

devlet kurmuş Yahudi’nin ruh disiplinini,

kendisine saygısını, kendisi kalma hususundaki

ısrarını, bu gayeye erişmek için

takip ettiği eğitim ve terbiye yöntemlerini

açıklıyordu. Onlar iki bin yıl boyun-

5

mart ‘17


BURAK AK

ca sıkıntıya düşmüş her Yahudi’nin ayrı ayrı ıstırabını

kendi içlerinde duymuşlar, bu iki bin yıl boyunca

nerede ve ne zaman bir Yahudi yaşamışsa onlarla

kendi içlerinde bir bütünlük kurabilmişler ve bunu

çocuklarına da aktarabilmişlerdi.

Aslında bu cümleler yüz yıllar boyu bir türlü

derlenip toparlanamayan milletlerin içine düştükleri

perişanlıkları da açıklıyor. Durum böyle olunca

parçalanmış Türk Dünyası ve darma dağınık İslam

Alemi aklımıza geliyor. Bulgaristan’da , Batı Trakya’da,

Kıbrıs’ta Azerbaycan’da, Türkistan ve daha

başka yerlerde ki Türkler ile Afganistan da, Filistin

de, Bosna da, Suriye de , Irak da ve diğer ülkelerde

yaşayan Müslümanların içinde bulundukları durumlar

ve çektikleri sıkıntılar ister istemez insanın

zihnini meşgul ediyor.

GERÇEKTEN BIZLER, ESIR

TÜRKLER VE EZILMEKTE OLAN MÜS-

LÜMANLAR HAKKINDA KAÇ ARAŞTIR-

MA YAPTIK VE BU HUSUSTA KAÇ

ESER HAZIRLADIK?

Bunun cevabı açıktır hiçbir şey yapmadık, hiç

bir şey hazırlamadık. Şahsımız adına hiçbir şey yapamadıysak

bile bu hususlar hakkında yazılmış kaç

kitap okuduk? Bu kitaplardan kaç tanesini başkaların

okuması için tavsiyede bulunduk? Daha sonra

yaşadığımız hayatta öğrendiklerimizden hareketle

ülkemiz ve ümmetimizin geleceği için kafamızda

ne gibi projeler kurduk ve geliştirdik? Bunları nasıl

ve ne şekilde etrafımıza anlattık? TARIHIMIZIN

BIZLERE YÜKLEDIĞI BIR VAZIFEYI NE KADAR

YERINE GETIREBILDIK?

Hasılı bütün bunları yapamadıysak ve bu tür

faaliyetlere katılamadıysak, o zaman kendimize

sormalıyız: Esir Türklerin ıstıraplarını ve ezilen

Müslümanların dertlerini ve kederlerini ne derece

içimizde duyduk ve duymaktayız? Yine bu sızıyı ne

ölçüde gönlümüzde taşıdık ve taşımaktayız?

Mamafih sadece ıstırap hallerimizi değil, kutlu

zaferlerimizi de unutuyoruz, sahip çıkamıyoruz.

Nesillerimize ve dünya ya anlatabileceğimiz lakin

bizlere unutturulmaya çalışan, bizlerinde sahip çıkmayıp

bi haber yaşadığı binlerce örnek hikayelerimiz

var. Bu vesileyle bizlere unutturulmaya çalışan

Kut-ül Amare zaferimizden bahsetmek istiyorum.

TARIHLER 1916’YI GÖSTERIRKEN, GENERAL

TOWNSHEND KOMUTASINDAKI İNGILIZ BIRLIK-

LERI BAĞDAT’I FETHETMEK AMACIYLA BASRA

KÖRFEZI’NDEN KUZEYE DOĞRU ILERLEMEYE

BAŞLARLAR.

Osmanlı ordusu arka arkaya yenilgilerle geri

çekilir. Osmanlı’nın gittikçe daha zayıf düştüğünü

düşünen Townshend ilerlemeye devam eder. O

sıralarda 6. Ordu’nun komutanlığına atanan Halil

Paşa, hilal taktiği benzeri bir taktikle 13.000 kişilik

İngiliz kuvvetini Kut’ül Amara’da çevreler.

kusva.org

6


BİR VAZİFEMİZ VAR...

Haber ulaştığında İngiliz Hükümeti askerlerinin

kurtarılması için operasyon düzenlemeye

karar verir. Başka cephelerden kaydırılan yaklaşık

50.000 kişilik bir kuvvetle dışarıdan kuşatmayı

yarmayı denerler. Fakat Halil Paşa komutasındaki

6. Ordu her saldırıyı püskürtür. Kuşatma altındaki

İngiliz kuvvetleri kurtulma şanslarının kalmadığını

anlayınca 13 general 481 subay ve 13.300

er mevcuduyla 6. ordu’ya teslim olmaya karar

verirler.

Halil Paşa, bu zaferden sonra yayınladığı bir

mesajla tüm ordusunu kutlar:

“Arslanlarım;

Bugün Türklere şeref-ü şan, İngilizlere kara

meydan olan şu kızgın toprağın güneşli gökyüzünde

şehitlerimizin ruhları neşeyle pervaz

ederken, ben de hepinizin pak alınlarından

öperek cümlenizi tebrik ediyorum.

Bize iki yüz seneden beri tarihimizde okunmayan

bir vakayı kaydettiren Cenab-ı Allah’a

hamd ve şükür eylerim. Allah’ın azametine

bakınız ki, bin beş yüz senelik İngiliz Devleti’nin

tarihine bu vakayı ilk defa yazdıran türk süngüsü

oldu. İki senedir devam eden cihan harbi böyle

parlak bir vaka daha göstermemiştir.

Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u

kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay

ve 10.000 neferini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık

bugün Kut’ta 13 general, 481 subay ve 13.300

er teslim alıyorum. bu teslim aldığımız orduyu

kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30.000

zayiat vererek geri dönmüşlerdir. Şu iki sayıya

bakınca cihanı hayretlere düşürecek kadar büyük

bir fark görülür. Tarih bu vakayı yazmak için

kelime bulmakta zorlanacaktır. işte Türk sebatının

7

mart ‘17


BURAK AK

İngiliz inadını kırdığı birinci vakayı Çanakkale’de,

ikinci vakayı burada görüyoruz. Yalnız süngü ve

göğsümüzle kazandığımız bu zafer yeni tamamlanan

savaşımız karşısında başarılı başkaldırımızın

parlak bir başlangıcıdır.

BUGÜNE KUT BAYRAMI ISMINI VE-

RIYORUM. ORDUMUN HER FERDI, HER

SENE BU GÜNÜ GEÇIRIRKEN ŞEHITLERI-

MIZE YASINLER, TEBAREKELER, FATIHA-

LAR OKUSUNLAR. ŞEHITLERIMIZ HAYATI

SEMADA KIZIL KANLARLA DEVAM ETTI-

RIRKEN GAZILERIMIZ DE GELECEKTEKI

ZAFERLERIMIZIN BEKÇISI OLSUNLAR.

Bütün bu sorular ve cevapları bizeleri şu noktaya

götürür:

Millet olmak kalabalık olmak değildir. Biz,

Tarihten öğreniyoruz ki insanlar birçok zaman

kalabalıkları teşkil etmişlerdir. Fakat millet olamamışlardır;

buna mukabil yine pek çok millet dağılıp

gitmiştir. Fakat onlar dillerini, dinlerini, değerlerini,

duygularını ve ümitlerini kayıp etmedikleri için ne

kadar zaman sonra bir araya gelip millet olmuşlardır…

Ülkemiz için, ümmetimiz için,

Bir vazifemizin olduğunu

unutmamalıyız..

( Doktor hikayesi Prof. Dr. Ali Murat Daryal Hocamız

tarafından aktarılmıştır. )

kusva.org

8


MAKALE

CEYDA KAYA

YiTiK

HAZiNEYi

KEŞFETMEK

“İnsanlar bilmemenin kurbanı oluyorlar…” ,,Prof. Dr. Fuat Sezgin

7-16.yy’lar arasında Müslümanlar tarafından

bilim dünyasında hangi gelişmeler

yaşandı? Bu Dönem gerçekten Avrupalıların

tanımladığı gibi karanlık bir çağı mıydı?

Bu 9 asırlık dönemin günümüze zuhur

etmesini sağlayan Prof. Dr. Fuat Sezgin

kimdir? Kadim medeniyetimizin bilim

dünyasındaki izlerini barındıran İslam

Bilim ve Teknoloji Müzesini neden ziyaret

etmeliyiz?

Prof. Dr. Fuat Sezgin 92 yaşında, hala

çalışmalarına devam eden Türkiye’nin

cevherlerindendir. Başta Süryanice, İbranice,

Latince, Arapça ve Almanca olmak

üzere, 27 dili çok iyi derecede bilmektedir.

Fuat Sezgin Hoca, Doğu Bilimi ve Türkoloji

üzerine çalışmalar yapan bilim adamı

Alman Carl Brockelmann’ın “Arap Edebiyatı

Tarihi” ve “İslam Milletleri ve Devletleri

Tarihi” gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark

etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla,

İslam Bilim Tarihi ile ilgilenmeye başlamıştır.

Fuat Sezgin Hoca çalışmalarını 1960

yılına kadar Türkiye’de sürdürmüştür.27

Mayıs 1960 darbesiyle birlikte üniversiteden

uzaklaştırılan ve 147’likler diye bilinen

akademisyenler arasında onun adı da yer

almıştır. Darbe sonrası çalışmalarına devam

edebilmek için ülkesinden ayrılmak

zorunda kalan Fuat Sezgin İstanbul’dan

ayrılırken hissettiklerini şöyle dile getirmiştir:

“Türkiye’yi, İstanbul’u terk edeceğim

akşam, Galata köprüsünün Karaköy

tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar

Üsküdar’a baktım. Güzel bir geceydi,

artık vakit de gecikiyordu. Döndüğümde,

gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım.

İşte son hislerim buydu. Kızmadım da,

o zaman tabi üzülmüştüm. Bugün bir

kızgınlık duymuyorum. Memleketime,

yine ne vermek mümkünse onu vermeye

çalışıyorum.”

Fuat Sezgin’i başarıya ulaştıran sebeplerin

başında, dünyanın neresinde olursa

olsun, “İslam Bilim Tarihi” adına; fizik,

kimya, biyoloji, hayvancılık, veterinerlik,

ziraat, tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün

bilim dallarına ait bir eser veya orijinal bir

aletin varlığını duyunca; bir dedektif gibi, o

eserin peşine düşmesi gelir. Bugüne kadar

yaptığı çalışmalarla elde ettiği bilgiler kitaplarında

anlatılmasının yanı sıra Gülhane

Parkı’ndaki “İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi

Müzesi’nde sergilenmektedir. Karanlık

diye bilinen bu çağda aslında İslam Bilim

Adamlarının neler yaptığını çalışmalarıyla

günümüze sunan Prof. Dr. Fuat Sezgin’in

kurduğu bu müzenin ziyareti elzemdir.

9

mart ‘17


CEYDA KAYA

İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi iki kattan oluşmaktadır.

Üst katta; müze ile ilgili çeşitli görsellerin

izlenebildiği Sinevizyon Salonu, Astronomi, Saat Teknolojisi,

Denizcilik, Savaş Teknolojisi ve Tıp Bölümü

bulunmaktadır. Alt katta ise, Madenler, Fizik, Matematik-Geometri,

Şehircilik ve Mimari, Optik, Kimya

ve son olarak da Coğrafya ile ilgili harita ve çeşitli

harita çizimlerinin sergilendiği bölüm bulunmaktadır.

Sergi salonlarının tamamında, İslam bilim insanlarının

ortaya koydukları eserlerin model

ve maketleri sergilenmektedir. Toplam

570 adet alet, cihaz kopyaları, maket ve

model koleksiyonu ile alanında Türkiye’de

ilk, Frankfurt’tan sonra dünyada

ikinci örnek teşkil eden müze olması

açısından önem arz etmektedir. Müzede

El-Cezeri’nin fil saati modelinden

el-Biruni’nin küresel usturlabına, Halife

el-Me’mun’un emriyle 9.yy’ın ilk çeyreğinde

yapılan dünya haritasından İbn-i

Sina’nın El-Kanun fit’t-T Tıb adlı eserine,

İbn el-Heysem’in optik düzeneğinden

el-Hazini’nin areometresine, fiziksel deneylerde

kullanılan düzeneklerden tıpta

kullanılan aletlere kadar birçok eserin

birebir orijinal kopyasını görebileceğiniz

zengin bir içerikle karşılaşırsınız.

İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi, eserlerin tanınması

ve geçmişten geleceğe köprü kurulması bakımından

bir kilit noktadır. İslam bilim insanları dünya

literatürüne binlerce eser kazandırmışlardır; fakat

17.yy’dan itibaren üstünlüğün Avrupalılara geçmesiyle

birlikte bu gelişmelerin gerçek sahipleri yok sayılmış

ve eski Yunan’a dayandırılmıştır. Avrupalıların

bu üstünlüğü elde etmelerinde şüphesiz İslam bilim

insanlarıyla tanışmaları yatmaktadır.10.yy’da başlayan

bu tanışıklıkla birlikte ilaçlar, haritalar, silahlar,

kitaplar, fikirler, kişilikler, buluşlar ve daha birçok şey

Avrupa’ya taşınmıştır. Avrupalıların bilgi alma tarzı

Müslümanların sergilediği tavrın aksine metodoloji

ve teknik açısından büyük kusurlar ve zafiyetler taşır.

Çoğu zaman alınan eserlerde bilim insanlarının

isimleri ya hiç anılmamış ya da çevirmenin adıyla

geçmiştir. Müslüman bilim insanları ise hiçbir din

ayrımı yapmadan, komplekse kapılmadan kaynaklarını

açıklamış ve saygıyla anmışlardır.18.yy

sonları 19.yy başlarında bilimde

İslam çevresinin önemini savunan

bir hümanistler grubu gelişmiştir. Bu

gelişmelerin inkâr edilemeyeceğini

dillendirmişlerdir. Bununla birlikte

oryantalist bakışla yapılan çalışmalar

bugün de varlığını sürdürmektedir. Bu

bilinmezlik ve çarpıtılmışlık yerini tarihi

hakikate bırakmıştır. Geçmişe göre

şuan Müslüman bilim tarihi hakkında

daha fazla bilgiye sahibiz ve yapılan bu

çalışmalar reddedilemez bir gerçektir.

İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi ise

bilinen tüm çalışmaları içerisinde barındırmakta

ve sergilemektedir. Meşakkatler

içeren müzenin kuruluş süreci ve

bu çalışmaları yürüten değerli Prof. Dr. Fuat Sezgin

tarihe ve geleceğe ışık tutmuştur.

“Müslümanlarda bir aşağılık duygusu var, Avrupa

medeniyetini yanlış tanıma var, oradaki yerini bilmeme

var.” diyor Fuat Sezgin hoca. Artık bu komplekslerimizi

yıkarak ve bilim tarihindeki yerimizi

görerek yeni altın çağımızı başlatma vaktidir.

Yazımda emeği geçen Şeyma Dinç arkadaşıma

teşekkürler…

kusva.org

10


MAKALE

MEHMET SABİT GÖKTAŞ

iKi MERCEK;

SEYAHAT

VE SEHiR

İnsan adresinden gurbete gerilmiş

bir varlıktır. Bir hayat

sahibidir. Hayat yaşam ve ölümü

mündemiçtir. İnsan zaman içerisinde

seyir ve seyehat etmektedir.

Hayata başladığı ilk yer olarak anne

karnı insanın ilk meskenidir.Aynı zamanda

doğumuyla birlikte ilk göçün

başladığı yerdir.Doğumunda her ne

kadar hava basıncından dolayı ağladığını

bilimsel olarak söylesekte hem tasavvufi

hem de felsefi olarak ayrılığın

ve göçün ilk kopuşlarının gözyaşlarına

şahitlik ederiz.

Kuşların (Leylek) insanları getirdiğini

küçüklüğümüzden beri bir latife

olarak dinleriz.Asıl olarak birey göçü,

seyahat ve seyir etmeyi her ne kadar

doğasında olsada kuşlardan öğrenir.

Nitekim her vakti geldiğinde kuşların

göç etmesi başka diyarların varlığını

bizlere belirgin bir biçimde kanıtlar niteliktedir.İnsan

tekerrürden kurtulmak

ve kendini tamamlamak için devamlı

olarak fikirlerin arasında, gerekse

de memleketlerin arasında devamlı

11

mart ‘17


MEHMET SABİT GÖKTAŞ

olarak seyir ve seyahat etmelidir.

Ancak benliğini ve ötekini bu

hikmetle elde edebilir.Beri yandan

diğer dünyaların atmosferini

teneffüs etmeyen tasavvur kendini

tehdit eden bir tekrara dönüşür.

Evrensel kümenin küçük bir

parçasına teşkileden hayat çemberinin

yalınkatlığında hapsolmak

için iki mercek vardır elimizde: seyahat

ve seyir.’’Çok gezen mi bilir,

çok okuyan mı?’’ başlıklı tek kişilik

dev sahneye nazaran, mürekkep

ile çalışan bir trene atlamak müreccah

olmalıdır.Bir başka deyişle

‘’Her gün aynı sabaha uyanma

ölmek demektir.’’ diye şairi haklı

kılmaya çabalarsak eğer, mükerrer

anlattıklarımız aynı şekilde izole

edilmişliğin dışına çıkacaktır.Zira

kalben başkasına bağlanmakta, fikren

tahribata yaşayıp farklılaşmakta,

yeni bir bilgiye ışık tutmakta,

yazgıyı değiştirmek için niyet edip

harekete geçmekte, görmediğimiz

veya akla çalındığında ilk hissi

vermesede göçün gölgesinde yer

almaktadır.

Yeni fikirlerle çarpışmadan

ve kendini yenilemeyen herşey

ölümlü olarak bir bedeni yaşatma

gayreti içerisine girer. Sürekli yeni

fikirler celp eden ve değişmeye

/ değişime yön vermeye çalışan

hatta en doğru hale gelmek için

fikri zinde tutmaya çalışmak ve

başka fikirlere mekik dokumak insanın

en çok ihtiyacı olan bir göç

kisvesidir.

Yeni fikirlerle tanışmak

ve memleketler

arasında seyahat ve

sehir etmek arasında

ne fark olabilir ki?

kusva.org

12


MAKALE

HüSEYiN CAN COŞKUN

YENi

ARABAM

ENTEGRiZM

Bundan yaklaşık 40 bin yıl önce

‘Cro-Magnon’ insanının ortaya çıkmasından

bir vakit sonra insan modernleşmeye

başlamıştır. Çünkü insan tamda 40 bin yıl

önce bugünlerde biyolojik evrimini tamamlamıştır.

Yani insanın biyolojik evrimini

tamamlamasıyla, modernleşmeye

başlaması neredeyse aynı zamana tekabül

etmektedir.

Sabit kalabilmeyi pek başaramayan

insan, duramayıp kendini bir takım alanlarda

gelişimin içerisinde bulmuştur. Bu

gelişim psikolojik, fizyolojik ve sosyolojik

kavramlar etrafında oluşmakta ve sürekli

devam etmektedir. Bunun neticesinde

insan gelişme hareketinin içerisinde olup

kendisini gelişememekle suçlayan bir tür

oluvermiştir. Çünkü insan yeri geldiğinde

tekrar geleneksele düşüp yeniden gelişmeye

çabalayandır.

Modernleşme yahut modern olabilmek,

halı hazırda içerisinde bulunduğumuz

durumun, kullandığımız şeylerin

eskimeye başladığı ya da eskimiş olduğu

hissini uyandırarak bunların yerlerine

daha yenilerinin olması gerektiğini düşündüren

bir durumdur.

Peki burada insan nerededir?

İnsan, Nurettin Topçunun da İslam ve

İnsan adlı kitabında bahsettiği gibi Modern

olan antropolojiye göre (eskisinden

daha yeni) ‘ iki ayaklı, dik yürüyüşlü bir

varlık’ tır. Aslında bu tanım bile, insanın

dünyada bir şeyleri iyi veya kötü anlamda

değiştirebilmesi için yeterlidir.. Çünkü

insanın bir şeyleri değiştirebilmesi için

günümüz teknolojisinde sadece düşünebilmesi

kafiolanaktadır. İki ayaklı ve dik

yürüyüşlü olabilmek cakasıdır. Düşünceler

insanlarla yürür, ayaklarıda yürüme

kabiliyetleride insanların ta kendileridir.

Bunun en güncel örneği Stephen Hawking

dir.

İnsanın sahip olduğu ele avuca sığmayan,

bu zihinsel etkinlik kendisine aynı

amaca farklı yöntemlerle ulaşmaya çalışırken

de vücud bulmaktadır.

Nasıl?

İnsanlar dönem dönem kendi aralarındaki

ilişkiler, kendilerinin eşyalarla olan

ilişkileri, toplumsal ilişkiler ve bunlar yetmezmiş

gibi toplumlar arasında olan iliş-

13

mart ‘17


HÜSEYİN CAN COŞKUN

kiler neticesinde fiziksel olarak belirli zihinsel olarak

ucuaçık birhacime sahip olmasına rağmen bazı durumlarda

insan oğluna kaçabilecek yer kalmamaktadır.

Fazlasıyla yoğun bir hale gelen bu sıkışmışlık, insanı

bir sıçramayaolduğu durumdan farklı bir boyuta

taşıma gayreti içerisine sokmaktadır

Bu sıçramanın geriye dönük bir ilerleyiş olarak vücud

bulan hali iseentegrizmdir.

Modernleşmenin neredeyse zıttı sayılan ve amacı

modernleşmeyle aynı olup, olağan durumu değiştirerek

daha iyiyi ve daha makul olanı farklı bir

yöntemle arayan yani değişimi geriye dönük bir

ilerleme hareketiyle var etmeye çalışan

sistem entegrizimden başkası değildir..

Entegrizm bir geriye dönüştür.

Sosyal, siyasal ve kültürel bir

durgunluktur. Amacı bu olmasa

bile durgunluktan ve ilerleyememekten

farklı bir son

elde edememiştir. Çünkü tarihte

geçmişe dönük bir şeyleri

canlandırmaya çalıştığımızda,

canlandırmaya çalıştığımız

şeyler bizim oraya gidiş amacımızla

bizi hapsedenlerdir.

Her iki durumda da insanlar hali

hazırda bulundukları ortamlardan memnun

değildirler. Sıkılmış, sıkışmış ve meraklıdırlar.

Merak çoğu zaman başlangıçnoktası ile aynı yerde

olmuştur.

Bu hareketlere benzer bir diğer süreç olan ve bu iki

durumun devamı niteliğinde ki aşama ise Nevrotik

dönemdir

Nevrotik dönemde bireyler dönemsel birkaç denemeden

geçmiş ağır zihinsel darbelere maruz kalmıştır.

Bu dönemde insanlar normal olmayan düşüncelerle

meşgul olup, meşguliyetle kalmayıp bunu

fiziksel harekete dökmeye çalışırlar. Fakat düşünceler

ütopik ve tehlikeli oldukları için fiili bir harekete dönüşmekte

zorluk çekerler ve kendilerine kitle bulmakta

zorlanırlar.

Günümüzde bu dönem yeni filizlenmeye başlamış

ve yavaş yavaş yeşillenmektedir.

Bakıldığında bu fikrin ortaya çıkmasına neden olan

sorun ile dönemin sonucunda ortaya çıkması muhtemel

durum aynıdır. Fakat kullanılan yöntem farklıdır.

Nevrotik olan bu dönem iyi niyetli gözükse de

fazla bencildir ve doğal işleyişe sahip olmamaktadır.

Biraz kırpmak gerekirse insanlar bundan yüzyıllar

öncede seçeneklere sahiptiler, günümüzde de sahipler

ve yıllar sonrada yaşamlarını değiştirmek için

yeni seçeneklere sahip olacaklar. Çünkü daha kelimesi

sürekli yeni seçenekler var ederek, insanı

her zaman harekete teşvik edecektir.

Yalnızca biraz tahayyül ettiğimizde

bile, Modernleşmek isteyen bir insanın

yeni bir araba aldığını varsayalım

ve sözde belirli bir dönem ya

da durum için modernleşmiş olsun.

Aldığı arabayı bir süre kullanır ve süreç

itibari ile sıkılmaya başlar. Çünkü

modernlik yerini gelenekselliğe

bırakmaya başlamıştır. Bir süre sonra

modernlik ‘daha’ fikrini ademoğlunun

zihnine iliştirmeye başlar. Kendini

modern hissetmeyen insan artık

bir hamle yapmalıdır. Bi çare

arabasını belki de kendi dünyasını

süslemeye karar verir. Geleneksel olarak

nitelendirdiği, çok sevdiği, kullandığı eşyalarını

yeni ve modern olan arabasının içerisine koyar.

Mesela memleketini anımsatan bir fotoğrafı yahut

yöresel bir eşyayı vites kutusunun üzerine koyar.

Nevrozlaşmaya başladığının farkında bile olmayan

iki ayaklı dik yürüyüşlü bu varlıkbir dönemin ‘daha’

içerisindedir ve doğal bir süreçmişçesine modernleşmek

için alıp, gelenekselleştirdiği arabasından da

sıkılmaya başlayacaktır.

Çelişik iki dönem arasında oldukça yorulup, daralan,

git ve geller yaşayan, bir şeyleri değiştirmek için

hamle üzerine hamle yapan kişi geldiği konum itibari

ile artık mantık kavramının var oluş haritası içerisinden

bihabermiş gibi kabul edilmeye hak kazanmıştır.

Ve kendisi bundan böyle mantıksızlar ülkesinin

kavramsızlar bölgesindeki şuursuzlarşehrinin, kararsız

vatandaşlarından birisi olacaktır.

kusva.org

14


MAKALE

MİHRİBAN CEYLAN

ÇiLEHANEDE

DENGE KUŞU

OLMAK

Dünya, insanoğlunun uğradığı bir han

olarak insanoğlunaçeşitli ikramlar sunar.

İnsanların yollarını belirlediği bu han,

insanların kendilerini terbiye ettiği bir ülkü

üzerine yürüdüğü çilehanedir. Çilehanelerde

bulunmak kişinin kendini terbiye

ederek en güzele en iyiye ulaşma çabasıdır.

İşte bu amaç doğrultusunda dünyaya

gönderilen insan, kendi gökkubbesinin

altında kendini görerek, irdeleyerek ve

tanıyarakadım adım tabiri caizse çilesini

doldurarak insan-ı acz dan insan-ı kâmil

makamına yol almak için var olmuştur.

Esasında çile odası insanın kendisidir.

İnsanın çilahanesi evvela kendi bedeni

ve ruhudur . İnsan, diğer canlılardan

farklı olarak kendini tamir etme, onarma,

düzeltme mekanizması ile yaratılmıştır.

Kendi davranışlarını, üstel olarak izleyebilen

insan adeta kendi bünyesinde beden

ve ruhdengesini oluşturur. Üst bilişsel olarak,

insanın kendi yaptıklarını kendisinin

değerlendirmesi, zihninde oluşturduğu

bir otonom sistem mekanizması ile bireyin

kendi denge kanatlarını oluşturmasını

sağlar. İnsan, melekler gibi sadece inanma

ya da şeytan gibi sadece karşı olma

duygusu ile değil,yargılama yolu olan akıl

ve hissetme yolu olan kalp ile donatılmıştır.

İnsanın kendi içine doğru yaptığı

üst bilişselbakış ile bu birbirinden farklı

kutupları dengeleyip kendi denge kuşunu

kurması bedensel ve ruhsal dengeye

ulaşır vehayatını daha kaliteli idâme ettirir.

Bunu başarmanın en önemli yolu, kişinin

karşısına çıkan imtihanları akıl süzgecinden

geçirip kalp hamuru ile yoğurduktan

sonra vicdanı ile hür bir şekilde sebatla

yol almasıdır. Bir derste başarı gösteren

öğrenci misali kendisine yol gösteren hocasının

sözlerini ve ilmini kendisine çalışma

ve ilerleme azmi veren kalbini, denge

kuşlarının kanadına yerleştirerekyolunda

dengede kalmayı ve kendi gökyüzünde

sağlam bir şekilde uçmayı başarır.

Toplum ise insanı şekillendiren bir

diğer çile odasıdır. Hazreti Ali’ nin insan

için dediği gibi : “Sen kendini küçük bir

cisim sanırsın ama en büyük alem sende

gizlidir.” Her insan bir dünyadır, her

insandan öğrenilecek yeni ufuklar yeni

hikâyeler vardır. Bu bakış açısı ile insanın

insandan elde edeceği faydalıkazançlar

ile daha faziletli ve çok yönlü bakış açısı

15

mart ‘17


MİHRİBAN CEYLAN

olan bireyler yetişecektir. Farklı fikirler ve düşüncelerin

oluşturduğu uyumlu bir toplum yapısı, hem

ileri medeniyetler seviyesinde yerini rahatlıkla alır

hem de kendi öz benliğine renkler katarak zenginleşir.

Bu noktada önemli olan unsur, bir toplumun

tohumu olan genç bireylerdir. Onların kaliteli bir

toplumsal ortamda yetiştirilmesi ve gençlerin kanatlarına

konulacak becerilerin dengeli bir şekilde

konulması, toplumuno kadar gür o kadar güzel ve

bir o kadar da fırtınalara karşı dayanaklı olmasına

olanak sağlar. Bir meyve tohumunun yeşermesi ve

güzel bir şekilde büyümesi için nasıl ki suyunu ayrı

güneşini ayrı toprağını ayrı dengeleyerek bakımı

yapılıyorsa; bir gencin yetiştirilmesi için de sadece

tek kanadına müspet ilimlerin konulması değil, bu

oda da dengede kalabilmesi ve sonunda ileriye

doğru atılım yapabilmesi için manevi ilimlerin de

diğer kanadına konulmalıdır; işte o vakit aklı ile kalbi

dengede olan aydın gençler toplumun önünde

bir sabah güneşi gibi doğar, bir bahar ferahlığı ile

toplumun köhneleşmiş yapısından bir filiz gibi fışkırır.

Günümüz modern toplumlarında ilerlemenin

en önemli göstergesi teknoloji ve bilimsel gelişmelerdir.

Ancak manevi boyutu ihmal eden toplumların

gençlerinde belli bir noktadan sonra maddi

doymuşluk hissi ile gençler bir yok olma sürecine

girerler, işte bu yok olmayı önleyen en temel unsur

gencin kalbindeki manevi iklim kanadıdır ki gençlerin

güçlü ve başarılı bir şekilde, yaşamda kanat

çırparak yükselmesini sağlar. Ki bu yükselme sadece

gencin yükselmesi değil bulunduğu toplumun

yükselmesidir.

Esasında çilehanenin bir başka boyutu olarak,

İslam coğrafyasının geçirdiği bir çile süreci görülmektedir.

Yaşadığımız coğrafyaya bakarak bu coğrafyanın

geçirdiği sancılı süreçlerin sonunda daha

iyi ve refah, huzurlu vekötülüklerden arınmış daha

aydınlık günler geleceği yeni neslin dirilerek ilmi ve

imanı kanatlarına alıp uçacağıaşikardır. Bundan dolayı

önemli olan, muasır medeniyetler seviyesine

ulaşma gayreti, sadece maddi gayret olarak değil,-

manevi gayret olarakta derinlere ulaştırılmalıdır. Şu

meşhur beyitler gençlere rehber niteliğindedir;

“Yürü!Hür maviliğin bittiği son

hadde kadar… İnsan alemde hayal

ettiği müddetçe yaşar.”

Bu coğrafyayı şairin de sözünü ettiği

gibi yürüyen gençler ilerletecektir.

kusva.org

16


MAKALE

ENES BAŞ

FE EYNE

TEZHEBUN

Ucunu tutamadan ellerimden kaçırdığım,

eksik bir zaman var avuçlarımda.

Kum tanesi gibi dağılan ümitlerim, dökülüyor

yüreğimden usulca.

Bahar kokan yağmurlar vuruyor tüm

nazeninliğiyle parmak uçlarıma. Gözlerim,

yitik bir sefer dönüşü ağlayan sütannem

gibi.

Durmuyor nefesim, susmuyor dibe

vuran çaresizliğimin soğuk sesi.

Nasipten yoksun bir gülüş kaplıyor

çehremi. Susmaktan ne kadar uzak küçük

sessizliğim.

Büyük bir boşluk var beynimde,

değirmen misali dönüyor akıl çarkım.

Öğüttüğüm amellerim un gibi saçılıyor

toprağa. Seni çağırmaya ne kadar yakın,

Sana yakın olmaya ne kadar uzağım.

Dilimin ucuna kördüğüm olan sensizlik

lokması, öyle yutulmuyor kolayca!

Biz, bıraktığın yerden çok uzaktayız,

biz bıraktığın yerde duramadık..

Ucuz bir yaşam kuruldu tezgâhımıza.

Önümüze ne koyulursa yedik umursamazca.

Kâh küçüldük, kâh küçültüldük

dev gibi gözlerin zehirli aralığında. Bir

bakış yetti canımıza.

Bazılarımızın girdi hain suretler kanına.

Bitmiş bir hayatı sonundan başına

kadar getirip, adına adalet dediler. Bilirsin

ya Efendim, insanın olduğu yerde

her şey var. Edep sınırları aşıldı. Başımızı

öne eğmenin adı eziklik oldu, edep değil!

Efendim, bak gör halimizi.

Herkes konuşuyor ama anlatılanlar

inmiyor boğazdan aşağıya! Menfaatlerimiz

için virgüller kadar eğildik, sahi biz

kendimizde miydik?

Kul hakkı, ekmek arası gibi yenilir

oldu kolayca.

Komşumuzdan haberimiz yok ki

Efendim, aç mı tok mu bilelim?!Bacımızın

örtüsü Sana inanmayanların diline

pelesenk oldu. Onlara kaldı sanki bunu

tartışmak. Alıp gözlerine sokmak istiyorum

ilahi ayetleri,

17

mart ‘17


ENES BAŞ

- Al kör adam, al da şuna bir bak!

Nisyanımız ne kadar bol, hiç hatırımızda

kalan yok. Biz her şeyi unuttuk

vefasızca.

O kadar çok unuttuk ki, hiç unutulmayacağız

sandık! Yamalı bir bohça gibi

amellerimiz, toplamaya çalıştıkça saçılıyor

etrafa.

Belkıs’ın tahtına kurulmuş olan nefsimiz,

ifrit’in oyunlarıyla cirit atıyor dünya’da!

Hepimiz bir kalıba yerleştik.

Hayatımız marka oldu.

Vitrin camlarını süsleyen birer pırlanta

gibiyiz, parlak ama sahte göz alan

fakat can yakan!

İftarı bekleyen oruçlar gibi, aç gözlerimiz.

Ateşten gül derleyen İbrahim Peygamber

uzak bir siluettir, Yusuf Peygamber

uzaktır bize.

İbret almak da neyimize?!

‘Müslüman’ın vatanı inancının yaşadığı

yerdir’ ya hani

Efendim, inancımızı yaşatacak vatan

mı yok? İnancımızı yaşatmaya müsaade

mi yok, yoksa inancımızı yaşatmaya

gücümüz mü yok?!

Dedim ya Efendim, biz bıraktığın

yerden çok uzaktayız..

Gidiyoruz Efendim, yolu yeri belli

olmayan yerlere.

Gidiyoruz, peki ama Fe EyneTezhebun?..

Selam ve Dua ile..

kusva.org

18


MAKALE

HÜSNÜ KANBER

GEÇMIŞTEN BİR MİRAS:

GÖNÜL

COĞRAFYAMIZ

Geçtiğimiz sene, Birleşik Krallıklar’a bağlı

özerk bir ülke olan Kuzey İrlanda’nın başkenti

Belfast’ta, İslamiyet ile tanışıp Müslüman

olmuş genç bir arkadaş ile tanışıp

muhabbet ederken Yasser Bey adında

Müslüman bir beyefendi de bizim muhabbetimize

dahil olmuştu. Yeni tanışmamıza

rağmen gönülden gelen muhabbet ile sohbet

ederken Yasser Bey hiç beklemediğim

bir anda bana Osmanlı’nın geri gelmesi için

dua ettiğini söyledi. Birkaç kelimeden ibaret

olan bu cümle beni hala derinden etkiliyor.

Yasser Bey’in bu ifadesi aslındagönül coğrafyamızın

enginliğini ve gönül coğrafyamızdayaşayan

bireylerin de geçmişe olan

özlemini bizlere gösteriyor. Müslüman ülkelerde

birçok sorunun yaşandığı şu zaman

diliminde Yasser Bey sözlerinin devamında

ise Osmanlı’nın geri gelmesi durumunda

sorunların biteceğini söyledi. Aslında o gün

o mecliste yaptığımız muhabbet, bize engin

bir gönül coğrafyasından kalan manevi mirası

gösteriyordu. Bir başka ifadeyle, gönül

coğrafyamızın engin sınırları içerisinde yer

alan bir mecliste, safi düşüncelerle gönülden

gelen özlem ve muhabbetin o cihan

imparatorluğunun varisi olan ülkeden gelen

bir misafire sohbet esnasında aktarılmasıydı.

Osmanlı’nın manevi mirasçısı olan Türkiye,

tarihte olduğu gibi bugün de birçok coğrafyada

bir umut ve geçmişin mirasını üzerine

almış bir ülke olarak görülüyor.

Gönül coğrafyamız dediğimizde hiç kuşkusuz

akla gelen ilk ülkelerden birisi de

Bosna Hersek oluyor. 1 Mart 1992 yılında

bağımsızlığını ilan eden Bosna’mızın bağımsızlığının

25.yıl dönümündeyiz. İçerisinde

bulunduğumuz mart ayında bağımsızlığının

yıldönümünde Bosna’mızı hatırlatmaya

çalışacağım.

1992 yılında başlayıp üç yıldan fazla süren

ve içerisinde hepimizi derinden sarsan

birçok hadiseyi barındıran Bosna Savaşı

esnasında Türkiye’nin Bosna konusunda ki

tutumu, iki ülkenin geçmişten gelen ortak

mirasına bir örnektir. 1463 yılında Osmanlı

İmparatorluğu’nun kontrolü altına giren

Boşnaklar, Osmanlı döneminde hızlı bir şekilde

Müslümanlaştılar. Bosna’nın fethinden

sonra Fatih Sultan Mehmed’in yayımladığı

İnsan Hakları odaklı ferman ile Bogomil

mezhebine bağlı Boşnaklar’a hoşgörülü

davranıp onlara devlet hizmetinde yer

vermesi Bosnalıların Müslüman olmasını

hızlandıran önemli bir etken oldu. Bosna’nın

fetih tarihi olan 1463 yılından 1878 Berlin

Antlaşması sonucu bu toprakların Avusturya-Macaristan

yönetimine bırakıldığı süre

zarfına kadar Osmanlılar, Bosna’nın kültürü

ve gelenekleri üzerinde de etkili olmuştur.

Türkiye ve Bosna-Hersek arasında geçmişten

bir miras olarak gelen ortak kültür,

gelenek ve tarih Bosna Savaşı esnasında da

etkisini açık bir şekilde Türkiye’nin safını ve

dış politikadaki etkisini göstermiştir.

6 Federe Cumhuriyetten oluşan Yugoslavya’da

(Bosna-Hersek, Hırvatistan, Makedonya,

Karadağ, Sırbistan, Slovenya) 1989’da

görülen ekonomik ve siyasi bunalım , Hırvatistan

ve Slovenya Cumhuriyetleri arasındaki

ilişkilerin bozulmasına sebep oldu. Aynı yıl

Doğu Bloku’nda görülen yenileşme hareketleri

Yugoslavya’ya da yansıdı ve 1990’da

çok partili düzene geçildi. Tito’nun ölümünden

sonra bir türlü toparlanamayan ülke,

1991’de başlayan cumhuriyetler arasındaki iç

savaş sonucu aynı yılın sonucunda parçalandı.

(Bozkurt, 2010:54) Yugoslavya Sosyalist

Federal Cumhuriyeti’nden Hırvatistan ve

19

mart ‘17


HÜSNÜ KANBER

Slovenya’nın 1991 yılında bağımsızlık kararı almasının

ardından 1992 yılında bağımsızlık kararı alan Bosna

Hersek, uygar Avrupa’nın gözü önünde hafızalardan

hiçbir zaman silinemeyecek bir vahşete maruz kaldı.

Bosna-Hersek’te, 1992-1995 tarihleri arasındaki işgal

döneminde 250 bin kişi öldü, 150 bine yakın kişi yaralandı,

40 bin kadına tecavüz edildi ve 1.5 milyon insan

topraklarından göç etmek zorunda kaldı. (Gündüz,

2012) Bosna-Hersek’in işgali esnasında en dehşetli

katliamlardan birisi de, içerisinde kadın ve çocuklarında

olduğu 8372 kişinin, 11 Temmuz 1995 tarihinde

Srebrenitsa’da katledildiği soykırımdı. Srebrenitsa

Katliamı esnasında katliamın sorumlularından biri olan

dönemin Sırp Ordusu Başkomutanı Ratko Mladiç, 11

Temmuz 1995 tarihinde şu açıklamayı yapmıştı : ‘’11

Temmuz 1995’de, bugün, Sırplar için kutsal bir günün

yıl dönümünü kutlamadan önce Sırp Srebrenitsa’dayız.

Bu kenti Sırp milletine armağan ediyoruz. Türklere

(Osmanlı’ya) karşı gerçekleştirdiğimiz ayaklanmanın

anısına Müslümanlardan intikam alma zamanı gelmiştir

‘’.

Avrupa’nın ve dünyanın gözü önünde Bosna’nın

karşı karşıya kaldığı bu soykırım Türkiye’de de birbirinden

farklı ideolojilere sahip kişiler tarafından da

hissedilmişti. 8.Cumhurbaşkanı rahmetli Turgut Özal

vefatından 2 ay evvel Şubat 1993’te Taksim’de yaptığı

mitingde yaptığı kullandığı ifadeler Türkiye’nin

dış politikadaki atacağı adımları gösteren önemli bir

belgeydi. Merhum Cumhurbaşkanı Özal mitingde

şu ifadeleri kullanmıştır: Türkiye ve Türk milleti, Bosna-Hersek’in

ikinci bir Endülüs trajedisinin yaşanmasına

asla izin vermeyecektir. Bundan kimsenin şüphesi

olmasın. Tarihin yüz seneden sonra getirip önümüze

bıraktığı bu yadigara sahip çıkmak bizim için insani,

tarihi, milli ve dini bir borçtur. Bir namus borcudur. Bu

borcu ödeyeceğiz.

Evet, bu mesele bizim için hem mesuliyet ve vebaldir,

hem de büyük bir şanstır. Türkiye ne bu vebalden

kaçabilir, ne de bu şerefi reddedebilir. Çünkü biz

Türkiyeyiz, çünkü bugün Bosna-Hersek Türkiye’nin

ta kendisidir. Ve bugün bütün bir Türkiye boydan

boya Bosna-Hersek olmuştur. (Çandar, t.y.) Turgut

Özal’ın yanı sıra 1992’yi 1993’e bağlayan günlerde

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve beraberindeki

bir heyet savaşın yaşandığı Bosna’ya gitmişti. Milliyet

Gazetesi’nin haberine göre, Bosna-Hersek’in ikinci

büyük kenti Tuzla’da yılbaşı gecesini geçiren Baykal,

kuşatma altındaki bu kentte cepheye giderek savaşı

izledi. Bosnalı Müslüman askerlere moral veren

Baykal, Sırpların vahşi tecavüzüne uğrayan kadın ve

genç kızlara da Türkiye’deki Boşnak genç kızlardan

toplanarak götürülen namus ve iffetin simgesi sayılan

yaşmaklar taktı. Bunun yanında, savaşın yaşandığı o

dönemde Başbakan Tansu Çiller, Pakistan Başbakanı

merhume Benazir Butto ile bombardıman altındaki

Saraybosna’yı ziyaret etmişti. Amerikan New York

Times Gazetesi 3 Şubat 1994 tarihli haberinde bu

ziyareti ‘‘İslami Liderler Bosna Hükümeti’ni Desteklemek

İçin Saraybosna’yı Ziyaret Etti’’ başlıklı haber ile

duyurdu. Tansu Çiller ayrıca 2000 yılında rahmetli

Aliya İzzetbegoviç’in davetlisi olarak gittiği Bosna

Hersek’te Boşnak halkına seslenirken konuşmasında

“ Boşnak milletine sıkılan kurşun, aslında bizim ortak

tarihimize sıkılmıştır. İnsanlığa sıkılmıştır. Yüzyıl önce

yüreğimiz yana yana bu toprakları terk ederken ve

sizleri kaderlerinizle baş başa bırakırken, koyun koyuna

yatan şehitlerin kemiklerini sızlatmıştık. Şimdi

onlar mezarlarında rahat uyuyabilirler. Çünkü Hilalin

askerleri, barışı korumak için Bosna’ya geri döndüler

“ ifadesini kullanmıştı. 2003 yılında Bosna’nın efsane

lideri rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in vefatından çok

kısa bir süre önce, zamanın başbakanı Recep Tayyip

Erdoğan, Aliya İzzetbegoviç’i tedavi gördüğü hastanede

ziyaret etmişti. Rahmetli Aliya, o ziyaret esnasında

Erdoğan’a vasiyet olarak şunları söylemişti: Dualarımız

sizinle. Bu topraklar Osmanlı bakiyesidir. Bosna’mı koruyun,

Bosna’ma sahip çıkın. O size emanet. Merhum

Aliya’nın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a

bu vasiyeti, hiç şüphesiz geçmişten bir miras olarak

gelen ortak kültürümüzün, geleneğimizin, tarihimizin

ve inancımızın en önemli göstergelerinden birisidir.

Kuzey İrlanda’da Osmanlı için dua eden Yasser Abi’nin

duası,merhum Aliya’nın vasiyetindeki dualarımız sizinle

şeklindeki ifadesi, 15 Temmuz karanlığını yaşadığımız

o gecede bizim için tek yürek olan ümmetin

duası bizim gönül coğrafyamızın enginliğini ve buna

bağlı olarak bizim sorumluluklarımızı bize göstermektedir.

Bugün birçok sıkıntıların yaşandığı, gözyaşlarının

aktığı ve zulümlerin yaşandığı gönül coğrafyamızın

kaderi hiç şüphe olmasın ki bizim kaderimizdir.

Bugün Suriyeli muhacir kardeşlerimize ensar olabilme

gayretidir bizim gayretimiz. Şam’ın, Bağdat’ın,

Kahire’nin, Kudüs’ün, Saraybosna’nın, Semerkand’ın,

Doğu Türkistan’ın, Myammar’ın, Bişkek’in, Bingazi’nin,

İslamabad’ın, İstanbul’un ve daha nice yerlerin birbirine

tam manasıylagönül bağıyla bağlandığı günleredir

özlemimiz.

Tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de sorumluluklarımızın

dairesi çok geniştir. 1 Mart 1992’de bağımsızlığını

elde eden ve akabinde 3 yıldan fazla zulme

maruz kalan kardeş Bosna-Hersek halkının bağımsızlığının

25.yılını yürekten kutluyorum. Elindeki kısıtlı imkanlarla

İslam Bayrağı’nı düşürmeyen efsane komutan

ve lider Aliya İzzetbegoviç’i ve bu savaş esnasında

şehit düşen ve Bosna’nın bağımsızlığı için mücadele

edip ahirete irtihal edenleri saygı ve rahmetle yad

ediyorum. Unutulmasın ki ‘‘Evlatlarım! Evlatlarım! Bak

Mladiç çocuklarıma ne yapmış’’ diye ağlayan annenin

acısı bizim acımızdır ve birçok acıdan sonra istikbalini

kazanan Bosna’nın istikbali de yine bizim

istikbalimizdir

kusva.org

20


MAKALE

ÖMER BAKKALOĞLU

İÇIMIZDEKI

JOSEPHLER

“Yeter bu kadar” dedi ve ani bir

manevrayla ayağa kalktı Joseph,

bugün cuma. Mesai bitmişti, fazlasıyla

yorgundu ama haftasonu gelmişti.

Kendisi için o kadar değerliydi ki bu iki

gün, içi içine sığmıyordu. Plan yapacak

vakti bile olmamıştı yoğun mesai

rutininden. Aldı ceketini ve “halinize

acıyorum” gülüşü ata ata mesaisi yeni

başlayacak olan arkadaşlarını selamladı.

Kapıdan çıktı arabasına doğru

yürürken aklından planlar yapmaya

başlamıştı bile. Ne olursa olsun; en

azından bu iki gün onu yatağından

zıplatan o huysuz, aksi, lanet telefon

alarmını duymayacaktı. Arabasına

bindi ve eve dönüş yolunu tuttu. Çok

geçmedi ki ileride trafik ışığına yakalandı.

Yolun karşı tarafına doğru başını

çevirdi o boşlukta veee içindeki

mutluluk aniden yerini korkuya teslim

etmeye başlamıştı.Karşı şerit iş yerine

giden yoldu ve bir anda pazartesinin

er yada geç geleceği aklına giriş

yapmış bulunmaktaydı. Sadece 2 gün

sonra sabah güneş doğmadan kalkıp

o yoldan geçerek koca bir haftayı

tekrar omuzlayacağını hayal etti. Artık

haftasonu tatili çileye dönüşmeye

başlamıştı. Sonu vardı çünkü ve Joseph

mutluluklarını korkuya teslim

etmeyi çok severdi. Pazartesi sendromunu

cumadan yaşamaya başlayacak

kadar çok. Bırakın haftasonu tatilini, 1

aylık izine ayrılmıştı ve havaalanında

tatil yapacağı yere uçarken geliş terminalindeki

yolcular takılmıştı aniden

gözüne. Sonrasında ise içindeki mutlulukla

helalleşip korku imparatorluğunun

muhafızlarına teslim olmuştu

bizim Joseph. Tatili boyunca o terminalde

hayal etti kendini ve nitekim

ziyan da etti kendine o günleri.

YILIN ILK TIŞÖRTÜNÜN GIYIL-

DIĞI BIR ÇARŞAMBA GÜNÜNDEYIZ

VE KAMERALARIMIZIN KARŞISINDA

KAHRAMANIMIZ JOSEPH SELAM-

LIYOR BIZLERI TEKRARDAN. Sana

da merhaba Joseph, iyisin inşallah?

Tamı tamına 54 dakika konuştu sevdiceğiyle

telefonda. 3 4 aydır sürü-

21

mart ‘17


ÖMER BAKKALOĞLU

yordu ilişkileri ve birlikteliklerini soran magazin

mikrofonlarına “her şey rüya gibi gidiyor çok

mutluyuz” diyecek kıvamdaydı. Gerçekten de

her şey yolundaydı ancak her şeyin yolunda

gitmesi dahi Joseph’in karamsarlık trenine tek

gidişlik bilet almasına engel değildi. “Çok güldük

başımıza bir şey gelecek” diyen ceddin

torunuydu ne de olsa bizim aslan parçası. Ama

bir dakika Joseph İtalyan değil miyd....neyse.

Daha önce de bunun gibi sorunsuz giden bir

çok ilişkisi olmuştu Joseph the Casanova’nın

ama hepsi bir şekilde son bulmuştu. Neden

bu farklı olsun ki? Nihayetinde Joseph aynı

Joseph’ti sonuç nasıl farklı olabilirdi ki? Mevcut

mutluluğun, bir bahar gibi gelip; yerini kasvetli

havalara bırakacağından emindi. Hiçbir şeyden

keyif alamamaya başlamıştı, Fethi Paşa’da karşılıklı

içilen 1 liralık çaydan bile. Bu sefer de her

şeyden çok sevdiği potansiyel hayat arkadaşını

peşkeş çekmişti korku imparatorluğunun paralı

askerlerine.

JOSEPH YALNIZ DEĞIL ASLINDA, milyonlarca

Joseph yaşıyor günlük hayatımızda bizlerle,

mesela ben de o Josephlerden birisiyim

itiraf etmek gerekirse. Mutluluk ve korku her ne

kadar farklı her ne kadar birbirine zıt kavramlar

gibi gözükse de aslında iç içe geçmiştirler. Her

mutluluk içinde mevcut durumun sona erme

kaygısıyla beraber geliyor aslında. Bu kaygı Josephlerde

o kadar ağır basıyor ki somut hiçbir

nedenleri olmamasına rağmen, hiçbir mutluluğu

tam anlamıyla yaşayamıyorlar. Oysaki işin

iyi tarafından bakılırsa mutsuzluk da içinde bu

durumun sona ereceği beklentisi barındırıyor.

Yeryüzündeki her mutluluğun zamanı geldiğinde

sona ereceğini düşüncesiyle karamsar

oluyorlarsa her mutsuzluğun da sonsuz bir

girdap olmadığı bilincinde olmaları gerekmiyor

mu bu Josephlerin? Mevcut durumun değişeceği

hissi bu kez düşmanları değil aksine can

ciğer kuzu sarmaları olmaya başlıyor. Ancak

Josephler bunu göz ardı etme konsunda da

oldukça başarılıdırlar. Mutsuzluğun kör kuyularında

debelendikçe debelenirler çıkış yollarına

tutunmak yerine.

JOSEPHLER YAĞMUR YAĞSA DA YAĞMASA

DA ŞEMSIYE TAŞIR ÇÜNKÜ ALLAH, JOSEPH-

LERI BÖYLE YARATMIŞ.

kusva.org

22


MAKALE

ZEYNEP HANDE BURAKÇI

SERPiNTi

Uzaklardan gelsem,

gelecek uzun sürecek bir yanımız

hep yanık kokusu

Yangına göz yaşlarımızla

müdahale

etmesek

Ateş belki biraz erken sönecek

Şiir, memleketin bereket toprakları

Ben mayınlı arazileriyim güneyden

Burnumda sıcak tandır ekmeğinin

dumanı hacı anamın göz bebekleri

grileşmiş kederden

Gurbetçi tır şoförünün sigaraya

ne parası kalmış, ne ciğeri

Boğulmaya ramak kalmış

bebesinin kirpik uçlarından

Şehrin bir ucunda tıklım

tıklım otobüslerinde

Karın tokluğuna gurbet

etmişiz bir kere

Üstü kalsın yutkunamadığımız

hasretlerin

23

mart ‘17


ZEYNEP HANDE BURAKÇI

Gökyüzündeki bir kar tanesi bedenimiz

Yere inemeden savrulup duran

Tek emelimiz ulaşmak Adem’in

geldiği toprağa

Ve yağmura benzemek

en büyük özentimiz

Çizerken yolumuzu nar

çiçeklerinde kırağılaşmak

Temiz kalabilmek için

tüm bu çabamız,

Bir bardak suya serinlik

verebilmek için

Ve buharlaşmak

Derdimizi dinlemiş yorgun

bulutları ağlatabilmek

Başka yüreklere

serpilebilmek uğruna

İstanbul, durmuyor boğazın

bu sene bile

Ve ruhumu kemiriyor Ayasofya

Ümidin sesi düşündükçe

hoş geliyor kulağa

Notaları kusurluca yazılmış

Yitirilmiş imparatorluklar bestelerinde

Gün batımı romantikleşirken

Kuzguncuk’ta aşıklara

Ben yine gölgemi sultan belliyorum

-Kavrulan öğle vakitleri

dahil olmak üzere

kusva.org

24


RÖPORTAJ

DAVASINI ÖKSÜZ

BIRAKMAYAN,

DAVA INSANI !

Yakup Öksüz ile Röportaj

Üsküdar Belediyesi Gençlik ve Spor Hizmetleri Müdürü ve

gençliğin ağabeyi kıymetli büyüğümüz Yakup Öksüz ile

gençlik ve gelecek hakkında konuştuk...

BAŞKANIM BIZE KENDINIZDEN

BAHSEDER MISINIZ?

Yakup Öksüz : Ben, Amasya İmam

Hatip Lisesinden mezun oldum. Marmara

İlahiyat Fakültesi 2003 mezunuyum.

Bu dönemde; Milli Gençlik Vakfı,

Anadolu Gençlik ve İHH gibi birçok STK,

vakıf ve derneklerde aktif olarak görev

aldım. Ülke o dönemde başörtü yasağı

sebebiyle zor bir süreç geçiriyordu. Bu

dönem hem yurt dışında hem yurt içinde

farklı STK’lar kurduk; İLAMDER, MİM-

DER, MAZLUMDER ve farklı pozisyonlarda

görev aldık. O dönemde yaşanan

sıkıntıları okulumuzda, bütün illerde

ve yurt dışında çözmeye çalıştık. Üç

yıldan beri Üsküdar Gençlik Merkezinde

gençlere hizmet ediyorum. Evliyim ve 3

çocuk babasıyım.

ÜÜSKÜDAR GENÇLIK MERKEZI

YAPMIŞ OLDUĞU FAALIYETLER ILE

ADINI DUYURMUŞ BIR YER. BURANIN

BU KADAR BÜYÜMESININ NEDENI

NEDIR? NE TÜR ÇALIŞMALAR YAPI-

YORSUNUZ?

Yakup Öksüz : YYapmış olduğumuz

çalışmalar Üsküdar’a yakışır nitelikte çalışmalar,

Üsküdar’ın tarihi ile kültürü ile

eşdeğer çalışmalar. İlk gençlik merkezi

Üsküdar’da kuruldu, YÖK onaylı çocuk

üniversitesi ilk defa Üsküdar Belediyesi

tarafından faaliyete geçirildi. Yaptığımız

çalışmaların diğer belediyelere örnek

olduğunu düşünüyorum. Biz buraya

Kâbe toprağı diyoruz. İstanbul’un

fethinden 101 sene önce fethedilmiş bir

toprak, Kâbe’nin örtüsü buradan gönderildiği

için Harem toprağı diyoruz.

Birçok medeniyete beşiklik yapmış bir

ilçeyiz. Eğer bir yere yatırım yapmak

istiyorsanız öncelikle insana yatırım

25

mart ‘17


YAKUP ÖKSÜZ İLE RÖPORTAJ

yapmanız gerekiyor. Özellikle ve öncelikle gençliğine.

Gençliğini iyi yetiştirmiş bir şehir geleceğini

inşa etmiştir. Bizim de yapmak istediğimiz budur.

Gençliğimizin hizmetinde 25 merkez var ve sınırsız

imkânlarımız mevcut.

Temel gayemiz milli ve manevi değerlerini bilen

ve bunu içselleştirmiş, çağımızın da gereksinimlerini

bilen ve o düsturda yaşayan bir gençlik oluşturmak.

PEK ÇOK SIVIL TOPLUM KURULUŞUNA DES-

TEK VERIYORSUNUZ, SIZIN IÇIN STK’LARIN

ÖNEMI NEDIR?

Yakup Öksüz : Biraz önce bahsetmiş olduğum

çalışmaları yapacak olan STK’lardır. Belediyeler ve

resmi kurumlar belli bir yere kadar bu misyonu

üstlenebilir. STK’lar toplumsallık anlamında, topluma

yayılması anlamında STK’lar çalışması olmazsa

olmazlardandır. STK’lar ne kadar güçlü hareket

ederse tesiri de o oranda etkili olur. Bu nedenle

bizlerin sivil toplum kuruluşlarına kapımız sonuna

kadar açık.

TEŞEKKÜR EDERIZ. BAHSETMIŞ OLDUĞUNUZ

BU STK RUHLU GENÇLERE NE ÖNERIRSINIZ VE

ONLARDAN BEKLENTILERINIZ NELERDIR?

Yakup Öksüz : 28 Şubat, toplumsal baskı, devletin

son 15 yılı tenzih ediyorum, devletin baskıcı

tutumu STK’ları da hem kendi içlerinde boğdu

hem de taassuba sevk etti. Bana göre STK’larda

görev alan gençler öncelikle kendi şahsiyetlerini iyi

kurmaları gerekmekte. Bir genç öncelikle niye var

olduğunun ve niye yaratıldığının farkında olmalı.

Bizlerin STK’larda ki en büyük sorunu STK’ları bir

din gibi görüyoruz ya da bizden başka yokmuş

gibi düşünüyoruz. Bizler şefkat, merhamet toplumu

oluşturma derdinde olan insanlarız. Eğer

bunu başarmak istiyorsak önce şahsiyetlerimizi

oluşturacağız sonrasında ise bu işi ne kadar çok

insanla yaparsak o kadar başarılı oluruz diye düşünmeliyiz.

Bizler enaniyeti, taassubu yenersek

kusva.org

26


RÖPORTAJ

bizim önümüzdeki toplumları geçme çabasında

olursak başarılı oluruz.. Geçmiş yaşamlardan ders

almalıyız. Bir Endülüs, bir Kudüs bunları iyi öğrenmeliyiz.

Mevlana’nın pergel metaforu gibi bir

ayağımız kendi kültürümüzde bir ayağımız ile

dünyayı dolaşacağız. Aslında Amerika’yı keşfeden

Kristof Kolomb değil İbn-i Rüşd’ün çalışmaları

oldu. Onlar bir yeri işgal etiğinde yaptıkları ilk iş

kütüphaneleri yıkmak olmuş. İngilizler İstanbul’u

işgal ettiklerinde kütüphanemizi kendi ülkelerine

götürmüşlerdir, şuan bizler ise Osmanlı’ya

ait bilgileri İngilizceden Türkçeye çeviriyoruz.

Biz bugün neden üretemiyoruz? Neden birlik ve

beraberliğimizi oluşturamıyoruz? Bunun için ne

gibi çabalar içerisindeyiz? Bir Fatih Sultan Mehmet’i

bir Selahaddin Eyyübi’yi örnek alıp onları

geçecek projeler üretmeliyiz. İnsanların duasını

almak için neler yapmalıyız? Endişemiz bu olmalı.

Batı medeniyeti bilimi, temizliği bizden öğrenmiş

oysa ki, şimdi biz onlardan kopyalıyoruz.

Osmanlı Devletini yıkmakla kalmayıp tarihimizle

aramızdaki bağı kopardılar, bunun bir sonucu da

Osmanlıca eserler okuyamamamızdır. Bizler gittiğimiz

her şehrin kültürünü korumuş ve oralarda

yaşam alanları oluşturmuş bir milletiz.

BAZI BÜYÜKLERIMIZ GÜNÜMÜZ GENÇLI-

ĞINDEN ÇOK ŞIKÂYETÇI, TV VE AKILLI TE-

LEFONLARDAN BAŞKA ILGILENDIKLERI BIR

ŞEYIN OLMADIĞINI DÜŞÜNMEKTEDIRLER,

FAKAT GENÇLIĞIN GÜÇLÜ BIR IRADEYE SAHIP

OLDUĞU, VATAN VE MILLET ŞUURU TAŞIDIĞI

VE BUNUN KANITI OLAN 15 TEMMUZ DARBE

BAŞARISIZLIĞI GENÇLERE OLAN INANCIMIZI

TAZELEDI. SIZIN GENÇLIKTEN UMUDUNUZ

NEDIR?

Yakup Öksüz : Ben gençliğe olan inancımı

27

mart ‘17


YAKUP ÖKSÜZ İLE RÖPORTAJ

hiçbir zaman yitirmedim. Gençliğe şekil

verme çabamızdan onları , küçümsemekten

kaçınmamız lazım. Dinimizi araştırarak

yaşaması için önlerini açmalıyız. Kendilerini

ifade etmelerini sağlamalıyız. Hz. Ali:

“Çocuklarınızı onun yaşayacağı ortama

göre yetiştirin kendi yaşayacağınız ortama

göre değil” diye buyurmuştur. Gençliğimize

bu doğrultuda görev ve sorumluluklar

vermeliyiz. Projelerine destek vermeliyiz.

Bizim Üsküdar Çocuk Akademi’sinde bir

öğrencimiz dron icat etti ve Romanya’da

dereceye girdi. Biz bundan çok gururlandık

ve öğrencimize destek vermeye

devam ettik şimdi ise başka bir proje

üzerinde çalışmaktayız. Üsküdar’da 135

bin öğrenci var ve biz bunların her birini

başkanımız ile tanıştırmak istiyoruz. ‘Sanat

Okulu’ adı ile okullarda eğitimler veriyoruz.

Bilgi evlerimiz sayesinde okullarda

eğitimler vermekteyiz .

GENÇLIKTEN ÇOK BAHSETTIK .. PEKI

ORTA YAŞ IÇIN PROJELERINIZ VAR MI?

Yakup Öksüz : Üsküdar halkımız burada

ki birçok faaliyetten yararlanabiliyor.

Mahallelerimize yönelik projelerimizde

mevcut. Okuma-yazma eğitimleri, bilgisayar

eğitimleri, el işi eğitimleri de düzenliyoruz.

Çay ,kahve içip muhabbet edecekleri

bir ortam da mevcuttur. Her yaşa her

seviyeye uygun eğitimlerimiz var.

ÜSKÜDAR’I BIZE NASIL

ANLATIRSINIZ ?

Yakup Öksüz : Üsküdar’ı anlatmak ona

zarar verir diye düşünüyorum, yaşamak

gerek. Bütün medeniyetlere beşiklik etmiş

bir ilçeyiz. Toprak altındaki ve toprak üstündekilerle

yaşayan bir değer.

İstanbul’un merkezi.

YAKUP BEY

BIZLERE VAKIT AYIRDIĞINIZ

IÇIN TEŞEKKÜR EDERIZ.

kusva.org

28


MAKALE

FURKAN GÜR

HAK İLE BATIL

MÜCADELESİ

İlk insan ve ilk peygamber Adem

(a.s)’ın oğulları Habil ve Kabil arasında

yaşanan Hak ve Batıl mücadelesi bu

süreçten sonra her dönemde yaşanmaya

devam ederek günümüze kadar gelmektedir.

Habil hak adına mücadele verirken,

Kabil batıl adına mücadelesesini vermiştir.

Medeniyetler tarihine baktığımızda, İbrahim

(a.s) öncülüğünde ‘Hakkı üstün tutan’

bir medeniyet kurulmuş, bu medeniyet

Mısır’ı etkilemiş fakat ne yazık ki Mısır’da

Firavunlar bu medeniyeti dejenere etmiş

ve yerine kuvveti üstün tutan Bir Mısır

Medeniyeti kurmuşlardır. Daha sonra

Mısır’da yeniden Musa (a.s) öncülüğünde

‘’Hakkı üstün tutan’’ bir medeniyetin kurulduğunu

görüyoruz. Bu süreç böyle devam

etmiştir ve daha sonra batılın hüküm

sürdüğü bir zamanda Alemlere Rahmet

olarak gönderilen Peygamberimiz Hz.

Muhammed (s.a.v)’in öncülüğünde tekrar

‘Hakkı üstün tutan’ İslam Medeniyeti kuruldu.

Bu medeniyet yüzyıllarca yeryüzüne

hakim olarak Adaleti ve huzuru getirdi.

Bugün yeryüzünde Hak ve Batıl’ın

mücadelesi, Hakka hizmet eden Müslümanlarla

Hakkı kabul etmeyip nefis ve

şeytana esir olan Batıla hizmet edenlerin

mücadelesi yaşanmaya devam etmektedir.

Bir yandan hak tarafında olup İslam

sancağı için mücadele eden, insanca

yaşamak isteyen, ezilenlerin yanında

olan, fakire ve mazluma arka çıkan, insanları

köle olarak görmeyip sadece insan

kimliğiyle yaklaşan, insanların haklarını

koruyan ve bunun için çaba sarfeden Hak

tarafı ve bunun tam tersini yapmak için

mücadele veren batıl tarafı var.

Son yüzyılda ise yeryüzünde kaba

kuvvete dayanarak üstünlük yapmaya

çalışan Batı Medeniyeti gerçekte ‘’ kuvveti

üstün tutan’’ bir zihniyetin medeniyetidir.

İnsanlığa huzur, adalet ve barış getirebilmesi

mümkün değildir. Çünkü batı Medeniyeti

Ülkeleri sömürerek belirli sermaye

sahipleri tarafından insanlığın yönetilmesi

politikasını benimsemiştir.

Batılın temsilcileri kutsal kitaplarının

gerçekliliğini bozarak, dinin emir, yasak

ve doğrularını kendilerine göre dizayn

ederek Dünya’yı ele geçirmek için çalışmalar

yapmaktadırlar. Bugün Filistin,

Afganistan, Irak, Suriye gibi ülkeler’ de

29

mart ‘17


FURKAN GÜR

batılın temsilcilerinin zulmü altında müslümanlar

eziyet görmektedir. Bizler bu yaşanan zulümlere

dur demezsek, engel olmasak, bu zulmü yapanlara

destek verirsek mahşerde batıl taraftarları arasında

yer alırız. Unutmayalım ki batıl kendini ne kadar

güçlü gösterirse göstersin, aslında zayıftır. Çünkü

en büyük kuvvet olan İman’dan ve en büyük destekçi

olan Yüce Allah’ın yardımından yoksundurlar.

Dolayısıyla İslam’ın Batıl karşısında hakim olabilmesi

için çalışmakta vazifeliyiz. Bizlerin gayretleri

ve Allah Tealanın inayet ve keremiyle yeryüzünde

Adalet ve Hak üstün olsun ve batıl silinip gitsin.

İsra suresinin 81. ayet-i kerimesinde Allah Teala

buyuruyor ki; ‘’ HAK GELDI, BATIL YIKILIP GIT-

TI. ZATEN BATIL YIKILMAYA MAHKÜMDÜR.’’

Ayettende anladığımız gibi hakkın bütün anlamlarını

karşılayan İslam; batılın bütün manalarını

kapsayan küfür karşısında üstündür.

Yaşadığımız her olayda, yaşantımızın her anında

hak ve batıl terazisi ile sürekli karşı karşıya kalacağız.

Ya aklımızı kullanıp hak terazisinde yer alacağız

yada nefsimizee uyup şeytanın batıl terazisinde

ezilip gideceğiz.

BIR YANDA MERHAMET, ADALET, VICDAN,

TEVAZU VE SAĞDUYU...

BIR YANDA DA NEFRET, KIN, ŞIDDET, NIFAK

GIBI KÖTÜ HUYLAR...

Bu tutumlar ta Adem (a.s)’dan günümüze kadar

böyle gelmiş ve kıyamete kadar da devam edecektir.Bizler

bu dengeyi doğru sağladığımız sürece

Hak her zaman Batıla üstün gelecektir. Nasıl ki

tarihte Habil hakkın şahidi olarak yoluna devam etti

ve davasını sürdürdü ise aynı şekilde Kabil’de batıl

yoluna giderek sonunda hüsrana uğrayanlardan olmuştur.

Bizlerde geçmişte yaşananlardan ders alıp

ve İslam dininin bizlere emrettiği gibi vazifelerimizi

yerine getirirsek, her daim doğruluğu ve hakikati

savunursak Hakkın mücadelesinde kazananlardan

oluruz. Ya nifak tohumları eken şeytanın yanında

olacağız yada adalet ve hoşgörü sahibi Peygamberimizin

yanında..

MÜSLÜMANLAR UYANIK OLMAK

ZORUNDADIR.

Gaflete dalmak yok olup gitmektir. Sarsılmaz bir

inanç ve kararlılıkla hak üzere daim olmak, Mevla’mızın

inayet ve nusretini celp eder. Batılın hile ve

oyunlarını bozmak, karşı hamlelerle onları çaresiz

bırakmak hakkın galip gelmesinde önemlidir. Burada

hangi safta olduğumuz, mücadelemizin kim

için olduğu, hakkın tarafında yer alıp almadığımız

önemlidir.

BIZLERE DÜŞEN GÖREV; TARAFIMIZI BELIR-

LEYIP ONA GÖRE HAREKET ETMEKTIR.

kusva.org

30


MAKALE

FURKAN ÇOLAK

KARINCA

KARARINCA

“Fıtratımız gereği doğumumuzdan ölümümüze kadar geçen

süre zarfında, topluma adaptasyon, içtimai mükellefiyet, beşeri

,,münasebet gibi sorumluluklarımız vardır.

TARIH BOYU, BU SORUMLULUKLARA ZEMIN HAZIRLAYAN, HAZIRLA-

DIKLARI ZEMINI SOSYOLOJIK USULLERE OTURTAN, KEYFI DOĞRULARLA

BATAN, MUTLAK DOĞRULARLA SEMAYA DAL ATAN UYGARLIK VE MEDE-

NIYETLER VAR/YOK OLMUŞTUR. Zahiren varlığını yok edip bâtınen var olan

Tuba Medeniyetleri, bâtınen var olmayıp zahirini kullanan Zakkum Uygarlıkları

ve bunun ataları olan İbrahim A.S ile nemrut, su ile ateş, cennet ile cehennem…

NEMRUT, ATEŞI (HELÂKINI) HAZIRLATIR. Öyle bir ateş ki tam da cehennemde

yanacağı cinsten ucu bucağı olmayan eşsiz bir volkan,İbrahim A.S ı

mancınık ile ateşe atmakta ısrarlı. Bu hadiseleri seyreden karınca o esnada ateşi

söndürmek için su taşıyor. Öyle ki onu gören diğer karınca; ‘’ Koskoca ateşe

senin taşıdığın su ne yapar ’’ diyerek kahkaha atıyor. İnanç, rahmet, azim, merhamet

taşıyan o karıncanın sözü ise tüyler ürperten cinsten;

‘’ HIÇ OLMAZ ISE TARAFIM BELLI OLSUN ‘’

MILLETI-İBRAHIM OLAN BIZLER YAŞADIĞIMIZ TOPRAKLARDA BIR ME-

DENIYET TOHUMLARI EKMEK ISTIYORSAK, SAMIMI BIR ŞEKILDE EKSIKLERI-

MIZI GÖRMEK VE SORUMLULUKLARIMIZIN FARKINA VARMAK MECBURIYE-

TINDEYIZ.

31

mart ‘17


FURKAN ÇOLAK

• İslam’a sımsıkı sarılıp, kusurlarımızı düzeltmeli

• Dilimizi düzeltip, kiyl-ü kal’ı terk etmeli

• Ayrıştırıcılık- kutuplaştırıcılıktan feragat edip, özümüze, birliğimize dönmeli

• Benimki benim seninki senin anlayışından, benimki senin seninki benim kardeşliğine geçmeli

• Başkalarını tenkit ederken, kendimizde de bu kusur var mı diyerek nefsi sigaya çekmeliyiz.

TENKIT, TEKLIF GETIRMEZ ISE TAHRIP EDER.

İNSANLIĞA SAADET GETIRMEK ISTEYEN INSAN, HIÇ KUŞKUSUZ DOĞRU OLMALI, MUT-

LAK DOĞRUYA UYMALIDIR.

KARINCA MISALI, HIÇ OLMAZSA TARAFIMIZI BELLI EDIP, BABIL KULESI YAPMA AHMAK-

LIĞINDAN VAZGEÇMEK MECBURIYETINDEYIZ.

VE BILLAHI-T TEVFIK....

kusva.org

32


MAKALE

NİDA URMUÇ

SEN TO CHİHİRO

NO KAMİKAUSHİ

Gün geçtikçe daha da olgunlaştığını

düşünen, karakterini kendi sistemi içeresinde

oturtmaya çalışan biz gençler için,

bir başka sistemin çarkına boyun eğmek

yaşamda planladığımız en son şeydir

belki de. Her ne kadar kendi düzenimizi

kurmaya çalışsak da bunu zaten kurulu

bir düzende gerçekleştirdiğimin farkına

varamayız. Zaman bizi dünyanın gerçekleriyle

karşılaştırdığında ise ruhumuzun

istediği yerlere nasıl kaçtığını seyrederiz

çoğu zaman.

Günümüz modernitesinde

herkes kendi ruhuyla meşgul

iken kameramızı; tüm dünyaya

ortak bir ruhta buluşturmaya niyetlenmiş

ünlü anime ve manga

ustası Hayao Miyazaki’nin Ruhların

Kaçışı adlı filmine çevirelim.

Japon yönetmenin kaleminden çıkan

2001 yapımı bu film Miyazaki’ye hem

kendi rekorunu kırdırtmış hem de Berlin

Film Festivali’ndeki büyük ödülün bir

animasyon filmine verilmesiyle tarihte

bir ilke imza attırmıştır. Hemen ardından

Amerikan Sinema Akademisi tarafından

“En İyi Animasyon Oscarı”nı alan film

Japon animelerinin namını gişeleri kırarak

duyurmuştur dünyaya.

Ödüllerini saymakla bitiremeyeceğimiz

filmin içeriği tıpkı Lewis Carroll’ın

“Alice Harikalar Diyarında”sı gibi on yaşlarındaki

bir kız çocuğu olan Cahihiro’nun

tek başına yaptığu macera dolu yolculuk

anlatılmaktadır. Ne var ki bizim kızımızın

Alice gibi macera sever bir yanı yoktur.

Üstüne üstlük anne ve babasından daha

olgun davranan ve ona verilen öğütleri

asla unutmayan bir çocuktur Cahihiro.

Film ilerledikçe maceranın dozu da

aşama aşama ilerliyor. İlk bakışta Miyazaki’nin

de belirttiği gibi on yaşındaki bir çocuğun

izlerken keyif alabileceği eğlenceli

bir yapıt. Fakat izleyen kitleyi çocuklardan

arındırdığımızda bunun aslında eğitici bir

hiciv niteliği taşıdığını görürüz.

Miyazaki bu eserinde yetişkinlerin

dünyasına, çalışma hayatına adım atmalarını,

tasavvufi tabirle söylersek insanların

dünyaya nasıl kök saldıklarının yanında,

öze hitap etme, kültür, geçmiş ve kimliğine

sahip kalmanın avantajlarını da

gözler önüne sermiştir. Fakat geçmişte

Marksist düşüncelere sahip olan yönetmenin

filminin her karesinde üstü kapalı

bir şekilde aşağılayıp eleştirdiği asıl unsur

33

mart ‘17


NİDA URMUÇ

ise kapitalizmin ta kendisidir. Kapitalizmin eleştirisini

olay örgüsünden ziyade karakter çözümlemesi ve bu

karakterlerin taşıdığı mesajlara gizlemiştir yönetmen.

Bu sanatsal yapıtın arka bahçelerine ancak bu çözümlemeler

doğrultusunda ulaşmak mümkündür.

Cahihiro anne ve babasıyla taşınacakları eve doğru

giderken yolda terk edilmiş bir lunapark görüyorlar.

Gariptir ki lunaparkı keşfetmek isteyen Cahihiro değil

ailesi oluyor. Parktaki nefis yemek kokularının peşine

düşen anne-baba, bu sahipsiz lokantada “nasıl olsa

kredi kartımız var” diyerek doymak bilmeyen bir ziyafete

dalıyorlar. Cahihiro ise etrafa bakınıp tekrar ailesinin

yanına vardığında onları birer domuza dönüşmüş

vaziyette buluyor.

Kredi kartı ve paraya olan güvenin, doymak bilmeyen

tüketim çılgınlığının insanı nasıl bir hayvan kılığına

soktuğunun mesajıdır bu-ki hayvanlar doyduklarında

yemeyi bırakırlar-

beri yardım eden bu ruh geçmişte gerçek kimliğini

hatırlamadığı için buraya hapsolmuştur. Haku küçük

kıza gerçek kimliğini unutmaması için yardım ediyor.

Bununla birlikte o da Haku’nun gerçek ismini anımsamasını

sağlıyor. Ayrıca Cahihiro’nun yok olmaması

için bu dünyaya ait olan yiyeceklerden yemesini

sağlamasının bize verdiği mesaj da açıktır; çevreyle

iş birliğiyle bireysel varoluşum için ön koşul olarak

sunmuştur. Haku, bu sistemden kurtulmanın temel

yolu olarak sisteme adapte olup onun inceliklerini,

işleyişini ve sihirlerini bilmek olduğunu gösterir. Fakat

arkadaş ilişkilerinin dışında, hamamın içindeyken

ast-üst ilişkilerinin korunması gerektiğini çok iyi ifade

eder.

İnsanların girmesinin yasak olduğu, birçok tanrının,

cadıların ve büyücülerin yaşadığı bu dünyada

hapsolduklarını gören Cahihiro’nun artık tek amacı

vardır: “Anne ve babasını insana dönüştürüp evlerine

dönmek”

Cahihiro bu görev için ona yardımcı olacak birkaç

arkadaş ediniyor. Cahihiro’nun insan olduğunu anlamalarını

engelleyen Haku, ona; büyüleriyle herkesi

yönetimi altında tutan cadı Yubaba’nın Japon banyo

evinde bir iş bulmasını istiyor.

YUBABA

Cahihiro’nun çalıştığı hamamın yöneticisidir. Yubaba’nın

hamamında her şey çok planlı bir iş bölümü

içinde, tıpkı fordist üretim tarzıyla yapılmaktadır.

Çalışanlardan hiçbiri bu hamamdan çıkıp kendisine

başka bir düzen oluşturmayı aklına getiremez.

HAKU

Cahihiro’nun çalıştığı şirketin yöneticisi olan

Yubaba’nın hizmetkârıdır. Cahihiro’ya başından

Bu hamam aslında üzerlerindeki kirleri temizlemek

için her gece gelen sekiz bin tanrı için kuruludur.

Küresel gelirden en büyük payı alan sekiz bin

kişiyi temsil eden bu tanrılar, meşruiyetlerini de, sahip

oldukları dünyada kendileri için çalışan milyonlarca

işçinin hizmetinden alırlar. Kirlerini temizletip karşılığında

ise yemek ve para verip onları memnun kılarlar.

kusva.org

34


Sen to Chihiro no Kamikaushi - Ruhların Kaçışı

Yubaba küçük kızı sisteme almasının ilk şartı olarak

az önce bahsettiğimiz gibi onun ismini değiştirmesidir.

Geçmişiyle, kültürel aidiyetiyle bağlantısı

koparmaktır amacı. Birbirinden farklı binlerce yaratığın

çalıştığı bu hamamdaki herkesin ismi Yubaba

tarafından belirlenmiştir.

Bu da modern dünyada küreselleşmeyle yüceltilip

zenginleştirildiği söylenen etnik kimliklerin

aslında var olan baskın, hegemon kültür tarafından

ve onun çıkarları doğrultusunda nasıl kullanılıp

dayatıldığının bir kanıtıdır. Bana kalırsa filmin en kilit

noktası da budur.

Eğer Cahihiro yeni adıyla “Sen” gerçek ismini

unutursa bu dünyaya hapsolur. Fakat Cahihiro

kendisine sürekli yardımcı olan iyi kalpli arkadaşı

Haku ve onunla olan dayanışması sayesinde kişisel

kimliğini unutmuyor. Yani kültürlerimizin ömrünü,

birbirimize vereceğimiz destek ve sevgiyle uzatabileceğimizi

vurguluyor yönetmen.

Ayrıca Bou’n görüntüsü ve şımarıklığı normal

bir bebek olsa da, boyutu bir bebeğin onlarca kat

fazlasıdır. Bu da kapitalizmin patronlarının ürettiği

ürünlerin uzantılarının, ne kadar sağlıklı görünürse

görünsün, bir şekilde suni, hormonlu olduğu mesajını

taşır.

Bou’nun şımarıklığının sebebi ise annesinin dış

dünyayı ne kadar iğrenç bir yer olduğunu bilmesi

ve çocuğunu el üstünde tutup mikroplardan

arındırmak isteyişiyle alakalıdır. Oysa Bou Cahihiro

ile yaptığı gezinti sonrası kendi ayakları üzerinde

yürüyerek gelir annesinin karşısına. Ailelerin gözünde

çocuklar hep çocuk olsa da büyüyüp gelişmelerini

sağlamak için onları sınırlandırmamak gerekir

zannımca.

KAMAJİ VE İŞÇİLERİ

BOU

Bir de Yubaba’nın bebeği Bou’u unutmamak gerekir.

Herkese karşı sert ve agresif tavırlar sergileyen

bu cadı bir tek bebeğine karşı çok nazik davranması

seyirciye ilk başta “ay canım! Ana yüreği işte”

dedirtse de filmin ilerisinde bir fareye dönüştürülen

Bou’u annesi tanıyamaz ve “zavallıya bak ne kadar

da iğrenç” deyip öldürmekten son anda vaz geçer.

Bu da Yubaba’nın sevdiği şeyin bebeğin görüntüsü

olduğunu açıklar. Modern dünyada bireylerin önem

verdiği şeyin asla öz ve içerik olmadığını, şekil ve

ambalaj olduğunu gösterir. Günümüzde bir şeyin

görüntüsü güzel değil ise özünün güzelliğini aramak

akla bile gelmez.

Bir de kazan dairesini işleten sekiz kollu bir

yaratık Kamaji vardır. Bu karakter de belli birimlerin

başında bulunan, lider, vasıflı herkesin mutlak kötü

olmayacağını vurgular. Film boyunca yönetmenin

karakterlerde ani değişimleriyle aktarmak istediği

duygu “kimsenin tamamen iyi ya da tamamen

kötü olmayacağıdır” Kapitalist dünyanın en önemli

özelliği çaba gösterip kendisini kanıtlayana hak ettiği

ödülü verme eğilimde olmak en azından bunun

sözünü vermesidir.

Kamaji’nin emri altında çalışan küçük kurum

parçaları da sadece kol gücüne dayanan işleri yapan

modern toplum işçilerini simgeleyen birer metafordur.

Kazan dairesine yakıt taşıyan bu yaratıklar

karşılaştıkları en ufak sorunu bile kendi başlarına

çözemezler. Örneğin Cahihiro’nun ayakkabılarına

35

mart ‘17


NİDA URMUÇ

takıldıklarında yönlerini değiştirmeyi düşünemiyorlar.

Özünde saf ve iyi birer yaratık olmaları bu sistemi

anlamalarına yetmez, sadece söyleneni yaparlar.

Karşılığında aldıkları yıldız şeklindeki yiyecekler modern

toplumdaki TV starları ve şarkıcılarla tatmin olan

sıradan vatandaşların durumuna bir göndermedir.

Buradaki mesaj pek anlaşılmasa da, özetle; kapitalist

sistemde birer asalak olarak yaşayan, onun yayılma

hırsı sayesinde büyüyen sinik ama uyanık bireylerin

bir yansımasını görebiliriz. Siteme dahil edilmeyen

bu yaratık büyüme ve zenginleşme yeteneğine sahip

olmasına rağmen bir sebeple dışlanmışları, mesela

taşralı, sonradan görme zenginleri temsil ediyor

mesela. Film bunların bir kurtuluş ihtimalinin var

olduğunu, çünkü saf olana besledikleri doğal merak

yüzünden, “devrimci” liderleri izleyebilecekleri sinyalini

veriyor.

OKUTERASAMA / NEHİR TANRISI

Son olarak hamama gelen nehir tanrısı Okuterasama’yı

aktarmak gerekir. Cahihiro hamama gelen

bu nehir tanrısına içindeki sanayi atıkları ve çöpten

oluşan pisliği temizleyerek tıpkı bir ejderha ruhunun

hafifliğine kavuşmasını sağlar. Kapitalizm açısından

bakıldığında bu sistemin kendi pisliğiyle kendisini

hantallaştırdığına vurgu yapılır. Sadece dünyayı kirletmekle

kalmayıp kendi varlığını ve devamını tehlikeye

atıyor.

Evet, dünyadaki her kaynak, ister doğal unsurlar

olsun, ister insani, kapitalizmin çıkarları doğrultusunda

kullanılabilir; ama sırf kapitalizmi çökertmek adına bu

kaynakların daha hızlı tükenmesine göz yummamalı,

aksine bu kaynaklar ne amaçla kullanılırsa kullanılsın,

onları geri kazanmak için çaba sarf etmeliyiz.

KAONASHİ/ YÜZSÜZ

Analizini yapacağımız en garip karakter ise Kaonashi/

Yüzsüzdür. Kapitalizmin bir yan ürününü temsil

ediyor. Yalnız ve mutsuz bir yaratık. Film boyunca

sürekli bir yerlerde anlamsızca karşılaştığımız bu

karakterin kimse farkına varamıyor. Görünmez bir

hayalet gibi… Cahihiro onun hamama girmesine izin

verdiğinde yüzsüzün kendiliğinden altın üretebildiğini

öğreniyoruz. Bu altınlarla çalışanları etrafına toplayıp

alışık olmadığı bu fazla ilgi karşısında değişiyor ve

kendine hizmet edenleri tek tek midesine indiriyor.

Sonunda devasa bir boyuta ulaşınca onu bu durumdan

kurtaran bizim minik kızımız oluyor. Aslında

yüzsüzün amacı saf ve masum olan bu küçük kızın

ne istediğini öğrenmektir ama yardımları sonrası Cahihiro’nun

arkadaşı olmayı başarıyor.

Yönetmen Miyazaki’ye bir röportajında bu nehir

tanrısının neyi ifade ettiği soruluyor ve Miyazaki; bir

nehrin temizliği sırasında orada bulunduğunu, dibinden

çıkan pislikleri gördüğünü söyleyip bu izlenimlerini

sanatına malzeme yaptığını anlatıyor.

Ekolojik sorunlara bir de Haku’nun geçmişini

anımsadığı sahnelerde rastlıyoruz. Geçmişte bir nehir

tanrısıymış fakat sonra yaşadığı nehir kurutulup üzerine

apartmanlar yapılmış. Bu yüzden Haku, evinin

yolunu bulamadığından yakınıyor.

Yukarıda analiz etmeye çalıştığım karakterlerin

temsili değerlerini, neyi ifade ettiklerini bildiğinizde bu

filmi tekrardan izlemenizi tavsiye ederim. Gün geçtikçe

kapitalizme daha da boyun eğen ülkemizin nasıl bir

hengâmede kaldığını iki saatlik çekimlerle tümden görmeniz,

davranışlarınıza eski-yeni kavramlarını ekleyecektir

mutlaka.

Ülkemizde yaşayan herkesin farklı

oranlarda olsa da aynı ruhta toplanması

ve ruhumuzun kaçacak başka güzel ülke

aramaması dileğiyle…

kusva.org

36


BİYOGRAFİ

RESUL ORMAN

NIZAMA ADANMIŞ,

TAM TESLIMIYETÇI

BIR HAK SEVDALISININ

ÖYKÜSÜ

ÇOBAN MUSTAFA PAŞA

“Çoban Mustafa Paşa büyük hayrat sahibi

ve günümüz Gebze’sinin baş mimarıdır.

Aslen Boşnak olan Çoban Mustafa Paşa,

İkinci Beyazıd Han, Yavuz Sultan Selim Han

ve Kanuni Sultan Süleyman Han dönemlerinde

önemli devlet görevlerde bulunmuş

kıymetli devlet ve dava adamıdır.

Yeniçeri ocağında yetişmiş olan Mustafa

Paşa, kapıcıbaşlılık, beylerbeyilik, Rumeli

Beylerbeyliği, üçüncü vezirlik, serdarlık,

valilik ve ikinci vezirlik görevlerinde bulunmuştur.

Beylerbeyliği görevinde sırasında

kendisinin yetişmesinde büyük katkısı olan

Sadrazam Pîrî Paşa’yı yakından tanıma ve

çalışma imkânı bulmuş ve onun teşvikleri

ile Yavuz Sultan Selim tarafından üçüncü

vezirlik görevine getirilmiştir ve Kanuni

Sultan Süleyman döneminde de bu görevi,

başka görevlerle birlikte başarılı bir şekilde

yürütmüştür.

1514’te Çaldıran Meydan Muharebesinde

katılan Çoban Mustafa Paşa ordunun

hemen hareket edip Şah İsmail’e saldırıp

onları beklemedikleri bir saldırıyla yenebilecekleri

aksi halde Ordu içinde ikilik çıkıp

sıkıntı yaşayabileceği fikrini ilk sunan kişi

olup, savaşın seyrini değiştirmiştir. 1516

yılında Memlüklülerle yapılan Mercidabık

savaşına katılmıştır.

1517 Ridaniye savaşına katılmış savaş

sırasında kaçan Tomambay’ı yakalayan

birliğin öncüsüydü. Kutsal Emanetlerin

İstanbula getirmekle sorumlu kişiydi. Yavuz

Sultan Selim’in vefatı sırasında Pîrî Paşa

tarafından Hazine-i Hümâyûn anahtarı

ve hazineyi koruma görevi Çoban Mustafa

Paşa’ya verilmiştir. Belgrat Seferi’nde

Tuna boyundaki askerî kuvvetleri komuta

etmiştir. 1522 yılında ise donanmanın

başına serdar tayin edilerek Rodos Seferi’ne

çıkmıştır. Bu kuşatma sırasında Mısır valisi

Hayr-bay’ın vefatı üzerine geri çağrılarak

14 Aralık 1522 yılında Mısır valiliğine tayin

edilmiştir. Bu görevi 6 ay kadar sürdüren

Mustafa Paşa, daha sonra geri çağrılarak

ikinci kez vezirlik görevine devam etmiştir.

Mohaç Meydan Muharebesinde görev

alan Çoban Mustafa Paşa Viyana kuşatması

hazırlıkları sırasında rahatsızlanıp 27

Nisan 1529 yılında İstanbul’da vefat eder.

Gebze’de kendi ismini taşıyan külliyedeki

türbeye defnolunmuştur. Makedonya’da

kendi adına yaptırdığı külliyede temsili bir

türbesi bulunmaktadır burada da kızı mef-

37

mart ‘17


RESUL ORMAN

tundur. Oğullarından Mehmed ise Konya’da meftundur.

Çoban Mustafa Paşa, Eskişehir’de Kurşunlu Külliyesi

adında bir külliyede ve Makedonya’da Cisrl Mustafa

Paşa adında bir külliye yaptırmıştır. Bununla birlikte

Balkan bölgesinde birçok hayrat eseri bulunmaktadır.

Kendi adını vererek yaptırdığı külliyede Ebu Suud Efendi

ve Şeyhülislam Hamid Efendi gibi dönemin en büyük

müderrisleri görev yapmıştır. Ayrıca bu iki büyük müderris

Osmanlı’nın yükseliş döneminde şeyhülislamlık

görevlerinde bulunmuşlardır. Bu da külliyenin eğitimde

ne kadar ileride olduğunu gösteriyor. Ayrıca külliyede

ders veren alimlerden biri de dönemin en büyük ilim

deryalarından biri olarak kabul edilen Tebrizli Mehmed

Karamanî’dir. Çoban Mustafa Paşa, 1522 yılında

bir sohbete katılmış, sohbeti yapan Tebrizli Mehmed

Karamanî’nin sohbetinden etkilenmiş ve Karamanî’yi

külliyede ders vermeye ikna etmiştir. Böylece külliyenin

ünü artar, yurtiçinden ve yurt dışından birçok öğrenci

külliyeye ders almaya gelir. Külliyeden elde edilen

gelirlerle şehre büyük yatırımlar yapılır yeni hayratlar

yanında dükkanlar alınır. Bu dükkânlardan alınan kira

gelirlerinin bir kısmı Mekke ve Medine’ye kutsal beldelerin

eksiklerinin giderilmesi için gönderilir. O dönemde

Gebze’de birçok âlim yetişmiş ve şehir, yeni bir kimliğe

bürünmüş, âdeta ilim merkezi olmuştur. Bu külliyenin

mimari yapısı ve verilen eğitim şekli daha sonra Nevşehirli

Damat İbrahim Paşa’nın 1726 yılında adını taşıyan

külliye için de ilham kaynağı olmuştur. Hatta Şeyhülislam

Hamid Efendi, İstanbul’da adını taşıyan, büyük

bir medrese yaptırmıştır. Bu medresede yetişen devrin

önemli âlimlerinden biri de Evliya Çelebi’dir. Evliya

Çelebi, vefa göstererek yetişmesinde rolü olan Şeyhülislam

Hamid Efendi’nin müderrislik yaptığı Çoban

Mustafa Paşa Medresesi’ne Seyahatname’sinde geniş

yer vermiştir. Öyle ki külliyede kullanılan mermerlerin,

Mısır’dan nasıl geldiğini, ne tür çalışmalarda kullanıldığını

uzun uzadıya anlatmıştır. Çoban Mustafa Paşa,

“Boşnak, Damat, Gazi, Melek Mustafa Paşa, Mısırlı Paşa’’

gibi birçok lakapla anılsa da en meşhuru ‘’Çoban’’dır. Bu

lakabın çobanlık yaparken kendisini keşfeden Osmanlı

âlimleri tarafından verildiğini yaptığımız derin araştırmalar

neticesinden öğreniyoruz. Çoban Mustafa Paşa,

Yavuz Sultan Selim’in kızı Hanım Hatun ile evlenmiştir.

Bu evlilikten Muhyiddin Mehmet Efendi ve Ahmet

Bey adlarında iki oğlu ve Hanım Hatun adında bir kızı

dünyaya gelmiştir.

“Unutmayalım ki nereye gittiğini bilenler, nereden

geldiğini bilenlerdir.’

İbrahim Habib SEVÜK

Yaptırdığı hayrat Eserleri

Baş hayrat eseri olan Çoban Mustafa Paşa Külliyesi,

Eskişehir’de Kurşunlu Külliyesi, Cesri Mustafa Paşa

Külliyesi, Galata, Rodos, Edirne, Boğazken ve Seyidgazi

Sibyan Mektepleri, Svilegrand’da Mustafa Paşa Köprüsü,

Edirne’de iki kapılı han, Yeşilce, Tahmis, Prevadi ve

Silistre’de birer hamam yaptırmıştır.

kusva.org

38


BİYOGRAFİ

SEYYİD EMİN

YÜCELCİLERİ

ANARKEN

Yücelciler! Kim bu yücelciler? Makedonya

ve Balkan Müslümanları için

neden bu kadar önemli?

Yücelciler, 1940’lardan sonra Makedonya

topraklarında Türklerin milli

varlıklarını, manevi değerlerini, örf

adet ve geleneklerini korumak ve yaşatmak

için kurulan Yücel Teşkilatı’nı

destekleyenlerdi. Bizim bugün

siyasi parti”ler” ve STK’larla “yapmaya

çalıştığımız” gibi. Yücelcilerin bu yola

girdikleri dönemle bizim içinde yaşadığımız

dönem arasında kabul edersiniz

ki önemli farklar mevcut. Onlar bu işlere

kalkıştıklarında dünya büyük bir savaşın

içindeydi ve daha sonra Balkanlarda komünizm

rejimi altında bütün milliyetçi

ve azınlık gruplara baskılar uygulanıyordu,

Türkiye de zaten misak-ı milli sınırlarıyla

uğraşmakla meşguldü. Bugün ise

hem Makedonya’nın bağımsızlığı hem

Ohri çerçeve anlaşması hem de

Türkiye’nin kendi öneminin farkına varmasıyla

milli ve manevi değerlerimizi

yaşama ve yaşatma konusunda daha

rahatız (bu rahatlığın rehavete dönüşmesini,

popüler kültür ile bizleri yani

gençleri esir almaya çalışmasını başka

bir yazıda tartışırız). Amaçlar aynı olsa

da koşulların farklı olması, kıyaslamanın

özellikle o dönemde bedeller ödeyen

Yücelciler’e haksızlık olabileceğini

düşünüyorum. Bununla birlikte bugün

yaşadıklarımız o günlerle oldukça ilintili.

Makedonya’nın önemli yazarlarından

Avni Engüllü Yücel Teşkilatı hakkında,

“Yücel boş bir hareket değildi. Yücel

Makedonya Türklerinin başına gelecek

olanları görenlerin bir teşkilatlanmasıdır.

Onların aradıkları, Makedonya’da Türklerin

haklarının savunulmasıdır.

Nereye varmak istediklerini anlamak

için, Ohri Çerçeve Anlaşmasını okumak

yeterdir” yorumunda bulunuyor.

Öncelikle Yücel Teşkilatı olayının

duygusal boyutunun, bilgi boyutunun

önüne çıktığını söylemek gerek. Buna

rağmen elimizdeki bilgilerden de teşkilat

hakkında bir şeyler söyleyebiliriz. Yücel

Teşkilatı’nın başkanı, teşkilatın tüzüğünü

yazan Şuayb Aziz’dir. Şerafeddin

Ferid, Nazmi Ömer, Muzaffer Ahmed,

Fettah Süleymanpasiç ve Mehmed Dalip

teşkilatın kurucu üyeleridir. Teşkilat

39

mart ‘17


SEYYİD EMİN

üyelerinin büyük çoğunluğunu genç öğretmenler

oluşturmaktaydı. En önemli teşkilatlanma Üsküp

ve Köprülü (Veles) şehirlerinde gerçekleşmiş. Fahri

Kaya Yücelciler’in amaçlarını, “yeni devlette yaratılan

yeni imkânlardan

tamamen yararlanarak Yugoslavya Türklerinin

eğitim, kültür, sosyal ve ekonomi bakımdan gelişmelerine

yol açmak, bunları toplumdaki öteki

milletlerle birlikte eşit bir duruma getirmek” olarak

nitelendiriyor.

Yücelciler kısa sürede önemli faaliyetlere imza

attılar, Makedonya topraklarında Latin alfabesiyle

yayınlanan ilk Türkçe gazete olan “Birlik” gazetesi

23 Aralık 1944 yılında çıkarılır. İlk 4 sayısı Yücelciler

tarafından çıkarılan gazete daha sonra devlet eliyle

çıkmaya devam eder. Üsküp radyosunda ilk Türkçe

yayın Yücelciler tarafından düzenlenir. Birçoğunun

öğretmen olması hasebiyle gelişim ve değişimin

eğitimden geçtiğini biliyor, birçok öğretmen yetiştirdikleri

“Türk öğretmen kursları” düzenliyorlardı.

Yine eğitimle ilgili ilk ders kitabı “sevimli kıraat” başlıklı

okuma kitabını hazırladılar. Cezaevinde tutuklu

bulundukları süre içinde bile hizmeti bırakmamış,

Üsküp Türk Tiyatrosu için tiyatro eserlerini Türkçe’ye

çevirmiş (Branislav Nusiç’in “şüpheli şahıs”

oyunu), Türkçe – Makedonca, Makedonca - Türkçe

sözlük çalışmaları yapmışlardır. Bütün bu saydığımız

(ve sayamadığımız) çalışmaların birkaç yıl içinde

yapıldığının altını çizmek istiyorum. Onlar onca

baskının altında eğitime büyük önem verirken

Bbzler bugün meclise, bakanlıklara, müdürlüklere,

kamuya onlarca yüzlerce adam yerleştirmemize

rağmen liselerde fizik dersini Türkçe anlatacak bir

kişi dahi yetiştiremedik!

Bütün bu başarılar, çalışmalar “cezasız” kalmayacaktı

elbet. 1947 yılının ağustos – eylül aralığında

Yücel Teşkilatı’ndan 17 kişi tutuklanır. Zaten verilmiş

olan kararlara meşruiyet kazandırmak için mahkeme

kurulur. Tutuklanan 17 kişiden 4’ü idam cezasına,

diğerleri ise hapis cezasına çarptırılır. 27 şubat

1948 tarihinde Şuayb Aziz, Ali Abdurrahman Ali,

Nazmi Ömer Yakup ve Adem Ali Adem İdrizova

hapishanesinden kamyona bindirilerek Suşitsa köyüne

götürülür, köyün girişinde bir kayanın önünde

bu 4 kahraman kurşuna dizilerek şehit edilir. Bu

olaydan sonra Mayıs 1948’de ikinci ve üçüncü grup

tutuklanmalar olur. Yücel davasında toplamda 60

kişi hüküm giyer. Ceza bununla da bitmez. Bütün

bunlar halk arasında korkuya neden olur ve 1953

yılında Türkiye’yle imzalanan serbest göç anlaşmasıyla

15 yıl içerisinde 200 bin kişi Türkiye’ye göç

eder. Hem kendi değer ve düşünceleri için hayatlarını

ortaya koyarak fedakârlık yapmaları hem de bu

hareketin günümüzü yakından ilgilendirmesinden

dolayı Yücelciler’i unutmamak, unutturmamak

aksine yâd etmek, anlamak, anlatmak ve yaşamak

mükellefiyetindeyiz. Bugüne baktığımızda göç

edenlerle birlikte kardeşliğimizin ve azmimizin de

göç ettiğini görüyoruz. Bu noktada da gençlere

büyük görevler düşüyor. Biz gençler kaliteli tahsil

alıp yozlaşmış düşüncelerden kurtulmalı, kendimizi

geliştirip alanlarımızda en iyisi olmalıyız. Tabi ki

bütün bu saydıklarımızın bir anlamı olması için en

başta güzel ahlakı şiar edinmeliyiz.

Yücelciler’i anlatan her paragrafın ayrı bir tez,

ayrı bir makale konusu olduğunun farkındayım.

Amacım yücelcileri bilmeyenlere, yücelcileri duyurmak.

Genel bir yücel portresi çizerek insanların

merak duygularını kamçılamak.

69 yıl önce şehadet şerbetini içen Şuayb Aziz,

Ali Abdurrahman Ali, Nazmi Ömer Yakup ve Adem

Ali Adem’i saygı, sevgi ve rahmetle yad ediyorum..

kusva.org

40


41


42


43


44


BİYOGRAFİ

BÜTÜN GAYEMIZ

TEBESSÜME VESILE

OLABILMEK

Bütün gayemiz tebessüme vesile

olabilmek dedik ve Şırnak’ta bulunan

Alakamış ilk ve öğretim okulunda ki

280 kardeşımızı ziyaret ettik.

45

mart ‘17


SOSYAL SORUMLULUK PROJELERI

Sırada ki istıkametimiz Siirt..

kusva.org

46

More magazines by this user
Similar magazines