10.07.2015 Views

Ahmet ŞAFAK

Ahmet ŞAFAK

Ahmet ŞAFAK

SHOW MORE
SHOW LESS

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

İ Ç İ N D E K İ L E RFİKİR SANAT VE EDEBİYATTATÖREAylık Fikir Sanat EdebiyatDergisiYıl: 1 Sayı: 6 Temmuz 2012ISSN:2146-7773İmtiyaz SahibiveSorumlu Yazı İşleri MüdürüÖmer Faruk BEYCEOĞLUYayın DanışmanıA. Yağmur TUNALISanat KoordinatörüH. Nurcan YAZICIAhmet ŞAFAKEditörİbrahim METİNHalkla İlişkiler KoordinatörüMehmet Yıldıran YÜCEGrafik - Tasarımİsmail KANDEMİRDüzeltmeFirdes IŞIK - Hacer KUTAYBüroMerve TOSUNCUKİlbilge Sıla YILDIRIMiletişimtore@toredergisi.comwww.toredergisi.comİdare YeriÇetin Emeç Bulvarı 1314 Cadde 1315 SokakCan Apt. 7/3 A. Öveçler - ANKARATlf: 0.312.472 70 10 - Faks: 0.312.472 70 11Cep: 0.534.081 98 01Baskı / CiltBERİKAN Elektronik Basım Yayım ReklamTurizm San. ve Tic. Ltd. Şti.Tlf: 0.312.232 62 18TÖRE’den“Ne Yapmalı? - Sadi SOMUNCUOĞLU”Azerbaycanlı Türk Annelerinin NinnisiNafiz NAYIR / 05İşgal ve Zulüm Karşısında Türklük Duygusu -2-Dr. Suat ÇIRAKOĞLU / 06Memleketime Gider Gözlerinden Her YıldızNuray ALPER / 115 Temmuz Urumçi Olayları Sonrası Doğu Türkistanİsmail CENGİZ / 12Başak KadarNurala GÖKTÜRK / 13“Bayrak” Şiirine Sansür, “Bayrak” Şairine SaygısızlıkDr. Sakin ÖNER / 14Gökçe Balalardan Bulanık NazarlaraBeytullah AVCI / 15Aklına Anacığı ve Memleketi Gaziantep DüştüğündeDursun ELMAS / 16Bayrak, Tuğra, SancakMevhibe SAVAŞ / 19Balın OlayımŞemsettin DERVİŞOĞLU / 26AnnemeSelma HARNUPÇU / 27“DeVe” Neden Yad Ellerde?İbrahim METİN / 28KurbanNecdet SEVİNÇ / 30Üniversite Gençliği ve ÜlküsüzlükBurhanettin Uzun / 32Köl Tigin Ünlemesi -V-Hakan İlhan KURT / 33Na Kamlani / Kamlaniye’deL. P. POTAPOV / 39(Türkçeye Çeviren:Atilla BAĞCI)Bizim AhıskalılarProf. Dr. Saadettin GÖMEÇ / 40Öpsem EliniMevlüt Uluğtekin YILMAZ / 42Fiyatı: 7 TL


Mahşerin Esrarına Bizi Götüren “Esrar”İlter YEŞİLAY / 43Yorulsam BugünMehmet SAĞ / 44Süveydâ’ya Mektup -1-Mehmet Nuri PARMAKSIZ / 45Ey Kalb!Hacer KARAKAYA / 46İmtihanLeyla ARSAL / 47Necmettin HacıeminoğluVahit TÜRK / 48Yitik SevdalarSevim YAKICI / 52Yeni Tarih Anlayışı: Türkiye-Türkistan Bileşkesi -2-Ahmet ŞAFAK / 53Keder BuseleriTalân Ayşe KANCA / 56Turan’dan Yükselen Ses: Ergeş Uçkunİdris ACAR / 57ŞekilHuşeng CEFERİ / 63(Yayına Hazırlayan: Hasan Kağan YAYLA)9 Işık Millî Doktrininde Milliyetçilik ÜzerineGültekin ÖZTÜRK / 64Yılan HikâyesiEmel DEMİREZEN / 69Türklerin Dini Kültürünü EtkileyenBüyük Türk Bilgini Mehmed MatüridîYard. Doç. Dr. Ahmet Vehbi ECER / 70Egemenlik Kimlerin?Osman AKTAŞ / 77Bir Fotoğraf... Bir Hatıra...Bir Yaşlı Askerin Genç HülyalarıAhmet Tevfik OZAN / 78Türkçe Giderse Türk de GiderÖmer AYDOĞAN / 80Burcuma Dik BayraklarınıAhmet YOZGAT / 82Zeki Velidi Togan ve EdebiyatRoza KURBAN / 84Türkistan GülleriOğuz ÇELİK / 91AfrazeZehra ULUCAK / 92Mücadele Yılları Öncesinde Ebülfez Elçibey -2-Prof. Dr. Hanım HALİLOVA / 94Uzak Sevdaİbrahim BERBER / 99Dosta Son FiganAli Oktay ÖZBAYRAK / 100Yavşan KokusuVagıf SULTANLI / 101Zindanİlhan KURT / 103Türklüğe Hizmet EdenlerOğuz ÇETİNOĞLU - Mehmet Şadi POLAT / 104HükümÜzeyir Lokman ÇAYCI / 109Yasak Aşk’ın (A Royal Affair) Tarih ve Sinema AlgısıCoşkun ÇOKYİĞİT / 110Ferman - 1Sadettin KAPLAN / 112Desenler: Mehmet BAŞBUĞ - S.Ahmet YOZGAT -Y. Kemal YOZGAT - Üzeyir ÇAYCI - Halil GÜLELFotoğraflar: A. Tevfik OZAN - Suat ÇIRAKOĞLUOğuz ÇETİNOĞLU - M. Şadi POLAT - HanımHALİLOVA - Dursun ELMASResim: Mehmet BAŞBUĞ - Mesut DİKEL - VaqifUCATAY - Jafar SHADKAMABONE ŞARTLARIAbonelik için lütfen “http://www.toredergisi.com/abone-ol.html” adresindeki formu eksiksiz doldurunuz veya Adınızı,Soyadınızı, Adresinizi, Telefon Numaranızı ve e-mail adresinizielektronik posta adresimize (tore@toredergisi.com) veya0.534.081 98 01 nolu telefona bildiriniz.Abonelik Bedeli:Öğrenci: 60 TL / Yurtiçi: 75 TL / Yurtdışı: 75 EURO (Ya dakarşılığı Türk Lirası’dır.)Abone bedelini;Ömer Faruk BEYCEOĞLU adına açılmış bulunan;6090548 nolu Posta Çeki hesabına,Ziraat BankasıTL IBAN: TR11-0001-0017-2743-4429-0550-01USD IBAN: TR19-0001-0000-1343-4429-0550-03Euro IBAN: TR89-0001-0000-1343-4429-0550-04Türkiye İş BankasıIBAN: TR42-0006-4000-0014-1960-0253-38Garanti BankasıIBAN: TR66-0006-2000-0010-0006-6965-05hesaplarına yatırabilirsiniz.Kapak Resmi: Mehmet SAĞ - “Savaşın Tanıkları ,100x120 tuval üzerine Akrilik”


SUNUŞMerhaba;Bir kez daha ve 6. sayımız ile sizlerle birlikteyiz.Bütün olumsuzluklara rağmen üstlendiğimiz görevi lâyıkıyle yerine getirmenin telaşı içindeyiz.Bu telaş içinde çevremizde ve yurdumuzda olup bitenleri, geldiğimiz noktayı, varılmak istenenhedefi de takip etmek bizleri biraz daha sorumlu olmaya, biraz daha uyanık olmaya sevk ediyor.Bu şerefli milletin bir mensubu olarak daima uyanık olmak zorundayız. Meseleler karşısındaduyarlı ve teyakkuz halinde olmamız, vereceğimiz kararlarda ve atacağımız adımlarda dahaşuurlu ve isabetli olmamızı sağlayacaktır.Bu sayımızın sunuşunda Milli Düşünce Merkezi Başkanı, Eski Devlet Bakanımız Sayın SadiSOMUNCUOĞLU’nun bir yazısını sizlerle paylaşmanın doğru olacağını düşündük.“Değerli dava adamı, dostumuz,Bölücü terör belasından kurtulmak için Türkiye ne yapmalı? Bu konuda ortak bir programgeliştirebilir; bunu her vesileyle kamuoyuna sunabilirsek, çok faydalı olacağını düşünüyoruz.Böylece sadece AB-ABD-PKK karmasına ait “çözüm”ün olmadığı, bu tehdidi yenmek için birde Türkiye’nin programının bulunduğu ortaya konmuş olacaktır.İsteyen bölücü terör çetesinin görüşünü, isteyen de Türk Milletinin görüşünü benimsesin diyebiliriz.Bu amaçla hazırlanan bir taslağı tetkikinize sunuyoruz. İnceleyerek, değerlendirmenizi, ilâve veçıkarma yaparak katkıda bulunmanızı bekliyoruz.Değerli ilgilerinize sunarız.Selam, sevgi ve saygılarımızla.NE YAPILMALI?1.Makro planda bir devlet politikası belirlenmeli. Burada, terör iç ve dış unsurlarıyla birlikteele alınmalı.2.Hiçbir düzenleme ve açıklama, devletin kuruluş esaslarına aykırı olmamalı. Özellikle bir millet(millî-ulus) ve üniter devlet esasına göre düzenlenmiş olan hukuk düzeni korunmalı, çeşitli içve dış baskılarla yapılan yanlış düzenlemeler gözden geçirilip gerekli düzeltmeler yapılmalı.3.İstihbarat kuvvetlendirilmeli.


4.Ülkede, özellikle bölgede kanun hakimiyetinin, can-mal güvenliğinin sağlanması esasolmalıdır. Bunun için, bölgede yetkin devlet elemanları görevlendirmeli, halkın kazanılmasınaöncelik verilmeli.5.Bölücü terörle mücadeleyi zorlaştıran kanun ve ilgili mevzuat süratle elden geçirilip düzeltilmeli.AB ülkelerinde olduğu gibi.6.Yargının noksanları tamamlanıp, yasalar herkese eşit şekilde uygulanmalı. Tüm gelişmişdemokrasi ve hukuk devletlerinde olduğu gibi.7.Güvenlik güçlerinin yetkileri artırılmalı. Tıpkı, AB ülkelerinde olduğu gibi.8.Bölücü terör ve yandaşları ile halk bibirinden ayrı tutulmalı, mücadelede kullanılacak terminolojiyeözen gösterilmeli. Teröristlerin söylemleri asla kullanılmamalı, evrensel hukukun veyasaların diliyle konuşulmalı.9.Bölücü terörün, silahtan da etkili olan propagandasının önüne geçilmeli. AB ülkelerindeolduğu gibi bölücü ve teröristlerle yandaşlarının beyanlarının, renklerinin ve fotoğraflarınınyayınlanması yasaklanmalı.10.Bölücü-terör konusunda toplum objektif bir şekilde; tarihi veriler, ilmi gerçekler, hukuk vedemokrasi açısından dünya örnekleri, iç-dış destekleri, amaçları ve taktikleri konusunda yeterinceaydınlatılmalı. Hukuk ve demokrasi, istikrar kazanmış dünya gerçeği açısından millet-millîüniter devlet, azınlık ve etnisitenin ne olduğu, bunların nasıl algılanması gerektiği açıklanmalı.Asırlardır süren bir egemenliği yıkmak için teröre başvurulmasının gayri meşruluğu, insanhaklarının ve demokrasiye aykırılığı delilleriyle ortaya konmalı. Bu amaçla; tv ve gazeteler baştaher imkan seferber edilmeli, zihinlerde cevaplanmamış hiçbir soru bırakılmamalı.11.Güneydoğu ve Doğu başta, bütün ülkede millî eğitime önem verilmeli, millî tarih şuurunadayalı, nesillere millî kimlik bilinci kazandırıcı yeni bir müfredat programı hazırlanıp, uygulanmalı.12.GAP’ın, özellikle sulama kanaletlerinin süratle yapımı tamamlanmalı.13.Bölgede ekonomi canlandırılmalı; halkın terörden etkilenen psikolojisinin normalleştirilmesiamacıyla, etkili bir rehabilitasyon programı uygulanmalıdır. (Sadi SOMUNCUOĞLU)”TÖRE’ye verdiğiniz değere ve onu yaşatmak için gösterdiğiniz gayrete teşekkür ediyor, daha güzelgünlerde, tüm Türk yurtlarının azatlığını kutlamak dileğiyle selam ve saygılarımızı sunuyoruz..Tanrı Türk’ü hep korumuştur. Bundan sonra da koruyacaktır, hiç şüphemiz yok. Yeter ki, Türk Türk’üsevsin ve korusun.


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREAZERBAYCANLI TÜRK ANNELERİNİNNİNNİSİ•Nafiz NAYIRKarabağ’da, kara bulut nece var?Nenni balam, gözel beşik sallanmir.Uca kartal kimi durir Kafkaslar,Göyçek kızlar, toy düyünde allanmir.Nenni balam, gözüm sende bilesen,Benzeyipsen has bahçada güle sen.Günden güne kötü gider bahtımız,Könülde var, mübarek bir ahtımız,Eyi güne ulaşacah vahtımız,Ağacımız, torpağımız dallanmir,Nenni balam, üreyimde ataş var,Ufkumuzda ısıtmayan güneş var,Türkümüz yoh düyünlerde diyecek,Urbamız yoh bayramlarda giyecek,Aşımız yoh akşam sabah yiyecek,Ağzımızda, lokma ekmek dolanmir.QNenni balam, boynu bükük illerin,Küsüp müsen söz danişmir dillerin ?Resim: Vaqif UCATAYMiraz balam umutlarım uzahta,Yoh olarık, moskof denen tuzahta.Galmışık bir cehennemi berzah’daÖz yurdumda, rehet köşe bulunmir.Nenni balam, tez zamanda uyusan,Oğuz Han’ın, Şeyh Şamil’in soyusan.05


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREİŞGAL VE ZULÜM KARŞISINDATÜRKLÜK DUYGUSU -2-•Dr. Suat ÇIRAKOĞLUİstanbul Üniversitesi, yapılan iki büyük mitinginardından, öğretim üyelerinin katılımı ile 21Mayıs 1919 Çarşamba günü Üniversite KonferansSalonunda tekrar bir toplantı düzenlemiş; butoplantıda öğretim üyeleri birer konuşma yaparakİzmir’in işgalinden dolayı şahlanan millî heyecanıdile getirmişlerdi. Hüseyin Ragıp (Baydur) Beybu toplantıda şu konuşmayı yaptı: “Burada ne içintoplandığımızı uzun uzadıya izaha gerek yok. Bir kaçgündür bize hayatı zehir eden büyük ve matemli hadise,musibetlerle dolu bu siyah tehlike karşısında,içimizde derya gibi geniş ve payansız kederiniaçıklamak ve vatanın geleceğine ait müşterekkararımızı almak için toplandık.Şu dakikada bütün Türk Milleti, arkadan vurulmuşbir adamın halini andırıyor. Dört senedir, silâhımızelimizde, cephelerde vatanı müdafaaya çalışırkenengin denizlerin ötelerinden gelen bir ses işittik buses diyordu ki:Yaşamak hakkı büyük ve küçük bütün milletler içineşittir. Herkes kendi milletinin yaşadığı toprağa sahipolacaktır. Silâhınızı bırakınız ve bu hak ve adaletkararını bekleyiniz.Yarım senedir mütevekkil bir safiyetle beklediğimizbu kararın kendisi yerine, bir hafta evvel Yunan askerleriçıkageldi.Dünyada hak namına işlenmiş en büyük haksızlığınbaskı ve saldırıları altındayız. Memleketinhudutlarını korumak için on yıldır aç ve çıplak, fakatmertçesine dövüşen Türkler, memleketin can evinehavale edilen ölüm darbesini elbette bir koyun teslimiyetiylekabul etmeyeceklerdir.İstiklâlinin haysiyet ve gururunu yedi yüz senedenberi asaletle taşıyan bir millet, daha bir asırlık ömrüolmayan türedi bir devletin zulmü altına giremez.Bunu anlamak için Wilson’un bilinen maddelerini,mütarekenâmeleri, nutukları karıştırmaya artıklüzum görmeyelim. Mademki hakkın kendisi, millîdavamızın bünyesi bu hükme ve bu imkâna müsaitdeğildir; o halde tarihin bütün haksız davaları gibio da, bu gün değilse yarın, yarın değilse öbür günelbette, müstahak olduğu tashih ve temyiz hükmünügiyecektir.Biz öğretmenler bu kararın ne imkânsız olduğunuispat için bu gün ve yarın fiilen çalışmaya ahd vesözbirliği ediyoruz ki, memleketteki muallim ordusubir taraftan şimdiye kadar yetiştirdiği neslin yanınageçerek vatanını göğsüyle müdafaa edecek, diğertaraftan gelecek neslini bu büyük haksızlığın telâfisiiçin en kuvvetli azim ve intikam duygularıyla terbiyeetmeyi mukaddes bir vazife bilecektir.Öğretmenler ordusu İzmir mekteplerinde güzelTürkçe’nin yerine Yunan lisanı, şarkın Türk tarihiyerine Yunan tarihi konulduğunu görmektense omübarek Türk kıtasının, mübarek eşiğinde şehitdüşmeği elbette tercih edecektir.”Bu toplantıda Öğretmen Nefise Hanım da şukonuşmayı yaptı: “Meslek Arkadaşlarım ve MuhteremKardaşlarım! Biz âdil barışın neticesini beklerkengelecek, yedi yüz senelik saltanatın büyükbir kütlesini teşkil eden İzmir’in Yunanistan’ailhakını görüyoruz. Türkler bu muharebede kahramanlıklarıylahayat haklarını ispat ettiler. Bununlaberaber bu gün o hâkim millet esir edilmek isteniyor.Şerefli, gelenekli ve töreli bir millet yutulmakisteniliyor. Medeniler adaletsizliğin son mertebesiniTürklere tatbik ediyorlar...Asılsız vaatler değil, adalet isteriz. Eğer insanlığınkanı kâfi değilse, Türklerin erkek ve kadınlarınınkanları da helal olsun. Ölen şehittir. Baba topraklarınıYunan’a vermeyiz. Yunan bayrağını kanlarımızlaboyayarak Türk sancağının hâkim olacağını ispatedeceğiz. Türk, başı yukarıda yaşadı. Adını göklerdenaldı. Başka sancağa baş eğmeyecektir. Eğer bizi fedaetmek istiyorlarsa şanlı bir suretle ölmeğe hazırız.Ben cesur bir milletin imanlı kadınları namına diyorumki; Avrupa, Türklerle meskûn her hangi biryeri Yunan’a vermek isterse hepimiz, hep beraberşanlı bir surette ölmeğe karar verdik.”22 Mayıs 1919 Perşembe günü Kadıköy’de birmiting yapıldı. Miting, Kadıköy İskele meydanında,havanın çok yağmurlu olmasına rağmen 30.000kişinin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Bu mitinginhazırlanmasında da üniversite gençliği aktif roloynamış özellikle tıbbiyede okuyan gençler büyükçaba harcamışlardır. Burada konuşma yapanlardan06


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREve Asker Saime olaraktarihe geçen MünevverSaime Hanımın yaptığıkonuşma çok etkileyiciolmuştur. Büyük birduygusallık içinde halkaseslenen Saime hanımınsöyledikleri adeta Türkkadını için bir düstur halinegelmiştir. MünevverSaime (Asker) Hanım’ınMünevver (Asker) Saime Hanımkonuşması şöyledir:“Yarab! Ben kardaşlarıma değil ilk evvel sana hitapediyorum: Vatanın felâketi karşısında bir gençkızın feryadını dinle, bu ağlayan anneler şehitlerinannesi. Bu boynu bükük genç kadınlar, fedakârlarıngenç zevcesi, şu hıçkıran yavrular askerlerin yetimlerideğil mi? Böyle seçkin bir kavme gözyaşı döktürmektehikmet ne? Galipler size hitap ediyorum:Eğer bu saldırılarınız insanları mesut etmek için ise,biz de insanız. Geleceğin ne olacağını sorabilmekiçin geçmiş zamanları göz önüne getirmek lâzımdır.Ey tarihlerinin kara günlerini yaşayanlar size hitapediyorum: Milletler için kara günler olabilir. Fakatartık yok olmak yoktur. Bir millet yok edilemez. Tarihinsahifesine kendini yazdıranlar var olmak şerefinesahip olmuş demektir. Milletler için de öldüktensonra dirilmek var. Milletimizin yok edilebileceğineinananlar aldanacak. Heyecanlarımız, kanlarımızsöndürülse bile göğsümüzde milliyetten yapılmışbir kalp var ki onda bir yabancının, bir düşmanınne ihtiras, ne korkusu yaşar. Onların semalarını kaplayacakancak istiklâl havasıdır.Ben kendi hürriyeti gasp edilmiş bir milletin kızıolarak istiklâlime nasıl yürüyeceğimi söyleyeceğim.Bu beyanatım kollarımızı bağlamak isteyenler içindikkate şayan olmalı.Oğlum bana “Ben neyim” diye ilk sorduğu günona, semalardan haykıran bir melek gibi “Büyüktarihli bir Türk’sün” diye hitap edeceğim. Bu nida,bu hayırlı ses onun ruhunda ne fırtınalar hazırlar.Ninnisini söylerken bu günleri yanık sesle ruhunaserpeceğim. Ona büyük Türk ırkının şereflerini terennümedeceğim. Kundağına mimarların yaptığıbu abideleri işleyeceğim. Masallarda Fatihleri,Yavuzları anlatacağım. Mendilinde, kitabında,cüzdanında, fesinde hep İzmirler görecek, ölürkenona babamdan kalma altın kakmalı kılıncı, raftasarılı duran bayrağı bir miras olarak vereceğim. Vekulağına gizli bir vasiyet söyleyeceğim. İşte o gündenitibaren galiplerin taktığı zincirler çözülmeyemahkûmdur. Çünkü o gün oğlumun kalbine ektiklerimhürriyet çiçekleri olarak açacak, kızıl isyan olaraktaşacak... Sonsuz barışı düşünenler bize indirilecekdarbenin aks-i sedasının yarınki insanlığın sükûtunumutlaka ihlâl edeceğini unutmamalıdır. Bir milletyok edilemez. Sözlerime nihayet vermeden herkesin,her Müslüman-Türk’ün söylemek istediği, fakat neiçin bilmem yüksek bir sesle söylemekten çekindiğibir kaç sözü ben hemşirelerime, babalarıma, ağabeyve kardaşlarıma açıkça söylemek isterim. Hepimizmasa üzerinde hastaya bakan bir operatör olur, buyarayı açar, birlikte pansuman edersek yaşamakhakkına sahip olacağız. Evet, Müslüman kardeşlerimaçık söylüyorum.Biz mülkümüzün tamamını muhafaza edecekmişiz.Fakat hangi hudut dâhilinde? Bu açıkça belirtilmedikçeTürkiye’de barış ve huzur mümkünolamayacaktır. Ben bu kanaatteyim. Çünkü buna karşıhareket etmeyecek bir Türk kalbi tanımıyorum. Efendim,az söylemek çok iş görmek zamanı yaklaşmıştır.Biz yalnız ağlıyoruz. Ağlamakla kazanılacak hak,hıçkırıklarımızı işitecek kalp yok. Teşkilâta son ver,harekete başla...”Bu mitingde Hayriye Melek Hanım da bir konuşmayaptı. Hayriye Melek Hanım kısa ve öz olarak yaptığıkonuşmasında şunları söyledi: “Bugün şu yağmurunaltında haksızlığa karşı bağırmak için toplanan buhalk kitlesi çarpan bir kalp, sönmeyen bir iman,yaşayan bir ırktır.Bütün medeni dünya bilmelidir ki, şu topraklarınen derin tabakalarındaki rutubeti bile yapan, buırkın oralara asırlardan beri süzülerek sinmiş olankanıdır. Bu topraklar bizim için hissiz değildir. Onlardabizim kalbimiz çarpıyor. Onlarda bizim kanımızyaşıyor. Damarlarımızda kan kurumadıkça, kalplerimizçarpmakta devam ettikçe o topraklar bizimdir,bizim kalacaktır.Kürenin üzerinde birçok yerler vardır ki, oralardagünde beş defa minarelerinden “Allah Büyüktür”nidâmız göklere yükselir. İnanınız ki, bugün o sesleridinleyen üç yüz milyon insan, “Ey Büyük Olan Allah,Türk Mazlumdur!” diye bağırıyor. Hakkın tecellisiniistiyor. Hakkı tecelli etmedikçe Türk’ün kanı gibi oses de dinmeyecek ve susmayacaktır. Çünkü Allahbüyük, hak yücedir.”Ahmet Kemal (Akünal) Bey bu mitingde birşiir okudu. Bu şiir kalabalığı heyecanlandırarakhareketlendirdi. Ahmet Kemal Bey’in kürsüdeokuduğu şiir:07


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE“Vaad ve imdad etmesin, lâzım değil dünya bizeEn büyük imdattır, imdada istigna bizeUfk-ı istikbâl ibrâ ebr ve ra’da ra’ddır,Vermiyor rahat bugün endişe-i ferdâ bizeEy Selanik, Ey Manastır, Ey giden yad elleriAhınız, feryadınız gelmektedir hâlâ bizeEy güzel İzmir senin yalnız kaza-yı firkatinVerdi hepsinden tahammülsüz bir humma bizeTaş taş üstünde koyarsam lânet olsun ceddimeBir oyundur oynanıldı vah, vah hayfa bizeBir nefer kalsan da ey Türk hatve-zen olmaz niyeKal’a-i sinen dururken yas istila bizeKısmetim zilletse ey harb-i cihan kan dinmesinGerçi sulh daimidir maksad-ı aksa bizeTürbe-i Fatih’le ahd olsun verirsek biz seniRuh-ı giryan-ı Muhammed lânet etsin ta bize”İzmir’in işgali üzerine İstanbul’da yapılan enkalabalık miting Sultanahmet mitingidir. TürkKurtuluş Savaşı döneminin en duygulu ve en büyükmitingi olarak tarihe geçen Sultanahmet mitingi,23 Mayıs 1919 Cuma günü yaklaşık 200.000kişinin katılımı ile gerçekleşmiştir. İstanbul’da,kamuoyunun millî duygularla adeta şahlandığı birtoplantı olan bu mitingde halk gözyaşları içerisindeİzmir’in Türklere ait olduğunu ve Yunanistan’averilemeyeceğini sloganlarla protesto etmiştir. SultanahmetMeydanına konulan hitabet kürsüsüne desiyah bayraklar asılarak matem havası yaratılmayaçalışılmıştır. Bu mitingde millî şairimiz MehmedEmin (Yurdakul) Bey de bir konuşma yapmıştır.Mehmed Emin Bey, edebi olarak da ayrı bir değeriolan konuşmasında şöyle haykırıyordu: “Kardaşlar!Keşke asırların geceleri ve dünyaların mezarlarıgözlerime dolarak bir kör olsaydım. Sokak sokakdileneydim de milletimin kulağımı parçalayan bufelâket seslerini işitmese idim, bu karanlık günlerigörmeseydim. Keşke göğün yıldırımları, yerincanavarları birleşerek beni kanlar içinde topraklarayuvarlasaydı da, vatanımın bu musibeti huzurundabulunmasaydım. Ve bu azapları çekmeseydim. Zirabugün memleketin uğradığı felâket ve musibetler okadar acıklı!Evet Kardaşlar!Biz mağlubiyetten vatan ve milletin acısından sonrabu gün İzmirimizin Yunanlılar tarafından işgaledildiğini görüyoruz. Yunanlılar, öteden beri tarihve saltanatımızın enkazı üzerine (Pan-Helenizm)bayrağını dikmek emelini besleyen bu düşmanlar,ellerinde hiç bir hak silâhı olmadığı halde bizimAnadolu’muzun bir güzel beldesini mabetleriyle,mektepleriyle yangına veriyorlar. Ve onun kahramanevlatlarını kadınlarıyla, çocuklarıyla öldürüyorlar.Acaba bu zulüm ve vahşet niçin yapılıyor?İzmir’i “Yunanistan” ve Türk’ü “Yunanlı” yapmakiçin mi? Hayır kardaşlarım!İzmir, altı asırdan beri kırk ulu caminin beyaz minarelerindenezan seslerini yedi gökte dalgalandıranbir Müslüman memleketidir. İzmir yine o kadarzamandan beri cesaret ve kahramanlıklarımıza,adaletlerimize şahit olmuş azametli dağlarınOğuznameler, Şehnameler dinlediği bir Türktoprağıdır. Yıldırım Bayezid’lerin İkinci SultanMurad’ın altun kılınçlarının şerefli bir yadigârıolan bu Osmanlı diyarı tarihen, medeniyeten, dinenve ırken Türk’tür ve İslâm’dır. Ve daima da Türk veİslâm kalacaktır.Bu aziz toprak asırlardan beri birçok sarsıntılaragöğüs germiş ve öyle haris gözleriyle kendisinebakanlara karşı söylediği şu olmuştur: “Düşman,geri... Benim yeşil dağlarım, çiçekli yaylalarımınaltında derin uçurumlar karanlık mezarlar davardır; benim evlatlarım ölmeyi bildikleri kadaröldürmeği de bilirler.”Türk’e gelince: O’nun Allah’a secde için eğilenalnı hiç bir vakit esaret önünde eğilmedi, onun kılıçve sapandan başka bir şeyle nasırlanmayan elleriasla zincirlere uzanamaz. Onu esir yaratmayanTanrı kendisini hür olarak dünyaya getirirken bilirve ister ki, beşiğine kanat geren Osmanlı sancağımezarına da gölge vursun. O halde böyle bir memleketve milletin tarihi devresini bilmiyorum ki hangikuvvet değiştirecek?Demir ve ateş! Kardaşlar ben bunlarla hiç bir vatanve ırkın öldüğünü işitmedim. Şerefli bir tarih vemedeniyete, sağlam bir fazilet ve ahlâka, zengin birşiir ve edebiyata, dinî ve millî an’anelere, ırkî ve vatanîhatıralara sahip olan bir milletin mahvolduğunutarih göstermiyor. Altın tahtları, granit kaleleri yakıpyıkan fâtihlerin kılıçları her zaman millî ruhların önlerindeaciz kalmıştır. İşte size Almanlar, Ruslar veAvusturyalılar tarafından parçalanan Lehistan! İşte08


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREsize Prusya kartalının pençesine düşen Alsas ve Loren...Dünün o esir toprakları bugün beyaz kartallı veüç renkli bayraklarını yine saraylarının ve mabetlerininüzerinde dalgalandırıyorlar. Zira Lehistan Islavve Cermen değildi. Onun o Miçkiyeviçleri vardıki, Lehlilerin o millî ruh ve vicdanlarında bir ölmezPolonya yaşatıyordu.Zira Alsas ve Loren Alman olamazdı. Onun RenNehri’nin suları ona (Marseyyez)leri terennüm ediyordu.Bu (Ölümden Sonra Dirilme) mucizesini yapanekremli ruh ise Türk’te onun nur ve mabedindenateşinin ilhâmını almıştır. O da ölümlerden kuvvetalacak, vatan mabedini, hak ve hürriyetini namusuylakanıyla, bu günkü çocuklarıyla ve yarınkitorunlarıyla koruyacak ve harisin gözleri, onunmemleketinde kanlara boyanmış taş yığınlarından vesilâhları ellerinde ölmüş mevtalardan başka bir şeygöremeyecektir!Ah kardaşlarıma matem mi, yine ölüm mü, yine hicranmı? Ah yine mi birçok asırların ve san’atkârlarınelleriyle vücuda gelmiş olan memleketler, birçokhatıralı ocaklarımız yıkılacak. Yine mi birçoktarlalarımız ve tezgâhlarımız işsiz ve ıssız kalacak?Yine mi büyük aşk ve rüyaların kahramanları olandelikanlılarımız toprak olacak? Yine mi birçok masumve günahsız zavallılarımız zulmün vahşetin,hırsın gururun, kinin, intikamın kurbanı olacak?Yine mi vahşi kuvvet hakla, faziletle boğuşacak?Kardaşlar! Ben şu iki mukaddes mabedin arasındabizi birbirimizi sevmek için yaradan Allah’ın busaltanatının eşiğinde bu hale nefret ediyorum.Yüreğim heyecanlar ve gözlerim yaşlar içinde olduğuhalde Garb’a doğru dönerek haykırmak ve şunlarısöylemek istiyorum:Ey Avrupa, Ey Amerika! Bunun sorumluluğu sizinolacaktır. Biz Türkler düştüğümüz muharebeye,uğradığımız mağlubiyete rağmen sizi büyüktanıyorduk. Ve sizden hak ve adalet bekliyorduk. Sizino müttefikleriniz ve o şairleriniz vardı ki, bunlar mesihlerinyardımcıları gibi bir damlacık insan kanındave gözyaşında tufanlar, kıyametler görürlerdi. Enhakir bir insanın ölümünü bir yıldızın düşmesindendaha acıklı bulurlardı. Muharebenin, bu ölüm ikincisininher adımda saçtığı felaketleri ve biçtiğimatemleri telin ederlerdi. Istırap çeken, ağlayan,öldürülen, aşağılanan, esir olan insanlığı kurtarmakve onu fena yollardan nura, iyiye, doğruya, barışa,hakka, hakikate götürmek isterlerdi. İnsaniyetin oaşk ve adalet mabedini kurmak isterlerdi ki, bununmihrabının önüne dünyanın bütün sefil ve mazlumlarıgelsinler; dertlerini, azaplarını, feryatlarını, gözyaşlarınıdöksünler ve buradan ümit, teselli, kuvvet,hak ve hayat alsınlar. Biz de onlardan biri idik, muharebedensonra sizi karşımızda görünce, insanlık vehürriyet adına muharebe ettiğinizi işitince, barışınhak ve adalet temin edeceğine ve artık altın devirlerinindoğacağına inandık. Size uzattığımız ellerle,yükselttiğimiz feryatlarla yalnız vatan ve mabedimizdehür yaşamak hakkından başka bir şey istemedenbüyük bir sabırla bekledik.Lâkin heyecan bugün Türk ve Müslüman İzmir’inYunanlılar’a açılması ve bir buçuk milyon Türk veMüslümanın hukuk ve hürriyetinin iki yüz yirmibin Rum’a feda edilmesi bizi ümidimizin harabesikarşısında bıraktı.Ey Şekspirlerin, Prodomların, Leonikefollar’ın,Dantelerin milletleri! Hani nerde sizin o insanlık,adalet rüyalarınız? Buna karşı ne diyeceksiniz?Soruyorum size... Şu yirminci asır Romalılarınönünde alınlarına zafer taçları giyerek kanları vegözyaşlarını çiğneyen Jül Sezarların devri midir?Değilse, Türk’ün hukuku, Türk’ün hürriyeti niçintanınmıyor; Türk’ün vatanı ve Türk’ün mabedi niçinçiğneniyor?Bununla beraber kardaşlar! Biz bütün felaket vemusibetlere, her şeye karşı memleket ve milletimizinhayat ve kurtuluşundan ümidimizi kesmeyelim. Bilelimki, gökler fırtınasız, baharlar hazansız olmadığıgibi hiç bir vakit insanlar da dertsiz kalmamışlar.Istırap, insanlığın kaderidir. Mağlubiyet her milletinhayatında mukadderatın eleminden içtiği bir zehirdir.Lâkin fırtınalardan sonra parlak güneşler, hazanlardanşu güzel çiçekler göründüğü gibi, dertlerdensonra da saadet günleri gelir. Eğer biz felaketten,mağlubiyetten ders almayı bilirsek şüphe yok ki bizimiçtiğimiz zehir bir ilaç olacaktır.Kardaşlar! Yunanlıları İzmir’den çıkarmak, eskive yeni dünyalara hukuk ve hürriyetinizi tanıtmakistiyor musunuz? Öyle ise, en önce aramıza girmişolan nifakı öldürelim. Kardaşlığa doğru bir dahageriye çekilmeyecek olan ellerimizi uzatalım, hepimizinalınlarımızda vatanı kurtarmak mefkûresi vekalplerimizde milleti yaşatmak aşkı olduğu haldehakanımızın tahtının etrafında birleşelim. Her birimizhepimizin ve hepimiz her birimizin olalım veyalnız iki kuvvete iman edelim: Kendimize ve Cenab-ıHakka!”Sultanahmet Meydanı yapılan bu ilk mitingden birhafta sonra 30 Mayıs Cuma günü tekrar kalabalık birmitinge sahne oldu. Yaklaşık 100.000 kişinin katılımı09


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREile gerçekleştirilen mitingde kürsü siyah örtülerlesarılmıştı. Bütün meydanda ve görülebilen her yerdeTürk bayrakları dalgalanmaktaydı. Üniversite velise öğrencileri de guruplar halinde meydanda yerinialmıştı. Öğrencilerin bir kısmı da ellerinde “İzmirTürkündür, Türk Kalacaktır!”, “Hak İsteriz!”, “İkiMilyon Türk, İki yüz bin Rum’a Feda Edilemez!”,“Osmanlı Toprağı Yunanistan Olamaz!” yazılıpankartlarla mitinge katılmışlardı. Cuma namazınımüteakip Hoca Rasim Efendi tarafından yapılan topluduadan sonra halk kalabalıklar halinde mitingmeydanını doldurdu. Mitingde konuşma yapanlardanbirisi de İstanbul Üniversitesi Profesörlerinden İsmailHakkı (Baltacıoğlu) Bey’di. Bir filozof olarak dabilinen İsmail Hakkı Bey’in yaptığı konuşma şöyleidi: “Tam beş sene süren kanlı bir harpten sonra birtarafta muzafferler, bir tarafta da silâhını terk ederekAllah’tan başka kuvveti olmayan Türkler var. BütünTürkler şimdi imha edilmek isteniyor.Ey Vatandaşlar Türk nedir?Türk demek mükemmel ve muhteşem kubbeleri,göklere uzanan minareleri, parlayan çinileriyle,muazzam, muhteşem medrese ve imaretleriyle birsanat ve medeniyetin sahibi demektir. Türk demek;medeniyetle yaşamış ve yaşayan ve haricin her türlühaksız müdahalelerine rağmen yaşamak kuvvetinikendinde duyan bir millet demektir. Türklük demekâcizlere koruyucu gibi muamele etmek, kuvvetlilereboyun eğmemek demektir. Türklük demek Allah’ındoğruluk ve iyilik sıfatlarına tapmak ve yaşamakdemektir. Türklük demek yok olsa da mezardaki kemikleriyleisyan ederek haksızlığa karşı gelmek demektir.Türklük demek bütün bir ahlâk ve doğrulukve iyilik demektir.Avrupa eğer bu Türk’ü mahvetmek isterse sorarımo tarihe ki, safhalarının hiç bir devrinde saldırının buderece haksız bir şekline şahit olmuş mudur, sorarımo İslam Âlemine ki, kollarının ayaklarının kesilmesinerağmen Kur’an-ı Azimüşşânı daima başı üstündetaşımış ve yerlerde süründürmemiş olan Müslüman-Türk kavminin bu yok edilişinden kalbi incinmeyecekmi... Sorarım bize hakkı hakikati kitaplarıyla,âlimleriyle öğrenen Avrupa’ya ki, büyük medeniyetiolan ve yaşamak hakkını asrî inkılâplarıyla ispatetmiş bulunan bu kavmin yok olması, mahvı tabiatınkanunlarına uygun mudur? Sorarım Avrupa seyahatçilerineki bütün bu vicdanlardan müteessir olaraknihayet hakkı ve adaleti görmek istemeyecekler mi?Eğer Avrupa bütün bu hakikatlere rağmen bizim idamhükmümüzü verirse, bu hükmü bize tatbik ederse bizyalnız kalmayacağız. Biz Türkler silahımızı terk ettik.Fakat imanımızı teslim etmedik. İman demek Allah’adoğruluk güzellik sıfatlarının bütün manasıyla kalbenbağlanmak demektir. Silâhımız imanımızdır.İmanımızla hakkımızı müdafaa edeceğiz. Ey Müslümanlarve ey daima Müslüman kalacak olan Türkler!Camilerinizin minarelerinden yükselen salât-ışerifeye iktifa ediniz. Bu gün mezarlarda kemikleriçürüyen ecdadınızın ruhlarına dayanarak haksızlığakarşı ilelebet feryat ediniz. Zafer bunun sonundadır.”40 yiğidi ile Kürşad, Türk’ün istiklal ve hürriyetanlayışının sembolü olmuştu. Bu duygu yüzlerce yılyaşadı. Tarihî süreç içinde birçok örneğini uygulayarakgösterdi. Millet, İzmir’in 15 Mayıs 1919 tarihindeişgal edilmesi üzerine kadın erkek yaşlı gençve her kesimden mensuplarıyla bir kez daha ayağakalktı. Yukarıda dile getirilen tepkiler ve yapılankonuşmalar her türlü engellere ve güçlüğe rağmenTürklük duygusunun var olduğunu göstermektedir.Bir milleti ayakta tutan değerleridir. Türk milletinide geçmişten geleceğe taşıyacak olan bu değerlerdir.Türklük duygusunun kaybedilmesi ve aşınmasıylasadece bir duygu kaybedilmiş olmaz, her şeykaybedilmiş olur. İşte; İzmir’in işgali dolayısı ilegösterilen tepkiler ve yapılan faaliyetler bu duygununbir kez daha görülmesi ve örnek alınması içinbugünkü mensuplarına önemli mesajlar vermektedir.10


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREMEMLEKETİME GİDER GÖZLERİNDENHER YILDIZ•Nuray ALPERBaharda yağmur öpse yurdumun toprağınıYârin bakışlarında açar kır çiçekleriHû zikriyle dokuyup al beyaz bayrağınıKıskandırır renkleri, cümle kelebekleriYâr ağzında konuşur memleket bebekleriHangi gök böyle güzel, yedi kıta üstündeHangi beyhude kelâm özünde felah bulmazKurar da köprüleri yârin aziz büstündeDicle’ye sabah göçer, Fırat’ta akşam olmazNehir nehir çoğalan yeşilinde kir kalmazTürbelerde aşk çeker derviş yüzlü yüreklerDoğu’dan Batı’ya dek duaya sarılırızÜç taraftan denize selâm durur dileklerVuslatın gölgesinde hasrete darılırızToprağı kanla süzüp, bekaya karılırızCennetten bir cüzdür ki arş kıskanır şanınıYıldız hilâle mecbur, yıldıza meftun hilâlHangi âşık bakışa bırakır nişanınıMiras diye kaç yüzde taşınır nurlu icmalDoğu’da isyan çıkar, yâr yüzünde ihtilâlÜlkemin evlerinde bacalar sevda tüterYalınayak koşturur çocuklar yollarındaGözyaşı göl olsa da sanma ki ümit biterDağları, hisarları bir âmin dallarındaDurur da; türkü söyler yâr yağmur kollarındaArdahan’ın ağrısı duyulur Antalya’danİstanbul’da bitmeyen bir rüyanın kokusuSemazenler feyzini alır iken Konya’danMaraş’ta yaşanıyor kahramanlık coşkusuYâr kalbinde titreyen bir ayrılık korkusuMemleketime gider gözlerinden her yıldızBir dilek bağışlayıp bırakır beni banaMurat umar bahtının nurundan gelinlik kızTörem, örfüm, âdetim secde ederken canaGülümser güne gülüm, düşerek gülistana11


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE5 Temmuz Urumçi Olayları SonrasıDOĞU TÜRKİSTAN•İsmail CENGİZ(Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti Başkanı)5 Temmuz Olaylarının Çıkış Sebebi26 Haziran 2009 tarihinde bir fabrikada zorunluolarak çalıştırılan Doğu Türkistanlı genç kız veerkeklerle Çinli işçiler arasında başlayan tartışma,Çinli işçilerin Uygur kızlarına sarkıntılıklarını devamettirmeleri neticesinde çıkan olaylar, 200 kadarÇinlinin sopa ve demir çubuklarla gece yarısıUygur gençlerine saldırmalarının ardından katliamadönüşmüştür.Oyuncak Fabrikası’nda meydana gelen ve sabahakadar süren bu saldırılara güvenlik güçlerininmüdahalede bulunmayarak seyirci kalmaları, faillerintutuklanmaması, aradan geçen bir haftalık süreiçinde hiçbir adli soruşturmanın yapılmamış olması,aksine mağdur ve mazlum Doğu Türkistan gençlerininabluka altında gözetime tabi tutulması, ölen veyaralananların Doğu Türkistan’daki yakınlarını veDoğu Türkistan halkını zoraki galeyana sevk etmiştir.5 Temmuz Olaylarının BaşlamasıDemokratik tepkilerini ortaya koymak, saldıranlarıncezalandırılmasını talep etmek üzere 5 Temmuz2009 günü Doğu Türkistan’ın (Şincan Uygur ÖzerkBölgesi) başkenti Urumçi’de öğrenciler ile ölen veyaralananların yakınlarının katılımıyla bir Üniversiteönünden bir protesto yürüyüşü gerçekleştirilmiştir.Haksızlıkları protesto etmek amacıyla düzenlenenmasum protesto yürüyüşü Çin GüvenlikGüçleri tarafından kanlı bir şekilde bastırılmışve kamuoyunun bilgisi dahilinde cereyan edenkatliam gerçekleştirilmiş olup, zırhlı araçlarla göstericilerdağıtılmış, çiğnenmiş ve akabinde hedefgözetmeksizin açılan ateş sonucu ilk etapta 200genç katledilmiştir. Yaklaşık 1000 kişi yaralanmışolup, bunun büyük kısmı Çin haber kaynaklarınında aktardığı gibi kritik yaralı olarak hastaneleresevk edilmişlerdir. Ne var ki hastanelerde Çinlidoktorların tedaviyi yavaşlatması sebebiyle kritikyaralı olduğu söylenen gençlerin büyük kısmınınbakımsızlıktan öldükleri ve cesetlerinin de sokaklararastgele atıldıkları haber alınmıştır. Nitekim 6 Temmuzgünü gecesi, görgü tanıklarının ifadelerine göresokak köşelerinden 100’ün üzerinde ceset toplandığıbilinmektedir. Ağır yaralı olarak sokak köşelerindeinleyen ve yardım talep eden gençlerimizin hastaneleregötürülmeyip, bulundukları yerlerde darpedilerek öldürüldükleri veya ölmeye terk edildikleriöğrenilmiştir.Urumçi’de 7 Temmuz 2009 sabahından itibaren,adeta “insan avı” başlatılmıştır. Yaşları 14 ila 30yaş arasındaki Doğu Türkistan gençleri potansiyelsuçlu olarak evlerinden alınarak gözaltına alınmışlarve beyin yıkama kamplarına sevk edilmişlerdir.Doğu Türkistanlılara ait iş yerleri yağma edilmiş,olaylar çığrından çıkmış, kontrol edilemez noktayaulaşmıştır.Olayların başladığı günden bu yana geçen 3 yıl gibibir zamana rağmen hala onlarca kayıp gençten haberalınamıyor olması 5 Temmuz Urumçi Olayları’nınboyutunu ortaya koymaktadır.*****1949 yılından bu yana Çin Halk Cumhuriyeti’ninhakimiyeti altında bulunan Doğu Türkistan’ınbaşkenti Urumçi’de 2009 yılı 5 Temmuz günündeyaşanan olaylar esnasında sergilenen kontrolsüz güç,binlerce masum insanın hayatını tehlikeye atmıştır.Adeta 5 – 8 Temmuz günleri abartısız ifade etmekgerekirse minimal bir etnik soykırım uygulanmıştır.Olaylarda; kritik yaralı olarak nitelendirilen ağıryaralıların ölüme terk edilmesi sonucu şehit edilenlerinsayısının yüzlerce kişiye ulaştığı tahminedilmektedir. Hatta bazı kaynaklar ve görgü tanıklarıbu sayının üç binlerde olduğunu söylemektedirler.Urumçi’de tutuklanan, gözaltına alınan gençlerinsayısı bilinmemekle birlikte sadece Kaşgar şehrinde3 gün içinde 7 bin gencimiz evlerinden alınarak bilinmeyenyerlere götürülmüşlerdir.Velhasıl bölgede -aksini iddia edebilmek için12


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREmaalesef uygun bir ortam ve imkan bulunmadığından-Müslüman Türklere yönelik bir etnik soykırımuygulandığı kuşkusu hakim olmuştur.Amerika’da kurulan Doğu Türkistan SürgünHükümeti; Uygur’uyla, Kazak’ıyla, Kırgız’ıyla,Özbek’iyle bir bütün olarak ayakta kalma mücadelesiveren Doğu Türkistan gençlerinin hakarayışlarının orantısız ve aşırı güç kullanarakşiddetle bastırılmasını protesto etmektedir.Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti; katliam boyutunaulaştığı anlaşılan ve Hitlervari, Mussoloni benzeridevlet terörünün durdurulması konusunda baştaPekin Hükümeti olmak üzere hür dünya ülkelerini,Birleşmiş Milletleri, Avrupa Parlamentosu’nu,AGİT’i, İslam Konferansı Örgütü’nü hatta Şanghayİşbirliği Örgütü’nü girişimde bulunmaya davet etmektedir.Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti; özellikleTürkiye Cumhuriyeti’nin bu ve benzeri olaylara,insani ihlallere müdahil olmasını talep etmektedir.Türkiye’de ve hür dünyada yaşayan DoğuTürkistanlıların beklentisi bu yöndedir. Filistin’in,Gazze’nin haklı davasına gösterilen “resmi hassasiyetin”Doğu Türkistan için de gösterilmesi durumunda,olayların daha da üzücü boyutlara ulaşmasınınönleneceği kanaatimiz vardır. Nitekim yekililerimizinsergiledikleri kararlı tavır ve onurlu duruş,kardeşlerimize moral verdiği gibi, katliamın bir nebzede olsa yavaşlamasını sağlamıştır. Beklenti buonurlu duruşun devamı ve ilişkilere yansımasıdır...Doğu Türkistan Sürgün Hükümeti; bu düşüncedenyola çıkarak Pekin yönetimini daha itidalli olmaya,demokratik hak arayışlarına saygılı olmaya, DoğuTürkistan (Şincan Uygur Özerk Bölgesi)’daki yerelaskeri güçlerin aşırı ve orantısız güç kullanmalarınaengel olmaya davet etmektedir. Çin’de ve DoğuTürkistan’da etnik katliama dönüşen devlet terörününson bulmasını başta BM olmak üzere hür dünyadanve Pekin yönetiminden talep etmektedir.BAŞAK KADAR•Nurala GÖKTÜRKÖzüm için üzüldüm, derunumda ahım var.Gecem karanlık ama her gün bir sabahım var.En berrak günde bile, birazcık siyahım var.Şan şöhrette gözüm yok, başak kadar baş oldum.Vicdan yüküm ağır yük, dertle arkadaş oldum.Didarını görmedim, nice bir, kandan kardaş,Aynı kanı taşıyan ve bu cana, can sırdaş,Olmadım olamadım, pervasızlara yoldaş,Sanmayın ki hevestir, başsızlara baş oldum.Ben ta baştan beridir, dertle arkadaş oldum.Bu divane gönlümün göz pınarında kanlar,Düş görsem, düş içine kızılca kanlar damlar.Adamlığı olmamış, kanlar içen adamlar,Türkistan’ımdan uzak, hasrette eyvah oldum.Gecelere arkadaş, siyahtan siyah oldum.Gül yüzlüler gülmedi, ruhumda zincir sesi,Her an ölümü bekler, milletimin ensesi,Çile diye ötüşür, bülbüllerin gam sesi,Ben bu sesler içinde kâh var oldum, yok oldum.Yandım, tutuştum her dem, bir yığın günah oldum.13


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE“BAYRAK” ŞİİRİNE SANSÜR,“BAYRAK” ŞAİRİNE SAYGISIZLIK•Dr. Sakin ÖNERMehmet Akif Ersoy’un “İstiklal Marşı” millîmarşımız, Necip Fazıl Kısakürek’in “SakaryaTürküsü” millî isyanımız, Dilaver Cebeci’nin“Türkiyem” parçası millî türkümüz ve Arif NihatAsya’nın “Bayrak” şiiri millî şiirimizdir. NazımHikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı”, İstiklâl Harbimizintamamlanmış tek destanıdır.Arif Nihat Asya, şiirlerinde ve nesirlerinde Türklükve İslâmiyetin imtizacını en iyi sağlayan, ölçülerive inancı sağlam bir dava adamıdır. Milletimizemalolan, “Fâtihin İstanbul’u fethettiği yaştasın”nakaratı ile biten ve Yıldırım Gürses’in bestelediği“Fetih Marşı” şiirinin şairi odur. “Duâ” şiirinde“Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız/ Ve vatansızbırakma Allahım!/ Müslümanlıkla yoğrulan yurdu/Müslümansız bırakma Allahım” diye yüce Yaratıcıyayalvaran, “Vatan” şiirinde “Ezanımdan alışıp tekbîre/Buldunuz mutluluğu imânımla…/ Vatan ettimsizi ey topraklar/ Beş vakit damgalayıp alnımla.”diyerek vatanın kudsîyetini veciz biçimde ortayakoyan Arif Nihat Asya’dır. Asya, Anadolucoğrafyasında Türk-İslâm hamuruyla yoğrulan buasil milletin “halis şiir”i yakalayan millî bir şairidir.“Yoksa şu yaprakta Yavuz/ Yoksa şu sayfada Oğuz/Biz de yoğuz, biz de yoğuz” diyerek Ortaasya’dabaşlayıp Selçuklu-Osmanlı çizgisinden devamederek Mustafa Kemal’e uzanan Türk tarihinibütünlük içinde ele alan Asya’nın, Türk milletinidamardan yakalayan şiiri, “Bayrak” şiiridir. “Eymavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,/ Kızkardeşimingelinliği, şehidimin son örtüsü./ Işık ışık dalgadalga bayrağım,/ Senin destanını okudum, senindestanını yazacağım.” mısralarıyla başlayan veyazıldığı tarihten bugüne yüzbinlerce insanımızınzevkle ezberlediği bu şiir, şairine de “Bayrak Şairi”ünvanını kazandırmıştır.Bu yazıyı okuyanların çoğu, Arif Nihat Asya’yıbu anlattıklarımdan daha çok tanıyor. Peki ben bumalûmun ilâmını niye yapıyorum? Millete ders vermekmi istiyorum? Hayır, ben yapılan büyük biryanlışa, büyük bir ayıba dikkat çekmek istiyorum.Saygı Öztürk, Sözcü gazetesinin 04.06.2012 tarihlinüshasındaki “Bayrak Şiiri’ne 72 yıl Sonra AKPSansürü” başlıklı yazısında da açıkladı. Milli EğitimBakanlığı, Türk Edebiyatı kitaplarına bazı şairlerinbirkaç şiirini daha ilave ederken, Asya’nın milletimizleve albayrağımızla bütünleşmiş bu şiirindenşu bölümü çıkarttırıyor: “Sana benim gözümlebakmayanın/ Mezarını kazacağım./ Seni selâmlamadanuçan kuşun/ Yuvasını bozacağım.”Bu edebî katliamın sebebi neymiş? Bir milletvekilininsoru önergesine verdiği cevapta BakanDinçer diyor ki: “Talim ve Terbiye Kurulu’nunders kitapları ile ilgili kararında (seçilen metinleröğrencileri iyiye, güzele, doğruya yöneltmeli, iyialışkanlıklar kazandırmalıdır) hükmü gereğince veöğrencilerin bu mısraları yanlış anlayabilecekleridüşüncesiyle bu çıkarmayı yaptık.”Sayın Bakan, dört işlem yapmıyoruz, bir edebîeserin katlinden söz ediyoruz. Bu her şeyden öncemillî şairimiz Arif Nihat Asya’nın manevî hâtırasınabir saygısızlıktır. Sonra milletimize bir saygısızlıktır.Ayrıca İstiklâl Marşı gibi millete malolmuş birşiiri bu şekilde sansürleyemezsiniz. Haydi siz birİşletmecisiniz, edebî metinleri yorumlamakta sıkıntıçekebilirsiniz. Fakat Talim ve Terbiye KurulununTürkçe-Edebiyat Uzmanları yok mu? Onlar da mı buşiirin ruhunu kavrayıp bu mısraları parça bütünlüğüiçinde yorumlayamıyorlar? Yoksa yorumluyorlar dacesaret edip büyüklerimize söyleyemiyorlar mı?Bayrak, bağımsızlığımızın ve millî varlığımızınsembolüdür. Basit bir bez parçası değildir. Dalgageçmeye, alay edilmeye, hakarete uğramaya,ayaklar altına alınmaya, yırtılmaya hiç gelmez.Eğer bunlara göz yumarsak bizim devletimizden,bağımsızlığımızdan, Türklüğümüzden söz etmekmümkün olmaz. Bunun için, gerekirse bayrak içinölünür.Edebî eserler, diğer düz yazılardan farklıdır, edebîbir dil, üslup ve san’atlar kullanılır. Şiirin çıkarılanbölümünde, okuyanda kuvvetli bir iz bırakmak için“mübalağa”, “teşbih” ve “mecaz” san’atları yapılmış-14


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREtır. Burada bayrağımıza, daha doğrusu, bağımsızlığımıza,vatanımıza kastedenler olursa tepkimizinne kadar büyük olacağı anlatılmaya çalışılmıştır.Burada gocunulacak hiçbir şey yoktur. Yunanlı,İstanbul ve İzmir’i de içine alan ülkemizin Batıbölgelerini almayı hedefleyen “megalo idea”sını,İsrailli, Fırat ve Dicle arasındaki bazı Güney illerimizihedef alan “arz-ı mev’ud” idealini, KuzeyIrak peşmerge lideri, yakasındaki rozette yer alanGüneydoğu illerimizi de içine alan dört parçalı“Büyük Kürdistan” idealini, Ermenistan, bayrağındaArarat (Ağrı) dağını simge yaparak Ağrı’ya kadarolan Doğu illerimizi topraklarına katma idealinigençlerine aşılarken, bayrağımıza ve onun ifadeettiği ulvî mânaya sahip çıkma şuurunu aşılamayıamaçlayan mısraların çıkarılması, ne kadar büyük birşuursuzluk değil mi?Fakat, yine de fazla yadırgamamak lâzım. Türklüğüalt kimliklerden biri kabul eden, neredeyse Türkçeyibile seçmeli dillerden biri haline getirmek isteyen,“Andımız”dan, “Gençliğe Hitabe”den rahatsız olanbir zihniyetten daha fazlası beklenmez. Sözlerimizi“Bayrak” şiirinin gayrımillî düşüncelileri en çokrahatsız eden sonuç bölümündeki mısralarla bitirelim:Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı,Barışın güvercini, savaşın kartalı…Yüksek yerlerde açan çiçeğim;Senin altında doğdum,Senin dibinde öleceğim…Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;Yeryüzünde yer beğenNereye dikilmek istersenSöyle seni oraya dikeyim.“Bayrak şairimiz” bizi affet, senin hâtıranı koruyamadık,inşallah bayrağımızı koruyabiliriz.GÖKÇE BALALARDANBULANIK NAZARLARA•Beytullah AVCIOnlar pervasız zamanın uğultulu kumpasında;İki değirmen taşı arasındaUn olan buğdayın makus kaderini tescil ettilerEsamesi okunmayan diller gibi.Zehrine kanıp sarhoş oldular,Asaletten mahrum hülyaların.Riyadan libas giyinipTahtadan kılıçları kuşandılarYalandan saraylarda taht kurdularİhanetten yana.Rüzgarlara secde ettiler deYerle bir oldu duruşları.Kurşunladılar mazi kokan tüm bulutlarıYelkenleri suya indi menfaatin kıyısında.Süslü bulanık sözün dantelasındaHor gördüler güzelliği.Yağız atları küstürüp mahşere dekOğuz çadırına kaş çattılar yad gibi.Lanetleyip mukaddes zaferleriBozgunlara amansızca diz çöktüler.Oysa!Kudretli mazimizden;Buket buket ülküler,Şaha kalkmış destanlar,Paslı hançer makamında ağıtlar,Atalardan yadigar kitabelerVeEkmek tuz sunarken biz onlara...15


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREAKLINA ANACIĞIVEMEMLEKETİ GAZİANTEP DÜŞTÜĞÜNDE•Dursun ELMASBizim oralarda akrep, yılan çok olurdu, evlerinsaçaklarından şapır şapır akrep dökülürdü. Ortaokulagittiğim yıllardaydı, bacağımdan yılan sokmuş,gözlerimden kan akıyor gibi sızlanırken sancısındanFeridun Fazıl Tülbentçi’nin “Kahramanlar Geçiyor”adlı kitabını daha önce kaç defa elime tutuşturup‘Haydi oku bakayım’ dediğini hatırlayamıyordumbile. O sancılı halimle ben okumaya devam ederken;gözlerini bazen tavana dikiyor bazen de uyuklargibi yaparak kafasını hafif sallayarak dinlediğiniifade ediyordu. Uyduğunu zannederek biraz dacanımın acısından dolayı bir an evvel bitireyimdüşüncesiyle okuduğum bölümden bazı satırları atlamakistediğimde fark etmiş, hemen “Hişt! Atlamakyok diye azarlamıştı.”Bizde Ramazan günleri çok bereketli olurdu.Ama anam için aynı şeyi söylemek zordu. ÇünküRamazan günlerinde nerdeyse her akşam iftarabeş on kişi davet ederdi rahmetli babam. Anacığımbabamın akşam eve dönerken nasıl olsa yalnızgelmeyeceğini bildiği için, çok zengin iftar sofrasıhazırlamaya çalışırdı. Gaziantep mutfağına ait ne kadarkebap türü, tatlı türü varsa hepsi olurdu sofrada.Anacığım şaşsa yanılsa veya unutsa da, bir eksikolsa babam kıyameti koparır sofrayı altüst ederdi.Benim anam cenneti ilk hak edenlerdendir. Çünküyıllardır babamın bu zahmet verişlerine karşı kaşınıkaldırmamış bir defacık olsun karşılığında acı bir sözsöylediğine şahit olmamışımdır.PKK’lı teröristlerin Mehmetçiklerimize yöneliksaldırılarının en şiddetlilerini yaşadığımız günlerdeydi.Bir gece saat 03.00 gibi evimizin telefonuçaldı. Heyecanla fırladım yataktan, telefonun öbürucundaki ses; “Necdet bu gece 4 askerimiz dahaşehit oldu, siz de hiç mi arlanma utanma yok oğlum!Siz nasıl Türksünüz ki; yataklarınızda rahat rahatuyuyabiliyorsunuz! Yazıklar olsun size!” diye paylayanve yukarıda verdiğim örnek hatıralarıyla anlatmayaçalıştığı bir babanın oğluydu Necdet Sevinçağabeyimiz. 23 Temmuz 2011günü sabaha karşıbabasının yataktan uyarıp “Ne uyuyorsunuz?” diyehaykırdığı saatte kavuştu o cevval yürekli babasına.Yeniçağ Gazetesinde çalışırken baş başa verdiğimizdekimselere pek anlatmadığı hapishaneyıllarına ait bazı hatıralarını anlatırdı. Hele BayrampaşaCezaevinden bir kış günü başka mahkûmlarlabirlikte demir oturaklı askeri araçla elleri vebacakları birbirlerine bağlı olarak o tipi ve fırtınadasaatlerce yol alışlarını, Kastamonu Cezaevindeyer olmaması sebebiyle içeri alınmadıklarını vesabaha kadar fırtına altında cezaevi avlusunda odemir oturaklı araç içinde soğuktan demir oturaklarayapıştıklarını, öylece sabahı bekletildiklerini,erkenden de Araç ilçesine doğru yola revan oluşlarınıanlatırken ben dayanamaz ağlardım.Erzincan’ın Tercan cezaevinde tutuklu iken,hiç de beklemediği bir zamanda Zekeriya BeyazHoca’dan gelen telgraf metninde “Necdet, ZekiHacı İbrahimoğlu tahliye kararını çıkarttı. Yarıntahliye oluyorsun.” yazıyordu. Tahliye elbette sevindiriciama Necdet Ağabeyinin İstanbul’a dönecekotobüs parası bile yoktu cebinde. Ama olsun nasılolsa belediye başkanı ülkücü hatta savcı bey de ülkücüydü.Ama sıkıntısını onlara söyleyemedi bir türlü.Çareyi Niksar’dan kadim dost Atalay Karahan’aulaşmakta buldu. Atalay kardeşimiz sabahı beklemedengeceden Niksar’ın karşısından geçen şarkyolundan İran’a yük taşıyan TIR’lardan birine binerve Erzincan’a ulaşır, Erzincan’dan Tercan’a vasılolur. Tahliye işlemleri tamamlanıncaya kadar mahpuslarlabirkaç saatini geçirir. Tahliyeden sonra belediyebaşkanı ve savcı beyin ikramından nasipleneniki dost Ankara’ya kadar gelirler ve Necdet Ağabeyiİstanbul’a uğurlayan Atalay Karahan, Tokat’a geridöner. Necdet ağabeyim bazen “Dursun biz Antep’eTokat’tan mı geldik acaba, Tokatlıları çok seviyorum”deyişi, sanıyorum ki, sevgili Atalay’ın asildavranışlarından hoşnutluğunun bir ifadesiydi.Yıllarca gazetecilik yaptığı halde, ne acıdır kiemekliliği Varlık Film Şirketi’nde yönetici olarakçalıştığı yıllarda ödenen SSK primleri sayesindedir.O sebeple film şirketinin sahibi LokmanKondakçı’ya burada çok teşekkür ediyorum. Çünküşu anda çocuklarına miras bıraktığı evinin taksitle-16


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRErini buradan aldığı maaşlarla ödemiştir.Söz evden açılmışken çok önem verdiğim bu evalma meselesine değinmeden geçemeyeceğim.Saygıdeğer ablamız Merkez Bankası’ndaçalışmaktadır. Banka, çalışanlarını ev sahibi yapmakiçin uygun ödeme şartıyla kredi imkânı sağlar.Ancak Necdet Sevinç’in çalıştığı işten aldığı maaş100 lira, Sevgi Abla’nın maaşı 150 liradır. İkisininmaaşını üs üste koyunca taksit fiyatına ancak denkgelir. Cuma günü saat 17.00’ye kadar karar vermekmecburiyetleri vardır. Cuma günü gelip dayanmıştır.Cuma Namazına gider. Camide (kendi ifadesiyle) sestonu duyulacak bir şekilde; “Ya Rabbi ! Sen halimibiliyorsun her şey sana ayan!..bana yardım et!” diyeniyazda bulunur. O anda kalbinde sıcak bir yangıhisseder, duam kabul oldu der ve namazını tamamlar.Saat 15.30 gibi çalıştığı iş yerinin telefonundanVarlık Film şirketinin sahibi Lokman Kondakçı ararve filim şirketinin başında yönetici olarak görmekistediğini söyler.Necdet Sevinç ‘ıh mıh’ etse de, o anda aldığımaaşın dört katı bir maaşla işe, yeni işine başlar.Ve Sevgi ablamı arayarak ‘Evet, ev alabiliriz!’müjdesini verir. Bununla da kalmaz, bu iş yerindeçalıştığı süre içinde hesabına yatırılan SSK primlerisayesinde emekli olur.Kıymetli okuyucu,Necdet Sevinç hakkında benden önce veyasonra yazan ve yazacak olan gönüldaşlarımın,ağabeylerimin, kardeşlerimin; merhum Necdetağabeyimizin gazetecilik ve fikrî boyutu ile alakalıdaha fazla şeyler yazacaklarını tahmin edebildiğimiçin, özellikle kendisiyle yüz yüze gelemeyen,tanışma fırsatı bulamayan O’nunla aynı masada çayiçip sohbet etmek fırsatı yakalayamayan, aynı sofradakaşık sallamaya erişemeyen o imkânı bulamayanbinlerce ülküdaşımızın bilgisi olsun diye benbiraz özel hayatıyla alakalı, çoğunluğu yüreğimdesaklı onlarca hatıradan bir kaçını sizlerle paylaşmayaçalıştım.O, öyle bir can, öyle bir yürekti ki; çoktan hak ettiğiövgüler karşısında mahcuplaşır adeta yüzü kızarırdı..O, öyle yüce bir kuldu ki, başkaları gibi çektiklerindenasla yerinmemiş, bilakis yaşadığı ıstıraplariçin “Acının Tadı” demişti.Türk insanın bütün hasletlerini benliğinde toplamışher şeyiyle tam Türk’tü. Doğrunun yanında kadifegibi yumuşak, eğriliğin ve haksızlığın karşısındagranit kayalar kadar sert ve dik duruşlu idi.Yazı hayatı boyunca hiç kimsenin hatırına yazıkaleme almadı, hep kendi doğrularını yazdı.Kalemini asla ve kat’a kimselere yalakalık içinkullanmadı. Kalemi de kendisi gibi bir beyefendi idi.Misafirperverdi, evine misafir olduğunuzdakapıyı o açar, elleriyle palto ve ceketinizi çıkarır,ayakkabılarınızı yerleştirir, ayağınıza terlikleri oiliştirirdi. Çıkışınızda dış kapıya kadar uğurlardı.Bu arada haksızlık etmeyelim “yaratılmış eşlerinen nazik hanımefendilerinden birisi olan SevgiAbla”mızın asaletini ve asil davranışlarını anlatmayagücüm yetmez.Yeniçağ’da yazdığı günlerde çıkış saatimize yakınbir zamanda eve telefon eder, sevgili yengemize;“Doktorum eksiğin gediğin var mı?” diye soruşu hepkulağımdadır.Hiç cep telefonu kullanmadı. İşine gidip-gelirkenhep toplu ulaşım araçlarını kullanırdı. Çobançeşme-Pazartekke hattını beraber gelir, Topkapı kale içindenfarklı otobüslere biner ayrılırdık.Türkiye’de en çok kitap ve en büyük arşive sahipolan Muhittin Nalbantoğlu ağabeyimiz kimizaman sohbetin ortasında girince “Bu benim kaynanam”derdi Nalbantoğlu’na. Bazen de “Muhittinnnnnn!!!!!!”diye sevgi dolu bir kükrerdi ki,bilgisayarlarının başında işlerini yapan personelhemen ayağa fırlardı…Çayı demli içer ve çayın yanında mutlaka birbardak da soğuk su bulundururdu. Demli çayını yudumlarken“Tam bu anlarda aklıma düşüyor” diyesigara içtiği zamanlara dönerdi.1970’li yılların ilk yarısında, kitapları ve yazılarıylatanımıştık Necdet Sevinç’i. Bizim Anadolu Gazetesidaha sonra Hergün Gazetesi, vazgeçilmezimizolmuştu.“Ülkücüye Notlar” isimli kitabını satır satırezberlemiştik.Allahü Tealaya binlerce şükür ki, fikrîyapılanmamda yüzde yüz etkisi ve katkısı olan bumümtaz şahsiyetle aynı çatıda olmayı nasip ettibana. Necdet Sevinç’li günler benim ömrümün sahicigünleridir. Çocuklarım da en az benim kadarseverlerdi onu. Çocuklarıma iyi bir eğitimden sonrabırakacağım en büyük mirasım “Babalarının birNecdet Sevinç dostu” oluşudur. Sağlığında kendisinearmağan olarak kaleme aldığım naçizane şiiri dinlerkenadeta mahcubiyetten yüzü kızarır, bir çocukgibi mahzunlaşırdı.17


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREOCAĞI TÜRK, ÇELİĞİ TÜRK, SUYU TÜRKBaharı Türkçedir, kışı Türkçedir,Türküleri Türkçe, marşı Türkçedir,Sevdaları Türk’çe, düşü Türk’çedir,Kâğıdı Türk, kalemi Türk, sözü Türk!Kırk yıldır, bu yolda savaş veriyor,Türkçe düşünüyor, Türk’çe görüyor,Nakış nakış, Türk Ülküsü örüyor,İlmeği Türk, deseni Türk, yünü Türk!Türklük dâvâsına gönül vereliTuran’a sevdalı o günden beri.Dönmedi bir adım yolundan geriMayası Türk, hamuru Türk, tuzu Türk!O’nu tanıyıp da sevmemek olmazDâvâyı, çileyi bilmemek olmazTürklüğün uğruna ölmemek olmazKavgası Türk, sevdası Türk, nazı Türk!El etek öpmeyi hiç tanımadıZindanlar, sürgünler hiç yıldırmadıKurşunlar yağdı da hiç aldırmadıOcağı Türk, çeliği Türk, suyu Türk!Sürgünü istendi altmış seneyeTurancı, Türkçüdür, gerici diyeBeş yılını verdi ‘taş medreseye’Dâvâsı Türk, devası Türk, hazzı Türk!Huy kapmış, ırkının soylu huyundan,Ruhunu kandırmış, Orkun suyundanNesli Oğuz nesli, Türkmen boyundan,Çiçeği Türk, kovanı Türk, balı Türk!Zalimlere karşı çelik bilekliMazlumun yanında yufka yürekliHakka boyun eğen yüce dilekliHücresi Türk, genleri Türk, kanı Türk!-Büyük dâvâ adamı Necdet Sevinç Ağabeyime-DURSUN ELMAS. (İstanbul, 03.01.2005)18


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBAYRAK, TUĞRA, SANCAK•Mevhibe SAVAŞ*1-BAYRAKBayrak, bir ruhtur. Binlerce yıldan beri eldetaşınmış, eve asılmış, mezara dikilmiştir. Avda vesavaşta, ondan yardım dilenilmiştir. Uğur ondadır.Türklerin başlarını bağladıkları, iyi kaderin anahtarıda odur. O, kötülüklere karşı koruyan bir muskadır.Her şeyin tılsımı ondadır. Bayrak, koruyucu birruhtur! “Ataların ruhları bizi, onun içinden gözler”;sözleri ise dalgalanmalarıyla uçuşan kutluseslerdir O, bir “Zafer tanrısıdır!” Bayrak, kutluve mübarek bir kişi gibidir. Bir insan gibi kızar,sevinir, kırılır. Düşerse, onu tutanlar da yok olur.Başı göklerdedir. Büyük rüzgârlar, şimşekler vegöğün diğer büyük güçleriyle iç içedir. Başı, ayave güneşe değer. Bunlar da yetmez. Oğuz Kağan,güneşi bir bayrak yapmak ister. Bayrak! Kökü gibiyerde; başı ise göklerde olan bir varlıktır. Göklerdeyayılır, enginleşir, yücelir. Bazen kötü kader, onu dakovalar ve düşer, kırılır! Bayrak ölür mü? Ölmez!Çünkü o Türk milletinin soyunun bir kökü ve sembolüdür.Bundan dolayı, yaşayanlar değil; eskişanlı soylar ile gelecekteki soylarda manalarınıbulmaktadır. Bu mana, onun parlak renklerindeyansır. Dalgalanmalarıyla ses verir. Soylar onunlaaynı tarladan bitmişler ve yücelmişlerdir. Soyundamgası olmuştur. Türk devletleriyle de yücelmiştir.Böylece aybaşında bir yıldız olmuştur. Bayrağakurban, binlerce yıldan beri Türklerin değişmezgeleneği ve sığınağı olmuştur. Bayrağın ruhunu vegönlünü doldurmalı ve ona daha yakın olmalıdır.Saçı ile sulamalı ve onu rahat tutmalıdır.Türk devlet ve aile geleneğini, Türk bayrağı iletuğlarının doğdukları ve geliştikleri bir toprak veana rahmi olarak kabul ettik. Bayrak topluluklarınmalıdır. Toplulukların ruhlarında doğar ve değerinitoplulukların ruh ve duygularından alır. Yoksa şimdiyekadar yapıldığı gibi filân padişah bayrağınrengini değiştirdi; şöyle yaptı gibi yeni ihtiyaçlardandolayı, birçok yeni bayraklar ve flâmalar alınmış veyapılmıştır. Ancak her zaman Osmanlılarda da başsancak veya baş alemler, ak ve kırmızı sancaklarolarak kalmışlardır. Halkın belki de binlerce yıldanberi sevdiği ve tuttuğu bazı renkler vardır. Bayrakdiye ancak onların peşinden giderler. Savaşlardaonların altında ölürler. Bundan dolayı Türk bayrağıhakkında ilk yazanlardan Miralay Ali Bey’i buradarahmetle anmak istiyoruz. O da zaman zamankırmızı Yörük bayrağı üzerinde duruyordu.Osmanlı ordularındaki Yörük ve Türkmenlerin burenge, bütün varlıkları ile bağlı olduklarını sık sıksöylüyordu. Bazen de çok temiz duygularla Osmanlıpadişahlarının, halkın bu duygularına uyduklarınıdüşünmek istiyordu.Türklerin din inanışları da Türk tuğları ile bayraklarınındoğuş ve gelişmesinde ana temeli oluşturmuşlardır.Bayrak ve din, Türklerde başlangıçlardanberi, iç içe girmiş ve iç içe yaşamıştır. Bu gelenekbirliği ve kaynaşması Çin’de de görülür. TuğlarÇin’de, daha çok ölüm törenleri ile bazı mabet törenlerininsınırları içinde kalmıştır. Boyları küçüktür.Baston şeklidedir. Bu küçük perçemli bastonları dinve ant törenlerini idare eden ve “baş şaman” rütbesinitaşıyan Türk Şamanlarının da ellerinde görülmüyordeğildi. Ancak büyük Türk devletlerindetuğlar, “din, savaş, tuğ” gibi üçlü düşünce ve inanışdüzeninin potası içinde erimiş ve birleşmiştir. Buüçünü birbirinden ayrı düşünebilmek mümkündeğildir. Devlet ve orduda bu düşünce potasınıçevreleyen ve pratik hayata uygulayan, birer düzenhâlinde görülmüşlerdi. Bundan dolayı Türklerdedevlet, topluluk ve aile içinde vazgeçilmez bir din,bir gelenek, bir sosyal vazife olarak binlerce yıldanberi uygulana gelmiştir. Bayrak ve tuğ için yapılantörenler, aile ve Türk topluluklarında, daha çok birdin gereğini yerine getirme, bir uğur bulma arayışıveya mistik ihtiyaçları doyurma amacına yöneliyordu.“bayrak merasiminin” ise daha yüce ve dahabüyük emellere yöneldiği görülüyordu: Savaş ilânı,tuğ veya bayrak merasimi ile başlıyordu. Tuğ vebayrağa saçı veya kurban sunma ile geleneklerebağlı çeşitli törenlerden sonra savaş andı yapılmışoluyordu. Bundan sonra artık savaş hazırlıklarıyapılıyor ve akına çıkılıyordu. Osmanlı Devletindede bu gelenekler değişmiyordu. Bu törenleri İslâmgelenekleri içinde bulabilmek çok zordur. Zaten aramakda gereksizdir. (1)Bayrak ve bayrağın Türk milleti üzerindeki etkilerihakkındaki ön bilgilerden sonra bayrak kelimesininkökeni hakkında durmak yerinde olacaktır. Bayrak;elamanlarının berraklığı ve gövdeleşmesindeki*Okutman. Ç.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap TarihiAraştırma ve Uygulama Merkezi19


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREtemiz, imtizaç bakımından tesir altına girmemiş hasTürkçe bir kelimedir. Kendisi ile pleo-sosyolojiyekadar çıkmak kabil olduğu hâlde ne yazık ki filolojisinive tarihini yapmak kabil olmadı. Bunun içindirki ne zamandan beri, hangi yan ve yakın anlamlardakullanıldığını mevsuk olarak bilemiyoruz. Yalnız.Kaşgarlı Mahmud’dan; bu kelimenin XI. asırda;Oğuz Türkleri arasında bayrak ve batrak biçimlerindeve aşağı yukarı bugünkü manada kullanıldığınıbiliyoruz.Bayrak ve Batrağın ManalarıBATRAK: Tek başına muharebe eden muharipleremahsus ve ipekten yapılmış âlemdir.Bu izaha göre Batrak, mübârizlerin (dövüşenlerin)kullandığı bir nevi mızrak olur. Bu mızrakların temrenlerindensonra flâmalarda olduğu gibi bir bezparçası veya bir hayvan kuyruğu bulunurdu.BAYRAK: Oğuz Türkleri arasında aynı zamandabayrak şeklinin de kullanıldığını şu kıt’adanöğreniyoruz:Ağdi kızıl bayrakTağdı kara toprakYetşü gelüp “uğrak”Tokşip anın giçtimiz.Demek oluyor ki Oğuz Türkleri arasında hiçolmazsa XI. asırda bir bayrak kelimesi vardı. Bu;kızıl renkte idi. Ağdığı yani yüceldiği zaman karatoprağı havalandırıyordu. Demek ki arkasında biraskerî kıt’a, muharip bir zümre veya aşiret sürükleyebilenbir şey, bir cemaat amblemi idi. SüleymanEfendi, Çağatay Lügati’nde, bayrak kelimesini boydakşeklinde kaydeder. Büyük Türk Lügati’ne göreboydek kelimesi Azerî lehçede “beyliğin alâmeti”olan bayrak ve Çağatay lehçesinde koşuklarda verilenmükâfat manasındadır.Bayrağın kızıl renkte olduğunu Kırgızların “ManasDestanı’nda” da görüyoruz. Düşmanlara karşıKırgız kabilelerinin “kızıl tuğ” etrafında toplandığıbu destanda anlatılmaktadır. Kızıl renkli bayrağıneksikliğini paydara kelimesinin delâletinden deöğrenebiliriz. Altay Türkleri, kurban edilen hayvanderisini mukaddes kayın ağacından bir sırık ucunaasarak bayrak şekline sokarlar ve bu suretle ervahı(ruhları) memnun ederlerdi. Bu bayrağın adına paydaradenilirdi. Sonraları bu derinin yerine kumaşkonmağa başlandı. Hâlâ Altaylılar muayyen bir miktarkumaşa payrı derler.Bayrağın kızıl renkte olduğunun bir delili deŞamanlıkta ruhların şerefine dikilen bayraklarınkırmızı renkte olmasıdır. Güneşe ve ateşe benzemesindenkinaye olarak Altaylılar bu bayraklara yalamaderlerdi. Görülüyor ki çok eski zamanlardan beriTürk âleminde bayrak olarak dalgalanıp gelen bumana psiko-sosyolojinin değişmelerine tâbi olarakbazı renk ve hizmet farkı göstermiş ise de bu muvakkat(geçici) ayrılımlarından derhal dönerek yinesemantik cevherine kavuşmuştur. Yani esas olarakTürk millî sembolü, rengini ve bayrak adını muhafazaedegelmiştir. Bayrak kelimesinin Güneş-DilTeorisine göre analizi şöyledir:(1) (2) (3) (4) (5)Bayrak: ağ + ab + oy + ar + ak1.Ağ: Ana köktür. Asıl, esas, sahip ve ışık manasındadır.2.Ab: Ana kök anlamını tecelli ve temessül ettirenprensipal köktür. (ağ + ab) ağab ve son morfolojikşekli (ab) d1’de baba, büyük, esas ve sahip manalarıverir.3.Ay: Mananın taalluk ettiği obje veya süjeyi gösterenelemandır.Böylece meydana çıkan (ağabey) dilimizde büyükkardeşi ve kendisinde büyüklük kabul edileni tarifeden ağabey kelimesidir. Abay şeklinde dikkatmanası vardır. (Radlof, Kırgız) ana kökünkaynaşması ile husule gelen boy kelimesi ise; asılcazibe, yani, kumandan, mesut, mütemevvil, zenginmanaları verir.4.Ar: Ana kök anlamının bir sübje veya objede tekerrürünügösterir. Bu surette çıkan “Bayar” kelimesicelil manasındadır.5.Ak: Manayı isimlendiren ve tamamlayan elemandır.Bu suretle bayrak kelimesi; asıl, esas, kuvvet,kudret ve ziya anlamının tam ve mükemmel olarakbir objede tekerrürünü ifade eden bir kelime olmuşolur.Zaten bugünkü yaşayan manası tamamı ile budur.“Bayrak” ve “beyrak” uzun bir sapın ucuna bağlı,devletin hususî alâmetini gösterir, hususî renkte veşekilde bir bezdir. Bu analizlerden de anlaşıldığıgibi bayrak kelimesinin semantik cevherini saklayanmorfolojik kısım boy kelimesidir. Boy kelimesindebüyük, efendi, tanrı manaları bulunduğugibi obstre olarak da büyüğe lâyık, büyüğe mahsus,büyükte görülüp tanınan mefhum vardır. Fark etmek,keşfetmek, görünmek, toplanmak, işaret etmek20


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREve nişan gibi manaları ile klânlar devrinin totemikzihniyetine göre de insanın benliğine tasarruf etmekdemek olan baymak, büyü, buyruk gibi kelimelerde bu iptidaî sosyolojinin halkettiği kelimelerdir.Bir Bükte yaşayan primitif bir klânın başındakiadam bay’dır. Tanrı’ya yani Bayat’a bağlıdır. Ondangelmedir. Bu Bay, büyücüdür. Bayın atalarınatâbi olan klânın adı Bayka’dır. Bayka kazan bükünortasında toplanarak Batrak yani kalabalık hâlinialınca mal edinmek yani bayırmak için cenge giderdi.Cenge giderken düşmanı baymak için büyüyapılır ve kuvvet kazanmak için mücavir büklerleittifaklar, mukaveleler yani Baylav’lar akdedilirdi.Sonra ecdadın ruhlarını yanlarında toplayabilmekiçin bayrak çekilir ve ona sadık kalmak yani bayık olmakiçin bağırılırdı. Cenkten dönünce bayram edilirve kahramanlara baysa yani madalya dağıtılırdı.Baysallık yani sulh ve sükûn teessüs ettiği için bayabayırlama yani şükür yapılırdı. Böylece bayrak kelimesininmuhitinde bir baylık atmosferi muhafazaederek ta paleo-sosyolojiye kadar çıkabildiğinigörmüş oluruz.Batrak şekline gelince; o da bayrak kadar eski olmakgerektir. Böyle olmakla beraber psiko sosyolojionu zamanla yalnız bir muharebe âleti hâlinesokmuş bulunuyor. Nitekim Kâşgarlının anlattığıgibi münferit mübarizlerin (dövüşenleri) taşıdığı birbayrak idi. (2)Türklerde bayrak anlayışının kökleri, çok eski dinve devlet inanışlarının temellerinde yatar. Göktürklerde,devlet ile kağan, Türkleri dünyaya bağlayan ikibüyük semboldü. Türkler devletleri ile kağanlarınıkaybettikleri zaman “Devletim vardı, devletim hani;Kağanım vardı, Kağanım hani” diye aranmayabaşlar ve onları en sonunda böyle bulurlardı. Busözleri Göktürk yazıtları söylemektedir. Türk devletini,tanrının bir emri olarak kabul etme ve onuilâhî menşelere bağlama, yine Türk düşüncesinindeğişmez bir düzenidir. Bundan dolayı devlet vebayrak ilişkilerini incelemeye başlarken, Göktürklerin“kurt başlı bayrağı” “devlet, ikbal ve rütbesahibi” olarak, Türk soyunun bu kutlu sembolünesahip olma ile mümkündü. Bu kutlu bayrağa sahipolabilen kişi veya halk, kağan ve kağanlık olabilirkomutan olabilir ancak onu elinde tuttukça saygıgörebilir ve meşru sayılabilirdi. Göktürk kağanlığıyıkılıp Türk kağanı olmadığı zaman da bu bayrakunutulmaz; Türk kağanı adına, bu kurt başlı bayrağıÇin imparatoru verir ve onu alan da bey olabilir vehatta kağan olabilirdi. Ancak bu “bayrak ile davul”yan yana verilir ve birbirlerinden ayrılmazlardı.Bayrak, milletin kalbini dolduran ve duygularınıtaşıran bir sembol olmalıdır. Yoksa o bayrak olamaz.Göktürklerin bayrağı niçin bir kurt başlı bayrak idi?Göktürk devletinin ve kurt başlı bayrağının mitolojikköklerini, Türk Mitolojisi adlı esere göre kısacaizah edelim:“Türkler, düşman bir kavme yeniliyorlar ve Türklerinhepsi, bu düşman kavim tarafından öldürüyor.Türklerden yalnızca bir çocuk kalıyor. Düşman,onun da elleri ile kollarını kesiyor ve kamışlar içineatıyor. Bu arada dişi bir kurt ortaya çıkıyor ve çocuğuemzirip, büyütmeye başlıyor. Düşman bunu yenidenhaber alıyor ve geriye kalanlar çocuğu alıp kaçıyor.Turfan’ın kuzey doğusunda bulunan bir dağa gidiyorve o dağdaki bir mağaradan içeriye giriyor. Budağ içinde, büyük ve güzel bir ova varmış. Oradakurt bu erkek çocukla evleniyor ve on erkek çocuğuoluyor. Çocuklar dışarıdan kız kaçırıp evleniyorlar.Böylece, Türklerin on-soy veya on oklar boylarıoluşuyor.” Göktürk devletini kuran Bumin ve İstemiKağanlar da bu on soydan biri olan Aşina boyundangeliyorlar. Bunun için Göktürkler her mayıs ayında,Göktürk kağanının başkanlığında bu ata mağarasınıziyaret ediyorlar ve kurban sunuyorlardı. İşte Göktürklerinkurt başlı bayrağının oluş nedeni budur.Zaten Çin kaynaklarında onlar “Kurt soyundangeldikleri için bu bayrağı saygılıyorlardı.” diyeyazıyorlar. Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde dekurda benzer bir hayvan kılavuzluk yapmıştı. Bunuda Süryani Mikail Vakayinamesi’nden öğreniyoruz.O çağdaki Türkler de böyle inanıyorlarmış.Aslında Oğuzlar çoktan kurttan “avcı kuş” sembolünegeçmiş ve ayrıca boy damgaları kullanmayabaşlamalardır. Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerininbayrağı üzerindeki “koyun resimleri” isemitolojik ve mistik manalarını artık kaybetmişlerdi.Göktürklerde kağanlık, komutanlık ve yüksekmemuriyet alameti olarak “Altın Kurt Başlı Bayrak”Çin vesikalarında altından yapılmış bu kurtbaşlı Türk bayraklar, çok ünlüdür. Ancak Çin, Göktürkdevleti yıkıldıktan sonra da Türkler arasında bugeleneği devam ettirmiştir.“Davul ve bayrak verme” yolu ile kağanlık vebeylik verme yoluyla, onların beyliklerini tanımıştı.Göktürk İmparatorluğunun, öz bayrağı altın idi.Bayrak ve davul ile kağanlık tanıma protokollerini,şöyle özetleyebiliriz: Yabgu Kağan, Göktürk tahtınaçıktığı zaman, Çin İmparatoruna bir elçi gönderdi veGöktürk kağanı olduğunu bildirdi. Çin İmparatoru21


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREona bir davul, bir boru ve bir de bayrak vererek,böylece onun kağanlığını tanıdığını bildirdi. (3)Bu kağanın uzun bir çenesi, kambur bir sırtı veparlak gözleri vardı. Ancak kendisi cesur ve hareketiplânlıydı. Davul ve bayrağı alınca Batıya doğruakına çıktı.Bu çağ, Göktürklerin en güçlü olduğu çağdır. 617yılından sonra Çin generali Liang Shih-tu, Çin’e isyanetti ve Göktürklere sığındı.Göktürk kağanı Shih-pi kağan, kurt başlı bir bayrakvererek Çin topraklarında, ona Türk kağanıunvanıyla, bir devlet kurdu. Görülüyor ki Göktürklerbir Çinliye bayrak vererek, Çin topraklarında onaTürk kağanı unvanıyla bir devlet kurdurabiliyorlardı.Ancak Türklerin onu tanıması için kurt başlı Türkbayrağı ile bir Türk unvanının olması gerekliydi. BuÇin vesikalarında gösterilen çok güzel bir örnektir.Bu vesikada Türklerin o çağdaki yaşayışlarıhakkında çok değerli bilgiler verilmektedir. Buvesika “prens henüz daha küçük iken Türklerin diliile elbiselerini çok severdi. Oyun arkadaşı olarakTürklerin o çağdaki yaşayışları Türklere benzeyençocukları seçti. Bir koyun derisinden elbise giyindive başına da bir sorguç taktı. Beş çocuktan bir boyyaptı. Onlar için beş (?) çadır kurdurdu. Her biri içinkurt başlı beş bayrak yaptırdı. Her birine bir mızrakdağıttı. Savaş düzenine geçirtti. Mızraklara, bayrakve filâma geçirtti. Ayrıca kendi kendine bir otağyaptı ve içine oturdu.” “Aşina Mishih Eski GöktürkKağanı, İstemi Kağan’ın beşinci kuşağından geliyordu.Unvanı Bağatur Gabgu idi. Hanedan içinde,kağan olabilmek için veraset hakkı vardı. 627–649yılları arasında Çin imparatoru ona yetkili bir Çinkomutanını, elçi olarak gönderdi. Bu Çin elçisi ona(bir Türk kağanlık) unvanı ile davul ve Bayrak verdive böylece onu Göktürk kağanı olarak tanıdı.”(Chavannes)Ebetteki vesikaların hepsi bunlardan ibaretdeğildir. 567 yılında Bizans elçisi Zemorhos, BatıGöktürk Kağanı İstemi Kağanın görkemli ve altınlıotağını ve «altından yapılmış kurt başlı» bayrağınıgördüğünü ifade etmiştir. Büyük ünlü Uygur kağanıMayun-çur Kağan (945–159), esir aldığı düşmankomutanından “kurt başlı bayrağının önünde, saygıgöstermesini istemiş ve onu zorlamıştı.” (Yakinaf)Ayrıca Türklerin bayraklarında kuş başlı bayraklarherhâlde atın kurt başı, Göktürklerin bayrağının tepesindebulunuyordu. Bunun altında ne vardı?Öküz veya atkuyruğundan bir tuğ mu yoksakumaştan yapılmış bir bayrak mı vardı? Bunu bilmiyoruz.Herhâlde Göktürklerin bayraklarında da bunlardanbiri vardı. Atilla’nın bayrağında, bir “Tuğrulkuşu” vardı. Oğuz boylarında da bir “Tuğrul kuşu”görülmüştü. İlhanlılardan, Olcaytu Hanın ordusununsavaş bayraklarının arasında, bir “şahinli bayrak”görülüyordu… Ancak kaynaklar, İlhanlıların yüzkadar savaş bayrağı kullandıklarını yazıyorlardı. Bukonulara sık sık dokunacağız. Yine İlhanlı çağındakiAnadolu eserlerinde görülen “çift kartal” armalarınınmanaları nelerdir? Hâkimiyet alâmeti olarak “bayrakile davul” bölünmez bir bütün olarak kabul ediliyordu.Göktürk Devleti’ndeki bu köklü anlayış üzerindedaha önce durduk.Bayrak, bir renk konusudur. Türklerde çok eskiçağlardan beri kırmızı renge büyük değer verilmişve saygı duyulmuştur. Bu, bir halk ordu ve savaşgeleneğidir. Bu dallı budaklı ve köklü gelenek,bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etmektedir.Ancak belki de devlet bayrağını, halkbayrağından ayırmak için beyaz bayrak ile diğersemboller de çok eski çağlardan beri devam edipgelmekteydi. Bundan dolayı Yavuz’un Çaldıran veMısır akınlarında ak ve kırmızı, iki saltanat sancağıkullanılması, bizce bir rastlantı olmasa gerekmektedir.Köprülü dışında bazı araştırıcıların filan padişahsancağın rengini değiştirdi gibi görüşler ileri sürmeleri,Türk milletinin geleneklerini bilmemelerindenileri gelir. Halk bilmediği, tanımadığı bir renkleyapılmış bir bayrağın arkasından gidip herhâldeölmez. Siyah bayrak sırf Abbasoğullarının verasetinisürdürmek içindir ve semboliktir. Yoksa Türklerdeşehit mezarının bayrağı bile beyazdır. Karayas bayrağı normal ölen içindir. Türkler bir karabayrağın peşinden nasıl gidebilirlerdi? Bayrak renkkonusu olmasından dolayı ak sözünün maddî vemanevî her yönü üzerinde durduk. Sarı rengin Türkgeleneklerinde, önemli bir yeri olmadığını gördük.Özellikle hakan ve saltanat sancaklarının renklerininbir rastlantı olamayacağı apaçık ortadadır. Bir demeslek kuruluşları ile askeri birliklerin atmosferi ileflâmaları vardır. Anadolu beyliklerinden beri görülenyeşil bayrağı ise din ve duygu nedenleriyle temelegötürmemelidir. (4)Bayrak hakkındaki bu bilgilerden sonra Ay veYıldız şekillerinin menşei hakkında kısaca bilgi verelim.AY VE YILDIZ ŞEKİLLERİNİN MENŞEİHilâl şeklindeki ay ile yıldızın pek eski zamandanberi şarkta kullanıldığını biliyoruz. İlk insanların22


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREtabiî kuvvetlere karşı verdikleri ehemmiyetin derecesibüyüktü. Ayın geceleyin ortalığı aydınlatmasıkendisine bir kutsiyet, bir fevkalâdelik verdirmeğekâfi geliyordu. Sümerler, Elamlar, Etiler, Mısırlılarve Fenikeliler gibi eski milletlerin dinî inanışlarındaay mabudunun mevkii yüksekti. Ayın hilâl şeklindeiken Zühre yıldızıyla bir araya gelmesi yani kıranvaziyeti, hayır ve saadet alâmeti olarak telâkkiedilirdi. Sonuç itibarıyla tarihin zamanlarındagönder denilen sırıkların ucuna sancak ve bayrakyerine mücessem bir takım şekillerin takılarakaskerî kıtaların önünde taşıdığı, kalelerin, büyükbinaların üstüne, gemilerin baş veya arka taraflarınadikildiği görülür. Medeniyetin her kısmında olduğugibi askerî teşkilâtta da harikalar gösteren Türkler;askerî kıta’larda muhtelif şekil ve amblemlerkullanıyorlar fakat bu muhtelif amblemler arasındaen ziyade rağbet gören gök natürizminin barizsembolleri olan güneş ay ve yıldız şekilleri idi.Orta Asya’da hüküm süren Hunların, Tokyolarıngüneş ile aya ne kadar ehemmiyet verdiklerini biliyoruz.Orta Asya’dan garba göç eden Sümerlerin veEtilerin de gök natürizminin başlıca mabutlarınıntimsalleri olan güneş, ay ve yıldız şekillerini resimveya hak ettikleri birçok eserler gözden geçirilmişhatta garba doğru yayılan Türk medeniyetinin tesirialtında kalan memleketlerde de bu timsallere büyükehemmiyet verildiği görülmektedir. Konstantin vehalefleri zamanında Orta Asya’dan batıya doğruyeni göçler başladığı zaman Roma ordusunda sancakve bayrak yerine kullanılan mücessem şekillerinyavaş yavaş kalkarak bunların yerine kumaşlarüzerine yapılmış resimlerin; yani bugünkü sancakve bayrakların meydana çıktığını görüyoruz. Budevirdeki Roma askerî teşkilâtını incelediğimizzaman Hunlar ve Cermenlerin tesiri altında büyükdeğişikliklerin meydana geldiğini görüyoruz.Romalıların kullandıkları, horte, kohorce ve aleygibi tabirlerin Hunlardaki ordu, kolordu, alay tabirlerindenbaşka bir şey olmadığı aşikârdır.Romalıların bu tabirleri aldıkları esnada Türk ordusundakullanılan kumaş üzerine yapılmış sancak vebayrakları görerek onları taklit etme ihtimalleri çokbüyüktür.İslâmiyet’in tesiri altında kalan Türkler, sancak vebayraklar üzerine her ne kadar Kur’an’dan alınmışFetih Sureleri, Kelime-i Tevhid vesaire yazmışve işlemiş ise de dinî, siyasî bir âlet makamındakullanılan hükümdarların etrafında toplanan yükseksınıfın millî varlıklarından fedakârlık yapmalarınarağmen halk tabakası hem dillerini hem de an’anelerinimuhafazaya devam etmişlerdi. İşte Türkmilletinin an’anelerine sadık kalmaları yüzündendirki güneş, ay ve yıldız sembollerini paralar üzerinde,kitabelerde, sancak ve bayrak üzerinde görüyoruz.Selçuklular zamanında olduğu gibi büyük devletlerindağılması üzerine Suriye’de, Mısır’da ve Anadolu’dakurulan devletler zamanında da bu sembollerinkullanılmasına devam edildi. Hususu ile ayın sembolüolan hilâl şekli Haçlı muharebeleri esnasındaMüslümanlığın bir remzi (sembolü) makamındatelâkki edilmeğe başlandı. İlhanlıların tazyikikarşısında parçalanıp dağılan Anadolu SelçukluDevleti’nin yerine geçen Anadolu beylikleri vehususu ile Anadolu Türklerini bir araya toplamağamuvaffak olan Osmanlı Devleti de hem dinî hemmillî an’anelerin tesiri altında kalarak sure-i Fetihve Kelime-i Şehadet işlemeli sancak ve bayraklarlabirlikte hilâlli sancaklar da kullanırdı. Gemilerindireklerine ve kalelerin yüksek yerlerine müteaddithilâli havi sancaklar çekiliyordu. Yabancı milletleringözlerine çarpan bu hilâl alâmeti Osmanlıların remzi;millî alâmetleri olarak tanındı. Tarihin en eskizamanlarından beri Türk bayrak ve sancaklarındabu kadar önemli bir mevki olan güneş, ay ve yıldızınmenşeini ararken; Milâttan 4 asır önce Bizans paralarındaay ve yıldızın kullanılmasını bir delil gibigöstererek İstanbul’un 1453’ te fethinden sonra hilâlinOsmanlılara geçtiğini iddia etmek hiç bir zamandoğru olmaz. Eğer hilâl Osmanlılardan evvelki Türkdevletlerinde mevcut olmasa idi ancak o zaman bununBizans’tan alındığı iddia kabul olurdu. Hilâlinmenşeini öküz ve sair hayvan boynuzlarında aramakda doğru olamaz. Şark ve Garp memleketleriahalisinden bazıları bir tılsım bakımından hayvanboynuzları kullanabilirler. Fakat Türk bayrağınınüzerindeki hilâl ile boynuz arasında hiç bir münasebetyoktur. Eğer böyle bir münasebet olsaydı negüneş ne de yıldızın kullanılması lâzım gelecekti.Hâlbuki bugün dahi Türk sancağı üzerinde güneş ayve yıldızın motifleri kullanılmaktadır. Türkiye Cumhurreisininforsu üzerinde; millî sancağın üzerindeolduğu gibi ay ve yıldız üst taraftaki köşede yüzlerceasırlardan beri Türk hükümet reislerinin sembolüolan güneşin altın ışıklarını serpmekte olduğugörülür. Türkler ay ve yıldızı şu veya bu millettendeğil doğrudan doğruya tabiî menşei olan göktenalmışlardır.Ayrıca burada Türk Bayrağı nizamnamesi konusundada durmak gerekmektedir. Başlıklar altındabelirtirsek;23


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE1.Bayrağın yapılış ve şekli2.Bayrağın aksamı3.Bayrağın nispetleri4. Bayrağın ebadı5.Bayrağın çekileceği gönder6.Bayrağın çekiliş ve indiriliş zamanı7.Bayrağın çekileceği yerler8.Bayrağın örtülebileceği yerler9.Bayrağın çekiliş ve indirilişinde yapılacak törenve bayrağa saygı.2. TUĞRATürk geleneklerine göre Tuğra, Oğuz Han’ın tahririalâmeti idi. Bir kısım Türk bilginlerine göre bu kelime,efsanevî bir kuş olan tuğradan gelmekte ve bukuş ise Oğuzların büyük hakanının arması sayılmaktaidi. Tuğrayı, Büyük Selçuklularda ve AnadoluSelçuklularında görmekteyiz. Osmanlı tuğraları, sonradanarma şeklini alarak paralarda, resmî binalardave resmî kâğıtlar üzerinde, hüviyet varakalarında dakullanılmak suretiyle yazılmıştır. Tuğra’nın Farsçasınişan, Arapçası tevkîdir. Osmanlılarda hükümdarınadını anlatan alâmet demektir. Ferman, berat vemenşurlarda yazılan “alâmeti şerif” sözü tuğrayıkastetmektedir. Selçuklularda Memlûklarda, tuğra,alâmetin bir parçası olduğu hâlde, Osmanlılardaalâmetin bütünü demek olur. Divan-ı Lüğat’it Türk’tetuğranın aslı tuğrağ şeklinde gösterilmiş, bunun dahükümdarın basılmış nişanı olduğu zikredilmiştir,İbn Mûhennâ Lügati’nde ise tevki tuğranın ve mühürile alâmet de damganın karşılığı gibi gösterilir.Hammer’in tuğranın menşeine dair bir görüşü vardırki; bu görüşü Ali Bey İDEM’deki yazısı ile ve dahasonra Prof. Fekete çürütmüşlerdir.Hammer’e göre, I. Murad’ın Raguza (Dubrovnik)Cumhuriyetine verdiği ahitnameyi (bir tür imtiyazmektubu) mürekkebe batırılmış avucunun içi ilemühürlemesi suretiyle tuğra teşekkül etmişti. Ali Bey,sözü edilen yazısında bu görüşün yeni olmadığını,vaktiyle Cengiz Hanın, menşurlarını kırmızı mürekkebebatırdığı eli ile mühürlediği (imzaladığı) vebuna da altamga denildiğini ortaya koymuştu.Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçuklularındakullanıldığı açıkça görülen kavisli tuğranın çeşitlişekillerini ancak Anadolu beylikleri ile Osmanlılardabulmaktayız. Tuğra, Büyük Selçuklulardan Eyyubîleraracılığı ile Memluklulara geçmiştir. Ancak,bunlarda tuğranın esası, yani hükümdarın adıile babasının adı tuğrada bulunduğu hâlde şekilbaşkadır, yani, Selçuklularla Osmanlılardaki kavisyerine Memluklular keşide denilen düz amudî çizgilereönem vermiştir. Bu devletlerde tuğrayı bizzattuğraî denilen nişancı çekerdi.Anadolu Beyliklerinde tuğraların kavisleri n,m, d ve diğer elverişli harflerle yapıldığı haldeMemlukluların keşideleri I, z, y harfleri ile tertipedilmekte idi. Bu beyliklerin tuğralarında n harfindenmeydana gelen kavis ve münhanilerin sayısıbelirli olmayıp n sayısının azlığına ya da çokluğunagöre değişmekte idi. Karamanoğullarından İbrahim,Mehmed ve İshak Bey’in tuğra kavisleri dört ve PîrAhmed Bey ile Kâzım Bey’in müşterek tuğrasında ikikavis vardır. Çandaroğlu Kasım Bey’in tuğrasındakiüç kavisin biri m, ikincisi ve üçüncüsü d harfindenmeydana gelmiştir. Gerek Karamanoğullarınınve gerek Çandaroğlu Kasım Beyin tuğralarınınkeşidelerinin uçlarındaki çengelleri Osmanlıtuğralarında görülmektedir.Osmanlı Devletinde TuğralarOsmanlı tarihlerinde, vesikalarında tuğranınadları şöyle geçer: “tevkî-l refi’-l hümayun, nişan-ışerîf-i alişân-ı sultânî, tuğray-ı garrây-ı sâm’ımekân-ı hakan-ı nişan-ı hümâyun, nişân-ı hümâyunve tuğrayı meynun, tuğrây-ı garrâ, alâmeti şerife,nişan ve tevkî.”Bazı belgelerde ferman karşılığı biti ve hükmihümayun tabirleri kullanılmıştır. Osmanlılarda ilktuğra Orhan Gazi adına görülmektedir. Bu gerçekdurum karşısında, tuğranın I. Murad’ın avucuve parmaklarının mürekkebe basılması ile ilgiliolduğu hakkındaki görüş ve efsanenin bir değerikalmamaktadır. Orhan Gazi’nin elimizde mevcut ikituğrasından biri Rebîulevvel 724 (Mart 1324) tarihli,öteki ise Rebîülâhır 749 (Temmuz 1348) tarihlidirki, bunu, Prof Uzunçarşılı Belleten de (sayı 9)yayınlanmıştır. Birincisi ise Belediye kütüphanesindedir.Her ikisinde de n harfleri uzatılmıştır.İkincisi daha sonraki bir tarihte olduğu için n harfininuçları yukarı doğru kıvrılarak tuğra şekline daha çokbenzemektedir.Bu gelenek daha sonra da devam etti. Nitekim ÂşıkPaşazade’nin kayıtlarından öğreniyoruz ki I. Murad,Hamid ili memleketlerinin bir kısmını HamidoğluHüseyin Bey’den satın aldıktan sonra kalelerine kendiaskerlerini koyduğu gibi o bölgedeki tımarlara dakendi beratıyla tımar vermişti ki bunlar da şüphesiztuğrayı ihtiva ediyordu. Keza Yıldırım Bayezid,Aydınoğlu memleketlerini zapt ettikten sonra tımarlısipahiye verdiği berata kendi nişanını koymuştu.24


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE“Aydınoğlu dahi itaatle geldi vilâyetin bâzın kendûyeverdi, hisarlarına kullar kodular, hutbe ve sikkeBayezid Han adına oldu; Tımarların dahi nişanıBayezid Han adına oldu.”Ancak bu beratlar ve nişanlar (tuğralar) elimizdedeğildir. Tuğranın çifte kavisli şekli Emir Süleymanve Çelebi Mehmet’ten itibaren oldukçadüzgün bir biçimde yazılmaya başlamıştır. Meskûkât(mâdeni paralar, akçeler) mütehassısı Ali Bey’e göre,tuğraların paralara hakk (kazıma, kazınma) edilişiI. Murat’tan başlamaktadır. Meskûkât-ı Osmaniyekataloğunda gördüğümüz ilk Tuğra sikke H. 806 tarihliolup Emir Süleyman’a aittir. (5) Emir Süleymanile Çelebi Mehmed’in aynı zamanda tuğraları vardır.Tuğralarda hükümdarların isimleri ile babalarınadları vardır. Orhan Gazi’nin tuğrasında “OrhanBin Osman” yazılıdır. Fatih’in tuğrasında “FatihMehmed bin Murad Han muzaffer daima” Bu tuğrabirinci Mahmud zamanına kadar bu şekilde devameder. Bundan başka XVIII. asır ortalarına kadarpadişahın babasının adının sonuna Han sıfatı eklenmektedir.I. Mahmud’dan sonra Han unvanı sadecebabasının değil, bizzat padişahın adından sonra dazikrolundu. (6)Tuğralarda hükümdarların isimleri ile babalarınadlarının olduğunu söylemiştik. Burada hükümdarınadı, tuğranın en altına yazılır, bu ismin son harfininbiraz yukarısından başlayarak sola doğru gidip birkavis teşkil eden “bin” kelimesi ve hükümdar adınınüzerine de babasının adı konur. Han kelimesinin nharfi de ikinci bir kavis teşkil ederdi. En üste gelenmuzaffer kelimesinin r harfi sağdan sola ve kavisininortasına doğru bir kol teşkil ederek uzanır vebunun üzerine de daima sözü konurdu. Tuğranın buşekildeki unsurları meselâ; (Muhammed bin MuradHan muzaffer daima) XV. yüzyılda gelişti. Bu metninbirbiri üzerine yığılmış gibi yazılan kısmına tuğranınser’i denilirdi. N’lerin kavis gibi birbirine paralelkısımları ise tuğranın kolları tesmiye edildi. Bu metninyazılışında ufak tefek değişiklikler XVIII, XIXyüzyıllarda da vuku buldu. Özellikle arma şeklindekituğralara bazen âdil, el-gazi sıfatları da yazılırdı.1594 tarihine kadar Çelebi Sultan adı ile eyalet vesancaklarda valilik eden Osmanlı şehzadeleri kendieyaletlerine ve sancaklarına âit işler için padişahtuğrası gibi tuğra çekerler ve hüküm yazarlardı. Bugibi şehzade tuğralarından şimdiye kadar bir tanesielde edilmiştir; II Beyazid’in şehzadesi Şehinşah’ın915 tarihli tuğrası. “Şehinşâh bin Bâyezîd Hân muzafferdâima” Çelebi Sultanların tuğraları da aynenhükümdar tuğraları gibi üç flâmalı ve iki kavislidir.Tuğralar XVI. yüzyıldan itibaren daha güzelbir şekil almış ve daha fazla gelişmiştir. Çünkübu asırda yazı çok tekemmül etmiştir. Tuğralarınbüyüklüğü ferman, menşur ve beratların kâğıtlarınınve yazılarının durumuna bağlı ve onlarla mütenasipolurdu. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veyamahlas yazmak usulü sonradan meydana çıkmıştır.Tuğranın padişahlara ait olması sebebiyle bu tuğraşekli tatbiki ve güzel sanatlarda süsleyecek bir motifolarak kullanıldı ve birçok yerlerde uygulandı.Kiliselerde nasıl ki havarilerin ve kutsal varlıklarınresimleri varsa, camilerdeki levhalar da çok defatuğra şeklinde yazılmıştır. Meselâ: “Bismi’lllâhi’rrahmâni’r-rahim”(7) “Nasrun mine’llâhi ve fethunkarîb”3. SANCAKSancak, siyaset nokta-i nazarından bir içtimaîheyetin yani bir manevî şahıs sayılan devletin vehakikî manasıyla o devleti tertip ve teşkil eden milletinhüviyetinin remzi ve mevcudiyetinin timsalidir.Eskiden bir ahşap veya demir çubuğun üst ucuna,mızrakların tepesine, otağların orta direklerininharicî kısımlarına vs. kurt başı, üzerine bazı şekilleryapılmış deri parçaları batırırlar ve bunlar sahiplerininmevki, rütbelerine delâlet ederdi. Gitgide buşekilden şekle ve maddeden manaya geçerek mahiyetçesancak alâmetine yaklaşmıştır. Herhâlde sancakile bayrak kelimelerinin manalarını birbirindenayırmak lâzımdır. Bu husus meşgul olmakla beraberrenkli veya renksiz bezden yapılmış hususî veyaumumî bütün işaretlere bayrak, millî alâmeti gösterenede sancak denilmelidir. Bir devletin sancağıo devletin sınırları içinde her yere çekilebilir. Yalnızyabancı memleketlerde imtiyazını haiz olan elçilerve konsoloslar ve ticaret mümessilleri kendibulundukları binalara kendi sancaklarını çekerler.Başka bir memlekette misafir olarak ikamet etmekteolan yabancılar kendi ikametgâhlarına ancak merasimgünlerinde ve o devletin sancağı ile beraber kendisancaklarını çekebilirler.Sancak;1. Harp gemileri sancak ile selâmlanır.2. Sancağı göstermeyen gemilere yapılacak muamele.3. Sancak göstermek: Büyük ve kudretli devletlerbaşka milletler üzerinde tesir yapmak isterlerse bumilletlerin limanlarına en iyi ve güzel gemilerini25


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREişletir ve de gücü hakkında propaganda yapar.4. Matem işlerinde: Selâm merasiminde olduğu gibi matemmerasiminde de mühim bir mevki teşkil eder.5. Sancak indirmek: Sancağın bütün bütün indirilmesi teslimmanasını ifade eder.6. Sancak boğmak: Tehlike fazlalaşırsa sancağın ortasınadüğüm vururlardı ki buna sancak boğmak tabir edilir.7. Bir sancağı diğerinin üstüne çekmek: Birbiri altına çekileniki sancaktan üstte olanın muzaffer olduğuna delâlet eder.Sancakların renkleri çeşitli muhtelif manalar ifade eder.Uzaktan görünüş itibarıyla kırmızı renk diğerlerine faik birmevkidedir. Kırmızı renk ihtilâl ve remzi addedilir. Yeşilrenk ise bugün Hacı taşıyan gemilere çekilir. Kara renk isekorsanlığın alâmeti idi. Bugün kara renk kanun icabeti olarakidam cezasının tatbik edildiğine işarettir. Sarı renk ise bütünmilletler tarafından sâri hastalık alâmeti olarak kullanılır. Karantinaolan yerlerde sarı bayrak çekilir. Ak renk ise mütarekemanasını ifade eder. Sancak ve bayrakların kumaşları muhtelifkumaşlardan yapılır fakat bunların en ziyade kullanılanıipekli ve yünlü kumaşlardır. Sancak ve bayrakların şekilleribugün 4 muhtelif şekilde imal edilirler.1. Murabba şeklinde yapılır ki buna bayrak deriz.2. Müselles şeklinde olursa buna filâma denir.3. Dış kenarı yırtmaçlı olursa giden denir.4. İnce ve uzun şekilde yapılırsa flândra denilir ki beylikgemiler grandi direğine çekerler.Bugün kullanılmakta olan sancakların uzunluklarıgenişliklerinin iki misli olur. (8)KAYNAKLARKİTAPLAR*GÖKBİLGİN, M. Tayyib; Osmanlı Palografya ve Diplomatik ilmi.*Halil Edhem; Meskûkât-ı Osmaniye.*ÖGEL Bahaeddin; Türk Kültür Tarihine Giriş Cilt 6.*KURTOĞLU Fevzi; Türk Bayrağı ve Ay yıldız, Ankara–1987.*ÖZALP, Yalçın; 1984-1985 Ders Yılı Ders NotlarıDİPNOTLAR:(1)ÖGEL Bahaeddin Türk Kültür Tarihine Giriş Cilt 6, Sah. 41(2)KURTOĞLU Fevzi, Türk Bayrağı ve Ay yıldız, Ankara–1987, sah. 26(3)Bu gelenek, büyük devletlerin bir çeşit birbirlerini tanımaları ile ilgilibir protokoldür.(4)ÖGEL Bahaeddin, a.g.e., Sah.134(5)Halil Edhem; Meskukât-ı Osmaniye, s. 23, 24(6)ÖZALP, Yalçın; 1984-1985 Ders Yılı Ders Notları(7)GÖKBİLGİN, M. Tayyib; Osmanlı Palografya ve Diplomatik ilmi.Sah. 512(8)KURTOĞLU Fevzi; a.g.e., sah. 139BALIN OLAYIM•Şemsettin DERVİŞOĞLUEy suret-i aşkta gizlenmiş arıSevda kovanında balın olayımSonsuz kere kırk yıl tutsun ayarıTelve bakışında falın olayımSızlarken sinemde çıbanın başıYokuş yukarıya akar gözyaşıHer sabah her akşam her saat başıZülfüne dokunan elin olayımMevsim gazel döküp kışa dönerkenGök maviye gri bulut sinerkenZemheriye kuru ayaz binerkenOmuzdan dökülen şalın olayımSeher vakti bizim ele varasıAklım alır hilâl kaşın karasıEzelden ebede zaman arasıVuslata götüren yolun olayımDerviş dergâhında hu denen yerdeGurbet sona erer kapanır perdeAşk ile coşarken sazdaki perdeMızrapla dövdüğün telin olayım26


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREANNEME•Selma HARNUPÇUSana gönderemediğim selamlar, sana söyleyemediğim sözler var avuçlarımda anneciğim. Sana dairdil’imden düşen ve sana ulaşamayan her kelime yakıyor düştüğü yeri. Öz-le-m dokunuyor tenime; öz’dengelen duygunun adı, senden gelen koku oluyor. Bir rüzgâr gibi esip geçiyor hatıralar. Her şey senden yanaoluyor da, sen olmuyorsun hiçbir şeyde, hiçbir yerde. Hayaline tutunarak kurtulmaya çalışıyorum sensizliğinkaranlığından; ama yoruldum, tuzaklarına düşmekten kimsesizliğimin. Sonsuz bir düzlükte büyük birkalabalıkla yürüdüğümü sanırken, bir anda yapayalnız buluyorum kendimi. Dönüyorum etrafımda, sen yoksun.Bir iz, bir yol arıyor gözlerim. Yok. Güneş alçalıyor. Rüzgârla eğlenen bir toz bulutu dolaşıyor çıplakayaklarıma. Gökteki ateşten alev alev yanıyor toprak. Umutsuzluğa bırakacakken kendimi, gözlerinin ucuylabana bakan güneşe koşuyorum. İnanmak istiyorum, son’unda uçurum olmadığına. Ben yaklaştıkça bulutlarsarıyor ufku. Kızıl saçları görünüyor güneşin. Zaman donup kalıyor o saçlarda ve içime düşen ye’is dolanıyorboynuma. Soluksuz yığılıyorum yere. Karanlık çöküyor gözlerimi açtığımda. Korkuyorum içimde tükenenışıktan ve gitmek istiyorum. Karanlıktan mı kendimden mi bilemeden. Sonsuzluk kavrıyor ruhumu; titriyorum.Yoruyor bu sessizlik beni. Düşünüyorum. “Bu gece dağ başları kadar yalnızım” diyordu şair. Havadasalkım salkım yıldızları olan nasıl yalnız olabilirdi?. Küçük bir çocuk gibi büzülüp kalabileceğim bir köşedenyoksunum derken gülümsüyorum; unutuyor insan uykunun da terk edeceğini böyle gecelerde.Her adımda daha da zorlaşan bir basamak gibi uzanırken yaşam, insan da mevsimler gibi değişiyor anne.Önceleri daha kolaydı gülücüklere boğup saklamak kederleri. Kahkahaları alışkanlık edinmiş insanlarakarşılık vermek, sahtelikleri dinlemek, susup kalmak... Daha kolaydı hep uzaktan el sallayan ve her adımdauzaklaşan huzuru beklemek… Koca bir evin yıkıntıları arasında tek başına kalmış gibi yaşamak… Yaşamakve yaşamak… Her gün biraz daha yabancılaşan dünyada… Kelimelerin içi boş duvarlar gibi anlamsızlaştığıkaranlıkta... Başımın üstünde duran bir bulut gibi, ne zaman gölgesinden sıkılıp yukarı baksam bir ayna gibiyitip giden ümitlerimi haykıran yaşamla… Anne özlemiyle dolu çocukluktan geriye kalan yalnızlıkla…Zaman zaman dönüp bakıyorum kendime anne. Bulduklarım mı aradıklarım değil, ben miyim değişenyoksa zaman mı geciken; bilemiyorum. Galiba büyümek, çocuklukta kurulan hayallerin yıkıldığı nokta;olgunlaşmak, derin yaraların bıraktığı izler. Tıpkı iklimler gibi yaşamı da ayıran çizgiler var. Zamanınbirazcık itelemesiyle siyaha geçtiğim beyazımdı çocukluğumun hafta sonları. İnat ruhumda özgürlükle esaret,mutlulukla hüzün hiç kopmadı birbirinden. Mutluluklarıma dokunduğum zaman son’a varmayan masallargibi hüznüm çıkardı hep ortaya. Denizlerin uslandığı, grilerin mavilere büründüğü özgürlük mevsiminde,sonbahardı esaretim.Kurur ve en zayıf yerinden kopar köklerinden ayrılan dallar, bilirsin. İşte o köksüz ağaçlar gibi beklemekteyim,tutunamadan hayata. Acıyı hisseden sinirler gibi, adına dokununca hissettiğim acılarım var. Küçükbir çocuğun elinden kaçırdığı uçurtma misali sürüklenmekteyim boşluğunda. Ve bu koca boşluk bir okyanusolup boğar beni, bilemem dalgalarla mücadele etmeyi; yaşayamam anne.27


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREGEZİ NOTLARI - 3“DeVe” NEDEN YAD ELLERDE?•İbrahim METİNAlmanya’dan Londra’ya tedavi için gittiği yolukaplumbağa süratinde kateden DeVe’nin neden yadellerde olduğuna dönüp, filmi biraz geriye saralımmı? Galip Erdem, Nihat Yazar ve İbrahim Metin’denmeydana gelen üçlü ekibin, Hasan Sami Bolak gibibir ilavesi daha vardı. Bunları, kurulmakta olanMatbaacılık ve Gazetecilik Anonim Şirketine sermayetoplamak üzere Türkeş Bey görevlendirmişti.Almanya’ya gidilecek ve Türk işçilerine, memleketimiziniçinde bulunduğu durum izah edilecek;neden böyle bir teşebbüse ve çıkaracağı gazeteyeihtiyaç olduğu anlatılıp, sermaye toplanacaktı. Karayoluile yapılacak uzun yolculuk için doğru dürüstbir vasıtaya ihtiyaç vardı. Ama günümüzdeki gibiher evin önünde, birkaç araç bulunmuyordu; tek’inebile sahip olan milliyetçi, hemen hemen yoktu.Kullandığım otomobilde marka model aramayanbendenizin kapısında, daima birisi bulunurdu. Budefa yapılacak yolu aşmaya, benim külüstürünsoluğu uygun değildi. Sonuçta “Konya Paşası”lâkaplı, Hareket’in “gani gönüllü”sü Avukat TevfikFikret Kılıçkaya’nın 1961 model İngiliz imalatıZephry Ford marka “DeVe”sine el konuldu.Konya’dan alınıp Ankara’ya getirildi.Bizdeki ehliyet yurt dışında geçerli olmadığı içinTuring Klüp’den milletlerarası ehliyet alındı. Cebinizdeistediğiniz kadar döviz taşımak mümkündeğildi. Kişi başına tahsis edilen 400 Mark, seyahatsüresince yeterli olmayacağı için konserve tedarikicihetine gidildi. Ağırlık, Galip Ağabey’in çoksevdiği ton balığı konservesine verildi. Döviz bulmakkolay olmadı; dört kişi için 1600 Alman Mark’ı(DM) birkaç banka dolaştıktan sonra bulunabildi.Diğer yol hazırlıkları da yapılıp Galip Ağabey’ineşi ve kızı Bilge de Ankara’dan alınıp, İstanbul’daebeveynlerinin yanına bırakılmak üzere yola çıkıldı.İstanbul’dan da bir kısım tedarikler yapıldıktan sonraEdirne’de yurttaki son gece geçirildi.Siz Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi ile tanışmışınızdır.Bir de Seyyah-ı Zengin Evliya Çelebi var; onunlasizi tanıştırmak ve bu uzun yolculuğu zaman zamanaraya girsem de onun akıcı üslubu ile aktarmak isterim:“17 Şubat Çarşamba sabahı tam altıda uyanmışgiyinmiş ve hazırlanmıştık. Edirne’den ayrılırkenyarı karanlıktı; ortalık ağarmaya henüz başlamıştı.“Sabahın köründe niçin kalktınız?” diye soracakolursanız verilecek cevabımız vardır; hem de gayetisabetli bir cevaptır! Ankara’da iken gezinin plânlarınıyaptığımız sırada, tecrübeli bir büyüğümüzden şuöğüdü almıştık: “Bulgaristan’da gece kalmamayagayret ediniz; sabah erkenden kalkınız; gün boyuncayol alınız ve akşam olmadan Yugoslavya’nın Nişşehrine varınız!” (Bu büyük Alparslan Türkeş’ti.)Kapıkule sınır çıkışı Edirne’ye çok yakındır;yirmi kilometre kadar.. Türk gümrüğünde fazlaoylanmadık, işlerimiz çabucak ve nezaketletamamlandı; kapı açıldı, sevgili bayrağımıza sonbir defa baktık ve Bulgaristan’a girdik. Bulgargümrükçüleri asker kıyafetinde, kaputlu, sert tavırlıadamlar, içlerinde iki tane de kız vardı. Arabamızıfazla kurcalamadan, ama dikkatle aradılar; işimizinbittiğini sanıyorduk ki; “Otomobilin sigortasınıyaptırın;” dediler. Aslında, beynelmilel sigortayıyaptırmadan huduttan çıkış mümkün değildir. FakatBulgarlar, her halde kapitalist ülkelerin sigortasınıyeter sağlamlıkta bulmadıkları için, ayrı bir sigortamecburiyeti koymuşlar ve böylece, en kararlıturistleri bile azıcık kırpmanın yolunu bulmuşlar.Kapukule arkamızda kaldı; şimdi Bulgaristantopraklarından geçiyoruz. O topraklar ki, 70 yıl öncesinekadar bizimdi. Her parçasını damgalamıştık!Yolumuzun üzerindeki ilk kasabanın adına bakıyoruz.HARMANLI. Eski bir dostla karşılaşmış gibiyiz. AmaHarmanlı’ya girdiğimiz vakit, adından başka hiç birtarafını tanıyamadık. Diğer işaretlerin yokluğunafazla şaşırmadık ya. Bir Türk kasabasında ezeliişaretimiz minarelerin bulunmayışı oldukça garipgeldi. Belki de sosyalist Bulgaristan eski eserleredüşkünlüğünden ötürü minareleri kaldırmış, müzeyekoymuştur! Harmanlı’dan sonraki şehir de yabancıyabenzemiyor. Haskova... Has’ı anladık; kova’sı ne olaki? Acaba Hasova mı? Değilmiş; Türkçe bir haritadan28


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREkeşfettiğimize göre, basbayağı “Hasköy”müş!Harmanlı’dan hiç farkı yok; kendi gitmiş adı kalmışyadigâr... Sadece girişte, imparatorluk dönemindenkalmış güzel bir köprü var. Bütün bir yol boyuncaşehir ve kasabalarda, dikkatimizi en ziyade kocamankocaman resimler çekiyor. Fabrika ve okullarda,büyük binalarda, meydanlarda hep aynı resim. Üçbüyükler: Marks, Lenin, Dimitrof. Bir tane değil, ontane değil, yüzlerce. Yugoslavya’ya geçinceye kadarpeşimizi bırakmadılar.Kayserili’ye sorsam; “-Hasan kardeş, bu resimler neyin nesi?Mutlaka bilimsel bir cevap verecektir!:-Tam bakımsız ve gerçekten demokratik bir ülkedebulunduğumuza göre, resim bolluğunun nedeni bellidir.Marks ve Lenin yoldaşlar, Bulgaristan’ı ziyaretetmektedirler veya edeceklerdir!Desem ki;-Yapma be muavin! Marks yoldaş 88 yıl önce,Lenin yoldaş da 47 yıl önce dünyalarını değiştirdiler;Dimitrof yoldaş da hasretlerine dayanamadı,yanlarına gitti!Kayserili bu, lâf altında kalmaz ki,-Kapitalist propagandaya iyice şartlanmışsın!Öldüklerini biliyorsun amma, sosyalizmin sihirligücü sayesinde dirildiklerini öğrenememişsin!Ve hep birlikte, bağımlı kapitalist Türkiye ileBağımsız sosyalist Bulgaristan’ı düşünüp doyasıyagülecektik...Hasköy’den sonra saat: 12.00’ye doğru Plovdiv’egeldik. Büyük, hattâ çok büyük bir şehir. Mektepteiken coğrafyam kuvvetliydi. Hafızamı zorladım;komşumuz Bulgaristan’ın büyük şehirlerini saymayabaşladım: Sofya, Filibe, Varna, Rusçuk... Ya Plovdiv?PIovdiv yoktu! Önümüzdeki haritaya baktım,Filibe’yi aradım; tuhaf şey, haritada Filibe yoktu!Bilmeceyi ancak Almanya’da, bir işçi kardeşimizinyardımıyla çözebildik. Meğer Plovdiv dedikleri,Filibe’ymiş!.Filibe caddelerinden geçiyorduk yavaş yavaş.Önümüze üç kişi çıktı, konuşmak ister gibiydiler.Durduk, yanımıza geldiler. Türk olduklarını söylediler“Nasılsınız” dedik. “Allah iyi etsin!” cevabınıaldık. Yanımızda portakal vardı, dağıttık. Çok sevindiler.Filibe’nin başka bir yerinde yine durmak zorundakaldık. Gençler, etrafımızı sardılar. Plâk varmı diye sordular. Yoktu; 15 yaşlarında bir çocuk,esmer vatandaşlarımızdan biri, İbrahim Metin biraderimizinkulağına eğildi ve –Affedersiniz - “Karıvar; karı!” dedi. Başka bir yerde olsaydık İbrahimMetin biraderimiz, teklif sahibinin suratına iki okkalıtokat hediye ederdi. Sadece çok üzüldük ve kovduk.Öteki direndi. Türklüğü, yüzünden okunan başkabir delikanlı, esmer vatandaşı öfke ile uzaklaştırdı.Selâm verdi, arabamıza ve bize sevgiyle baktı. Fazlakonuşmadı ve uzaklaştı.Filibe’den çıkınca trafik levhasına baktık;önümüzdeki şehrin ismini aradık: Patzarezık!Şifreyi kolay çözdük, Pazarcık’a yaklaşıyorduk.Şehre gidince bir Türk kahvesi bulup çay içmeye,fırsat çıkarsa soydaşlarımızla konuşup “mesele”geçmeye karar verdik. Pazarcık’taki bir sahneyi hiçunutmayacağım: Kahvenin yerini soracak birileriniarıyorduk. Yanımızdan iki genç kız geçiyordu; herhalleriyle Türk’e benziyorlardı. Camı açtık, işaretettik, durdular. Yanılma ihtimalini hesaba katıp sözeTürkçe başlamadık. Kızlardan biri iyice yaklaştı;diğeri bir metre uzakta durdu. Hasan Almanca, NihatYazar da İngilizce olarak nerede çay içebileceğimizisordular. Pencerenin yanındaki kız, anlamadı.Aramızda yüksek sesle Türkçe konuştuk. Güya, Türkolup olmadıklarını böylelikle anlayacaktık. Yine cevapalamadık. Yanıldığımızı düşünüp ayrılacağımızsırada öteki kız, hızla atıldı; arkadaşına “gel çekilkız” dedi ve sordu: “Nerdensiniz?” Birden kızınyüzüne baktım, pancar kesilmişti. Pazarcığı sorduk.Çoğunluğun Türk olduğunu öğrendik. Bize kalsaydıahbaplığı sürdürecektik. Fakat konuşan kız bir yerlerebaktı; ne gördüğünü hiç bilemem; telâşla “Gidelim;görürlerse başımıza iş açılır;” dedi. Mahcup veürkek yürüdüler. Türk kahvesini bulamadık; turistikbir motele gittik. 4 çay için 14 TL. ödedik. Pazarcıkbir Türk şehriydi; ama çay içmeğe gittiğimiz yerdehiç Türk yoktu.Sofya’ya saat: 16’da vardık. Bir milyon nüfuslumuntazam ve düz şehir. En iyi tarafı bütün caddelerininağaçlı oluşu. Şehri bir müddet dolaştık; KızılMeydan’a gittik; meşhur anıtın önünde fotoğraf çektirdik.Meydanda gazeteciye benzeyen, omuzundafotoğraf makinesi, elinde bir dergi, öylece dolaşanbir adam vardı. Belli etmemeye çalışıyor; ama hepbizi gözlüyordu. Dikkat ettik, resmî bir polise bizigösterdi ve pek ahbapça konuştular.Bulgaristan’ın Sofya’ya kadar yola bakan bölümüdüz, kesintisiz ve verimli bir ovadan ibaret. Tarlalar,meyve bahçeleri ve bağlar, bir de kış ortasında tazesebze yetiştirilmesini sağlayan “sera”lar. Yugoslavsınırına yaklaştıkça engebeli arazi başlıyor, ilk defadağlarla karşılaşıyorsunuz ve yollar daha bozuk.Saat 18’de Bulgar gümrüğünden çıktık.”29


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREMilliyetçi fikriyatın önemli kalemlerinden Gazeteci-Yazar Necdet SEVİNÇ22 Temmuz 2011 günü Hakka yürümüştür.Merhuma Allahtan rahmet dilerken, ailesine baş sağlığı diliyor;Mekânı cennet ruhu şâd olsun veYÜCE TÜRK MİLLETİ’nin BAŞI SAĞ OLSUN diyoruz.KURBAN•Necdet SEVİNÇBir sabaha karşı Antep garında,Üzerimde abavari bir ceket,Ayağımda teki kara,Teki kırmızı bir çarpana,Başımda kasket!Ben Antepli Ahmet!..Bir sabaha karşı Antep garında,Gözlerimde nem, kollarım kelepçeli,Ensemde bir demir ki, soğuk mu soğuk,Ben idam mahkûmu Antepli Ahmet.Hayatımın ilkbaharında.Babam seferberlikte Yemen’e gitmiş,Anam hâlâ yolunu gözler,Dayımı kâfir Sakarya’da şehit etmiş,Ve yetim kalmışız bizler.Şu dağlar şu ovalar hep bizimmiş,Dâvarımız varmış sürü sürü,Kervanımız çekermiş yükümüzü.Bir tahıl gelirmiş,Bir tahıl gelirmiş ki deme gitsin;Hem bizi beslermiş, hem köyümüzü.Önce düşman basmış ovayı,Dâvarı da, deveyi de yemişler,Sonra eşkıya talan etmiş,Yetim malı,Garip malı,Öksüz malı dememişler!Anam ancak bacımı kurtarmış,Köşe bucak,Yorgan yastık saklamış onu,Daha on dördünde kalkıp evermiş,Öyle güzelmiş,Öyle güzelmiş kiHafif bir eğilse saçı yere değermiş.Bir ana, bir oğul kalmıştık evde.Derdimiz pek yoktu amaMutlu da sayılmazdık.Sonsuz bir hasret vardı içimizde,Ama kime karşıNe için bilmezdik.Yıllar hep böyle geçti.Renksiz mi, renksizdi hayatımız,Hiçbir meşgalemiz yoktu çalışmaktan başka,Yazın yolma, harman,Kışın ekinle uğraşırdık.Bir bahar oldukça bereketli geçti.Tanrı esirgemedi Nisan yağmurunu.Suyun kenarında bir tarla,Bir de söğütlük almıştık.İşte beni o söğütlük mahkûm etti!Ben o mavi suyun, yeşil yaprakların kurbanıyımHem öyle bir kurban ki,Sırılsıklam sevdalıyım.Zeynep’le orada tanıştık,Orada bakıştık birbirimize,Orada gezdik, orada konuştuk,Ve bir sabah günden erken,Orada su içtim testisinden.Yitik bütün sevgileri bulmuştum onda.Bacım kadar temiz, bacım kadar güzeldi.Yüzünü dizime yaslayıp,‘Seviyorum’ demesi yok mu?Bir ömre bedeldi.30


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREAtası da, ağası da ‘He’ dedi bu işe.Anam dünden razıydı,Zaman komayıp bitirdik;Elele, diz dize, göz göze…Azığımı o getirdi tarlaya,Oturup baş başa yerdik: Kuru yavan,Ama hayat güzeldi, güneş sımsıcak;Yamacında ben,Yamacımda o vardı ya…Bir gece yarısı sancısı tuttu,O gül yüzü sarardı, soldu birden.Kıvrandıkça kıvrandı yavrucak,Sırılsıklam olmuştu terden.Ne karakolda namuslu bir zabıt tutuldu,Ne mahkemede konuşturdular.Doktor iki cana kıymıştı,Ellerim boğazında kalmış diyemedim.Anamı ben değil,Zaptiyenin bana attığı kurşun öldürmüştü.Söyledim, söyledim ama,Dinletemedim.NECDET SEVİNÇ. Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi.Yıl:1 Cilt:1 Sayı:1 Ağustos-1979 Sayfa: 159-162Sarıp, sarmalayıp şehre getirdik.Omuzunda şal yerine pamuk balyası,Önümüzde iki öküz,Altımızda şahra arabası!Doktor:-Bir çocuğun olacak, dedi.Kız mı erkek mi bilmemYalnız buda adettir,Bin beş yüzü almadan bu hastaya el sürmem.Yıkıldık ..Ezildik..Kalmadık orda..Yedi buçuk lira kadardı paramız.Ama satardık evi, tarlayı, söğütlüğü hatta,Öderdik parayı harmanda.Fakat doktor buna sadece güldü.Oysa biz ne kadar içtendik, samimiydik.Sonra Zeynep de, karnındaki de, doktor da öldü.Bir şeyin fakında değildim.Ölümü bağrıma basıp, köyüme götürdümKapandım anamın kucağına,Delikanlılığıma, yiğitliğime,Erkekliğime inat, ağladım.-Köyü zaptiyeler bastı, dediler:-Kaç Ahmet!..O şefkat dolu kucaktan kalkamazdım,Kalkmadım.Sonra anamın da kucağı soğudu.Elleri okşamaz oldu başımıVe enseme bir demir dayadılarKollarım arkadan bağlandı.Dursun ELMAS Notu: Kıymetli okuyucu, 1970 li yıllarınortalarında bir dergide isimsiz olarak bir şiir yayınlanmıştı.Bedrettin Güreş adındaki ortak dostumuz o yıllarda bu şiiriezberlemiş, uygun bulduğu yerlerde seslendirirdi ama şairinibilmediğini de söylemeyi ihmal etmezdi. Yeniçağ Gazetesi’nin3. yaş gününü kutluyorduk Akatlar Spor Yazarları Derneği salonunda.Birden aklıma geldi; ‘Necdet ağabey, biz böyle birşiir biliyoruz ama yıllardır sahibini bulamadık’ dedim. Şiirinbaşından üç mısra okudum ve gerisini Necdet ağabeyim devametti. Şaşkınlığımı üzerimden atamadan; ‘Dursun bu şiir değilmanzum bir hikâyedir. Ve yazanı da benim.’ O günlerde yasaklıolduğum için GENÇ ARKADAŞ Dergisi isimsiz yayınlamıştı’demesiyle birlikte, telefonuma sarılıp Tokat’taki arkadaşıma;Bedrettin ‘Kurban şiirinin şairini buldum. Hem de ikimizin deçok çok sevdiğimiz birisi…’ der demez karşıdan ‘Necdet ağabeymi’ cevabını almıştım.31


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREÜNİVERSİTE GENÇLİĞİ VE ÜLKÜSÜZLÜK•Burhanettin UZUNYükseköğretim Kurulu (YÖK) verilerine göreTürkiye’de, 103’ü devlet, 62’si vakıf olmak üzeretoplam 165 üniversite bulunuyor. Önümüzdeki 5 yıliçerisinde ise bu sayının 200’e çıkması hedefleniyor.Üniversitelerimizde öğrenim gören yaklaşık 2 milyonöğrencinin milli ve manevi konularda ne ölçüdeduyarlı oldukları, geleceğin Türkiyesi hakkında bizlerefikir sahibi olma imkanı sunacaktır. Bu nedenle konununüzerinde hassasiyetle durulması ve sonuçlarınındoğru bir şekilde tahlil edilmesi gerekiyor.Ülkünün kelime anlamı; amaç edilen şey, ideal,mefkûre, vizyondur. Ülkücülük ise, insan kafasınıniçinde elde edilmesi, varılması en mükemmel, en güzel,kendisini mutlu edecek hedeflerin tasarlanması, buhedeflerin gerçekleştirilmesi için arzu gösterilmesi veçalışılması anlamını taşır. Bu noktadan hareket ederseküniversite gençliğinin idealleri ve geleceğe yönelikbakış açıları milletimiz için hayati önem taşımaktadır.Bu yüzden gençlerimizin eğitimini tek yönlü değil;bilimsel, toplumsal, dini ve ahlaki olmak üzere bir çokfarklı konudan tamamlamalıyız. Özellikle gençlerimizinülkü edinebilmeleri için başta tarih olmak üzerefarklı alanlarda ve farklı ideolojik görüşlerde kitaplarınokutulması teşvik edilmelidir. Aksi takdirde dünyayasadece bir pencereden bakan ve kendi fikirleri olmadanbaşka kişilerin düşüncelerini ezberleyerek taklittenusanmayan bir gençlik portresi ortaya çıkacaktır.Günümüzde baş gösteren sorun da aslında budur.Düşünen, araştıran, soran ve sorgulayan bir gençliğinyetişmiyor olması; tarihin bile kitaplar yerine televizyondizilerinden öğrenilmeye çalışılması sorunun nedenli ciddi bir boyuta ulaştığını gösteriyor.Ülküsüzlük... “Nemelazım. Ben şurdan çıkayım,şu fakülteyi bitireyim, şurda bir iş kurayım veyahutşurada bir memur olayım, şu dairenin başına geçeyim,paramı alayım, keyfime bakayım; başka düşünecekşeyim yok.” denmemelidir. Böyle olmaz? Bu milletinevlatları kendi milleti için milli ülkü sahibi olacaktır.Bütün hayatını kendi milletinin kalkınması, kendi milletininileri gitmesi yönüne çevirecek ve yaşantısınıbuna göre ayarlayacaktır. Daima ülküsünün peşindekoşacaktır... Ülküsüz insan ruhsuz ceset gibidir. Ülküsüzinsan çamurdan farksızdır. İnsanları insan yapan;fikirleri, idealleri, ülküsü ve heyecanlarıdır. Asilduygularıdır! Asil inançlarıdır!(1) Başbuğ AlparslanTürkeş’in de vurguladığı gibi kişiler sadece kendiçıkarlarını gözeterek hareket ederlerse, bunun sonucuolarak milli ve manevi kayıplarımız had safhayaulaşacaktır. Bu yüzden mensubu olduğumuz yüce Türkmilletinin çıkarlarını her şeyden üstün tutmak ve millideğerlerimize karşı her türlü tehlikeye karşı koymakülkü sahibi olan ve yaşamlarında ülkücülük sınavınatabi olan herkesin öncelikli görevidir.Elbette ki üniversite gençliğimizin tamamı ülküdenyoksun bir şekilde yetişiyor diyemeyiz. Ancak büyükbir kesiminin millî ülkülere sahip olmadığı ve sadecegelecek kaygısı ile hareket ettiği de hepimizin malumudur.Böyle bir ortamda bile ülküsüne sımsıkı bağlıolan gençlerimizin fikirlerinin baskı altına alınmak veezilmek istendiğine de hepimiz şahit oluyoruz. Neyazık ki bu olaylar karşısında çoğu zaman sesimiziçıkarmıyor, ülküsü için mücadele eden bu gençler içinsadece dua ediyoruz. Biliyoruz ki ülkü sahibi gençlerhaklı oldukları mücadelelerinde tek başlarına kalsalarbile yılmayacak ve mücadelelerine devam edeceklerdir.Yalnız, bir noktanın unutulmaması gerekir. RahmetliGalip Erdem’in de belirttiği gibi; bu oyun daimaböyle oynanmaz. İmkânla iman birleşmediği müddetçedâva kazanılamaz. Kazanılsa bile, zaferde sizinen ufak bir payınız olmaz. Hiç değilse olduğunuz gibigörününüz, bedava ülkücülükten vazgeçiniz. Bu kadarıbile, kazanmasını istediğiniz taraf için bir hizmettir.Sizi hesaba katmamış, yardımınıza bel bağlamamışolurlar. Hep seyirci kalacağınızı, hiçbir zaman sahayaçıkmayacağınızı bilirlerse, ona göre hazırlanırlar.(2)Tüm bu olumsuzluklara rağmen “ülkücü” sıfatınıtaşımaya aday olan gençlerin varlığı ve yapmış olduklarıçalışmalarla çevreleri tarafından takdir edilmeleri,ülkü ışığının her koşulda yanmaya devam edeceğiningöstergesidir. Memleketin farklı yerlerindeki bu üniversiteligençler sayıca az olsalar bile inandıkları vehizmet ettikleri ülkülerin yüklemiş olduğu sorumlulukbilinciyle hareket ederek sancaktarı oldukları davanınbaşarısı için mücadelelerine ara vermeden devam ediyorlar.Hak bildikleri yolda yürümeye devam eden bugençlik savundukları fikirler ve göstermiş olduklarıçaba ile yaşça kendilerinden büyük olan ağabeylerinegöre ülkücü olmaya daha çok yaklaşmışlardır.KAYNAKÇA1-Alpaslan Türkeş - Gönül Seferberliği - Hamle Yayınları (1996)2-Galip Erdem - Bedava Ülkücülük32


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREKÖL TİGİN ÜNLEMESİ - V•Hakan İlhan KURTÖnüme düzlük kattım; sık saçları tuğumuz,Boz yelesinde kamla bendirler tuttuğumuz...Eskiden bir avuçtuk... Eskimeyen çoğumuz,Kılıç çekti, ok saldı, ucalttı ordumuzu,Bilgelerin usuyla illenmiş yurdumuzu...İçgirmişler içlendi, çadırlanıp başımda;Urbalandı açıklar, açlar doydu aşımda...Gün döndü, gece bastı, yirmi yedi yaşımdaBenden bildiğim bana gök kılıç mı çalacak;Yerim yurdum Karluk’un ödüne mi kalacak?Duydum ki mavi göğü kara bulut bürümüş,Bilge Şad, İnel Kağan, Tonga Tigin yürümüşVe Beşbalık’a kadar dağı taşı kürümüş,Demişler: Burasıdır, Karluk’un bütün gücü;Burada, Çinliler’den odlanan Karluk öcü...Beşbalık Akını’na, üç yiğit yetmedi mi,Kından kılıç çekenler bir ocak tütmedi mi,Yoksa, kargı salanlar iyi iş etmedi mi?Duydum kara salığı, yerden, külekten, sudan;Duydum ki, Tonga Tigin çıkamamış pusudan...Desen: Yusuf Kemal YOZGATKanı bir Karluklar’ın güçlenip Göktürk’e yağı olması,Üç yıl süren bu kavganın Tamag Iduk Baş’ta sonbulması,Daha önce de isyan etmiş Azlar’ın yeniden azmasıVe Köl Tigin’in, Kara Göl’de Azlar’ı bir daha bozması,Sonra da Dokuz Soy’un Ezgili’nin bunu fırsat bilmesi,Köl Tigin’in pusatlanması, Onları târihten silmesidir;Bir bulut sıyrıldı da üstümden geçti gitti,Kardeşin kardeşine öfkesi mi olurmuş?Duydum ki kıskançlığı Karluk’u öte itti,Ben varacak olsam o, daha beri gelirmiş;Artık bundan sonrası yağılığa kalırmış...Dedim: Kavga döşünde serinden geçen yiğit!Yağının en bozunu, kendine seçen yiğit!Pusu içinde kalıp, uçmağa göçen yiğit!Betikler söz göçürür: Tonga Tigin öldü mü?Yoluna pusu kurmuş, korkak yağı güldü mü?Karluklar, Ötüken’i almaya dilenince,Ötüken yollarında toz toprak elenince,Üç yıl sonra yeniden pusatlar bilenince,Atlandım çerilerle, otuzuncu yaşta duy;Baş eğsin diye Karluk, Tamag Iduk Baş’ta duy!Kaçana acun dardır, kılıcımı zağladım;Vuruşanı övmek yeğ, ırmak gibi çağladım.Bilmem ki kaç Karluk’un yüreğini dağladım,Alp şalçı atım ile Karluklar’ı gerince;Geriden kargı salıp, iki eri serince...33


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRESonra duydum ki tezce, Azlar yine yeriniBilmez olmuş... Başlısı, öçlemiş her erini...Er doğmuş Köl Tigin’dim, Az’ın İlteberi’niTöre tutmaz diyerek, Kara Göl’de çevirdim;Çerisinden ayırıp, tutsak ettim, devirdim!Kavgalar kurulunca her kişide bir hüner;Her yumruk topuz olur, her omuz keskin teber...Dar günümde üstüme gelene birer birerKurt bakışım saplandı, kargı oldu, ok oldu;İlime yağı olmuş Az Bodunu yok oldu.Salık aldım gezlemiş, benim kara günümüDokuz Soy’un Ezgili, kargılayıp ünümü...Yine kardeş bildiğim kesecekse önümü,Düşüp düşüp kalkmaya yay gerek, kalkan gerek;Acunda ad tutmaya, kükremiş volkan gerek!Saldırdım Ezgiller’e alp şalçı ata binip,Çakın gibi amansız, çakınca gökten inip...Atım düşünce birden akça yelesi dinip,Yaya kalıp başladım, yeniden saldırmaya;Ezgiller’i yağılık etmekten yıldırmaya!Köl Tigin’im kın tuttum, erliğin çağı oldu,Kardeş Karluk, Az, Ezgil dar günde yağı oldu,Çin’i vassal edindi, özümce ağu oldu,Aldığım yaraları otacılar emlesin;Yollug Tigin ünümü bengü taşta cemlesin!Öz kardeşin öz kardeşine yağı olup, kılıç kaldırması,Köl Tigin’in Dokuz Oğuz’a bir yılda beş defasaldırmasıdır;Yer gök yağı olup da gayzını sağdığında,Gövde bastığın meydan dolu mudur, boş mudur?Öz kardeşin ödüne kıskançlık ağdığında,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Devlet dediğin devlet kuşçağında kuş mudur?Birliği körüklerken kocamıştan, alıktanAvucuma kan düştü, duyduğum bir salıktan:Odlanmış pusatlarla günlü Togu Balık’tanDokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Çin’e vassal olunmak erce göveriş midir?Bilge Şad öncüledi, sözleyip de gündüzü:Yağı bilmişe nedir, yolun eğrisi düzü?Bir gece yüzleyince erler Togla Ögüz’üDokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Ettiğinle gözümüz kuru mudur, yaş mıdır?İlkin Togu Balık’ta tulgalar salkım saçak,Gök Ordu’nun önünde kimi er, kimi kaçak...Acunu terk ederken gördüğüm nice koçak,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Kargı gezime hedef göğüs müdür, döş müdür?Azman atıma bindim, yokladım on çerini;Altı er kargıladım, kılıçladım birini...Kurt başlı tuğ altında bilmediysen yerini,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Yamacıma serptiğin bahar mıdır, kış mıdır?İçgirmişi iç bildim, dış olanı yastırdım,Attan aygır kırdırdım, koyundan koç kestirdim,Yağılık edenleri birer birer kıstırdım,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Ayrı ocak tüttürmek yer üstünde hoş mudur?İkinci salık üzre Dokuz Oğuz yerince,Edizler’le bir olup kavgasını serince,Yay gerdim, kargı tuttum, Altundağ’dan serinceDokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Kardeşe böylesi kin, daha görülmüş müdür?Ağabeyim Bilge Şad, Antırgu’yu erleyip,Yağılığı gezledi, at üstünde terleyip.Dedim ki Kuşalguk’ta pusadımı yerleyip,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Kara günde saldırmak, erce saldırış mıdır?Tanrı bilir, ne için kavgaya durduğumu,Ve Az yağız atımı, meydanda yorduğumu,Bir er kargılayıp da dokuz er vurduğumu...Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Bilmem şahbaz erlerin tamuya varmış mıdır?Adladığım yaşımca yaşlanan kutsal kılıç,Atamdan yalım sağan bakışım kartal kılıç,Gök çıktığı yerinden utanır da al kılıç,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Ellerinde titreyen kın mıdır, kiriş midir?34


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREÇok geçmedi üstünden çetince bir kavgaya,Pusatlandı Bolçu’da, genç, yaşlı, atlı, yaya...Ak Kam bendirlerinde gerilmiş nice huya,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Bağrıma her çarpışın çıvgınca yağış mıdır?Boz çayırlar tutuştu, dahi yarıklar kızgın;İçgirmiş bildiğim hey, kargılanmak mı yazgın?Azman atıma bindim, saldırdım doludizgin,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Yolunca yol gördüğün yokuş mu, iniş midir?Gezlediğim başlıya kargılar saldığımda,Beyine, çerisine karalar çaldığımda,Obasını dağıtıp, ilini aldığımda,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;İlini kaybedenin, otağı durmuş mudur?Bilge Şad’la birlikte geceye gün yüzledim,Dördüncü kavga için Çuş Başı’nı gözledim.Oğuz Tongra Boyu’na nice şahbaz sözledim,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Yağının yağılığı yanına kalmış mıdır?Utkularla alladım, kavgaların çoğunu,Ucalttım Gök Bodun’un kurt başlı gök tuğunu...Baskınla dağıtınca Tongralar’ın yuğunu,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Yılpagut’un ardından yüreğin yanmış mıdır?Boylu kargı üstünde göğe dek yalaz denmiş,Beşinci kavgaya yer, Ezginti Kadaz denmiş,Yok oluncaya kadar bağlanmış garaz denmiş,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Albızı sevindirmek maksada eriş midir?Dedim ki, Az atımla Kadaz’ı sallamalı,Pusatlı Oğuzlar’ı, alıp da tullamalı...Ödü kin tutanları tamuya yollamalı...Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Giden onca er kişi bir daha dönmüş müdür?İki er kargıladım, çamurlara sokarak,İki er gövdesini, sırtı üzre yıkarak...Bir kez olsun geriye dönüp de bir bakarak,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Gördüğün yağılık mı, yoksa dik duruş mudur?Dokuz Oğuz kırıldı, gün düşürdü yaşlağı;Kaçkın oldu ordusu, yaban tuttu aşlağı...Kış varmadan yurtlandı, Amga Korgan kışlağı,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Önümüze serdiğin ağu mudur, aş mıdır?Bilge Şad buyrukladı, Korgan’ı yerinle tut!Otacınla, baksınla, beyinle, çerinle tut!Göktanrı bizimledir, ölünle dirinle tut!Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Kıtlık çökmüş Korgan’da yiğitlik ölmüş müdür?Bilge Şad ordusuyla Dokuz Oğuz peşine,At sürdü, kargı tuttu, gerilerden döşüne...Kocamıştan us ermez kaçkın ödlek işine,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Üç Oğuz Ordusu’nun gelişi geliş midir?Amga Korgan kışlağın öncüsü, gerisiyim;Öksüz kalmış atımla pusatlı çerisiyim.İl tutmuş ata-babam, kağanlı birisiyim,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Yağmaya durduğun şey altun mu, gümüş müdür?Fırsat bildim, çöktürdüm, yağmaya düşenleri,Tamuya göndermeye kargımda dokuz eri...Od kızılınca kanla boyanınca tanyeri,Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir;Gördüğüm, erliğimden derin ürperiş midir?Gövdeleri yorunca utkuya pala demir,Yollug Tigin ünledi, taşlara çalademir:Onca kavgadan sonra geride kala demir,Kaçıp Çin’e sığınmak peki şimdi iş midir?Dokuz Oğuz ettiğin de ki şimdi iş midir?Yir-Bayırkular’ın Togla Ögüz civarında birleşmesi,Gök Ordu’ya karşı yeniden pusat kuşanıp, erleşmesi;Kapgan Kagan’ın Söğüt Ormanı’nda üzengi sürümesi,Utku esriği başının kesilip uçmağa yürümesidir;I.Yir-Bayırku yine sökün eylemiş,Bir kez olsun töresine uyma mı?Otağ kurmuş Sez-İl Kagan söylemiş:35


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREKapgan Kagan sözlerimi duyma mı,Pusatlanıp, yarığını giyme mi?Bey topladım, keskin azı dişine,Acun üzre az rastlanır eşine...Yedi tümen at sürmeden peşine,Kapgan Kagan aygırına kıyma mı,Pusatlanıp, yarığını giyme mi?Dirliğine, birliğine ulandım;Kement oldum, ayağına dolandım.Yüreğini yoklamaya bulandım,Kapgan Kagan yağılıktan sayma mı,Pusatlanıp, yarığını giyme mi?Kan tutunca eğleğimin bununu,Nice olur, düşünmez mi sonunu?Kılıç çekmiş erlerimin onunu,Kapgan Kagan yüz yerine koyma mı,Pusatlanıp, yarığını giyme mi?Koç yiğitten, delişmenden, kaçıktan,Ak Togla’da ün sağandan, saçıktan,Kara günün karasında açıktan,Kapgan Kagan, ettiğime doyma mı,Pusatlanıp, yarığını giyme mi?II.Yir-Bayırku yine yağı olunca,Kapgan Kagan aygırını saylamış.Kara günün karasında doluncaOrdusunu tümen tümen peylemiş,Duydunuz mu neler neler söylemiş...Sez-İl Kagan, pusatını zağlayıp,Togla Ögüz ardı sıra çağlayıp,Pusu kurup, yollarımı bağlayıp,Duydunuz mu neler neler söylemiş;Töre bilmez obasını toylamış.Gerine de koca meydan gerine,İllediğim, yurtladığım yerineTopladığı her pusatlı erine,Duydunuz mu neler neler söylemiş;Gök Bodun’a yağılığı huylamış.Koşumlanıp atlarını sürmeden,Kargıların menziline girmeden,Bağır deşen yiğitleri görmeden,Duydunuz mu neler neler söylemiş;Kemik uçlu oklarını tüylemiş.Yazı yaban, düz bellemiş önünü,Yağı olmuş, bilememiş yönünü,Yarıklarla sırlayıp da gönünüDuydunuz mu neler neler söylemiş;Dik başını ak kımızla meylemiş.Gök tolgalı bulağında yunduğum,Ak döşünde azıklanıp onduğum,Yurdu üste yurtlanıp da konduğum,Duydunuz mu neler neler söylemiş;Bayırku’yu Çin’e vassal eylemiş...III.Kam odunun yivlediği yerleri;Çayırları, çimenleri yardılar.Gök Ordu’nun tunç pazılı erleri,Togla Ögüz akağına vardılar;Bayırku’nun çevresini sardılar.Kapgan Kagan buyrukladı: Saldırın!Ak meydanın ak tozunu kaldırın!Sez-İl denen Yir başını yıldırın!Koç yiğitler birer birer atıldı;Akça meydan toz dumana katıldı.Er olanın parlayınca şakağı,Kan soludu, Togla Ögüz akağı...Bayırku’nun ödleğine bukağı,Yiğidine zağlı kılıç çaldılar;Kaçanına üç beş çeri saldılar.Yağı olan Yir-Bayırku çözülmüş,Tutsak düşen bir hizada dizilmiş,Sez-İl Kagan kaçanlara yazılmış,Yer gök duysun: ‘Öfkesine yenildi,Her ödleğin sonu böyle...’ denildi.Birkaç çeri alca kana doyunca,Kılıçları kınlarına koyunca,Kapgan Kagan buyruğunu duyunca,36


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREÖtüken’e doğru yola çıktılar;Kara Söğüt Ormanı’na aktılar.Kara Söğüt Ormanı’nın tozu var,Alası var, açığı var, kuzu var.Kaçanlardan pusu tutan uzu var,Utkulanıp, esrikliğe uyuldu,Birdenbire bir haykırış duyuldu:‘Vurun! Vurun! Kargılayın erini!Acun üzre bırakmayın, birini!’Söndürmeye gözlerinin ferini,Bayırku’nun artığıydı gelenler;Pusu kurup, bağırları delenler!Saldırdılar, ırmak gibi akarak,Kargıları gövdelere çakarak.Bayırku’nun ettiğine bakarak,Gök kayalar yalazlanıp tutuştu;Ala baykuş, kara kuzgun ötüştü.Pusu yunmaz, kara ile ak ile;Erlik varken, ucalmışa gök ile.Kılıç ile kargı ile ok ileGök Ordu’nun kaganını vurdular;Yere serip, başında da durdular.Sez-İl Kagan kılıcını sıyırıp,Kapgan Kagan kanı ile doyurup,Dik başını gövdesinden ayırıp,Bayırku’dan yüzlü bir Çin çaşıtı,Kesik başı Çin Yurdu’na taşıdı.İnel’in kağanlığına karşı Köl Tigin’in doğanlığı,Bilge Şad’ın örgüne çıkması, Gök Bodun’a kağanlığı,Çin Ülkesi’ne kaçan Ayguçı’nın sağışlanması,İl-Teriş Kutlug Kagan hakkı için bağışlanmasıdır;Kagan başı alınca yağı olmuş içgirmiş,Boduna kara leke sürüldü duydunuz mu?İnel dediğin kimdir, hangi odu dindirmiş,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Örgün, İnel Kagan’a verildi duydunuz mu?Aygır düşse meydanda, gözelenir toynağı;Kavgada koçakların en derinden caynağı...Bulayınca toz toprak, illediğim kaynağı,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Ayguçı Çin Yurdu’nda görüldü duydunuz mu?Boduna kağan olmak güç ister, erlik ister;Babadan olma değil, oğuşta birlik ister.Ak günde, kara günde kengeşte dirlik ister,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Sakalı ak kocalar darıldı duydunuz mu?Yüz mü çevirdi Tanrı, Gök Bodun’un yüzüne,Yoksa hüküm mü verdi, yağı olmuş sözüne?Yeri göğü hınçladım, bir namerdin yüzüneGök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;En çetin kavga şimdi kuruldu duydunuz mu?Törelenmiş bodunu kavgalara erleyip,Pusatlandım, atlandım, İnel üzre gürleyip.Ak döşün bezesinde kara kara terleyip,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Ordu-Ev köşe bucak serildi duydunuz mu?Pusatlar geceleyin güneş gibi parladı,Töre bilmezin kanı ırmak gibi ırladı,Bilgeler söze durdu, alp-ozanlar yırladı,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;İnel’in obasına girildi duydunuz mu?Ünsüze ün derleme, niceden nice gerek,El üstünde büyümüş İnel’e il vererek...Göğüs kafesime dar, ayine durmuş yürek,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Kapgan Kagan’ın soyu kırıldı duydunuz mu?Yiğitler, delişmenler pusatının zağına,Od işlediler birden, yağılık çatağına.Ak soluk düşürmeden geride tutsağına,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Dağca iri gövdeler yarıldı duydunuz mu?Aşlanmada aç boğaz, her lokmayı yutamaz;Her kargı yarasını, otacılar otamaz.Kana doymadan yurtluk, örgünlük kök tutamaz,Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu;Kağanlık Bilge Şad’dan soruldu duydunuz mu?Yeniden Ordu-Ev’de oğuşlandı Ayguçı,Gök Bodun dirliğinde sağışlandı Ayguçı,İl tutmuş atam için bağışlandı Ayguçı,37


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREErliğim bengü taşa vuruldu duydunuz mu;Gök kılıcım al kanla duruldu duydunuz mu?Onaltı yıl durgunluktan sonraKöl Tigin’in son bir defa soluk alışı,Ünlemesi ile bengü taşta kalışıdır;Ülgen’e er götüren Yayucı’nın ününde,Kam odunda alınlar, islendi mi dediler.Koyun Yılı’nın ilkin on yedinci gününde,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Kaba dağlar bulanıp, puslandı mı dediler.Güneş süngüsü yüzler, gök bıçakla çizilmiş,İnce çiziklerden kan, gözlerden yaş süzülmüş,Türlü kurban vurulup, sığıtçılar dizilmiş,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Felek yine hıncıyla beslendi mi dediler.Çevresinde dönmüşler, yedi defa sarışla,Yaydan çıkmış ok gibi doludizgin yarışla,Yığıncağa toplanıp, darmadağın varışla,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Varıp, Altundağı’na yaslandı mı dediler.Al kımız sagraklandı, ala paça hüzünden,Feleğin başa çatan zor uğraşı yüzünden.Geri dönmez mi diye bağdaş kuran sözünden,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Yoksa keçe üstünde seslendi mi dediler.Kut vermiş, ıduklamış, üstün kılmış yücede,Gök Tanrı’nın yanında, ulaşılmaz nicede,Bir ağız soluklanıp, yunulduğu gecede,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Pusatlar kaldığıyla paslandı mı dediler.Er gider, salık salar, kara kara baş kalır,Evinde, evdeşinde buğul yunak yaş kalır,Betik taş itgüçiden öğütlenmiş taş kalır,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Bengü taş Köl Tigin’le süslendi mi dediler.Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Bağırlar ter coşturup, ıslandı mı dediler.Ak beniz avuçlarda sungurlar benek benek,Yaban mı oldu yoksa, tünediği her tünek?Yahut düştü mü cağdan göğe ulanmış könek,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Alaçıktan bakışlar, sislendi mi dediler.Tütsülere tutuldu, İl-Bilge’den doğuşu,Yeni yetme çağlarda, azgın külek boğuşu...Eşiğinde seyrine durduğunda oğuşu,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Kavgaya doymaz tigin, uslandı mı dediler.Dediler göverir mi, nâra boğdurmuş boğaç;Göverir mi yumruğu, yağı döşünde toğaç?Kam bendirinde ateş, toprak, demir, su, ağaç,Gök Bodun erli kızlı yaslandı mı dediler;Saçaklı kurt başlı tuğ, hislendi mi dediler.Aygır budu, koç boynu ölü yeri aşında,Elçiler bun eyledi, algış odu başında.Yiğit kişi Köl Tigin, kırk yedinci yaşında,38


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRENa Kamlani/Kamlaniye’de•L. P. POTAPOV(Rusçadan çeviren: Atilla Bağcı)Uznez’den Sanavaya’ya geç geldik. Batan güneşin son kızıl ışıkları dağın zirvelerinde parıldıyordu.Kamlık ayini Sanavaya’nın yeni yurtuna taşınması münasebetiyle yapılıyordu. Misafirler geldiler.Kyu-ma nehrinin yukarısından “Utku-Kam” (“Büyük Kam”) Sapır Tuyanin geldi. Misafirleriçin koyun boğazladılar. Yurta girince, oturan misafirlerin yanan ateşin aleviyle aydınlanan yüzlerinigördüm. Sağ tarafta, hepsi de özel kıyafetlerini giyinmiş oldukları halde oturan kadınlarvardı; hepsi de tütün içiyorlardı. Ateşin sol tarafında ise günlük kıyafetleri içinde erkekleroturmuşlardı ve onlar da tütün içiyorlardı. Erkeklerin arasında iki kişi dikkat çekiyordu: iriyüzlü, büyük kafalı bir ihtiyar – bu yurtun sahibi, ev sahibi; diğeri de çadırın başköşesinde oturan, ortayaşlı, orta boylu ve sıkı vücut yapısına sahip, sempatik yüzlü, özel bir meziyet sahibi olduğu ifadesiyüzünden belli olan bir kişi – bu da Kam(Şaman)dır. O da diğerleri gibi normal giyimli idi.Yurtun sol tarafına, biraz sonra cereyan edecek her şeyi görebilmek için, karanlık tarafa oturdum. Tahminimegöre gelen misafirlerin sayısı otuz kişi kadar. Misafirler arasında fasılasız bir konuşma devam ettive hep “ne tabış?”, “yakşi-ba?” (“ne var, ne yok?”, “Nasılsın?” – “iyi, güzel”) ifadeleri duyuldu; busırada yine elden ele geçirdikleri çubuklarını tüttürüyorlardı.Orada “çarıktık” (tahtadan yapılmış yatak, seki, divan – ç.n.) üzerinde duran, kamın kostümünü fark ettim:“maniak” (üst giysi) ve “poruk” (baş giysisi, başlık). Sacayağının üzerinde de kamın tefi ısıtılıyordu.Tef yeteri kadar ısındıktan sonra kam ayine başladı. Gösterişli “poruk”unu başına giydi, “maniak”ınıgiydi ve tefine vurdu, dinsel dualar, sihirli sözler, yakarışlar söyledi. Yavaş yavaş ve ritmik bir şekildedurduğu yerde yanlara doğru sallanmaya başladı. Ben, onun, ateşin aleviyle aydınlanan figürlerinehayranlık duydum. Yavaşça dönerek, sallanarak yukarı kalkan kafasıyla, kapının ön köşesine doğru süzülerekyaklaştı; bu sırada da tefe vurulan darbeler sıklaştı. Yurtun açık kapısından ve yanan ateşin üstündekiaçıklıktan (bacadan) gökyüzündeki yıldızların zayıf parıltıları görünüyordu. Kam, atlayarak yurttan dışarıçıktı. Tefin sesi duyuluyor ama yurttan da uzaklaştığı anlaşılıyordu. Bir dakika kadar sonra tef sesiyle birlikteşiddetli haykırışlar yurta yaklaştı. Açık olan kapıdan gürültülü bir şekilde bir şey uçarak içeri girdi,yükseldi ve ateşin yanına düştü/indi. Bu kamın gösterişli “poruk”u idi. Onun arkasından kam belirdi. Osanki kapıdan içeri girmek için büyük bir çaba sarf ediyor, ancak bir şey onu aksi yönde iteliyordu. Sonundabüyük bir güçlükle adımını eşikten içeri attı, sarsılarak, sallanarak kapının yanında kamlaniyeyedevam etti. Kapı kapandı. Kam şimdi fasılasız olarak dualar okuyarak, kamlık yaparak yüzünü ateşeçevirdi. Bitkindi, başında şapkası yoktu ve en sonunda suskunluğa daldı.Yere oturduktan sonra, tefini kenara koydu, başını aşağı eğdi ve elleriyle başını tuttu. Bu sağlıklı vesağlam yapılı adam, devam eden bu ekstaz halinden sonra şimdi bitkin ve acınacak kadar güçsüz birhale düştü. Güçlükle nefes alabiliyor, inleyerek boş bakışlarla etrafını süzüyordu. Sonunda kendine geldi,ateşten uzaklaştı; orada bulunanlara hiç ehemmiyet vermeden dinlenmek için yattı. Bundan sonra misafirlereikram başladı ve ikramlar ta ertesi günü sabahına kadar devam etti. Sabah olunca misafirler evlerinedağıldılar. Onlarla birlikte biz de yurttan ayrıldık.* Rusçadan çeviren: Atilla Bağcı, 2009, Ankara.1. Altayskiy Kooperator, 1924, No: 15, sayfa36-37;2.Şamanizm İrannıye religioznıye predstavleniya, sb.statey, Moskova, 1995, s.23-24.39


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBİZİM AHISKALILAR•Prof. Dr. Saadettin GÖMEÇAhıska, bir zamanlar bilindiği üzere Türkiye’nindoğusunda, Gürcistan hudutları içerisindeki birTürk vatanı idi. I. Dünya Harbinden sonra OsmanlıDevleti’nin elinden çıkan bu topraklara Rusyahâkim olunca, ister-istemez Ahıska Türkleri de Rusboyunduruğu altına girmek zorunda kaldı.Dolayısıyla tıpkı Nogaylara benzeyen bir şekilde,vatansız bir Türk boyu da Ahıska Türkleri diyeadlandırılanlar, Türkiye ve Azerbaycan Türklerininkatışıksız kardeşleri, bugün Doğu Anadolu Türkağzına yakın bir ağızla konuşan Türk grubudur.Günümüzde Rusya Federasyonu, Özbekistan,Kazakistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Gürcistan,Ukrayna, ABD ve Türkiye gibi ülkelerde çok ağırşartlarda yaşayan Ahıska Türklerinin sayısı 650 binkadardır. Ahıska diye adlandırılan bölge Gürcistansınırları içerisinde olup, Türkiye’ye yaklaşık 15-20km kadar uzaklıktadır.Evvela Ahıska’nın kısa tarihi hakkında bir-iki sözetmek istiyoruz. Onbirinci asrın ikinci yarısında(1068), Selçuklu Türk hakimiyetine giren Ahıska,bundan 200 yıl sonra da (1267) yine bir başka Türksoyu olan Kıpçakların eline geçti. 16. yüzyılda Safevinüfuzu altındaki Ahıska’nın yönetimi birtakımatabeylerin idaresinde idi. Ancak Osmanlı kuvvetleriDoğu Anadolu’da bazı yerleri zapt ettiktensonra Ahıska’ya kadar yaklaşmışlar; 1638 senesindeIV. Murad’ın Revan Seferinin ardından da bölgeninyönetimine sahip olmuşlardı.Ahıska aşağı-yukarı 250 yıl kadar Osmanlı Devletinin,Çıldır Eyaletinin merkezi oldu. Burası 1828tarihine değin Osmanlı Devleti idaresinde kaldı. Neyazık ki, Osmanlı-Rus Savaşından sonra Rusya’yabırakıldı. Rus hakimiyetiyle beraber bu topraklarahızlı bir şekilde Ermeni ve Gürcü nüfus yerleştirildi.Böylece Türklere eziyet başlayınca, kendi çarelerinebakmak istedilerse de, bunlardan da bir neticealınamadı.Bilindiği üzere I. Dünya Savaşı esnasında Ruslardoğu vilayetlerimizi işgal ettiler. Fakat 1918’dekiBrest-Litovsk Andlaşmasına göre, Sovyet ordularınınburalardan çekilmesi gerekiyordu. Bu şartlar yerinegetirilmediği gibi, Ermenilerin Doğu Anadolu veAzerbaycan’daki vahşetlerine de göz yumuldu. NeticedeOsmanlı orduları 1918 yılının şubatında DoğuAnadolu’da harekata başladı ve Ermeni işgalindekiyerler kurtarıldı.Mondros Mütarekesi sırasında (1918), Ahıskabölgesinde birtakım yerel idari teşebbüsler olduysada, 1919 senesinde İngilizler tarafından bölgeninişgali bu girişimlere son verdi.Ahıska bölgesi Türkleri, Sovyet hakimiyetiesnasında da çeşitli yollarla Türkiye’ye kaçmaya devamettiler. Bu arada 1930’larda bütün Sovyetlerdeolduğu üzere, Ahıska’da da bir aydın kıyımına gidildi.II. Dünya Savaşının sonlarına doğru, SovyetRusya’nın Türkiye’ye yönelik emperyalistdüşünceleri açıkça belirince Kırım, Karaçay-BalkarTürkleriyle, Volga Almanları, Çeçen-İnguşlar veAhıska Türklerinin Doğu Anadolu’nun sınır bölgelerindenuzaklaştırılmaları gündeme geldi. Ahıska dadahil, bu adı geçen halkların eli silah tutanlarınınbüyük bir çoğunluğu Rus orduları safında cephelereyollandı. Geriye ancak yaralılar ve işe-güce yaramazinsanlar kalmıştı. Bunlar güya Almanlarla işbirliğiyaptılar diye, bir gece içerisinde (15 Kasım 1944)dünya tarihinin gelmiş-geçmiş en büyük canisiStalin’in emriyle, topluca Asya ve Sibirya’nın çeşitliyerlerine sürüldüler.Tıpkı Karaçay-Balkarlarla, Kırım Türkleri gibiAhıskalılar da çeşitli defalar Sovyet makamlarınadoğup, büyüdükleri yurtlara dönme müsaadesi verilmesiiçin müracaatta bulundular. Ama hepsinde deeli boş ayrıldılar. Hatta 1968’de 10 kişilik bir heyet,Rusya’da komünizmin en acımasız olduğu devirlerde,Türk büyükelçiliğine ulaşmayı başardı veTürkiye’ye göç etmek isteklerini bildirdiyse de, onlarşiddetli bir şekilde cezalandırıldılar.40


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRESöz konusu Türkler ve Müslümanlar yukarıdasözünü açtığımız sürgün ve sonrasındaki yıllardaçok eziyet çektiler. Aileler parçalanarak değişikyerlere iskân edildiler. Bir lokma ekmeğe muhtaçkaldılar. Bunların içinde nüfus cüzdanlarının milliyetkısmında tek Türk yazan topluluk Ahıska Türklerine,bulundukları bölgelerde sayılarının da az olmasısebebiyle hiçbir devlet dairesinde iş verilmediği gibi,bugün dahi bu eski Sovyet artığı ülkelerde üçüncüsınıf vatandaş muamelesi yapılmaktadır.Bu vesile ile bir hatıramızı da aktardıktan sonraAhıska Türkleri meselesine yeniden döneceğiz.2011 yılı mayıs ayının ortalarında (17 mayıs),Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te yanımda bulunanbir arkadaşla, Issık Köl taraflarındaki Türk eserlerininson durumlarının ne olduğunu araştırmak içinyola çıkmadan evvel, bizi o taraflara götürecek birAhıska Türkü taksici bulduk. Bu kişi 23 yaşlarındabir delikanlı ve adı da Mikail idi. Yolculuk esnasındaMikail ile sohbete başladık. Evliydi ve iki çocuğuvardı. Babası ve annesiyle beraber yaşıyordu. Hiçbiryerde iş bulamadığından, bir tanıdığının hususiarabasıyla kaçak olarak taksicilik yapıyordu.Mikail’in iki ağabeyi ve bir de kız kardeşi varmış.Ağabeyleri Antalya’ya çalışmaya gitmişler ve ne işleuğraştıklarını bilmiyor, ancak arasıra onlara parayolluyorlarmış. Mikail’e “Sen de Türkiye’yi görmekister miydin” diye sorduk. “İstemem mi, bir gitsem,bir daha öldürseler dönmem” diye cevap verdi. Yinesohbet esnasında askerliğini yapıp yapmadığınısormuştuk. “Yapmadım, yapmayacağım da, benTürk bayrağının altında asker olmak istiyorum” deyince,arkadaşımın da benim de sanki boğazımıza birşeyler düğümlendi, hiçbir şey söyleyemedik. İkimizde birbirimize bakmadan ağladık.İşte bu garip insanlar Türkiye’yi böylesine yürektenve özlemle seviyorlar ama ne devleti yönetenlerne de vatandaşlarımızın büyük bir kısmı onlardanhabersiz. Çünkü bizim için sadece bir Kürt meselesivar! Bir avuç çapulcuyla uğraşacağız, onların gönlünühoş tutacağız diye çevremizde ne olup bittiğinigörmüyoruz. Sınırlarımız dışında, Türk bayrağınınaltında ölmenin hayalleriyle ömürlerini geçirenlerdenbihaberiz. Onlara yardım elini uzatmaktankaçınırken, I. Dünya Harbinde İngiliz ve FransızlarlaOsmanlı Devleti’ne karşı işbirliği yaptıkları belgelenenMüslüman kardeşlerimiz Filistinliler ve birtakımAraplara her türlü maddi ve manevi desteği vermektengeri durmuyoruz.Yıllarca yazdık, bizden önce de hocalarımız,Türklük davasına baş koyan, bu yola ömürlerinivakfeden büyüklerimiz dile getirdiler, hele helebüyük dâhi Atatürk dış Türklerle ilgilenmeyi bizevasiyet ettiği halde; Kerkük, Musul, Suriye, İran,Kafkasya, Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri başımızıağrıtmasınlar diye unutturulmaya çalışıldı. Ama işteunutulmuyor! Onlar anavatan Türkiye’ye bakarken,gözlerinizi yumup kulaklarınızı tıkayamazsınız!Bunu Türk Devleti’nin yapmaya hakkı yok. Türkmilliyetçileri her zaman uyardı; Suriye, Irak, İran,Bulgaristan ve Kıbrıs’ın karışacağını, fakat devletiyönetenler bunları duymazlıktan geldi.Bir avuç Ahıska Türkü’ne yardım elini uzatamayanTürkiye Cumhuriyeti, Afrika’nın bilmediğimizköşelerine kadar gidip, oralardaki zavallılarla ilgilenebiliyor.Güneyimizden kaçarak sınırlarımızakadar dayanan onbinlerce Kürt doyurulup, bunlarınbir kısmı bir süre sonra bölücülerle işbirliği yapıpTürkiye’ye karşı silah sıkarken, siz Ahıska Türklerinekayıtsız kalamazsınız! Bu insanları yoksayıp, Amerika’nın veyahut da Rusya’nın elinebırakamazsınız! Elin Amerikalısı binlerce AhıskaTürkü’nü alıp, kendi vatanına götürürken, bir şekildekapımıza kadar dayanmış, bu insanlara evde yokuznumarası çekemezsiniz.Eğer onları bulundukları yerde mutlu edemiyorsanızen kısa sürede Türkiye’ye getirip, ülkemizin bilhassadoğu ve güney-doğusundaki sınır bölgelerineyerleştirip, kendilerine hayvan ve ekip-biçecekleritoprak verilmek suretiyle geçimleri sağlanmalıdır.İnanın bu insanlar Türkiye’nin sırtına da yük olmazlar.Kendi ekmeklerini taştan çıkarırlar. Birilerininyaptığı gibi, biz düzinelerce çocuk doğurtalım, devletbaksın demezler. Üretime ve devletin müdafaasınakatkıda bulunurlar. Herhalde ne demek istediğimizanlaşılmıştır.Dolayısıyla Türkiye’nin Kürt meselesi diyebir problemi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’ndeçalıştıktan sonra herkesin bir eli yağda, öbür elibaldadır. Ondan ötesi laf-ı güzaf. Yani Türkiye’deikinci plana atılmak istenen, ötelenen bir Türk meselesivardır. Türklerin bir Ahıska, Suriye, İran, Karaçay-Balkar, Kırım, Batı Trakya, Sancak, Bosna, Üsküp,Kıbrıs, Doğu Türkistan meselesi vardır. Bir de bunlarabakmamızın, halletmemizin zamanı gelmedi mi?41


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREResim: Mehmet BAŞBUĞÖPSEM ELİNİ•Mevlüt Uluğtekin YILMAZGönüller ummanı yollar kavşağıBir menzile yetsem, öpsem elini.Kırk verenli Hünkâr Bektaş başağıSaltuk Ağam desem, öpsem elini.Sema’da kaybolup Ney’de dirilsemKudüm’ün bağrında ufka gerilsemÇul olsam da huzuruna serilsemHak Mevlânam desem, öpsem elini.Canlar aşk sacında çifte kavrulurKavrulur da ak yellerle savrulurBir gün gelir yüce divan kurulurCan Yesevim desem, öpsem elini.Çubuk ovasında ocaklar tüterSevginin hasâdı cümleye yeterGönül bayram eder çileler biterBayram Velim desem, öpsem elini.Bir soluk uğrasam Türkmen yurdunaSelâm versem kuşlarına kurdunaSarıköy yolunda düşsem ardınaYunus Emrem desem, öpsem elini...42


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREMAHŞERİN ESRARINA SİZİ GÖTÜREN“ESRAR”•İlter YEŞİLAY“Mahşerin Esrarı” elime değer değmez, kızıl birbilinmezlik kapısından içeriye girdiğimi anladım.Satırların peşine sessizce takılan benliğim, daha bircümleyi okumadan öbürünün merakı içinde kalıp,küçük yürek çırpıntılarıyla başladı yolculuğa.Sayfalar sanki büyülü bir dünyanın kapısını açtıgözlerime.Kulaklarım, içsel sesimin fısıltılarının, anlamlı kelimelereve çağrılara dönüştüğünü hissetti.Görmesini bilenlerdenseniz eğer, romanın içindegelişen olaylardan çok, o müthiş yere bilinciniziyavaş yavaş hazırlayarak götürmeye çalışan kurgusukuşatıyor önce sizi…Duymasını bilenlerdenseniz; hepimizin özmayasındaki varoluş kaynağından yayılan ve bizivuslata erdirmeye çalışan o “gel” sesine kulak verippeşine düşmemeniz mümkün değil.Doğrusu kitabı gece okumaya başladığımda herzamanki gibi uzun bir sürede, kısa aralıklarla okuyarakbitirebileceğimi zannediyordum. Fakat busefer hiçte öyle olmadı. Sayfalar birbiri ardınagözlerimin önünden geçerken, anladım ki buzamansız, mekansız ve gizemli satırların arasındakiboşlukta yapayalnızdım. Artık elimdeki kitap benimmihmandarım olmuştu. O Süveyda’nın, ben onunpeşinden sırlar aleminin karmaşık sarmal yapısıiçinde yol alırken, yavaşça elinden tuttuğum Esrardede yüzüme gülümseyerek baktı… Sabahınilk ışıkları sayfalarda gezinirken ben çoktan ŞeyhGalip’in dizinin dibinde huşu, hüzün ve sabır giysilerimleoturuyordum.Sayın Mehmet Nuri Parmaksız ve İlhan Akın’ınberaberce kaleme aldığı “Mahşerin Esrarı” nı okurkeniki yazarın da Tasavvuf bilgisi ve edebi derinliğibeni hayran bıraktı.Farklı iki kalemin aynı potada büyük bir uyumiçinde bütünleştirdiği konular, Sayın Parmaksız’ın“Süveyda’ya Mektuplar” silsilesi ile bir solukta okunanroman, duygu dünyanızı felsefi ve fantastik biryolculuğa çıkartıyor. Fakat alışılanın aksine dingin,meraklı ve hüzünlü bu yolculukta beklenen bir sonyok.Bence, bu da çok iyi düşünülmüş. Çünkü baştansona anlatılmaya çalışılan aşk felsefesiyle bu“son”suzluk o kadar iyi uyuşmuş ki..Yazarlar sonu bulmaya çalışırken “MahşerinEsrarı” birkaç roman daha eklenerek seri halinegelecek diye düşünüyorum.Özellikle “Süveyda’ya Mektuplar”da beni çok etkileyenve tekrar tekrar okumama neden olan o denligüzel cümleler var ki birkaç tanesini paylaşmadanedemeyeceğim.1. Mektup (Alıntı)“Kitaplar karıştırıp, sözlükler süzüyorum. Şiirlerokuyup mısralar diziyorum. Aşka dair ne varsa bulmayaçalışıyorum.Yoruluyorum ama bıkmıyor, usanmıyorum.”2. Mektup (Alıntı)“Tabiatı ve evreni çözmeye çalışan ilim, aşkadair bilinmeyenleri ne kadar aydınlatabilir?Yaşanılanların, duyulanların ve öğrenilenlerin mukayesesineticesinde elde edilen tecrübe, insana nekadar iş görebilir?Cevapların bulunduğu noktaya yeni sorularınyarenlik edişi, bilinçaltımızın aydınlanmasıyla mıalakalı acaba?”3. Mektup ( Alıntı):“Tüm sıkıntıdan azade olmuş bir gönlünsarhoşluğunu bozacak tek şeyi biliyor musun?Beklenip de gelmeyen sevgilinin gönlüme verdiğiızdırabı nerden bileceksin.”4. Mektup (Alıntı):“Sen her şeyin merkezinde, sen her şeyin özündesin.Bu güne kadar seni başka yerlerde aradım. Amaşimdi anlıyorum ki, sen benim gönlümün içinde gizlisin.Sonsuza kadar orada kal tıpkı Pi sayısınınsonsuzluğu gibi…”43


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE7. Mektup (Alıntı):“Sana doğru yol alırken, geç kalmaktan korkuyorum.Fırtınaları bitmeyen, karanlığı yaşadığım deryandayolumu şaşırmama izin verme Süveyda…”8. Mektup (Alıntı):“ Pişmenin ve yanmanın bir sonu var mı ki Süveyda?Varlık –yokluk, soyut-somut, maddi ve manevi. Herkavramı zıddıyla ya da yakın anlamıyla eşleştirdimama Aşk’ı ancak yine aşk kavramından başkasıkarşılamıyor görüyorsun.”Bu birkaç damla sizi ancak o muhteşem denizinkıyısına gidecek yola getirebilir. Eğer gerçek aşkınenginlerinde bazen dalgalarla boğuşmak, bazen masmavisularla hemhal olmak, sonunda Süveyda yelkenlisiyleHüsnü Aşk’ın, eşsiz ve dingin kıyılarınavarmak istiyorsanız sadece “Mahşerin Esrarı’nın ilksayfasına kendinizi bırakmanız yeterli.Edebiyatımız adına Sayın Mehmet Nuri Parmaksızve Sayın İlhan Akın’a sonsuz teşekkürler…YORULSAM BUGÜN•Mehmet SAĞÇıksam yücesinde kalsam dağların,Dalsam rüyasına kutlu çağların.Ardına bakmadan giden yolların,Seslensem ardından yorulsam bugün...Her güne dün olsam, yaşarcasınaEn küçük derede coşarcasınaAğır adımlarla koşarcasınaBir varmış bir yokmuş sanılsam bugün...Bilene dost olsam nar’ın özünü,Bir peçe gibi kaldırsam, tutsam hüzünü,Dost ocağının sönmüş közünüÜflesem, yandırsam, yorulsam bugün....44Resim: Mesut DİKEL (Sulu Boya)


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRESÜVEYDÂ’YA MEKTUP -1-•Mehmet Nuri PARMAKSIZKöşkümün adı hüzün, adresiyse yanızlık.El ayak çekilmiş sokaklardan. Beynime hücumeden düşüncelerin oluşturduğu armoni beni hatıralardenizine açılmaya zorlasa da, pişmanlıklarla dolugeçmişimden kaçmaya çalışıyorum. Kefaretini dahaönce ödediğim anılar peşimi bırakmıyor. Bu âlemde,tereddütlerden kurtulmanın tek yolu ölüm uykusunadalmak mı?Hangi meridyene kaçmalı, hangi paraleldekoşmalıyım acaba? Bir sergüzeşt eşiğinde olduğumuhissetmek bile gönlüme ürküntü veriyor. Aşkı ancakkitaplardan okumuş beynim, kalbime karşı çaresizkalmayı göze alamıyor. Bu menfi ruh haliningelecekte yaşayacağım matemin habercisi olduğuaşikâr. Lirizmi arzulayan ruhum realist düşünmemiengelliyor olabilir mi?Mitolojide okuduğum güzellerden biriymişsin gibigözüme gözükmen, acaba kaderin bana bir oyunumu? Bunca yıldır yalnız yaşadığım hüzün köşkümeseni alabilir miyim? Yazdığım şiirlerde beklediğimgüzel ya sen değilsen? Acaba, yalnızlık cehennemininateşine alışık olan ben, senin bende yakacağınateşin sıcaklığında erimekten mi korkuyorum?Dün gece yatmadan önce, “artık gerçek aşkı terennümetmek istiyorum” diye dua edişimin, bir günsonra kabul edilmesiyle mi karşı karşıyayım? Kerametdedikleri tevekkülle bu kadar mı arkadaştır? İlkgörüşte aşk, inanmadığım bir sarhoşlukken; şimdi bende oluşan bu hal yoksa bir imtihan mı? Onda ruhumutitretecek kadar kuvvetli derecede hissettiğim esrarınsırrı aşk mı?Acaba mübalağa mı ediyorum? Buhranlaryaşamaya alışırken ben, rindlere mi özeniyorum?Karanlık gecelerimi aydınlatacak, devasız dertlerimemerhem olacak bir kahraman mı yaratıyorum?Rasyonalizmden sıkıldım da, kendimi romantizminkucağına mı atıyorum?Savaştan kaçmak olmaz. Korkaklık, cahillere veöz güvene sahip olmayanlara ait bir özellik. Aramakve bulmak; aşkta yok olmak, aslına rücu etmektir.Karanlığı mağlup edecek olan ziyânın muzafferedasıdır. Meftun olan bir gönlü korkutacak tekşey hicran denen ülkede hapsedilmektir. Öyleyse,sükûta hapsolmuş benliğimin zincirini ancak vuslatrüzgârları kırabilir; dolayısıyla da arayışımın ancakruh eşimi bulduğumda sona erebilir.Ahengimi bozan ve güzelliği karşısında beni titretengüzel, senden korkmuyorum.GELECEKSEN GEL ARTIKUğrunda can verenler peşinde dizi dizi,Girersen çıkış yok kapandır aşk denizi.Vuslat istemek zaten koşmaktır o ölümeGeleceksen gel artık ne olur kurtar bizi.Yaralanmış gönüller hep arıyor o gizi,Yüzyıllar geçse bile kaybedemez bu izi.Yüzünü göster bize son ver büyük zulümeGeleceksen gel artık ne olur kurtar bizi.Icim su45


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREEY KALB!•Hacer KARAKAYADinlendim ama demlenemedim, yorgunum halâ; binlerce ok saplanmış kalbe, vurgunum halâ... Bir âhdedim derinden duy beni Ya Allah! Sil günahlarımı, senden gayrısı silemez ey âh!Âraftayım. Âr ve af’dayım.. Bitmeyen bir âh’dayım..Heyhât! Ey hat, yaz ömrümü yaz da okusun hayat!Bu kalb, yanan kalb, kırılan kalb, dağılan kalb... Noktasına ulaşamayan bir hiç olan kalb!..Ey Mecruh-ul fuâd!..Yanılmışım, uğultulu bir tepede sevda şarkıları beklemişim. Âh yanılmışlık, ah yanmışlık, hangipencereden baksam karanlık…Durup durup kalbime bu derdi hatırlatıyorum, dönüp dönüp sığındığım liman sensin.İkliminde yeşermeyecek tohumlar ekiyorum, filizlenmeyecek çiçekler dikiyorum.Ey yaş, ey gözyaşı ak pınarlardan, döne döne karış yağmurlara, dinmez dinmeyecek bu yara..Yâr; demek sana, yâr olmak. Yâre yol almak… Hicâz makamından geçmekteyim... Yüreğimde pinhândırsevdan… Bu tahammülsüzlük, ateşlerden, alevlerden geçip gelen bir tahammülsüzlük… Düşünüyorum:Görseydi beni, tutsaydı ellerimi, ömrümü kalbinin hizasında saklasaydı. Su bulmaz mı yatağını, pınarlardanceylanlar içmez mi, ay dolunay olup geceyi aydınlatmaz mı? Sorular cevap bulmayan; ardı arkasıkesilmeden fikrimi küstürüp sorduğum sorular... Bir âh ile çoğalan, ruhumu ve aklımı bitmeyecek harbeçağıran sorular..‘’Yan, ey yüreğim yan; yakamaz yanmıyan’’ dememiş mi şair? Yakan sen, yakılan ben; bu yangının içindeyapayalnız bırakılan neden, ben? Kalbden kalbe giden o yol, bizim aramızda haramilerle kesildi de beno son durağa ulaşamadım mı? Senin kalbin, benim kalbimin yarısı değil miydi? Beni yakan ateş, sendengelmedi mi? Göz görmedi mi, gönül meyl etmedi mi?Pervaneyi mumun etrafında döndüren ne idi? Mumun ateşi kimdendi? Pervanenin derdi neydi? Yüzümügüne döndüm, senden gelecek bir selâma kalbimi eyledim.Çöz o zincirleri, çık dehlizlerden, ak sevdaya, aşkın akan sularla, içindeki çavlanlar çoşsun aşk ile, yıkakalbini ışıklı yağmurlarla, âh ile dön, âh ile sev, bu kalb sana olsun âyan, ey sevgili, yanan kalbi etme virân.Bil ki, bu ezelden ebede giden bir ses; bil ki bu bezm-i elestten gelen bir nefes….Ve dahi bil ki, yine bil ki, hep bil ki:Kıl tefâhür kim senün hem var ben tek âşıkunLeyli’nün Mecnûn’ı Şirin’ün eğer Ferhâd’ı var (Fuzûli)46


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREİMTİHAN•Leyla ARSALZemahşer gece, huzursuz Gök, huzursuz Yer, huzursuz Beşer!Kırılır Adem’in kalemi, kesilir Havva’nın feri, Emir demiri keser!Dünyanın göğüne, yerin dibine, “kul” mertebesine, iner sefirler...Üçbin sene mi, vuslata gebe mi, figanın zirvesine “Secde” ederler...Ana baba yok, masiva tutkusu yok, sine’ler “kor” ateşte!Bir uzansa Rahman’ın merhamet eli, Ruhlar bedenle “can” çekişte!Yaradılmış hiç bir Kul, görmedi böyle Aşk’ı, böyle İmtihan’ı!Dayanırsa Adem dayanır, Havva “lâl” olur, pençeler ikrâr’ı!Sual etmeyip hep aynı dem’de, hep aynı köz’de “ram” üzereler!Maşuk’un yed’inde, seyr halinde, Nur Cemâlinden “huzur” dilenirler!Geçecek seneler; “dar” gelecek dünya Mümin’in başına!Susacak, “Kükreyen tambur”, hem de ızdırabın en kesretli an’ında!Zaten “tecessüs” etmediler hiç, teslimdiler Rıza Makamına...Onlar kabahat etmiş iseler de, Rahmandır yönelten bu Hak yoluna...Zavallı Havva... Kadın başına, nasıl dayanır amansız savaşa!Adem onundu, O’na “hâlk” olundu, nereden girişti bu haksız yarışa!Şüphe duymadı hiç, göğsünde Sıddık-ı Ekber’den Yaradan nazarı...Teselli edecek “kevser şarabı”, asırlardır inleyen bu “lâl hezâr’ı”!Gökler yarıldı aktı Rahmet, buluştular bir Vadi’nin ortasında!Üçbin sene ne idi ki; böylesi ihtişamlı bir, Vuslat’ın karşısında!Onlar “iki aşık”, ama ille de “iki sadık kul” mertebesinde...Esas gaye “kul” olabilmekti, yanarak “kül” olunan GÜL sevgisinde...47


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRENECMETTİN HACIEMİNOĞLU•Vahit TÜRKYılların ötesinden bir Türk kocası türküde “İnsankısım kısım, yer damar damar” diye seslenir. İnsanlarelbette, insanlığın başlangıcından beri kısım kısıminsanı gördüler ve insanlık yaşadıkça da görmeyedevam edecekler. Bizlere de hayat, yaşadığımız kısasüre içerisinde çeşit çeşit insanı gösterdi ve göstermeyede devam etmekte… Bu elbette takdir-i ilahi…Her şey zıddıyla kaim…Yüce Tanrı, belki de en büyük mucizesini insandagösterdi. Milyarlarca insan ne şekil olarak,ne de düşünme biçimi bakımından biri birinebenzedi. Bu kadar büyük benzemezliğe rağmen,insanları genel özelliklerine bakarak zaman zamantasnife tabi tutar ve şu şöyledir, bu böyledir diyehükümler veririz. Halbuki insan, yaratılışı icabıher durum ve şartta farklı bir kişilik sergi-leyebilir,beklenmedik bir tavır ortaya koyabilir… İnsanlar,diğer bütün canlılarda olduğu gibi, en azından temelihtiyaçlarını karşılayabilmek için çaba gösterirler.Temel ihtiyaçlar karşılandıktan sonra48


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREda insan çoğunluğu yine yaratılışı gereği (dininnefis dediği olgudan dolayı) hep “daha”sını ister.Ve bu “daha”nın sağlanması için de kendine göreyollar bulmaya çalışır, ideolojiler üretir… Büyükçoğunluk “daha”nın peşinde koşarken, genele göresayı bakımından hiç mesabesinde bir kısım insanise o kalabalıklara başka şeylerin de olduğunuhatırlatmaya ve onların dikkatlerini bu başkaşeylere çekmeye çalışırlar. İnsanlar bu başka şeylerifark edip, ona göre yaşamaya başladıklarında daTanrı’nın istediği, dinlerin arzuladığı, insanların daaradığı birer “insan” olma yolunda ilerlerler. YüceTanrı da herhalde peygamberleri esas olarak bununiçin göndermiştir…Peygamberler kendilerine tayin edilen süre boyuncainsanları süflilikten kurtarmaya, haysiyet ve şeref sahibiahlaklı varlıklar haline getirmeye çalışırlar. Peygamberlerinyolunda ısrarlı bir samimiyetle giden birkısım şeref ve haysiyet sahibi ahlaklı insanları, bizsıradan insanlar veli olarak görür ve hürmet ederiz.Bizim velîlik sıfatını yakıştırdığımız insan tipine herdin kendine göre bir sıfat yakıştırır. Peygamberlereve velîlere göre daha dünyevî görülen, ancak hemenbütün hayatlarını bir takım ülkülere adayan ve büyükinsan çoğunluğunun pek çok fedakârlık yaparakulaşmaya çalıştığı dünyalıkları elinin tersiyle itmeyibaşarabilen, ancak çok fazla örneği olmadığı içinkalabalıklar tarafından çoğunlukla “iş bilmemekle”suçlanan “ülkücü insanlar” da bir başka insan“kısmı”nı oluştururlar. Bu insanlar da aynen velîlerinyaşadığı gibi bir hayat yaşarlar, dünya nimetlerine iltifatetmezler, dünyanın bütün servetleri ancak ve ancakdüşüncelerini gerçekleştirmek için kullanılacakbir “araç”tır.Bu insanlar bilirler ki isimlerinin önüne getirilenher unvan onların yükünü artırır, o yüzden resmîmakamların verdiği unvanlardan çok ailelerininkendilerine verdiği isimleri severler. Bir dünyalıkteklif edildiğinde önce başkalarının daha layıkolduğunu düşünür ve kabul etmemenin yollarınıararlar. Makamı kabul etmeye mecbur kaldıklarındada makamın gücünü kendi gücü olarak görmek yerinemakamın yükünü kendi yükleri olarak görür ve“araç”ı nasıl daha verimli hale getirebileceklerininhesabını yaparlar…Bu tip insanların dostu da düşmanı da çok olur,ancak dostları da düşmanları da bunlara güvenirler,bilirler ki bu insanlar haksızlık yapmazlar, başlarısıkıştığında mutlaka yanlarında olurlar, bunlardanumulmadık işler sadır olmaz. Herkes bu tip insanlarınnerede ne yapacağını aşağı yukarı bilir. Çevrelerindekiçok kimse bu tip insanların özel sorunlarıolabileceğini düşünmez. Rahat zamanlarda çokhatırlanmayan bu tip adamlar, ancak dar zamanlardaakla gelirler ve onların bir şeyler yapması beklenir,onlardan yardım istenir, onlar da yardım etmekleve iyilik yapmakla görevli olduklarından bekleneniyaparlar… Ve Türkler bu tip adamları “Atın iyisinedoru, yiğidin iyisine deli derler.” şeklinde tarif ederler…Bu tip adamlar, içinde yaşadıkları toplumlariçin kutup yıldızı görevi yaparlar, aydınlatır ve yolgösterirler…Necmettin Hacıeminoğlu denildiğinde, onu tanıyanhemen herkesin zihninde bu tarif edilen insan tipicanlanacaktır. Dostu da, düşmanı da çok olan, ancakdostlarının da düşmanlarının da emin olduğu,yakından tanıdıkça büyüyebilen nadir insanlardan,“güzel ahlak” sahibi bir er kişi…Hacıeminoğlu, ölümünden sonra çeşitli vesilelerleanıldı, eşinin onun adını yaşatmak düşüncesiyletertip ettiği dil ödülü dolayısıyla toplantılar yapıldı.TDK, Türk Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, MarmaraÜniversitesi gibi kurumlar ona ithaf edilen toplantılaryaptılar. Gazi Üniversitesi’ndeki öğrencileri,adına hatıra sayısı çıkararak eşinin ve dostlarınınhatıraları ile bilim adamlarının makaleleriniyayınladılar. Dostlarının ve öğrencilerinin bir insanıbu şekilde hatırlaması, ölümün o kişiyi dostlarındanayıramadığının göstergesi değil midir?İnsanlar, yıllar önce ölüp gitmiş bir kişiyi anmagereğini niçin duyarlar? Acaba insanoğlu hangiihtiyacından dolayı bunu yapar? Bir insan ile ırsiyakınlığınız vardır, hatırlar, yad edersiniz. Onunkaybıyla hayatınızda oluşan boşluk sizi onu anmayazorlar ve anarsınız… Kaybedilen kişinin ekonomikveya siyasi gücü vardır, insanlar bu güçlerden yararlanmasaikiyle ölen kişiyi anar görünme gereğiduyabilirler… İnsan tabiatı dikkate alındığında buve benzeri durumlar her zaman karşılaşabileceğimizşeylerdir. Bir de insanların kendilerine bile izahtagüçlük çektikleri saiklerle anma ihtiyacı hissettiklerikişiler vardır ki bu insanların asıl değerleri, bütüntoplum için de özel çevreleri için de uzaktantanıyanlar için de kaybedilmelerinden sonra belirginolarak görülür, hatta kayıplarının üzerinden zamangeçtikçe eksiklikleri daha çok hissedilmeye başlanırve insanlar içlerindeki boşluğu onlarla ilgili hatıralarıyad ederek doldurmaya çalışırlar. Belki biz de onunkaybıyla oluşan boşluktan dolayı ve belki de kendimiziyalnız hissettiğimiz için, onunla kendimizi daha49


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREgüçlü hissettiğimiz için, yani kısacası kendimiz içinNecmettin Bey’i anma ihtiyacı duyuyoruz.Peki ama kimdir Hacıeminoğlu?Aslen Darendeli, Kahraman Maraş’ta doğmuş. 1yaşında yetim kalmış ve Darende’ye dönmüş, ilkokuluköyde bitirmiş, her gün 14 km. yürümek suretiyleköyden Darende’ye ortaokula devam etmiş, sonraOsmaniye’ye göçmüşler. Ortaokulu Osmaniye’de, liseyiAdana’da okumuş ve 1954’te İstanbul’a gitmiş.Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ve Edebiyat FakültesiTürk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Kısasüre Bitlis’te ve Osmaniye’de öğretmenlik yapmış.Çapa’dan tanıştığı Meral Hanım ile evlenmiş. 1963yılında doktorasını tamamlamış, 1970’te doçentolmuş ve 1972 yılında Bağdat Üniversitesi TürkolojiBölümü’ne misafir öğretim üyesi olarak gimiş, ancakorada bölüm yok. Daha önce oraya hocalık yapmakiçin gidenler olmuştur ancak T.C. devletindenmaaş almanın ötesinde herhangi bir iş yapmayanbu anlı şanlı hocaların aksine Hacıeminoğlu oradabölümü kurmuş ve ilk hocası olmuştur. 1983 yılınakadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndehocalığa devam eden Hacıeminoğlu, iki yıl süreyleişsiz bırakılır ve 1985 yılında Trakya Üniversitesi’ndeyeniden işe başlar. 1995 yılına kadar bu üniversitedeçalışan Hacıeminoğlu, hastalığının ilerlemesi üzerinetekrar İstanbul Üniversitesi’ne döner ve 1996yılında Hakk’ın “dön” buyruğuyla, “ancak rüku içineğilen baş” eğilir ve yaratıcısına döner. Bu hayathikayesi, herhangi bir insanın hayat hikayesidir veansiklopedilerde Hacıeminoğlu’nun hayat hikayesiyaklaşık böyle olacaktır. Mütevazı yapısıyla herhangibir insan olan Hacıeminoğlu, yaşadığı hayatve ortaya koyduğu mücadeleci, yılmaz, geri adımatmayı bilmez tavrıyla farklı bir insandır. Farklı birinsan olmak, elbette ki farklı yaşamakla mümkündür.Bu farklı insanı hayatından birkaç örnekle analım.İlkokul yılları, yoksul ve babasız ailenin elif cüzü almayaimkanı yoktur, ama Kur’an okumayı öğrenmekgerekli. Komşudan elif cüzü alınır ve sabaha kadarbaştan sona ezberlenerek sabah iade edilir. KöydenDarende’ye her gün 7 km. gidiş, 7 km. dönüş yolyürünerek okula gidilir ve bu bir yıl böyle sürer. Busüre zarfında öğle yemeği fırından alınan yarım sıcaksomun ekmeği ile bazı günlerde içine konulabilirse50 gr. tahin helvasıdır. Merhum mide hastalığını bubeslenme şekline bağlardı…Ağabeyi Nihat, Necmettin’deki cevheri gördüğüiçin ne yapıp yapıp onu okutmak istemektedir.Adana’da lise biter ve yüksek öğrenim için İstanbul’agidilir. Kayıt için Çapa’ya giden Hacıeminoğlu valiziniburaya bırakır ve lisede iken takip ettiği TürkDüşüncesi dergisinin sahibini görmeye gider. Budergiyi çıkaran zamanın en büyük ve meşhur yazarıPeyami Safa’dır. Peyami Safa, durup dururken büyükolunamayacağını gösterircesine, taşradan gelmişbu liseli delikanlıyı kabul eder ve daha sonra nikahşahitliğine kadar gidecek olan dostlukları başlar. Buolay bize iki büyük ruhu haber verir. Birincisi, taşralıbir liseliyi hiç gocunmadan kabul eden Türkiye’ninen meşhur yazarı, diğeri de bu şöhret karşısındaezilme duygusuna kapılmayan bir karakterin ve cesaretinsahibi olan Anadolu delikanlısı…Peyami Safa’nın büyük ruhunu yansıtan bir örnekde Necmettin Bey’in bir hatırasıdır. Mehmet Kaplan,öğrencisi Hacıeminoğlu’ya Yalnızız romanının tahliliniödev olarak verir, Necmettin Bey, ödevini yaparve Hocasına teslim eder. Hoca ödevi çok beğenirve “–Bunu Peyami Bey’e ver dergisinde yayınlasın”der. Hoca yazıyı götürür ancak Peyami Safa, kendiromanı ile ilgili bir yazıyı kendi dergisindeyayınlamayı uygun bulmaz ve yazı Türk Yurdu dergisindeyayınlanır.Akademik hayat, yukarıda anlatıldığı üzere devamederken, aslında iyi bir “İsmet Paşacı” ve “inkılapçı”olan Necmettin Bey, hocalarıyla da sürekli tartışmave çatışma halindedir. Bu tartışmaların birindeKaplan Bey; “-Necmi, Mümtaz Bey’in KültürDeğişmeleri kitabını oku sonra konuşalım.” der veNecmettin Bey’deki köklü değişikliğe de yol açılmışolur.Türkiye 1960’lı yılların sonlarından itibaren yoğunve örgütlü bir komünist saldırının hedefi durumunagelir. Bu saldırılar, komünist olmayan herkesi hedefalır ve işgaller, boykotlar derken canlara kastedilmeyebaşlanır.1970 yılında doçent olan Hacıeminoğlu’nuartık akademik çalışmalardan daha çok, saldırılarıpüskürtmeye çalışan ve bütün Türk dünyasını yutankomünizmin ve Rus emperyalizminin Türkiye’yide yutma tehlikesi karşısında Türk milletini uyarmaçabası içerisinde görürüz. Bu mücadele içerisindeHacıeminoğlu, yerine göre kılıçtan daha keskin,kurşundan daha etkili bir kalemin sahibi, memleketinher tarafında konferanslar veren ve gözünü budaktan,sözünü dudaktan sakınmayan bir er kişidir. Mücadelenintemel konularından biri dil, yani Türkçedir.İmparatorluk bakiyesi bir kültür dili olan Türkçe,50


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREdoğal gelişme seyrinden saptırılıp, aynen Osmanlıaydınının ağdalı dili gibi, yapay bir dil haline getirilmekistenmektedir. Bu konunun uzmanı olanHacıeminoğlu, elbette ki sessiz kalamazdı ve kalmadıda… Pek çok gazete ve dergide konuyla ilgili yazılaryazdı ve bunların bir kısmı Türkçenin Karanlık Günleriadıyla kitaplaştı.Türkiye’nin ve Türk milletinin en temel meselesinineğitim olduğunu bildiği için konuyu sohbetlerlesınırlı tutmayıp kitaplaştırdı ve Milliyetçi EğitimSistemi’ni yayınladı. Sosyal ve siyasi konularla ilgiliyazılarının bir kısmını Türkiye’nin Çıkmazlarıadıyla, bir kısmını da Milliyetçilik-Ülkücülük-Aydınlar adıyla kitap halinde yayınlattı. Son kitapTürk Edebiyatı Vakfı tarafından Millet ve Aydınlaradıyla tekrar yayınlandı. Hoca, bilim ve fikir adamlığıyanında bir sanatkardı da. Hikayelerini muhtevi kitabınınadı Yeni Bir Dünya’dır.Hacıeminoğlu ile ilgili bir yazı onun şiir, musikive çay tutkusundan bahsetmezse eksik kalır. Gerçibir insanı, bir başkasının anlatması her halükardaeksik olacaktır. Türk edebiyatından pek çok şairinhemen bütün şiirleri hafızasında olan Hacıeminoğlu,Nevai’yi ve Fuzuli’yi hayranlık derecesinde sever,Safahat’ı baştan sona ezbere okurdu. Musiki ile ilgiliolarak da hangi şarkının güftesi kime ait, bestekarıkim, makamı nedir bilen, türkülerin hangi yöreyeait olduğunu bilip bütün ruhuyla haz alarak dinleyenHacıeminoğlu’nun çaya düşkünlüğü de bütündostlarınca bilinirdi.Necmettin Bey’in hatırasına armağan olarakçıkarılan son yayın Gazi Üniversitesi TürkiyatAraştırma ve Uygulama Merkezi’nin çıkardığı Türkiyatdergisidir. Bu dergide Hoca’nın hemen hementam bir bibliyografyası verilmiştir. Bu dergidekikayıtlara göre Hoca; 13 kitap ile 25 farklı gazete vedergide yayınlanmış 543 yazının yazarıdır. Buradakidergi ve gazete adlarına bakıldığında, meslekiyayınlar hariç tutulursa, milliyetçilik düşüncesiyleuzak yakın ilişkisi olan her dergi ve gazetedeHacıeminoğlu imzası vardır.Hacıeminoğlu’nun yazılarının yalnızca başlıklarınıokuyarak bile onun nasıl bir hayat yaşadığını, hayatınıdolduran şeylerin neler olduğunu, hayat karşısındadurduğu yeri ve sağlam, sarsılmaz duruşunu anlamakmümkündür. Türkiye’nin ve Türk milletinin hermeselesi karşısında lafı-sözü dolaştırmadan kesin vekeskin bir tavır ortaya koymuş ve her konuda millîbakış geliştirmiştir.Mücadeleli yıllarda yaptığı çalışmalar meslekhayatını etkilemiş ve 10 yıl süreyle profesörlüğüyalnızca siyasi sebeplerle engellenmiştir. Türkiye’yehuzur ve sükun getiren(!) 12 Eylül darbesi, Hoca’yabu huzuru ve sükunu çok görmüş, onu işinden etmiştir.12 Eylül’den önce Eşgüdüm Komutanları başlıklıyazısından dolayı hapse atılan Hacıeminoğlu’yabu ceza yetersiz görülmüş olmalı ki Türk milliyetçilerininsiyasi kanadını çökerten anlı şanlıTürk(!) generalleri, milliyetçilik düşüncesinin bilimkanadına da el atmışlar ve işe de Hacıeminoğlu’danbaşlamışlardır. 2 yıl işsiz bırakılan Hacıeminoğlu,merhum Doğramacı’nın çabaları sonucu TrakyaÜniversitesi’nde yeniden mesleğine dönebilmiştir.İbnü’l-Emin Mahmut Kemal, Son Asır TürkŞairleri adlı eserinde Atsız Bey’i anlatırken yaşadığısıkıntılardan bahsediyor ve şu hükmü veriyor;“Bu durum, ezkıyanın ekserine nasib-i ezelidir.”.Hacıeminoğlu da şüphesiz ki ezkıyadan idi. Allahvergisi müthiş zeka, onu hiç rahat bırakmadı.Milli meselelerde hiçbir zaman tarafsız ve çekimserolmadı, taraf oldu ve çok açık bir tavır ortaya koydu.Özel hayatında, dostları arasında, öğrencileri içindeson derece mütevazi ve hoş görülü bir insanken,milli meseleler söz konusu olduğunda tavizsiz, sonderece sert ve hatta kırıcı olmaktan geri durmayanbir er kişi…Hastalığı ilerleyince Ankara’ya taşındılar veson görüşmemiz Oran sitesindeki evlerinde oldu.Konuşmaları ve yazılarıyla Türkiye’yi etkileyenNecmettin Bey, neredeyse konuşma yeteneğinikaybetmişti, cümle kuramıyor, kelimeleri tek tek telaffuzederek konuşabiliyordu. Televizyondaki askergörüntüsünden etkilendi ve yazdım dedi (Bu yazdımdediği, Bağdat’tan trenle dönerken Irak askerlerininpejmürdeliğini ve bizim askerlerin disiplinini vevakarını yan yana gördükten sonra Genel Kurmay’ayazdığı ve bütün birliklere dağıtılan mektubu idi.).Daha sonra zihninde kurduğu cümleler ağzından kelimeolarak döküldü ve bütün hayatını dolduran veözetleyen dört kelime söyledi: …devlet…, … millet…,… Başbuğ…, metinler… Ve Hoca 26 Haziran1996 tarihinde vefat etti. Cenazesinde dostları,öğrencileri, arkadaşları vardı ve bir de Edirne’deçalıştığı süre boyunca odasının temizliğini yapanmüstahdem vardı… Çünkü namazı kılınan kişiHacıeminoğlu idi. Üniversitenin rektörüyle müstahdemiaynı safta buluşturmak için de herhaldeHacıeminoğlu olmak gerekirdi...Ruhun şad, durağın cennet olsun aziz Hocam…51


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBir ikindi ezanı; sana kandığım andı,Sana yine yeniden sevdalandığım andı,Tutuştu koca şehir gün düşünce üstüne,Kadıköy sahilleri sevdan ile yıkandı!O sahil ki, bilmişti senin bilmediğini!Merhametle silmişti senin silmediğini!Ürkek serçe yüreği yanındayken yüreğim,Tenime kor düşüren kanındayken yüreğim,Dokunduğun elinde canındayken yüreğim,Gözlerinden yol bulup ötelere uzandı!O sahil ki yazmıştı taşlara adımızı!Aşka beste yapmıştı içli feryadımızı!Hırçın Karadeniz’in mahcupken bakışları,Martılarla yarıştı can evimin kuşları,Kendine çekiyorken Çamlıca yokuşları,Kargülü’nün yüreği bir kez daha aldandı!O sahil ki kıskandı yan yana ikimizi!Hırsından uzaklara itekledi denizi!Sularda batan güneş gizemiydi o anın,Döküldü ellerime külü yandıkça canın,Kalbimde duruşunla sultanıyken cihanın,Teslimiyette ruhum, her sözüne inandı!O sahil ki alışmış böylesi masallara!Sızlayarak bakarmış çıkmayacak fallara!Üç beş simit tablası birkaç kocamış çınar,Güvercinler pervasız omuzlarıma konar,Gözlerimden taştıkça hasretle coşan pınar,Kim derdi ki aşk denen koskoca bir talandı!O sahil ki titredi yine senin yerine!Sessiz çığlıklarını gömerek en derine!Gazeller doluyorken gönlümdeki saraya,Yine bir gün dönümü yolum düştü oraya,Fal bakan kâhin kadın tuz basarken yaraya,Kaderimi okurken ellerimden utandı!O sahil hep gerçekti, ama sen bir yalandın!Bir iç çekişi kadar aşktan bana kalandın!Desen: Yusuf Kemal YOZGATYİTİK SEVDALAR•Sevim YAKICI*Dokunulmamış, el değmemiş ve örselenmemiş sevdalar vardır! Hani en çok masallarda çıkar karşımıza… Birvarmış, bir yokmuş diye başlar, aşığın da maşukun da ruhlarının aynı cesette vücut bulduğu, varla yok arasındaki ozaman aralığında, ezelle ebede intikal eder. Karşılıksız sevenlerin dilinden düşmez mahşere kadar…*Bir gün ağlamaktan gözler bile kör olur derler… Kabulümdür, zira vicdanların körlüğünden evladır bu körlük… Senyoksan eğer cihanı neylesin gözlerim… Zaten baktığını görmüyor ki...52


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREDesen:Yusuf Kemal YOZGATYENİ TARİH ANLAYIŞIYENİ BİR DÜŞÜNCE MODELİ:TÜRKİYE-TÜRKİSTAN BİLEŞKESİ-2-•Ahmet ŞAFAKDEDE KORKUT’UN COĞRAFYASI OSMANLIMİLLETLER TOPLULUĞU COĞRAFYASIOLABİLİR Mİ?Türkiye’yi, Anadolu coğrafyasının yarattığı teziniçürüten böylesi bilgiler haddinden fazladır.Bunlardanbiri de Oğuz Ata, Dede Korkut’tur. Kazakistan’dan,idil-Ural Türklerine, Azerbaycan’dan, Anadolu’yakadar nerede bir Türk topluluğu varsa boy boylamış,soy soylamış olan Dede Korkut’un bu topraklardakiesamesi ne yazık ki popüler anlamda kitaplardatozlanmaya bırakılmış, masallar düzeyineindirgenmiştir.Dede Korkut’un Türk Dünyasını birleştiren varlığınıngörmezden gelindiği bu ortamda adeta birkültür soykırımı ile karşı karşıya olduğumuzubelirtmeliyim. Bu kültür soykırımı bizi Türkiye-Türkistan bileşkesinden mahrum bırakmakta, emperyalterzileri ve işbirlikçilerini güçlendirmekte vetarihin yolunu tıkamaktadır.Oysa, Orhan Şaik Gökyay yüz yıllar önce söylenegeldiğibilinen Dede Korkut Destanları üzerineyaptığı çalışmalarda halkın bu destanları şuuraltındamuhafaza ettiğini ve masallarında, geleneğindeyaşattığını belirterek aslında kollektif şuuraltımızdatarihin yolunun canlı tutulduğunu söylemektedir.Örneğin bu destanlardan özellikle Bamsı Beyrek,Deli Dumrul ve Tepegöz’ün ülkemizin kuzeydengüneye, doğudan batıya pek çok bölgesindeyaşatıldığını, kuşaktan kuşağa anlatılarak muhafaza53


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREedildiğini söyler. Destanların rivayetler halindeyaşaması çok dikkat çekici bir sosyal zenginliktir.Türkistan’dan bütün bir Oğuz coğrafyasına kadarbilinen, tanınan ve sevilen Dede Korkut’unAnadolu’da halk kültürü içinde ağırlıklı olarakyer alması önemlidir. Nesnel örnek verecek olursakBamsı Beyrek destanının Safranbolu, Kilis,Yozgat, Sinop, Bayburt, Trabzon, Erzurum,Beyşehir, Zile, Mucur, Tepegöz Destanı’nın Kastamonu,Bayburt, Ankara, Çorum, Boğazlıyan, Kars,Çankırı, Siirt, Pozantı gibi yerleşim bölgelerindeyaşatılıyor olması şuuraltımızdaki yurt atlasının nekadar haşmetli olduğunu ve bu yurdun sınırlarınındestanlarımızla, mitolojimizle çizildiğini gösterir birharikuladelik taşıdığını itiraf etmeliyiz.Türk Dünyasının manevi önderleri cihetindeki bubirliği siyasi yapılaşma ve devlet modeli konusundada kendisini kati çizgilerle göstermiştir. Türkistan-Türkiye terkibinin katıksız düşmanı olan çevreleregöre Hun - Göktürk - Uygur - Karahanlı - Selçuklu -Osmanlı ve Cumhuriyet zinciri bir tarihsel fantezidir.Bu devletlerin birbirleriyle hiçbir ilişkisi yoktur.OSMANLI ‘DA TÜRKİYE - TÜRKİSTANPOLİTİKALARIOsmanlı İmparatorluğu, kuruluşundan çöküşünekadar ki zamanda yer yer devşirmelerin etkisinegirse de, bürokratik merkez Balkan kökenli Hristiyanmenşeyli dilaver oğlanlarının devlet katmanlarındakiyükselişi ile Türkmen geleneğine sırtını dönsede bir Türk devletidir ve Selçuklu’dan mirasaldığı, İlhanlı Devletinin askeri yapılanmasındankatıkladığı siyasal bir mevkiin temsilcisi olmuştur.Bu devlet geleneğine rağmen Osmanlı’nın Bizans’ınkurumlarını taklit ettiği iddiasını savunarak Türkiye-Türkistanzincirine darbe vurmak isteyen builim adamlarına büyük tarihçi Fuat Köprülü’nün“Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerinetesiri “ isimli eseri tokat gibi yanıt niteliğindedir.Anadolu’daki Türk devletlerini birbirinden kopukhanedanlar şeklinde telakki eden batıcı-liberal tarihtezleri yukarıda bahsettiğimiz bir siyasi zihniyetehizmet etmektedir. Ancak, oryantalist bir merkezdenidare edilen bu çalışmalar tarihsel gerçekleri gözardı edemez. Osmanlı İmparatorluğu’nun zirve asrıolarak kabul edilen 16. yüzyılda bütün Orta AsyaTürk devletleri Türkiye ile ilişki içindedir. KazakHanlığı, Harezm Hanlığı, Özbek Hanlığı, KırımHanlığı, Çağatay Hanlığı, Safevi Devleti, BabürDevleti ve Osmanlı Devleti sıkı ilişkiler içindedir.Birbirlerini kardeş, karındaş olarak gören bu devletler,buna rağmen hanedanlık asabiyeti ile bazençatışırlar da. Osmanlı Devleti bu aşamada adetabir hakem pozisyonundadır. Safevi ile anlaşamazama Özbek Hanlığı ile sürekli iyi gelişmeleriçindedirler. Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail’iyenerek girdiği Tebriz’de Hüseyin Baykara’nın torunuBediüzzaman’ı cezalandırmayıp aksine hılatgiydirip yanına oturtması bir kök birliği asabiyetiolarak yorumlanmalıdır. (Bu töre Türk devletgeleneğinde derin bir anlam içermektedir. Benzerolarak Emir Timur, Cengiz sülalesinden bir prensiömrü boyunca yanında bulundurmuş, kendini“Emir” ünvanı ile sınırlamış ama ona Kağan soyluolduğu için büyük saygı duymuştur. Yine Akkoyunluhükümdarı Cihanşah, Kayı boyunun Oğuz Han’ınoğullarından Gökalp’e dayandığını belirterek İkinciMurat’a hürmetle yanaşması dikkat çekicidir.)Osmanlı İmparatorluğu’nun üstelik İstanbulfethinden sonra bile sarayda Uygur-Çağatay lehçesindekatipler bulundurması da diplomatik bir gereklilikdeğil kökbirliği noktasındaki asabiyyet algısıolarak görülmelidir.APARAT DEVLETLER İDEALİ: OSMANLIMİLLETLER TOPLULUĞUAKP iktidarı Türkiye’nin Türk Dünyası ilerabıtasını kesmesi konusunda önemli adımlar atarkenbu konuda Osmanlılık sempatisini de kullanmaktadır.Halbuki, geçmişte Türk coğrafyasındanTürkiye’ye yönelen ilgi Türklüğün en büyük siyasivarlığına olan ilgi olarak anlaşılmalıdır.Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu andan itibarenTürk Dünyasının bütün aydınlarına kapısını açmış,bu aydınları birinci meclisten itibaren etkili makamlaragetirmiş, bu sebeple bütün bir komünist rejimboyunca Türkiye çekim merkezi olarak varlığınısürdürmüştür.Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Türklüğün bağımsızve en güçlü kalesi olarak bilinmektedir. TürkDünyasındaki bütün aydınlar bunu böyle kabuletmiştir. Ali Bey Hüseyinzade, Yusuf Akçura,Zeki Velidi Togan, Sadri Maksudi Arsal, MehmetEmin Resülzade, Ahmet Ağaoğlu gibi aydınlarTürk Dünyasının muhtelif bölgelerinden gelmiş,Türklüğe hizmet etmiş, Anadolu topraklarında ebediuykularına yatmışlardır.Şimdi mesele bu büyük Türklük denizini hareketegeçirmektir. Zaten hiçbir zaman ölmeyecek olanTürkiye-Türkistan tarihi yolu geleceğimizi de belirleyecekbir yol haritası haline dönüştürülmelidir.54


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETürkiye’yi enikonu Amerikan menfaatlerine yolaçacak Hamasçı Filistin, Sudan, Yemen gibi veyaaparat devlet olarak kurulmalarına müsaadeedilen küçük çaplı devlet aydınlarının dillendirdiğiOsmanlı milletler topluluğu gibi masal projeler yerineayakları yere basan, millî-manevi ortaklıklarlakuvvetlendirdiğimiz bir yeni stratejiyi hayata geçirmeliyiz.Bu yol mutlaka katedilecektir, Türklükönündeki engeller mutlaka tasfiye edilecektir.Çünkü tarih en büyük mimardır ve kendi kurallarınıkoymakta her zaman maharetli olmuştur. Ama geçkalındığı müddetçe Türk’ün tarihi yolunda yeni tahribatlaryapılmakta ve süre uzamaktadır. Türkistan-Türkiye hattından uzak duran Türkiye’nin boşluğunubaşkalarının dolduracağı unutulmamalıdır. Çünkü,Türkistan-Türkiye hattı Rusya başta olmak üzereAmerika, Almanya, İran, Suudi Arabistan, İngilteregibi ülkeler tarafından doldurulmakta, Türkiye kanhafızası coğrafyasında aktör ülke olmak yerine enstrümanülke haline gelmektedir.TÜRKİYECİLİK VE OĞUZCULUK HAMLESİAYNI ANDA HAYATA GEÇİRİLMELİDİRDünyanın geleceği üzerinde bulunan Türkiye-Türkistan hattı sadece romantik bir ideolojinin zemininideğil petrol, doğalgaz, plütonyum, uranyum,altın kaynaklarının da menbaını teşkil etmektedir.Yıllardır bu ülkede yani Türkiye’de TürkDünyası denince millî iddiaları susturma işlemiylemeşgul olan çevreler Türkiye’yi kendi gerçeğindenuzaklaştırmak için herşeyi göze almaktadırlar.Türkiye’nin kendi gerçeği öncelikle Anadolucoğrafyasında üniter birliğini korumak, ekonomikinkişafını üretim ekseninde sürdürmek ve sonraTürkistan hattı üzerinde ayakları yere basan adımlaratmaktır.Türkiye-Türkistan hattında sağlam adımlarlayürüyebilmek için güçlü Türkiye’yi gerçekleştirmekşarttır. Yirminci yüzyılın fikir muzafferleri olanTürk Milliyetçilerinin Türk Birliği perspektifinireel politik zeminde yeniden gündeme getirmelerikaçınılmaz bir gerçekliktir. Ziya Gökalp’in çizdiğiTürk Birliği vizyonu artık hayal değil bir çaredir.Ancak bu çarenin “Türkiyecilik“ ayağı henüz tamolarak esenliğe kavuşmuş değildir. Türkiyecilik,Oğuzculuk ve Turancılık merhalelerinin daha ilkaşamasında sıkışıp kalan Türkiye’yi bu badiredençıkarmak durumundayız. Bunun için de birinci aşamaolan Türkiyeciliği tahkim ederken ikinci adım olanOğuzculuk üzerinden Hazar’ın iki kanadına yöneliktarihi bir adım atılmalıdır. Türkiye-Türkistanhattına yönelmesi mukadder olan Türkiye’yi bu tarihiadımdan uzaklaştırmak için üretilen bölücü terörmilli insiyatif almakta zorlanan hükümetler sebebiyleTürkiye’yi konjöktürün yaralı memleketi konumunagetirmiştir.Bu durumda bir yandan kalkınandiğer yandan terör belasını tasfiye eden Türkiyeöncelikle Azerbaycan’la oluşturacağı “bölgesel sekretaryaprojesini“ hayata geçirmeli ve reel politikgerçekler ölçüsünde bu adımı kurumlaştırmalıdır.Türkiye’nin önünde reel politik anlamda önceliklitek seçenek budur. Demodik küçük Turan şeklindede tanımlanabilecek olan bu siyasal hamle geridekalan diğer Türk Cumhuriyetlerine de örnekolacaktır. Böylece Azerbaycan Kafkaslarda güçlenecekve Rusya’nın gerilim üreten kriz sahasındanebediyen çıkacaktır. Henüz tam randımanla çalışamayanBakü-Ceyhan petrol hattı ve Bakü-Karsdemiryolu ile gerçekleşecek ekonomik birliktelikkarabağ savaşının, Güney Azerbaycan gerilimininve ayrılıkçı kürt hareketinin sıkıştırdığı alanda hemAzerbaycan’ı hem de Türkiye’yi cazibe merkezinedönüştürecektir. Bu her üç gerilim kaynağıda buesenlik atmosferi içinde bir çözüme kavuşturulacaktır.Şartlar Türkiye’yi buraya getirmiştir. Türkiye-Türkistan hattı bizi batı ile ilişkilerden, Amerikaile münasebetten, Orta Doğu ile çok yönlügelişmelerden alıkoymayacaktır elbette. AmaTürkiye’nin tarihinden ve milli mevcudiyetindengelen gücü Amerikan İslamına ya da RusAvrasyacılığına terkedilmeyecek kadar önemlidir.Bu gücün etkilerini görebilmek için sahada olmakgerekir. Türkiye’nin gücünü köpeğine Türk Cumhuriyetlerindenbirinin adını veren monşerlerle yada gittiği Türk memleketlerinde Türk birliğini hayal,Türk Milliyetçiliğini “ırkçılık” olarak gördüğünüsöyleyenlerle ölçmek mümkün değildir.Türklük bir şuurdur.Türklük şuuruna ermeyenler Türkistanda elalemehizmetkar olurlar, asla Türklük davası için çalışmışolmazlar. Türklük davası için çalışmayanlar da Türkiye-Türkistandavasına destek olamaz.Türkiye kendi gerçeğinden uzaklaştıkça tarihindışına çıkacaktır. Çünkü Türkiye’nin gerçeği tarihingerçeğidir.Ahmet Yesevi’nin Hacı bektaşi Veli’ye uzattığıpösteki üzerinden yeşil Bursaya bakan Orhan Gazikulağında çınlayan Dede Korkut boylamaları ile torunuFatih’e İstanbul’u işaret etmiştir ve o işaretleTürk,Viyana kapılarına dayanmıştır.Tarih,Türke dosttur.Peki Türk tarihe dost mudur?Onu da tarih gösterecektir.55


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREKEDER BUSELERİ•Talân Ayşe KANCASoyu tükenmiş gibisin, tırnaklarının arasındaki toprak en bereketli tarlalardan alıntı, suyun; dünyanınyaratılışından bu yana en duru ve saf halinde, kıyamet kopsa sekiz yüz yıllıksın, taş çatlasa bin…Gözpınarlarında hiç akmamış yaşların kalıntıları var, dudaklarında kondurulmamış keder buseleri…Ellerine her baktığımda hiç dokunulmamış gibiler, tenin hayatın her safhasında sana güç veren mermerbasamakları çağrıştırıyor, saçlarınsa:Işık oyunlarının bile senin buklelerine yapabilecekleri bir şey yok, asılsam onlarca kattan aşağı; sanki üzerinebir kelebek konmuş, tutamlarına ayırsam; bir tanesi bileğim kadar… Bir zamanlar, üzerinde başaklarsalınan o uçsuz bucaksız tarlada, sarıyla siyah arası bütün renkleri görebilen ben, şimdi saçlarının rengine birisim bulamıyorum.Kuzey rüzgârlarında aldığın her nefesin izi var, bulutların geçtiği yerlerde var olmakla yok olmak arasındasın.Herhangi bir yerde olabilirsin, belki herhangi biriyle, ancak şu bir gerçek, sıradanlık sana yakışmaz.Dilimlenmiş bütün meyvelerin bir araya geldiğinde bıraktığı o sarhoş edici koku, senin yakınında olanherkesin duyumsadığı şeydir. Sana bakıp bakmamak arasında bocalayacak bir fani düşünemem, sanki gözbebeklerindeki harelere daldı mı, bir daha yüzeye çıkamayacak kadar derinlerde inmiştir ruhun. Orada, iştetam o an, bu gerçek değil dersin kendine, ama çekip alamazsın gözlerini gözlerinden.Karlar altında kalan bütün doğa, uyuyadursun bir daha ki baharı görmek için, sen kardelenler kadar inatla,herhangi bir şeye aldırmadan diklenirsin, başın gökyüzünde, bedenin toprakta…Aşk; kızıllığında dualarla yakardığın o gece vakti…Tutuşturulmuş bütün sigaraların havada savrulan dumanlarında yazılı olan keder, vazgeçmekten korkup,başkalarına emanet etmekle etmemek arasında bocaladığın bağlılık duygusu…Bir gün alıp koynunda saklamak istediğin, birileri görür diye sakındığın ve yinede en kuytu köşelerde adınaümitle beklediğin…Gölge ettiğinde bahçendeki akasyan, gövdesine huzurla yasladığın başın ve bedeninde sana eşlik edenbütün hücrelerin…Aşk; sana masallar anlatır, içindeki çocuğa ninniler söyletir ve büyümemek için bahaneler uydurur herdem!.56


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETURAN’DAN YÜKSELEN SES:ERGEŞ UÇKUN•İdris ACAR*“Türk şiiri, özünde Türklük şuurunun anlamınıbarındırdığı için Türkiye üzerine oyun oynayanlarınalamadıkları tek kaledir… Biz bu şiiri kokusundantanırız. Biz İstiklâl Harbimizi şiir kokusuylakazandık. Bundan sonra da bir şey kazanmaya adaysak,yine şiirden alacağımız gücün büyük yardımıolacak.”(1) Uçkun’un şiirlerine baktığımız zamanonun şiirleri bu kalenin sarsılmaz burçlarındanbiridir. Zira Uçkun’un şiirlerinde görülen fikrisağlamlık ve uğruna mücadele verilen değerlerinkutsiyeti bu kalenin harcının daha iyi karılmasınaolanak sağlamıştır. Bu sebepledir ki Uçkun’unşiirleri, üzerinde oyun oynamak isteyenlere fırsatvermez. Aksine Uçkun’un şiirleri, şahsiyetini tarihsayfalarında arayanların şahsiyetlerini bulmalarınabüyük bir kolaylık sağlar.Uçkun, kendi şairliği hakkında şunları söyler:“Türkler dünyaya şair ruhu ile geldiği için bütünulusumuza “şair millet” derler. Babur’dan FatihSultan Mehmet’e kadar padişahlarımız Sofi Allahyar,Mahtumkulu ve Köroğlu gibi savaşçılarımız,Meşreb ve Ethem gibi kalenderlerimiz, Nadire’denZiybinnisa’ya kadar kadın ve kızlarımızın hepsi divansahibi şairdirler ve her grup için yüzlerce kitapyazmak imkânı vardır.Bu kutlu ata mirasında bana da birazcık bir şeydüşmüş olsa gerektir ki, ta yiğitlik ve ergenlikten berihadiselere bakarak düşüncelerimi şiir ile söylemekâdet olup gelmiştir” (2)Şair bir millete mensup olarak dünyaya gelenUçkun’un da bu mirastan nasiplenerek şiirlerkaleme aldığı görülmektedir. Bu noktada “Şair Millet”kavramını biraz daha detaylandırmak yerindeolacaktır. Neden bir başka millet için şair milletdenmez de Türk Milleti için bu tabir kullanılır? Bununnedeni öyle zannediyorum ki Türk Milleti’ninhisli bir yapıda hisseden bir duyuş tarzına sahipolmasındandır. Uçkun şiirlerini okuyanlar da onun buhisli yapısını ilk mısralardan itibaren anlayacaklardır.Zira o, görüp yaşadıklarını, hisleriyle bütünleştirerekortaya koyabilmiş bir şairdir. Bu yönüyle onunşiirleri titreyen bir yüreğin terennümü olarak, başkayürek tellerini de titretebilecek niteliktedir.Uçkun’un edebi şahsiyetinin daha iyianlaşılabilmesi için, Uçkun’un çocukluk yıllarınadönmek yerinde olacaktır. Uçkun, Güney Türkistanolarak adlandırdığı Afganistan coğrafyasında oynananoyunların tam ortasında doğmuştur. BuradaTürklere karşı izlenen yıldırma ve yok etmesiyaseti onun şair damarının güçlü bir şekildekabarmasında son derece önemli rol oynamıştır.Onun ilk şiirleri de yine bu döneme denk gelmektedir.Çocukluk yıllarında şiir yazmaya başlayanUçkun, felç geçirdiği dönemde bile şiirler kalemealmaktan geri durmamıştır. Gençlik yıllarında siyasiotorite aleyhinde şiirler kaleme alan Uçkun’un buşiirleri sansür ve baskılar sonucunda yok edilmiştir.Yok edilen bu şiirlerin onun edebi şahsiyetinindaha iyi anlaşılabilmesi ve o dönem içerisinde oynananoyunların bu günlere yeterince taşınamamasınoktasında bir talihsizlik olarak değerlendiriyor vebu şiirlerin yok edilmesini tarihi vesikaların yokedilmesiyle eş tutuyoruz.Uçkun’un edebi şahsiyetinin ve dünya algısınınşekillenmesinde, aldığı Kur-an’ı Kerim ve dineğitiminin de büyük etkisi olur. Dört yıl boyunca sonderece ciddi bir din eğitiminden geçen Uçkun’undaha çocuk denebilecek yaşlarda Kur-an’ı Kerim’ihatm etmesi ve ezberlemesi, onun zihninin hemaçık kalmasına hem de bir hatip edasıyla şiirleryazıp söylemesine vesile olmuştur. Zira; onunşiirlerine ve düzyazılarına serpiştirdiği dini ibareler,ayetler ve hadisler, almış olduğu Kur’an-ı Kerimve din eğitiminin onun sanatına nasıl tesir ettiğinigöstermesi bakımından önemlidir. Bu durum, onundini unsurların insanlar üzerinde etkileyiciliğindenyararlanma düşüncesinden ileri gelmektedir. Bununyanında Uçkun, kimi düzyazılarında Fuzuli, Mahtumkulu,Nevaî gibi şair ve yazarların şiirlerindende örnekler sunarak, onların birkaç beyitine dekarşılıklar yazar:“Tu dur uftadegan ra, gahi gahi yad mikerdiMeger gumkerde qasid reh? ki peyghami nemiayed, ...laa’lem(3)Özümüzce,*Kafkas Ün. Türk Dili ve Edebiyatı Öğrencisi57


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRENoldu (Nime boldi) götürmediñ (kötermediñ) ele,sed pare gönlümüVehm eylediñmi, el kese, bu şişe paresi?(4) (Fuzulidedemiz)Hiyç aşıknı Huda’ya, men kebi zar eylemeHiyç düşmenge, kişiniñ dostini yar eyleme... (5-6)Uçkun’un bu tür kullanımlara gitmesi, onun eskiedebiyatla olan ilişkisini göstermesi bakımındandikkat çekicidir.Uçkun, Türk Milleti’nin kahramanlıklarını, tarihişahsiyetlerini, gelenek ve göreneklerini mısralaştırarakizdüşümsel şiirler ortaya koymuştur. Bu şiirleriortaya koyarken Uçkun, Lütfü Şahsuvaroğlu’nun dadediği gibi: “Şiir yazmış olmak için değil kanındangelen bir iştiyakla tabii olarak şiirler yazmıştır.”(7)Onun içerisinden gelen bu güçlü iştiyakı, Uçkun’undoğru bildiklerini haykırarak söylemesine vesileolmuştur. Çocukluk yıllarından, ömrünün songünlerine kadar, gördüğü bütün bozuklukları veoyunları işlerken, böylesi durumlar karşısında daçözüm önerileri getirerek yol göstericilik göreviüstlenmiştir. Namık Kemal’in:Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsinDönersem kahbeyim millet yolunda birazîmetten”(8)dizelerinde de belirttiği gibi Uçkun’da millet yolundadoğru bildiklerini söylemekten asla geri durmamıştır.Bu husus hakkında Uçkun: “Ben yazı ve şiirlerimikeyf ve para kazanmak için yazmam. Bulduğumfırsatı kaçırmamak için, şartlar ne olursa olsunyazar ve yeni nesle teslim ederim, kovulmadığımızköy kalmadı bile. Fakat Evliya Çelebinin işi gezmekve emanetleri de milletine vakıftır ve satılamaz.”(9)Bu yönüyle Uçkun, Orhan Söylemez ‘in “Türkdünyasının hali hazırdaki Dede Korkut’u” (10) benzetmesine,son dönem Türk Şiiri’nde örnek gösterilebileceken önemli isimlerden biridir.“Her millet, asırlardır işleyerek oluşturduğu, kendinehas hüzün ve huzur ritüelleri bulunan bir edebiyatvücuda getirmiştir. Zirâ, edebiyat, yaşanmışınyansımasıdır. Yaşanmamıştan, başka bir ifade ilesöylersek, mücerredden müşahhasa taşınmayandeğer, her hangi bir anlam içermez… Karnı tok,ihtiyacı olmayan milletler için edebiyat “süs”ve “çerez”dir. Ancak, maddî-manevi ihtiyaçlariçinde kıvranan milletler için bir elbise, bir gıdavazifesi görür, menfaat temin eder”(11) Bu noktadanhareketle Uçkun şiirlerine baktığımız zamanonun şiirlerinin de yaşanmışlıkların bir yansımasıolduğunu görürüz. Zira, tüm bu yaşanmışlıklarıgörmek ve yakından bilmek isteyenler Uçkun’unşiirlerine bakmalıdırlar. Zaman zaman kendi ferdicoşumlarının sonucu olarak bireysel bedbinliğiniyansıtan şiirler kaleme alsa da onun şiirlerinde, cemiyetiilgilendiren hususların ön plana çıkarıldığıgörülür. Sanatın faydacı prensibinden yararlanmayıdüstur edinen Uçkun, Türk Dünyasının hangiköşesinde kıvranan aç bir Türk, çıplak bir Türkvarsa, onun şiirlerinde bu Türk’ün mutlak suretlegiydirilmeye çalışıldığı, doyurulmaya çalışıldığıgörülecektir. Bu yönüyle Uçkun, dört yanı mamurbir Türk Dünyasının özlemi içerisindedir. Mensubuolduğu Türk Milleti adına kalemini konuşturanUçkun, Lütfü Şahsuvaroğlu’nun da tabiriyle; “Bizibin yıldır bir arada tutan terkibin adamı.”(12) dır.Uçkun’un soy kütüğünün bağlı olduğu ÖzbekTürklerinin an’anevi unsurları canlı bir şekildeyaşamaları ve yaşatmaları onun da bu an’anevi unsurlariçerisinde yoğrulmasına olanak sağlamıştır.Kırgız Türkleri’nin var olma mücadelesinin ve bozkıryaşamının canlı bir şekilde aktarıcısı olarak CengizAytmatov neyi ifade ediyorsa Ergeş Uçkun’daözelde Özbek Kültürü, genelde ise Türk Kültürüaçısından aynı şeyi ifade eder. Onun şiirlerindeAnthoy şehrinden başlayarak Turan coğrafyasınıngeneline doğru yayılan bir açılım söz konusudur.Onun gelenek ve göreneklere vakıf oluşu, iyi bir dineğitiminden geçmesi ve dönemi içerisinde gördüğüsosyal ve siyasal bozukluklar karşımıza gür seslibir şairin çıkmasına vesile olmuştur. Zira, MehmetEmin’in:“Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et!Unutma ki şâirleri haykırmayan bir milletSevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir!..“(13)dizelerinde de belirttiği gibi onun bütün mücadelesi“Turan” adındaki bu çocuğun yetim kalmaması, sevenlerinintoprak olmaması içindir. Anthoy şehrindenhaykırmaya başlayıp yükselen bu ses, “Turan” adlıbu çocuğun bütün uzuvlarında kendisini duyurmakister ve Türkistan adlı şiirinde de bir beden olarakgördüğü Turan coğrafyasının uzuvlarının kendisiiçin ne ifade ettiğini şu şekilde belirtir:58


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE“Horosan meskenim, Bakü, menzilimAlmaata yaylam, Ankara sevgilimAşkabatta aşkım, Taşkentte dilimKöñlüm, Semerkantta yatar Türkistan.”(Y.K., s.88)Uçkun’un Özbek Türkçesi ve diğer Türk Lehçelerininyanında, Farsça, Arapça, Urduca, Puştunca,Tacikçe, İngilizce gibi dilleri son derece iyi bilerekşiirlerini bu dillerden aldığı kelimeler üzerine inşa etmesionda, “Kozmopolit bir şiir dili”nin oluşmasınazemin hazırlamıştır. Uçkun, Türk Dünyası’nın heryerinde anlaşılabilecek ortak bir dil yaratma kaygısıiçerisindedir. Yukarıda saydığımız dillerle yazılanşiirlerinin yanında, kozmopolit bir dil ile yazdığışiirleri daha ağırlıktadır. Onun bu şiirlerini ilk bakıştaanlamak güç gibi görünse de, bir süre sonra onun şiirdiline alışıldığı görülecektir. Onun böyle bir kaygıiçerisinde olması, siyasi sınırlarına önem vermediğiTuran coğrafyasını ortak bir dil üzerinden telkinetme çabası olarak algılanmalıdır. Böylesi bir şiir dilive üslubuna sahip olan Uçkun’un, tek bir edebi dünyayabağlanması yerine, tüm Türkistan coğrafyasınınmillî şairi olarak görmek ve değerlendirmek yerindeolacaktır.“Şair, bir milletin namus bekçisi olduğu gibi, omilletin vicdanıdır da. Milletin vicdanı olduğu için,sosyal hayatın vakaları şairin gönlünde sükût bulurve edebi metin, şairin gönül aynasında vakaların birmilli vicdan terazisinde tartılarak incelenmesi oluverir.“(14)Türk Şairler için bu durum göz önünealındığında cephede bizzat bulunarak ya da minberlerdevaazlar vermek suretiyle bu namus bekçiliğiniyapanların yanında, doktor olmasına rağmen millimücadele döneminde bu milletin namusuna sırtınıdönmüş şairlerimiz de mevcuttur. Burada bahsi geçen“Namus bekçiliği”, “Vicdan terazisi” kavramlarınınUçkun için de yerinde söylenmiş sözler olduğumuhakkaktır. O yalnızca yaşadığı dönemin namusbekçiliğini yapmayarak, Türk Milleti’nin tarih öncesiçağlarına da gider ve her iki dönemin birden namusbekçiliğini yapar. Bu vicdan bekçiliğinin sonucundaortaya koyduğu edebi ürünler ise, onun hilesiz terazisindegerçek değerini bulur. O bekçiliğini yaptığımilletinin namusuna asla leke sürdürmez. Namusunaleke sürülmek istenen millete olan mensubiyetiniunutmaz ve bu milletin namusu benim namusumdurdiyerek Türkistan’da ağlayan Türk anaları ile birlikteağlar:Baka kaldık, Kazak Kırgız giderkenİlimizi, kanhor(15) düşmanlar yerkenBize geldi sıra, ‘Bize ne?’ derkenBen ağlarım sen ağlama desen de(…)Zalim düşman il-bağrını dağlarkenŞehid kanı, pınar olup çağlarkenTürkistan’da, Türk anası ağlarkenBen ağlarım sen ağlama desen de. (Y.K., s.86)Uçkun’un edebi şahsiyetini bir cümle ile belirtmekgerekirse onun için: ”Sibirya’dan Güney Türkistan’a,Çin hududundan Bosna içlerine kadar olan binlercekilometrekarelik Türkistan coğrafyasını şiirlerinesığdırabilmeyi başarabilmiş adam” demek yerindeolacaktır. Onun şiirleri incelendiği zaman mutlaksuretle, bu coğrafya içerisinde bir yerlere uğrar,soluklanırsınız. Uğrayıp soluklanacağınız bu yer;kimi zaman Semerkant Buhara, kimi zaman KıbrısBosna, kimi zaman da Anthoy İstanbul ve niceleridir…Onun şiirlerinde her şey yerli yerindedir. Ne zamanne denmek, ne verilmek istenmişse o mısrada mutlakaonun karşılığı bulunur. Tarih sayfalar içerisindebir yolculuk içerisinde bulunulduğu için tarihi olayve şahıslara Uçkun, sık sık telmihlerde bulunmuştur.O, bizi bu tarihi olay ve şahsiyetlerle yüz yüze getirerek,onlar üzerinde sorgulamalar yapmamıza olanaksağlar. Zira; onlar üzerine yapılacak sorgulamalarTürk Tarihi üzerine yapılacak sorgulamalardır.Bu sorgulamaları yapan bireyler ise, Uçkun’un ortayakoymaya çalıştığı tarih bilincine vakıf bireylerolarak filizlenip, yeşerecektir.Uçkun şiirlerini ikilikler, dörtlükler, beşlikler kimizaman da serbest biçimde kaleme almıştır. Uçkun,serbest biçimde kaleme aldığı hemen hemen bütünşiirlerinde vezin olarak Aruz veznini kullanmıştır.Bu şekilde şiirler kaleme alan Uçkun, zaman zamanbayram tebrik kartlarının üzerine de bir dörtlükyazarak sevdiklerine göndermiştir.“Ergeş Uçkun, Güney Türkistan’daki şiirlerini, sonMeymene Hanı’nın oğlu Ebul Hayri Han tarafındankendisine “...senden Abdurrauf Fıtrat’ın sesi geliyor,tahallusun(16) bundan sonra Fıtretî olsun” denildiğiiçin Fıtretî mahlasıyla yazmıştır (17). GençliğindeOğlak oyununu oynadığını ve “Çapandaz” lakabınıtaşıdığını biliyoruz. Belki de bu sebeple, sonrakişiirlerinde “Çapandaz” ve “Uçkun” mahlasını kullanmış,düz yazılarında ise “Yazan-Elhac ErgeşUçkun” imzasının yanına mutlaka “Çapandaz” lakabınıeklemiştir. Bazı yazılarında ise sadece “Çapandaz”imzası vardır”(18).59


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREUçkun’un Çapandaz mahlasını kullandığıyazılarında, Amerika’da kurduğu ÇapandazCemiyeti’nin de simgesi olan “At nalı” figürü yeralır. Bu figürün altında, Chapandaz Society veFounder: Ergeş Uçkun (Çapandaz Cemiyeti, Kurucu:Ergeş Uçkun) notu yer alır. At nalı biçimindekibu figürün içerisinde ise şunlar yazar: “Kaysıtarihni açıp körseng atımnıng izleri damğa damğasafhalarğa nakş bolğan diydiler.”Uçkun’un, ilk dönem şiirlerinde Fıtretî mahlasınıkullanmasını, onun kaleminin ne kadar güçlü olduğunoktasında son derece önemli ve dikkat çekici buluyoruz.Zira onun Özbek Edebiyatı’nın en güçlüşairlerinden birisi olan Abdurrauf Fıtretî’nin sesinin,Uçkun’dan da gelmesi, tüm yönleriyle değerlendirilmesigereken ayrı bir çalışmanın konusudur.Dolayısıyla biz böyle bir yakınlığa değinmekleyetineceğiz.Fıtretî mahlasından sonra kullandığı “Çapandaz”mahlası hakkında ise Uçkun kelimenin açıklamasınıyaparak Çapandaz hakkında şunları söyler: “Çapandazkelimesi, Türkçe ve Farsça karışımı birkelimedir ve Çap-Endaz’ın kısasıdır. Çapmak veyachapmaq, Orta Asiya Türkçesinde koşmak demektir.Türkiye’de bir çocuğa “Koş koş babanı çağır”dersiniz. Horasan’da bu cümlenin yerine: “Çap çapatañnı kışkır” dersiniz,Çapmak’ın ikinci manası bir şeyi başka keskin birşeyle enine bir darbada(19) ikiye ayırmaktır, örneğinağacı önce çapar ve yıkarsınız ve sonra yararsınız,kesmek değildir, kesmek yavaş yavaş bir kaç hareketleolur ve bıçmak (20) ta değildir,Horasan’da bir atasözü şöyle der: “At çapmazbaht çapar”.(…)Endaz kelimesi ise, atmak demektir, bu durumdaÇapandaz:At çaptırıp, kelle çapan ve neyze(21) atan atlıkişi” demek olur ve bugün Türkistan’da özel atlarla,Oğlak denilen ve atlılar tarafından oynananoyunda, Oğlak veya buzağı leşini tartatışan(22) biridiğerinden kapıp gol noktası ve Helal Dairesinetek başına götürebilen kişi veya Oğlakçıya verilenlakabdır ve at sporcusu anlamını taşır.”Uçkun’un verdiği bilgilerden de anlaşılacağı üzereÇapandaz, Türkistan coğrafyasında oynanan Oğlakoyununda(23) başarılı olan atlılara verilen addır.Dolayısıyla Çapandaz, diğer at binicilerinden üstünbir niteliğe sahip olup herkesin çapandaz olma şansıyoktur. Bir anlamda Uçkun, çapandaz ismini kullanaraküstünlüğünü belirtmek istemiş, baş koyduğubu yolda başarılı olduğunu belirtmek istemiştir. Birşiirinden ise Uçkun, kendi çapandazlığının ne demekolduğunu çapandaz isimli şiirinde şu şekilde belirtir:“Beşer firanesiniñ ünvanıdır çapandazHilkat hikayesiniñ, divanıdır çapandazBozkurd teranesiniñ destanıdır çapandazAltay bilen Alplarnıñ, volkanıdır çapandazAttilla’nıñ, Cengiz’niñ, Cevlanıdır ÇapandazYav derdiniñ devası, dermanıdır ÇapandazTürk-ü Tatar-u-Tacik, imanlı ehli TuranDilbend Gültekin Han, ferzendi Bümin KağanÜç yüz milyon bahadır, üç yüz milyon kahramanSavaş meydanlarında yanhın kasırga TufanAttilla’nıñ, Cengiz’niñ, Cevlanıdır ÇapandazYav derdiniñ devası, dermanıdır Çapandaz(…)Çapandazlık şuardır asla tükenmes yitmesBir ateşyn mizacdır, yanhın alev eritmesTâ düşmenden eser bar, cehd-ü-cidali bitmesAhir oğlaknı almay, ma’rekeni terk etmesAttilla’nıñ, Cengiz’niñ, Cevlanıdır ÇapandazYav derdiniñ devası, dermanıdır Çapandaz”(Y.K., s.135-136)Uçkun, Attilla’nın, Cengiz’in yolu olaraknitelendirdiği çapandazlığı, dertlerin dermanı vedevası olarak görür. Bir anlamda Uçkun, Attillave Cengiz ile aynı yolun yolcusu olduğunu belirtmekister. Attilla ve Cengiz gaza meydanlarındaat üstünde çapandazlık yaparken, Uçkun ise davameydanlarında çapandazlık yapmıştır. Uçkun’unbütün bu mücadelelerini düşününce insanın aklınaTürkiye’de 1974 yılında “Vahşi Atlılar”(24) adıylagösterilen, başrolünde Ömer Şerif’in oynadığı filmve bu filme ilham kaynağı olan Joseph Kessel’in“Atlılar” adlı romanında anlatılan Özbek Türklerininmücadeleleriyle birlikte, bir ucu sonsuz ufuklaradayanan bozkırlardaki at üzerinde oynanan Türkoyunları geliyor.“Gardi geç başını hafifçe eğdi:-Gökkubbenin altında çok yer ve sevilecek çok kişivar. Aynı görüşte değil misin?-Hayır dedi Tursen, hayır. Herkesin dostu olan hiçkimsenin dostu değildir.-Öyleyse sen neye önem verirsin?Tursen bozkıra doğru parmağını uzatarak:-Ona… Ve değerli atlara… Ve birkaç iyi çopendoza,dedi” (25)60


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE(7)TRT İnt, Ergeş Uçkun Belgeseli, 2005(8)Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı 1 (Şiir),Salkımsöğüt Yayınevi, 5. Baskı, Erzurum, 2009, s.156(9)Küçükyıldız, a.g.e., s.355(10)TRT İnt, Ergeş Uçkun Belgeseli, 2005(11)Erdoğan Erbay, Mehmet Akif: İnsan ve Medeniyet,Fenomen Yayınları, 1.Baskı, Erzurum, 2011. s.13(12)TRT İnt, Ergeş Uçkun Belgeseli, 2005(13)Ali İhsan Kolcu, Milli Edebiyat 1 (Şiir) (II. MeşrutiyetSonrası Türk Edebiyatı), Salkımsöğüt Yayınevi, 2. Baskı, Erzurum,2008, s.84(14)Mitat Durmuş, Mitopoetik Şair, Niyazi YıldırımGençosmanoğlu, (Hayatı Eserleri ve Şiirlerinin TematikBakımdan İncelenmesi) Manas Yayıncılık, Elazığ, 2010 s.38(15)Kanhor=Kan içici(16)Tahallusun=Soyadın, Mahlasın(17)Küçükyıldız, a.g.e., s.29-30(18)Küçükyıldız, a.g.e., s.12(19)Darbada=Darbede(20)Bıçmak=Biçmek(21)Nayza, Neyze=Mızrak(22)Tartatışan=Çekişen, Çekiştiren(23)Oyun hakkında ayrıntı bilgi için bknz: Abdurrahim Masumi,Oğlak, Kardeş Kalemler, 2009 Ayrıca bu oyundan CengizAytmatov’un “Kopar Zincirini Gülsarı” adlı hikâyesinde debahsedilir.(24)The Horsemen (1971) Yön: John Frankenheimer (109dakika)(25)Joseph Kessel, Atlılar, Çev. Dursun Hatko, Çağdaş DünyaEdebiyatı Dizisi, Can Yayınları, İstanbul, 1983, 2. Bsk., s.65(26)Ergeş Uçkun, “Tajik mi, Tajlık mı?”, Ankara, Türk HalkKültürünü Araştırma ve Tanıtma Vakfı Yayınları, 1994, V+21 sf.(27)Ergeş Uçkun, “Kâbil Niçin Yanıyor?” Çev. ErsinÖzarslan, Türk Yurdu Dergisi, Kasım 1995, Cilt 15, S. 99, s.52-53(28)Ergeş Uçkun, “Müslüman Türkler ve İngilizler”, Yazan:Ergeş Uçkun, Yayına Hazırlayan: Orhan Söylemez, Atatürk ÜniversitesiTürkiyat Araştırmaları Dergisi, S.5, 1996(29)Ergeş Uçkun, “Elli Bin Yaşındaki Turan, Afganistan OlurMu?” Yeni Türkiye Dergisi, S.16, Ankara, 1997(30)Örütbağ=İnternet(31)Küçükyıldız, a.g.e., s.17(32)Söylemez, a.g.e., s.42, (Diğer şairlerle olan ilişkilerihakkında da ayrıntılı bilgi için bakılabilir.)Dünya Edebiyatı Dizisi, Can Yayınları, 2.Baskı, İstanbul,1983Mitat Durmuş, Mitopoetik Şair, Niyazi YıldırımGençosmanoğlu, (Hayatı Eserleri ve Şiirlerinin TematikBakımdan İncelenmesi) Manas Yayıncılık, Elazığ, 2010Orhan Söylemez, Ergeş Uçgun ve Yurt Koşugları,Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1997The Horsemen (1971) Yön: John Frankenheimer (109dakika)TRT İnt, Ergeş Uçkun Belgeseli, 2005KAYNAKLARAli İhsan Kolcu, Milli Edebiyat 1 (Şiir) (II. MeşrutiyetSonrası Türk Edebiyatı), Salkımsöğüt Yayınevi, 2. Baskı,Erzurum, 2008Ali İhsan Kolcu, Tanzimat Edebiyatı 1 (Şiir),Salkımsöğüt Yayınevi, 5. Baskı, Erzurum, 2009Arslan Küçükyıldız, Çapandaz, Ergeş Uçkun, Şiirleri/Makaleleri/Mektupları/Hakkında Yazılanlar, BengüYayınları, Ankara, 2012Erdoğan Erbay, Mehmet Akif: İnsan ve Medeniyet,Fenomen Yayınları, 1.Baskı, Erzurum, 2011İsmet Özel, Çenebazlık, Şule Yayınları, 3. Baskı,İstanbul, 2006Joseph Kessel, Atlılar, Çev. Dursun Hatko, ÇağdaşDesen: Yusuf Kemal YOZGAT62


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREŞEKİL*•Huşəng CƏFƏRİBir éli boranda qarda çekecemBir éli baharda varda çekecemBir şekil çekecem göz gilesine(1)Arzular düzüle silsilesineBir bahar salacam qış çilesine(2)Bir lala xonçasın(3) qarda çekecem.Bir dağı çekecem duman içindeBir yaxşı(4) bitirem yaman içindeBir haqqı doğruldam güman içindeŞahtada(5) bir ağaç barda çekecemBir seli çekecem Sara(6) qoynundaBir dili asılı çara qoynundaBir eli yardımsız yara qoynundaBir dili dilçeksiz(7) darda çekecemTikili(8) bir ağız çekecem buma(9)Bir derin baxış ki fikire cuma(10)Yollayam şekilin Tahran’a Qum’a(11)Bir élin yokluğun varda çekecemBir ışıq çekecem uzaktan atıpBir deniz çekecem denize batıpBir éli çekecem min ildi yatıp(12)Varlığın bilmirem harda(13) çekecemNéleyim dilsiz bir baş çekenmirem(14)Sinemde ürek var daş çekenmiremélimin gözünde yaş çekenmiremBu elin mahnısın(15) tarda(16) çekecemélimi baharda varda çekecem* Hasan Kağan Yayla tarafından yayına hazırlanmıştır. Şiir,Huşeng Caferî’nin “Güneş” adlı kitabında yer almaktadır. Şiiriaktarırken transliterasyon yöntemi tercih edilmiştir. “Q”harfikalın k sesini, “x” harfi hırıltılı h sesini, “é” harfi kapalı e sesinigöstermektedir. Anlaşılmayacağını düşündüğümüz kelimelerinanlamları dipnot olarak verilmiştir. Bazı mısralar daha rahatanlaşılması için Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.(1)göz gilesi : göz bebeği(2)çile : Azerbaycan Türklerinde kışın en soğuk ve uzun gecesi(3) xonça : gonca(4) yahşı : iyi(5)şahta : fırtınalı boranlı hava(6)Sara: Azerbaycan halk hikayelerinde ve türkülerinde geçen,sele kapılmış bir kadın.(7)dilçek : küçük dil(8)tikili ağız: İran’da şahlık tarafından uygulanan bir cezayöntemidir. Susturulmak istenen insanın ağzı dikilirdi. Şair FerruhiYezdî bu şekilde cezalandırılmıştır.(9)bum : resim tahtası(10)cummak : dalmak(11)Tahran : İran’ın siyasi yönetim merkezi olan şehir. Kum:İran’ın dinî eğitim merkezi olan şehir.(12)min ildi yatıb : bin yıldır yatmış(13)harda : nerde(14)çekenmirem : çekemiyorum.(15)mahnı: türkü(16)tar: Azerbaycan Türklerinde bir müzik aleti.63


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE9 IŞIK MİLLÎ DOKTRİNİNDE MİLLİYETÇİLİKÜZERİNE•Gültekin ÖZTÜRK*Millet/Milliyet duygusu/Millî şuur/Milliyetçiliknedir?“Geniş izahatlara girmeden sonuç olarak antropolojikanlamda “Irk” dediğimiz topluluktan farklı olarak“millet” sosyolojik ve psikolojik bir mefhumdur.Aynı dili konuşan, aynı millî seciyeye, müşterektarihe, müşterek millî emellere sahip olan bir kütledir.”(1)Ailelerinin/soyların önce oymak, boy daha sonrakavim ve millet haline gelinmesi uzun süre ortak bircoğrafyada birlikte yaşamanın “birlikte var olma/beka” mücadelesi vermek zorunluluğunun doğal sonucudur.Bu birliktelik, birbirine ya da mensup olduğutopluluğa “bağlılık şuuru” yaratmış ve zamanla buduygu “millet” olgusunu oluşturmuştur.İşte bu his “Milliyet duygusunun/Millî Bilincin/milliyetçiliğin” kaynağıdır ve milleti oluşturupsürdüren temel güdüdür.”(2)Bu güdü, yani “ferdin mensup olduğu topluluğaduyduğu bağlılık duygusu ve bu duygunun kuvvetseviyesi” milletlerin güçlerini/varlıklarını sürdürebilmeleriningüvencesini oluşturur.Bu sebeple bir milleti yok etmek/egemenlik altınaalmak isteyenlerin öncelikli hedefi “milliyetçilikfikrini/duygusunu/millî şuuru/birliği” zayıflatmak/köreltmek/yok etmektir.Elbette soyların birleşip oymak, oymaklarınbirleşip boy/kabile daha sonrada kavim/millet halinegelmesi ve bunu sürdürmesi kendiliğinden ve sadece“bağlılık güdüsü” sonucu olmamıştır.Bu yazımızda milliyet duygusunun esaslarındanöncelikli gördüklerimden bazılarına değineceğim.Devlet “millet” oluşumu için şart mıdır?Evet, “Millet” olabilmek ancak devlet kurabilmekleyani “toplumsal birlikteliğin” belli hukukkuralları çerçevesinde sağlanmasıyla mümkündür.Muhakkak ki “devlet” kolayca ve kendiliğindenolmamıştır. Ailelerin/oymakların birinin veya birkaçının zor kullanmak yöntemi de dâhil çeşitli etkilerlediğer toplulukları bir hukuk/töre/kural düzeninealması yani “devlet” kurması zorlu/kanlı mücadelelersonunda olmuştur.Bu bir hukuk içinde sağlanan birlikteliğigerçekleştiren unsura devlet hayatında “Kurucu/egemen” unsur denir.Millet ise, ancak kurucu unsurun/unsurlarınetrafında birleşenlerin “devlet” içinde birlikteyaşama bilincine/kararına ulaşmaları sonucu meydanagelmiştir.(3)Bazı istisnalar olabilirse de diyebiliriz ki “devlet”olmadan “millet” olunamaz.Dil birliği millet olabilmenin şartı mıdır?Evet, devlet çatısı altında birleşen kavimlerin“Millet” olabilmesi için birbiriyle anlaşabilmesi yaniaynı “dili” konuşması şarttır.Tarih ve kültür birliği de fertlerin “birbirinebağlılık duygusu” hissedebilmesi için millet olabilmeninönde gelen faktörleridir.Millet/Milliyet duygusu/Millî şuur/Milliyetçilikkavramları nedir/nerede doğmuş ve gelişipyaygınlaşmıştır?Bu sorulara büyük çoğunluk “Fransız devrimi iledoğup gelişen kavramlardır” diye cevap verilir ancakbu cevap bilimsel açıdan doğru bir cevap değildir.Bu yanlış, tamamen batılı tarihçilerden alınmışbilgi/bilgilere hangi sebeple/etkiyle itibar edildiğinianlamak mümkün değildir.Ne yazık ki “batılı söylüyorsa doğrudur” şeklindekiinanç anlaşılmaz bir şekilde ısrarla sürdürülmektedir.Bu yaklaşım Türk’e/Türk Milliyetçisine hiçyakışmayan aşağılık duygusundan başka bir şeydeğildir.*Tarihçi, araştırmacı yazar.64


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREMilliyet duygusu ve beraberinde gelen kavramlarailişkin yukarıdaki sorumuzun cevaplarını vermekve yazımızda sözü edilen diğer kavramları genişbir biçimde açıklamak isterdim ama bunların herbiri bir kitabın konusunu oluşturacak kadar genişkapsamdadır.Milliyet duygusunu doğuran temel etken, fertlerinmensup olduklarını düşündükleri/inandıkları/kabul ettikleri topluluğa bağlılık duygusudur veinsanlık tarihinin en eski devirlerinde kazanılmışbir histir. Bu duygunun doğuşunda tarihi vepsikolojik hallerin yanında ”hür yaşamak/varlığınısürdürmek ve ekonomik bakımdan yeterli halegelmek isteğinin de” çok önemli rolü vardır.Hür/refah içinde yaşamak/varlığını sürdürmekgüdüsü, birlik ruhunu/bu amacına birlikte ulaşacağınıdüşündüğü kitleye bağlılık ve birlikte hareket kabiliyetinive sonuçta “millî şuuru/milliyet duygusunu/milliyetçilik fikrini” doğurmuştur.Bu bilinç ne kadar güçlü ise birlik ruhuna sahipolan topluluğun o kadar başarılı olduğu görülmüş/olacağı düşünülmüş ve bu duygu böylece kökleşip/yaygınlaşarak günümüze gelmiştir.Biz de “milli bilincin” toplumsal varlığı koruyupsürdürmenin en önemli sağlayıcısı olduğunu çokdoğru bir düşünce/davranış olarak kabul etmekteyizve bu yüzden de Türk Milliyetçisi/Ülkücüsüyüz.Ayrıca milliyetçilik fikrinin Fransız Devrimiile doğduğu şeklindeki düşünceyi yanlışbulmuş, Devrimin sadece Avrupa’da unutulanınhatırlanmasını/açığa çıkmasını sağladığını, milliyetduygusunun çok daha eskiye dayandığını söyleyerekeleştirmiştim.Bu yazımda da milliyetçilik fikrinin geçmişinebakmaya devam ederken “milliyetçilik fikri FransızDevrimiyle doğup/yaygınlaştırmıştır” şeklindekiyanlış kanıya eleştirilerimi kanıtlarla da gösterereksürdüreceğim.Soyların beka/refah/özgürlük güdülerinden doğanbirlik şuuru ve “dil-kültür gibi” diğer etkenlerin deetkisiyle doğup gelişen Millet/Milliyetçilik/Milliyetduygusu gibi fikirler Fransız Devriminden yüzlercehatta binlerce yıl önce doğup gelişmiş ve günümüzekadar gelmiş kavramlardır.Bu hükmümüzden hareketle tarihin en eski devirlerindenitibaren “milliyet duygusuna” ulaşmış“Devlet kurup, millet olmuş” bazı topluluklarakısaca bakalım;Çinliler, Türkler, Araplar ve İbraniler gibi kavimlerintarihi dikkatle ve doğru kaynaklardan incelenirsegörülür ki bu insan toplulukları binlerce yılönce “millî bilince ermiş/milliyet duygusuna ulaşmışve millet” olmuşlardır.İbraniler “Museviliği” gelenekleri/Töreleri ilekaynaştırıp Yahudilik adıyla hem kendilerine özelbir din hem de “Üstün Irk” anlayışına sahip “Yahudimilletini” inşa etmişlerdir.İ.Ö 1000 yıllarından itibaren geliştirdikleri millîdinleri sayesinde İbraniler farklı kültürler içindeazınlık ve bağlı topluluklar (teb’a) halinde yüzlerceyıl yaşadıkları halde kimliklerini ve kültürlerinikorumayı başarmışlardır.Millî şuurun/Milliyetçilik duygusunun kazanılmasındansonra inşa edilen milletin ruhundan sökülüpatılması hemen hemen imkânsızdır.Çin’de yaşayan insanlar imparatorlarının ”devlet”,ortak kültürlerinin/ortak dillerinin etrafında birlikolarak “Çin Milletini” inşa edip komşularına karşıvarlıklarını korumayı başarmışlardır.Keza Sami dil gurubundan Arap kabileleri deİslam Dini etrafında birleşerek, 7.yüzyılda “İslamDevletini” kurmuşlar ve bu devlet içinde varlıklarınısürdürmek güdüsüyle Arap Milletinin oluşumuna ortamhazırlamış, 8.yüzyılın hemen başında Arapçayıresmi dil kabul edip Arapça konuşmayı zorunlukılmışlardır.Arapça konuşmayanları, İslam dini yasakladığıhalde Müslümanları bile köle sayan ArapMilliyetçiliğine dayalı bir devlet politikası izleyerek“Arap Milletini” inşa etmişlerdir.“Devlet olmadan millet inşa edilemez. Ancak zamaniçinde millet devletini kaybetmiş olabilir.”İngiltere’de Manga Carta ile başlayan milletleşmesüreci, Coğrafi Keşifler sonrası sömürgecilik rekabetiile tamamlanma noktasına gelmiştir.Avrupa anakarasının İspanya/Portekiz/Fransızgibi devlet/toplumlarının birbirleriyle ve İngiltereile olan sömürgecilik rekabeti “millî bilinci” besleyipbüyütmüş ve milliyet duygusunu/Milliyetçilikfikrini geliştirerek Avrupa halklarını “millet” halinegetirmiştir.İngiliz demokrasisini yaşamış sömürgelerdekigöçmenler, Fransız devrimcileri “Demokrasi/Eşitlik/milliyetçilik” gibi fikirleri Amerika Kıtasınataşımışlar ve sömürgelerde ilk bağımsızlık savaşınıbaşlatmışlardır.Kuzey Amerika’da sömürgecilerin kurduğukolonilerde 18.yüzyılda “ Amerika, Amerikalıların-65


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREdır!” sloganı kolonilerde “milliyet duygusunun”güçlü bir şekilde var olduğunu gösterir.ABD’nin 1776 kuruluş/bağımsızlık bildirgesi aynızamanda “Amerikan Milleti’nin” de inşa belgesidir.İngiltere’ye karşı yürüttükleri bağımsızlıksavaşında “bu güçlü millî duygu” onlara zafergetirmiştir.Milletleşme süreci, Milliyet duygusu ve milliyetçilikfikri Avrupa’da ancak 18 yüzyılın sonlarında -19yüzyılda görülür ve Fransız Devriminin sonunda daAvrupa’da milletler ve millî devletlerin inşası olgusuyaşanır.Çinlilerin/Tibetlilerin/Moğolların komşuları olanTuranî Soyundan gelenler/Ural-Altay Kavimleriyani Türkler de İ.Ö 1. binlerde ortak bir dil ve kültüretrafında birleşmiş “devlet” kurmuş “milliyetduygusun ulaşıp millet” olmuşlardır. (Ben bunun çokdaha eski tarihlere dayandığını düşünüyorum)Aynı soydan gelenlerin, aynı dili konuşanların, ortakkültüre sahip boyların birliği sağlanarak İl tutupyani“Devlet” olup “Ey Türk Budunu/Begleri işitin!”diyebilmişlerdir.Böylece binlerce yıl önce “millî şuuru” oluşturup“Türk Milletini” inşa etmişler ve “Türk Milleti/Budunu”adını taşa vurarak varlıklarınıebedileştirmişlerdir.Daha İ.Ö birinci binlerde millet olma bilincineulaşan Türkler anayurtlarından batıya göçlerisırasında ve sonrasında “Türk Milletinin” yerine“İslam Ümmetini” anlayışını koymuşlar ve millîhayatlarının her sahasında büyük bir değişime/dönüşüme uğramışlardır.Milletler ve cemaatleri egemenlikleri altına alıpgörkemli imparatorluklar kurmuşlardır ancak farklıdil/din/mezhep/kültürleri bir arada tutabilmek, adaletleyönetmek için “millî varlıklarından” uzaklaşmış/fedakârlık etmişlerdir.Alparslan/Afşın/Çağrı adlarının yerini “Alâeddin-Selahaddin-Gıyaseddin” almış, Türkçe yerine Arapça-Farsçayazılır/konuşulur olmuştur.Uzun süreli kültürel etkileşim/karışım millî şuurubüyük ölçüde köreltmiştir.Selçukluyu çökerten Haçlı/Moğol saldırılarısırasında, Anayurttan batıya doğru son kez büyükbir Türk göçü yaşanmış ve Farslaşma sürecine girenAnadolu Türklüğünü bu göç dalgası yok olmaktankurtarmıştır.Bağımsız(!) Devlet olan Anadolu Türkmen Beyleri/Beylikleri Anayurttan taşınan öz kültürlerini/dillerinicanlandırmış, Arap-Fars etkisinden uzaklaşarakkendi benliklerine dönmüş/kavuşmuş ve “Türklükbilinci “ yeniden uyanmıştır.“Ne yazık ki felaketleri/düşmanlıkları çabuk unutan“Tarihten ders alamayan zayıf hafızalı “ bir milletiz.Tabi ki ders almadığımız için de tarih bizimiçin tekrar tekrar seyredilen bir sahne olmuştur/olmaktadır.”Geçmişten ders alamayan Osmanlı Devleti de2.Mehmet döneminden başlayarak adım adım kurucuunsuru olan Türklerden kopmuş “Millî Şuurdan/Türklük şuurundan” uzaklaşmıştır.Özellikle 17-18.yüzyıllarda “Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye”de Türklük neredeyse suç haline gelmiş/getirilmiştir.Devlet-i Aliyye “Osmanlı Hanedanın mülkündeümmetin- dini cemaatlerin-Tebaanın” devleti olmayı“milli devlet” olmaya tercih etmiştir.Ancak bu devlet anlayışı sürdürülebilir bir anlayışdeğildi ve öyle olduğu da hazin bir şekilde anlaşıldı.19.yüzyılda Avrupa karasına/imparatorluklarınaFransız İhtilal bildirgesinde ifade edilen hürriyet/demokrasi/milliyetçilik gibi fikirlerin büyük bir hızlayayılma göstermiştir.Bu gelişme sonucunda 19.yüzyıl ve sonrasındaAvrupa’da ve dünyada imparatorluklar yerlerinimillî devletlere bırakırken, “Devlet-i Aliyye” ya daOsmanlı İmparatorluğu da bu gelişmelerden fazlacaetkilendi.Emperyalistlerin de gayretiyle kısa sürede kendisinimeydana milletlere parçalanma sürecine sokuldu/girdi.Bu süreçte “Devleti Aliyye-i Osmâniyye’yi”yıkılmaktan kurtarmak için çeşitli fikirler ilerisürülmüş, ıslahat/reform adıyla değişik fakat “nafile”uygulamalar yapılmıştır.Bütün çabalara rağmen İmparatorluk halkları birarada tutulamamış, kendisini meydana getiren etniktopluluklara bölünmüş, çözüm sanılarak uygulanantedbirler parçalanmayı önlemek şöyle dursun dahada hız kazandırmıştır.Ayrılıkçı ETNİK kitleleri memnun etme telaşı/yöntemi, bugün olduğu gibi asıl kurucu unsurunyani Türklerin ihmal edilmesine/baskılanmasınahatta Türklüklerini ifade etmelerini suç sayan uygulamalaragidilmiş “millî bilincin” köreltilmesine yolaçılmıştır.Devlet, kurucu unsuru olan “Türklere” yabancılaşıp/öteleyinceTürkler de devletten iyice uzaklaşmışböylece yıkım kaçınılmaz hale gelmiştir.66


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETürkçü fikirlere sahip İttihat ve Terakki Hükümetlerive uyguladıkları politikalar da problemi çözememiş,dağılmayı önleyememiştir.İttihat ve Terakki yönetiminin hatalı politikalarıve Dünya Savaşına yanlış tarafta girilişi sonucuOsmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve Türk Milleti esirolmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.İşte 19. yüzyılın bu çözümsüzlük/kaos ortamındabazı Osmanlı aydınları isabetle kurtuluşu “Türkçülük”fikrinde görmüş ve bu doğrultuda hummalıçalışmalara başlamışlardır.Türkçü aydınların yayın yoluyla çalışmaları kısasürede toplumda, özellikle “askeriye/tıbbiye/mülkiye”mensupları arasında iltifat/karşılık bulmuş ve“ümmet” anlayışının küllediği “millî şuur” yenidenalevlenmiş, unutulan “Türklük” hatırlanmıştır.Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi Fransızdevrimi ile Avrupa halkları ”Millet/millî bilinç/milliyetçilik”gibi kavramlarla yeni tanışırken Türkler,Fransız devrimiyle yüzyıllar önce kazandıklarıancak sonradan unuttukları küllenmiş bir bilincicanlandırmışlar/hatırlamışlardır.Türklük bilinci/Türk Milliyetçiliği fikri tekrarcanlanmış ama netice olarak Osmanlı Devletiniyıkılmaktan kurtaramamıştır.Türkçülük fikriyatı da Devlet-i Aliyyeyi kurtarmakiçin düşünülen/uygulanan diğer tedbirler gibisonuç vermemiş ve Dünya Savaşından yenik çıkanDevlet-i Aliyye Sevr belgesiyle paylaşılarak yokedilmek istenmiştir.İşte tam bu noktada tahdidi/tehlikeyi gören TürkMilliyetçileri Mustafa Kemal önderliğinde millî birkurtuluş savaşı başlatmışlardır.Emperyalistlere karşı esir milletlere/sömürgehalklarına örnek olan başarılı bir “Millî Bağımsızlıkve Millî Egemenlik” savaşı vermişlerdir.Paylaşılan imparatorluk topraklarından paylarınıalarak “Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerde millibir devlet” kurma başarısını göstermişlerdir.Sonuç:”Türk Milleti ve Türk Millî Devleti”Gerçekten koşullar düşünüldüğünde bu sonuç emperyalistlerekarşı kazanılmış mükemmel/muhteşembir zaferdir.Ne var ki emperyalistler/sömürgeciler bu sonucuhiçbir zaman kabullenememişlerdir.1920’li yıllarda yapamadıklarını yapmak içinçalışmalarını sürdüren emperyalist güçler, Yeni TürkDevletini Sevr planlarına göre düzenlemek içinharekete geçmişlerdir.Atatürk’ün ölümünden sonra gayelerine ulaşmalarınınönünde yegâne engel gördükleri “Türk Milliyetçilerine”ve kurdukları “Türk Devletine” dahaplanlı ve kuvvetli bir saldırı içine girmişlerdir.Türk Millî Devletine yönelen saldırılara Cumhuriyetdöneminde ilk kez sivil bir direniş 1944’lerdeAtsız ve arkadaşları öncülüğünde gerçekleşmiştir.Türkçüler, millî varlıklarına yönelen küresel/emperyalist saldırılara şiddetle karşı koymuşlarve bu davranışlarını bugüne kadar da başarıylasürdürmüşlerdir.1965 sonrası Alparslan Türkeş liderliğinde birleşenTürk Milliyetçileri 9 Işık Milli Doktrini ile siyasi biraksiyon olarak Ülkücülerin öncülüğünde MHP ileiktidara talip olmuşlardır.Peki, 9 Işık Milli Doktrininde “Milliyetçilik” nasılaçıklanmıştır?Yukarıda özetle milliyet duygusunun sosyolojikesaslarına değinmiş ve bu toplumsal hissindoğuşunun binlerce yıl öncelere dayandığını ifadeetmiştim.Yine “Millet” kavramı ile ilgili çok önemlibulduğum hususları açık bir şekilde tanımlamıştım.Önemine binaen bu kavramları tekrarlayarakhatırlatmak isterim:Millet; “Huy/karakter/tarih birliğine sahip, birlikteyaşama iradesi gösteren, gerçekleştirmeye gayretgösterdikleri ortak arzuları bulunan, tasada ve sevinçteortak olan ve en önemlisi aynı dili konuşanbeşeri bir kütledir”Millet/Milliyetçilik/Milliyet duygusu ise; “Aynıdili konuşan, ortak coğrafyayı paylaşan ortak kültürsahibi soyların beka/refah/özgürlük güdülerindendoğan birlik şuurudur.”Bu çerçevede “Millî Bilincin/Milliyet Duygusunun”toplumsal varlığı koruyup sürdürmenin enönemli sağlayıcısı olduğunu çok doğru bir düşünce/davranış olarak nitelemiş ve bu yüzden de Türk Milliyetçisi/Ülkücüsüolduğumuzu ifade etmiştim.(4)Burada “ 9 Işık Millî Doktrininde ‘Milliyetçilik’nasıl açıklanmıştır?” Sorusuna 9 Işık Doktrinininmimarı Başbuğ Alparslan Türkeş’in sözleriyle cevapvereceğim.Başbuğ Alparslan Türkeş 9 Işık Milli Doktrininde“Millet/Milliyetçilik” kavramlarını nasıl açıklanmışbirlikte bakalım:67


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETürk Milleti dediğimiz gerçek nedir?Türklüğü benimseyen, aynı tarihe mensup, aynışuurunu taşıyan ve aynı kültürle yoğrulmuş, bazıistisnalar hariç aynı dine mensup insan topluluğubugünkü milletimizi meydana getirmektedir.Peki, bugünkü Türkiye sınırları dışında kalanTürkleri Türk Milletinden saymayacak mıyız?Türk Milleti büyük bir millet olduğu içinbugün dünya üzerinde geniş sahalara yayılmışve dağılmıştır. Bugün dünya üzerinde yaşayanaynı dine mensup, aynı tarihe mensup ve aynı dilikonuşan Türk topluluklarının sayısı yüz milyonlarlaifade edilmektedir. Bunların ancak üçte biri Türkiyesınırları içinde bulunmaktadır.Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalanTürkler de Türk Milletindendir.Onlar da Türk Milleti deyiminin içindedirler. TürkiyeCumhuriyeti bütün Türklük meselelerinin sahibive temel varlığıdır.Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti’nin birinciplanda ele alınması ve korunması, yüceltilmesiöncelikli hedeftir.Milliyetçilik; Milletini sevmek, vatanını sevmekve milletinin tehlikelere karşı korunması için herfedakârlığı göze almak duygusu ve düşüncesidir.Şüphesiz burada bahis konusu edilen Milliyetçilik“Türk Milliyetçiliği”dir.Türk Milliyetçiliği ne demektir?Türk Milliyetçiliği, Türk Milletine karşı beslenenderin sevgi, bağlılık duygusunun, müşterek bir tarihve müşterek hedeflere yönelme şuurunun ifadesidir.Türk Milliyetçiliği, Türk Milletinin gözüyleolayları görmek ve değerlendirmek zihniyetini ifadeetmektedir.Türk Milliyetçiliği, Türk Milletine karşı duyulanderin sevgi, bağlılık ve onu güç durumdan kurtarıp,kuvvetli, her çeşit korkudan, baskıdan uzak, şerefiyleyaşayan, müreffeh, mutlu ve modern uygarlıkta enön safa geçmiş bir hale getirmek isteği ve bu isteğinyarattığı duygudur.Birinci prensibimiz olan milliyetçiliğimizin özetolarak tarifi budur. İster Türkiye içinde olsun, isterTürkiye dışında olsun, cereyan eden her olayın TürkMilletine zarar getirmemesini istemek, düşünmekve bunun için çalışmak duygusu ve şuuru, TürkMilliyetçiliği’nin bir başka ifadesidir denilebilir.Bunun yanı sıra Türk Milletinin gerek Türkiye’demeydana gelen, gerek Türkiye dışında meydana gelenolaylardan azami ölçüde yararlanmasını istemek,meydana gelen her olayın Türkiye’ye azami ölçüdeyarar sağlamasını düşünmek ve bunun için çaba harcamakda Türk milliyetçiliğinin bir gereği olarakgörülmelidir.Milliyetçilik, Türk Milletine karşı beslenen derinsevginin ifadesidir.Kalbinde başka bir ırkın/milletin gururunu taşımayanve kendisini samimi olarak Türk hisseden veTürklüğe adayan herkes Türk’tür.Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan vekendisini Türk milletinin bir mensubu kabul edenherkesi kardeş sayan bir düşünce ve görünüştür.Milliyetçiliğimiz başkalarına karşı kin, garezduygularıyla beslenmez.Türk Milliyetçiliği insanî duygularla beslenen biranlayıştır.Türk Milliyetçiliği kin ve garazı esas almayan,sevgiyi esas alan bir düşünce tarzıdır.Milliyetçiyiz/Türkçüyüz!Türkçülük ne demektir ve neden Türkçüyüz?Çünkü milletimiz “Türk Milleti”dir.Türkçülük, Türk Milletinin hayatının hersafhasında yapacağı her şeyin Türk ruhuna, Türkgeleneğine uygun olması ve Türk’e yararlı olmasıamacının/fikrinin ön planda tutulmasıdır.Türkçe konuşacağız, Türkçeyi daima her şeyinüstünde tutacağız. Yapılacak her işte Türklük ruhunaTürk’ün özelliğine uygun ve Türk Milletine yararlıolması şartını göz önünden kaçırmayacağız.Türkçülüğün de kısaca tarifi budur.Türk Milletinin yükselmesi ve tehlikelerdenkorunması, Türk Milletini meydana getiren kişilerinteker teker “millî şuur” sahibi olmasına ve kalplerininmillet sevgisi, vatan sevgisi ile çarpmasınabağlıdır.Milliyetçilik duygusundan yoksun olan bir toplumunmillet manzarası göstermesi mümkün değildir.Milliyetçilik duygusuna sahip olmayan “millîşuura” sahip olmayan bir topluluğun bir aradayaşaması mümkün değildir.68


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBöyle bir duygudan ve şuurdan mahrumtoplulukların dış olayların en ufak bir tesirine karşıkendilerini koruyamadıklarını, hatta dış tesirler olmasadahi kendi kendilerine dağıldıklarını ve belirlivasıfları olan, belirli hedefleri olan bir topluluk hüviyetindençıktıklarını görmekteyiz.Bunun için millî doktrin Dokuz Işık’ın birinci ilkesiolarak Milliyetçiliği koymuş bulunmaktayız.” (5)Başbuğum/Fikri/Siyasi Öğretmenim Cennetmekân Alparslan Türkeş “Milliyetçilik/TürkMilliyetçiliği/Türkçülük” konusunda özetle bunlarıdüşünüyor/söylüyor.Ben de bu fikir/aksiyon insanının düşünce veöğretilerinin sadık bir takipçisi olarak “9 Işık MilliDoktrinini” kaynağından yaptığım alıntılarla unutanlarahatırlatmak için, 9 Işık Milli Doktrininde“Ülkücülük” bahsinden sonra “Türk Milliyetçiliği”konusunu da kaynaklarından ve o kaynaklardananladıklarımızdan elimizden geldiğince/dilimizindöndüğü kadarıyla özetlemeye çalıştık.Bu yazıyı hazırlamaktaki amaçlarımdan ilki;“Türk Milliyetçiliğini/Türk Ülkücülüğünü” herkesinkafasına göre tanımlamasına engel olmaya bir miktardada olsa katkı sağlamaktır.İkinci hedefim ise;“Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi ile ilgili neyapılmış ki?” sorusuna;“İşte yapılanlardan bir kısmı bunlardır. Eğerbunları yetersiz buluyorsanız daha iyisi için buyurunkatkı sağlayın görev sizindir. Eğer daha iyisini/yenisini yaparsan işte o zaman siz de “Benim Ülkücüm”olursunuz!” diye cevap verebilmektir.(*) Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal/Milliyet Duygusunun SosyolojikEsasları(2) a.g.e(3) a.g.e(4)http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi57828-9_Isik_Milli_Doktrininde_Milliyetcilik_Uzerine_Sohbet_2.htmlhttp://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi57320-9_Isik_Milli_Doktrininde_Milliyetcilik_Uzerine_Sohbet_1.htmlhttp://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi56113-9_Isik_Milli_Doktrininde_Turk_Ulkusu_Ve_Ulkuculuk_1.html(5) Alparslan Türkeş/9 Işık Üzerine KonuşmalarYILAN HİKÂYESİ•Emel DEMİREZENGönül, her bakışında vurulur kaç yerinden,Handeler can çekişir, düşer sol yanım bitap.Ağına düşmüş yârin, fayda gelmez serinden,Yaralar aşk gizlice, kanar yüzümde hicap.Sana doğru yol alır içimde bir vâveylâ,Ah koparır derinden, târumâr eyler teni.Ardından her yanımı sarar meçhul heyulâ,Gözündeki mahzene hapseyler ürkek beni.Oysa ki aşk yalandı, bilirdim senin için,Günaha davet eden hazda kalırdı nisâ.Delik deşik gönlümü aklım almıyor niçin?Aşk acısı çekmekten ölüm kolaydır oysa.Göz açıp kapadıkça ağırlaşan her lâhza,Zalime baş eğdiren kalptir sinemdeki yük.Dinmeyen feryadımla yere devrilir feza,Ama ‘aşk’ der ille de her çileden de büyük.Bahtımda kara bela, ah o kara gözlerin,Vuslata mühürlenmiş elem dolu kesemde.Dilin süngülü sanki, can alıcı sözlerin,Nasırlanmış yüreğin nazarı hep ensemde.Tuzak kurar celâlin, hâleler söner gece,Aklımı alır her gün yardan düşmek korkusu.Zehirli dudağında düğümlenen tek hece,69


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETÜRKLERİN DİNİ KÜLTÜRÜNÜ ETKİLEYENBÜYÜK TÜRK BİLGİNİMEHMED MATÜRİDΕYard. Doç. Dr. Ahmet Vehbi ECER*avehbiecer@ hotmail.comGİRİŞBir toplumun kimliğini koruyarak devam etmesi,o toplumun millî kültürüne sahip olması sayesindemümkündür. Kültür, farklı olmayı, kimliksahibi olmayı, millet olmayı sağlar. Mustafa KemalAtatürk’ün “Millî kültür, en yüksekte gözdiktiğimiz idealdir(1).” dediği millî kültür O’nunifadeleriyle şöyledir: “Türkiye Cumhuriyeti’nintemeli kültürdür. Kültür, okumak, anlamak, görebilmek,görebildiğinde mana çıkarmak, intibahalmak, düşünmek, zekâyı terbiye etmektir. İnsanhareket ve faaliyetinin, yani dinamizminin ifadesidir.Bu böyle olunca kültür insanlık vasfında insanolabilmek için bir esasî unsurdur...(2)” Kültür, birmilletin bütün tarihî seyrini gösteren bir harekettir.Tarihlerinde kültür izi bırakmayan milletlerin en nihayetyalnız adları kalmıştır.(3)Kültürün birçok tarifleri yapılmıştır. Prof. Dr. EminBilgiç kültürü: Bir millete şahsiyetini veren, diğermilletlerle arasındaki farkı tespite yarayan, tarihinseyri içerisinde teşekkül etmiş, o millete has maddî vemanevî varlık ve değerlerin ahenkli bütünüdür (4)”diye tarif eder. Merhum Prof. Dr. Mümtaz Turhan’agöre de; Kültür, bir cemiyetin sahip olduğu maddî vemanevî kıymetlerden teşekkül eden” bir bütündür(5)Millî şuuru, millî kimliği, benliği, uyanık veayakta tutan millî kültürdür. Kimlik (milliyet) “Benkimim?” sorusuna verilen ve herkesten bizi ayrı kılancevaptır. Sosyologlara göre bir gruba, bir topluluğa,bir kültüre ait olma duygusudur. Kimlik veya benlik:“Toplumsal olarak ihsan edilmiş, toplumsal olaraksürdürülmüş ve toplumsal olarak dönüştürülmüş(6)”bir olgudur. Kimlik ve kişiliği, dolayısıyla milletive millî birliği oluşturan unsurların arasında, hattaen başında anlaşma aracı olan dil, toplumsal birliğisağlamada önemli fonksiyona sahip olan din gelir.Prof. Dr. Muharrem Ergin bir makalesinde: “Millet,birbirine sosyal akrabalık bağlarından oluşankardeşlikle bağlanan en büyük tabii cemiyettir” derve ardından bunların dil, din, örf-âdet, dünya görüşü,sanat, tarih… kardeşliği olduğunu yazar.(7) SadriMaksudî Arsal da “Bir millete mensup olmak demeko milletin soyundan gelmiş demek değildir… Ortakduygu ve düşüncede insanların birlikteliği bilincidir”der.(8)Kimlik ve kültür ilişkileri üzerine kitap yazanMahmut Tezcan’a göre, “Kişiliği oluşturan başlıcaöğeler, duygu, düşünce, yetenek, ilgi, tutum,davranıştır. Bu öğeler insanın görünüşü, hareketleri,jest ve mimikleri ve çevreye uyumuyla dışarıyayansır.(9) Doç. Dr. Asım Yapıcı’nın tarifiyle: “Sosyalkimlik ferdin aynı grup içinde yer aldığı diğer üyelerle,yani ortak aidiyetleri olan ve benzer pozisyonlarıişgal eden kişilerle paylaştığı kolektif kimlik olaraktanımlanabilir.(10)” Sosyolojik olarak bakıldığındaPeygamberimiz (SAS)’ın “Bir millete benzeyenkimse o milletten olur” hadis-i şerifleri(11) de aynıkonuya işarettir. Bu hadisi sadece kılık-kıyafete indirgeyenleryanılgı içindedirler. Zira bir hadis-i kudsîdeşöyle buyurulur: “Allah sizin şeklinize (yanikılığınıza – kıyafetinize) ve mal ve mülkünüze(yani zenginliğinize) bakmaz, imanınıza ve eylemlerinize(amellerinize, davranışlarınıza) bakar(12)”Anlaşılacağı üzere önceki hadisten bir kişinindil, din, kültür, davranış, ideal ve değer yargıları…bakımlarından bir topluma benzemesi halindedeğişik kimlik kazanacağı kastedilmektedir. Bumantıkla hareket edildiği zaman bir kişinin, bir toplumunkimliğini, birliğini sağlayan ve oluşturanmillî kültürdür. Bir toplumun kültürünü oluşturanana öğelerin başında dil gelir ve onu din izler. Dintoplumda davranış birliğini sağlayan, toplumlarınvarlıklarını ve kimliklerini yaşatan bir faktördür. Birazabartılı olmakla birlikte dinin toplum kültüründekiönemini belirtmesi bakımından T.S. Eliot’un“Kültür, aslında herhangi bir toplumun dinininvücut bulmuş şeklidir(13)” cümlesi anlamlıdır. Bucümle aynı zamanda dinin inananlarını yönlendiricirol oynadığının da tasdiki anlamına gelebilir.Atalarımızın en eski dinî inancı, dinler tarihçilerine*ERÜ. İlahiyat Fakültesi Emekli Öğr.Üyesi70


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREgöre “Gök Tanrı merkezli, onun etrafında şekillenmiş,tamamen kendine özgü bir Monoteizmdir.(14)” Bu hususKuran-ı Kerîm’de geçen ve Hz. Peygamber’denönceki bir inancın adı olan Hanif Dini ile eş anlamlıgibi görünmektedir. En eski yazılı belgelerden birolan Göktürk Abidelerindeki Tanrı kavramına göreatalarımız öncesiz, sonrasız, güçlü, yaratıcı, hiçbirşeye benzemeyen, madde ve şekil olmaktan uzak,koruyucu, bağışlayıcı… bir Tanrı’ya inanmışlar;herhangi bir put’a ve resme tapmamışlardır.(15) Dahasonra atalarımız X. yüzyıldan başlamak üzere İslâmDinini benimsemişler. T.S. Eliot’in, “Dinde meydanagelen değişiklik mutlaka kültürde de kendinigösterir” cümlesindeki(16) köklü değişim ve Türkkimliğini kaybetme gibi bir jenerasyona atalarımızuğramamışlardır. Misyonersiz din olan İslâmDini’nde kendi kültür yapılarıyla paralellikler, benzerlikler,örtüşen değer yargıları bularak varlıklarınıve kimliklerini kaybetmemişlerdir. Bu dini, Alpler,alp-erenler, Türkçe konuşan ve dinin cazibesinianlatan dervişler, şairler atalarımıza sevdirmişler.Böylece atalarımız İslâm Dini’ni Türk kültürü içindeyoğurdular, onu kendileri için millî din haline getirdiler.Bu dini atalarımıza sevdirenlerden biriAhmed Yesevî (öl.1166) dir. O, içinde bulunduğugöçer-evli Türk toplumunun kültür yapısına uygunbir şekilde, Arapça, Farsça’yı bilmesine rağmenTürkçe telkinlerde bulundu. Divan-ı Hikmet adıylabilinen şiirlerinde, kendi ifadesiyle Kur’an’danayet anlamları verdi ve bunu “Benim hikmetlerimferman-ı Sübhan // Okuyup anlasan manâyıKur’an” yani “Benim hikmet adını taşıyan şiirlerimTanrı’nın fermanıdır // Onları okuyup anlıyorsan onlarKur’an’ın manâlarıdır” beyiti ile açıkladı. Prof.Dr. Mustafa Kafalı bu husus şu cümlelerle onaylar:“Ahmet Yesevî Hazretleri… İslâm’a yeni girmişolan Türklerin, dinî inançlarını, ahlâk değerleriniyükseltebilmek için Hikmet adlı sade Türkçe ileyazılmış dörtlükler bırakmıştı. Bu dörtlükler, Kur’anve Hadislerin mana ve ruhuna uygun manzum ve vecizehikmet manâsında Türkçe sözlerdi(17)”Ahmet Yesevî’nin açtığı tasavvufî çığır halkalarhalinde Sarı Saltuk (öl.1298), Ahi Evren (öl.1261),Yunus Emre (öl.1320), Geyikli Baba (öl.1350), SomuncuBaba (öl.1412), Hacı Bayram Velî (öl.1270),Budin fethinde görev alan Gül Baba (öl.1541)’dangünümüze kadar uzandı.Atalarımız Arap asıllı olmadığı kesin olarak bilinenEbu Hanife (80-150 / M. 669-767)’ye bağlandılar.Dinin uygulanmasında kıyasa önem veren, aklınkullanılmasını öneren (ehl’ür-re’y) Ebu Hanife,İslâm fıkhında önemli bir çığır açtı ve onu Ebu Yusuf(182/798), Muhammed b. Hasan eş-Şeybanî(180/804), Zufer b. Huzeyl (158/774), Ebu CaferTahavî (321/932)… gibileri izledi. Ebu Hanife, dindeakla, hürriyete önem veren, çok güçlü bir tartışmacıolan, içtihatlarında örf ve âdetleri, zayıf ve fakirleri,kişi hürriyetini, devlet otoritesini ön plânda tutan,amel (eylem)’in imandan sayılmadığını söyleyenbir bilgindi.(18) Ebu Hanife’nin bu özellikleri Türktoplumunun sosyal yapısına uygun düşmekte idi.Ebu Hanife Türk kültür ortamında yetişen Ebu MansurMehmet el-Matüridî üzerinde görüş, anlayış vemetotlarıyla etkili oldu. Matüridî de, Hanefî mezhebimensuplarının inançta imamı oldu. Atalarımız EbuHanife ile birlikte Matüridî’yi benimsediler.İki değerli bilim adamımızın ortaklaşa yazdıklarıeserde aynı konu şöyle açıklanır: “Samanîler dönemindeBuhara, İslâm ilahiyatının en önemli merkezlerindenbiri haline gelmiştir. X. yüzyılda Eş’arî’yeparalel olarak, Orta Asya’da Matüridî (öl. 944) muhafazakârkelamcıların formalizmi ile Mutezîle’ninrasyonalizmini uzlaştırmak suretiyle Sünnî kelâmınesaslarını ortaya koyuyor ve Sünnî Türkler, fıkıhtanİmam-ı A’zam Ebu Hanife’nin mezhebinde kararkılarken, itikada da Matüridî’nin mezhebine intisapediyorlardı.(19)”Matüridîlik, Türk kültür muhitinde ortaya çıkanve tarih boyunca –günümüze kadar- özellikle Türktoplumları arasında yaygın duruma gelen, Türk kültüründebir dinî (kelâmî) ekoldür.Matüridî’nin toplumumuz tarafından bilinmesive öğrenilmesi, Türk kültür tarihi bakımından sonderece önemlidir. Zira Matüridî sadece Türk kültürmuhitinin yetiştirdiği büyük bir bilgini olarakkalmamış, X. yüzyıldan başlayarak günümüze kadarTürk toplumlarının inanç sistemine damgasını vuranbir kimse olmuştur. Gerçekten de Türkler İslâmiyet’egirdikten sonra ibadet ve sosyal ilişkilerini İmam-ıA’zam Ebu Hanife (öl:767)’ye göre düzenlemişler,inanç ilkelerinde (akaid’de) Matüridî’nin sisteminibenimsemişlerdir. Türkler daha çok hoşgörülü, hayatave bilime yönelik, insan sevgisine ve yardımlaşmayadayalı yaşayışlarını bu iki büyük bilim adamınaborçludurlar.İslâm’dan sonraki Türk toplumlarının estetikanlayışlarının değer yargılarının ve toplumsalilişkilerinin oluşmasında, şekillenmesinde dinîinanışlarının rolü vardır. Bu sebeple Türk-İslâmkültürünün kökenlerini iyi anlamak, günümüzde71


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREhalkı Müslüman olan ülkelerin neden en gelişmişolduğunu tespit etmek için kültürün önemlibirelemanı olan toplumun din anlayışını iyi bilmekgerekir.MATÜRİDÎ KİMDİR?Asıl adı Ebu Mansur Mehmet b. Mahmud el-Matüridî es-Semerkandî olan bu Türk bilginininMatüridli (Matüridî) veya Semerkandlı (Semerkandî)adlarıyla tanındığı bilinmektedir. Bu adlarlaanılmasının sebebi doğum yerindendir. Zira Muhammedel-Matüridî Maveraünnehir bölgesindebulunan Semerkand’ın(20) Matürid kasabasındadoğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemek-lebirlikte H/7238–M/862 yılı civarında olduğu tahminedilmektedir.(21) Bu sebeple doğum tari-hi konusundatabakat kitaplarında açık bir bilgi bulunmamaktadır.Ancak Matüridî’nin ölüm tari-hi olarak gösterilenH/333–M/944 tarihinde ittifak vardır. Matüridî’ninSemerkand’ın Cakerdîze mahallesinde bilginlerindefnedildiği mezarlığa gömüldüğü bilinmektedir.Matüridî, kendi bölgesindeki, Hanefî ekolünebağlı bilginlerden ders almıştır. Ebu’l-Mu’in en-Nesefî (1046-1115)’nin “Tebsirat ül-Edille” sindeverdiği bilgilere göre, “Ebu Hanife’nin (150-769)talebeleri İmam Ebu Yusuf (182-798) ve İmamMuhammed eş-Şeybanî (189-804) den ders alanSüleyman el-Cüzcanî’nin talebeleri Ebu Nasr el-İyazî, Ebubekr el-Cüzcanî, kadı Muhammed b.Mukatil er-Razî, Nusayr b. Yahya el-Belhî’denders almıştır.(22) Fıkıh ve kelâm (ilahiyat) bilgileriile Ebu Hanife’nin düşünce sistemini, akılcı, hürriyetçive hoşgörüye dayalı metotlarını bunlardanöğrendi ve benimsedi. Bu yönleriyle çağdaşlarıEbu’l-Hasan el-Eş’arî (öl.935) ve Ebu Cafer et-Tahavî (öl.944) den ayrıldı.Matüridî’nin eserleri hakkında Türkiye’de yayınçalışmaları başlatılmış olması memnuniyet vericibir olaydır. Akaid ile ilgili Kitab üt-Tevhîd’i SayınProf. Dr. Bekir Topaloğlu tarafından yapılmıştır.Te’vilatu Ehl is-Sünne adlı tefsirinin tahkikli metnive çeviri çalışmaları devam etmektedir. Bu iki eserindışında da eserlerinin olduğu bilinmektedir.(23)MATÜRİDÎ’NİN YETİŞTİĞİ ORTAMa) Coğrafî Ortam: İnsanlar yaşadıkları coğrafîve kültürel ortamlarının etkisi altında şekillenirler,kimlik kazanırlar. İnsanların ve milletlerin kültüreloluşumlarında yaşanılan coğrafyanın etkisi inkâredilemez. Bir Rus bilim adamı olan Gumilev şöyleaçıklar: “Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan,hayatını sürdürebilmesi için gereken bütünmaddeleri tabiattan elde eder. Demek, onlarbulundukları bölgenin birer parçasıdır(24)” M.Fuat Köprülü “Her milletin tarihini mensup olduğukültür çerçevesi veya çevreleri içinde tetkik etmekzarureti” tavsiyesi(25) gereğince, Matüridî’nin incelenmesindede O’nun yetiştiği coğrafî ve kültürelortamın araştırılması yerinde olur.Ebu Mansur Muhammed el- Matüridî (öl. H/333-M/944), eski tarihçilerin Maveraünnehir adını verdikleriSeyhun ve Ceyhun ırmakları arasında kalancoğrafî bölgede dünyaya geldi ve oradaki Türkkültür muhitinde yetişti. “Nehrin öte tarafındakalan” anlamındaki bu ifade ile belirlenen bölge“zamanla Türkleşmiş olan” ve “gerek nüfusunkalabalıklığı gerek topraklarının verimliliğibakımından” birinci sırada yer alan bir bölgedir(26).Prof. Dr. W. Barthold bir yazısında bu bölgeile ilgili olarak konuya şöyle işaret eder: “Müslümancoğrafyacılar tarafından Maveraünnehir’inmamurluğu, toprağının verimliliği, ekin, meyve vb.mahsulleriyle ehli hayvanlarının bolluğu, nüfusununçokluğu, cömertliği, misafirperverliği, yol ve geçitlerinmükemmelliği, ribat vb. hayır müesseselerininçokluğu, halkın cesareti, ilim ve marifete karşı meyilve istidadı uzun uzadıya tasvir edilmektedir”(27)Maveraünnehir verimli toprağı, ormanları, sincap,tavşan ve benzeri gibi av hayvanları, ipek üretimi,altın, demir ve benzeri yer altı madenleri ile dikkatiçeken, ticaret yollarıyla da her dönemde önemini koruyanbir bölge özelliğindedir. Semerkand, Buhara,Merv, Belh, Tirmiz, Farab, Nesef, Baykent, Cend,Yenikent… gibi eğitim, ilim ve kültür merkezlerininbulunduğu Maveraünnehir, topraklarının verimliliğikadar(28) kültür ve ilim adamlarıyla da önemini tarihboyunca hissettirmiştir. Anladığımız kadarıyla Maveraünnehirtabii güzellikleri, toprağının verimliliği,yer altı zenginlikleri ve özellikle ticaret yollarıylada dikkati çeken ve her dönemde önemini kaybetmeyenbir bölgedir. Bu bölgenin Müslüman Araplartarafından işgali Ubeydullah b. Ziyad (öl.686),Kuteybe b. Muslim (öl.716), Nasr b. Seyyar ve nihayetSamanoğulları (874-999) dönemlerine rastlar.b) Kültütel ve Tarihî Ortam: Maveraünnehir’inilk halkının Arîler olduğu ve zamanla bu bölgeninTürkleştiğini yazan Barthold, Maveraünnehir’innüfusunun kalabalıklığı, topraklarının verimliliğibakımından “Türk egemenliğindeki eyaletlerarasında genellikle birinci sırayı işgal(29)” ettiğineişaret eder. Bu bölgeye İslâmiyet IX. Yüzyıldan son-72


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREra girmiş, ancak büyük şehirlerin halkının Müslümanolmalarına rağmen diğer bölgelerinde, “İslâmiyetikabul etmemiş olan Türk Oğuzların”(30) varlığı bilinmektedir.Tarihin bazı dönemlerinde Türkistandiye anılan Maveraünnehir’e IX. Yüzyılın ortalarınadoğru Oğuz göçleri olmuş(31) ve hızlı bir İslâmlaşmahareketi başlamıştır. Bu İslâmlaşma hareketinde“Maveraünnehir’de mevcut olan medreseler”başarılı çalışmalar yapmıştır. Yollar, kaleler, camiler,mescidler, ribatlar, tekke ve zaviyelerin çeşitli hayırkurumlarının inşa edildiği Maveraünnehir şehirleşti,genişledi ve bir kültür merkezi haline geldi. Biraraştırmacımız bu yükseliş dönemini şöyle anlatır:“Bölgede büyük şehirlerin topoğrafik genişlemeleri,din, mezhep, halk tabakaları arasında mücadeleler,loncalar, tarikatlar, mahallî kültür kavramları ileİslâm dünyasının parlak bir uygarlık alanı halinegelen Maveraünnehir’in ilk yükselişi Samanoğullarıdevrine rastlar.(32)”Gerçekten de halkı Müslüman Türk olan Maveraünnehirbölgesine IX. Ve X. yüzyıllarda İran asıllıhanedan mensuplarının kurduğu Samanoğulları(874-999) hâkim oldular ve onların hâkimiyetleridöneminde bazı yazarların ifade ettiklerine göreMaveraünnehir halkı arasında “ilmî çiçeklenmeleretanık olunduğu” ve “elverişli şartlar dolayısıyla ırkve milliyetçilikten bağımsız olarak sürekli bir kültüreletkinliğinin mevcudiyeti kendini göstermektedir.Bu bölgede yetişen sayısız ilim adamlarınıve alanlarını saymakla bitmez. Ancak Arap asıllıyazarlardan birçokları Arabistan dışındaki bölgeleriilmî faaliyetler bakımından geri olarak görmüşve göstermişlerdir. Arapların dışındaki milletlerinhalklarına hür insan olarak bakmadıkları ve onlaramevâlî (yani köle ile hür arasında bir sosyal sınıf)dedikleri bilinmektedir.Bazı eski yazarlarca, bu bölgedeki “halkın cesareti,ilim ve maarife karşı meyil ve istidadı uzunuzadıya tasvir edilmektedir”. Mısırlı bilginlerdenAhmed Emin (1886-1954) Zuhr ül-İslâm adlı eserinde“Horasan ve Maveraünnehir” başlığı altındabu bölgenin – Matüridî’nin yaşadığı yüzyıldakibilginlerinden,ilmî ve edebî hareketliliğindensöz eder.(33) Ahmed Emin’in anlattığına göre, X.yüzyılda yaşamış bulunan coğrafyacı Mukaddesi(946-1000), Matüridî’nin yetiştiği Maveraünnehirhakkında şunları yazar: “Bu bölge, o bölgelerin enüstünüdür. Bilginlerin ve saygın kişilerin daha çokbulunduğu bir yerdir. Orası hayrın kaynağı, ilminmerkezi, İslâmın sağlam merkezi ve büyük kalesi,hükümdarı kralların en hayırlısı, askerleri, askerlerinen hayırlısıdır. Burada bilginler, krallar seviyesineulaşmıştır.(34)”Gerçekten de, Matüridî’nin yaşadığı çağdaSemerkand ve çevresinde, başka ifade ile,Maveraünnehir’de ilmî bir muhit oluşmuştur. Biraraştırmacımızın ifadesiyle: “Maveraünnehir kültürçevresinde yetişmiş ve İslâm-Türk kültür ve medeniyetininbüyük mimarları arasına girmiş olan Farabî,Matüridî, Buharî, Tirmizî, İbn Sina gibi daha niceâlim ve filozoflar hem Türk, hem İslâm ve dünya ilimhayatında fikir ve düşünce hareketlerine öncülüketmişler, canlılık getirmişler ve yön vermişlerdir…İslâmî ilimlerden başka tıp, matematik, astronomi,felsefe, fizik, kimya, tabiat, tarih ve coğrafya gibimüspet ilimlerde de, Maveraünnehir kültür çevresi,pek çok âlimin yetişmesine merkezlik etmiştir.(35)”Matüridî’nin yaşadığı zaman dilimi içinde İslâmdünyası siyasî ve fikrî çalkantılar içinde idi. Özelliklefikrî çalkantıların, tartışmaların sebeplerini Hz.Muhammed’in ölümünden sonra ortaya çıkan olaylaradayandıran ve bağlayanlar vardır. Gerçekten deortaya çıkan yeni olay ve durumlar o günkü Müslümanhalk arasında farklı yorumların doğmasınasebep olmuş, bir grubun mümin dediklerine başkabir grubun kâfir dediği görülmüştür. Bütün bu farklıgruplar kendi görüşlerini Kur’an ve sünnetten delillerbularak kanıtlamaya çalışmışlardır. Bu aradafetih hareketlerinin meydana getirdiği yabancı din vekültürlerle sıkı temas zorunluluğu ayrılıkları daha daderinleştirdi ve hızlandırdı. Müslümanlar daha öncelerikonuşmaya cesaret edemedikleri itikadî (inançlailgili) meseleleri açıkça tartışır oldular. Matüridî’ninbizzat kendi eseri olan Kitab üt-Tevhid’in çeşitlisayfalarında anıldığına göre o dönemde seneviye,cebriye, haşeviye, deysaniyye, havaric, dehriyye,zanadıka, sümenie, kaderiye, şia, kerramiye, mucessime,mecusiyye, mürcie, mutezile, müşebbihe…gibi grupların varlığı bilinmektedir. Yıkıcı fikirleritaşıdığı kabul edilen bu akımlara karşı İslâm Dininiakılcı bir yolla savunmak iddiasıyla Mutezile ortayaçıktı. Bu mezhep Emevî ve Abbasî halifelerininbazılarının desteğini de sağladı. Halife Vasık (841-846) dönemi Mutezilenin altın çağı olduğu kadar,bu mezhepten olmayanlara karşı baskı ve zulmünarttığı bir dönem olarak tarihe geçti. Bu halifenin,Kur’an’ın Kelamullah olduğunu ve Allah’ın ahrettegörülebileceğini söyleyen bir kimseyi “Tanrıyıcisimlere benzetiyor” diyerek bizzat kendi eliyleöldürdüğü anlatılır.(36) Mutezilenin bu ve buna73


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREbenzer acımasız baskıları sebebiyle, Mutezileninkullandıkları metotları kullanarak karşıt bir grupoluştu. İslâm dünyasının üç ayrı bölge-sinde Kur’anve sünnete uygun bir şekilde İslâm inancını savunanüç büyük din bilgini ortaya çıktı.Arabistan’da Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (öl.935),Maveraünnehir’de Ebu Mansur el-Matüridî (öl.944), Mısır’da da Ebu Cafer et-Tahavî (öl.933)yıkıcı akımlara karşı fikrî alanda savaş açtılar. Kırkyaşına kadar hizmet ettiği ve aralarında bulunduğuMutezileden ayrılan Eş’arî “Mutezilenin akidelerinigene onların silahlarını kullanarak, yani deliller ilereddetmiş(37)” ve “akıl ile nakli birleştirerek” sünnîkelâm (ilahiyat) ilmini oluşturmuştur. Aristo’nunkıyas nazariyesini “dini savunma aracı haline”getiren Eş’arî bu metodu sebebiyle bazı grupların,özellikle Hanbelilerin tepkileriyle karşılaştı. Ancak“Arap dilinin hüküm sürdüğü bölgelerde” genişyandaşlar buldu.(38)Ebu Cafer et-Tahavî ise fıkıhta (İslâm hukuku vefelsefesinde) rey (akıl) taraftarı ve Ebu Hanife’ninizleyicisi olarak Eş’arî ve Matüridî’nin yapmakistediklerine yakın görüşler ileri sürdü. Bir Batılıbilgin Tahavî’nin Eş’arî ile Matüridî arasındakikonumunu şöyle açıklar: “Bu hareketin (sünî ilmikelâmının) ilk temsilcisi olarak Eş’arî’nin adınızikretmiştik, çağdaşları olan Semerkandlı Matüridîile Mısırlı Tahavî aynı şekilde, bu anlayışın temsilcileridirler.Bununla beraber Tahavî hemen hemenunutulmuş gibidir. Eş’arîlik ve Matüridîlik uzunmüddet rakip sünnî kelâm sistemleri olarak devametti, Matüridî mezhebi halen Müslüman Türklerarasında yaşamaktadır.(39)”İşte böylesi bir ortam ve özellikle Türk kültür muhitiiçinde yetişen Matüridî dünya Müslümanlarınınözellikle Türklerin çoğunluğunun rağbetini kazananbüyük bir din bilgini olarak kendini kabul ettirmişve Matüridîlik de Türk kültür hayatında kendine yerbulmuştur. Türk kültür muhitinde yaşayan MatüridîTürkçe’yi biliyor ve sokakta Türkçe konuşuyordu.Zira Matüridî’nin Te’vilât adlı tefsir kitabındaTürkçe’den bahsettiği görülmektedir.(40) Matüridîilim dili olmayan Türkçe’yi anladığına göre bu dilibiliyor ve konuşuyor idi. Yani Matüridî Türk idi.(41)Matüridî’nin Türk Kültürünü EtkileyenGörüşleri: Matüridî’nin İslâm ilahiyatı (ilm-ikelâmı), İslâm hukuku ve hukuk felsefesi, tefsiranlayışı hakkında nakiller yaparak konuyu uzatmakistemiyorum.(42) Matüridî’nin dine yaklaşımınınakılcı ve ilimci olmasının yanında hoşgörülü vetaassuptan uzak bir anlayış içinde bulunması daona saygınlık kazandırmıştır. O, kendi çağında,insanları kendi görüşlerine inanmaya zorlayan,kendi görüşlerine inanmayanları cezalandırmaklakendilerini görevli sayan farklı grupları (ehl ülbid’at’ı)onaylamaz. Matüridî, ana inanç ilkelerini ilgilendirmeyeninanç ve eylem farklılıklarını hoşgörüile karşılar, kıbleye yönelen herkese mümin gözüylebakar. Açık bir (inanç esaslarıyla ilgili) yalanlaması(inkârı) olmadığı sürece insanların ibadetlerine veişlerine karışılmaması kanaatindedir. Bu düşüncesini“amel’in (eylem’in) imana dâhil olmaması” formülüyleaçıklar. Daha açık ifade ile Matüridî, kıbleehlinin farklı eylem ile düşünceye sahip olmalarınıhoşgörü ile karşılar ve kendi prensiplerine uymayave inanmaya kimseyi zorlamaz.Matüridî’nin diğer önemli bir yönü ise dinde akılile nakli (Kur’an ve sünneti) ahenkli bir şekildekullanmaya verdiği önemdir. Bir araştırmacımızMatüridî’nin bu konuyla ilgili görüşünü şöyleözetler: “Akıl dinin varlığının şartı ve bekasınınlazımıdır. Çünki delil ve hüccetle ayakta duranAllah’ın dini, delil ve hüccetin bizzat kendisi olanakılla ayakta durmaktadır. Bunun içindir ki aklınauyan dinini korur, tab’ına ve heveslerine uyan isedinin dayanağını yıkmış olur.(43)”Matüridî’ye göre akıl bilgi kaynaklarındandır.Bilginin diğer kaynağı duyu organlarının verdiğibilgilerin doğruluğunu akıl ayırt eder. Akıl, hakkı vebâtılı ayırmak için tarafsız bir hakem gibidir. Akıllasihirbazların sihirleri ve hileleriyle gerçek peygamberlerinmucizelerini ayırt edebiliriz. Ayrıca insanlarKur’an-ı Kerîm’de akıllarını kullanmaya teşvikedilir.Aklın kullanılmasında Mutezile mezhebi ile hadisehli (selefiye) arasında yer alan Matüridî, çoğunluklaEş’arî mezhebi ile Mutezile mezhebi arasında birçizgi üzerinde olduğu kabul edilir. Yani MatüridîSelefiye’den ve Eş’arîye’den daha fazla akılcıdır.Başka ifade ile, akla güvenme ve aklı dinde kullanmayönünden Matüridî Mutezile’ye Eş’arî’dendaha çok yakındır. Ancak Mutezile’den de birçokyönlerden de ayrılmaktadır. Matüridîye ile akılla nakilarasında bir denge kurulmuş, akıl ve nakil, biridiğerine tercih edilerek ihmale uğramamıştır.(44)Matüridî’nin din anlayışında kişisel hürriyete,kişiliğe önem verildiği görülür. Hürriyetçive hoşgörülüdür, dışlayıcılıktan uzaktır.Meselâ amel (eylem) imandan bir parça değildir.74


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREİman ve amel (inanılanları uygulama) aynı şeylerdir.Matüridî’ye göre ibadetlerini ihmal etmek, zinaetmek, içki içmek, hırsızlık yapmak… ve benzerigünahları işlemek mümini imandan çıkarmaz. Bunlarmünkir değil, günahkâr olurlar. Büyük günahişleyen kimse günah işlediği anda Allah’ı yalanlamaz(inkâr etmez), O’na inanır ve O’nun rahmetiniumar durumdadır. Taklide dayalı iman bâtıldır, dinîilkelerin akılla ve delillerle bilinmesi gerekir.Allah kullarına kendi fiillerini (eylemlerini) yapmave kazanma (iktisab) hürriyetine sahip kılmıştır.Matüridî Kitab üt-Tevhîd adlı kitabında “Bizzat herkişi bilir ki yaptığı işte hür olduğu gibi fail (yapan)ve kâsip (kesbeden, kazanan) dır” cümlesini kullanır(45).Prof. Dr. Mustafa Sait Yazıcıoğlu bu konuylailgili araştırmasında Matüridî’nin bu cümlesininaklettikten sonra şu açıklamayı yapar: “Bu ifadedeninsanın yaptığı bir işi hür olarak, kendi iradeve inisiyatifini kullanarak yaptığı anlaşılmaktadır.Fiilin Allah tarafından yaratılmış olması, insana birmecburiyet yüklemez. Fiilinde hür olduğuna göre,Allah’ın yarattığı o fiili ister yapar, ister yapmaz.Hür iradesini yapma yönünde kullanınca o fiilikesbetmiş olur(46)”Matüridî’ye göre insan, kendi eylemlerininkazananı (müktesebi) dır. Ancak bazı âyetlerdebelirtildiği gibi (Bak. Saffat/96) insanoğlu her nekadar kendi eylemlerini iktisab ediyorsa da, gerçektebunları yaratan Yüce Tanrı’dır. MatüridîAllah’ın fiiline halk (yaratma), kulun fiiline kesb(kazanım) adını vermek suretiyle tek bir olay olaneylem (fiil)’in farklı açılardan isimlendirilmesiniyapmaktadır. Ona göre fiil (eylem) Allah ilekul arasında paylaşılmaktadır. Fiil Allah’a izafeedildiğinde yaratma, insana izafe edildiği zamankesb (kazanım) adını almaktadır. Böylece Matüridîkuldan (insandan) iradeyi tamamen kaldırıp, onurobot haline getirmiyor. İnsan, bir işi yapmayı isteyince,Tanrı onda bu eylemi, işi işleme, yapma gücü(istitatı) yaratır.(47) “Dilediğinizi isteyiniz” (Fussilet/40),“yaptıklarınıza karşılık olarak” (secde/17),“iyilik yapın” (Hac/77) gibi âyetler insanın eylemininserbest ve hür olarak işlenmesi gerektiğine dairdelillerdir. Başka ifade ile bu âyetlerden Matüridî,insanın hür eylem sahibi olduğunu anlamaktadır.Hür eylem sahibi olmakla insan, iyi iş sonucundamükâfaat, kötü iş sonucunda ceza alacaklardır. Buceza ve mükâfaatları onların o eylemlerdeki irade vekasıtları oranındadır.(48) Zira “Tanrı’nın tek başınameydana getirmesi mümkün olan şey halk (yaniyaratma)(49)” dır, insanın kendi isteği ve iradesiyleisteyerek oluşan olay (fiil) kesb’dir. İnsanoğlu bukesbinde (kazanımından) hür ve sorumludur.Atalarımız büyük ölçüde Ebu Hanife’yi izleyen veonun etkisinde kalan Matüridî’yi bu hoşgörülü, hürriyetçive akılcı anlayış ve yorumlarını beğendilerve benimsediler. Tabiatla iç içe olan atalarımızduyularla elde edilen bilgilerin zarurî açık ve kesinbilgiler olduğunu ifade eden(50) Matüridî’yi sevdiler.Ayrıca Matüridî’nin, peygamberlerin sayısınınKur’an’da geçenlerden ibaret olmayışını, her peygamberinvahyi milletlerinin diliyle aldıklarınıanlatması, Hz. Muhammed (SAS) in sadece Arappeygamberi olmadığı ve Arap emperyalizmine geçitvermeyeceği sonucunu doğurdu. Arap olmayanTürklerin bu dinden dışlanmasını engelledi.(51)Ayrıca Matüridî’nin yorumuna göre Arapça dışındakidiller horlanmamaktadır. Bir bilginimizin ifadeleriyle:“… insanların Türkçe, Arapça, Acemce ve Kıpticegibi farklı dillere; beyaz, kırmızı ve siyah gibi farklırenklere sahip olmalarında Tevhid Dini’nin delillerivardır.(52)” Bütün bunların yanında nesh’in(hükümsüz kalma) dinde (akaid ilkelerinde) değil deşeriatta (ibadet ve sosyal ilişkilerde) oluşu anlayışıTürklerin Tek Tanrı inanışlarının yalanlanmadığısonucunu doğurmuş ve atalarına güvenlerinisarsmamıştır. Hatta Allah’ın başka bir kelimeyleifade edilmesinin imkânı, Tanrı, Çalap, Hüdâ… kelimeleriyleadlandırılması(53) Türk toplumunun budine ısınmasını sağlamıştır. Matüridî İslâm Dini’niher toplumun kendi dilleriyle yaşamalarına cevazvermiştir. Bu anlayış hem toplumun dine karşı sempatiduymasını sağlamış, hem de kendi kültürünündejenere olmamasını temin etmiştir. Merhum Prof.Dr. Kemal Işık bu hususu şöyle açıklar: “Genelolarak insanların, kendi cinslerinden olanlara veözellikle kendi dilleriyle konuşanlara karşı bir sempative yakınlık duydukları bir gerçektir… Peygamberlerinkendi milletlerinin diliyle gönderilmesindekihikmet de işte budur.”(54)Yüce Tanrı’nın değişik zamanlarda değişik toplumlaravahyin, toplumun anlayabileceği bir dildepeygamberleriyle göndermesi Kur’an’ın her toplumunkendi diline çevirilerinin yapılabilmesiningereğini ortaya koymaktadır. Prof. Dr. Hanifi ÖzcanMatüridî’nin Tevilat’ındaki bilgilere dayanarakbu görüşü şöyle açıklar: “Vahyin geldiği dildenbaşka dillere çevrilebilmesi, dolayısıyla o dil vekültür dışındaki insanların da onu anlayabilmesi;hatta Ebu Hanife’ye göre, âyetlerin Farsça75


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE(dolayısıyla Türkçe vb. başka dillere yapılan) tercümeleriylenamaz kılınabilmesi, yani vahyin geldiğidilden başka dillerde ifade edilen anlamlarıylaibadet edilebilmesi mümkün olmuştur.”(55)Sonuç: Dinin kültür emperyalizmine alet olarakkullanıldığı dönemler olmuştur. Tarih içinde dininideğiştiren toplumlardan, dinin emperyalist amaçlakullanılması sebep ve etkisiyle dilini ve milliyetinideğiştiren toplumların varlığını biliyoruz. Macar veBulgar gibi Hıristiyanlaşan Türklerin Türklükleriniunutmaları, Mısır ve Kuzey Afrika halklarının Müslümanolmalarıyla birlikte Araplaşmaları verilebilecekörneklerdendir. Atalarımızın Müslüman olmalarıylabirlikte kültürlerini yaşatmalarının, dillerini ve geleneklerinikaybetmemelerinde, milletimizin köklübir kültür mirasına sahip olmasının rolü vardır. AncakKur’an ve sünnete karıştırılmak istenen Arapkültürüne milletimizin teslim olmamasının, sahipolduğumuz köklü kültür mirasımızın yanında, EbuHanife (öl.768), Ebu Hanife’nin izinden gidenMatüridî (öl. 944) ve öğrencileri, Ahmed Yesevî (öl.1166), Hacı Bektaş Velî, Mevlâna, Yunus Emre…gibi kişilerin İslâm Dini’ni yorumlamalarının etkisininolduğunu da unutmamak lazımdır. Bu büyükinsanlar, İslâmiyeti aslına sadık kalarak Türk kültürüile kaynaştırmışlardır. Ebu Hanife ve Matüridî,duaların, hatta ibadetlerin toplumların kendi dilleriyleyapılabileceği görüşleri, Türk dilinin korunmasınısağlamıştır. Bu bilginlere göre Yüce Tanrı’nın insanlargibi seslere ve harflere ihtiyacı yoktur. Böyle biranlayış, sonradan Müslüman olup da dil ve kültürlerinikaybetmek istemeyen toplumlara kendi benliklerinikoruma imkânını sağlamıştır. Bu sebepleatalarımız Kur’an’ın anlamına ulaşmış, Kur’an ileTürk kültürü arasında ortak noktalara kavuşmayı,geleneksel Türk kültürünü İslâm Dini içinde diritutmayı, benliklerini kaybetmemeyi başarmışlardır.Sonuç olarak atalarımız Ebu Hanife, Matüridî veAhmed Yesevî’nin engin yorumlarıyla Kur’an-ıKerîm ile Türk kültürü arasında ortak noktalarıbulmuşlar ve milletimizin hem iyi bir Müslümanolmalarını, hem de benliklerini korumalarınısağlamışlardır.Türk kültüründe kadına saygı, hoşgörü, farklıanlayıştakilerle bir arada yaşama kültürü, doğruluk,alçak gönüllülük, misafirperverlik, nefsine hâkimolma, kanaatkârlık, kazançta helal olana yönelme,ahde vefa, merhamet, fedakârlık, diğergamlık (özgecilik),töreye göre hareket etme, selamlaşma, gönülalma, millet, vatan, ilim sevgisi, atalara saygı gibihasletler İslâm Dini ile korunmuş, din ile kültürarasında bir çatışma olmamıştır.Ebu Hanife, Matüridî, Hoca Ahmet Yesevî gibiMüslüman Türk bilginleri İslâm Dini’ni Türk kültürüne,Türk dünya görüşüne, örf ve geleneklerineuygun, akılcı, kucaklayıcı, hoşgörülü bir şekildeaçıklamışlar ve anlatmışlardır. Atalarımız İslâmDini’ni bütün benlikleriyle özümsemiş, kavramış,anlamış olmakla kalmamışlar, bu yüce dini Araplarahas kabile dini olmaktan çıkarıp bir dünya dini halinegetirmişlerdir. Milletimiz inanç, ibadet ve ahlâk sisteminiEbu Hanife, Matüridî ve Hoca Ahmet Yesevîüçlüsünün akılcı, gerçekçi, ilimci, hurafelerden uzakhoşgörülü sistemleri üzerine oturtmuştur. Bugünhalkı Müslüman olan devletler arasında Ebu Hanifeve Matüridî mezheplerine uyan toplumlar diğerlerineoranla daha çağdaş, daha medenî ve daha demokratikhayat içinde, benliklerine ve hürriyetlerine sahiptirler.KAYNAKLAR1.Himmet Akın, “Cumhuriyetimizin Sekizinci Yılında AtatürkDevrimleri ve Türk Milliyetçiliğine Toplu Bir Bakış”, Ellinci YılKonferansları, Ankara, 1974, 16-32.2.Afet İnan, M. Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım, Ankara, 1969,69.3.Enver Ziya Karal – Afet İnan, Atatürk’ten Hatıralar, Belgeler,Ankara, 1969, 278.4.Emin Bilgiç, “Milli Kültür Anlayışı”, Milli Kültür Dergisi,Ocak 1977, Sayı I, 2-3.5.Mümtaz Turhan, Kültür Değişimleri, İstanbul, 1969, 56.6.G. Marshal, Sosyoloji Sözlüğü, Çev. O. Akınhay – D.Kömürcü, Ankara, 1999, 405.7.Muharrem Ergin, “Türk Milli Kültürü ve Dünya Görüşü Üzerine”,Kubbealtı Akademi Mecmuası, Ekim 1985, Sayı 4, 27-50.8.Sadri Maksudî Arsal, Milliyet Duygusunun SosyolojikEsasları, İstanbul, 1979, 37.9.Mahmut Tezcan, Türk Kimliği ve Kültür – Kişilik İlişkileri,Ankara, 1977, 11.10.Asım Yapıcı, Din, Kimlik ve Ön Yargı, Biz ve Onlar, Adana,2004, 55.11.Ali b. Ebubekir el-Heysemî, Mecma’ üz-Zevaid, Beyrut,1402, X, 271; Ebu Davud, Kitab ül-Libas, 4, Hadis No 4031; İbnEbi Şeybe, el-Musannaf, Riyaz, 1409, VI, 471.12.Müslim, el-Cami üs-Sahih, Kahire 1375, IV, Kitab ül-Birr,Bab 10, Hadis Nu 34, M. Sofuoğlu Çevirisinde, VII, s. 32.13.TS Eliot, Kültür Üzerine Düşünceler, Çev. S. Kantarcıoğlu,Ankara, 1987, 20.14.Bak: Harun. Güngör, Türk Bodun Bilimi Araştırmaları,İstanbul (Kum saati yayını), ?, 2815.Bak: AV. Ecer, İslâm Tarihi Dersleri – I, Kayseri, 2000, 89,111; AV. Ecer, “Türklerin Eski İnançlarında İlahi Din İzleri”,Töre Dergisi, Şubat 1963, Sayı 141, 62-64.76


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREyüzüm eskimiş pariskoltuk altımda bağdatsallanıp duruyoryağmuru evire çevire öperkensırılsıklam bir türkübağlamamdasuskun çocukçılgın kadıngöçebe kaygısıhüzne gizler pişmanlıklarıkaranlık gözlerde umut aralayaraktoprak kokan avuçlarım kanıyorpişmanlığım değilimölümü çoğalan sevdalar yüzündenharap bir hayatın molozları arasındangüvercin topluyorumcami avlularındaallah razı olsunverenden de vermeyenden deDesen. Yusuf Kemal YOZGATEGEMENLİK KİMLERİN•Osman AKTAŞertelenmiş düşleralışılmamış bir kenttarihin sayfalarındabaş göz olmuş evrimçevrim dışıbaharı öpmeli dudaklarındano haldegüneşe pazarlığa oturmadanriyakâr aşk açıyor gözümüzüankarayı görüyoruzpentagonun arka penceresindenzencilerkızılderililerkürtlertürklerakşamı kabullenmektelerrüzgâr elemektelerhükümet kokusuylasarhoşsokak lambalarına yaslanıpsenaryolar yazmaktalarsivil darbeaskeri kalbe zarar verirkuşlar çoktan yattısiz niye ayaktasınızbe hey millet oğlu milletağzınıza biber sürerim bakharçlığınızı keserimzam veririm yahutuyuyun rüyanızda ab göreceksinizeeeee77


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBİR FOTOĞRAF... BİR HATIRAErzurum’da kış.. Ben, çok çok gecikmiş bir tabip asteğmen!... Susuz Harmanlar Kışlası’ na girdim. Yündençok kalın ve büyük bir aba örtülmüş gibi kışla, uyuyor..Tepelerde; siyah iki gölge gibi, Aziziye ve MecidiyeTabyaları... Can çekişen insanların hayal meyal seçilen ne¬fesleri gibi, siyah ve koyu kömür dumanları veağır bir kömür kokusu içine dalıp gittimGünler sonra: Bahar!... Toprağın hemen altına serilmiş bir güzel halı; canlanmış, tüyleri büyümüş toprağıkaplamış gibi her yer rengarenk... Rabbime bin şükür diyerek, kekliklerin sektiği yollardan, sarı çiçekleriselamlayarak Aziziye ve Mecidiye Tabyaları’nın bu-lunduğu tepeye çıktım. Aşağılarda Erzurum yemyeşil…Karşıda: bulutlar arasında Palandöken... Kanatlarım olmadığına ne kadar üzülmüştümAziziye ve Mecidiyenin şehitlerini kokladım… Ruhaniyetim; aczim ve günahlarım içinde olsa bile birmanevi lezzetle çalkalandı... Gönül bu, nice sonra çiçeklere baka baka, bir başka hayale dalıp gitti…78


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBİR YAŞLI ASKERİNGENÇ HÜLYALARI•Ahmet Tevfik OZANBir yanda Aziziye Tabyası, bir yanda MecidiyeOrtasında bir uslanmaz adam: ben!Ve Erzurum ve hüzün... ve sen, sahi ne diye?Ne diye yıllar sonra, unutmuş gidiyorken ?...Karda, kış da, soğukta sükût bir beyaz örtüBaksam üşür, ürperir; Tabyalar batmış derdimMavi, sarı, kırmızı... şimdi renk renk çiçeklerYeşil, beyazı boğmuş... belli ki bitmiş derdim.Ama hiç öyle değil, bir eski gönül düşüDamarlarımda akan, kulaklarda çınlayan...Tuhaf... Sarı Kız şimdi, bîr sarı hayal olmuşSenin saçların beyaz... nerde; nerde anlayan ?Sarı Kız!... biliyorum,unutulmuş bir rüyaBelki senden yakındır, şu gönül aynasına..Aklım bin kerre mahcup ve mahzun, doğrusu buAma kim kandım demiş, sevdanın rüyasına ?Bir yanda Aziziye Tabyası, bir yanda Mecidiye..Ortasında bir uslanmaz adam: ben!..Ve Erzurum ve hüzün... ve sen, sahi ne diye?Ne diye yıllar sonra, unutmuş gidiyorken ?...79


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETÜRKÇE GİDERSE TÜRK DE GİDER•Ömer AYDOĞAN“Bu gün gibi hatırımdaİlk gün, ilk ders, ilk heceŞiirler yazmak için öğrendiğimGüzel Türkçe…”(Ziya Osman Saba)Bilge Kağan ve Kültiğin kardeşler ile vezirleriTonyukuk, “dünya üzerinden Türk’ün adı, sanı yokolmasın diye” 8. yüzyılda, Türk dilinin Türkçe ilkyazılı kaynağı olan “Orhun Âbideleri”ni yontturur.Türk adı, ilk defa bu taşlarda Türkçe olarak yer alır.Bu âbideler, Türk dilinin köklü bir dil olduğunun enönemli vesikasıdır.11. asrın önemli simalarından Kâşgarlı Mahmud’un,“Divânü Lûgâti’t-Türk” adlı eserinin girişbölümünde Türk dili için söylediği sözler oldukçamanidardır. Ondaki Türkçe sevdasının terennümlerinişu sözlerinden anlıyoruz:“Gördüm ki yüce Tanrı, devlet güneşini Türklerinburçlarından doğurmuş. Onlara Türk adını kendisivermiş; onları yeryüzünün hâkânı kılmış ve cihanhalkının dizginlerini onların ellerine bırakmış…Onların oklarından korunabilmek ve onlara derdinianlatabilmek ve Türklerin gönlünü almak içinonların dilleri ile konuşmaktan başka yol yoktur.”Kâşgarlı Mahmud hatta bu gerçeği Buharalıve Nişaburlu iki din büyüğünden işittiği, HazretiPeygamber’in “Türk dilini öğreniniz, çünkü onlariçin uzun sürecek egemenlik var buyurmuştur” hadisiile tanıklamaya çalışmıştır. Daha sonra da “Eğerbu söz doğru ise, Türk dilini öğrenmek vacib (çokgerekli) bir iş olur, yok bu söz doğru değil ise, akılda bunu emreder” sözleri ile aklın öncülüğündekisosyal gerçekliğe işaret eder.(1)Türk dilinin tarihin derinliklerine kadar uzananköklerine rağmen öksüz kalışı, 14. yüzyılda ÂşıkPaşa’yı derinden yaralamış olacak ki üzüntüsünüşöyle dile getirir:“Türk diline kimseler bakmaz idiTürklere hergiz gönül akmaz idiTürk dahi bilmez idi ol dilleriİnce yolu ol ulu menzilleri”Nihad Sâmi Banarlı Türkçenin Sırları adlıkitabında öğretmenlere şöyle seslenir: “Şu fânî dünyasaâdetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarınaTürk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir.…Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsaolsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyiöğreteceklerdir… Yavrularınıza, sözlerini halkdehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatındanyükselen ‘ninni’ler söylemekten başlayaraköğreteceğiniz en güzel şey, Türkçe’dir.”(2)Yahya Kemal Beyatlı, “Türkçe ağzımda anneminsütüdür. Türkçe; ağzımızda, anamızın dili gibi helâlve güzel olmalıdır.” dedikten sonra, “Türkçeninçekilmediği yerler vatandır. Çekildiği yerlerise vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi gövde ruhuDesen: S.Ahmet YOZGAT80


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETürkçedir, her halk kendi ikliminin lisanını söyler.”diyerek Türkçenin milletin varlığı için ne kadarönemli olduğunu vurgulamaya çalışır.Hâlid Ziya Uşaklıgil, Birinci Türk DiliKurultayı’nda, aydınlarımıza Türkçeyi sevme dersivererek şunları söyler:“Ben, Türkçenin ezelî bir âşıkıyım. Hepimiz öyledeğil miyiz? Ben, Türkçeyi, muhtelif devirlerinde,muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm vesevgilimi o libaslar altında, kendi cevherinde sevdim.”Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Türkçe Katında Yaşamak”adlı şiirinde Türkçeyi “ses bayrağı” yaparak Türkçehaykırır:“Seslenir seni bana ‘ova’m, ‘dağ’ım,Türkçem benim ses bayrağım.…Seslenir seni bana yakın uzak,Yeryüzü mavisinden gökyüzü yeşilineTutsak uluslar var ya geceler boyuOnlar içinYitik özgürlükler için,Türkçe haykırmak.…Seslenir seni bana ‘ova’m, ‘dağ’ım,Nere gitsem bulur beni arınmış.Bir çağ ki akar ötelere,Bir ak… ki yüce atalar, bir al… ki ulu oğullar,Türkçem, benim ses bayrağım.”Türkçe, Türkün varlık sebebidir. Türkçe giderse,Türk de elden gider. O hâlde Türk yurdunun da sadecebir dili olmalıdır. O da hiç şüphesiz Türkçedir.Başka dil var diyenlerin başka emellerinin olduğu iseunutulmamalıdır. Ziya Gökalp ne güzel söylemiş:“Turan’ın bir ili var,Ve yalnız bir dili var.Başka dil var diyeninBaşka bir emeli var.”Yahya Kemal, “Bizi ezelden ebede kadar bir millethâlinde koruyan ve birbirimize bağlayan Türkçedir.”diyerek dilin önemini vurgular. Mustafa KemalAtatürk, “Türk dili zengin bir dildir. Her kavramıifade kabiliyeti vardır. Türk dili dünyada en güzeldildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve yükseltmekiçin çalışır.” diyerek Türkçenin ifade gücüneve zenginliğine işaret eder. Dil, o kadar önemlidir kidil olmazsa vicdan da, din de, vatan da birbirindenayrılır. Bunları bir arada tutan, onları ayrılmaz birbütün yapan Türkçedir. Nitekim Ziya Gökalp, lisanınbu önemli işlevini şöyle dile getirir:“Türklüğün vicdanı bir,Dini bir, vatanı bir;Fakat hepsi ayrılırOlmazsa lisanı bir.”Türk demek, Türkçe demektir. Türkçe elden giderse,Türk’ü ayakta tutan bütün değerlerimiz debirer birer yok olup gider. Her Türk, Mustafa KemalAtatürk’ün şu sözüne iyice kulak vermeli, bu sözüntesirini ruhunun derinliklerinde hissetmelidir: “Türkdili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türkmilleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlâkını,ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini yapan her şeyi dili sayesindemuhafaza etmiştir.”Bizi biz yapan değerleri Türkçe sayesinde muhafazaettiğimize göre, Türkçeye gereken değeri veriyormuyuz? Çarşıda, pazarda, ayağımıza giydiğimizayakkabımızda, pantolonumuzda, gömleğimizde,takım elbisemizde vs. Türkçe isim var mı? Hepsiyüzde yüz Türk malı olsa bile etiketinde yabancıisimler yazılı. Peki, bunun sebebi nedir? Acabaiçinde bulunduğumuz aşağılık duygusu mu, yoksaBatı kurnazlığı mı? Yoksa her şeyimize yabancı isimvererek zengin mi olmayı hedefliyoruz? Paramız,mülkümüz ne kadar çok olursa olsun, dil olmadıktansonra hiçbir değer ifade etmez. Çünkü Türkçe olmazsaTürk de olmaz, devlet de!.. Türkün olmadığı birdünya ise düşünülemez.Türk’ü elde etmenin tek yolunun Türkçeyi tahripetmekten geçtiği bilinen bir gerçektir. Bundandolayı benliğimizi kaybetmemek için Türkçemizesahip çıkmalıyız. Türkün Türkçe duyup Türkçedüşündüğü, Türkçe konuşup Türkçe yazdığı bir Türkiyeümidiyle…Sözlerime Prof. Dr. Ahmet Sevgi hocamın şu güzeldizeleriyle son vermek istiyorum:“Ey necip millet, dilini koru yiğitçe Türk’çeUğrunda şehit olunacak vatandan önce Türkçe”(1) Besim Atalay, çev., C. I, S. 3-4’ten Zeynep Korkmaz, “KâşgarlıMahmud ve Bilinçli Bir Anadili Sevgisi”, Türk Dili KâşgarlıMahmud Özel Sayısı, TDK yay., s. 488-489. (2008).(2)Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, 18. Baskı, İstanbul2002, Kubbealtı Neşriyâtı, s. 6.81


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREDesen: Yusuf Kemal YOZGATBURCUMA DİK BAYRAKLARINI•Ahmet YOZGAT1/:Dik bayraklarını burcuma be sultanım...***Zaman zamansızdır.Bu yüzden zamansız kızkuşları uçar,Saçlarımı yalayarak üstümden.Off! Üstümden annem...Ve geçmiş anlarını siyaha boyamış bıldırcın palazları...Zaman zamansızdır ancak durmaz,Geçer kuş tarihinden bir asır daha.Vakit cülus vaktidir saltanat diyarında,Beylerbeyi ki hareli kaşları nah böyle,Enli bir kolan gibi ve çatıktır.Ve asker toplamaktadır aşk illerine doğru.Eee! Davranın bre yüreği yağlı uşaklar,İşte beklediğiniz seferberlik sonunda başlamakta.***Cengaverler oturlar bir yeniçeri baranisi üstüne,Sarışın saçlarına zeytinyağı sürerler,Keklik derisinden sırım dilerler.Off! Dilerler annem...Sormayın bir deli, bir deli kaynar ki kanım.Dik sen de gayrı bayraklarını burcuma be sultanım...:82


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE2/:İpekyolunda hışırdasın,Ve aşk ehlinin yüreğinde şavklansın diye,Gümüş sırlı aynalar doğranır her yoncanın dibine.Yani vakit cülus vaktidir hanedan diyarında,Beylerbeyi ki bıyıkları nah böyle,Kalın kolum gibi ve çıtaktır.Ve hakikaten güneş şavklanır ucu kıvrık bıyıklarda.Cesaret dediğin de bir anlık esrikliktir hepi topu.Bu yüzden herhangi bir ortada yeniçeriler esrirler,Off! Esrirler annem...O an yaşamımdan bir dilim sırım daha dilinir,Bilinir ki kovulası korkaklıktır aşk adamının anaparası.Yüreklerdeki ekin vadisi alayıvala ile ayakta,Karşılar beylerbeyini Urumeli’nin akça pakça kızkuşları.O kızlar ki saçlarının gönderine sarışın sancaklar çekip,Buğdaylarla halay tutarlar yan komşumuz temmuzda.Çalparalı köçekler ıtır kokarlar o an.Memleket bir o yana uğunur, bir benden yana.Marmara depreşir ve devrilir,Devrilir bir anım... bir anım daha...Dik bayraklarını burcuma be sultanım...3/:Boyunlarına çan asılır develerin hiç karşılıksız.Çöl durur,Kervan gider çan çan çan! ...Ebabiller kılavuzluk işlevindeler.Sönmeye yüz tutan sevdalarını takar da kızkuşları,Yalaya yalaya uçarlar saçlarını ehli aşkın.Saltanatın başında parlayan ışılak taç can hıçkırmada.Son şehzade üzülür ve son kez dolanır ekvatoru,Çünkü,Vakit cülus vaktidir saltanat diyarında,O beylerbeyidir ki öfkesi nah böyle,Kılıç gibi çift sirke verilmiş ve ucu kıvrıktır.Asabiyet teyakkuz... toplar muhitteki tüm arzuları,Hem de bir avuçluk zaman içinde.O dem pörsümüş bir kuş öter,Ve yaşlılık elinde demirden asa,Basa basa gelir beylerbeyinin nal izlerine...Kederimi topraktan kazırlar kuş burnu ile çeriler.Ama dercolmuştur artık toprağa kanım.Dikmesen de olur bayraklarını burcuma be sultanım...83


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREZEKİ VELİDİ TOGAN VE EDEBİYAT•Roza KURBANZeki Velidi Togan 100 yılda bir dünyaya gelenönemli şahsiyetlerden birisi olup, Türk Dünyası’naverilen bir armağandır. Togan’ı Tataristan’dayaşarken hiç tanımamışım, okul yıllarımda onunadından söz edildiğini pek hatırlamıyorum, üniversiteyıllarında ise Z.V. Togan’ın adı satır aralarındaçok az da olsa anılıyordu. Ancak 1995 yılındaTürkiye’ye geldikten sonra Togan’ı tanıma fırsatınıbuldum. Önce çevremde onun hakkında söylenenolumlu fikirler dikkatimi çekti. Daha sonra ZekiVelidi’nin 1999 yılında Türkiye Diyanet VakfıYayınları tarafından yayımlanan “HÂTIRALAR”kitabını okudum.Kitabı okudukça Z.V. Togan ‘a olan hayranlığımve saygım daha arttı. “Hatıralar” kitabını okuduktansonra şu sonuca vardım: Zeki Velidi Togan – meraklıve girişken, cesur, gözü pek, ama aynı zamanda çokduygusal, yüksek sezgileri sayesinde ne olacağınıkestirebilen, hızlı karar alma yeteneğine sahip olanve en önemlisi ulusunu karşılıksız seven bir kişiliktir.“Hâtıralar”, sadece bir dönemin tarihini yansıtantarihi eser değil, kitapta aynı zamanda Türk Dünyasıcoğrafyası, halkın kültürü, gelenekleri, Türk boylarıhakkında da geniş bilgiler bulunmaktadır. Zaten ZekiVelidi Togan hem tarih yapan, hem de tarih yazannadir kişilerden birisidir. Togan’ın “Hâtıralar” kitabıeşi benzeri bulunmayan bir başyapıttır.“Hâtıralar” kitabını okuduktan sonra Z.V.Togan’ınyalnız büyük tarihçi ve önemli devlet adamı olmanınyanı sıra edebiyat ile de yakından ilgisi olduğu kanaatinevardım. Zeki Velidi eğitimli ve kültürlü birailenin çocuğu olduğundan, babası Ahmetşah’tanArap, annesi Ümmülhayat Hanım’dan Fars diliniöğrenmiştir. Edebiyatı çok seven annesi, küçükZeki’ye Fars ve Türk edebiyatından hikaye veşiirler okumuştur. Zeki Velidi annesi ÜmmülhayatHanım’dan “melek” diye bahsederek annesihakkında şunları yazmıştır: “1918’de Orenburg’daSovyetler ve 1944’de Türkiye’de İsmet Paşatarafından hapse atıldığım, okunacak her şeydenmahrum edildiğim vakit en çok annemden öğrenmişolduğum şiirleri ve Yesevi’nin “Şeb-i Yeldâ”unvanlı münacatını okurken üzerimde annemin nekadar mühim olduğunu gördüm. 1944 hadiselerizamanında babamın hatıraları çoktan unutulmuştu,fakat annemin hayali “hafıza ferişte”si denilen melekgibi yanımda bulunuyordu. Ben bazen, memleketteyaptığım gibi, kendi annemi kokluyormuşumgibi hissederdim. Onun cazibesi, şiirlerle dolu olanahlak telkinlerinde idi. Ben annemin, hayatındahiçbir vakit en küçük bir günah işlemediği ve banakarşı sonsuz samimi olduğu kanaatindeyim. Onunbana öğrettiği Farsça ve Türkçe şiirler yalnız ahlakîparçalardan ibaret değildi; bunların arasında edebîestetik şiirler de vardı… Bana Orta ve Yakın Şark’ınhayatını çok yakından öğrenmek, o diyarda çoksamimi dostlar kazanmak imkânı vermiş olan Farsdilini severek öğrettiği için anneme daima minnettarkaldım. Annemin siyasetten katiyen haberi yoktu.Çok dindardı… Şiirden haz alan annemin konuşmasıçok fasihti. Hemen her cümlesini atalar sözü ile teyitederek veya araya bir vecize sokarak konuşurdu.”[1]Arap Edebiyatını ise Togan dayısı Habib NeccârSatlıoğlu’dan öğrenmiştir. Habib Neccâr zamanınınileri görüşlü insanlarından birisi olup, Zeki Velidi’ninhem eğitimine hem de siyasete adım atmasına vesileolmuştur. Dayısı hakkında Togan şöyle demiştir:“Ben Ütek medresesinde Arap dili ve edebiyatınıöğrendim. Arapça iyi bildiği halde babamın Arapedebiyatından haberi yoktu. Dayım bu dersleri banabizzat öğretirdi, çünkü çoğu onun evinde kalırdım.Kendisinin o zaman hiç çocuğu olmadığından benikendi çocuğu gibi itina ile okuttu… 1904 yılındaRus-Japon muharebesi başlayınca Rusya’nın yenilmesinesevinen dayım her gün İsterlitamak’a bir atlıgönderip getirttiği telgraf bültenlerini bana okuturdu.Bu benim Rusçamın ilerlemesine ve siyasî meselelerleilgilenmeme vesile oldu.”[2] Zeki Velidi’ninhalk edebiyatına olan ilgisinde amcası Veli Mola’nında payı vardır. Amcası sayesinde o milli destanlarlatanışma ve okuma fırsatını bulmuştur. Togan,Veli Molla hakkında şu satırları yazmıştır: “ VeliMolla’nın Arapça ve Farsça yazdığı eserler vardı;daha genç olduğumdan ondan ancak Edige, Cirence,İsaoğlu Emet gibi Türkçe milli tarihi destanlarımızıöğrendim.”[3]84


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBöylece Zeki Velidi Togan, çocukluk yıllarındanitibaren Çağatay şairi ve devlet adamı Ali Şir Nevaî(1441–1501), Fars şairi ve mutasavvıf Ferideddin Attâr(1119–1193), şair ve düşünür Mevlâna CelâleddinRumî (1207–1273), şair ve mutasavvıf Ahmet Yesevi( 1093–1166), XVII-XVIII. yüzyıl Orta Asya Türkşairi Sufi Allahyar (ölümü 1713), Suriye’de yaşayanArap şair ve düşünür Abûl Ala al-Ma’arrî (973–1057) ve başkalarının eserlerini yakından öğrenmişve büyük ilgi duymuştur. Her çocuğun gelişmesindeailesinin ve çevresinin önemi büyüktür ki, annesiÜmmülhayat Hanım, dayısı Habib Neccar ve destansevdalısı amcası Veli Molla - küçük Zeki’nin kalbineedebiyat sevgisi aşılamayı başarmıştır. Aldığı millîruhla örtüşen bu eğitim ona tüm hayatı boyuncaeşlik etmiş ve bu sayede karşısına birçok fırsatlarçıkmasına neden olmuştur. Zeki Velidi Togan gittiğiher yerde ilk işi tarihi yerleri gezmek-görmek,kütüphanelerde araştırma yapmak ve destanlarıtoplamaktır. Togan çatışmalar sırasında bile bualışkanlığından vazgeçmemiştir. Bir tesadüf müdürbilinmez, çok sevdiği Çağatay şairi Ali Şir Nevaî’ninHerat’taki mezarını da Z.V.Togan bulmuştur. AliŞir Nevaî’nin mezarının tespiti hakkında Togan“Herat’ta Temürlü Devri Âsarı” başlığı altında şunlarıyazmıştır: “ Burada Temürlü devri eserlerinin çok ihmaledilmiş olduğunu belirtmek için tek şu noktayaişaret etmek kâfi gelir ki 15.asır son yarısının kültürhayatının başında gelen ve bu şehrin imarında büyükrol oynamış olan büyük Türk şairi Ali Şir Nevaî’ninmezarının yerini bilen kimse yoktu. Yalnız bu AliŞir kendisinin “Vaqfiye” ismindeki eserinde bugündahi yerleri belli olan medrese ve camileri ile imarethanesininbirbirinden kaç zira (arşın) mesafedebulundukları açıkça kaydolunmuş ve diğer kaynaklardaAli Şir’in bu binalar arasında yapılan türbedegömüldüğü de tasrih edilmiş olduğundan bunun yerinitespit etmek benim için kolay oldu. Metre ile hertarafı ölçüp bulduğum noktada bir mezar taşı vardı.Fakat buradaki bağlara nezaret eden zatın anlattığınagöre bu taş sonradan başka yerden getirilmiş veburası Heratlılar tarafından “ Şah-ı Gariban” tesmiyeolunmakta imiş. Eskiden burada mum yakma âdetide var imiş, sonra taşlarını götürmüşler. Bu şekildeAli Şir Nevaî’nin Heratlılar nazarında “GariplerinPadişahı” olarak tanındığını öğrenmiş ve mezarıtespit etmiş oldum.”[4]Başkurt halkının karakterinde olan cesaret vekararlılık Z.V.Togan’ı da es geçmemiştir; o daha18 yaşındayken 29 Haziran 1908 yılında tahsil içinevinden ayrılarak o zamanların medeniyet merkeziolan Kazan’ın yolunu tutmuştur. Orenburg şehrinegeldiğinde, Z.V.Togan Tatar Edebiyatı’nın filozofşairi Derdmend’i (1859–1921) evinde ziyaretetmiştir. Gerçek adı Zakir Remiyev olan bu şairTatar Edebiyatında derin iz bırakmasının yanı sıraÇarlık Rusya’sının “altın kralıdır”. Ünlü şairinzenginlik ve şairliğini kıyaslayan Tatar şairi SibgatHekim (1911–1986) şöyle demiştir: “Terazinin birkefesinde – Derdmend’in şiirleri. Diğer kefesinde –Derdmend’in altınları… Hangisi ağır basar? Şiirleriağır basar…” Gerçekten de Tatar Edebiyatındaçok zengin olan, aynı zamanda yüksek yetenekliolan bir başka şair veya yazara rastlamak mümkündeğildir. Derdmend sahip olduğu parasını da Tatarhalkının aydınlanması, bilgi sahibi olması içinharcamıştır. Bu konuyla ilgili Fatih Kerimi (1870–1937) şöyle demiştir: “ O (Derdmend) altınları içinyaşamadı, o altınlarının belirlediği yüksek amacınaulaşmak için bir araç olduğunu biliyordu ve bununiçin altına ihtiyacı vardı.”[5] Derdmend, Tatarlariçin okullar, medreseler yaptırmış, matbaa açmışve zamanının hemen hemen tüm Tatar yazarlarınıneserlerini yayınlamış, Vakit gazetesi ve Şura dergisiniçıkarmıştır. Tatar halkının geleceğinden endişeduyan Derdmend, Tatarlar ancak aydın bir ulus olurlarsatüm tehlikelerle baş edebileceğini bilmiştir.Sapına kadar Tatar olan Derdmend, tüm varlığını,benliğini ve hatta hayatını Tatar ulusuna adamıştır.Zeki Velidi, Derdmend ile olan görüşme hakkındaşunları yazmıştır: “ Ben ona Kazan’a gideceğimive Rusça muallim mektebine girmek niyetindeolduğumu söyledim, o da bunu makul buldu. Fakatmaddi vaziyetimden bahsetmedim. Mamafih o, “Vakit”gazetesi idarehanesinde Yarullah Veliyev ismindekimuharriri görmemi tavsiye etti. Bu da ertesigün bana Zakir Bay namına 50 lira para verdi. ZakirBay’ın konuşmaları çok samimi idi. Şiirleri çok güzeldi,Çağatay edebiyatına vakıftı… “Gurbette insansevinemez, el ve âlemin şefkatinden de hayır göremez,eğer altın kafes içinde kızıl gül yetişecek olsa(dahi), bülbül için bir diken kadar yuva işini göremez”mealindeki şiiri çok hoşuma gitti. O, bu şiirinbenim halimi beyan ettiğini her halde biliyordu.”[6]Zeki Velidi Togan’ın Derdmend ile ikinci ve son kezgörüşmesi 1920 yılında gerçekleşmiştir. 1918 yılındaDerdmend’in tüm mal mülkü müsadere edilmiş,gazete ve dergisi kapatılmıştır. Hiçbir zaman malmülk hırsı olamayan Derdmend bunlara üzülmemiş,fakat onu derinden etkileyen tek şey el konulan özel85


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREkütüphanesi olmuştur. Derdmend kütüphanesindekikitapların büyük bir çoğunluğu ateşe verilmiş, geriyekalan kısmının da nerde olduğu belli değildir.Aynı zamanda Derdmend’in el yazılarını da aynıkader beklemiştir. Ne acıdır ki, böylece şairin çokdeğerli eserleri de gelecek nesle ulaşamamıştır.Derdemend’in Orenburg’taki evine el konduktansonra, o Orsk şehrine taşınmak zorunda kalmıştır.Zeki Velidi bu ziyareti hakkında: “ Mütevazi birevde yaşayan eski milyoner şair Zakir Remiyev’i debu sefer bu yazın Orenburg’a ikinci defa geldiğimdegördüm. Bu zat Çağatay şairi Alişir Nevaî’ninmeftunu idi. Kendisine 12 sene önce Nevaî’dennaklettiğim şiirlere nazire yazmış olduğunu şifahenanlattı. Fakat hasta ve divanda başını dayadığı yastıkona yakışmaz bir halde idi. Servetini kaybetmektenfazla müteessir olmadığını, fakat milletimizinmukadderatı hususunda büyük endişe duyduğunusöyledi. Orsk şehrinde yaşıyormuş. Veda edipkapısından çıkarken Alişir Nevaî’nin şu mealdekiparçasını hatırladım:Ölümden daha ağır olan hayatımı mı diyeceksin,Yanma ve iç çekmelerin uğursuzluğu yüzündengözlerimden (akan) yaşımı mı diyeceksin?Yoksa taş üstüne koyduğun garip başımı mıdiyeceksin,Yahut da gam ve gussa ile dolu başımın altındakitaşımı mı diyeceksin?Zaten dayanağı eski yastığı da bir taş gibiydi.Riza Kadı’ya bir miktar kağıt ve altın para bıraktımve icap ederse kendine yardımda bulunacağımısöyledim.”[7]demiştir. Bu Zeki Velidi Togan’ınDerdmend’i son görüşü olmuş; aradan çok zamangeçmeden yoksulluk ve açlık içinde yaşayan Derdmendaniden hastalanmış ve 9 Ekim 1921’de Orskşehrinde hayata gözlerini kapatmıştır. GünümüzdeTatar edebiyatının bu değerli şairinin mezarı bileyoktur.Z.V. Togan, Orenburg’dan Astrahan şehrineoradan vapurla Kazan’a gitmiştir. Togan, yolculuksırasında da araştırmalarına devam etmiş veKazan’a gelir gelmez dayısı Habib Neccâr’ın üstadıolması dolayısıyla Şihabeddin Mercanî^nin (1818–1889) medresesini ve oğlu Burhan Molla’yı ziyaretetmiştir. Burada Mercanî’nin daha basılmamış olan8 ciltlik Arapça tarih kitabı “Vafiyât al-Aslâf”ıokumuş ve kitabın bir ciltlik Türkçe hulâsasınıyapmıştır. Kazan’ın medeniyet hayatına hızlı uyumsağlayan Zeki Velidi, gazetelere makaleler de yazmayabaşlamıştır. Medreselerdeki ıslahatlarla ilgilifikirlerini içeren yazısı “Beyan al-Haq” adlı Tatargazetesinde basıldıktan sonra şair Abdullah Tukay(1886–1913) ve yazar Fatih Emirhan (1886–1926)Velidi’nin fikrine karşı yazılar yayınlamışlardır.Togan bu konuyla ilgili şunları yazmıştır: “ KazanTatarları arasında bu sıralarda milli sahada genişıslahat yapılmasını isteyen bir zümre “al-Islah” diyebir gazete çıkarıyorlardı. Ben bu zevatla görüştüm.Fakat kendilerini plansız, mütereddit, fikirlerininbirçoğunu da temelsiz buldum. Bunlar okumaktaoldukları Tatar medreselerini hem gimnazyuma,mühendis mektebine, hem de üniversiteye çevirmekisterlerdi. Bence hakikaten eskimiş olan bu medreselerdenancak iki tip orta mektep kurulabilirdi.Bir kısmı Hristiyanlarda olduğu gibi “teolojiseminer-leri”, diğer kısmı ise “muallim mektepleri”şekline sokulabilirdi. Bu hususta “Beyân al-Haq”isminde-ki Tatar gazetesine bir makale yazmıştım.Bu fikir, münevverlerden öteki tip “Islahatçı”larınhoşuna gitmedi. Şair Abdullah Tokay bu makalemünasebetiyle bir şiir, Fatih Emirhan nam muharrirbir iki makale neşrettiler.”[8] Makale yayınlandıktansonra Z.V.Togan ünlü Tatar şairi Abdullah Tukayile tanışmış, aralarındaki anlaşmazlığı gidermiş vearkadaşlık kurmuş, onu sık sık ikamet ettiği Bulgarotelinde ziyaret etmiştir.Zeki Velidi’nin Kazan’daki yılları çok verimligeçmiştir. O, 1909–1910 yıllarında KasımiyeMedresesi’nde Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihiöğretmenliği yapmanın yanı sıra Rus Dili dersleri almayadevam etmiş ve lise sınavlarına hazırlanmıştır.Togan’ın Türk Tarihine olan ilgisi onun Türk Tarihiadlı eserini yazmasına vesile olmuştur, böylecebüyük tarihçi olmanın ilk adımlarını Kazan’daatmıştır. İlk ilmi makalelerini de bu yıllardayazmıştır Zeki Velidi. Yoğun çalışma ve araştırmalarsunucunda “Türk Kavimlerinde Dört Mısralı HalkŞarkıları” adlı ilmi eserini vücuda getirmiş ve bueser “Şura” mecmuasında yayımlanmıştır. Bu eserihakkında Togan: “Prof. Katanov benim bu mesaimdençok çok memnun kalmıştı”[9], diye yazmıştır.Bu yıllarda Velidi tarih ve edebiyat tarihi ile ilgilibirçok eser okuyarak ufkunu daha da genişletmiştir.Artık yazdığı bilimsel makaleleri ile de kendindenyavaş yavaş söz ettirmeye başlamış, bu sahadaçalışan bilginlerle de tanışma fırsatı bulmuştur. ZekiVelidi Togan’ın “Türk Tarihi” adı altında yazdığıeserini 1911 yılında tamamlanmış ve baskıya86


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREverilmiştir. Fakat kitabının adını “Türk ve Tatar Tarihi”olarak değiştirmiştir, bu değişimin sebepçisi deünlü eleştirmen, edebiyat bilgini, dilci, siyaset yazarıve gazeteci, tarihçi, eğitimci, devlet adamı ve Tataredebiyatının gelmiş geçmiş en ünlü roman yazarı Alimcanİbrahimov (1887–1938) olmuştur. Z.V.Togan,A.İbrahimov’la ilk kez 1911 yılında İsterlitamak’tagörüşmüştür. Bu görüşme hakkında Togan şöyledemiştir: “ İsterlitaman şehrine geldiğimde burada“Kalem Kitabevi” sahibi, Tatar yazarlarından AbdullahBattal ile Alimcan İbrahim’in buraya geleceklerinisöyledi. Ben Tatar muharrirleri takdir ettiğimiçin bu iki yazarı da köyümüze getirip misafir etmekiçin babamın müsaadesiyle iyi atlarımızı koşupİsterlitamak’a gittim. Fakat o zaman hiç şöhretimolmadığından, çoktan şöhret sahibi olan bu iki muharriresamimi davetimi kabul ettiremedim, BattalBey, Tahirov adlı Tatar’ın çıngıraklı resmî postaarabasına binerek şehirden ayrıldı. Hala İstanbul’daeski dostum sıfatıyla her zaman buluştuğumuz AbdullahBattal ( şimdiki soyadı Taymas) ve muhteremrefikası Azize Hanımı otomobilime alıp gezdirdiğimvakit “Hani o zaman Başkurt arabasına binmem”diye yamcı Tahirov’un posta arabasıyla gitmiştin,şimdi niye bu arabaya bindin? diye lâtife edip eskidavetimi hatırlattığımda “Sen o zaman köyden gelenve köylü kıyafetli bir Başkurt muallimi idin; seninbir gün böyle tanınmış bir şahsiyet olacağını neredenbilirdim” diye izhar etti.Abdullah Battal gittikten sonra Alimcan İbrahimovile orada epeyi konuşmuş ve ona basılmakta olantarih kitabımdan bahsetmiştim. O çok zeki bir zattı.Bu eserin adı “Türk Tarihi” idi, fakat Alimcan,kitabın adının “Tatar Tarihi” olması gerektiğininüzerinde durdu. Kitabı Kazan’ın İdrisov ismindekikitapçısı bastırıyordu. Bu zat da “Türk Tarihi” isminibeğenmiyordu ve bu sene ( 1911) sonlarında eserinbasımı bittiğinde kendi bildiği gibi ona “Türk-TatarTarihi” ismini vermiş, ben de “Türk-Tatar” şeklindebir isim olamaz, hiç olmazsa “Türk ve Tatar Tarihi”diyelim diye, yaptıkları emrivakiye uydum, o daböyle yaptı. Yalnız sonunda Kazan Hanlığına aitkısmı biraz genişletmemi istedi. Alimcan kitabınbasılmış formalarını İdrisov’dan almış, okumuş vebeğenmişti. O da “Yulduz” gazetesinde 1911 senesindemilli kültürümüze ait yapılan en mühim eserdiye tavzif ederek kitabımdan medh-ü sena ile bahsetti.Bu da beni teşvik eden bir jest olmuştu.”[10]Zeki Velidi Togan’ın “Türk ve Tatar Tarihi” adlıkitabı yalnız Türk Dünyasında değil tüm dünyadabüyük yankı bulmuştur. Kitap Togan’ın kendindenönce her yere dağıldığı için artık Zeki Velididünyanın dört bir yanında tanınmıştır. Türkiye’deYusuf Akçura (1876–1935) “Türk Yurdu” dergisinde,İsmail Gaspralı (1851–1914) “Tercüman”gazetesinde, Kazan’da Prof. Katanov ve şarkiyatçıYemelyanov Rus bilimsel dergilerinde Togan’ın“Türk ve Tatar Tarihi” adlı kitabını takdir ettikleriniyazmışlardır. Ayrıca Almanya’dan şarkiyatçıMartin Hartman, Macaristan’dan Prof. Vambery,Orenburg’da neşredilen “Vakit” gazetesi idaresi ZekiVelidi’ye teşvik eden mektup göndermişlerdir. Gençyaşında böyle bir başarıyı elde eden insanlar azdır ki,Zeki Velidi 21 yaşında böyle bir başarıyı elde etmişve Türk tarihçileri arasında kendi yerini almıştır. Bukitap yayımlanıp birkaç ay geçtikten sonra ToganKazan Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti’ninaslî azası olmuş ve iş teklifleri de arka arkaya gelmeyebaşlamıştır.Ünlü Tatar bilgini ve yazar Rizaeddin Fahreddinov(1859–1936), Togan’ın babası Ahmetşah’ınyakın arkadaşı olduğu için Zeki Velidi her zamanonun fikirlerine başvurma gereksinimi duymuştur.Togan, 1908 yılında Orenburg’da Rizaeddin Fahreddinile görüşmüştür. O yıllarda Rizaeddin Fahreddin,zengin Zakir ve Şakir Remiyevlerin 1908–1918yılları arasında neşrettiği “Şura” dergisinde yöneticive başyazar olarak çalışmıştır. Zeki Velidi, Fehreddinile olan görüşmesi hakkında şunları yazmıştır:“ Babamın çok iyi dostu olan Rizaeddin Hazretiziyaret ettim. O beni yaşlı bir adammışım gibi kabuletti. Onunla tarihe ve edebiyata, bilhassa al-Ma’arrî’ye ait çok şeyler konuştuk. Tahsil derdimianlattım. Rus mekteplerine gitmek veya Suriye’yegitmek gibi iki dilemma arasımda bulunduğumusöyledim. O, bana memlekette kalmamı tavsiyeetti.”[11] Togan, Riza-eddin Fahreddin’in tavsiyesineuymuş ve memlekette tahsil görmüştür. Daha sonra1926 yılında Zeki Velidi, Fahreddin’i İstanbul’daevinde misafir ettiği sırada 1908 yılındaki görüşmeyihatırlamışlardır: “Bu zat (Rizaeddin Fahreddin R.K.)1926’da hacca giderken bir müddet İstanbul’dabulundu ve Samatya’daki ikametgâhımda misafiroldu. 1908’de Orenburg’da görüştüğümüzü ve beniRusça tahsiline tergip ettiğini hatırladı ve “Rusya’dakalmanız çok yerinde bir işti, çünkü Suriye’ye gitmişolsaydınız, doğu Türkleri arasında bu inkılâp senelerindeyaptığınız tarihî işleri yapmamış olurdunuz.Türkiye’ye gelen münevverlerimizden Yusuf Akçuraile Ahmet Ağaoğlu’dan başka şahsiyetini muhafaza87


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREile bu muhitte bir iz bırakan kimse görülmüyor,”dedi.”[12]Görünen o ki, Zeki Velidi Togan’ın büyükdevlet adamı olmasında Rizaeddin Fahreddin’in derolü olmuştur. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra daBaşkurdistan muhtariyeti için mücadele yıllarındaTatarlar ve Başkurtlar arasında anlaşmazlıkçıktığında Togan, Fahreddin ile birkaç kez görüşmüşve yardımcı olmasını istemiştir. Görüşme ile ilgiliZeki Velidi şunları yazmıştır: “ Tatarlar üzerindemüessir olmasını ümit ederek Rizaeddin Fahreddin’ibir iki defa ziyaret ettim. O davamızı mukaddesaddettiğini, fakat artık ihtiyar olduğundan elinden çokiş gelmeyeceğini, Abdurrahman ve Abdürreşit ismindekioğullarına Başkurdistan muhtariyeti hareketineyardım etmelerini vasiyet ettiğini söyledi. Bu benimiçin iyi bir kazançtı.”[13] Daha sonraki yıllarda RizaeddinFahreddin’in oğulları Zeki Velidi’ye matbaa vegazete işlerinde yardımcı olmuşlardır. Fahreddin’inbüyük oğlu Abdurrahman “Başkurdistan” gazetesindebaşmuharrir sıfatıyla görev yapmıştır.1917 Şubat ve Ekim Devrimlerini herkes gibi ZekiVelidi Togan da büyük bir heyecanla karşılamıştır.Başkurt ulusunu canından çok seven Zeki Velidikendini siyasetin içinde bulmuştur. İnişli çıkışlı siyasihayatında Togan’ı destekleyenler de engelolanlar da olmuştur. Bunlar arasında siyaset yazarı,edip ve gazeteci, Stalin Devri kurbanı Fatih Kerimi(1870–1937) de bulunmaktadır. 1917’li yıllardaKerimi muhtariyet karşıtı olarak ortaya çıkmıştır.Zeki Velidi konuyla ilgili şunları yazmıştır: “ Vaqıtgazetesi başyazarı Fatih Kerimi, muhtariyetin çokzehirli düşmanı idi. Bu zat Türkistan’la Edil (İdil-R.K) havzası yollarının bir birinden tamamıyla ayrıolduğuna, benim bir gün Taşkent’te diğer bir günOrenburg’da bir gün Özbek ve Kazak, diğer birgün Başkurt ve Tatarlarla konuşup bir büyük siyasîhareket yaratmak istememi iki ayağı ile iki kayığıidare etmek isteyen insanın hareketine benzeterekbir makale neşretmişti.”[14] Zeki Velidi TürkistanBirliği olmadan Başkurt, Tatar, Özbek, Kazak gibiTürk milletlerinin Ruslar tarafından yok edileceğiniönceden hissetmiştir. Böyle sert muhalefet yapan,Başkurdistan muhtariyeti hareketini baltalamak içinçok uğraşan Fatih Kerimi de daha sonraki yıllardaTogan’a hak vermiş ve onunla aynı sırada yerinialmış, Togan’a destek vermiştir. Fatih Kerimi’ninfikrinin değişmesi hakkında Zeki Velidi : “Evvelcebize cidden muhalif olan Tatar muharriri Fatih KerimiMuallim Mekteplerinde vazife aldı”[15]demiştir.Zeki Veilidi Togan, Tatar-Başkurt ulusununmeşhur şair ve yazarı Mecit Gafuri’yi (1880–1934)da yakından tanımıştır. Togan, Mecit Gafuri ilekomşu Makar köyünden bir imamın oğlu olan Azizaracılığıyla tanışmıştır. Aziz de Gafuri gibi şiirleryazmış, bu da onları yakın dost olmasını sağlamıştır.Mecit Gafuri ile ilk görüşmesi hakkında Zeki Velidişunları yazmıştır: “ Bazı eserler de yazmış olan AzizTroytsk’daki şeyhin medresesinde ve aynı zamandaRus mektebinde tahsil etmekte olan çok zeki ve şairbir gençti. Sonradan meşhur şair olan Mecit Gafuriile birlikte Troytsk şeyhinin medresesinde tahsilediyorlardı. Her ikisi birlikte Kazaklara giderekyazın muallimlik ederler ve sonbaharda her ikisiköylerine dönerken Azizlere uğrarlardı. Aziz şairlikbakımından Mecid’e nispeten daha büyük istidadamalik idiyse de, basılmış eseri belki yoktu. Mecid’inise bir iki küçük şiir mecmuası çıkmıştı. Ben bu topalşairle (ihtimal 1907’de) ilk defa görüştüm, sonraAziz’le birkaç defa bize geldiler. Her ikisi şiirleriniokurlardı, babam ve annem bundan çok hoşlanırlardı.Mecid o matbu eserlerinde “ Başkurtlar Edil ve Dimnehri boylarında kendi başlarına hür camialardı,yabancılar geldi onları esir etti” mealindeki şiirlerinio zaman söylemişti.”[16] Yoksulluk içinde büyüyenbu şairin şiirleri milli ruhla yazıldığı içindir ki, ZekiVelidi’yi de derinden etkilemiştir. Başkurdistan’ınYilim Karan köyünde doğmuş olan Mecit Gafuri’yiZeki Velidi evinde de ziyaret etmiştir. Mecit Gafuriile olan bu görüşmesini Togan şöyle kaleme almıştır:“Memleketimizin şairi Mecid Gafuri bu Yılım Karanköyündendi. Onun evinde misafir kaldım. O bendenbiraz büyüktü. Dayım Habib Neccar ve üstadıZeynullah İşan’ın talebesi idi. Evinde o akşam birçokşiirlerini okudu. Sabahleyin biz onunla birlikteMirzakay’a gittik. Benim de geldiğim duyuluncaoraya başka köyden birkaç zevat geldi. Bu ziyafetlerçok samimi ve tatlı oldu. Bundan şairimizMecid Gafuri de mülhem oldu. Şiirlerini okudu.Bugün bu şairin eserlerini yüz binlerce nüshabastıran Sovyetler onu güya kendilerininmiş gibigöste-rirler, halbuki o, ancak bir milliyetperverdi.Fakir bir aileden yetişmişti.”[17] Mecit Gafuri’nin1907 yılında yazdığı “Söyembike Minaresi” adlışiiri onun nasıl biri olduğunun açık kanıtıdırBer zamanlar sinde namaz ukgannar han ide,Kavme Tatar hem Törekneñ meskene Kazan ide,Ul vakıtnı tasvir itsek, ni güzel zaman ide!Kalbeme meñ pare kıldı şul güzel Han mescede.[18]Zeki Velidi Togan’ın “Hatıralar” kitabında Tatar-88


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBaşkurt ulusunun siyasetçi, aydın, yazar ve şairlerininacıklı kaderleri de yer almaktadır. Bağımsızlık uğrunaverilen mücadelede bu insanların birçoğu kendinihalkı uğruna gözünü kırpmadan feda etmiştir. Başkurtmilli bağımsızlık hareketini gönülden destekleyenlerarasında Tatar-Başkurt şairi Şeyhzade Babiç (1895–1919) da bulunmaktadır. Babiç hakkında Zeki Velidişunları yazmıştır: “Şeyhzade çok sevilen milli şairdi.Tatarca ve Başkurtça çok güzel şiirleri ve matbu eserlerivardı. Hepsi yok oldu gitti. Başkurdistan millîhareketi, bu şairin kalemiyle şiir mecmualarındacanlandırılmıştı. Fakat bunların çoğu basılmamıştır.Hepsi Sovyetler tarafından imha edildi gitti.”[19]Sovyetler için millilerin hiçbir önemi yoktur, onuniçindir ki onların adlarından ve eserlerinden korkarlarve yok etmek için de ellerinden geleni yapmışlardır.Şeyhzade Babiç tarihi olayları bizzat yaşamış biriolarak şiirlerinde de bu tarihi olayları yansıtmış, kendiduygularını da belirtmiştir. 16 Kasım 1917 yılındaBaşkurdistan Muhtariyeti resmen ilan edilip, millihükümet kurulduktan sonra Başkurdistan halkınıbüyük bir heyecan sarmış, yazar ve şairler de buheyecanını eserlerinde yansıtmışlardır. Zeki Velidi:“Bizde büyük heyecan doğuran bu muhtariyet ilanımilli şairlerimizden Seyitkerey Magaz’ın, ŞeyhzadeBabiç’in birçok şiirlerinin mevzuu olmuştur.”[20]demiştir. O yıllarda yalnız sevinçler değil, büyükacılar, büyük kayıplar da yaşanmıştır. Babiç, Kızıllarile çatışma sırasında vefat eden Emir Qaramış’ınölümü hakkında bir şiir yazmıştır. Konuyla ilgili ZekiVelidi şunları yazmıştır: “ Kızılları doğu Ural’dankoğup çıkarmakta en faal rol oynayan İkinci SüvariAlay kumandanı Emir Qaramış bu sefer esnasındavefat etti. Bu ordumuz için büyük bir kayıptı. Bukayıp dolayısıyla Başkurdistan’daki şairlerimiz birçokmersiyeler yazdılar. Bunlar arasında ŞeyhzadeBabiç’in:Bugün bize ne oldu, duygularımız neye perişan oldu?Perişan olmanın manası, bir dev er ölmüştür.Kaybedip üzüldüğüm er kim idi.Emir isimli er idi.mısraları ile başlıyan mersiyesinin son zamanlardadahi halk arasında söylenmekte olduğunu 1943’deAlmanlara esir olan Başkurt askerlerinden öğrendim.Emir benden birkaç yaş küçüktü, fakat onu çokküçüklüğünden tanıdım, çünkü babası babamın dostuidi.”[21] Milli mücadele yıllarında güvenilir insanlaraolan ihtiyaç daha da artar. Şeyihzade Babiç, ZekiVelidi Togan’ın güvenini kazanmıştır. Onun Orenburgşehirdeki teşkilat işleri hakkında Togan şöyledemiştir: “Orenburg’a gelir gelmez sivil teşkilatişleriyle meşgul olduk… Milli şairlerimizden SeyitkereyMagaz, Şeyhzade Babiç, Özbek şairi AbdülhamitSüleyman (Çolpan), Kazaklardan genç muharrirBerimcan ve bir münevver Kazak kızı bu yerlerdegizli şubeler kurarak Orenburg’daki merkezimizeçok kıymetli malûmat gelmesini temin etmişlerdi.Bunların bilhassa Kazak kızının, şair ŞeyhzadeBabiç’in bu yoldaki faaliyetleri romana mevzu teşkiledecek derecede enteresandır.”[22] Tüm bu yazılanlarBabiç’in ne derece milli bağımsızlık hareketine bağlıolduğunu göstermektedir. 1919 yılının 18 Şubat tarihindeZeki Velidi Togan’ın kurmuş olduğu Başkurt OrdusuSovyetler cephesine geçmek zorunda kalmıştır.Bu olay hem ordu için hem de Başkurt milleti içinçok ağır olmuştur. Göz yaşartıcı bu hadiseyi ZekiVelidi şöyle anlatmıştır: “Kıt’aları geçerken kendimiağlamaktan güç zapt ederek onları selamladım.Askerler ağlıyordu. Onlar geçince yanımda emirberimAhmetcan’ın göğsüne başımı koyup hüngürhüngür ağladım. Bunda hep inandığım demokrasive hürriyet fikrine veda edip şahsî, millî ve maşerîirademizi meçhul maksatlar uğruna kullanmak üzereTabolin ve Kolesovların emrine feda etmek, bu kadardöğüştüğümüz düşmanın ayağına gitmek, milletimizinistikbalinin karanlığı, sevdiğim askerlerimizinbaşına gelmesi muhtemel felâket gözümünönüne geliyordu.”[23] Milli şair Şeyzade Babiç de buolaylardan derinden etkilenmiş ve kendi yorumunuda ekleyerek şiir yazmıştır. Togan, Babiç hakkındaşu satırları yazmıştır: “Milli şairimiz Şeyhzade Babiçde bu teknik kıt’alarla birlikte cepheyi geçmiş,askerin karanlık istikbal korkusuyla titrediğini ve buhadisenin Başkurtların tarihî hayatının en feci hadisesiolduğunu, bu münasebet-le yazdığı şiirinde tasviretmişti. Onun fikrince eğer bu cephe değiştirmehâdisesinin başında Zeki Velidi kendisi bulunmasaidi, bütün ordu tek bir insan gibi intihar etmiş olurdu,demişti.”[24] Şeyhzade Babiç’in yazdığı şiirdende göründüğü gibi Başkurt ulusu Zeki Velidi Toganadı altında tek vücut olmuştur. Başkurt OrdusuSovyetler tarafına geçtikten sonra Ruslar Başkurtköylerini yağmalamaya ve Başkurt-Tatar aydınlarınıkatletmeye başlamıştır. Sovyetlerden Babiç de nasibinialmış Kızıllar tarafından vahşice öldürülmüştür.Şeyhzade Babiç’in Sovyetler tarafından öldürüldüğüSovyet döneminde basılan hiçbir edebiyat kitabındabulunmamaktadır. Bu acı gerçeği Zeki Velidi şöyle89


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREkaleme almıştır: “Başkurtların silahtan tecridi,Kızıl Ruslara, Başkurt köylerini yağma etmeye yolaçtı. Bunlar birçok Başkurt ve Tatar münevveriniyakalayıp öldürdüler. Bunların başında milli şairimizŞeyhzade Babiç ile muharririmizden AbdülhayErkebay gelmektedir. Times’teki hükümet, Kolçakordusunun taarruzundan sakınarak İsterlitamak’açekiliyordu. Şeyhzade ve arkadaşları o zaman çokmükemmel bir müessese olan zengin matbaamızı vehükümet arşivini naklediyorlardı. Bunları KızıllarCalayır demir fabrikasında basıp yakalayıp vahşiceöldürdüler.”[25] Tatar-Başkurt şairi ŞeyhzadeBabiç’in daha 24 yaşındayken vahşice öldürülmesihem edebiyat dünyası hem siyaset için büyük birkayıp olmuş, çok sevdiği milletinde ise kaygı hemRuslara karşı nefret uyandırmıştır. Şeyhzade Babiçöldürüleceğini önceden hissetmiş olmalı ki, ZekiVeli Togan’a bir veda mektubu bırakmıştır.Yukarıda kısa olarak “Hatıralar” kitabının TatarEdebiyatına özgü olan kısmına değindim. Eserde,Tatar yazar, şair ve tarihçilerinin dışında Özbek veKazak yazarları, aydınları, ayrıca Türk halkının ortakdestanları da yer almaktadır. Tüm bunların ayrıayrı araştırılması gerekmektedir. Zeki Velidi Toganbirleştirici gerçek bir liderdir ki, siyaset sahnesindeTürkistan Birliğini kurduğu gibi Türk DünyasıEdebiyatını da birleştirmeyi, bir araya getirmeyibaşarmıştır.Tatar aydınları ile olan ilişkilerinde göründüğüüzere Zeki Velidi Togan çevresinde çok sevilen birinsan olmuş ve kurduğu arkadaşlıklar bir ömür boyusürmüştür. Bu arkadaşlık hikayelerini okurken insanister istemez imreniyor ve kendi kedine şu soruyuyöneltiyor: “Acaba günümüzde de böyle bir dostluklarvar mıdır?”Nerdeyse tüm Türk topraklarını enine boyunagezen Zeki Velidi Togan, tarihi eserleri yerindeilk kaynağından öğrendiği için eserleri de bilimselve gerçekçidir. Eğer Türk Dünyası’nı yakındantanımak istiyorsanız mutlaka Zeki Velidi Togan’ın“Hatıralar” kitabını okuyun. Bu eser sizi tarihin,edebiyatın ve hayatın derinliklerine götürerek hembilgilendirecek, hem düşündürecektir.Zeki Velidi Togan birçok alanda çalışma yapançok yönlü bir şahsiyet olmakla beraber, “ne olursaolsun, hangi fırtına eserse essin” ilkeli olmaktanvazgeçmemiştir. Tüm ömrü boyunca doğupbüyüdüğü toprağına, ulusuna ve milli değerlerinesadık kalan vefalı ve cesur yürekli yiğidini Başkurtulusu asla unutmayacak ve Zeki Velidi Togan nesildennesle bir kahraman olarak anılacaktır. Aynızamanda Zeki Velidi Togan batmayan bir güneşgibi fikirleri ve kitaplarıyla Türk Dünyası’nıaydınlatmaya devam edecektir.DİPNOTLAR::[1] Togan Z. V., Hatıralar, Ankara 1999, s. 19–20.[2] Togan Z. V., a.g.e., s. 22–23.[3].Togan Z.V., a.g.e., s. 7[4]Togan Z.V., a.g.e., s. 415.[5]Mende, Gerhard von, Der Nationale Kampf der Russlandtürken. EinBeitraz zur Nationalen Frage in der Sovetunion (Rusya’daki TürklerinMilli Mücadelesi), Berlin 1936, s.69.[6] Togan Z.V., a.g.e., s.49.[7] Togan Z.V., a.g.e., s.235.[8] Togan Z.V., a.g.e.,s.52.[9] Togan Z.V. a.g.e., s.66.[10] Togan Z.V. a.g.e., s.88-89.[11] Togan Z.V. a.g.e., s.48.[12] Togan Z.V. a.g.e., s.48.[13] Togan Z.V. a.g.e., s.133.[14] Togan Z.V. a.g.e., s.133.[15] Togan Z.V. a.g.e., s.192.[16] Togan Z.V. a.g.e., s.29.[17] Togan Z.V. a.g.e., s.150.[18] Kurban İ. Yaşlı Tarihin Yankısı(Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti),İstanbul 1998, s.163.[19] Togan Z.V. a.g.e., s.218.[20] Togan Z.V. a.g.e., s.157.[21] Togan Z.V. a.g.e., s.185.[22] Togan Z.V. a.g.e., s.186.[23] Togan Z.V. a.g.e., s.212.[24] Togan Z.V. a.g.e., s.213.[25] Togan Z.V. a.g.e., s.217-218.KAYNAKÇA1.Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı, Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti,AD Kitapçılık, İstanbul 1998.2.Mende, Gerhard von, Der Nationale Kampf der Russlandtürken. EinBeitraz zur Nationalen Frage in der Sovetunion (Rusya’daki TürklerinMilli Mücadelesi), Berlin 1936.3.Togan, Zeki Velidi, Hatıralar, Türkiye Diyanet Vakfı ayınları, Ankara1999.90


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETÜRKİSTAN GÜLLERİ•Oğuz ÇELİKSoğuk bir Kasım sabahı... Cilasin ve arkadaşları güne merhaba diyor.. Ardı arkası kesilmeyen mektuplar...Gök Dere’de lanetlenen bir budun...Ayrılık... Aybüke batı eline veda ediyor.Manda ve himayeye karşı ayaklanmalar ve idam...Kara Şaman kader çizgisini değiştiriyor ve ölümlerin ardı arkası kesilmiyor.Türkistan Gülleri (Üç Gencin Dramı) - Ali Kemal KarakaşTebeşir Yayınları, RomanFiyatı : 7,50 TLAnavatanımız: Türkistan’da… Orta Asya’nın engüzide topraklarında… Baskıcı rejimin meydanagetirdiği yozlaşma ve yoksullaşmaya karşı halkındoğurduğu özgürlükçü gençlerin yılmayan destansıdirenişi…Üç Türkistan Gülü’nün, bağımsızlık mücadelesisırasında başlarından geçen akla gelmez olaylarserüveniyle kendinizi baş başa bulacaksınız. Acı tatlıtüm olayların bir arada gerçekleştiği sırada akıcı biranlatım size arkadaşlık edecek ve yaprakların ne vakittükendiğini anlayamayacaksınız.“Cilasin, anlam veremediği mektupları düşünürkenbir anda kendini Ayça’nın aşkına kaptırdığında; Alperende Aybüke’yi kaybetmenin acısını derindenhissetmeye başlıyor. Çağatay ise güzelliğine mestolduğu hadis-i şerifleri anlamak için her şeyden eletek çekiyor, başka dünyalara dalıyordu.Kara Şaman’ın kader çizgisiyle oynamasıdengeleri alt üst edince yaşam hayli zorlaşıyor. Herşeyin çıkmaza dönüştüğü bu anda Taha, üç TürkistanGülü’ne hızır gibi yetişiyor. Üçünün de özleminiçektiği imanı hepsine bire bir anlatıyor. Herkes el ele,gönül birliğiyle direnişe baş koyuyor.”İlk kitabı olmasına rağmen, on yedi yaşındaki yazarAli Kemal, Türkistan sorununun acı tablosunu edebibir dille, akıcılığı yakalayarak, yalın anlatımıylagözler önüne sermeyi başarabilmiştir. Karakterlerinruh hallerini adeta yaşayarak okuyucularınaaksettirebilmiştir.Türkistan Gülleri, Türk kimliğinin unutturulmayaçalışıldığı, İslam ahlakının dejenere edilmeyeçalışıldığı bu coğrafya da baskıcı rejime karşı verilenonurlu bir mücadelenin öyküsüdür.Edebiyat dünyasının taze filizlerinden, gençsimalarından Ali Kemal Karakaş’ın bu eserini mutlakaokumalı, hem bu taze fidana su-toprak taşımanınmutluluğunu yaşamalı hem de edebiyat aleminin bugenç simasını canı gönülden desteklemeliyiz.91


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREAFRAZE•Zehra ULUCAKAcıyarak bakma bana!Kaçışım yine senden sana,Yine sensiz geçecek bir günün sabahına,Acısı müzminleşen derin bir yarayla uyanıyorum,Geceden kalma kâbusların yorgunluğuyla…AFRAZE, yokluğu kabir karanlığı aydınlığım…Aydınlatsan, giderken karanlığa mahkûm ettiğin ömrümüDamla damla saçsan nurunu, yaşarken toprak olmuş bedenime.Şimdi fırtınaları susturacak tiz bir uğultu sanki beynimde yankılananVe yangından kaçar gibi, soluksuz koşan insanların ayak sesleriDelercesine içimdeki tüm yaşama hevesini.Rahmet meleğini bekleyen yağmura hasret gönlüme,Her an ölüm acısını tattıran,Kalbimin mahfi köşesinden bütün bedenimeİnce ince sızan AFRAZENe kadar vazgeçmek istesem de,Nokta konulmuyor içinde sen olan hiçbir cümleme.AFRAZE, bir bakışıyla gönlümdeki çölü Gülizar’a çeviren…Sensiz kalmanın hüznü,Vahşi’nin hüznüne bedel…Bilir misin nasıl bir cehennem, yüzünü görmeden duymak sesiniDuvarlar arkasından, sessizce ağlayarak sevdiğiniTebessümünü gönlümde, aşkını ruhumda can bildiğim AFRAZE.Ne de çok şey haykırmak geçiyor içimden.Keşkeler bırakıp giden ve hüzünleri bana cefa belleyen…Gel de, mevsimler bahar olsun yeniden.Sessizliğin sensizliğe denk geliyor bu şehrin karanlığında.Rüzgâr seni essin bana,92


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREZifiriliğinde kaybolduğum ömrümün bunaltıcı yalnızlığında.Bazen bir rüya olup gelirken uykuma,Seher vakitleri kâbus oluyor yokluğunda.Sesler daha dökülmeden kelime olup ağzımdan,Lal oluyorum bakarken ardından.Bunca azabı reva görme artık bana.Faniliğine ağlayan yüreğim, biçare boyun büktü alın yazısına.Yüzün bana musalla kadar soğuk olsa da,Sensiz kopan şimşekler aydınlık oluyor kapkaranlık ruhuma.Giderken gönlüme saldığın derdi,Yokluğun gözyaşıma sevda diye katıyor şimdi.Dermanım kalmasa da yaşamayaBekliyorum hala seni, bir ölünün nefes almayı beklemesi gibiAFRAZE… Boğazımda düğümleniyor hıçkırıklarım…Her bir düğüm zehir olup kanıma karışıyor ardı ardınaMağrur bir ırmak sanki gözyaşım, içimde çağlayanGünahından mahcup ruhumu dağlayarak akan.Bu hasret yangın, bu yangın cehennem…Kavrulan yüreğimin külüdür, gözyaşımla karışıkRuhuma yağmur diye değen…Âlem-i efruzun yegâne ışığı…Hüzünlerimi vuslatının dokunuşuyla,Göğsümdeki dermansız sızıyı şefkatinle dindir.Sensiz gün düşmez oldu takvimlerden.Bir ömür nasıl geçer,Dinmeyen ağıtları dilime türkü diye dolamışken?Fürug-efşan, böyle uzak durma bana!Kaç gün, kaç gece, kaç ben daha feda etmeliyim, bir sen için?Ve kaç ömür heder etmek gerek,Vuslatına ermek için senden gelecek tek bir hecenin?AFRAZE… Titreyen yüreğimi ellerine koysam…Görsen nasıl küle dönermiş senden arta kalan…Kefenleyip tüm hayallerimi gömsem de toprağına,Sol yanımdaki yara, senden ömürlük hatıraYüreğimdeki koru atabilsem ‘ışığın’ kadar derine,Narım güle döner sana erişince.İnfazı kaderin üzerindeki kader bozarNeden terk etmez ki beni ruhumdaki mezarMeçhul bir el inatla yıkık zamanlar kazarBu şehrin karanlık sokaklarında,Bitmeyen yolun ıssız ve yorgun seyyahıBir daha uyanmamaya yeminliYok olup ardından, ıssızlığa sızar…93


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREBir Türk Kahramanı: Ebülfez ELÇİBEYMÜCADELE YILLARI ÖNCESİNDEEBÜLFEZ ELÇİBEY -2•Prof. Dr. Hanım HALİLOVA*“Annem Türkiye Türk’ü Olduğunu İlk KezElçibey’e Söylemiştir.”Elçibey Hanım Halilova’nın Ailesi ile BirlikteElçibey ile omuz omuza mücadele ettiğimiz yıllarboyunca ailemi, yakından tanıdı. Annem, TürkiyeTürk’ü olduğunu ilk kez Elçibey’e söylemiştir.Elçibey’in anneme, Türkiye Türk’ü olduğu içinbüyük hürmeti vardı. Hatta Rus arşivinde doktorasıiçin araştırma yaparken Van’ın Erciş ilçesinde Ermenilertarafından öldürülen tüm erkekler gibi, dedemMustafa Çavuşoğlu’nun ölümüyle ilgili belgeleri deo bulmuştu.Sürgün Denilen Şey: “Hanım Halilova’nın Ailesi”Ailem Azerbaycan’a Anadolu’dan gelmiş. BirinciDünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu KafkasCephesi’nde bozguna uğrayıp geri çekilince Rusorduları: Erzurum, Kars, Van, Ağrı ve Bitlis’i işgalettiler. Van Gölü çevresini kuşatan Rus birlikleri,özellikle Erciş’e yerleşmişler. Ruslar tarafındankuşatılan halk, yoksul ve perişan durumda bırakılmış.Bu kuşatma ile etkisiz hale getirilen bölge halkınakarşı Rus birliklerine güvenen Ermeniler, kurduklarıçetelerle katliamlar yapmışlardır. Oysa Ermeniler,uzun yıllar bölge halkıyla birlikte uyum içindeyaşamış ve bölge halkından yardım ve himayegörmüşlerdir. Türklerin Ermenilere karşı hiçbir kötüniyetli hareketi yok iken Ruslara güvenen Ermeniler,Türklere ihanete başladılar. Van‘da yerleşmişolan İngiliz, Rus ve Fransız konsoloslukları da Ermenilerinbu ihanetlerinde büyük bir destekti. Bukonsolosluklara turist gibi gelen yabancılar, aslındaErmenileri Türk’lere karşı kışkırtmak için gelenajanlardı. Bu ajanlar Ermenilerin Türk’lere karşıkışkırtılmasında aktif rol oynamışlardı. Hedefleri,Doğu Anadolu topraklarını bölmek ve “DoğuErmenistan”ı kurmaktı. Bu amaçla bütün köylerinismini değiştirmişler. Erciş’in ismi “Eganis” olmuş.Van’ı kana bulayan Andronik, Erciş’e girdiğindeönce Erciş’in ileri gelenlerini öldürtmüştü. DedemMustafa Çavuşoğlu ilk öldürülenlerden birisidir.Gökhan Baltacı’nın “Soykırıma Uğrayan Türkler”kitabında dedem Mustafa Çavuşoğlu Efendi’densaygın bir kişi olarak bahsedilmektedir. İşte bu nedenleyani Mustafa Çavuşoğlu’nun Erciş’te saygınbir kişi olması nedeni ile Ermeniler, dedemi zorlabataklığa iterek boğulmasına sebep olmuşlar.Ermeniler, Erciş’in erkeklerini ve birçok kadınınıöldürmüşlerdir. Geriye kalan kadın ve çocukları dacamiye doldurup yakmak istemişler. Ama Ruslar,Ermenilerin camideki kadın ve çocukları yakmasınaizin vermemişler. Camide diri diri yakılmaktankurtulan bu kadınlar ve çocuklar; Van’dan Muş’a,Muş’tan Iğdır’a gelmişler. Annem Mustafa KızıMerife Çavuşoğlu, küçük kız kardeşi Fatma; bukadın ve çocukların arasında imişler.Annem o zamanlar 7-8 yaşlarında, kardeşi Fatmaise 1 yaşında imiş. Kadın ve çocuklardan bazıları yoldakaybolmuş; bazıları da yolda ölmüş. Annemin kızkardeşi Fatma yani benim teyzem yolda kaybolan-*Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi94


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREHanım Halilova’nın Annesi Merife Çavuşoğlu veAblası Almas Hanımlardan. Iğdır’da akrabası olan bazı kadın ve çocuklaronların yanına sığınmışlar. Bakü’de kurulmuş olanBakü Cemiyet-i Hayriye-i İslamiyesi teşkilatı, hiçkimsesi olmayan çocukları, Nahçıvan’a götürüp veyetimhaneye yerleştirmiş. Bu cemiyetin üyelerindenbiri olan büyük şairimiz Abdullah Şaik’in kardeşive Nahçıvan’ın Harbi Komiseri olan Yusuf ZiyaTalıbzade annemi, Nahcivan’a götürür ve evlatlıkolarak almış. Daha sonra bu albay yani benim manevidedem, eşini ve annemi de alıp Semerkand’a gidiyor.Enver Paşa o zamanlar orada, bir Turan Ordusu teşkiletmeye çalışıyor. Dedem, Bolşeviklere karşı EnverPaşa’nın yanında mücadele ediyor. Enver Paşa 1918yılında, Kafkas İslam Ordusu’nu kurar ve başınakardeşi Nuri Paşa’yı getirir. Bu ordunun amacı:Bakü’yü Ermenilerden kurtarmaktı; ordu amacınaulaşınca Ermeniler bunun acısını, Enver Paşa’yıarkadan vurarak şehit etmek suretiyle alıyorlar.Bunu çoğu kişi bilmez. Ben bu olayların hepsiniannemden dinledim. Bizzat bu konu ile ilgili tarihiaraştırmalarda da bulundum. Nevzat Kösoğlu‘nunÖtüken Neşriyat’tan çıkan “Şehit Enver Paşa”isimli kitabında yazılanlarla benim anlattıklarımlaörtüşüyor. Annemi evlatlık alarak sahip çıkan YusufZiya Talıbzade de Bolşeviklerce Semerkand’ta şehitediliyor. Annem üvey annesi ile birlikte Tiflis’e geliyor.“Ermeniler Abim Tofik Halilov’u ZehirleyerekÖldürdüler.”Gence, benim çocukluğumun geçtiği şehirdi. Ailemde bu şehirde yaşamıştı. Abim Gence’de, üst düzeybürokrattı. Sovyetler zamanında Gence’ye yakınolan ve Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Daşkesenilçesinde Ermeniler, 1915’te Van’da Türklere büyükzulümler ve katliamlar yapan Andronik’in anıtınıdikmişler. Bu adam Taşnakların lideri, güya birpaşaydı. Bu duyulduktan sonra abimgil bu yapılanınuygun bir şey olmadığını düşünüyor. Abim, “Bu işiben hallederim;” diyor ve gece o şehrin elektriklerinikestiriyor. Daha sonra bu anıtı söküp bir tırlagötürüyorlar ve yok ediyorlar. Fakat Ermeniler durumuanlıyor ve yakaladıkları Azerbaycan Türklerinidövmeye başlıyorlar. Daha sonra hükümet, buyaşananlardan ve Moskova’dan korkup Gence valisinibaşka bir bölgede görevlendiriyor.Abim, Dağlık Karabağ’ın merkezi Hankent’egittiğinde Ermeniler onu, Andronik’in anıtını yokettiği için zehirleyerek öldürdüler. Ama hükümet,suikasta kurban gittiğini açıklamadı. Abimin Sovyetkayıtlarındaki ölüm sebebi, kalp krizidir. Eğer bu suikastolmasaydı abim; bir müddet sonra ulaştırma bakanyardımcısı olacakmış. Elçibey abimi çok severdive Gence’ye gittiğinde mutlaka onunla görüşürdü.Elçibey abimin yasını, üç gün yemek yemeyerektuttu.“Türkiye’yi Aziz Vatanım Kabul Ediyorum.”1994 yılından itibaren, Türkiye’deki kökenimle ilgiliolarak araştırmalarda bulundum; ilgili arşivlerebaktım. Tam bir sonuca ulaşamadım. Ama 2007yılında, TRT’de yayınlanan Van’da Ermeniler’inkatliamına uğramış soydaşlarımızı konu alan birprograma, dönemin Türk Tarih Kurumu BaşkanıProf. Dr. Yusuf Halaçoğlu ile katılmıştık. Programagelen konuk dinleyiciler, katliama uğrayan ailelerinmensupları idiler. Program aralarında, stüdyodabulunan konuk dinleyicilerle sohbet edip anneminVan’dan, dedemin Çavuşoğlu sülalesinden MustafaÇavuşoğlu olduğunu söyledim. Onlar da Van’ınErciş ilçesinde Çavuşoğluları’nın var olduğunu;Ünal ve Gültekin Çavuşoğlu’nun dedemin akrabasıolduğunu söyleyip, onların telefon numaralarını verdiler.Gültekin Çavuşoğlu ile önce telefonla konuşuptanıştım. Sonra buluşup yüz yüze görüştük. GültekinÇavuşoğlu vatanını ve milletini seven bir insandır.Van’ da, Erciş’te, Fethiye’de, Antalya’da, Ankara’da,İstanbul’da ve birçok ilde onu sevenler ve değerverenler vardır. Ayrıca Gültekin Bey çok vefalıdır.Alparslan Türkeş vefat ettikten sonra Erciş’te AlparslanTürkeş İlköğretim Okulu’nu kendi imkânlarıile yaptırdı. Bu zamanda, liderin vefatından sonrabir şeyler yapan ve onları anıp, adını ve hatıralarınıyaşatmaya çalışan çok az insan vardır.95


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREGültekin Çavuşoğlu’nun Van’da Yaptırdığı AlparslanTürkeş İlköğretim OkuluYine Ercişli olan Sayıştay 4. Daire üyesi çokdeğerli kardeşim Cavit Erdoğan’la GültekinÇavuşoğlu beni tanıştırdı.Azerbaycan’da doğdum; ama Türkiye’yi de azizvatanım kabul ediyorum.Çünkü Türk’ün ayağının değdiği her bir toprak,bana vatandır. Bütün akrabalarım Azerbaycan’dabulunduğu için kendimi burada çoğu zaman yalnızhissediyorum. Ancak bu kardeşlerimin desteğiyleyalnızlığımı gideriyorum. Başım bile ağrısa onları,her zaman yanımda görüyorum; onları yıllarcaBabam Aziz Ağa, Tebriz’in Zunuz Bölgesi’ndedoğmuş; Güney Azerbaycan’da Hıyabani hareketindeöncü isimlerden birisiydi. Hıyabani hareketibaşarısız olunca babamın da ölüm kararı çıkıyor.Asılmasına karar veriliyor. Bunun üzerine babam,Aras nehrini yüzerek Kuzey Azerbaycan’ageçiyor. Kuzey Azerbaycan’da üst düzey bir yöneticiolarak çalışmaya başlıyor. Babamla annem,Tiflis’te tanışıp evleniyorlar. Babam Sovyet sistemininyalancı, Türklüğe ve dine karşı olduğunugörünce Sovyet sistemine karşı isyan ediyor.“Güney Azerbaycan’dan insanlarımızı getirdiniz;kandırdınız ve sonra da sahip çıkmadınız;” diyor.Bunun üzerine Sovyet Komünist Partisinin yöneticileribabam için ölüm kararı alıyorlar. Fakat babam,yüksek vazifeli ve Güney Azerbaycanlı olduğuiçin öldürmüyorlar. Annem Merife Hanım TürkiyeTürk’ü olduğu için annemle birlikte sürgün ediyorlar.1937’de Azerbaycan’ın Daşkesen bölgesininKobalt kasabasına, Azerbaycan’ın birçok tanınmışinsanıyla birlikte babamı da annem ve üç kardeşimile birlikte sürgün ettiler.. Sürgün edilen yerAzerbaycandaydı; ama bu sürgün yerinde denebilirki hiç Azerbaycanlı yoktu. Bir iki Ahıska, Kırım veTatar Türk’ü vardı. Babamı ve diğer sürgün edilenleriradyoaktif maddelerin bulunduğu madenlerde işçiolarak çalıştırıyorlar. Adı sürgün ama amaçları bumadenlerde onları yavaş yavaş ölüme götürmek…Ben işte orada, ailemin son çocuğu olarak doğdum.1953 yılında Stalin öldükten sonra, herkesle birliktebabama da gasp ettikleri haklarını geri verdiler.Kobalt kasabasından çıkmasına müsaade ettiler. Bizde 1918 yılında Nuri Paşa rehberliğindeki Kafkas-İslâm Ordusu’nun kurtuluş harekâtını başlattığı vetarihimizde mühim bir yeri olan Gence’ye yerleştik.Ben Azerbaycanlı’ları ilk defa o zaman gördüm.Burada da bizi sadece Rusların ve Ermenilerinbulunduğu bir mahalleye yerleştirdiler.Hanım Halilova: “Türkiye’mi Gördüm, BundanSonra Ölebilirim.”Gültekin Çavuşoğlu, Cavit Erdoğan ve Hanım Halilovagörmediğim akrabalarım olarak kabul ediyorum.Mücadele Yılları Öncesi Hanım HalilovaYemen’in Hodeyda şehrinde bir limandaRusların faaliyetleri vardı ve eşim Rafik İsmayılovbüyükelçilikte mütercim olarak görevlendirilmişti.Evraklarında oğlumuz Tuğrul’un ismi vardı. AmaTuğrul küçük olduğu için ona izin verilmedi. MecburenTuğrul’u Gence’ye annemin yanına bıraktım.Yemen’e gitmek için de Moskova’ya geçmem gerekiyordu.1966 yılının sonu, büyük ihtimal Kasımayı idi. Moskova’ya gittiğimizde Ruslar bize talimatverdiler. Yani bizi tembihlediler. Bize“Yurtdışındaiken sizden soracaklar, Sovyetler nasıldır? Tabiisiz de çok iyidir, şöyle özgürlük vardır, böyle refahvardır diyeceksiniz;” diye talimat verdiler. Çünküdışarıda Sovyetlerin kötülenmesini istemiyorlardı.96


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREHanım Haliova - Yemen - 1967O zaman Yemen’e doğrudan gitmek mümkündeğildi. Önce Mısır’a, oradan Sudan’a, sonraHabeşistan’a ve en son Yemen’e geçecektik.Moskova’da dördü bayan, toplam on kişi uçağabindik. Birkaç saat sonra bir anons geldi. “Kemerlerinizibağlayın, uçak Ankara’ya iniyor.”Türkiye hem de Başkent Ankara. Zaten uçak Türkiyeüstüne geldiği andan itibaren içimdeki Türkiyesevgisinin büyüklüğünden heyecan içindeydim.Anonsu ilk duyduğumda, içimdeki sevgi veTürkiye’yi görme arzusunun büyüklüğü ile yapılananonsu, gerçek değil de öyle duymak istediğim içinduyduğumu sandım. Ama ikinci anons geldiğindeheyecandan ölecektim. Moskova’da tedavi gören birTürk Bakan’ının eşinin, bindiğimiz uçakta olduğunu,Ankara’ya bırakılacağını öğrendik. Onu indirdiktensonra biz tekrar yolumuza devam edeceğiz.Bu arada yarım saatlik mola olacak. Mucize gibibirşey. Düşünün ki ben Türkiye’yi göreceğim. Sevinçten,heyecandan ölüyorum; ama bu heyecanıetrafımdakilere hissettirmemeye çalışıyorum. ÇünküKGB’nin beni takip ettiğini biliyorum. Türkiye’dekalmamdan korkuluyordu; böyle bir şey yapmamSovyetlerin ne kadar kötü bir yer olduğu anlamınagelirdi. KGB, Türkiye’de kalmamam için gözünükırpmadan öldürürdü. Bense yıllarca dinlediğimve görmeden sevdiğim topraklara kavuşunca,toprağı öpmek, bu toprağı elime yüzme sürmek istiyordum.İçimden “Ben bu toprağı öpmeliyim;vursalar da öldürseler de öpmeliyim. Ama nasıl?”diye düşünüyordum. O zamanlar Ankara EsenboğaHavaalanı şimdiki gibi değildi tabii. Yerler toprak.Yavaşça eğildim. Çizmelerimi düzeltiyormuşumgibi yapıyorum; ama bu arada parmaklarımıtoprağa değdiriyorum. Sonra doğruldum. Saçımıdüzeltecekmişim gibi yapıp parmaklarımdakitoprağı dudaklarıma sürdüm. İçimden Allah’aşükrettim. “Sana kurban olayım Allah’ım. Azizvatanımı gördüm; bundan sonra ölebilirim.” O kadarrahatlamıştım ki. Gururlanmıştım da. Tüm bunlarıRafik İsmayılov ve Ebülfez’e anlatacaktım. “Rafik,Ebülfez siz görmediniz; ama ben Türkiye’yi, azizvatanımı gördüm;” diyecektim. Sonra içimden dedimki “Madem Türkiye’deyim, eksik olmasın; birde Türk göreyim nasıldır; iyice bir bakayım.” Çünkübize Türkleri her zaman “Nato’nun üyesi kötü Türkler”olarak karikatürize edip resmederlerdi. Ama biz,Rusların Türkiye ve orada yaşayanlar ile ilgili söylediklerineinanmazdık. Bizde şöyle bir anlayış vardı:“Bu Ruslar birine iyi derlerse, o işte bir iş vardır.Kesin kötüdür.” Ve tabii tersi için de böyleydi.Yani Ruslar birine kötü diyorlarsa anlardık ki o bizdendir.Ruslar ne diyorsa biz tam tersine inanırdık.İyi ise kötü, kötü ise iyi. Bu durumda Ruslar’ınkötülediği, Türkiye’de yaşayan Türklerden birinigörmek istiyordum. Zaten daha görmeden onlarıniyi ve güzel insanlar olduğuna inanıyordum. Baktımhavalimanında küçük bir dükkân var; içeride de ortayaşlarda üç kişi, daha doğrusu üç erkek… O an buüç erkeği, dünyanın en yakışıklı erkekleri sandım.İçimdeki Türk sevgisi o kadar büyük ki, benimgözümde Türkler, en güzel insanlar yani. Hani evliolmasam içlerinden biri ile evlenebilirim bile. Azevvel dediğim gibi bu sevginin sebebi onların Türkolmaları. Nihayet Türkleri görmüştüm. İçimdenonlara yaklaşmak, seslerini duymak, Türklerinnasıl konuştuğunu işitmek geçiyordu. Ama nasılkonuşacağımı bilemedim. Bu arada KGB KGB debeni takip ediyor. O sırada iki Rus bayan dükkânagirdi. Ben de onların arkasından hemen dükkânagirdim. Rus bayanlar ne İngilizce biliyorlardı ne deTürkçe. Hemen bu hanımlara Rusça, ne istediklerinisordum. Sonra dükkândaki Türk kardeşlerimedönüp Azerbaycan Türkçesi ile “Selam Aleyküm;”dedim. Rus bayanların sigara almak istediklerinisöyledim. Dükkândaki beyler “Aleykümselâm,hanımefendi siz mütercim misiniz?” diye sordular.Adım Hanım olduğu için “Hanımefendi” dediklerindeşaşırdım kaldım. Bunlar benim ismimi neredenbiliyorlar diye düşündüm. Acaba bunlar da mı KGBajanı diye bir an durakladım. Çünkü Sovyetlerde97


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREiki kişiden birinin KGB ajanı olmasına alışıktık. SonraElçibey’in söylediği sözleri hatırladım. Elçibeybize, Türkiye’de hanımlara ”Hanımefendi”, beylereise “Beyefendi” diye hitap edildiğini söylemişti.Bunu hatırlayınca rahatladım. Tabii KGB ajanıhala peşimde idi; ama ben de ucunda ölüm dahiolsa Türklerle konuşmaya kararlıydım. Dükkândakibeyefendiye biraz yaklaşıp “Hayır ben AzerbaycanTürklerindenim;” dedim. Eğer peşimdeki Rus ajanı“Azerbaycan Türklerindenim;” dediğimi duysa benihemen Rus büyükelçiliğine götürürdü. Orada bir iğneyaparlardı; sonra da beyin kanamasından öldüğümüsöylerlerdi. Hiç kimse de bir şey anlamazdı. Tümbunları bildiğim halde Türk olduğumu söyledim.Onlar da Azerbaycan’dan geldiğimi duyuncaheyecanlandılar; “Hoş geldiniz hanımefendi” dediler;hediyeler vermek istediler. Fakat ben, başımlahissettirmeden hemen arkamdaki KGB ajanını işaretettim. Kadınların sigara istediğini söyledim. Beyefendilerde durumu anladılar; daha fazla üstüme gelmediler.Biz esaret altında yaşıyorduk. Her şeyimizyasaktı. Bize ait, kendi özümüze ait herşey. Türkiyeve orada yaşayanlar bile. Yıllarca ben onları, sadeceduyduklarımla sevmiştim. Ruslar ne kadar kötülerlersekötülesinler, biliyordum ki onlar da Türk’tü.Aynı bizim gibi.Daha sonra uçağa bindik ve Kahire’ye geldik.Burada bir gün kaldıktan sonra Sudan’a, oradan Etiyopyaüzerinden Yemen’e ulaştık. Tabii Yemen’deeşimi görür görmez heyecanla ilk sözüm “Türkiye’yigördüm;” demek oldu. Rafik Bey’de heyecanlandıve nasıl gördüğümü sordu. Her şeyi anlattım. Amaöyle bir anlatıyorum ki, duyanlar sanki on yıl boyuncaorda yaşamışım sanırlar. Çünkü orada kaldığımo kısacık anların her birini sanki bir yılmış gibianlatıyordum. Yemen’deki işlerimiz bitince Bakü’yedöndük.Elçibey ve diğer arkadaşlar bizi karşılamaya geldiler.Benim Türkiye’yi gördüğüm duyulmuş tabii.Kutsal topraklardan gelmiş biri nasıl karşılanırsaöyle bir havada karşıladılar beni. Elimi alıp başlarınasürterek “Allah bize de nasip etsin;” diyorlardı.Gördüğüm her şeyi anlatıyordum. Konuştuğum Türkerkeklerini anlatıyor, onların güzelliklerini övüyordum.Ama baktım bizim erkekler kıskanıyor, busefer “Kadınlar da çok güzeldi” demeye başladım;ama hâlbuki kadınları hiç görmemiştim. Süreklisoruyorlardı “Türkiye nasıldı?” Ben de anlatıyordum;şöyle güzel, böyle güzel bir yer diye. Anlata anlatabitiremiyordum. Hâlbuki yarım saat görmüşüm, üstelikgördüğüm de toz toprak içinde bir havaalanı.Ama işte işgal altında yaşamayan kimse özgürlüğünne olduğunu bilemez. Ben o yarım saat içinde,özgür Türk toprağını gördüm; oraya ayak bastım.Hayatımın en önemli ve güzel anlarıydı. Çünkü işgalaltındaki topraklardan geliyordum. Aziz vatanımdasoluduğum hava bile Türk’tü ve özgürdü. MaalesefTürkiye’de yaşayan insanlar Türkiye’nin ne kadarönemli olduğunu bilmiyorlar.Hanım Halilova Bir Konferansta Konuşma YaparkenBundan beş yıl önce Bartın’da konuşmacı olarakkatıldığım kadın konulu bir toplantıda şunu yaşadım.Konuşmam sırasında biri bayan biri erkek iki kişiprovakasyon yapmaya çalıştı. Dediler ki “Siz özgürlüktenbahsediyorsunuz; ama Türkiye’de ne Kürtlerne de Çerkezler için bir özgürlükten bahsetmekmümkün.” Toplantıdaki diğer bayanlar “Cevap vermeyin,provoke amaçlı sorular soruyorlar;” dediler.O zaman “Ben Sovyetleri dağıtan bayanım, bunlaramı cevap veremeyeceğim;” dedim ve yukarıdasöylediklerimi anlattım. Belki benim havaalanındagördüğüm o üç erkek Kürt’tü, Çerkes’ti. Yahut başkabir etnisiteden geliyorlardı. Ama onlar benim içinTürk’tü ve ben onları Türk olarak görüp, sevmiştim.Bunları anlatınca soru sahipleri -utandıklarındanolsa gerek- salonu terk ettiler. Salondakiler beniayakta alkışladı.98


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREUZAK SEVDA•İbrahim BERBERİki el silah sesi, çınlatıp gökkubbeyi,Şehrin orta yerinde, böldü geceyi birden,Kapanan gözlerimde, vâdilere sis indi,Yapraklarını döktü üstüme, üç beş kavak,Nicedir içimdeki yağmurun sesi dindi,Mecâlsiz bedenime, ağır geldi yaşamak,Karanlıktı, soğuktu ve ben çok üşüyordum...Bekledim gelir diye, dilinde dualarla,Yetişmedi ellerin, bir türlü imdâdıma,Ümitle sarıldığım, demek herşey yalandı?Birden suyu çekildi, gür akan çeşmelerin,Yüreğimde ansızın, bir bozlak mayalandı,Yokluğun ne çok sesli, bir ölüm ülkesiydi,Dipsiz bir uçurumdan, aağı düşüyordum...Ceketimin cebinde, bir resmini buldular,Polis kayırlarında, bilinmiyordu adım,Kuş kanadı bir rüzgâr, saçımı yalıyordu,Yaralı bedenimi, bir kayaya dayadım,Kanımın kokusuna, çakallar uluyordu,Yıldızsız, dolunaysız bir bozkır ortasında,Son nefesim de bile seni düşünüyordum...99


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREDesen: Halil GÜLELDOSTA SON FİGÂN•Ali Oktay ÖZBAYRAKSen ne kadar söz söylesen de , duyulmayacak artık bu gökkubede. Kehribar renkli geceleri çalsak karanlığınşerrinden, en parlak yıldızlarla donatsan gökyüzünü neyleyim! Yüzün gök gibi aydınlanmayacak bana karşı.Gönüllerimiz kirli bizim, çevreyi silip süpürsek ne fayda.. Ey Hak! Arınmaya geldim ruhunun en derinotağında.. Bilmem yolumuz Hazret’e varır mı bundan sonra…Bizler ezelden ve ebedden beri sayılamayacak kadar günah işledik. Nefes aldığımız andan beri günâhkarkörpe dilimiz. Âh etmek kolay mı bilmem amma bundan böyle eğriye düşmesin yolumuz. Ey dost! Erenlerönder olsun yoluna, meşalelerini tutsun şair dillerden çıkan figanlar. Canlar feda olsun bu yola, beraber eyvallahdiyelim. Biz hû diyelim dost, biz bırak beraber gidelim..Dostlar olsun mecliste, yalanlar değil. Bu yol hak yoludur dava hakk’ın davası. Tan vakti yaklaşırken usulusul, ismimizi anarken bulalım Ali’yi. Ali yoldaşımız olsun, hak yolun olsun dost. Yeter üzüldüğün yeter,üzülme. Mühim olan hani adam olmaktı, bu yolun en ücra köşelerinde. Tükenmedik bizler, tükenmeyeceğiz,bizler ayağımızda çarıklarla kimsenin bilmediği yerlerde dilimizde hû’larla gezineceğiz.Yüzünden düşsün de hüznün, alıp katayım gönlüme. Zaten gecelerim katran karası, direnirim elbet amasensiz direnilmez dost! Görenler bırak deli sansınlar bizi, ölenler bırak mezarlarında ansınlar ismimizi. Bizleraşka yürüyen dervişler gibi olalım. Halvet içinde bir Mevlâna. Ey dost Şems sen ol, güneş denemez benimruhumun karanlıklarına.Sen susunca tüm kervanlar bana karşı. Masalları dillendirmiyor, dinlendirmiyor beni onca söz yazanlar.Saf yürekler dolmuyor aşk ateşiyle, Anka kuşu görünmüyor dağlar ardında o keşmekeş hikayesiyle. Sen susunca,gece rengi oluyor sabahlar bile, ney sesi, kamışlar çare olmuyor şu gönlüme çöreklenen anlamsızhüzne. Bizler kamıştan gelmedik mi dost, bağrımız yandığı için açılmadı mı delikler ruhumuzda. Hani beraberhaykıracaktık yangınlarımızı. Feryat etmekten neden vazgeçersin, Ferhat edip de beni. Susmak hâk yololmuşsa eğer, eyvallah her suskunluğuna eyvallah. Lâkin neden pusludur gözlerin ve neden nemli ? Sal tümgözyaşlarını ruhuma. Ama son bir söz söyle cân, susma..100


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREYAVŞAN KOKUSU•Vagıf SULTANLIDesen: Mehmet BAŞBUĞGüneşten çatlak çatlak olmuş, baktıkça uzayanyavşanlı düzlüklerin arasından köye giden işlek yoldaeli bavullu bir kişi yürüyordu. O, sık sık bavulunubir elinden diğer eline alıyor, durmadan, ağır,sert adımlarla yoluna devam ediyordu. Yol uzuyordu,ama ne bir binek, ne de başka bir canlı gözeçarpmıyordu.Yağış olmadığı için yoldaki toz topuğa kadar geliyordu.Havadan acı, ağır yavşan kokusu geliyordu.Ama yolun tozunu dumanını, yavşanın acı, ağırkokusunu da görmüyordu. Hafızası, duyguları çoktanberi kullanılmayan bıçak gibi körelmişti.Köyün girişine varıp bavulu yere koydu, nefesiniçekerek yavaş hareketlerle ceketinin cebinden sigaraçıkarıp yaktı, sonra da olduğu gibi bavulun üstüneoturup dizini dizinin üstüne aşırdı.Akşam vaktiydi. Sürü toz içinde otlaktan köyedönüyordu. Sürünün tam arkasında bomboz toz buludusürünüyordu. Arasıra çoban Şirhan’ın yorgun,kalın sesi duyuluyordu: ‘‘–hoha, hooha!’’Köyün kızları, gelinleri bağıra çağıra kamyondatarladan eve dönüyorlardı. Bir yerlerde, çokyakınlarda evlerden birinde radyoda yanık yanıkzurna çalınıyordu.O ise...O ise sanki bunları görmüyordu, duymuyordu. Solelini yüzüne dayayıp açgözlülükle sigarasını tüttürüyordu.Kızlarla dolu kamyon vıyıltı ile sokağıgeçip onu tozlar içinde bıraktı. Toz çekildiktensonra ağır ağır ayağa kalkarak sigarasından son fırtalıp attı, bavulunu alarak köyün yukarı tarafındakikırmızı kiremitli eve taraf yürüdü.Bahçe kapısını açınca eyvanda kap kacak yıkayanufak bacısı Süsen eve koşup yüksek sesle bağırdı:– Baba, İsmail geldi, İsmail geldi!Bacıları göz kırpımında eyvana dökülüştüler. Boynunasarılıp yüzünden gözünden öptüler. Babası cod,nasırlı elleriyle oğlunun omuzlarından tutup gözlerindenöptü, alnından öptü.İsmail birşeyler söylemek istedi, dudakları titredi,söyleyemedi. Yaşlı gözlerini babasına dikip çocukgibi baktı. Babası da ağlamaklı oldu, yüzü gerildi,ıslanmış kirpikleri sık sık kırpıldı, birkaç defa yutkundu.Kendini zorlayarak güçle:–Neden burda duruyorsun oğlum, içeri geçsene, –diyebildi ve yavaşça oğlunun kolundan tutup merdivenleriçıkmaya başladı.Ayağını kapıdan içeri atar atmaz annesiz odanınbuz gibi soğukluğu suratını yaladı. Ve bu soğuklukbir anda iliğine kadar işledi, tüyleri kabarıp kalktı.Bacıları masanın üstüne çay, reçel, sıcak sac ekmeği,yoğurt, peynir dizmişlerdi.İsmail, elini çenesine dayayıp düşünceye dalmıştı.Babası da susuyordu. Gözyaşları akıp İsmail’inyanaklarında kurumuştu.– Bir iki lokma ye, oğlum, yol gelmişsin, açsın.İsmail, babasının sesine düşünceden uyandı, elinisofraya uzattı, bir lokma ekmek kesip ağzına koydu,ama ne kadar yutkunsa da boğazından geçmedi, biryudum çay içip lokmayı zorlukla yuttu, daha da elini101


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREhiç birşeye sürmedi.Kimse konuşmuyordu, herkes gözünü bir yerleredikip düşünceye dalmıştı. Aileye garip bir sessizlikçökmüştü. Bu sessizliği annenin zamansız ölümügetirmişti ve bu ölümde herkes kendini suçlu zannediyordu,işte belki de bu nedenle, konuşmak herkesiçin zor idi.Babası tekrar seslendi:– Oğlum, biraz uzanıp yorgunluk mu gidersen?İsmail sanki bu evin sakini değildi, yabancı misafirdi,uzun yol gelip yorulmuştu, sanki bunu bekliyordu.Kalkıp hiç birşey söylemeden diğer odayageçti, ceketini çıkarıp askıya yaklaştı. Annesininbütün elbiseleri üstüste asılmıştı. Bu elbiselerönceden nasıl asılmışsa öylece duruyordu. Gözlerien üstteki beyaz eşarpa çarptı. Bunu İsmail geçenyıl kışın tatile gelirken bursundan kuruş kuruş kesipbiriktirdiği paray-la annesine alıp getirmişti. Kadınoğlunun hediyesini sevip saklıyor, başına örtmeyebile kıymıyordu.İsmail eşarpı burnuna götürdü, sanki annesininşirin temasını hissetti, gözleri kapandı. Gözleriniaçınca duvarda annesinin büyütülüp çerçevelenenresmini gördü. Kolları halden düştü, eşarpparmakları arasından kayarak döşemeye yayıldı.Sanki annesi dile geldi:‘‘– Hoşgeldin, oğlum!’’‘‘– Hoş bulduk anne!’’‘‘–Derslerin nasıl gidiyor, gözümün ışığı, birsıkıntın olmuyor değil mi?.. ’’‘‘– Hayır, annecim, ne sıkıntım olabilir... ’’‘‘– İnşallah, olmaz’’.İsmail elbiselerini çıkarmadan yatağına uzandı.Tam dört ay olmuştu annesi kara toprak altındauyuyalı. Dört ay olmuştu ölümün sert yüzüyle başbaşakalalı. O bu kayba hala da inanamıyordu, dünyadaebedi yokluğun ne olduğunu kavrayamıyordu. Birdaha annesinin sesini duymayacağına inanamıyordu,yüzünü görmeyeceğine, nefesini hissetmeyeceğineinanamıyordu. Annesinin nevazişli ellerinin codsaçlarını bir daha okşamayacağına inanamıyordu.İnanamıyordu...Annesinin arzusu içinde kalmıştı, tek oğlunundüğününü göremeden gözlerini kapamıştı. Zavallıkadın hep durmadan derdi ki:– Yavrum, üniversiteyi bir bitirseydin, seni evlendirirdik.Daha ondan sonra ölsem de derdimolmazdı.İsmail üniversitede son senesini okuyordu,ailenin büyük evladıydı. Babası ilkbahardan yazınsonlarına kadar tahıla, sonbaharda ise yoncayabekçilik yapardı. Tek sözle, adam kendini tarlayavermişti, güneş doğmadan gidip güneş batıncadönerdi. İsmail’in üç bacısı vardı, üçü de annelerinebenziyordu. Kızların büyüğünü yaklaşık bir yıldırnişanlamışlardı. İsmail daha annesi sağken demiştiki, Gülnare (büyük olan kız) evlenmeyinceye kadarben de evlenmeyeceğim. Uzun tartışmalardan sonraGülnare’yi nişanlamışlardı.Annesi kızlarına vasiyet etmişti ki, kardeşinize iyibakın, o sizin bir tanenizdir, gözününüzün karasıdır....Ertesi gün İsmail uyandığında güneş bir insanboyu kadar yükselmişti. Babası çoktan işe gitmişti.Ortanca bacısı bahçedeki semaverin közünüalıştırmaya çalışıyordu. İsmail bacısına günaydındedi, babasının geceden gittiğini bilse de sordu:–Babam gideli çok mu oldu?–Evet, güneş doğmadan tarlada olması gerek.Konuşuyoruz, kızıyoruz ki, baba yeter, bu tarladane gördün ya... Yoruluyorsun artık, hafif bir işten tutun.Artık senin bu yaşta otla motla uğraşman yanlış.Ama kime diyorsun, bildiğini yapıyor.İsmail duymuyordu. Bahçede gözüne çarpanherşey –sonbaharın koparıp attığı kurumuş yapraklar,eyvandaki boş kalmış kırlangıç yuvası onaannesizliği hatırlatıyordu. Ufak bacıcı yavşan süpürgeylebahçeyi süpürüyordu. Annesi de bahçeyi hepbu süpürgeyle süpürürdü. ‘‘Kokusu hoşuma gidiyoryavşanın’’–diyordu. İsmail ufak olduğunda hepbacılarıyla gidip tarladan yavşan toplayıp getirirdi.O zaman hiç aklına da gelmezdi ki, tarlanın bu acı,gereksiz otu ona birşeyler hatırlatacak, ağır bir kayıbıaklına getirecek. Bacıları ne kadar uğraşsalar da,annesiz bahçede bir düzen, şekil yaratamıyorlardı.Barıbahçeyi ot basmıştı, tavuklar kümese girmesiniunutmuştular, ağaçta, tavlanın üstünde nerede rastgelsegeceliyorlardı.Bacısı Gülare eyvanda sofra açtı.–Gel otur, kardeşim, bir iki lokma yemek ye.Akşam da diline birşey sürmedin, bayılırsın,– dedi.İsmail bacısının zarafetle açtığı sofraya kafasınıkaldırıp bakmadı bile, ceketini omuzuna geçiripkapıdan çıktı.Mezarlığa nasıl vardığını kendi de anlamadı.Mezarlığın içinden geçen ensiz, ot basmış yoldatanıdık, tanımadık mezarların arasından bayağıyürüdü. Annesinin yaşlı dut ağacından yapılmışmezartaşına varıp durdu. Mezarın kabuk bağlamıştoprağına acıklı acıklı baktı. Mendilini çıkarıp istemedenyanaklarından aşağıya süzülen gözyaşlarını102


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREsildi... Ve sanki annesinin yokluğunu yalnız şimdianiden bütün çıplaklığıyla duydu, yüzükoyunmezarın üstüne yıkıldı...Sonra İsmail mezartaşını kucaklıyor, elleriyleokşuyor, sessiz sessiz ağlıyordu.Eve döndüğünde öğlenden bayağı geçmişti. Buakşam trenle Bakü’ye dönecekti. İlçe merkezinegidecek bir binek bulsun diye, oldukça erken çıkmakistiyor, vedalaşmak için babasını bekliyordu. Adamise bir türlü gelip çıkmak bilmiyordu. Nihayetkapıda bir at kişnemesi işitildi, adam attan inip eyerialmak için boynundan çeke çeke ahıra doğru gitti.Gülare babasına seslendi, :–Baba, İsmail geç kalıyor ya, gel, işini sonrayaparsın.Adam atı bağlayıp geldi ve şaşırarak:– Oğlum, peki neden böyle çabuk?–dedi,– Gitmem lazım, baba, yarın dersim var.– Meğer böyle çabuk dönecektin, söyleseydin,bari bugün işe gitmezdim. Oturup muhabbet ederdik,nasıl geçiniyorsun, derslerin falan nasıl gidiyordiye sormaya hiç fırsat olmadı ki.İsmail konuşmadı. Baba oğul biri-birine sarıldı.Yaşlı adamın gözlerinden akan yaş sakallı yanaklarınııslattı. İsmail dünden beri ilk defa babasına dikkatlebaktı. Adam yaşlanmıştı. Karısının ölümüyle beliiyice bükülmüştü. Yüzü gözü tamamen ağarmıştı.İsmail bavulunu aldı. Babası birden:Tfu, şu işe bir bak, seni pulsuz parasız uğurluyorum,artık aklım da kalmamış, –dedi ve sol elinicebine götürdü. Parasını her zaman kuruşuna kadarsol cebinde gezdiriyordu. Sanki eli donup cebindekaldı–cebi bomboştu. Yüzü bir anda kıpkırmızıkızardı. Ufak kızına döndü:– Kızım, git Umut amcana de babam diyor varsabiraz borç versin, İsmail’e para lazım.İsmail babasına acıdı... İstedi bacısının önünegeçsin, gitmesine izin vermesin. İstemeden kızınpeşinden bir adım attı, ama bacısı artık sokaktaydı.Bacısının getirdiği parayı eline aldığında elini yaktı,cebine koyduğunda cebini yaktı.Kapıdan çıkarken bacıları arkasından su attılar.Annesi, gelirken onu karşılamadığı gibi, giderkende uğurlamadı. Her zaman annesi, evden çıkarkenhayır dua okur, kayboluncaya kadar oğlununpeşinden bakardı. Arkasına dikilen bir çift göz onaiyi yolculuklar dilerdi. Birden İsmail zannetti ki, annesielinde su bardağıyla bahçede durmuş peşindenbakıyor. İsmail durdu, arkaya döndü, aynen annesiboylarında, şeklinde olan büyük bacısı elinde subardağıyla bahçe kapısının önünde durmuştu. Kendinegeldi.Gökyüzü tutulmuştu, narin yağmur çiseliyordu.Havadan ıslanmış toprak kokusuyla karışık yavşankokusu geliyordu.ZİNDAN•İlhan KURTZüleyha şaşkınlığı; kesik parmak, kızıl kan.Akıllar uçmuş baştan, gönüllerde hezeyan.Ar yırtmış perdesini, namus ardan azade.Nef’s Yusuf’a emanet, Şeytan nefse amade.Haya günaha pranga, o ay yüze dört duvar !..Onun bir Hafız’ı var; eder mi zindana yâr.Gark olur zulmet nura, beklenen dem, bu demdir.Nur ki süzülür Rab’den, parlatan hep âdemdir.Geleceği tığlarken karanlıkta hür rüya;Kim zindanda, kim özgür ayan beyandır güya.Tabirin imbiğinde yiter süflî tuzaklar.Perde iner, yol biter yakın olur uzaklar.Nurdan dehlizler çıkar, Mısır’dan ta Kenan’a.Kavuşmak haktır elbet, Yakup gibi yananaO’nun mis kokusudur gömleğe sinip gelen.O’nun teridir gözden karanlık mührü silen.Gül rengini almıştır, suysa o an tadını.Vuslat koyarlar o gün ayrılığın adını.Kuyu kervan olmuştur, Mısır diyâr-ı Kenan.Artık ne Yusuf mahkum ne de Züleyha zindan.103


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRETÜRKLÜĞE HİZMET EDENLER•Oğuz ÇETİNOĞLU - Mehmet Şadi POLATocetinoglu1@gmail.com // msadipolat@gmail.comSABRİ ÜLGENERSıra dışı bir iktisatçı ve sosyolog.İstanbul’da 01 Temmuz1983 tarihinde vefâtetti. Doğumu: İstanbul, 8Mayıs 1911. İstanbul HukukFakültesini bitirdi. 1933 yılındaAlmanya’da Hitler’iniktidara gelmesinden sonracan güvenlikleri sebebiylebaskısından kaçarak Türkiye’yesığınan Alman ilim adamı Fritz Neumark’ınve Ziya Gökalp’in yönlendirmesiyle İktisatFakültesi’nde asistan olarak çalışmaya başladı.1941yılında doçent, 1951 yılında da Profesör olan Ülgenerİktisat Fakültesi’nde dekanlık da yaptı.AYHAN SONGARTürkiye’de çağdaş psikiyatrininkurucuları arasındayer alan tanınmış tıp otoritesi,fikir adamı, hekim, asabiyeci,araştırmacı, yazar. Gönen’dedoğdu. 02 Temmuz 1997 tarihinde77 yaşında vefât etti.Aydınlar Ocağı, Türkiye MillîKültür Vakfı ve Türk EdebiyatıVakfı’nın kurucuları arasında yer aldı. TRT yönetimkurulu üyeliği, Yeşilay Cemiyeti Başkanlığı yaptı.Hayâtı boyunca alkol ve uyuşturucu ile mücâdeleetti. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana BilimDalı’nı kurdu ve otuz dört yıl başkanlığını yaptı.Dilde uydurmacılığa karşı çıkardı. Tercüman, BüyükDoğu, Türk Edebiyâtı, Türkiye Gazetesi’nde yazılaryazdı. 26 kitabı, yer-li ve yabancı dergilerde yüzlerceilmî makalesi yayınlandı.FARUK KADRİ TİMURTAŞÖmrünü Türk dili ve edebiyâtına, Türk millî kültürünehizmete vakfeden çok değerli bir fikir adamı, edebiyattarihçisi ve dil âlimi, 26 Şubat 1925 Kilis’de doğdu.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi.1967’de profesör oldu. Hisar,Türk Kültürü, Kubbealtı AkademiMecmuâsı, Düşünen Adam,Bilgi ve Son Havadis ve Tercümangibi dergi ve gazetelerdemakaleleri, araştırma ve incelemeleriyayınladı. Ayrıca TürkYurdu dergisindeki ve SonHavadis gazetesindeki haftasonu makaleleri de kitaplaşmamış durumdadır. Eserlerininbelli başlıları şunlardır: Osmanlıca: (1962),Mehmed Âkif ve Cemiyetimiz: (1962), Şeyhî’ninHüsrev-ü Şirin’i: 1963), Osmanlıca Grameri: (1964),Dil Dâvâmız ve Ziya Gökalp: (1965), Şeyhî, Hayatıve Eserleri: (1967). Türkçemiz ve Uydurmacılık:(1977), Târih İçinde Türk Edebiyatı: (1981).KUTALMIŞ OĞLU SÜLEYMAN ŞAHSelçuklu beylerinden Melik Şihabeddin KutalmışBey’in oğludur. 1045 yılında, o sıralarda BüyükSelçuklu Devleti’nin elinde bulunan Horasan’dadoğdu. Anadolu’yu baştanbaşa fetheden ve bir MüslümanTürk yurdu hâline getiren Türk yiğididir.Bu vatan toprakları üzerindehâkimiyet kurmamızdaki payıson derece büyüktür. Onun41 yıllık kısa denilebilecekhayâtı, Horasan’dan İzmit’e,Kafkaslardan Suriye’ye kadaruzanan bir coğrafya içinde,her seferine gazâ niyetiylemücâhede, fetih ve zaferlerlegeçmiştir.FÂHİR İZEdebiyat tarihçisi, Türkolojinin önemli hocalarındandır.5 Temmuz 2004 tarihinde, 93 yaşındaİstanbul’da vefât etti. Doğumu: İstanbul’un Fatih ilçesi,30 Nisan 1911. Üniversiteye başladığındaArapça, Farsça, İtalyanca ve Fransızcayı iyi derecedebiliyordu. Amerika’da 7 yıl kaldıktan sonra Boğaziçi104


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREÜniversitesi’nde profesör olarakçalıştı. Yayınlanmış eserleri:Eski Türk Edebiyatında Nâzım:(2 Cilt), Eski Türk EdebiyatındaNesir ve Saltuknâme ile PabuççuAhmed’in Garip MaceralarıİSMAİL HAKKI YILANLIOĞLUVeteriner Hekim, siyâsetçi, şair ve yazar. 06 Temmuz1992 tarihinde 74 yaşında iken Ankara’davefât etti. Doğumu: Kastamonu, 1918. Babası eskiYılanlı Dergâhı son postnişini Ahmet Necip, O’nunbabası Şeyh İsmail Hakkı idi. Kastamonu’da, 800yıllık geçmişi olan ailesinde; şeyhlik, müftülükgibi makamlarda bulunan değerli insanlar vardır.Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde 28 yıl veteriner hekimolarak görev yaptı. 1960 yılında, Binbaşı rütbesindeiken kendi isteği ile emekliyeayrıldı ve siyâsete atıldı.1961-1969 yılları arasındaKastamonu milletvekili idi.Sivil hayâtı boyunca milliyetçikuruluşlarda görevler üstlendi.Türk Ocakları Merkez Heyetiüyeliği ve Genel Sekreterliğiyaptı. 1939’dan vefâtına kadar pek çok dergi vegazetede yazıları yayınlandı. 1960’lı yıllarda OrkunDergisini bir süre yayınladı.MELİKŞAHTürk Selçuklu hükümdarlarının üçüncüsü ve enbüyüğüdür. Bağdad yakınlarında hastalanarak 19Kasım 1092 Cuma günü 38 yaşında iken vefât etti.Doğumu: 1054 İsfahan. Küçük yaşlardan itibarenbabası Sultan Alp Arslan tarafından itina ile yetiştirildi.Henüz 9 yaşındayken vezir Nizamülmülk’ün yanındasavaşa katıldı. 1066’da Radgan’da veliaht ilân edildi.Babasının 24 Kasım 1072’de şehîd edilmesi üzerine18 yaşında Selçuklu tahtına çıktı. Yirmi seneliksaltanatında devletin sınırlarını Kaşgar’dan BatıAnadolu’ya Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti.MUSTAFA NECATİ SEPETÇİOĞLUYazdığı romanlarla bir nesile hocalık eden Türkedebiyatının usta kalemi, İstanbul’da 08 Temmuz2006 tarihinde 72 yaşında iken vefât etti. Doğumu:Tokat’ın Zile ilçesi, 1932. 1956’da İstanbul ÜniversitesiEdebiyat Fakültesi Türk Dili ve EdebiyatıBölümü’nü bitirdi. İstanbul Belediyesi’nde ve muhtelifdevlet dairelerinde çalıştı. Yazı hayatı 1948 yılındabaşladı. Çok sevilen ve okunan tarihî romanlarındanbâzıları: Kilit, Anahtar, Kapı, Konak, Çatı, ÜçlerYediler-Kırklar, Bu Atlı Geçide Gider, GeçittekiÜlke, Darağacı ve diğerleri.MAHİR İZEğitimci, yazar, tasavvuf araştırmacısı. 09 Temmuz1974 tarihinde İstanbul’da vefât etti. Doğumu:İstanbul, 28 Ocak 1895. Ankara Sultânisi’nden(Ankara Atatürk Lisesi) mezûn oldu. 1924’deİstan-bul’daki İmam HatipMektebi’nin târih hocalığınatâyin edildi. Bu görevdeiken Edebiyat Fakültesi’ndeokudu ve 1938 yılında mezunoldu. İstanbul Yüksek İslâmEnstitüsü’nde İslâmî Edebiyatdersi hocalığına tâyin edildi.Yazıları Sebilürreşat, İslâmDüşüncesi, Yeni İstiklâl, Bugün, Sabah,Yeni İstanbul gibi yayın organlarında yayınladı Şiir,makale ve ilmî yazıların yanı sıra Din ve Cemiyet,Tasavvuf ve Yılların İzi isimli eserleri mevcutturABDÜLKADİR AHMET TÜRKİSTÂNİDoğu Türkistan mücâhitlerindendir. 09 Temmuz 2003tarihinde Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde vefâtetti. Doğumu: Türkistan’da Artuş Nâhiyesi-nin AzakKöyü, 1927. Babası Ahmet Hacim Şınsî, Türkçülükpropagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp hapseatılmıştı. Bir süre sonra da idâm edildi. 1947 yılındagittiği Cidde şehrine yerleşip plâstik fabrikası kurdu..Kazancının çok büyük bölümünü, mazlum vemağdur Doğu Türkistanlıların yaralarını sarmak içinkullandı. Doğu Türkistanlı öğrencilere karşılıksızburslar verdi. Ömrü boyunca Doğu Türkistan içinyaşadı ve çalıştı.NURETTİN TOPÇUFikir adamı, yazar. Avrupa’yafelsefe tahsiline gönderilenilk isimlerden ve SorbonÜniversitesi’nde felsefedoktorası yapan ilk Türk’tür.10 Temmuz 1975 tarihindevefât etti. Doğumu: İstanbul1909. 1939’da Hareket dergisiniyayınlayan Topçu, böylece105


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRECumhuriyet devrinde ilk fikrî muhalif yayınıbaşlatmış oldu. Felsefî yazılarıyla, kitaplarıyla veKültür Ocağı ve Milliyetçiler Cemiyetindekifaaliyetleriylegeniş bir aydın kesimi etkileyen ve fikirlerininteşekkülünde tesirli oldu. Ders kitapları dışında,Yarınki Türkiye, Ahlâk Nizamı, Türkiye’nin MaârifDâvâsı, Büyük Fetih, İrâdenin Dâvâsı, Kültür veMedeniyet, Devlet ve Demokrasi ve İsyan Ahlâkıgibi fikir kitapları vardırMİLLÎ TÜRK TALEBE BİRLİĞİ (MTTB):Üniversite öğrencileri arasında milliyetçi fikirleringelişmesinde önemli etkisi olan kuruluştu. 10 Temmuz1926 tarihinde kuruldu. 1930’ların başındaTevfik İleri’nin başkanlığında yeniden çalışmalarınabaşladı. Türkçe konuşma seferberliği, Bulgaristan’ınRazgrad şehrindeki Türk mezarlarının tahrip edilmesiniprotesto eden gösteriler düzenlenmesi gibi eylemlereöncülük etti. Milliyetçi fikirlerin gelişmesinisağlamak, memleket ve millet yolunda çalışmayımukaddes bir vazife bilen gençliğin bilinçlenmesineyardımcı oldu. 12 Eylül 1980 Askerî Harekâtı’ndansonra Millî Güvenlik Konseyi kararı ile kapatıldı.İZZEDDÎN BİRİNCİ KILIÇARSLANAnadolu Selçuklu hükümdarlarındandır. Haçlılarakarşı büyük zaferler kazandı. 13 Temmuz 1107 tarihindeAtı ile Habur Çayını geçerken vefât etti. AnadoluSelçuklu Devleti’nin kurucusu Birinci SüleymanŞah’ın oğludur. 1092 – 1107 yılları arasındaSultanlık yaptı. Doğum yeri ve târihi hakkındakibilgiler günümüze intikal etmemiştir.ABDURRAHİM BALCIOĞLUGazeteci, yazar, şair ve dâvâ adamı. 13 Temmuz 2012tarihinde, 84 yaşında iken vefât etti. Doğumu: Akseki,1928. Merhum Osman Yüksel Serdengeçti’ninyakın dostu olan Balcıoğlu’nun, Serdengeçti, Tarla,Hisar, Türk Edebiyatı, Töre, Bizim Anadolu, SonHavadis, Hür Anadolu, Hergün, Yeni Düşünce,Ortadoğu gibi dergi ve gazetelerde şiir ve yazılarıyayınladı. Basılmış kitaplarından bâzıları: KerpiçSaray: (1962), Düş Taşları: (1966), Acılı Zamanlar:(1989), Yakarışlar: (1994), Ekmek Göçü: (1971),Demirperdeyi Aralıyorum: (1970), Terleyen Duvarlar:(1975), Büyük Mehmetçik Fevzi Çakmak:(1987), İnsanlığın Ruh Mimarları / PeygamberlerinMücâdeleleri: (1991), Osman Yüksel Serdengeçti:(1992).MEMET ÇAVUŞOĞLUDivan edebiyatının Ali Nihat Tarlan’dan günümüzeuzanan son temsilcisidir.14 Temmuz 1987 tarihindegeçirmiş olduğu trafik kazasındavefât etti. Doğumu: Ordu’nunPerşembe ilçesine bağlı Sarayköyü, 15 Ocak 1935. HaydarpaşaLisesi’ni bitirdikten sonraİstanbul Üniversitesi EdebiyatFakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü1962yılında bitirdi. 1982’de profesör oldu. Zengin kültürbirikimine sâhip, şâir yönü bulunan ilim adamı idi.Ulubatlı Hasan isimli manzum destânı 1959 yılındayayınlandı. Diğer eserleri: Necâti Bey Dîvanı’nınTahlili (1971), Yahyâ Bey ve Dîvanından Örnekler(1983), Hayâlî Bey ve Dîvanından Örnekler (1987).Dîvanlar Arasında (1981).KAPAĞAN KAĞANGöktürk Devleti hakanlarındandır. 22 Temmuz 0716tarihinde Oğuz Boylarından isyaneden Bayırkular’ın tuzağınadüşerek öldürüldü. Doğumtarihi bilinmiyor. Çinlilerle veKırgız’larla yaptığı savaşlarıkazandı, ülkesinin topraklarınıgenişletti. 692 yılında GöktürkHâkanı oldu. 24 yıl hükümsürdü. O’nun önderliğinde GöktürkDevleti batıda, Mâverâünnehr olarak bilinen BatıTürkistan’ı, doğuda Çin topraklarının bir bölümünüaldı. O’nun asıl hedefi Tang Hânedânı’nın hâkimiyetialtındaki eski Türk topraklarını ve Türk’lerinyaşadığı Çin eyâletlerini almaktı. Çin kaynaklarındaKapağan Kağan’dan korku ile söz edilirAYAZ İSHAKİKazan Türkleri önderlerinden Türkçü yazar. 22Temmuz 1954 tarihinde Ankara’da, 76 yaşındavefât etti. Doğumu: Tataristan’ın YavşirmeKöyü, 23 Şubat 1878. Rus Çarlığı’nın devrilmesiiçin yayın yapan Tan / Şafak anlamına gelenTang ve daha sonra Tang Yıldızı adını alan gazetedeyazı yazarak sosyal ve siyasî faaliyetlerinebaşladı. Rusya Türklerinin kültürel bağımsızlık eksenindebirleşmeleri fikrini savunuyordu. Siyasîçalışmaları sebebiyle uzun yıllar hapishânelerde106


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREçile çekti, sürgünde yaşadı. Millî idealin ve imanınverdiği gayretle; eza, cefa ve cezalara rağmen ömrününsonuna kadar Türklük için mücâdele etti.SADIK AHMETTürk Dünyasının önemlimücâhitlerinden birisidir. 24Temmuz 1995 günü şüpheli birtrafik kazasında hakkın rahmetinekavuştu. Doğumu: Gümülcinevilâyetinin Küçük SirkeliKöyü, 1947. 1974 yılında SelanikTıp Fakültesi’nden mezunoldu. Bir yandan genelcerrahî ihtisasını yaparken biryandan da Batı Trakya TürkToplumu’nun siyasî ve sosyal hakları için mücâdeleediyordu. 1987 yılında ihtisasını tamamladıktan sonramillî konularda daha aktif olma imkânını buldu.Yunanistan’da Türklerin haklarını savunduğu içinhapse atıldı, milletvekilliği iptal edildi, hapislerdeyattı. Şehid edildiği güne kadar Türklük için çalıştı.Ana dili Türkçeden başka Yunanca, Fransızca veİngilizce bilmekte idi. O’nun Batı Trakya ve TürkDünyası’nın insanlarına hasredilmiş mücâdeleli veçileli hayatı, gelecek nesillere örnek ve yol göstericiışık olacaktır.M. SAİD ÇEKMEGİLİlim adamı, yazar ve şair. 24Temmuz 2004 tarihinde 78yaşında İstanbul’da vefât etti.Doğumu: Malatya, 1926.İlkokuldan sonra resmî okullardaöğrenim görmedi, kendikendini yetiştirdi. Eserlerindeortaya koyduğu görüşlerinözgünlüğü ile dikkat çekti.Uzun yıllar Malatya’dasanat ve ticaretle uğraştı. Sayısız konferans verdi.Başta eğitim camiası olmak üzere her alanda devlethizmetinde bulunan pek çok kişinin yetişmesinekatkıda bulunmuş, olumlu siyasî faaliyetleri sebebiyleTurgut Özal ve Alparslan Türkeş’ten yakın ilgigörmüş iltifatlarına mahzar olmuştur.ALİ YAYÇILI – AHMED NUREDDİN:Irak Millî Türkmen Partisi yöneticilerindendir.25 Temmuz 1997 tarihinde Türk düşmanı Bağdatyönetimi tarafından idâm edildi. Suçları, Türklükleriniinkâr etmemiş olmaları idi.BİLGE KAĞAN:Bütün ömrünü milletinin birliği ve büyüklüğü içingeçirmiş ikinci Göktürk Hâkanı. Türk tarihinin enönemli devlet başkanlarından biridir. 25 Kasım 734tarihinde, 50 yaşında iken vefât etti. Doğumu: 683.Amcası Kapağan Kağan’ın elinde büyüdü. Amcasıvefat ettiğinde, yerine geçen oğlu İnal’ı devirerek32 yaşında Göktürk Devleti’nin başına geçti.İyi bir yönetim oluşturmak maksadıyla, ordununbaşına 31 yaşındaki kardeşi Kül Tegin’i, vezirliğede Tonyukuk’u getirdi. Ülkesinin sınırlarını çokgeliştirdi, Orkun kitâbelerini hazırlattı.ZEKİ VELİDÎ TOGAN:Târihçi, Türkolog. Türk bilimtarihinin devlerinden ve Türkçülüğünönderlerinden, TürkistanMillî Birliği’nin kurucusuve ilk başkanıdır.26 Temmuz 1970 tarihindeİstanbul’da vefât etti.Doğumu: Başkırdistan MuhtarCumhuriyeti’nin Sterlitamakköyü, 10 Aralık 1890. Dahailkokul tahsilini yaparken özel Rusça dersleri aldı,annesinden Farsça öğrendi. Medrese tahsilinitamamladıktan sonra Türk Tarihi ve Arap EdebiyatıTarihi öğretmeni oldu. 4 yıl süren bu öğretmenliğisırasında 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve TatarTarihi adlı kitabı yazıp yayınladı. Bolşevik ihtilâlipatlak verince o da Türklerin durumunun düzelmesiiçin mücâdeleye girişti. Çarlık Rusyası yıkılıncaTürkiye’ye geldi. Akademik hayatta Ordinaryüsunvanına lâyık görüldü.MEHMET CİHAT ÖZÖNDER:26 Temmuz 2007 tarihindeAnkara’da geçirdiği bir trafikkazasında, 60 yaşında ikenvefât etti. Doğumu: Ankara,1947. Hacettepe ÜniversitesiSosyoloji Bölümü’nü 1971yılında bitirdi. Öğrencilikyıllarında Ankara Ülkü OcaklarıBirliği’nin ilk kurucularıarasında yer aldı. HacettepeÜlkü Ocağı’nın kurucu başkanıoldu. 1992 yılında profesör oldu. Hacettepe Üni-107


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREversitesi’nde Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü veStratejik Araştırmalar Merkezi’ni kurdu. MilliyetçiHareket Partisi (MHP) Listesinden, 22 Temmuz2007genel seçimlerinde İstanbul milletvekili seçildi.ABDÜLKADİR KARAHANEdebiyat tarihçisi ve yazar. 27 Temmuz 2000tarihinde İstanbul’da vefâtetti. Doğumu: Urfa, 1913.İstanbul Yüksek ÖğretmenOkulu Türk Dili ve EdebiyatıBölümü’nü bitirdi. SorbonÜniversitesi’nden diplomaaldı. 1973’de İstanbulÜniversitesi Edebiyat FakültesiEski Türk EdebiyatıKürsü-sü’ne profesör olaraktâyin edildi. Yüksek İslâm Enstitüsü’nde ve KahireAyn Şems Üniversitesi’nde misafir profesör olarakdersler verdi. Türk edebiyatı ve İslâmî ilimler baştaolmak üzere pek çok konuda 40’ın üzerinde kitapyazdı. Yurt içinde ve yurt dışında binlerce ilmîmakaleleri yayınlandı. Tasvir, Yeni Sabah, Hürriyet,Milliyet, Tercüman, Güneş ve son olarak daTürkiye gazetelerinde köşe yazıları yazdı. MillîEğitim bakanlığı, İlesam, Türk Edebiyatı Vakfı veTürkoloji Enstitüsü tarafından armağanlara lâyıkgörüldü. Eserlerinden bâzıları: Güneşin DoğduğuYurt (1934), Fuzûlî’nin Mektupları (1968), Nâbi(1953), Nef’i (1954), İslâm Türk Edebiyatı’ndaKırk Hadis (1954), Figanî ve Divançesi (1966),Eski Türk Edebiyatı İncelemeleri (1980). Dr. Muhammedİkbal ve Eserlerinden Seçmeler (1988)OSMAN NURİ ERGİNCumhuriyet döneminin ilk şehir tarihçisidir.05.07.1961 tarihinde vefât etti. Doğumu: Malatya’nınİmrin köyü 1883. Ortaöğrenimini Darüşşafaka’da,yüksek öğrenimini 1907’de Dar-ül Fünûn’un EdebiyatBölümü’nde tamamladı.Belediyede çeşitli görevleryaptı. İstanbul sokaklarınınbirçoğuna millî adlar verilmesindeemeği geçti. Eserlerindenbaşlıcaları: Mecelle-i UmuruBelediye (5 cilt), İstanbulŞehreminleri, Beledî Mevzular,Darüşşafaka Tarihçesi,M.Cevdet’e Dâir, Türkiye’deŞehirciliğin Târihi İnkişâfı, Türkiye Maarif Târihi(5 cilt). Muallim Cevdet, Abdülaziz Mecdi Tolun.Kitaplarını İstanbul Belediye-sine bağışladıAHMED AYDIN BOLAKHukukçu, mütefekkir, siyâsetçi, iş adamı. 27 Temmuz2004 tarihinde İstanbul’da vefât etti. Doğumu:Balıkesir 13 Ağustos 1925. İstanbul ÜniversitesiHukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra maiyyetmemurluğu, kaymakam vekilliği, kaymakamlıkve avukatlık yaptı. Hürriyet Partisi kurucularıarasında yer aldı ve CHP’den Balıkesir milletvekiliseçildi. Türk Eğitim Vakfı,Türkpetrol Vakfı, Göğüs CerrâhisiVakfı, TÜSEV-TürkiyeÜçüncü Sektör Vakfı, TEMAVakfı, İstanbul Trafik Vakfı,Türk Mûsıkîsi Vakfı gibi çoksayıda vakfın kurucu ve yöneticileriarasında yer aldı.Söylediklerim ve Yazdıklarım,Hayâtın Öğrettikleri,Hayâtın İçinden, Yüz YılınYetmişbeşi isimli kitaplarınyazarıdır.108


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREHÜKÜM•Üzeyir Lokman ÇAYCIHüküm: Cennet rengi, iyilik…Dualarla alevlenen anne sevgisi…Yeşil, kucak dolusuGül gibi goncalı… gece gibi sessizKurallar sıcak, emirler anlamlı…Cennet ve cehennemİnanana belirli, inanmayana belirsiz.Hüküm: Sorgusuz… hesapsız kucaklayıcılık…Yakınlık, yürek dolusu güzelliklere…Cömertim, kuşkusuzum, çaresiz değilimGeleceğimi düşünen içinElimde hiçbir şey kalmaz dünyevîBeklemeden, almadanHer şeyimi veririm…Hüküm: Dostluklarla yaratılanlaraTereddüt etmedenAçarım kapılarımı…Anladıkça hayatı secdedeki kuş gibiZamanı eriten zilleti bir kenara iterek çekipBir anda uzaklara giderim…Hüküm: Uzaklar yakınlığım… Cennet bahçesiKutsal toprakları şenlendiren bayram havasıBaba görüntüsü, ibadet…Mahşer resmiPeygamber selamıİçimde yer bulan bir ziyaret...Silinmeyecek hiç bir zamanPasaportumdaki 1988.Desen: Üzeyir ÇAYCIParis, 19.06.2012109


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRESİNEMA...Yasak Aşk’ın (A Royal Affair) Tarih ve SinemaAlgısı ve Dayanılmaz Aymazlık Üzerine•Coşkun ÇOKYİĞİT“Tarihimize üçüncü sınıf bir Oryantalist ve tarihi şahsiyetleriniç çamaşırlarını araştıran tarih paparazzileri gibi değil adam gibibakmanın zamanı gelmiştir...”Osmanlı Sarayı’nın kadınlarını ve erkekleriniyazan kimi tarih paparazzileri, Sultan İbrahim’in“deliliğini”, Hurrem Haseki’nin “desiseciliğini”,4.Murat’ın “alkolikliğini” ve daha pek çok dedikoduyubizlere yıllarca tarih diye yutturmaya çalıştı.Matbaanın Türkiye’ye 300 yıl sonra gelmesinin bütünbir devletin akıbetine mal olduğu, bütün bir milletincahil bırakıldığı ve bilimin gelişmediği argümanının“yanlışlanabileceğini” akıllarına hiç getirmeden okulkitaplarına yazdılar… Buna karşılık Batı aydınları,Aydınlanma’nın etkisiyle dedikoduyu, teşbihle fikiryürütmeyi, masallara inanmayı, bilimsel bir disiplinhaline sokmaya çalıştıkları tarihten ve hatta sanatlardanbile uzak tutmak için çaba gösterdiler:Tarihle sanatın el ele tutuşup hayat verdiği filmlerdenbiri saydığım, Berlin Film Festivali’nde (62.)En İyi Senaryo ve Erkek Oyuncu dallarında GümüşAyı alan “Yasak Aşk / A Royal Affair”, 18. YüzyıldaDanimarka Sarayı’nda yaşanan aşk skandalı ileAvrupa tarihini değiştiren devrim sürecini anlatıyor.Ejderha Dövmeli Kız’ın senaristi Nikolaj Arcel’inyönettiği “Yasak Aşk’ı, Bodil Steensen-Leth’inhikâyesinden Rasmus Heisterberg senaryolaştırmış.Film sadece görülmeye değer değil aynı zamandaüzerinde bir hayli düşünmeye değecek kadar sağlıklıve sağlam bir metne de sahip.Doğuştan havai ve aklen dengesiz olan Kral VII.Christian (Mikkel Boe Følsgaard), kral olduktansonra dokunulmazlığın verdiği güvenle gittikçe tuhafdavranmaya başlar. Annesinin ona İngiltereSarayı’ndan ısmarladığı kraliçeyi karşılarkentanıdığımız bu adam, bu andan itibaren ne kadar basitve satıhta yaşayan biri olduğunu belli ettiği gibiilk geceden itibaren eşinin kendinden soğumasınısağlar. Sinir buhranları artan krala yol göstermesiiçin birebir görüşmeyle özel doktor olarak tayinedilen Doktor Struensee (Mads Mikkelsen) aslındasaltanat düşmanı, idealist ve Aydınlanmacı fikirleriolan bir kişidir. Doktorun radikal hayat görüşü, Kral’ıetkiler ve kraliyet bürokratlarının itirazlarına rağmenaldığı kararlarda ona danışır. İhmal ettiği, aşağıladığıKraliçe Caroline Mathilde (Alicia Vikander) ile doktorarasındaki fikri beraberlik giderek duygusal vebir noktadan sonra fiziki bir ilişkiye dönüşür. Film18. Yüzyıl entelektüel hayatını, sömürgeci krallarıve meclislerini, saray entrikalarını, halkın durumunusözün kısası dönemini en gerçekçi bir biçimdeanlatmaktadır.110


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREKral VII. Christian’dan, 80-100 yıl sonra saltanatsüren 32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’intahttan indirildikten sonra, 4 Haziran 1876 yılındasarayında damarları kesilmiş bulunması, bir sanateserine konu olmak şöyle dursun, sürekli siyasibir çekişme ve dedikodu mevzuu olmaktan ötegeçememiştir. Hem de en fasit, en kısır ve en galizinden…SultanAbdülaziz döneminde Avrupa’nın“Türk İmparatorluğu”, Osmanlı’nın resmi nitelemesiyle“Devlet-i Aliyye” (Yüce Devlet) dediğidevletin sınırları 11 milyon 827 bin 170 kilometrekareve 64 milyon 343 bin nüfusu ile dünyanınbeşinci büyük devleti idi. Nüfusu bir milyonu aşanşehirler içinde İstanbul beşinci büyük kent, dünyanınen uzun demir yolu ağına sahip devletlere arasındaTürkiye 9.; telg-raf hatlarının uzunluğu bakımından5. idi. Babası II. Mahmut’un temelini attığı, kardeşiAbdülmecid’in sürdürdüğü “modern devlet”, askerive sivil kurumları ile Abdülaziz döneminde devamediyordu. Tanzimat-ı Hayriye ilan edilmiş, tümOsmanlı tebaası eşit sayılmış, mal müsaderesi vetahttan indirme (hal) yasaklanmıştı. Sultan AbdülazizTürk donanmasını dünyanın ikinci büyük donanmasıhaline getirmişti. Hatta bundan ürken İngiltere,İstanbul Büyükelçisi vasıtası ile sadrazama, “Bu donanmaRusya’ya karşı ise onu bir hayli geçtiniz. Amaeğer İngiltere’ye karşı ise bizimle baş edemezsiniz.”diyerek aba altında sopa göstermişti. Ordu Almanave Amerikan malı silahları ile donatılmıştı...Şura-yı Devlet kurularak “kuvvetler ayrılığı”prensibi getirilmişti. Dünyanın ilk metrosu Tünelaçılmış, yeni asker üniformaları hazırlanmış, ilkdefa posta pulu kullanılmış, sahillere deniz fenerleriinşa edilmiş, bugünkü Sayıştay ve Danıştay seviyesindekurumlar oluşturulmuş, lise ve sanayi okulları,orman, madencilik ve tıp okulları açılmış, itfaiyeteşkilâtı kurulmuştu. Bu modernleşme çabalarıyanında Avrupayı ilk ziyaret eden Türk Hakanı olanAbdülaziz, tıpkı Danimarka kralı Kral VII. Christiangibi masuniyetin arkasına sığınıp delilik mi etmişti?Hayır. Yapılan işlerden habersiz miydi? Hayır! Aşırımuhafazakâr bir paşayı dinledikten sonra şöyledediği söylenir:“Atalarım sizin gibilerin söyledikleriniyapsaydı, şimdi Konya’da koyun otlatıyor olurduk!”Aynı Padişah, Şura-yı Devlet’in açılışında verdiğinutukta neler söylemiştir:“Teşkilat-ı Cedide (yenidüzenleme), kuvve-i icraiyyenin (hükümetin), kuvve-iadliye (yargı), diniyye ve teşrîiyye (yasama) tefriki(ayrılığı) esasına müsteniddir (dayanmaktadır)”.Bu sözleriyle yalnız yargının değil, din işlerininde icradan ayrılacağını işaret ediyordu… Eh artıktarihimize üçüncü sınıf bir Oryantalist ve tarihişahsiyetlerin iç çamaşırlarını araştıran tarih paparazzilerigibi değil adam gibi bakmanın zamanıgelmiştir diye düşünüyorum.Üstelik Abdülaziz Han’ın trajedik hayatına bir filmborçlu olduğunu savunuyorum…111


FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖREFERMAN - 1•Sadettin KAPLANFermanımdır! Kös vurula üç kere,Beyinlere Besmeleyle yazıla!..Bir ferman ki; kılıç değil, ok değil,Her yüreğe bin sevgiyle kazıla!..Gök kubbeye mahya edip tekbir’i,Her yıldıza birer hilâl çizile!..Karanlığın kör gözleri delinip,Aydınlığın gün ipine dizile!..Hakk’ın ışığını sarıp zulmeteKin ve öfke bir sabırdan süzüle!..Rızam yoktur korku kılıç bilerken,Koçyiğitler kuytularda büzüle!..Haksızlığı sancak yapan hür ise,Hak diyenler zincirinden çözüle!..Huzursuzluk sürgün ola ülkemden,Her yöremde korkusuzca gezile!..Hazan yaprağından gelecek bahar,Suyun büklümünden hile sezile!..Adaletin terazisi sapmaya,Görüldüğü yerde zulüm ezile!..Yemin olsun dilimdeki Tekbîr’e,Rızam yoktur tekbir gönül üzüle!..TEMSİLCİLİKLER VE SATIŞNOKTALARIADANA-Abdullah BEYCEOĞLU (0.544.608 51 97) - PervinTürkoğlu YÜCE (0.533.608 51 97 ) - ŞAFAK KİTAP-DAĞITIM(0.322.363 49 68) AFYON - Ercan KAYAYERLİ (0.506.300 4827) SAĞLAM KİTABEVİ (0.536.871 32 65) AMASYA - SebahattinGÜNAYDIN (0545.809 92 87), DAMLA KIRTASİTE (0.532.7418075) ANTALYA - Hamdi KUTLUAY (0.532.377 11 95)BALIKESİR - Tarık İYİ (0.501.910 01 58) MuhammedÖZSAYIN (0.534.923 53 10) AR KİTABEVİ (0.266.243 89 62)AYTAŞI BÜFE (0.262.241 46 72) ERZURUM - Yunus BuğraYILMAZ (0.442.234 58 35) ESKİŞEHİR - Mehmet Ali KAL-KAN (0.555.966 57 52), GAZİANTEP - Hüseyin KIZILIRMAK(0.544.466 51 73) İSTANBUL - Yağmur ŞENGÖK (0.534.846 5722) Oğuzhan Murat ÖZTÜRK (0.505.388 46 27) BİLGE OĞUZYAYINLARI (0.212.527 33 65) KİTABEVİ ( 0.212.512 43 28),İZMİR - Berat ASA (0.507.704 16 38) Tuncay DEMİRBAŞ /Kemalpaşa/ (0.535.454 09 54) KAYSERİ - KIVILCIM KİTABEVİ(0.352.222 74 12), KIVILCIM KİTABEVİ (0.352.231 40 66)K.MARAŞ - Osman TOPAL (0.542.675 64 10) KIRKLARELİ- Ahu ALTAN (.554.594 49 97) KONYA - BUĞRA KİTABEVİ(0.332.351 05 15) VATAN KIRTASİYE MALATYA - OsmanMete KUTLU (0.507.309 62 0) MANİSA - Şahin BOZKURT(0.505.808 01 04) ORDU - Ünsal ERKAN (0.532.466 53 61)DUYAR KIRTASİYE (0.452.223 40 29) OSMANİYE - Mustafa Ş.ÖZDARENDELİ (0.505.625 56 53) Bahadır KESKİN (0.505.62555 50) RİZE - Yücel TANAY (0.531.229 70 12) SAKARYA -Dursun YELKEN (0.535.352 04 12) SAMSUN - Ahmet GÜVEN(0.505.8324963) SİVAS - Volkan Kitabevi (0.346.2217456) TOKAT -Alparslan DEMİR (0.505.665 39 09) TRABZON - H.Nurcan YA-ZICI (0.532.645 97 49), AKSAKAL KİTABEVİ VAN - Celil BÜL-BÜL (0.533.317 73 85) YALOVA - Hacer KARAKAYA (0.555.60803 18)AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ - Erhan SOLMAZ(0.507.237 86 13) A.Ü. HUKUK FAKÜLTESİ - Samet KAR-PUZ 0.555.838 51 98 BURDUR MEHMET AKİF ERSOYÜNİVERSİTESİ - Yrd. Doç. Dr. Şevkiye KAZAN DUMLU-PINAR ÜNİVERSİTESİ - Kübra ÖZÇELİK 0535 076 17 06EGE ÜNİVERSİTESİ - Hasan Kağan YAYLA 0.505.378 0404 ESKİŞEHİR OSMAN GAZİ ÜNİVERSİTESİ - Prof. Dr.Hilmi ÖZDEN HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ - Dr. HüseyinYENİÇERİ 0.532.503 94 01 - Ferhat VERGİ 0.507.755 12 69İSTANBUL YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ M. FatihŞENGÜLLENDİ 0.533.461 79 34 Çağrı Aydın GÜRÜNLÜ0.539.456 65 28 KONYA SELÇUK ÜNİVERSİTESİ AlparslanGÖRÜCÜ 0.506.889 23 73 Halil İbrahim KOÇ 0.532.497 87 41GAZİ ÜNİVERSİTESİ Tolga AKISKA 0.533.543 37 73 A.Ü.SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ Tuğrul EROĞLU 0.554.35292 59 KARADENİZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ Alperen KARA-MAN 0.541.735 72 65 CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ MeltemDEMİRBAŞ 0543 363 23 38ALMANYA Fatih İLBAY (0049 151 470 36 964) -BRAUNSCHWEİG Şafak AZERİ 0049(0)1752018531 -MANNHEİM Suna Emre GÜLEÇ 00496216685854 - NEUSSHasan KAYIHAN 00491634018049 - AZERBAYCAN RebiyyeZERDABİ 00994 552 910 212 - Seyyare SEYYAF, Seymur EL-SEVER (00994 505 613 076), - KKTC Emete GözügüzelliCİVAN(0.533.865 04 57112

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!