22.03.2018 Views

Rabindranath Tagore - Gitanjali

Tagore, Gitanjali, 2. baskı

Tagore, Gitanjali, 2. baskı

SHOW MORE
SHOW LESS

You also want an ePaper? Increase the reach of your titles

YUMPU automatically turns print PDFs into web optimized ePapers that Google loves.

www.isaretatesi.com

Rabindranath Tagore

GİTANJALİ

Çeviren: Aytek Sever


RABİNDRANATH TAGORE

Rabindranath Tagore (1861-1941), Kalküta’da doğdu. Brahman bir ailedendi; dedesi

ve babası Brahma-Samaç adlı dinî ve sosyal reform hareketinin ileri gelen

temsilcilerindendi. Genç yaşta çokyönlü bir eğitim alan Tagore, Doğu ve Batı

edebiyat ve düşüncesinin çeşitli kaynaklarıyla tanıştı, hem entelektüel hem manevi

anlamda yoğun ve derin bir havayı soluyarak yetişti. Başta şiir, tiyatro oyunu,

roman, hikâye ve deneme olmak üzere edebiyatın hemen her türünde örnekler

verdi; bir müzisyen olarak çok sayıda şiirini şarkı olarak besteledi; resimle uğraştı,

sergiler açtı. Kendi şiirlerinden yaptığı İngilizce çeviriler sayesinde dünyada

tanındı; saygın bir Hint-İngiliz şairi olarak kendine yer edindi; 1913’te Nobel

Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Dünyanın çeşitli bölgelerine geziler yapan Tagore

geniş bir yelpazeden pek çok entelektüel ile tanıştı; aralarında W. B. Yeats, Ezra

Pound, André Gide, Gabriela Mistral, Juan Ramón Jiménez, Anna Ahmatova, Pablo

Neruda’nın da olduğu çok sayıda edebiyatçıyı etkiledi. Başlıca yapıtları arasında

Gora (1910), Gitanjali (1912), Bahçıvan (1913), Sadhana (1913), Kabir’in Şarkıları (1915),

Meyve Hasadı (1916), Yuva ve Dünya (1916), Firari (1921) sayılabilir.

AYTEK SEVER

Şair, çevirmen. 1981 yılında Bursa’da doğdu. Üniversite ve yüksek lisans öğrenimini

Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’de tamamladı. E-kitap halinde yayımlayacağı, çeşitli

alt kitaplardan oluşan Hiperbor, Siòn, Moto Perpetuo, Anka adlı şiir toplamlarının yanı

sıra, yayımlanmış veya e-kitap halinde yayımlanacak olan Emerson (Yaşamın

İdaresi), Thoreau (Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler), Whitman (Ben, Jack

Engle; Benliğimin Şarkısı), Kandinsky (Sesler), Tagore (Firari; Gitanjali; Meyve Hasadı),

D. H. Lawrence (İnsanlar ve Öteki Yaratıklar) çevirileri vardır.


Rabindranath Tagore

GİTANJALİ

Çeviren: Aytek Sever


Gitanjali

Rabindranath Tagore

Özgün adı:

Gitanjali: Song Offerings (1912)

Çeviren ve Yayına Hazırlayan:

Aytek Sever

Kapak Resmi:

Rabindranath Tagore

Sir William Rothenstein, 1912

1. Baskı:

Kırmızı Yayınları, 2010

Yeniden Hazırlanmış 2. Baskı:

© İşaret Ateşi, Mart 2018

E-kitap olarak www.isaretatesi.com sitesinde yayımlanmıştır. Her

hakkı saklıdır. Eserin tamamı veya bölümleri hiçbir yolla basılamaz,

kopyalanamaz, eser sahibinin izni olmadan başka bir mecra veya internet

sitesi üzerinden yayımlanamaz. Alıntılar için lütfen kaynak gösteriniz.

www.isaretatesi.com

isaretatesi@gmail.com


İÇİNDEKİLER

Yazar Hakkında Bilgi ………………………… 9

Çevirmenin Notu ……………………………. 17

Önsöz – W. B. Yeats ..………………………... 19

GİTANJALİ ………………………………….. 29


www.isaretatesi.com

YAZAR HAKKINDA BİLGİ

Rabindranath Tagore (1861-1941). Hintli şair, mistik, düşünür,

romancı, denemeci, oyun yazarı, müzisyen, ressam, eğitim

reformcusu. Varlıklı ve nüfuzlu bir Brahman ailenin on

dördüncü ve en küçük çocuğu olarak Kalküta’da dünyaya

geldi. Dedesi Dvarkanath ve babası Debendranath Tagore,

Ram Mohan Roy’un kurduğu, tüm inançlara, dinlere,

milletlere, renklere, kastlara kapılarını açmış, Hinduizm,

Hristiyanlık ve İslam’ın çeşitli yanlarını bir araya getiren

önemli bir dinî ve sosyal reform hareketi olan Brahma-Samaç

okulunun ileri gelenlerindendiler; Rabindranath Tagore da

böyle bir etki altında yetişti.

Özel bir öğrenim gördü; hem Doğu hem Batı kültürünü

tanıdı; küçük yaşta Hindistan içinde geziler yapma fırsatı

buldu; Hint düşünüşü, tarih, edebiyat, sanat, çağdaş bilim,

Sanskritçe ve yabancı diller konularında donanım kazandı;

Upanishadlar’ın mistik anlayışını benimsedi; Hint klasik

şiirinin Kalidasa, Kabir, Vidyapati gibi şairlerini, Vaishnava

şairlerini okudu; çok genç yaşta şiir yazmaya başladı. Küçük

9


www.isaretatesi.com

“Rabi” ilk şiirini yazdığında 8 yaşındaydı, ilk kitabı

yayımlandığında ise 17 yaşında. Hukuk öğrenimi görmek

üzere 1879’da Londra’ya gittiyse de yarım bırakarak bir yıl

sonra ülkesine döndü. 1883’te Mrinalini Devi ile evlendi, eşiyle

beş çocukları oldu.

Bengalce, bazen de Sanskritçeleşmiş bir Bengal lehçesiyle

yazan Tagore, 1890’da ailesinin sahip olduğu topraklarla

ilgilenmek üzere Doğu Bengal’e (bugünkü Bangladeş) giderek

bir süre orada kaldı. Bu dönemde yerel köy kültüründen

beslendi, kendisinde önemli etki bırakacak olan Baul

şarkıcılarını tanıdı. 1891-1900 yılları arasında üretken bir

dönem yaşadı, toplamda yedi cilt tutan şiirler ve pek çok kısa

hikâye yazdı, dergiler çıkardı.

1901’de Batı Bengal’e dönerek Santiniketan’da, ailesinin

sahip olduğu topraklarda Patha Bhavana adını verdiği

deneysel okulu kurdu; burada bahçeler ve ağaç korulukları

arasındaki doğal ortamda Upanishadlar’a dayalı, Doğu’nun ve

Batı’nın bilgisini kaynaştırmaya çalışan yenilikçi bir eğitim

anlayışını yerleştirmeye çalıştı. Bu okul, daha sonra 1918

yılında genişletilerek Vişva-Bharati adıyla özgün bir üniversite

halini aldı. “Vişva-Bharati, zengin akıl mirası tüm insanlığın

hizmetinde olan Hindistan’ı temsil etmektedir; Vişva-Bharati,

Hindistan’ın kendi kültürünün en iyi ürünlerini başkalarına

sunma sorumluluğunu ve onlardan en iyi ürünlerini kabul

etme hakkını tanımaktadır,” diye söz etmekteydi Tagore,

okulundan.

10


www.isaretatesi.com

Rabindranath Tagore, ellili yaşlarına gelene kadar

yalnızca Hindistan içinde, hatta ağırlıklı olarak Hindistan’ın

Bengalce konuşulan bölgelerinde tanınıyor, Hindistan dışında

ise hiç bilinmiyordu. Ancak 1912 yılında yaptığı İngiltere

seyahati onun için çok şeyi değiştirdi. O güne dek hep

Bengalce yazmış olan Tagore, yolculuğu sırasında şiirlerinden

İngilizce’ye çeviriler yapmaya başladı. Çevrilmiş şiirler,

İngiltere’ye vardığında önce ressam arkadaşı William

Rothenstein’e, onun aracılığıyla da William Butler Yeats ve

Ezra Pound’a ulaştı. Bir yıl sonra, önsözünü Yeats’in yazdığı

Gitanjali yayımlandı. Tagore’un şiiri kısa sürede önce

Londra’da, ardından da tüm dünyada büyük ses getirdi ve

çeşitli edebiyat çevrelerinde etki yarattı: Daha evvel hiç kimse

İngiliz dilinde bu tonda bir söyleyiş duymamıştı. Kısa süre

sonra Tagore, bu onura layık görülen ilk Asyalı olarak 1913 yılı

Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Tagore, kısa sürede elde ettiği ünle, Avrupa’da pek çok

önemli kişiyle temas kurdu, çeşitli çevrelere fikirlerini aktarma

şansı buldu, dünyanın çeşitli yerlerinde konferanslar verdi.

Hem yeni şiirler, kısa hikâyeler, tiyatro oyunları, roman ve

denemeler yazarak, hem de yazdıklarından İngilizce’ye

çeviriler yaparak yaratıcı dehasını ortaya koyduğu bu üretken

döneminde, bir yandan da beş kıtada otuzdan fazla ülkeyi

ziyaret etti. ABD’de, Japonya’da, Çin’de, Güneydoğu Asya’da,

çeşitli Latin Amerika ülkelerinde, İtalya, Danimarka, İsviçre,

Almanya, Çekoslovakya gibi Avrupa ülkelerinde, SSCB, İran,

Irak ve Seylan’da bulundu. Henri Bergson, Albert Einstein,

Robert Frost, Thomas Mann, Bernard Shaw, H. G. Wells,

11


www.isaretatesi.com

Romain Rolland, Saint-John Perse gibi önde gelen isimlerle

tanıştı.

Yaptığı tüm bu geziler ve kurduğu dostluklar aracılığıyla

Tagore, Doğu ve Batı’nın birliği ülküsünü yaymaya çabaladı;

Santiniketan’daki okulu için dünyanın çeşitli yerlerinden

destek topladı; uluslararası işbirliği ve dostluğu

güçlendirmeye çalıştı; Avrupa emperyalizmini eleştirdi;

milliyetçiliğin tehlikelerine işaret etti. Onun yücelttiği, ruhani

değerler ve Doğu ve Batı adına çokseslilik, karşılıklı anlayış,

hoşgörü ve “bilinç birliği” üzerine kurulu yeni bir “dünya

kültürü” fikriydi.

Kendi ülkesi içinde de, kendi tarzından ödün

vermeyerek, siyasi anlamda etkin bir rol üstlenen Tagore,

Mohandas Gandhi’nin yakın bir dostu ve destekçisiydi.

Hindistan’ın tam bağımsızlığını sonuna dek savunuyordu.

Bununla beraber siyasete hiçbir zaman doğrudan dâhil olmadı,

ağırlıklı olarak reformcu fikirleriyle ve zaman zaman coşkulu

özgürlük şarkılarıyla etkisini hissettirdi. Ailesinin sahip

olduğu geniş arazileri de yönetmiş olmanın tecrübesiyle insan

hakları, eğitim, kültür, tarımsal ve sosyal reformlar konularına

eğildi. Gandhi ile sosyal konularda, özellikle toplumda

yerleşik olan kast bilinci ve dışlanmış alt tabakanın gördüğü

muameleye karşı çıkış hususunda görüş birliği içindeydi.

Ancak siyaseten Gandhi ile anlaşamadığı noktalar da oldu;

Tagore özellikle milliyetçilik ve militarizmin tehlikelerine

dikkat çekiyor, bununla ilintili olarak zaman zaman

Gandhi’nin kimi yöntemlerini eleştirmekten geri durmuyordu.

12


www.isaretatesi.com

Hindistan’daki emperyalist İngiliz uygulamalarının ülke

içindeki tüm olumsuzlukların temel nedeni değil, ülkenin

içinde bulunduğu sosyal sayrılık durumunun bir sonucu

olduğu düşüncesiyle, Hindistan için tam anlamıyla bir

dirilişin, köylerin gerçekleştirilecek bir tarım ve eğitim reformu

sayesinde kabuğunu kırması ve “bilginin canlanması” yoluyla

mümkün olacağını savundu. Bu yönde, Vişva-Bharati’nin yanı

sıra Şriniketan adını verdiği bir enstitü de kurarak çaba

harcadı; bu projeleri için dünyanın çeşitli bölgelerindeki

akademisyenlerden, bağışçılardan, çeşitli siyasi aktörlerden

destek gördü. Tagore, Hindistan adına tam bir bağımsızlık için

izlenmesi gereken yolun ve kullanılacak yöntemlerin, bütünsel

bir kültürel uyanış vizyonu çerçevesinde ortaya konup

uygulanması gerektiğini düşünüyordu. Hindistan içinde kendi

fikirlerine yeterli ideolojik destek bulmakta zorlandığı ve

Hindu-Müslüman ayrımına doğru giden tehlikeli tırmanışı

sezdiği zaman ise kenara çekilmeyi tercih etti.

Tagore, 1930’lu yıllara doğru, yani yetmişli yaşlarına

gelmişken, resimle de uğraşmaya başladı; kendine özgü bir

tarz geliştirdi. Resimleri Paris, Birmingham, Berlin, Moskova

ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde sergilendi. Bu arada,

yaşamının son dönemine girerken, çeşitli edebî türlerde bolca

eser vermeye devam etti.

Hayli trajik bir şekilde, yaşarken kendisinden evvel

eşinin, çocuklarının ve tüm aile fertlerinin ölümüne ve

Bengal’in düşüşüne tanık olan Tagore’un, seksen yaşına

yaklaşırken sağlığı kötüleşti. Ancak uzun süren hastalık

13


www.isaretatesi.com

dönemleri ve kronik ağrılarla mücadele ettiği bu dönemde

üretkenliğinde bir gerileme olmadı, en derinlikli ve aydınlık

şiirlerinden bazılarını bu dönemde yazdı. Yaşamı üzerine

yazdığı ikinci otobiyografiyi tamamladıktan birkaç ay sonra ve

son şiirini dikte ettirdikten dakikalar sonra 7 Ağustos 1941’de

bu dünyaya veda ederek sonsuzluğa göçtü.

Yaşamı süresince sayısız yapıt ortaya koyan Tagore,

öncelikle bir şairdi. Şiirlerini Bengalce yazdı; bununla beraber

çok iyi hâkim olduğu İngilizce’ye kendi şiirlerinin büyüleyici

çevirilerini yaptığı için bir Hint-İngiliz şairi olarak da kabul

edilir.

Yapıtlarının devasa hacmi, daha ilk bakışta bu ölümsüz

edebiyat ve düşünce insanı hakkında çok şey anlatmaktadır.

Şaşılacak bir üretkenlikle ortaya koyduğu ciltler dolusu şiir,

kısa hikâye, roman, kısa ve uzun tiyatro oyunları, gezi

günlükleri, iki otobiyografi çalışması, felsefe, din, eğitim ve

sosyal konulardaki denemeleri ve Santiniketan okulu

öğrencileri için yazdığı ders kitapları bugün bile hâlâ eksiksiz

olarak bir araya toplanmamıştır. Tüm bunların yanı sıra,

Tagore, bir şair olduğu kadar bir müzisyendir de: Onun pek

çok şiiri, aslen müziğinden ayrılmaması gereken şarkı

sözleridir; bu anlamda o, “Rabindrasancit” üslubunda üç bine

yakın şarkı bestelemiştir. Bunlar bugün Bengal bölgesinde tüm

evlerde söylenen halk türkülerine dönüşmüştür. Dahası,

Hindistan ve Bangladeş ulusal marşları da aslında Tagore’un

şarkılarıdır.

14


www.isaretatesi.com

Hint edebiyatını modern çağda yeniden canlandıran isim,

hatta bazen, gelmiş geçmiş en büyük Hint şairi olarak

nitelendirilen Tagore, ülkesinin ve muazzam Hint kültür

mirasının büyük bir temsilcisi olduğu gibi aynı zamanda

eksiksiz bir “dünya vatandaşı”, bir dünya aydınıdır. Kendinde

hem Doğu hem de Batı bilincinin rengini taşıyan, Doğu ve Batı

düşüncesini “insan olma bilinci” olarak kendisinde

sentezleyen, eski çağların bilgisiyle modern çağların bilgisi

arasında bilinç köprüleri kuran bir “yeniden doğuş” insanıdır.

Tagore’un etkilediği, bazıları Tagore çevirileri de yapmış

olan edebiyatçılar arasında W. B. Yeats, Romain Rolland, Ezra

Pound, André Gide, Gabriela Mistral, Victoria Ocampo, José

Ortega y Gasset, Juan Ramón Jiménez, Zenobia Camprubi,

Yasunari Kawabata, Anna Ahmatova, Octavio Paz, Pablo

Neruda, Boris Pasternak’ın adı sayılabilir.

Tagore’un yapıtlarının başlıcaları: Manasi (1890), Altın

Kayık (Sonar Tari-1894), Gitanjali (1910), Şarkılar Çelengi

(Gitimalya-1914), Turnaların Uçuşu (Balaka-1916) adlı şiir

kitapları; Valmiki’nin Dehası (Valmiki Pratibha-1881), Adak

(Visarjan-1890), Karanlık Sarayın Kralı (Raja-1910), Postane (Dak

Ghar-1912), Yerli Yerinde (Achalayatan-1912), Çağlayan

(Muktadhara-1922), Kızıl Zakkumlar (Raktakaravi-1926) adlı

oyunlar; Harap Yuva (Nastanirh-1901), Gora (1910), Yuva ve

Dünya (Ghare Baire-1916), Aykırılar (Yogayog-1929) adlı

romanlar; Anılarım (1912) ve Çocukluk Günlerim (1940) adlı

otobiyografiler. Tagore’un İngilizce’ye bizzat çevirdiği, çoğu

derleme niteliğindeki yapıtları ise şunlardır: Gitanjali (1912),

15


www.isaretatesi.com

Bahçıvan (The Gardener-1913), Yeni Ay (The Crescent Moon-1913),

Sadhana (1913), Chitra (1914), Kabir’in Şarkıları (Songs of Kabir-

1915), Avare Kuşlar (Stray Birds-1916), Meyve Hasadı (Fruit-

Gathering-1916), Aç Taşlar (The Hungry Stones-1916), Firari (The

Fugitive-1921), Yaratıcı Birlik (Creative Unity-1922).

Aytek Sever

16


www.isaretatesi.com

ESERİN İKİNCİ BASIMI İÇİN ÇEVİRMENİN NOTU

Bundan iki yıl kadar önce, 2009-2010 yıllarında yayımlanmış

Tagore çevirilerimin –Firari ve Gitanjali– ikinci baskılarını

hazırlamaya karar verdiğimde, her iki çeviriden de memnun

olmadığımdan, bunları baştan sona yeniden ele almayı

düşünmüştüm. Gitanjali’nin piyasada mevcut başka çevirileri

de vardı, dolayısıyla bunları da incelemem en doğrusu

olacaktı. Fakat yaptığım çalışmalar sırasında, hangi önemli

yayınevinin hangi prestijli dizisinden çıkmış olursa olsun

Gitanjali’nin tüm Türkçe çevirilerinin hayli sorunlu olduğunu,

özellikle de orijinal metinle kıyaslanınca sorunların

katmerlendiğini gördüm. Ne yazık ki, Tagore’un ilk bakışta

basitmiş gibi görünen İngilizcesine aldanıp şiirlerini çevirmeye

kalkışan çeşitli çevirmenler, verdikleri bütün emeğe rağmen,

hem orijinal metinden dikkat çekici derecede sapmışlar, hem

de Türkçe söyleyişte yanlışlar yapmışlardı; ve yayınevleri de

redaksiyon hususunda ihmalkâr davranmıştı.

Şayet Tagore’un hakkını verebilecek bir ikinci baskı

hazırlayacaksam, Gitanjali’nin tüm metninin üzerinden titiz bir

şekilde yeniden geçmem, hem de bunu yalnızca bir kez değil

17


www.isaretatesi.com

defalarca kez yapmam gerekiyordu. Benzer şekilde, W. B.

Yeats’in meşhur Gitanjali önsözünü tekrar çevirmem ve aslına

tam anlamıyla sadık kalarak metne dahil etmem de şarttı.

Gitanjali görseli için biçilmiş kaftan olan Tagore eskizine de,

gerçek eser sahibinin, ressam Sir William Rothenstein’in adıyla

yapıtın kapağında yer vermeyi de kendime görev bildim.

Yaklaşık iki yıllık süreçte, metnin üzerinden, biri beni hiç

tatmin etmeyen bağımsız bir redaksiyon çalışması olmak üzere

yedi ya da sekiz defa geçildi. Her defasında araya biraz zaman

koyup metni bir kenarda beklettim, çeviriye son şeklini

vermek adına hiç aceleci davranmadım. İşaret Ateşi için e-

kitapları hazırlarken Gitanjali’nin üzerinden iki defa daha

geçtim ve noktayı ancak böyle koyabildim.

Hazırladığım Gitanjali çevirisinin hâlâ geliştirilmeye açık

noktaları kalmış olabilir elbette. Ancak baştan sona hiçbir

aşamada emeğimi sakınmadığımdan, yaptığım işin tüm

sorumluluğunu gönül rahatlığıyla üzerime alıyorum. Yetkin

bir çeviri ortaya çıkarmayı başarabilmişsem eğer, Tagore’un bu

önemli yapıtını ilk defa Türkçeye gerçekten çevrilmiş

sayacağım.

Takdir elbette okurların.

Aytek Sever

18


www.isaretatesi.com

ÖNSÖZ

-William Butler Yeats-

Birkaç gün önce tanınmış Bengalli bir doktora “Almanca

bilmem,” demiştim, “ama bir Alman şairinden yapılmış bir

çeviri beni etkilerse, British Museum’a gider, o şairin yaşamına

ve düşünce geçmişine dair bana bir şeyler söyleyebilecek

İngilizce kitaplar bulurum. Oysa Rabindranath Tagore’un bu

düzyazı şiir çevirileri beni yıllardır hiçbir şeyin yapmadığı

kadar heyecanlandırdığı halde, Hintli bir konuk bana

anlatmadığı sürece ne bu şairin yaşamına ne de onun şiirini

mümkün kılan düşünce akımlarına dair bir şey

öğrenebileceğim.” Bengalli doktor etkilenmiş olmamı doğal

karşıladı, “Ben her gün Rabindranath okurum,” dedi, “onun

tek bir dizesi insana dünyanın tüm dertlerini unutturur.” Buna

karşılık, “II. Richard devrinde,” dedim, “Londra’da yaşayan

bir İngiliz, Petrarca veya Dante çevirileriyle karşılaşsaydı,

sorularına yanıt verecek kitap bulamayacağından, tıpkı benim

size sorduğum gibi Floransalı bir bankerle veya Lombardiyalı

bir tacirle konuşurdu. Zira görebildiğim kadarıyla bu şairin

şiiri öyle verimli ve öyle yalın ki, âdeta yeni Rönesans sizin

19


www.isaretatesi.com

ülkenizde doğmuş ve ben bunu yalnızca kulak dolgunluğuyla

öğrenebileceğim.” O ise, “Başka şairlerimiz de var,” diye yanıt

verdi, “ama hiçbiri onun dengi değildir; biz bu çağa

Rabindranath Çağı diyoruz. Bana öyle geliyor ki, Avrupalı

hiçbir şair ülkesinde onun kadar tanınmıyor. O, şiirde olduğu

kadar müzikte de üstündür; şarkıları Batı Hindistan’dan

Birmanya’ya kadar Bengalce konuşulan her yerde söylenir.

Daha on dokuz yaşında ilk romanını yazdığında ünlü olmuştu;

hemen ardından yazdığı oyunlar ise bugün Kalküta’da hâlâ

oynanıyor. Ben en çok onun yaşamının tamlığına hayranlık

duyuyorum; henüz pek gençken doğal şeyler hakkında bolca

yazardı ve gün boyu bahçesinde otururdu; yaklaşık yirmi beş

yaşından belki otuz beş yaşına kadar, büyük ıstırap çektiği

zamanlar dilimizin en güzel aşk şiirlerini kaleme aldı.”

Ardından, derin bir hissiyatla, “On yedi yaşımdayken onun

aşk şiirlerine neler borçlu olduğumu size anlatamam,” dedi.

“Daha sonra onun sanatı derinleşti, dinî ve felsefi oldu;

insanlığın tüm esinleri vardır onun ilâhilerinde. Yaşamı

yadsımayıp yaşamın içinden konuşan ilk ermişimizdir o; bizler

bu yüzden sevgimizi sunuyoruz ona.” Bengalli doktorun

özenle seçtiği sözcükler belki belleğimden silinmiş olabilir,

ama düşüncelerinin özü böyleydi. “Kısa süre önce

kiliselerimizden birinde –ki biz Brahma-Samaç üyeleri sizin

‘kilise’ (church) sözcüğünüzü kullanırız– Tagore ayin için ilâhi

okuyacaktı; o gün hem Kalküta’dakilerin en büyüğü olan o

kilise hıncahınç dolmuş, hem de sokaklar kalabalıktan

geçilmez hale gelmişti.”

20


www.isaretatesi.com

Görüştüğüm başka Hintliler de oldu. Onların bu şaire

olan saygıları bizim küçük büyük her şeyi bariz bir alay ve yarı

ciddi küçümseme örtüsü altına gizlediğimiz dünyamız için

hayli tuhaf kaçıyordu. Acaba bizler katedraller kurarken

büyük insanlarımıza böyle bir saygı beslemiş miydik? “Her

sabah üçte –biliyorum, çünkü gözlerimle gördüm bunu–”,

dedi konuklarımdan biri, “Rabindranath kıpırdamadan oturur,

tefekküre dalar, Tanrı’nın hakikatine dair hayalinden iki saat

boyunca uyanmazdı. Babası Ulu Maharishi 1 bazen böyle gün

boyu otururdu; bir defasında nehirde giderken manzaranın

güzelliğiyle tefekküre dalmış, kürekçiler yola devam

edebilmek için sekiz saat beklemişlerdi.” Sonra bana Bay

Tagore’un ailesinden, onların soyundan nesiller boyu nasıl

büyük insanlar çıktığından söz etti. “Bugün” dedi, “sanatçı

olan Gogonendranath ve Abanindranath Tagore; ve

Rabindranath’ın ağabeyi, büyük bir düşünür olan

Dvijendranath var; dallardan sincaplar iner, onun dizlerine

tırmanır; ellerine kuşlar konar.” Bu insanların düşüncesinde,

açıkça görülebilen bir güzellik ve anlam duygusu buluyorum

ben; sanki Nietzsche’nin, er ya da geç somut nesneleri etki

altına almayan hiçbir ahlâki veya düşünsel güzelliğe

inanmamamız gerektiği şeklindeki öğretisine sahipler onlar.

“Siz Doğulular,” dedim, “bir aileyi nasıl saygın kılacağınızı

biliyorsunuz. Geçenlerde bir müze yöneticisi bana Çin

gravürlerini düzenleyen esmer tenli, ufak tefek bir adamı

1

Rabindranath Tagore’un babası Debendranath Tagore, Brahma-Samaç hareketinin

önde gelen figürlerinden, büyük bir mistikti. “Maharishi” ona yakıştırılan, “ermiş”,

“hakikati gören yüce ruh” anlamlarındaki bir addır. (ç.n.)

21


www.isaretatesi.com

göstererek, ‘Bu adam, soya dayalı olarak Mikado’nun sanat

sorumlusu; aynı aileden bu mevkide görevli olan on dördüncü

kuşak,’ dedi.” Bunun üzerine Hintli konuğum, “Rabindranath

küçükken evinde dört bir yanı edebiyat ve müzikti,” dedi.

Onun şiirlerinin bolluğu ve yalınlığını düşündüm, “Ülkenizde

fikir yayma veya eleştiri amaçlı yazın yok mu?” dedim,

“Özellikle de benim ülkemde biz bunlarla öyle çok uğraşmak

zorundayız ki, zihinlerimiz günbegün yaratıcılığını yitiriyor,

buna engel olamıyoruz. Eğer yaşamlarımız daimi bir savaş

olmasa, bir beğenimiz olmaz, iyinin ne olduğunu bilemeyiz,

dinleyici ve okur bulamayız. Enerjimizin beşte dördünü, gerek

kendi zihinlerimizdeki gerek başkalarının zihnindeki kötü

beğeniyle kavga ederek geçiriyoruz.” Konuğum, “Sizi

anlıyorum,” diye yanıt verdi, “fikir yayma amaçlı yazın bizde

de var; köylerimizde Orta Çağ Sanskritçe’den uyarlanmış uzun

mitolojik şiirler okuyanlar vardır, araya sık sık insanlara

görevlerini yapmaları gerektiğini söyleyen parçalar eklerler.”

* * *

Bu çevirilerin elyazmalarını günlerce yanımda taşıdım ve

trende, omnibüste, restoranlarda okudum; sık sık da başkaları

ne denli etkilendiğimi görmesin diye kapağını kapatmak

zorunda kaldım. Hintli dostlarımın bana söylediğine göre

kendi dilinde ritim incelikleriyle, tercüme edilemez renk

zarafetleriyle ve vezin buluşlarıyla dolu olan bu şiirler,

içerdikleri düşüncelerle benim hayatım boyunca düşlediğim

bir dünyayı yansıtıyordu. Bu dizeler hem üstün bir kültürün

eseri, hem de çimenler ve sazlar misali alelâde toprağın

22


www.isaretatesi.com

ürünüydüler. Şiir ve dinin aynı olduğu bir gelenek çağlardan

süzülerek gelmiş, gerek tahsilliden gerek tahsilsizden mecaz

ve duygu toplamış, âlimin ve uluların düşüncesini yığınlara

geri taşımıştı. Eğer Bengal uygarlığı kesintiye uğramazsa ve

sezildiği üzere her şeyin içinden akan o ortaklaşa akıl bizde

olduğu gibi birbirinden habersiz bir düzine akla bölünmezse, o

zaman bu dizelerdeki en kavranılması zor inceliklerin bile bir

kısmı birkaç kuşak sonra sokaktaki dilenciye kadar ulaşacaktır.

İngiltere’de böyle tek bir akıl varken Chaucer Troilus ve

Cressida’yı yazmış, okunmak üzere, daha doğrusu sesli

okunmak üzere yazdığını düşünmüştü –zira bizim zamanımız

hızla yaklaşıyordu– ve böylece bunlar bir dönem halk

ozanlarınca çalınıp söylendi. Chaucer’ın öncelleri gibi şimdi

Rabindranath Tagore da şiirlerini besteliyor ve insan her an

onun nasıl da verimli, kendiliğinden, tutkusunda gözüpek,

nasıl da sürprizlerle dolu olduğunu farkediyor; çünkü o asla

tuhaf, yapay veya savunulmaya muhtaç görünen bir şey

yapmıyor. Bu şiirler bir takım hanımlar uyuşuk ellerle

sayfalarını çevirsin ve az buçuk tanıdıkları yaşamın

anlamsızlığına iç geçirsin diye, veya üniversite öğrencileri

yanlarında gezdirip hayata atılınca bir kenara bıraksın diye

masaların üzerinde, hoş baskılı kitaplarda kalmayacak; aksine,

nesiller geçtikçe yoldaki yolcular, nehirdeki kürekçiler onları

mırıldanacak. Âşıklar, birbirlerini beklerken onları

mırıldanarak, bu Tanrı sevgisinde kendi acı tutkularının

yıkanıp gençleşeceği büyülü bir girdap bulacaklar. Bu şairin

yüreği hiç küçümsemeden, hiç aşağılamadan her an o

insanlara doğru akar, zira o onların kendisini anlayacağını

23


www.isaretatesi.com

bilir, kendini onların hayat koşullarıyla doldurmuştur. Tozu

göstermesin diye toprak rengi cübbe giymiş gezgin, yatağında

soylu sevgilisinin çelenginden düşmüş taç yapraklar arayan

genç kız, boş evinde efendisinin eve dönüşünü bekleyen

hizmetkâr veya gelin – bunların hepsi Tanrı’ya geri dönen

yüreğe dair imgelerdir. Çiçeklerle nehirler, öttürülen deniz

kabukları, Hint temmuzunun şiddetli yağmuru, vuslatta veya

ayrılıkta yüreğin halleri, bir Çin resmindeki gizemli anlamlar

yüklü bir figür misali nehirdeki teknede oturmuş saz çalan

adam – bunlar Tanrı’nın ta kendisidir. Son derece yabancısı

olduğumuz koskoca bir halk, koskoca bir uygarlık bu

imgeleme kapılmış; ancak o bizleri de derinden etkiliyor –

tuhaflığından dolayı değil, aksine, sanki Rossetti’nin söğüt

korusunda 2 yürümüşçesine kendi imgemizle

karşılaştığımızdan, ya da belki de edebiyatta ilk kez olmak

üzere, kendi sesimizi tıpkı bir rüyada olduğu gibi

duyduğumuzdan.

Rönesans’tan beri, Avrupalı azizlerin yazıları –onların

mecazlarına ve genel düşünce yapılarına ne denli aşina olursak

olalım– artık hiçbirimizi ilgilendirmiyor. En azından dünyadan

vazgeçmemiz gerektiğini biliyoruz, üstelik bezginlik veya

esrime anlarında gönüllü bir vazgeçişe meyletmeye de

yatkınız; fakat bizler, tenin ve ruhun çığlığının bir olduğu onca

şiir okumuş, onca tabloya bakmış, onca müzik dinlemişken,

nasıl olup da öylesi haşin, kaba bir şekilde vazgeçebiliriz

2

Yazar, Dante Gabriel Rossetti’nin “Söğüt Korusu” (Willowwood) sonelerine atıf

yapıyor. (ç.n.)

24


www.isaretatesi.com

dünyadan? İsviçre göllerinin güzelliğine takılıp kalmamak için

gözlerini kapayan Aziz Bernard’la veya Vahiy Kitabı’nın 3 ateşli

söylemiyle neyimiz ortak ki bizim? Rabindranath Tagore’un

kitabında olduğu gibi incelik dolu sözleri yeğleriz:

“Artık ayrılıyorum. Elveda kardeşlerim!

Selamlıyorum hepinizi ve işte gidiyorum.

Buyrun, kapımın anahtarlarını geri veriyorum –

vazgeçiyorum evimin mülkiyetinden. Yalnızca son birkaç

nazik söz diliyorum sizden.

Komşuyduk bizler uzun zaman; verebildiğimden

çoğunu aldım hem de sizden. Şimdi gün doğdu, karanlık

köşemi aydınlatan lamba söndü. Bir çağrı gelmiştir bana

ve ben hazırım yolculuğuma.” 4

À Kempis’ten 5 veya San Juan de la Cruz’dan 6 alabildiğine

uzak olan şu haykırış bizim ruh durumumuzu anlatır:

“Ve bu hayatı sevdiğimdendir ki, biliyorum, ölümü de

seveceğim.” 7

3

Yeni Ahit’in son kitabı (Apokalips). Kapalı, simgesel, şifreli ifadelerle dolu bir

kıyamet anlatımıdır. (ç.n.)

4

Gitanjali, XCIII. (ç.n.)

5

Thomas à Kempis (1380-1471): Geç Ortaçağ’ın en önemli Hıristiyan

mistiklerinden biri. En önemli yapıtı “İsa’nın İzinde”dir (De Imitatione Christi).

(ç.n.)

6

San Juan de la Cruz (1542-1591): İspanyol mistik ve Katolik azizi. Karşı-

Reform’un önemli bir figürüdür; İspanyol dilinin büyük ustaları arasında sayılır.

(ç.n.)

25


www.isaretatesi.com

Ne var ki, Tagore’un kitabı yalnızca ölüme dair

düşüncelerimiz üzerinden kavramıyor bizi. Bizler Tanrı’yı

sevdiğimizi bilmiyorduk, O’na inandığımızı bile bilmiyorduk;

ancak geriye dönüp yaşamımıza baktığımız zaman, orman

patikalarında keşfe çıkışımızda, tepelerdeki ıssız yerlerden

duyduğumuz hazda, âşık olduğumuz kadını öyle gizemli, boş

yere arzulayışımızda bu baştan çıkarıcı hoşluğu yaratan

duyguyu buluyoruz:

“Sen, ey Kralım, sıradan kalabalıktan biriymişçesine,

hiç farkettirmeden, davetsizce kalbime girerek, yaşamımın

nice geçici ânına sonsuzluk mührünü bastın.” 8

Bu, inziva hücresinin veya çilenin kutsallığı değildir

artık; daha ziyade, âdeta, tozu ve güneş ışığını resmeden

sanatçının müthiş yoğun ruh durumuna doğru bir yüceliştir;

buna benzer bir ses için bizim, çalkantılı tarihimizde birer

yabancı olarak kalmış Aziz Francis’e, William Blake’e

gitmemiz gerekir.

* * *

Bizler tıpkı kavga ettiğimiz, para kazandığımız, kafamızı

siyasetle doldurduğumuz, yani hep tatsız şeyler yaptığımız

gibi, tek bir sayfası bile yazma zevki vermeyen upuzun

kitaplar yazar, yalnızca genel bir çerçeveye güveniriz. Oysa

Hint uygarlığının kendisi gibi Bay Tagore da ruhu

keşfetmekten, onun kendiliğindenliğine teslim olmaktan

7

Gitanjali, XCV’ten. (ç.n.)

8

Gitanjali, XLIII’ten. (ç.n.)

26


www.isaretatesi.com

memnuniyet duyuyor. Çoğu zaman o, bizim tarzımızla

yaşayan ve görünüşte dünyada daha fazla ağırlığı olanların

yaşamıyla karşılaştırıyor yaşamı ve bunu yaparken de, kendisi

için en iyisinin kendi yolu olduğuna eminmişçesine, daima

alçak gönüllü:

“Evlerine gidenler bana bakıp gülüyorlar, beni

utandırıyorlar. Dilenci bir kız gibi oturuyorum, çarşafımı

başıma geçiriyorum; bana ne istediğimi sorarlarsa

gözlerimi aşağı çevirip susuyorum.” 9

Ve bazen, yaşamının eskiden nasıl bambaşka olduğunu

hatırlayıp şöyle diyor:

“İyi ile kötünün çekişmesiyle geçirmiştim nice

saatleri, fakat şimdi aylak günlerimin oyun arkadaşı

kalbimi cezbetmekten keyif duyuyor. Bilmiyorum nedendir

bu apansız çağrı, hangi amaçsız tesadüfe doğru…” 10

Edebiyatta eşi bulunmayan bir masumiyet ve yalınlık,

kuşları ve yaprakları çocuklar için nasılsalar öyle yakın

gösteriyor ona; mevsimlerin değişmesi, düşüncelerimiz o

mevsimlerle aramıza girmeden önce bir zamanlar nasıl büyük

olaylarsa, onun için gene öyle. Bazen onun bunu Bengal

edebiyatından veya dinden mi aldığını merak ediyorum,

bazense ağabeyinin ellerine konan kuşları hatırlayarak, bu

9

Gitanjali, XLI’den. (ç.n.)

10

Gitanjali, LXXXIX’dan. (ç.n.)

27


www.isaretatesi.com

özelliğin aileden gelen, Tristan veya Pellinore’un 11 asaleti gibi

yüzyıllar içinde şekillenmiş bir gizem olduğunu düşünmekten

zevk alıyorum. Hakikaten o, çocuklardan söz ettiğinde onlarla

öyle iç içe görünüyor ki, insan onun çocuklardan mı, yoksa

ermişlerden mi söz ettiğine emin olamıyor:

“Kumdan evler kurar onlar, boş deniz kabuklarıyla

oynarlar. Kurumuş yapraklardan yaparlar gemilerini,

gülümseyerek yüzdürürler onları engin denizde. Çocuklar

oyunlarını oynar dünyaların sahilinde.

Yüzmeyi bilmezler, denize ağ atmasını bilmezler. İnci

avcıları suya dalar, tacirler gemileriyle açılır; o sırada

çocuklar çakıl taşlarını bir toplar, bir saçar. Gizli hazineler

aramaz onlar, ağ atmasını bilmezler.” 12

Gitanjali’nin İngilizce ilk baskısı

için W. B. Yeats tarafından

ressam William Rothenstein’e

hitaben yazılmış giriş yazısı, 1912

11

Tristan de Bois ve Sir Pellinore: Kral Arthur efsanelerinde geçen karakterler.

(ç.n.)

12

Gitanjali, LX’tan. (ç.n.)

28


www.isaretatesi.com

GİTANJALİ

29


www.isaretatesi.com

30


www.isaretatesi.com

I.

Sen beni sonsuz kıldın, böyledir zevkin. Bu kırılgan kabı

boşaltır durursun, daima taze yaşamla doldurursun.

Bu küçük kavalı dere tepe dolaştırdın sen, ondan

ebediyen yeni ezgiler üfledin.

Ölümsüz dokunuşunla kalbim neşeyle taşar

sınırlarından, tarifsiz sesler çıkarır.

Senin bitip tükenmeyen armağanların bana sadece bu

küçücük ellerimle gelir. Çağlar geçer ve sen yağdırır da

yağdırırsın, gene de ellerimde her zaman yer vardır.

31


www.isaretatesi.com

II.

Sen şarkı söylememi buyurduğun zaman yüreğim

gururla kabarır; yüzüne bakarım, gözlerim dolar.

Yaşamımda kaba ve ahenksiz ne varsa eriyip hoş bir

ezgiye dönüşür – ve denizi aşan kıvançlı bir kuş gibi

kanatlarını açar tapınışım.

Bilirim ki sen benim şarkı söylememden zevk duyarsın.

Bilirim ki senin huzuruna ben yalnızca bir şarkıcı olarak

gelebilirim.

Şarkımın genişçe açılan kanadının ucuyla, ulaşmayı asla

ummadığım ayağına temas ederim.

Şarkı söylemenin neşesiyle kendimden geçer, Efendim

olan sana arkadaşım diye seslenirim.

32


www.isaretatesi.com

III.

Senin nasıl şarkı söylediğini bilmem, ey Sahibim! Daima

suskun bir hayranlıkla dinlerim.

Senin müziğinin ışığı aydınlatır dünyayı. Göklerden

göklere koşar senin müziğinin yaşam soluğu. Senin müziğinin

kutsal seli tüm kayalık engelleri yıkıp geçer, akar gider.

Kalbim şarkına katılmaya can atar, fakat boş yere çırpınır

bir ses verebilmek için. Konuşurum, fakat şarkıya dönüşmez

sözlerim; hayretle bağırırım. Ah Sahibim, sen müziğinin

sonsuz örgüleri arasında yüreğimi tutsak ettin benim!

33


www.isaretatesi.com

IV.

Ey ruhuma can veren! Senin hayat dolu dokunuşunun

tüm uzuvlarımda olduğunu bilerek, bedenimi hep saf tutmaya

çalışacağım.

Zihnimde aklın ışığını tutuşturan hakikatin sen olduğunu

bilerek, düşüncelerimden hakikat olmayan her şeyi uzak

tutmaya çalışacağım.

Senin yerinin kalbimin en iç mabedinde olduğunu

bilerek, her türlü kötülüğü kalbimden kovacağım ve hep

çiçeklenecek sevgim.

Bana eylem gücü veren kudretin sen olduğunu bilerek,

tüm eylemlerimde seni ortaya koymaya çabalayacağım.

34


www.isaretatesi.com

V.

İzin ver, bir müddet yanında oturayım. Elimdeki işleri

sonra bitirebilirim.

Yüzünün suretinden uzakken kalbim ne durmak bilir ne

de dinlenmek; uçsuz bucaksız bir didinme denizinde sonsuz

bir didinmeye dönüşür işlerim.

Bugün, iç çekişleri ve mırıltılarıyla yaz gelmiş pencereme;

arılar, çiçeklenen koruluğun sarayında gezgin ozanlar misali

şarkılarını sunuyorlar.

Şimdi, seninle yüz yüze sessizce oturmanın; bu suskun,

coşkulu aylaklığın ortasında yaşama adanmışlığın şarkısını

söylemenin zamanıdır.

35


www.isaretatesi.com

VI.

Bu küçük çiçeği kopar, al, geç kalma! Boynunu büküp

toprağa düşer diye korkuyorum.

Çelenginde kendine bir yer bulamaz belki, ama elinin

acıtan bir dokunuşuyla kopar, onurlandır onu. Ben farkına

varmadan gün biter ve adak vakti geçer diye korkuyorum.

Rengi soluk, kokusu belli belirsizse de, ayinine kat bu

çiçeği – kopar onu henüz vakit varken.

36


www.isaretatesi.com

VII.

Şarkım süslerini attı üzerinden. Gururlandırmaz onu

elbiseler, takılar. Süsler zarar verir ikimizin birliğine; seninle

benim aramıza girerler, şıngırtılarıyla senin fısıltını boğarlar.

Şairimin kibri senin görünüşün karşısında utançla solar.

Ey en yüce şair, ayağının dibine oturmuşum! Yalnızca izin ver,

sade ve düzgün kılayım yaşamımı, senin müziğinle

dolduracağın bir kaval misali…

37


www.isaretatesi.com

VIII.

Prens cübbesi giymiş, boynunu mücevherli zincirlerin

sardığı çocuk, tüm oyun zevkini yitirir. Giydikleri köstek olur

ona her adımında.

Kıyafeti yıpranır veya toza bulanır diye geri durur

dünyadan, hatta korkar kımıldamaya bile.

Anne! Eğer senin şıklığının boyunduruğu çocuğu yerin

esenlik dolu tozundan uzak tutuyorsa ve ondan sıradan insan

yaşamının büyük şenliğine katılma hakkını çalıyorsa, bir

kazanç değildir bu.

38


www.isaretatesi.com

IX.

Ey kendi omuzlarında kendini taşımaya çalışan ahmak!

Ey kendi kapısında dilenen dilenci!

Tüm yükünü ona, hepsini ellerinde taşıyabilecek olana

bırak ve ardına dönüp bakma.

Sendeki istek, nefesiyle anında söndürüyor lambayı.

Şeytanidir o; armağanlarını onun kirli ellerinden alma. Kutsal

aşkın sunduklarını kabul et yalnızca.

39


www.isaretatesi.com

X.

Buradadır senin ayak iskemlen, burada dinlenir senin

ayakların – en yoksul, düşkün ve yenik olanların yaşadığı

yerde.

Önünde eğildiğimde, senin ayaklarının en yoksul,

düşkün ve yenik olanların arasında dinlendiği o derinliğe

ulaşamaz boyun eğişim.

Gurur asla yaklaşamaz senin mütevazı bir giyimle en

yoksul, düşkün ve yenik olanların arasında yürüdüğün o yere.

Yüreğim senin en yoksul, düşkün ve yenik olanların

arasında yoldaşsızlara yoldaş olduğun yere giden yolu

bulamaz.

40


www.isaretatesi.com

XI.

Bırak bu mırıltıları, teraneleri, bu dua okuyup tespih

çekmeleri! Kapalı kapılar ardında, tapınağın bu ıssız, karanlık

köşesinde kime taparsın? Gözlerini aç ve gör, Tanrın karşında

değil!

O, orada, çiftçinin toprağı sürdüğü, yol işçisinin taş

kırdığı yerdedir. Güneşte ve sağanak yağmurda onlarladır O;

tozlara bulanmıştır elbisesi. Sen de ayin cübbeni üzerinden

çıkar ve Onun gibi aşağı, tozlu toprağa gel!

Kurtuluş mu? Nerededir bu kurtuluş? Yaratılışın

bağlarını sevinçle üzerine almıştır Efendimiz; sonsuza dek

bağlıdır O bize.

Çık bu ayinden; bir kenara bırak çiçeklerini, tütsülerini!

Giysilerin lekelenip paralansa ne olur? Kavuş Ona; emeğinle,

alnının teriyle kal Onun yanında.

41


www.isaretatesi.com

XII.

Pek uzun sürer benim yolculuğum ve çoktur gidilecek

yolum.

İlk ışık huzmesinin arabası üzerinde beliriverdim, yaban

âlemler arasından tuttum yolumu, nice yıldızda ve gezegende

iz bıraktım.

Kişi en uzak rotayı izlerken en çok yaklaşır kendine; bir

ezginin kusursuz sadeliğine götüren terbiyedir en karmaşık

olan.

Yolcu her yabancı kapıyı çalmalı ki kendi kapısına

gelebilsin. Tüm dış âlemleri gezdikten sonra nihayet en içteki

mabede ulaşabilir insan.

Bakışlarım alabildiğine uzaklara kaymıştı ki, gözlerimi

kapadım, “Buradasın sen!” dedim.

“Ah, nerede?” feryadı eriyip binlerce nehrin gözyaşlarına

karıştı ve “Benim!” diyebilmenin güveniyle sellere boğdu

dünyayı.

42


www.isaretatesi.com

XIII.

Söylemek için geldiğim şarkıyı hâlâ söylemedim.

Günlerim çalgımın tellerini takıp çıkarmakla geçti.

Ölçü tutmadı henüz, sözler oturmadı, kalbimde yalnızca

arzunun sancısı.

Daha açmadı çiçek; rüzgâr iç çekiyor bir tek.

Görmedim Onun yüzünü hâlâ, duymadım sesini;

yalnızca evimin önündeki yoldan Onun nazik ayak seslerini

işittim.

Tüm günüm Ona oturacağı yeri hazırlamakla geçti; fakat

lambamın ışığı yanmadı henüz ve ben Onu evime çağıramam.

Onunla buluşmanın umuduyla yaşıyorum ben; ama bu

buluşma henüz olmayacak.

43


www.isaretatesi.com

XIV.

Arzularım pek çoktur ve haykırışım içler acısıdır, ama

sen sert reddedişlerinle korursun beni daima. Senin bu katı

merhametin yaşamıma işlenmiştir baştan başa.

Sen beni günden güne, karşılıksız bahşettiğin basit ve

harikulade hediyelerine, bu gökyüzüne ve ışığa, bu bedene,

yaşama ve zihne layık hale getiriyorsun, taşkın arzunun

tehlikelerinden koruyorsun.

Tembelce oyalandığım veya uyanır uyanmaz amacımın

peşine düştüğüm zamanlar vardır, fakat sen nasıl da zalimce

saklarsın kendini benden.

Beni sık sık reddediyor, böylece günden güne, senin

tarafından tam bir kabule layık hale getiriyorsun; zayıf, belirsiz

arzunun tehlikelerinden koruyorsun.

44


www.isaretatesi.com

XV.

Sana şarkılar söylemek için buradayım ben. Senin kabul

salonunda bir köşede bana da yer vardır.

Senin dünyanda yapacak bir işim yoktur benim; bu

yararsız yaşamımla ancak amaçsız ezgiler söyleyebilirim.

Saat geceyarısının karanlık mabedinde sana sessizce

tapınışın saatini vurduğunda, emret Sahibim, şarkı söylemek

için karşında yerimi alayım.

Sabahleyin altın arp ahenk bulduğunda, huzuruna

gelmemi buyur, onurlandır beni…

45


www.isaretatesi.com

XVI.

Bu dünyanın bayramına beni de çağırdılar, böylece

kutsandı yaşamım. Gözlerim gördü, kulaklarım işitti.

Bu şölende bana düşen sazımı çalmaktı ve elimden

gelenin en iyisini yaptım.

Şimdi, soruyorum; zaman gelmiş midir artık içeri

girebilmem, yüzünü görebilmem ve sana sessiz selamımı

sunabilmem için?

46


www.isaretatesi.com

XVII.

Sonunda kendimi onun ellerine teslim etmek için

yalnızca aşkı bekliyorum ben. Bu yüzdendir ki, vakit şimdi bu

kadar geç olmuş ve ihmalkârlıkla suçlanıyorum.

Onlar kanun ve kurallarıyla elimi kolumu bağlamaya

gelirler, fakat ben hep savuştururum onları; zira sonunda

kendimi onun ellerine teslim etmek için yalnızca aşkı

bekliyorum ben.

İnsanlar ayıplar beni, umursamaz derler bana;

suçlamalarında haklı olduklarına şüphem yok.

Pazarda alışveriş bitmiş, herkes işini tamamlamış. Beni

boş yere çağırmaya gelenler öfkelenerek geri gittiler. Sonunda

kendimi onun ellerine teslim etmek için yalnızca aşkı

bekliyorum ben.

47


www.isaretatesi.com

XVIII.

Bulut üstüne bulut yığılıyor, hava kararıyor. Ah

sevdiğim, neden bir başıma kapının dışında bekletiyorsun

beni?

Öğle mesaisinin en yoğun anlarında hep

kalabalıklayımdır ben; fakat bu ıssız, karanlık günde tek

umduğum sensin.

Sen bana yüzünü göstermez ve beni hiçe sayarsan,

bilmiyorum bu uzun, yağmurlu saatler nasıl geçer.

Göğün uzak kasvetine gözümü dikmiş, bakıyorum;

kalbim dinmek bilmeyen rüzgârla inleye inleye geziniyor bir

oraya bir buraya.

48


www.isaretatesi.com

XIX.

Eğer sen konuşmazsan, ben kalbimi senin sessizliğinle

dolduracak, buna katlanacağım. Kıpırtısız duracak ve

bekleyeceğim, gecenin başını sabırla öne eğdiği ve yıldızlarla

nöbet tuttuğu gibi.

Sabah elbet gelecek, karanlık kaybolacak; senin sesin

göklerden altın sağanaklar halinde yağacak.

O zaman benim bütün kuş yuvalarımdan, şarkılarla,

senin sözlerin kanatlanacak; tüm ağaç koruluklarımdan

ezgilerin çiçek çiçek fışkıracak.

49


www.isaretatesi.com

XX.

Ah, lotus çiçek açtığı gün aklım başka yerdeydi, bunu

bilemedim. Sepetim boştu ve ihmal edildi çiçek.

Ara sıra hüzün çöküyordu üzerime, uyandım düşümden,

güney rüzgârında tuhaf bir rayihanın hoş izini buldum.

Bu belirsiz hoşluk, özlemle sızlattı kalbimi; bana kemâlini

arayan yazın hevesli soluğu gibi geldi.

O zaman bilemedim bana nasıl da yakınmış o, benimmiş;

bu mükemmel hoşluk kalbimin derinlerinde çiçek açmış…

50


www.isaretatesi.com

XXI.

Kayığımı çözüp açılmalıyım. Sahilde geçip gidiyor

durgun saatler, eyvah!

Çiçek zamanı geride kaldı, bahar geçti. Şimdi, solup

gitmiş bir yığın nafile çiçekle, duruyor, bekliyorum.

Dalgalar bir yaygaradır koparıyor; kıyının yukarısında,

gölgeli yolda, sararmış yapraklar çırpınarak düşüyor.

Ne diye gözünü boşluğa diktin böyle? Karşı kıyıdan

sürüklenip gelen uzak şarkının ezgileriyle bir ürperti geçiyor

havadan, duymuyor musun?

51


www.isaretatesi.com

XXII.

Yağmurlu temmuzun derin gölgelerinde gizli adımlarla

yürüyorsun sen, gece gibi sessiz, tüm gözcüleri atlatarak.

Bugün gözlerini yummuş sabah, gürültülü doğu

rüzgârının ısrarlı çağrılarına aldırış etmiyor; kalın bir örtü

çekilmiş o her daim uyanık mavi göklerin üzerine.

Ormanlar susturmuş şarkılarını; kapılar kapanmış bütün

evlerde. Bu ıssız sokakta tek yolcusun sen. Ah, benim biricik

arkadaşım, sen en çok sevdiğim, benim evimin kapıları açıktır

– ne olur bir düş gibi geçip gitme…

52


www.isaretatesi.com

XXIII.

Bu fırtınalı gecede yurdundan uzak, aşk yolculuğunda

mısın dostum? Istırap çeken biri gibi inliyor gökyüzü.

Bu gece hiç uykum yok. Ah dostum, kapıyı açıp açıp

karanlığa doğru bakıyorum…

İleride hiçbir şey göremiyorum. Merak ediyorum, nerede

uzanıyor senin yolun?

Mürekkep karası nehrin hangi loş kıyısından, çatık kaşlı

ormanın hangi ırak köşesinden, koyu karanlığın hangi

dolambaçlı derinliğinden örüyorsun sen bana doğru gelen

yolu, dostum?

53


www.isaretatesi.com

XXIV.

Eğer sona ermişse gün, artık ötmüyorsa kuşlar, bitkin

düşmüşse rüzgâr, o zaman üzerime karanlığın kalın örtüsünü

çek benim – nasıl ki uykunun çarşaflarıyla dünyayı sararsan

sen; ve gün batarken, nazikçe, boynunu büken lotusun taç

yapraklarını kapatırsan.

Eğer yolcunun azık torbası yarı yolda boşalmışsa,

kıyafetleri yırtılıp tozlara batmışsa onun, tükenmişse eğer

gücü, uzaklaştır ondan utancı ve fukaralığı, hayat ver ona –

senin şefkatli gecenin örtüsü altındaki bir çiçek misali.

54


www.isaretatesi.com

XXV.

Bitkinlik gecesinde, lütfet, kendimi sana emanet ederek,

çabalamaksızın uykuya yenik düşebileyim.

Hükmet bana; takatsiz ruhumu sana tapınma yolunda

zayıf bir hazırlığa zorlamayayım.

Sensin günün yorgun gözlerine gecenin örtüsünü çeken,

böylece onun görüşünü taptaze bir uyanışın sevinciyle

yenileyen…

55


www.isaretatesi.com

XXVI.

O geldi ve yanıma oturdu, fakat ben uyanmadım. Ne

uğursuz bir uykuydu bu, yazıklar olsun bana!

Geldiğinde sakindi gece, arpı elindeydi; onun ezgileriyle

çınladı düşlerim.

Ah, nedendir, hep böyle yitip gider benim gecelerim? Ah,

neden hep onu görme fırsatını kaçırırım ben – onun nefesidir

ki, uykumda değer bana?

56


www.isaretatesi.com

XXVII.

Işık, ah, nerede ışık? Arzunun yanan ateşiyle tutuştur

onu!

Lamba var, ama bir alev pırıltısı yok – senin kaderin bu

mudur yüreğim? Ah, ölmek çok daha hayırlı olurdu senin

için!

Istırap çalıyor kapını; sana getirdiği haber, efendinin

uyanık olduğudur, gecenin karanlığından aşk buluşmasına

çağırıyor seni.

Bulutlar kaplamış göğü, dinmiyor yağmur. Bilmiyorum

nedir içimde kaynayıp duran – mânâsı nedir, bilmiyorum.

Bir anlık şimşek aydınlığı daha da derin bir karanlık

indiriyor gözlerime; kalbim, el yordamıyla, gecenin müziğinin

beni çağırdığı yere götüren yolu arıyor.

Işık, ah, nerede ışık? Arzunun yanan ateşiyle tutuştur

onu! Gök gürlüyor ve rüzgâr çığlık çığlığa akın ediyor boşluğa.

Gece kara bir taş gibi simsiyahtır. Saatler karanlıkta geçsin

istemiyorum. Yaşamınla tutuştur aşkın lambasını, can ver

ona…

57


www.isaretatesi.com

XXVIII.

Ayağıma pranga vurulmuş, ama onu koparmaya

kalksam yüreğim sancır.

Özgürlüktür tek istediğim, ama bunu dilemeye utanırım.

Eminim ki sendedir paha biçilmez zenginlikler ve sensin

en iyi arkadaşım; ama odamı dolduran süsleri atmaya yüreğim

elvermez.

Beni örten kefen bir toz ve ölüm kefenidir; nefret ederim

ondan, gene de sevgiyle sarılırım ona.

Borçlarım büyüktür, başarısızlıklarım dağlar kadar,

utancımsa gizli ve ağır. Ama senden iyilik dilemeye geldiğim

zaman, duam kabul olacak diye ödüm kopar.

58


www.isaretatesi.com

XXIX.

İsmimin içine kapattığım kişi, bu zindanda gözyaşı

döküyor. Ben hep bu duvarı çepeçevre yükseltmekle

meşgulüm – ve bu duvar günbegün göğe doğru yükseldikçe,

hakiki benliğim onun karanlık gölgesinde gözden kayboluyor.

Bu devasa duvarla gururlanıyor, üzerinde en ufak bir

gedik kalmasın diye onu toprakla, kumla sıvıyorum. Ve

gösterdiğim tüm özenin karşılığında hakiki benliğim gözden

kayboluyor.

59


www.isaretatesi.com

XXX.

Buluşma yerine gitmek için bir başıma yola çıktım. Fakat

sessiz karanlıkta kimdir beni takip eden?

Varlığından kurtulmak için kenara çekiliyorum, ama

ondan kaçamıyorum.

Çalımlı yürüyüşüyle yerden tozlar kaldırıyor o;

ağzımdan çıkan her söze kendi yüksek sesini katıyor.

Ey Sahibim, o benim küçücük benliğimdir, utanmak

nedir bilmez. Fakat ben onun eşliğinde senin kapına gelmeye

utanırım.

60


www.isaretatesi.com

XXXI.

Mahpus, anlat bana, kimdi seni hapseden?

“Efendimdi,” dedi mahpus. “Zenginlik ve güçte herkesi

geçebileceğimi düşündüm, hükümdarımın olan parayı kendi

hazine dairemde yığdım. Uyku bastırdı, efendim için olan

yatağa uzandım. Uyanınca bir de baktım ki kendi hazine

dairemde mahpus olmuşum.”

Mahpus, anlat bana, kimdi bu kırılmaz zinciri işleyen?

“Bendim,” dedi mahpus. “Bendim bu zinciri büyük bir

özenle döverek şekillendiren. Yenilmez gücümün dünyayı

tutsak edeceğini ve beni sınırsız bir özgürlüğe salacağını

düşündüm. Böylece zincirin başında devasa ateşlerle ve sert,

acımasız darbelerle gece gündüz çalıştım. Nihayet iş

tamamlanıp halkalar kopmaz bir şekilde uç uca eklenmiş

olduğunda, bir de baktım ki zincirle sıkı sıkıya sarılmışım.”

61


www.isaretatesi.com

XXXII.

Bu dünyada beni sevenler beni her halükârda ellerinde

tutmaya uğraşırlar. Fakat senin onlardan daha yüce olan

sevginle her şey bambaşkadır, sen serbest bırakırsın.

Onları unuturum diye beni yalnız bırakmayı göze

alamazlar. Fakat günler geçer ve sen ortalarda görünmezsin.

Dualarımda adını anmasam bile, seni kalbimde

saklamasam bile, senin bana olan sevgin sevgimi bekler.

62


www.isaretatesi.com

XXXIII.

Gündüz evime geldiler ve “Biz sadece en küçük odayı

istiyoruz,” dediler.

Sonra, “Tanrına tapınışında sana yardımcı olacağız ve

Onun inayetinden payımıza düşeni tevazuyla alacağız,”

dediler. Bir köşede sessizce yerlerini aldılar, uysalca oturdular.

Fakat gecenin karanlığında onların kutsal mabedime

daldıklarını gördüm; güçlü ve zaptedilmezdiler, Tanrı’nın

sunağındaki adakları şeytani bir açgözlülükle kapıp

götürdüler.

63


www.isaretatesi.com

XXXIV.

Benden geriye o kadar azım kalsın ki sana her şeyim

diyebileyim.

İrademden geriye o kadar azı kalsın ki her yanda seni

duyabileyim, her şeyde sana gelip her an sevgimi sunabileyim.

Benden geriye o kadar azım kalsın ki seni asla

örtmeyeyim.

Zincirlerimden geriye o kadar azı kalsın ki sadece senin

iradene tâbi olayım, senin gayeni yerine getirsin yaşamım –

senin aşkının zincirine bağlı olayım…

64


www.isaretatesi.com

XXXV.

Zihnin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu; bilginin

özgür olduğu; dünyanın daracık iç duvarlarla kısım kısım

ayrılmadığı; sözcüklerin hakikatin derinliğinden doğduğu;

sonu gelmez çabanın kollarını yetkinliğe doğru uzattığı; aklın

berrak akışının, ölü alışkanlıkların yavan çölüne doğru yolunu

şaşırmadığı; ve zihnin senin tarafından, sürekli genişleyen

düşünce ve eyleme sevk edildiği bir diyarda – işte öyle bir

özgürlük cennetine, ey Tanrım, uyandır benim ülkemi…

65


www.isaretatesi.com

XXXVI.

Senden duam şudur, Sahibim – vur, vur kalbimdeki

sefaletin köküne!

Güç ver bana; sevincimi de, kederimi de tevazuyla

yaşayayım.

Güç ver bana; ibadette semereli olsun sevgim.

Güç ver bana; kibirli kudretin önünde diz çökmeyeyim,

düşkünü reddetmeyeyim.

Güç ver bana; fikrimi günün hayhuyundan yukarıda

tutayım.

Ve güç ver bana – tüm gücümü senin iradene aşkla

bırakayım.

66


www.isaretatesi.com

XXXVII.

Gücüm tükenmiş, yolculuğumun sona erdiğini

düşünmüştüm – yolumun kapalı olduğunu, azığımın bittiğini,

sessiz bir karanlığa sığınma zamanının geldiğini…

Ama görüyorum ki bende sonu yoktur senin

buyruğunun. Ağızda eski sözcükler ölürken yeni ezgiler

fışkırıyor yürekten; eski yolların kaybolduğu yerde harikalarla

dolu yeni bir diyar beliriyor yeniden…

67


www.isaretatesi.com

XXXVIII.

Seni, yalnız seni istediğimi tekrar edip dursun kalbim.

Gece gündüz aklımı çelen bütün arzular boş ve sahtedir.

Gecenin, karanlığı içinde bir ışık talebi saklaması gibi,

benim de bilinçsizliğimin en derinlerinde “Seni, yalnız seni

istiyorum” haykırışı çınlar.

Fırtınanın, bütün şiddetiyle sükûneti dövüp duruyorken

bile sükûnette son bulmayı araması gibi, senin sevgini dövüp

duruyor benim de isyanım, gene de tek bir şey haykırıyorum:

“Seni, yalnız seni istiyorum.”

68


www.isaretatesi.com

XXXIX.

Yürek kavrulup kaskatı olduğu zaman, üzerime bir

merhamet sağanağıyla gel!

Tadı kalmayınca yaşamın, fışkıran bir şarkıyla gel!

Hummalı bir mesainin patırtısı kabarıp dört bir yanımı

sardığı zaman, ah Sükûtun Efendisi, huzuru ve rahatı

taşıyarak gel!

Kalbim bir köşede dilenci gibi sinip kaldığı zaman, ey

Hükümdarım, kapıları ardına dek aç ve şahane bir törenle gel!

Yanılsamanın tozu dumanıyla zihnimi körleştirdiğinde

istek, sen ey en kutsal, en uyanık olan, parıltınla ve

gümbürdemenle gel!

69


www.isaretatesi.com

XL.

Tanrım, günlerdir yağmur yok şu çorak kalbimde. Ufuk

bomboş, çırılçıplak – ne hafif bir bulutun incecik örtüsü var, ne

de uzaktaki serin bir sağanaktan en ufak bir işaret.

Ölümle kapkara, öfke dolu fırtınanı gönder, eğer buysa

dilediğin – şimşeğinin kırbacıyla irkilt göğü baştan başa!

Fakat ey Sahibim, her yanı kaplayan, yüreği berbat bir

umutsuzlukla kavuran bu sessiz, bu kıpırtısız, keskin ve zalim

hararetten kurtar beni…

Lütfet, yükseklerden insin rahmet bulutu – babanın

gazap gününde annenin gözü yaşlı bakışı misali.

70


www.isaretatesi.com

XLI.

Ah sevgilim, bütün hepsinin ardında, nerede

duruyorsun, gölgelerde gizlenerek? İnsanlar itip geçiyorlar

seni tozlu yolda, hiçe sayıyorlar. Bense uğruna adaklar

sunarak bekliyor, saatlerimi yorgun geçiriyorum burada; gelip

geçenler çiçeklerimi bir bir alıp götürüyor, boşalıyor sepetim.

Sabah de geçti, öğle de. Akşamın loşluğunda gözlerim

uykulu. Evlerine gidenler bana bakıp gülüyorlar, beni

utandırıyorlar. Dilenci bir kız gibi oturuyorum, çarşafımı

başıma geçiriyorum; bana ne istediğimi sorarlarsa gözlerimi

aşağı çevirip susuyorum.

Ah, onlara beklediğimin sen olduğunu, geleceğine dair

söz verdiğini nasıl söyleyebilirim? Utana sıkıla, bu

yoksulluğun benim çeyizim olduğunu onlara nasıl

anlatabilirim? Ah, kalbimin en gizli yerinde tutunmuşum ben

bu gurura…

Çimenlerde oturarak göğü seyrediyorum, senin aniden

görkemle gelişini hayal ediyorum: Parlıyor bütün ışıklar,

araban üzerinde uçuşuyor altın flamalar, şaşkınlıktan ağzı açık

kalmış olanlar orada, yolun kenarında duruyorlar – ve sen

tahtından iniyorsun, beni tozlu yerden kaldırıyorsun, hicap ve

71


www.isaretatesi.com

kıvanç içinde yaz meltemindeki bir sarmaşık misali titreyen bu

pejmürde dilenci kızı yanına alıyorsun…

Fakat zaman akıp gidiyor ve hâlâ duyulmuyor arabanın

tekerlek sesleri. Debdebeli bir gürültüyle, bağrışlarla ve

coşkuyla bir tören alayıdır gidiyor. Yoksa hepsinin ardında,

gölgede sessizce duruyor musun sen? Yoksa, bekleyerek ve

gözyaşı dökerek, beyhude bir hasretle kendimi harap mı

ediyorum ben?

72


www.isaretatesi.com

XLII.

Sabah erkenden bana fısıldandı ki, sen ve ben, yalnızca

ikimiz, bir tekneyle açılacağız ve menzili ya da amacı olmayan

bu hac yolculuğumuzu kimseler bilmeyecek.

O sahili olmayan ummanda, senin sessizce dinleyen

tebessümünle, benim şarkılarım ezgiler halinde kabarır –

dalgalar gibi özgür, sözcüklerin tüm bağlarından bağımsız.

Vakit gelmedi mi henüz? Yapacak işler mi var daha? İşte,

sahile akşam çöküyor; havada ışık azalırken, yuvalarına geri

dönüyor deniz kuşları.

Kim bilir zincir ne zaman çözülecek ve teknem

günbatımının son pırıltısı misali gece karanlığında

kaybolacak…

73


www.isaretatesi.com

XLIII.

Kendimi sana hazır tutmadığım bir gündü; ve sen, ey

Kralım, sıradan halktan biri gibi, hiç fark ettirmeden,

davetsizce kalbime girerek, yaşamımın nice geçici ânına

sonsuzluk mührünü bastın.

Ve ben, bugün tesadüfen o anları aydınlatıp senin

mührünü gördüğümde, farkediyorum ki, onlar unutulmuş

önemsiz günlerimin sevinç ve kederlerinin hatırasına karışmış

halde, tozlara saçılıymışlar bunca zaman.

Sen tozlar arasındaki çocukça oyunumu hor görerek

benden yüz çevirmedin – oyun odamda duyduğum o ayak

sesleri aynısıdır senin yıldızdan yıldıza yankılanan ayak

seslerinin.

74


www.isaretatesi.com

XLIV.

Budur benim eğlencem – burada, gölgenin ışığı

kovaladığı ve yazın hemen ardından yağmurun geldiği yol

kenarında böylece durmak, seyretmek.

Bilinmeyen göklerden haber taşıyan ulaklar beni

selamlıyorlar ve hızla uzaklaşıyorlar. Kalbim içten içe

hoşnuttur; esip geçen meltemin nefesi pek tatlıdır.

Seher vaktinden akşam karanlığına kadar, burada,

kapımın önünde oturuyorum ve biliyorum ki, birdenbire onu

göreceğim o mutlu an gelecek.

Gülümsüyorum ve bir başıma şarkı söylüyorum. Derken

vaadin hoş kokusuyla doluyor hava…

75


www.isaretatesi.com

XLV.

Onun sessiz adımlarını duymadınız mı? O gelir, gelir,

hep gelir.

Her an ve her çağda, her gün ve her gece, O gelir, gelir,

hep gelir.

Nice ruh halinde nice değişik şarkılar söyledim, ama

bütün sesleriyle hep aynı şeyi ilan etti onlar: “O gelir, gelir, hep

gelir.”

Güneşli nisan ayının ıtırlı günlerinde ormandaki

patikadan – O gelir, gelir, hep gelir.

Temmuz gecelerinin yağmurlu karanlığında, bulutların

gürüldeyen arabası üzerinde – O gelir, gelir, hep gelir.

Bir hüzün diğeri ardına, onun adımlarıdır yüreğime

bastıran; onun ayaklarının altın dokunuşudur sevincimi

ışıldatan.

76


www.isaretatesi.com

XLVI.

Bilmiyorum benimle buluşmak için hangi uzak

zamandan beri yaklaşıyorsun bana. Güneş ve yıldızlar seni

benim gözlerimden saklayamayacak sonsuza kadar.

Nice sabah ve akşam senin ayak seslerin duyuldu; ulağın

geldi kalbimin içine, çağırdı beni gizlice.

Bilmiyorum neden bugün böyle kıpır kıpırdır yaşamım;

kalbime oynak bir sevinç hâkim.

İşlerimi toparlamanın vakti gelmiş gibidir; havada belli

belirsiz kokusunu duyuyorum senin hoş varlığının.

77


www.isaretatesi.com

XLVII.

Boş yere onu beklemekle geçti gecem. Bitkin düşerek

uyuyakalırım da sabah o aniden kapıma gelir diye

korkuyorum. Ah dostlarım, yolu açık tutun onun için, ne olur

engel olmayın ona.

Onun ayak sesiyle uyanmazsam eğer, uyandırmayın

beni, yalvarıyorum. Uykumdan çağrılmak istemem yaygaracı

kuşlar korosuyla, gün ışığı şenliğinde rüzgârın çılgın

coşkusuyla. Hatta aniden kapıma gelse bile Efendim, bırakın

uyuyayım rahatsız edilmeksizin.

Ah, sona ermek için yalnızca onun dokunuşunu bekleyen

kıymetli uykum benim… Ah, yalnızca karanlıktan doğan bir

düş misali o karşıma dikildiği an, onun aydınlık tebessümüne

açılacak kapalı gözlerim benim…

Karşımda tüm ışıkların ve suretlerin ilki olarak belirsin o.

Onun bakışlarından gelsin uyanan ruhuma, hazzın ilk ürperişi.

Ve benim kendime dönüşüm, ona olan dönüşüm olsun…

78


www.isaretatesi.com

XLVIII.

Sabahın sessizlik denizi birdenbire dalgalandı kuş

şakımalarıyla; çiçekler şendi yol kenarında; altın zenginlikler

saçılmıştı bulutlar arasındaki açıklığa. Fakat meşgul bir şekilde

yolumuzda gittik biz, aldırış etmedik o sırada.

Sevinçli şarkılar çalmadık, söylemedik; alışveriş için

kasabaya gitmedik; konuşmadık, gülmedik; yolda

oyalanmadık. Zaman akıp giderken adımlarımızı hızlandırdık,

hızlandırdık.

Tepeye yükseldi güneş; güvercinler kuğurdu

gölgeliklerde. Solgun yapraklar uçuştu sıcak öğle havasında.

Çoban çocuk uyukladı ve düş gördü banyan ağacının 13

gölgesinde. Suyun kıyısına uzandım ben de, yorgun

bacaklarımı uzattım çimenlere.

Yol arkadaşlarım hor görerek güldüler bana; gözlerini

ufuktan ayırmayarak alelacele devam ettiler yollarına; asla

arkalarına bakmadılar, dinlenmediler, uzakların mavi pusunda

13

Banyan: Etkileyici bir görünüme sahip banyan ağacı, birçok kök üzerinde

tutunarak ayakta kalır, geniş bir gölge sağlar. Bu özelliğiyle Hindular için sonsuz

yaşamın simgesidir. (ç.n.)

79


www.isaretatesi.com

kaybolup gittiler. Nice çayırları, tepeleri aştılar; ırak, tuhaf

diyarlardan geçtiler.

Selam olsun sana, ey sonu gelmez yolun heybetli ev

sahibi! Alay ve sitemler beni ayağa kalkmam için dürttü, gene

de bir karşılık bulamadı bende. Kendimi kayboluşa terk ettim,

hoşnut bir utancın derinliğinde – sönük bir zevkin gölgesinde.

Güneşle nakşedilmiş yeşil bir karanlığın huzuru yayıldı

usulca kalbime. Unuttum ne uğruna yolculuk ettiğimi –

düşüncemi salıverdim gölgelerin ve şarkıların labirentine.

Sonunda, uykumdan uyanıp gözlerimi açtığımda,

yanımda duran seni gördüm; tebessümünle sel gibi taşıyordu

uykum… Oysa nasıl da korkmuştum yolun uzun ve yıpratıcı

olacağından, sana varma mücadelesinin pek zahmetli

olacağından!

80


www.isaretatesi.com

XLIX.

Sen tahtından indin ve kulübemin kapısında durdun.

Bir köşede bir başıma şarkı söylüyordum, kulağına geldi

mırıldandığım ezgi. İndin ve kulübemin kapısında durdun.

Sarayında üstatlar çoktur; orada her saat şarkılar söylenir.

Fakat bu aceminin basit şarkısı dokundu senin sevgine.

Küçücük, hüzünlü bir ahenk karıştı dünyanın büyük müziğine

ve mükâfat olarak sen bir çiçekle tahtından indin, kulübemin

kapısında durdun.

81


www.isaretatesi.com

L.

Dilenerek kapı kapı dolaşıyordum köy yolunda; senin

altın zafer araban göz kamaştırıcı bir düş gibi beliriverdi

uzakta. Sordum kendime, kimdir bu Hükümdarlar

Hükümdarı diye…

Umudum kabardı, kötü günlerimin sonu geldi dedim;

istenmeden verilecek sadakalar, dört bir yanda tozlara

saçılacak zenginlikler bekledim.

Araban bulunduğum yerde durdu. Bakışların bana

yöneldi ve gülümseyerek indin aşağı. Nihayet talih beni buldu

diye düşündüm. Sonra birden sağ elini uzattın ve “Bana

verecek neyin var?” diye sordun.

Ah, nasıl da asil bir şakaydı, bir dilenciye avuç açman!

Aklım karıştı ve kalakaldım; sonra, kesemden son mısır

tanesini usulca çıkarıp sana uzattım.

Fakat günün sonunda heybemi silkeleyip de o acınası

öteberinin arasında küçücük bir altın parçası bulduğumda, ne

büyüktü şaşkınlığım! Acı acı ağladım ve keşke sana her şeyimi

verebilecek bir yüreğim olsaydı diye hayıflandım.

82


www.isaretatesi.com

LI.

Hava kararmış, günün işleri sona ermişti. Gece için tüm

konuklar geldi diye düşünüyorduk ve köyde tüm kapılar

kapanmıştı. Yalnızca, bazıları kralın geleceğini söylüyordu.

Güldük, “Hayır, mümkün değil,” dedik.

Bir ara kapı çalındı sanki, ama biz, “Rüzgârdır,” dedik.

Lambaları söndürdük, uykuya yattık. Yalnızca bazıları,

“Habercidir bu!” dedi. Güldük, “Hayır, rüzgârdır!” dedik.

Gecenin bir yarısı bir ses duyuldu. Uyku sersemliğiyle,

bunun uzaktaki bir fırtına olduğunu düşündük. Yer titredi,

duvarlar sarsıldı, uykumuzda kıvrandık. Yalnızca bazıları

bunun tekerlek sesi olduğunu söyledi. Uyuşuk bir

mırıldanmayla, “Hayır, bulutların gürlemesi olmalı!” dedik.

Henüz gece kapkaranlıktı ki davullar vuruldu. Bir ses

duyuldu: “Uyanın! Geç kalmayın sakın!” Ellerimizi kalbimize

bastırdık ve korkuyla titredik. Kimileri, “İşte! Kralın bayrağı!”

dedi. Ayağa fırladık ve bağırdık: “Kaybecek vaktimiz yok!”

Kral geldi; peki nerede lambalar, çelenkler? Onu

oturtacak taht nerede? Ah yazık! Çok yazık! Nerede kabul

salonu, hani nerede süsler? – “Bu sızlanmalar boşuna!” dedi

83


www.isaretatesi.com

biri. “Bomboş ellerle karşılayın onu, tamtakır odalarınıza

buyur edin!”

Açılsın kapılar, üflensin deniz kabuğundan borular!

Gecenin derinliğinden kasvetli evimizin kralı gelmiştir. Gök

gürlüyor. Şimşeklerle titriyor karanlık. Yırtık pırtık hasırını

çıkarıp getir ve onu avluya ser. Fırtınayla beraber ansızın,

korkunç gecemizin kralı gelmiştir.

84


www.isaretatesi.com

LII.

Senden boynundaki gül çelengini istemeyi düşündüm,

ama buna cesaret edemedim. Böylece, sen ayrılıp gidince

yatağında ondan birkaç parça bulma umuduyla sabahı

bekledim. Seher vakti, bir dilenci gibi, rastgele bir iki taç

yaprak aradım.

Ah, nedir bu bulduğum? Nasıl bir nişanedir bu, aşkından

bana kalan? Ne bir çiçek, ne tütsü, ne de ıtırlı su kabı. Senin

haşmetli kılıcındır o, alev gibi parlayan, yıldırım gibi sert.

Pencereden sabahın taptaze ışığı geliyor, yatağına vuruyor.

Sabah kuşu cıvıldayarak soruyor: “Kadın, nedir o elindeki?” –

Hayır, ne bir çiçek, ne tütsü, ne de ıtırlı su kabı. Senin korkunç

kılıcındır bu.

Hayretler içinde oturup düşünüyorum, nasıl bir

armağandır senin bu armağanın. Saklayacak olsam onu,

saklayamam. Cılızımdır, utanırım, kuşanamam. Göğsüme

bastırsam acıtır, dayanamam. Gene de bu ıstırap yükünün

şerefini, senin bu armağanını sinemde taşıyacağım.

Artık korkacak bir şey yok benim için bu dünyada;

kazanan sen olacaksın tüm kavgamda. Bana ölümü yoldaş

bıraktın sen, taçlandıracağım onu yaşamımla. Kılıcın bağlarımı

85


www.isaretatesi.com

kesip atmam için benimledir; artık korkacak bir şey yok benim

için bu dünyada.

Üzerimden atıyorum bütün adi süsleri. Kalbimin

efendisi, artık bir köşede beklemek, ağlayıp sızlamak yok

benim için; şirinlikler, nazlanmalar yok. Süs olarak kılıcını

verdin sen bana. Benim için artık oyuncak süsler yok!

86


www.isaretatesi.com

LIII.

Güzeldir senin yıldızlarla bezenmiş, rengârenk taşlarla

ustaca işlenmiş bilekliğin. Fakat ondan da güzeli, şimşeği

andıran eğrisiyle kılıcındır senin; kutsal kuş Vishnu’nun 14 iki

yana açılmış, günbatımının hiddetli kıpkızıl aydınlığında

harikulade duran kanatlarına benzer.

Titreşir o, ölümün nihai darbesine yaşamın ıstırap vecdi

içindeki son cevabı gibi; ışık saçar, varlığın şiddetli bir

parlayışla tüm dünyevi hisleri ateşe veren saf alevi gibi.

Güzeldir senin ışıl ışıl taşlarla bezenmiş bilekliğin. Fakat

ey gök gürlemelerinin efendisi, senin kılıcın katbekat üstün bir

güzellikle işlenmiştir; onu seyretmek yahut hayal etmek bile ne

müthiş şeydir!

14

Vishnu: Hint tanrılar üçlemesi Trimurti’de kâinatın muhafazasıyla sorumlu olan

tanrı. Onun yeryüzündeki her tecellisi, bozulmuş olan düzeni daha iyi bir biçimde

yeniden kurar. (ç.n.)

87


www.isaretatesi.com

LIV.

Senden bir şey istemedim, ismimi kulağına söylemedim.

Ayrılıp giderken sen, sessizce durdum. Su kuyusunun

yanında, ağacın gölgesinin eğrilemesine düştüğü yerde bir

başımaydım. Kadınlar toprak testilerini ağzına kadar doldurup

evlerine giderken bana seslendiler: “Bizimle gel, vakit öğleye

yaklaşıyor.” Fakat ben, derin, muğlâk düşüncelerde

kaybolarak, takatsizce oyalandım uzun zaman.

Gelirken adımlarını duymadım. Gözlerin hüzünlüydü

bana baktığında; sesin yorgundu usulca konuştuğunda: “Ah,

susamış bir yolcuyum ben.” Silkinip uyandım hülyalarımdan;

testimden su döktüm bitiştirdiğin avuçlarına. Üzerimizde

hışırdadı yapraklar; görünmeyen karanlıktan şarkı söyledi

gugukçuk; yolun dönemecinden kokusu geldi babla 15

çiçeklerinin.

Adımı sorduğunda mahcup bir halde kalakaldım. Öyle

ya, sana beni hatırlaman için ne iyilik yapmıştım? Fakat

susuzluğunu dindirmek için sana su vermiş olmanın hatırası

kalbime sıkıca tutunacak, onu tatlılıkla saracak. Gün ilerliyor;

15

Babla: Gür yapraklı, sakızlı, yüksekçe, hoş görünüşlü bir akasya türü. Çiçekleri

altın sarısı olur. (ç.n.)

88


www.isaretatesi.com

bezgin nağmelerle şakıyor kuş; neem 16 yaprakları hışırdıyor

yukarıda ve ben oturup düşünüyorum, düşünüyorum.

16

Neem: Hint-Bengal bölgesine özgü yarı tropik bir ağaç. Boyu yüksektir, her dem

yeşil kalan yaprakları ince uzun olur. Şifalı bir bitki olmasıyla ünlüdür. (ç.n.)

89


www.isaretatesi.com

LV.

Yüreğinde atalet; gözlerin uyku mahmuru.

Haber ulaşmadı mı sana, dikenler arasında ışıl ışıl hüküm

sürüyor çiçek! Uyan, haydi uyan! Boşa geçmesin zaman!

Taşlık yolun sonunda, bakir yalnızlığın diyarında, bir

başına oturuyor arkadaşım. Yüzünü kara çıkarma onun, haydi

uyan!

Öğle güneşinin hararetiyle gökyüzü nefes nefese

kalmışsa ve sarsılıyorsa, bundan ne çıkar? Ne çıkar, susuzluk

örtüsünü yayıyorsa kavrulan kumlar?

Neşe yok mudur kalbinin derinlerinde? Ayağının her

adımında, yolun arpı ıstırabın tatlı müziğiyle coşmayacak mı?

90


www.isaretatesi.com

LVI.

İçim senin neşenle öyle dolu ki! Sen kalbime öyle bir

eriştin ki! Ey arşın efendisi, ben olmasam sevgin nerede

olurdu?

Sen beni ortak ettin tüm bu zenginliğe. Sevincin sonu

gelmez oyunudur sürüp gidiyor kalbimde. Daima senin iraden

şekilleniyor hayatımda.

Bu yüzden, sen, hükümdarlar hükümdarı, kalbimi esir

almak için güzellikle süslemişsin kendini. Ve bu yüzden

âşığının sevişinde yitiriyor senin aşkın kendini – ve o zaman

sen görünüyorsun, sen, ikinin mükemmel birliğinde.

91


www.isaretatesi.com

LVII.

Işık, ah benim ışığım, dünyayı dolduran ışık, gözleri

öpen ışık, yüreği tatlandıran ışık!

Ah sevgilim, hayatımın merkezinde dans eder ışık; ah,

aşkımın tellerine vurur ışık; gökler açılır, rüzgâr coşar,

kahkaha geçer yeryüzünden.

Işığın denizlerinde yelken açar kelebekler. Zambaklar ve

yaseminler kabaran ışık dalgalarında yükselir.

Her bulutta altınlara parçalanır ışık, ah sevgilim, nice

cevherler saçılır.

Yapraktan yaprağa bir cümbüş, ölçüsüz bir sevinç

yayılıyor sevgilim; cennetin nehri kıyılarından taşmış ve işte,

neşe seli her yanı kaplamış…

92


www.isaretatesi.com

LVIII.

Son şarkımda birbirine karışsın neşenin tüm ezgileri! O

neşedir ki, yeryüzünü çimenlerin taşkın bolluğuyla kaplar; ikiz

kardeşler yaşam ve ölümü engin dünyanın üzerinde dansa

bırakır; kasırgayla hücum eder ve tüm yaşamı kahkahayla

sarsıp uyandırır; ıstırabın kızıl lotus çiçeği üzerinde gözü yaşlı,

sessizce oturur – ve o neşedir, sahip olduğu her şeyi tozlara

atar da tek kelime bile etmez!

93


www.isaretatesi.com

LIX.

Evet, biliyorum, ey kalbimin sevgilisi, senin aşkındır

yapraklarda dans eden bu altın ışık, gökte yelken açmış bu

avare bulutlar, alnıma serinliğini bırakarak geçen bu rüzgâr –

senin aşkındır yalnızca.

Gözlerim sabah aydınlığına boğulmuş – budur senden

kalbime ulaşan haber. Yukarıdan eğilmiş yüzün; gözlerin

gözlerimde; ayağına temas ediyor kalbim.

94


www.isaretatesi.com

LX.

Sonsuz dünyaların sahilinde çocuklar buluşur. Engin

gökyüzü kıpırtısızdır, çalkantılı sular yaygara koparır. Sonsuz

dünyaların sahilinde, bağrışlar ve danslarla, çocuklar buluşur.

Kumdan evler kurar onlar, boş deniz kabuklarıyla

oynarlar. Kurumuş yapraklardan yaparlar gemilerini,

gülümseyerek yüzdürürler onları engin denizde. Çocuklar

oyunlarını oynar dünyaların sahilinde.

Yüzmeyi bilmezler, denize ağ atmasını bilmezler. İnci

avcıları suya dalar, tacirler gemileriyle açılır; o sırada çocuklar

çakıl taşlarını bir toplar, bir saçar. Gizli hazineler aramaz onlar,

ağ atmasını bilmezler.

Kahkahalarla kabarır deniz; kumsalın tebessümü parıl

parıl parlar. Ölüm satan dalgalar, beşikte bebeğini sallayan

anne misali, çocuklara anlamsız şarkılar söyler. Deniz, oynar

çocuklarla; kumsalın tebessümü parıl parıl parlar.

Sonsuz dünyaların sahilinde buluşur çocuklar. Yolların

olmadığı gökyüzünde gezinir fırtına; gemiler harap olur

işaretsiz sularda; ölüm kol gezer her yanda; çocuklar ise oyun

oynar.

95


www.isaretatesi.com

Çocukların büyük buluşmasıdır sonsuz dünyaların

sahilinde.

96


www.isaretatesi.com

LXI.

Bebeğin gözlerinde uçuşan uyku – bilen var mıdır,

nereden gelir o? Derler ki, ateş böceklerinin aydınlattığı loş

ormanın gölgeleri arasındaki peri köyünde, iki titrek, büyülü

goncanın asılı olduğu yerdeymiş onun yuvası. Oradan gelerek

bebeğin gözlerini öpermiş.

Uyurken bebeğin dudaklarında titreyen tebessüm – bilen

var mıdır, nereden doğmuştur o? Derler ki, yeni ayın taze,

soluk bir huzmesi kaybolan bir güz bulutunun ucuna değmiş

ve bebeğin tebessümü, çiyle yıkanmış bir sabahın hayalinde ilk

defa oradan doğmuş. – Uyurken bebeğin dudaklarında

titreyen tebessüm buymuş.

Bebeğin kollarında ve bacaklarında çiçeklenen tatlı,

yumuşacık tazelik – bilen var mıdır, bunca zaman nerede

saklıymış o? Evet, anne henüz genç bir kızken, o tazelik, aşkın

buruk, sessiz esrarıyla onun tüm kalbine yayılmış. – Bebeğin

kollarında ve bacaklarında çiçeklenen tatlı, yumuşacık tazelik

buymuş.

97


www.isaretatesi.com

LXII.

Sana renkli oyuncaklar getirdiğimde, çocuğum,

anlıyorum neden böyle bir renk oyunu vardır bulutlarda ve

suda, neden değişik tonlara boyanmıştır çiçekler. Sana renkli

oyuncaklar verdiğimde, çocuğum, anlıyorum…

Seni dans ettirmek için şarkı söylediğimde, biliyorum

neden bir müzik vardır yapraklarda, dinleyen toprağın kalbine

neden bir sesler korosu yollar dalgalar. Seni dans ettirmek için

şarkı söylediğimde, biliyorum…

Senin hevesli ellerine hoş şeyler getirdiğimde, biliyorum

neden bal vardır çiçeklerin kâsesinde, neden hoş bir şurup

saklıdır meyvelerde. Hoş şeyler getirdiğimde senin hevesli

ellerine, biliyorum…

Seni gülümsetmek için yüzünü öptüğümde, canımın içi,

anlıyorum gökten nasıl bir haz yağar sabah aydınlığında, nasıl

bir sevinç taşır yaz meltemi bedenime. Seni gülümsetmek için

yüzünü öptüğümde, anlıyorum…

98


www.isaretatesi.com

LXIII.

Sen beni tanımadığım dostlara tanıttın. Benim olmayan

evlerde bir yer verdin bana. Uzağı yakına getirdin, yabancıyı

kardeş kıldın.

Alıştığım barınağı terk etmem gerektiğinde huzursuz

olur içim; unuturum ki, yeni olanda yaşar eski ve orada

yaşarsın sen de.

Doğumdan ölüme, bu âlemde veya diğerlerinde, beni her

nereye yönlendirirsen yönlendir, gene sensin sonsuz

yaşamımda biricik yoldaşım; neşenin bağlarıyla yüreğimi

tanımadıklarıma bağlarsın.

Biri seni bildiği zaman, artık yabancılık yoktur onun için,

kapalı değildir ona hiçbir kapı. Ah, duama karşılık ver, ne

olur, çok’un oyununda tek’in temasıyla yaşadığım vecdi asla

yitirmeyeyim!

99


www.isaretatesi.com

LXIV.

Kasvetli nehrin yamacında, uzamış otların arasında

sordum ona: “Erden kız, lambanı çarşafınla siper ederek

nereye gidiyorsun böyle? Evim kapkaranlık ve kimsesiz –

ışığını ödünç ver bana!” Bir an için kara gözlerini kaldırdı,

alacakaranlıkta yüzüme baktı. “Nehre geldim,” dedi, “gün

ışığı batıda kaybolurken lambamı yüzdüreceğim suda.”

Uzamış otların arasında yalnız başıma durdum, akıntıda

amaçsızca sürüklenen lambasının titrek alevini izledim.

İlerleyen gecenin sessizliğinde, sordum ona: “Erden kız,

evinde bütün ışıklar yanıyor – elinde lambanla nereye

gidiyorsun böyle? Evim kapkaranlık ve kimsesiz – ışığını

ödünç ver bana.” Kara gözlerini kaldırıp baktı, bir an kuşkuyla

duraksadı. “Buraya geldim,” dedi, “zira lambamı adayacağım

gökyüzüne.” Durdum, lambasının boşlukta amaçsızca yanışını

seyrettim.

Geceyarısının mehtapsız karanlığında, sordum ona:

“Erden kız, lambayı sinende tutarak ne arıyorsun böyle? Evim

kapkaranlık ve kimsesiz – ışığını ödünç ver bana.” Bir an

durdu, düşündü, karanlıkta yüzüme uzun uzun baktı. “Işığımı

lambaların şenliğine katılmaya getirdim,” dedi. Durdum, onun

100


www.isaretatesi.com

ışıklar arasında amaçsızca kaybolup giden küçücük lambasını

izledim.

101


www.isaretatesi.com

LXV.

Yaşamımın bu taşkın kadehinden nasıl bir kutsal içki

içmek isterdin, Yüce Tanrım?

Ey Ulu Ozan, var ettiklerini benim gözlerimden görmek

ve kulaklarımın geçidinde durup kendi ebedî ahengini

dinlemek midir zevkin?

Dünyan sözcükler nakşediyor zihnime; müzik katıyor

senin neşen bu sözcüklere. Aşkta kendini veriyorsun sen bana

ve sonra büsbütün kendi hoşluğunu duyuyorsun içimde.

102


www.isaretatesi.com

LXVI.

Daima benliğimin derinliğinde, pırıltıların ve

yansımaların alacakaranlığında kalmış, yaşmağını gün

ışığında asla açmamış olan o kadın – o olacak, Ulu Tanrım,

sana son adağım, en son şarkımda sarıp sarmalanmış.

Sözcükler istedi ama elde edemedi onu; boşuna uzattı

hevesli kollarını ona doğru tüm dil dökmeler.

Diyar diyar dolaştım, onu bağrımda taşıdım; yaşamım

gelişimiyle ve bozuluşuyla onun etrafında yükseldi, alçaldı.

Düşüncelerimde ve eylemlerimde, uykumda ve

düşlerimde, oydu hüküm süren – gene de o hep bir başına,

herkesten ayrı yaşadı.

Nice adamlar kapımı çaldı onun için, hepsi de ümitsizce

ardını dönüp gitti.

Bu dünyada onun yüzünü görebilen olmadı; o hep, senin

tanımanı bekleyerek, kendi yalnızlığında kaldı.

103


www.isaretatesi.com

LXVII.

Göksün sen ve yuvasın aynı zamanda.

Ah güzeller güzeli, orada, senin aşkındır yuvada, senin

aşkındır ruhu renklerle, seslerle, kokularla saran…

Sağ elinde altın sepetiyle geliyor Sabah; yeryüzünü

sessizce taçlandıracak olan güzellik çelengini taşıyor.

Ve işte, sürülerin terk ettiği ıssız çayırlara iniyor Akşam;

izsiz yollardan, altın testisinde batının huzur denizinden

sükûnetin yudum yudum serinliğini taşıyarak geliyor.

Fakat ileride, ruhun kanatlanması için göğün uçsuz

bucaksız uzandığı yerde, lekesiz parlak bir aydınlık hüküm

sürüyor: Ne gündüz var ne gece, ne renk var ne de suret – ve

yok asla tek bir söz bile.

104


www.isaretatesi.com

LXVIII.

Senin güneş ışığın iki yana açılmış kollarıyla gelir benim

bu dünyama; ve gözyaşlarımdan, iç çekişlerimden,

şarkılarımdan yapılmış bulutları ayaklarına geri taşımak için

gün boyu bekler kapımda.

Sevecen bir neşeyle sararsın sisli bulutun örtüsünü

yıldızlı göğsüne; böylece sayısız biçimler verir, büklüm

büklüm edersin onu, durmadan değişen renklere boyarsın.

Nasıl da hafif, nasıl da gelip geçici, hassas, mahzun ve

karanlıktır o; bundandır senin onu sevmen, ey lekesiz ve

dingin olan! Bundandır ki senin pasparlak ışığını örtebiliyor o,

acınası gölgeleriyle.

105


www.isaretatesi.com

LXIX.

Damarlarımda gece gündüz akan hayat, akar dünyanın

içinden de, dans eder uyumlu ölçülerle.

O hayattır tozun toprağın arasından başını sayısız sivri

otlarla uzatan. O hayattır yapraklarla ve çiçeklerle dalga dalga

olan, çalkalanan.

O hayattır doğumun ve ölümün okyanus beşiğinde

medcezirle sallanan.

Hissediyorum, tüm uzuvlarım yüceliyor bu hayat

âleminin dokunuşuyla; kıvanç duyuyorum çağların şu an

kanımda dans eden nabzıyla…

106


www.isaretatesi.com

LXX.

Senden uzak mıdır bu ritmin neşesiyle coşmak? Bu

korkulu hazzın girdabında yuvarlanmak, parçalanmak,

kaybolmak?

Akar gider her şey, duraksamaz, dönüp bakmaz, hiçbir

güç engel olamaz, her şey akar gider.

Bu yatışmak bilmeyen hızlı müziğe ayak uydurarak,

mevsimler dans ede ede gelir ve geçip gider; renkler, ezgiler,

kokular taşkın bir neşeyle sonsuz çağlayanlar halinde her an

akar, saçılır, diner, coşar.

107


www.isaretatesi.com

LXXI.

Kendimi çoğaltmalı ve etrafıma yaymalı, böylece senin

aydınlığına renkli gölgeler bırakmalıyım. Böyledir senin

mayan. 17

Sen kendi varlığında bir sınır çizer, sonra da binbir

ezgiyle bu apayrı benliği anlatırsın. Bende böyle suret buldu

senin kendini ayırmışlığın.

Bütün gökte rengârenk gözyaşları ve gülüşlerle, endişe

ve ümitlerle yankılanır acıklı şarkı; dalgalar bir kabarır bir

alçalır; bozulur ve şekillenir düşler. İçimde, senin kendini

mağlup edişin…

Senin gerdiğin bu perde, günün ve gecenin fırçasıyla

sayısız biçimlere boyanır. Onun ardında, kavislerin hayret

verici esrarıyla şekillenmiş tahtın vardır senin, düzgünlüğün

tüm kısır çizgilerini hiçe sayar.

17

Maya, Hinduizmde hem bir ilâhın soyut bir kavramı somut bir cisme

dönüştürebilme kudretini, hem de duyular dünyasının aldatıcı gerçekliğini karşılar.

(ç.n.)

108


www.isaretatesi.com

İkimizin büyük şenliği gökkubbeye yayılmıştır. Hava hep

ikimizin ezgisiyle titreşir; çağlar geçer ikimizin saklambaç

oyunuyla.

109


www.isaretatesi.com

LXXII.

Odur O, en içte olan, gizli derin dokunuşlarla benliğimi

uyandıran.

Odur gözlerime tılsımını bırakan, kalbimin tellerinde

hazzın ve acının değişip duran ezgisini neşeyle çalan.

Odur altının ve gümüşün, mavinin ve yeşilin geçici renk

tonlarıyla bu maya’nın ağını ören; örgülerin arasından ayağını

salıp, dokunuşuyla beni mest eden.

Günler gelir, çağlar geçer; Odur, pek çok isimler ve

kılıklar altında kalbimi sevincin ve kederin coşkusuna boğan.

110


www.isaretatesi.com

LXXIII.

Kurtuluş el etek çekmekte değildir benim için. Hazzın

beni saran binbir bağında özgürlüğün kucaklayışını

hissederim ben.

Sen rengârenk, hoş kokulu şarabını yudum yudum,

taptaze akıtırsın içime; bu toprak kabı ağzına kadar

doldurursun.

Senin alevinle yüz değişik lambasını yakacak benim

âlemim; onları senin tapınağının sunağına koyacak.

Hayır, asla kapatmayacağım duyularımın kapılarını!

Görmenin, işitmenin, dokunmanın hazzı senin hazzını

taşıyacak.

Evet, tüm kuruntularım tutuşup sevincin aydınlığıyla

parlayacak; tutkularım olgunlaşacak, sevginin meyveleri

olacak.

111


www.isaretatesi.com

LXXIV.

Gün sona ermiş, karanlık çöküyor dünyaya. Testimi

doldurmak üzere nehre inmemin zamanıdır.

Akşamın havası suyun hüzünlü ezgisiyle özlem dolu…

Ah, dışarıya, alacakaranlığa çağırıyor beni o, duyuyorum. Issız

yoldan geçen kimse yok; rüzgâr çıkmış, dalgalar coşuyor

nehirde.

Bilmiyorum eve geri dönecek miyim… Kiminle

karşılaşacağım, bilmiyorum. Orada, sığlıktan geçen küçük

teknede, sazını çalıyor meçhul adam.

112


www.isaretatesi.com

LXXV.

Senin biz fanilere olan armağanların tüm ihtiyaçlarımızı

doyurur ve eksilmeden geri döner sana.

Nehrin yapacak günlük işleri vardır, tarlalar ve mezralar

arasından aceleyle ilerler; dinmeyen akışıyla nihayet senin

ayaklarının yıkandığı yere doğru uzanır.

Çiçek, ıtırıyla hoşluk katar havaya; ama sana kendini

sunmasıdır onun son hizmeti.

Sana tapınmak yoksullaştırmaz dünyayı.

Şairin sözlerinden hoşlarına giden anlamı çıkarır insanlar;

gene de o sözlerin nihai anlamı seni işaret eder.

113


www.isaretatesi.com

LXXVI.

Bir günden diğerine, ey hayatımın sahibi, karşında

durayım seninle yüz yüze. Ellerimi kavuşturup, ey tüm

âlemlerin sahibi, karşında durayım seninle yüz yüze.

Engin göğün altında mütevazı bir yürekle tek başıma ve

sessiz, karşında durayım seninle yüz yüze.

Çaba ve mücadele patırtısıyla dolu bu zahmetli dünyada,

telaşlı kalabalıklar arasında – karşında durayım seninle yüz

yüze.

Ve bu dünyada işim sona erdiğinde, ey hükümdarlar

hükümdarı, karşında durayım yalnız ve suskun, seninle yüz

yüze.

114


www.isaretatesi.com

LXXVII.

Seni Tanrım olarak bilirim ve ayrı dururum – kendim

zannederek yaklaşmam sana. Seni babam olarak bilirim ve

önünde yerlere kapanırım – arkadaşımmışçasına tutmam elini.

Seni bağrıma basayım ve yoldaşım yapayım diye

yükseklerden inip kendini bana sunmanı beklemem.

Sen kardeşlerim arasında Kardeşsin, ama aldırış etmem

ötekilere, kazancımı paylaşmam onlarla, her şeyim seninle

ikimizindir.

Hazda ve acıda, insanların yanında değil, senin yanında

dururum. Yaşamımı teslim etmeye korkarım; atamam kendimi

hayatın engin sularına.

115


www.isaretatesi.com

LXXVIII.

Yaratılış henüz yeniyken ve yıldızlar ilk ihtişamlarıyla

parlarken, Tanrılar meclisi toplanmıştı gökyüzünde; şarkılar

söylemişlerdi: “İşte, mükemmelliğin resmi! Yekpare neşe!”

Derken haykırmıştı içlerinden biri: “Işık zincirinde bir

kopukluk var, yıldızlardan biri eksik sanki!”

Arplarının altın teli kopmuştu o an, susmuştu şarkıları,

perişan bir halde bağrışmışlardı: “Kayıp olan, en güzeliydi

yıldızların, gözdesiydi o tüm semanın!”

O gün bugündür bir an olsun dinmemiştir arayış.

Ağızdan ağıza yayılır, “Dünya onunla biricik neşesini yitirdi!”

diyen bir haykırış.

Fakat gecenin en derin sessizliğinde gülümsüyor yıldızlar

ve aralarında fısıldaşıyorlar: “Boşunadır bu arayış! Her

yerdedir kesintisiz mükemmellik, işte, o her yerde…”

116


www.isaretatesi.com

LXXIX.

Eğer seninle karşılaşmak düşmemişse bu yaşamda benim

payıma, müsaade et, suretinden mahrum kaldığımı

hissedeyim hep – bir an bile unutmayayım bunu; düşlerimde

ve uyanık saatlerimde bu kederin ıstırabını yaşayayım.

Günlerim dünyanın kalabalık pazarında geçerken ve

avuçlarım günlük kazançlarla dolarken, müsaade et, hiçbir şey

kazanmadığımı hissedeyim hep – bir an bile unutmayayım

bunu; düşlerimde ve uyanık saatlerimde bu kederin ıstırabını

yaşayayım.

Yolun kenarında yorgun argın, nefes nefese oturup

kaldığımda ve yatağımı tozlara yaydığımda, müsaade et,

önümde hâlâ en uzun yolun uzandığını hissedeyim hep – bir

an bile unutmayayım bunu; düşlerimde ve uyanık saatlerimde

bu kederin ıstırabını yaşayayım.

Evimin odaları süslenip donatıldığında, kavallar çalınıp

kahkahalar yükseldiğinde, müsaade et, seni çağırmadığımı

hissedeyim hep – bir an bile unutmayayım bunu; düşlerimde

ve uyanık saatlerimde bu kederin ıstırabını yaşayayım.

117


www.isaretatesi.com

LXXX.

Ben, gökte amaçsızca dolaşan bir güz bulutunun artığı

gibiyim. Ey benim kutlu güneşim! Senin temasın bana

buharımı bıraktırarak ışığınla bir yapmadı henüz beni. Senden

ayrı, ayları ve yılları sayıyorum böyle.

Eğer buysa istediğin, eğer eğlencen buysa, benim geçip

giden bu boşluğumu al, renklerle boya, altınlara bula, sürükle

serseri rüzgârda ve yay çeşit çeşit harikalarla.

Ve geceleyin, dileğin bu oyuna son vermek olduğunda,

eriyip kaybolayım karanlıkta – yahut parlak sabahın

tebessümünde olsun bu, saf, berrak serinlikte.

118


www.isaretatesi.com

LXXXI.

Aylak geçen nice gün, kaybolan zamana üzüldüm. Fakat

o asla kayıp değildir, Sahibim. Yaşamımın her ânını sen

avuçlarına almışsın.

Eşyanın kalbinde saklı, sensin tohumları sürgünlere,

tomurcukları çiçeklere büyüten, çiçekleri olgunlaştırıp meyve

verdiren.

Yorulmuştum, boş yatağıma uzandım ve tüm işlerin

bittiğine inandım. Sabah oldu, uyandım, bahçemi çiçek

harikalarıyla dolup taşmış buldum.

119


www.isaretatesi.com

LXXXII.

Zaman senin ellerinde sonsuzdur Efendim. Yoktur senin

dakikalarını sayacak.

Günler ve geceler geçer, çiçek gibi açılıp solar çağlar. Sen

beklemesini bilirsin.

Asırlar birbirini izler, küçük yabani bir çiçek kemâle erer.

Oysa bizim kaybedecek vaktimiz yoktur ve fırsatları

kovalarız. Geç kalamayacak kadar zavallıyız.

Zaman işte böyle geçip gidiyor ve talep eden her

yaygaracıya veriyorum ben onu. Senin sunağında ise tek bir

adak bile yok.

Günün sonunda, kapıların kapanacak diye telaşla

koşuyorum; fakat görüyorum ki vakit vardır henüz.

120


www.isaretatesi.com

LXXXIII.

Anne, kederli gözyaşlarımdan bir inci kolye yapacağım

gerdanına.

Yıldızlar ışıktan halhallar yaptı süs olsun diye senin

ayaklarına; benim kolyem ise sinende duracak.

Senden gelir servet ve şöhret; senin elindedir onları

vermek veya esirgemek. Ama benim bu kederim tamamen

benimdir ve onu sana sunmak için getirdiğimde, inayetinle

ödüllendirirsin beni sen.

121


www.isaretatesi.com

LXXXIV.

Ayrılığın sancısıdır tüm âleme yayılmış olan ve engin

gökyüzünde sayısız şekiller doğuran.

Bu ayrılık kederidir her gece yıldızdan yıldıza sessizce

bakan; budur, yağmurlu temmuz karanlığında hışırdayan

yapraklar arasında dokunaklı bir şiir olan.

Her yanı kaplayan bu ıstıraptır, insanların evlerinde

sevgiye ve arzuya, acıya ve neşeye doğru derinleşen; budur,

ozanın gönlünden şarkılarla akan.

122


www.isaretatesi.com

LXXXV.

Savaşçılar ustalarının sarayından ilk defa çıktığında,

güçleri nerede saklıydı? Neredeydi onların zırhları, silahları?

Zavallı ve âciz görünüyorlardı; ustalarının sarayından

çıktıkları gün üstlerine oklar yağmıştı.

Savaşçılar ustalarının sarayına geri döndükleri zaman,

güçleri nerede saklıydı?

Kılıcı bırakmışlar, oku ve yayı bırakmışlardı; ustalarının

sarayına geri döndükleri gün, yüzlerinde huzur yer etmişti,

hayatlarının semeresini geride bırakmışlardı.

123


www.isaretatesi.com

LXXXVI.

Kapımdadır ölüm, senin sadık hizmetkârın. Bilinmeyen

denizi geçti o, çağrını evime getirdi.

Gece kapkaranlık, kalbim korku dolu – gene de lambayı

alacağım, kapımı açıp önünde eğilerek onu buyur edeceğim.

Kapımda duran senin habercindir.

Ayaklarına kalbimin hazinesini sunarak tapacağım ona.

Vazifesini yerine getirince, gündüzüme karanlık bir gölge

bırakarak gidecek; sana son adağım olarak ıssız evimde kolum

kanadım kırık, ben kalacağım bir tek.

124


www.isaretatesi.com

LXXXVII.

Bir umut, gidiyorum, o kadını evimin her odasında, her

köşede arıyorum, ama bulamıyorum.

Küçücüktür benim evim ve ondan bir kez eksilen bir

daha geri gelmez, bilirim.

Oysa senin konağın uçsuz bucaksızdır, ey Sahibim – ve

ben o kadını araya araya kapına geldim.

Senin akşam göğünün altın kubbesi altında duruyorum,

hevesli gözlerimi yüzüne doğru çeviriyorum.

Sonsuzluğun eşiğindeyim; hiçbir umudun, hiçbir

mutluluğun, gözyaşları arasından görünen hiçbir çehrenin ve

hiçbir şeyin kaybolamayacağı yerdeyim.

Ah! Bomboş kalmış yaşamımı bu ummana batır, en derin

doluluğa daldır! Sen lütfet ki, yitirdiğim o hoş teması kâinatın

birliğinde bir kez olsun duyayım…

125


www.isaretatesi.com

LXXXVIII.

Harap mabedin ilâhı! Vina’nın 18 kopuk telleri sana

methiyeler çalmıyor artık. Akşam çanları sana ibadet vaktini

ilan etmiyor. Etrafında hava durgun, sessiz…

Terk edilmiş yuvanda avare bahar rüzgârı esiyor ve

çiçeklerden haber getiriyor; o çiçekler ki artık senin ibadetine

sunulmuyor.

Sana tapan ihtiyar, esirgenmiş lütuflara hasret duyarak

geziniyor hâlâ. Akşamleyin alevler ve gölgeler toprağın

kasvetine karışırken, o, bitkin bir halde, açlık çeken bir yürekle

harap mabede geri geliyor.

Nice kutsal gün sessiz geçiyor, ey harap mabedin ilâhı!

Lamba yakılmadan bitiyor nice ayin gecesi.

Nice yeni tasvir çiziyor en marifetli ustalar; zamanı

gelince hepsi de kutlu unutuş nehrine taşınıyor.

Fakat sonsuz bir ihmal edilmişlikle, harap mabedin ilâhı

tapınılmadan kalıyor…

18

Vina: Uda benzeyen, uzun saplı bir Hint sazı. Hint müziğinin başlıca

çalgılarındandır. (ç.n.)

126


www.isaretatesi.com

LXXXIX.

Yüksek sesli, gürültülü sözler duymayacaksınız artık

benden – efendimin buyruğu böyledir. Bundan böyle

fısıltılarla konuşacağım. Gönlümün seslenişi bir şarkının

mırıltısıyla akıp gidecek.

İnsanlar alelacele Kralın pazarına gidiyorlar. Tüm alıcılar

ve satıcılar orada. Fakat gün ortasında işlerin en yoğun olduğu

an, zamansızca ayrılıyorum oradan ben.

Çiçeklensin bahçem! Çiçeklensin, henüz zamanı değilse

bile! Gün ortasında tembel vızıltılarını duyursun arılar!

Nice saatler geçirdim iyinin ve kötünün çekişmesiyle;

fakat şimdi, aylak günlerimin oyun arkadaşı kalbimi

cezbetmekten haz duyuyor. Bilmiyorum nedendir bu apansız

çağrı, hangi amaçsız tesadüfe doğru…

127


www.isaretatesi.com

XC.

Ölüm kapını çaldığı gün ne sunacaksın ona?

Ah, yaşamımın dolu kadehini koyacağım konuğumun

önüne; asla bırakmayacağım onu boş ellerle.

O gün gelip de ölüm kapımı çaldığında, güz günlerimin

ve yaz gecelerimin bütün tatlı şarabını, meşgul yaşamımın

bütün kazanç ve birikimini koyacağım onun önüne.

128


www.isaretatesi.com

XCI.

Sen hayatın nihai taçlanışı, ey Ölüm, benim ölümüm, gel

ve fısılda bana!

Yolunu gözledim her gün; hayatın sevinç ve sancılarını

senin için taşıdım kendimde.

Hayatta neysem, neye sahip olduysam, ne umduysam ve

neyi sevdiysem, gizliden gizliye sana doğru uzandım. Şimdi,

gözlerinin son bir bakışıyla sonsuza dek senin olacak yaşamım.

Çiçekler örülmüş; çelengi hazır damadın. Düğünden

sonra evinden ayrılacak gelin; gecenin ıssızlığında sevdiğiyle

buluşacak.

129


www.isaretatesi.com

XCII.

Biliyorum, dünyayı bir daha göremeyeceğim gün gelecek

ve hayat sessizce müsaade isteyerek gözlerime son perdeyi

indirecek.

Gene de gözleyecek geceleyin yıldızlar; gün eskisi gibi

doğacak; saatler denizdeki dalgalar misali kabaracak, kıyıya

hazlar ve acılar vuracak.

Yaşadığım anların böyle sona erdiğini düşündüğümde,

anların sınırı ortadan kalkıyor ve ölümün aydınlığında bütün

bereketiyle görüyorum dünyayı. Orada nasıl da nadidedir en

aşağı mevki, en bayağı yaşam bile…

Boşa arzuladığım şeyler ve elde ettiklerim – geçip gitsin

hepsi. Bir kez olsun, gerçekten, hor görüp reddettiğim şeylere

sahip olayım.

130


www.isaretatesi.com

XCIII.

Artık ayrılıyorum buradan. Elveda kardeşlerim!

Selamlıyorum hepinizi ve işte gidiyorum.

Buyrun, kapımın anahtarlarını geri veriyorum,

vazgeçiyorum evimin mülkiyetinden. Yalnızca son birkaç

nazik söz diliyorum sizden.

Komşuyduk bizler uzun zaman; verebildiğimden çoğunu

aldım hem de sizden. Şimdi gün ağardı, karanlık köşemi

aydınlatan lamba söndü. Bir çağrı gelmiştir bana ve ben

hazırım yolculuğuma.

131


www.isaretatesi.com

XCIV.

Veda ânım geldi, bana iyi şanslar dileyin dostlarım!

Şafağın sökmesiyle kıpkızıl oldu gökyüzü ve güzel bir yol

uzanıyor önümde.

Giderken yanıma ne aldığımı sormayın bana. Bomboş

ellerle, yüreğimde bir beklentiyle çıkıyorum yola.

Düğün çelengimi takacağım boynuma. Gezginin toprak

rengi cübbesi değildir benimki; ve yolda tehlikeler varsa bile,

hiç korku yok içimde.

Yolculuğum bittiğinde akşam yıldızı belirecek,

Kralımızın taçkapısından alacakaranlığın kederli ezgileri

duyulacak…

132


www.isaretatesi.com

XCV.

Hayatın eşiğinden ilk geçtiğim an bunu fark etmemiştim.

Neydi acaba, geceyarısı ormandaki bir tomurcuk misali,

beni bu engin gizeme açtıran kuvvet?

Sabah olup ışığa baktığımda bu âlemde bir yabancı

olmadığımı, ismi ve sureti olmayan o kavranılmazın beni

annem suretinde kollarına aldığını hissetmiştim.

Her ne olursa olsun, gene aynı bilinmez bana ölümde de

tanıdık görünecek. Ve bu hayatı sevdiğimdendir ki, biliyorum,

ölümü de seveceğim.

Bebek, annesi onu bir memesinden aldığında ağlar, ama

hemen sonra öbür memede teselli bulur.

133


www.isaretatesi.com

XCVI.

Buradan ayrılırken son sözüm şu olsun ki, benim

gördüklerimin ötesine geçilemez.

Işık deryaları boyunca uzanan şu lotusta saklı olan balı

tattım; kutsandım böylece. – Son sözüm bu olsun.

Oyunumu sonsuz suretlerin oyun evinde oynadım ve

burada bir an için gördüm onu, o ki suretsizdir.

Bütün bedenim ve uzuvlarım onun dokunuşuyla ürperdi,

o ki dokunulmazdır. Şimdi, yaklaşıyorsa eğer yaklaşsın akıbet.

– Son sözüm bu olsun.

134


www.isaretatesi.com

XCVII.

Seninle oynuyorken, kim olduğunu hiç sormamıştım. Ne

utanmayı bilirdim ne korkmayı; bir cümbüştü yaşamım.

Yoldaşım olup erkenden kaldırırdın beni uykumdan;

ormanlarda kayrandan kayrana koştururdun.

O zamanlar hiç bilmek istemedim, neydi bana söylediğin

şarkıların anlamı. Yalnızca eşlik etti sesim; değişen ezgilerle

dans etti yüreğim.

Şimdi, oyun vakti sona ermişken, karşımda buluverdiğim

bu görüntü de nedir? Dünya gözlerini senin ayaklarına eğmiş,

bütün sessiz yıldızlarıyla huşu içinde beklemektedir.

135


www.isaretatesi.com

XCVIII.

Seni yenilgimin ganimet ve çelenkleriyle taçlandıracağım.

Yenik düşmemek elimden gelmez benim.

Elbet duvara çarpacak gururum; dayanılmaz bir acıyla

bağlarını koparacak yaşamım; kof bir kamış gibi inleyecek

bomboş yüreğim; koskoca bir kaya eriyip gözyaşı olacak

nihayet.

Elbet sonsuza dek kapalı kalmayacak lotusun yüz taç

yaprağı; ondaki balın gizli yuvası nihayet meydana çıkacak.

Masmavi gökten bana bir göz bakacak, beni sessizce

huzuruna çağıracak. Hiçbir şey kalmayacak benim için, hiç

ama hiçbir şey; senin ayağının dibinde mutlak ölüme

varacağım.

136


www.isaretatesi.com

XCIX.

Dümeni elden bıraktığım zaman, biliyorum ki senin onu

devralma zamanın gelecek. Olacak olan, hemen olacak.

Boşunadır direnmek.

O halde, ey kalbim, kollarını kavuştur ve sessizce

kabullen yenilgini. Kıpırdamadan durmayı talihin olarak gör.

Lambalarım söner gider rüzgârın en ufak esintisinde;

onları yakmaya çabalarken aklımı yitiririm her seferinde.

Ama bu defa akıllı davranacak, hasırımı yere sererek

karanlıkta bekleyeceğim. Sen, ey Sahibim, ne zaman dilersen

sessizce gel, yanımda yerini al…

137


www.isaretatesi.com

C.

Suretler deryasının derinliklerine dalarım, Suretsiz

Olanın o mükemmel incisini elde etmeyi umarım.

Artık bu harap tekneyle liman liman dolaşmayacağım!

Eğlencemin dalgalarda savrulmak olduğu günler geride kaldı.

Şimdi, Ölümsüz Olanda ölmeye can atıyorum.

Yaşamımın bu arpını, dipsiz kuyunun yanıbaşında

ruhsuz çalgıların müziğinin kabardığı kabul salonuna

taşıyacağım.

Sonsuzun ezgisine uyduracağım onun ahengini; ve son

mırıltısını hıçkırdığı zaman, bu sessiz arpı Sessiz Olanın

ayaklarının dibine bırakacağım.

138


www.isaretatesi.com

CI.

Hayatta hep seni aradım şarkılarımla. Onlardı beni kapı

kapı dolaştıran; onlarla yokladım etrafımı, araştırıp dokundum

dünyama.

Şarkılarımdı öğrendiğim her şeyi bana öğreten; onlar

gizli yollar gösterdi bana, nice yıldızlar gördüm yüreğimin

ufkunda.

Hazlar ve acılar diyarının esrarında şarkılarım kılavuzluk

etti günler boyu bana. Şimdi, nihayet bu akşam, hangi sarayın

büyük kapısıdır onların beni getirdiği, yolculuğumun

sonunda?

139


www.isaretatesi.com

CII.

İnsanlar arasında, seni tanıyorum diye övünürüm. Tüm

eserlerimde suretini görürler. Gelip sorarlar bana, “Kimdir

bu?” derler. Onlara nasıl cevap vereceğimi bilemem. “Aslına

bakarsanız, söyleyemem,” derim. O zaman ayıplarlar beni, hor

görerek çeker giderler. Ve orada, gülümseyerek oturursun sen.

Seni anlatan hikâyelerimi kalıcı şarkılara dökerim. Sırlar

fışkırır yüreğimden. Gelip sorarlar bana, “Bunların mânâsı

nedir?” derler. Onlara nasıl cevap vereceğimi bilemem. “Ah,

onların mânâsını kim bilebilir?” derim. Gülerler bana, hor

görerek çeker giderler. Ve orada, gülümseyerek oturursun sen.

140


www.isaretatesi.com

CIII.

Seni selamladığımda, Ulu Tanrım, taşsın benden tüm

duyularım, ayaklarının dibindeki bu âleme dokunsun.

Seni selamladığımda, Ulu Tanrım, yağmamış

yağmurların yüküyle alçalan bir bulut misali, kapının eşiğine

varsın alnım.

Seni selamladığımda, Ulu Tanrım, türlü ezgileri tek bir

akışta toplasın şarkılarım, bir sükût denizine aksın.

Seni selamladığımda, Ulu Tanrım, dağdaki yuvalarına

doğru sıla hasretiyle gece gündüz uçan bir turna sürüsü misali,

tüm hayatım ezelî yurduna doğru yola çıksın.

141


www.isaretatesi.com

142


www.isaretatesi.com

.

143

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!