02.02.2018 Views

D. H. Lawrence - İnsanlar ve Öteki Yaratıklar

D. H. Lawrence, Seçme Şiirler

D. H. Lawrence, Seçme Şiirler

SHOW MORE
SHOW LESS

Create successful ePaper yourself

Turn your PDF publications into a flip-book with our unique Google optimized e-Paper software.

D. H. Lawrence

İNSANLAR

VE ÖTEKİ YARATIKLAR

Seçme Şiirler

Çeviren: Aytek Sever


DAVID HERBERT LAWRENCE

D. H. Lawrence, 1885 yılında madenci bir ailenin dördüncü çocuğu olarak

Eastwood, Nottinghamshire’da dünyaya geldi. Parlak zekâsı, azmi ve annesinin

duygusal desteği sayesinde sıradışı bir entelektüel olarak yetişti. Nottingham

Üniversitesi’nden mezun oldu; kısa bir süre öğretmenlik yaptı; 1911’de ilk romanı

Beyaz Tavus Kuşu (The White Peacock) yayımlandı. Londra çevrelerinde saygın bir

edebiyatçı olarak yer edinmek üzereyken, tutkularının sesini dinledi, üniversiteden

bir hocasının eşi olan Frieda von Richthofen Weekley ile sansasyonel bir aşk ilişkisi

yaşadı ve hayatına yeni bir yön verdi. Oğullar ve Sevgililer (Sons and Lovers),

Gökkuşağı (The Rainbow), Âşık Kadınlar (Women in Love), Lady Chatterley’in Sevgilisi

(Lady Chatterley’s Lover) gibi romanları müstehcenlikle suçlanarak yıllar boyunca

sansürlendi, yasaklandı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’den bir kopuş

yaşayan Lawrence, Frieda ile beraber Güney Avrupa, Amerika, Sri Lanka ve

Avustralya’da geniş çaplı geziler yaparak bir göçebe gibi yaşadı; bu “vahşi hac

yolculuğu” sırasında yazmayı hiç bırakmadı ve muazzam bir üretkenlikle yaklaşık

yirmi yıllık yazın hayatına bir düzine roman, çok sayıda öykü, novella, deneme,

gezi yazısı, inceleme, tiyatro oyunu ve toplamda iki cilt tutan geniş bir şiir toplamı

sığdırdı. 1930 yılında henüz 44 yaşındayken veremden öldü. Genç yaşlarından

itibaren düzenli olarak şiir yazan Lawrence bunları çeşitli başlıklar altında

yayımladı. Poetikası, özellikle serbest ölçüyle yazdığı şiirlerinde en yetkin ifadesini

bulmuş, bunun en güçlü örneği ise 1923’te yayımlanan Kuşlar, Yaratıklar ve Çiçekler

(Birds, Beasts and Flowers) olmuştur. Yapıt bugün, T. S. Eliot’ın Çorak Ülke (The Waste

Land) ve W. B. Yeats’in Kule (The Tower) gibi yapıtlarıyla beraber, 1920’lerin şiir

başyapıtları arasında anılır.

AYTEK SEVER

Şair, çevirmen. 1981 yılında Bursa’da doğdu. Üniversite ve yüksek lisans öğrenimini

Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ’de tamamladı. E-kitap halinde yayımlayacağı, çeşitli

alt kitaplardan oluşan Hiperbor, Siòn, Moto Perpetuo, Anka adlı şiir toplamlarının yanı

sıra, yayımlanmış veya e-kitap halinde yayımlanacak olan Emerson (Yaşamın

İdaresi), Thoreau (Doğa ve Yürüyüş Üzerine Seçme Denemeler), Whitman (Ben, Jack

Engle; Benliğimin Şarkısı), Kandinsky (Sesler), Tagore (Firari; Gitanjali; Meyve Hasadı),

D. H. Lawrence (İnsanlar ve Öteki Yaratıklar) çevirileri vardır.


D. H. Lawrence

İNSANLAR

VE ÖTEKİ YARATIKLAR

Seçme Şiirler

Çeviren: Aytek Sever


İnsanlar ve Öteki Yaratıklar

David Herbert Lawrence

Birds, Beasts and Flowers ve Collected Poems’ten

Seçme Şiirler

Çeviren ve Yayına Hazırlayan:

Aytek Sever

Kapak Resmi:

‘Le Rêve’, ayrıntı

Henri Rousseau, 1910

1. Baskı:

© İşaret Ateşi, Ocak 2018

E-kitap olarak www.isaretatesi.com sitesinde yayımlanmıştır. Her

hakkı saklıdır. Eserin tamamı veya bölümleri hiçbir yolla

basılamaz, kopyalanamaz, eser sahibinin izni olmadan başka bir

mecra veya internet sitesi üzerinden yayımlanamaz. Alıntılar için

lütfen kaynak gösteriniz.

www.isaretatesi.com

isaretatesi@gmail.com


İÇİNDEKİLER

Sunuş …………………………………………..................................... 9

Kaynakça ……………………………………………………………... 23

Ânın Şiiri (Poetry of the Present) …………………………………….. 25

İnsanlar ve Öteki Yaratıklar

Yabanıl Çayır (The Wild Common) …………………………………. 39

Pencerede (At the Window) …………………………………………. 42

Sefalet (Misery) ………………………………………………………. 43

Yavru Kaplumbağa (Baby Tortoise) ………………………………... 44

Kaplumbağa Kabuğu (Tortoise Shell) ……………………………… 49

Kaplumbağa Ailesinde İlişkiler (Tortoise Family Connections) …... 52

Lui et Elle (Lui et Elle) ……………………………………………….. 56

Kaplumbağa Gözüpekliği (Tortoise Gallantry) ……………………. 63

Kaplumbağa Çığlığı (Tortoise Shout) ………………………………. 66

Nar (Pomegranate) ………………………………………………......... 72

Şeftali (Peach) ………………………………………………………..... 75

Muşmulalar ve Üvezler (Medlars and Sorb-Apples) ……………….. 77

Üzümler (Grapes) …………………………………………………….. 81


Serviler (Cypresses) ………………………………………………….... 86

Çıplak İncir Ağaçları (Bare Fig-Trees) ………………………………. 91

Çıplak Badem Ağaçları (Bare Almond-Trees) ……………………..... 95

Badem Çiçeği (Almond Blossom) ………………………………….…. 97

Mor Anemonlar (Purple Anemones) ………………………………... 104

Sicilya Siklamenleri (Sicilian Cyclamens) ………………………….. 109

Sivrisinek (The Mosquito) …………………………………………… 113

Balık (Fish) …………………………………………………………… 118

Yılan (Snake) …………………………………………………………. 128

Baba Hindi (Turkey-Cock) …………………………………………... 134

Sinek Kuşu (Humming-Bird) ……………………………………….. 140

New Mexico’da Bir Kartal (Eagle in New Mexico) ………………... 142

Mavi Alakarga (The Blue Jay) ………………………………………. 147

Eşek (The Ass) ………………………………………………………... 149

Teke (He-Goat) ……………………………………………………….. 156

Kanguru (Kangaroo) …………………………….…………………… 163

Dağ Aslanı (Mountain Lion) ……………………………………….... 168

Kızıl Kurt (The Red Wolf) ……………………………………………. 172

New Mexico’da İnsanlar (Men in New Mexico) …………………… 179

Taos’ta Sonbahar (Autumn at Taos) ……………………………….... 182

Tuhaf Yaratık Şu Burjuva (How Beastly the Bourgeois Is) …............. 185

Kertenkele (Lizard) …………………………………………………... 188

Kelebek (Butterfly) ………………………………………………….... 189

Ölüm Gemisi (The Ship of Death) …………………………………… 191


Bahçedeki Ağaçlar (Trees in the Garden) …………………………… 200

Beyaz At (The White Horse) ………………………………………….. 202


www.isaretatesi.com

SUNUŞ

Bundan birkaç yıl kadar önce D. H. Lawrence şiirlerinin

Türkçe çevirileri konusunda bir çalışma yapmaya karar

verdiğimde, öncelikle, okurlara genel bir portre sunmak adına

yazarın tüm şiir kitaplarından bir seçki oluşturmayı

düşünmüştüm. Ancak, yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın

sonunda ortaya çıkan dosyayı tamamlanışından bir süre sonra

yeniden ele aldığımda, seçkideki şiirlerin bir kısmını atıp yeni

bazı şiirler eklemeye, yazarın bilhassa hayranlık duyduğum

doğa temalı, serbest ölçüyle yazılmış şiirlerini ön plana

çıkaracak yeni bir seçki oluşturmaya karar verdim.

Özetle, seçki birkaç yıla yayılan iki aşamalı bir çalışmanın

sonunda şekillendi. Çeviri, düzelti, gözden geçirmeler, ekleme

ve çıkarmalar, yeniden çeviri, yeniden düzelti derken, hayli

Lawrencevari bir çalışma sürecinden geçmiş oldum – yazmayı,

düzeltmeyi, bozmayı, tekrar yazmayı seven bir yazara uygun

bir çeviri süreci. Neticede, Lawrence’ın başlıca şiir yapıtı

olarak gördüğüm Kuşlar, Yaratıklar ve Çiçekler’e (Birds, Beasts

and Flowers) odaklanan, söz konusu yapıt dışından bir grup

şiirle de desteklenmiş bu seçki ortaya çıktı. İnsanlar ve Öteki

9


www.isaretatesi.com

Yaratıklar olarak adlandırdığım bu dosyayı, Lawrence’ın

poetikasını kısaca ama güçlü bir şekilde yansıtan “Ânın Şiiri”

(Poetry of the Present) adlı önsözü de ekleyerek daha

bütünlüklü kılmayı amaçladım.

Ağırlıklı olarak roman, öykü, gezi yazısı, deneme ve

incelemeleriyle tanınan D. H. Lawrence’ın şiirleri öteki

yapıtlarına kıyasla geri planda kalmış, 20. yüzyılın bu büyük

edebi figürünün şairliği zaman zaman göz ardı edilmiştir.

Genel beğenilere bağlı olarak edebi türlerin göreceli öneminin

zaman içinde değişmesiyle beraber, belki benzer bir durum

romancı ve/veya öykücü kimliği ağır basan pek çok edebiyatçı

için geçerli olmuşsa da, Lawrence özelinde, bu genel kanının

oluşmasında hem onun şiirlerinin diğer yapıtlarına göre hacim

olarak daha sınırlı kalmış olmasının, hem de bu şiirler

içerisinde spontane yazılmış, kabataslak, dolayısıyla da

nispeten zayıf olan şiirlerin pek de azımsanmayacak miktarda

olmasının etkili olduğu söylenebilir. Lawrence’ın kendi

ayrımıyla gerek “kafiyeli” gerek “kafiyesiz” şiirlerinin içinde

bolca yer alan, şairin duygularını serbestçe, gündelik bir

keyfiyetle, hatta yer yer sloganvari ifadelerle dile getirdiği ve

ara ara içindeki zehri kustuğu parçalar, onun, muhafazakâr

eleştirmenler ve sansürcüler bir yana, modernist şiir devi T. S.

Eliot’tan Bertrand Russell’a kadar uzanan geniş bir yelpazede

çok farklı cenahlardan sert eleştiriler almasına, “şiir yapmasını

beceremeyen biri olmakla” suçlanmasına neden olmuştur.

Özellikle Eliot’ın Lawrence’a dair olumsuz hükmünün onun

şiiri üzerine bir dönem bir lanet gibi çöktüğü söylenebilir.

10


www.isaretatesi.com

Ancak yıllar içerisinde, Lawrence’ın şiirine dair algı bir

hayli değişmiştir. Bunda, bu şiire dair olumlu eleştirilerin

sonradan sonraya belirmeye başlamasının, Lawrence inceleme

ve araştırmalarının giderek zenginleşmesinin, başta “Yılan”

olmak üzere çeşitli Lawrence şiirlerinin önemli antolojilerde

boy göstermesinin ve T. S. Eliot’ın hükmünü bir ölçüde

dengeler biçimde, bir başka şiir devi W. H. Auden’ın

Lawrence’ın şiirini takdir eden bazı yazılarının yayımlanması

etkili olmuştur. Neticede on yıllar içerisinde, yazarın özellikle

“Ânın Şiiri”nden sonraki dönemde, poetikası son derece güçlü,

biçim ve içerik olarak tutarlı, yetkin şiirler yazmış olduğu

yaygın olarak kabul edilir hale geldi. Bugün artık, D. H.

Lawrence’ın romanlarının, öykülerinin, gezi yazılarının,

denemelerinin ve incelemelerinin yanı sıra şiirlerinin de bolca

hayranı bulunmakta.

Her ne kadar romancı ve öykücü kimliği ön planda olsa

da, çeşitli türlerde ürün vermiş bu üretken yazarın yapıtlarını

topluca değerlendirmek daha sağlıklı bir kanıya varmamızı

sağlıyor; şiirlerinin özgül ağırlığı da diğer yapıtlarıyla birarada

düşünüldüğünde daha iyi anlaşılıyor. Bu anlamda, özellikle de

poetikası güçlü olan şiirlerinde, Lawrence’ın, diğer edebi

türlerde yapamadığı bazı şeyleri yapabildiği; farklı bir ustalığı

ve duyarlılığı ortaya koyduğu; hatta romanlarında ve

öykülerinde karakterlere, olaylara, mekânlara dramatik bir

yapı içerisinde dağıtmak zorunda olduğu birçok motifi

şiirlerinde başka bir düzen içerisinde daha yoğun, somut,

sıkıştırılmış ve “gerçek zamanlı” bir biçimde ele aldığı; ironiyi,

mizahı, eleştiriyi, yahut olumlamayı bazı bakımlardan daha

11


www.isaretatesi.com

etkili kullandığı söylenebilir. Şiirleri, yazarın tüm yapıtlarında

bitip tükenmez bir enerjiyle işlediği insancıl konuların ve

sürekli üzerinde durduğu Ruh/Beden, Akıl/İçgüdü,

Birey/Toplum, Kadın/Erkek, Doğal/Yapay gibi karşıtlıkların

bilinç, duyum ve deneyim düzeyinde anlık bir ölçekte

yansımalarını sergiler.

Lawrence’ın ayırt edici özelliklerinden biri, tüm yazın

hayatı boyunca sahip olduğu muazzam ifade dürtüsü

olmuştur. Bu sayede o, ifade becerisinin yetkin olmadığı

durumlarda bile, tutarlılığa, içtenliğe, tutkuya ve sahip olduğu

entelektüel kaynaklara yaslanarak, bir edebiyatçı olarak

kendini güçlü bir şekilde ifade etmeyi başarmıştır. Üstelik

bunu yaparken gelenek karşıtlığından da güç almış; edebi

olmak için çaba göstermemesi, hatta zaman zaman edebi

olmamak için çaba göstermesi sayesinde özgün bir ses olarak

kendini kabul ettirmiştir. Şiiri çerçevesinde bunu mümkün

kılan ise, onun Whitman’a benzer bir yol izleyerek serbest

ölçüyü benimsemesi, anlık bir şiire yönelmesi olmuştur.

Hazırladığım seçkinin başında yer alan “Ânın Şiiri”,

Lawrence’ın şiir anlayışını kendi ağzından en çarpıcı şekilde

aktarmaktadır. Seçkiye dâhil ettiğim şiirler adına da, bir

manifestoyu andıran 1919 tarihli bu metni referans olarak

kabul ettim ve bunu önceleyen dönemden, yahut şairin

1920’lerin ikinci yarısına ait son döneminden sınırlı sayıda şiire

yer verdim.

Kuşlar, Yaratıklar ve Çiçekler’e (veya “beast” sözcüğünün

başka bir çevirisiyle Kuşlar, Hayvanlar ve Çiçekler’e) olan

12


www.isaretatesi.com

odağımı geniş tutmamın nedeni, “Kaplumbağalar”ı da

kapsayacak şekilde, 1919-1923 arasında yazılmış olan bu

yapıtın, D. H. Lawrence’ın en iyi şiir örneklerinin büyük

kısmını içeriyor olması ve dolayısıyla şairin poetikasının en

güçlü yansımasını sunması. W. H. Auden, Ted Hughes, Joyce

Carol Oates, Seamus Heaney gibi edebiyatçıları içine alan

geniş bir yelpazede yazarın en önemli şiir yapıtı olarak görülen

bu kitap bana göre de 20. yüzyılın başlıca şiir toplamlarından

biri. Blake, Wordsworth, Keats, Whitman, Hopkins,

Swinburne, Hardy üzerinden uzanan (hatta Marinetti’yi de

selamlayan) bir çizgide, hem bu şairlere yakın hem de

onlardan bir o kadar uzak olan bir şiir anlayışıyla, D. H.

Lawrence doğa temalı şiirleriyle benzersiz bir damar

yakalamıştır. Bu bakımdan, Kuşlar, Yaratıklar ve Çiçekler,

Lawrencevari bir Cennet ile Cehennemin Evliliği, Roma Ağıtları,

Dionysos Dithyrambosları, yahut Duino Ağıtları olarak

nitelendirilebilir.

Bu şiirin temelinde, bitkiler, hayvanlar ve organik doğa

özelinde insanın Öteki’yle olan ilişkisi yer alır. Buradan da

seçkiye neden İnsanlar ve Öteki Yaratıklar adını verdiğim

anlaşılabiliyor. D. H. Lawrence’ın doğa temalı şiirleri, birçok

bakımdan kendi de bir yaratık olan insanın öteki yaratıklarla

olan ilişkisi üzerine kuruludur; tutkularıyla, zaaflarıyla,

içgüdüleriyle, arzularıyla, vahşiliğiyle, duyularıyla,

çelişkileriyle, kısacası tüm ruhu ve bedeniyle karmaşık bir

yaratık olan insanın hem kendine hem öteki yaratıklara

yönelik algısını, dürtülerini, söylemini ve eylemini ele alır,

incelemeye tâbi tutar, uygulamaya koyar. Yani öznenin hem

13


www.isaretatesi.com

kendisine hem ötekine nasıl yöneldiği; hatta görmenin,

duymanın, okumanın, algılamanın ötesinde, kendini ve

organik doğayı nasıl “hissettiği” üzerinde durur. Bu ne salt

sevgi dolu, kucaklayıcı bir şiirdir, ne de önceki doğa şiiri

geleneklerini devam ettirir; doğaya yaklaşımı antropomorfik,

fablvari değildir; dinî bir mistisizmi, aşkıncı bir görüşü, Kutsal

Kitap doğaseverliğini yansıtmaz. Lawrence öncelikle,

genelgeçer olan, Tanrı – Melek – İnsan – Hayvan – Bitki

sıralamasını bozar; hayvanı, bitkiyi, insanı yan yana, bir araya

getirir. Yaratıksa eğer, hepsi yaratıktır, önemli olan onların

birbiriyle ilişki içinde, doğanın sonsuz ilişkiler bulutu içinde

nasıl olduklarıdır; kutsal metne başvurarak “nimetler”

üzerinden Tanrı’ya kestirme yoldan ulaşmak, yahut kısacık bir

bakışla mahlukatta aşkın bir kutsallık keşfedivermek

Lawrence’ı tatmin etmez.

En basit ifadesiyle, bu şiir hep “hissetme”nin deneyini

yapar. Yaratığın kendini ve ötekini nasıl hissettiği önemlidir;

ancak bu deneyim katman katmandır; hem “hissetme”nin

katmanları vardır, hem “hissedememe”nin – bilhassa uygar,

modern insan özelinde. Alıcıları kapalıdır insanın; duyuları

körelmiştir; gözüne at gözlükleri, ayağına pranga takılmış, eli

kolu bağlanmıştır; içgüdüleri arapsaçına dönmüş, üstüne o bir

de iğdiş edilmiştir. Peki bu noktadan hareketle, yaratık kendini

ve ötekini nasıl hissedebilir, ya da hissedemez? İşte D. H.

Lawrence’ın doğa şiirleri insanın bu hissetme ve hissedememe,

açıklık ve kapalılık durumları arasında gezinir durur. Edebi

betimleme yerine doğrudan doğruya özdeşleşme vardır bu

şiirde; şair tüm duyularına başvurur, uzanıp dokunur, tutar,

14


www.isaretatesi.com

tadar, hatta sataşır, kaçar, saldırır, öldürür – ve bazen de sever.

Gözünü çevirir, kulak verir, duyargalarını uzatır, algılar;

ötekini kendine aktardığı kadar kendini de ötekine aktarır,

oraya geçer, bir süreliğine öteki olur. Birden çok göz, birden

çok duyarga vardır: hem duyabilmenin, hissedebilmenin, hem

de hissedememenin gözleri, duyargaları. Ve arada muazzam

bir dürtüler, eylemler repertuarı kaynar durur; yaratık da

orada onlarla kaynamaktadır. Bunları yansıttığı ölçüde,

Lawrence’ın şiirinde belirlilik kadar belirsizlik de önemlidir;

sözcükler bazen malzemeyi işler, bazen olduğu gibi bırakır;

ifade ikisinden de güç alır. Şair hem insancıl tanımlara kapılır,

hem de sık sık kalıpların, şablonların dışına çıkar; ifadede

ustalık kadar, kusurluluğa da yer açar.

Bu “hissetme” deneyinin arka planında kesintisiz bir güç

egzersizi yatmaktadır. Şair ötekini duyarken, içselleştirirken,

ona dokunup etki ederken, kendinden sıyrılıp ötekinin ta

kendisi olmayı test ederken, yahut bunların hiçbirini

başaramayıp da karşıt, tanımsız, tersine mekanizmaları

çalıştırırken güç barometresi bir iner bir çıkar. Deneyimin tüm

bu damarları, kıvrımları, yumruları, kanalları arasında teni

bedeni ve ruhuyla bir bütün halinde gezinen şair kâh özne

olur, ötekini dönüştürür, başkalaşıma uğratır, kâh nesne olur,

dönüşür, başkalaşıma uğrar. Ama yaratık, yani insan burada

hep güç ilişkileri içerisindedir, bir an bile durmaz, yatışmaz.

Bir başka deyişle, son derece “libidinal” bir şiirdir bu.

Şair, içindeki hayvanla, yaratıkla libidinal yollarla temas

kurmaya, ona ulaşmaya çalışmaktadır; ete kemiğe bürünmüş

15


www.isaretatesi.com

bir anima olarak yapmaktadır bunu – ve o sırada bölgesine

giren her şey anima olur onun için, yaşamla nabzı atmaya

başlar her şeyin. Her şey bir dürtüdür, bir etkendir, karşıtlık,

dayatma ve ayrımdır; hem çekişmedir hem uyum; hem hayat

öpücüğüdür hem zehir. Özne, aşama aşama, hem öteki

yaratığa hem de içindeki yaratığa ulaşmaya gayret eder; en

içteki çekirdeği çatlatıp özü ortaya çıkarmak ister. Söz konusu

şiir bu deneyimi anlık, gerçek zamanlı bir biçimde yansıtma,

taklit etme girişimidir.

Lawrence’ın, şiirlerinde bitkiye, hayvana, doğaya olan

yaklaşımı bazen felsefi, bazen mistik, bazen bilimsel

görünebilir, ama çoğunlukla felsefi olamayacak kadar somut;

mistik olamayacak kadar dünyevi; bilimsel olamayacak kadar

libidinaldir. Bilimsel bakış veya felsefi bir kavrayış burada

yalnızca deneysel olarak sınanır. Ayrıca Kuşlar, Yaratıklar ve

Çiçekler’deki hayvanlar, bitkiler, meyveler ne kültürel, ne

tarihsel, ne de edebi birer öğedir; şair doğa varlıklarının

kendileriyle doğrudan ilişki kurmayı dener, kalıpları

olabildiğince göz ardı eder, aldığı terbiyeden, kültürden,

sosyal kimliğinden kat kat arınmaya çalışır. Öte yandan çiçeği,

meyveyi, hayvanı veya ağacı tüm geçmişiyle, insancıl bir doğa

tarihi öğesi olarak ele alacağı zaman da, entelektüel ya da

rasyonel tavrı bir kenara bırakır; şayet kültür, tarih, din işin

içine dâhil olacaksa, şair bunu ancak “mit”e bağlı kalarak

yapar, miti felsefenin önüne alır, yer yer kendi mitlerini türetir.

Ve bu sayede, “yaratığı” kutsal kitabın, aydınlanmanın,

modernitenin, Avrupa’nın dışına çıkarır, milattan önceye,

hatta tarih öncesine, cennetteki Adem ile Havva’ya, yahut tam

16


www.isaretatesi.com

aksine, ileriye, belirsiz bir geleceğe doğru sürer, onunla

doğanın geniş, bakir, taptaze bağlamında, buna uygun bir

şimdiki anda buluşmayı kovalar. Fakat bu çaba, öyle pek de

ideal, romantik, mistik bir çaba değildir; yücelmeye karşılık

düşüşü de zorunlu olarak barındırır; zira beden işin içine

karışmıştır; sevgi kadar, merhamet kadar, haz kadar, öfke de,

şiddet de, ıstırap da su yüzüne çıkar: Yaratık yaratıkla karşı

karşıya gelir, ikisi birbiriyle iç içe geçer. Bu bakımdan,

Lawrence’ın sürekli üzerinde durduğu Ruh/Beden,

Akıl/İçgüdü, Birey/Toplum, Kadın/Erkek, Doğal/Yapay gibi

karşıtlıklar, yazarın doğa temalı şiirlerinde “libidinal” bir

çözümün içinde eriyerek belirsizleşir. Öteki’yle ve Yaratık’la

kurulan ilişki sırasındaki birtakım bilinç, duyum, dürtü

mekanizmaları gözler önüne serilirken, eşine az rastlanır

şekilde somut, gerçek zamanlı, uygulamalı bir şiir ortaya çıkar.

Lawrence’ın, toplu şiirlerinin 1928 tarihli baskısına

yazdığı önsözde belirttiği üzere, şiir yaşamının en önemli

ürünleri, ağırlıklı olarak Kuşlar, Yaratıklar ve Çiçekler’i

oluşturan, yer yer diğer şiir kitaplarına da dağılmış,

“demon”un, yani yaratıcı dehanın, yahut cinin (daimon),

“yaratığın” etkisiyle yazılmış şiirlerdir. Aynı zamanda bunlar,

yazdıkları üzerinde sonradan bolca değişiklik yapmayı seven,

pek çok şiirini birden fazla defa yazan şairin, ilk yazıldığı

haliyle bıraktığı, sonradan neredeyse hiç değiştirmediği

şiirlerdir; “söylenmesi gerektiği gibi söylenmiş” şiirlerdir.

Seçkiye dâhil ettiğim şiirlere, özellikle de Kuşlar,

Yaratıklar ve Çiçekler’in büyük kısmını oluşturan şiirlere

17


www.isaretatesi.com

bakıldığında Lawrence’ın poetikasını en iyi örnekleyen bu

ürünlerin ağırlıklı olarak çağın ve Avrupa’nın dışına uzanan

bir arayışa karşılık geldiği ve şiirlerin yazıldığı yerlerin de

bunu yansıttığı görülebilir. Kitabın, coğrafi olarak, biri

Toskana ve Sicilya, diğeri New Mexico olmak üzere başlıca iki

ekseni vardır; şiirin arka planındaki diğer mekânların büyük

kısmı da Avrupa dışında, örneğin Sri Lanka ve

Avustralya’dadır. Şair bunlar üzerinden hem geçmişle, Eski

Dünya’yla, yani Etrüsklü’yle, Yunan’la, Kızılderili’yle,

Bushman’la, hem de modernitenin ötesindeki uzak bir

gelecekle, Yeni Dünya’yla, geleceğin insanıyla bağ kurar;

bozulmamış, bakir, özüne sadık, ruhen ve bedenen tam, doğa

ile uyumlu olan erkeği ve kadını arar. Bu yüzden de, insanı

insan yapan her şeyi kendine malzeme edinir şair; Öteki’yle

bağ kuran yaratık tüm öğeleriyle uyanır, duyar, deneyimler,

eylemde bulunur. Ve tüm bunları yaparken Lawrence yeni bir

tinselliği, maneviyatı kurmaya çalışır – insanı teniyle, etiyle,

bedeniyle, tüm duyum, dürtü, eylem dünyasıyla bir bütün

halinde kabul eden, insancıl olan hiçbir şeyi dışarıda

bırakmayan bir yüceliş ve düşüşün maneviyatı.

Lawrence’ın “Ânın Şiiri”nde ilkelerini genel hatlarıyla

açıkladığı şiiri, biçim ve dil olarak da aynı çizgiyi yansıtır. Şair,

Öteki’yle doğrudan ilişki kurmayı dener; ağacı, meyveyi,

hayvanı birer “imge” olarak almaz; dikkatini verir, duyar,

dokunur; Öteki’ni kendisi olarak hisseder; bu arada da imgeyi

bozar, söküme uğratır ve onun yerine, somut canlı varlığı

yapım işlemine tâbi tutar; bunun için hem kendine hem

ötekine başvurur. Duyum, algı, güdü, düşünce, sezgi

18


www.isaretatesi.com

aşamaları mimetik bir şekilde yazıya yansıdığı ölçüde anlık bir

şiir kurulur; ancak kesinlikle otomatik yazı değildir bu; şair,

bilincine vararak ve “hissederek” yazmaktadır; belirsizlik,

bilinçaltı, gelişigüzellik ancak şiirin sürecine gerçekten aitse

işin içine karışır. Bu şekilde, aşamalarla ve süreç halinde

yazmayı mümkün kılan, Lawrence’ın kafiyesiz serbest dizeyi

benimsemesidir; bu tarz bir şiir için kaçınılmaz bir tercihtir bu

belki de. Fakat bu şiir, akışı itibarıyla kendi iç ritmine sahip bir

şiirdir. Kısa (yer yer tek kelimelik) veya uzun (yer yer paragraf

uzunluğunda olan) dizeler ve artlama, yani bir cümlenin alt

alta dizelere bölünmesi (enjambment), hem sürekliliği, akıcılığı,

hem de atlamaları, kesintiyi, kopukluğu, tekrarlılığı yansıtır;

âdeta somut duyu ve düşünce birimleri oluşturulur bu yolla.

Benzer şekilde, ses uyumu ve aliterasyon da Lawrence’ın şiir

dilinin önemli parçalarıdır; sözgelimi “Yılan” şiirinde,

sürünmeyi ve tıslamayı taklit eden harflere (“s” harfi), “Balık”

şiirinde suyu ve yüzmeyi taklit eden harflere (“l” ve “v”

harfleri) bolca rastlanması tesadüf değildir. Ayrıca Lawrence,

karmaşık birtakım duyu imlerini en kişisel şekilde

aktarabilmek için, sık sık, tireyle birbirine bağladığı ikili veya

üçlü sözcük bileşimlerine, izlenimlerin iç içe geçtiği life-rosy

gibi, naked-set gibi, flower-sumptuous-blooded gibi tek

kullanımlık bileşik ifadelere başvurur, özgün bir söz dağarcığı

oluşturur. Özellikle şairin deneyimin yoğunluğunu vermek

adına tüm bu araçlar setine abartılı bir biçimde başvurduğu,

hemen her şiirinde yer yer ortaya çıkan kıta uzunluğunda söz

yığınları, bahsettiğimiz şiir dilinin zirveye ulaştığı anların ve

bu anlara karşılık gelen benzersiz duyu deneylerinin somut

19


www.isaretatesi.com

belgeleridir ve bunlar Lawrence şiirinin en önemli ifade

başarısı olarak görülebilir.

Çevirimde tüm bu şiir öğelerini olabildiğince vermeye

çalıştım, ancak elbette dize dize birebir çeviri yapmak ritmi de

aynen aktarmak anlamına gelmeyeceğinden, özellikle

artlamayı yeniden yapılandırmam kaçınılmazdı ve dizelerin

bölünmesini, dize uzunluklarını yeniden ayarladım. Tüm

bunlar, ritmin üzerinde oynama yapmamı gerektiriyordu;

fakat bu anlamda ekonomik davranmaya gayret ettim, şiirin

akışını ve iç gerilimini canlı tutmayı esas aldım. Benzer şekilde,

ses uyumlarını ve aliterasyonu da şiirin yapısından ve dilinden

ödün vermeksizin birebir aktarmak olanaksız olduğundan

yeni ahenkler kurmaya çalıştım; hatta ritmi desteklemek adına

yer yer, orijinal şiirlerde bulunmayan bazı ahenklere,

kafiyelere de başvurdum. Ayrıca, bazı istisnalar hariç,

Lawrence’ın şiirinde bolca kullandığı, ikili ve üçlü

sözcüklerden oluşan bileşik ifadeleri, aradaki tireyi koruyup

sözcük çevirisi yaparak Türkçeye aktarmadım; onun yerine,

tireyi atıp ifadeyi iki-üç sözcüğe açarak çevirmeyi tercih ettim.

Son olarak, orijinal şiirlerde bolca yer alan paragraf-dizeleri de

birebir aktarmadım; bunları alt alta dizelere yaymanın

çevirinin dili adına da, mizanpaj adına da daha iyi sonuç

verdiğini (denedim ve) gördüm. Tüm bunlar, çeviriyi orijinal

şiirlere göre biraz daha şiirsel kıldı; zira Lawrence’ın edebi

olmamaya gayret ettiği, dili ve sözcükleri bozulmaya uğrattığı

noktalar birebir çeviriyle Türkçede aynı sonucu vermiyordu;

dolayısıyla da çeviriyi daha az Türkçe kılacak bir yaklaşımı

tercih etmedim. Neticede akış, ritim, iç gerilim, sözcük

20


www.isaretatesi.com

yoğunluğu itibarıyla orijinal şiirlerin enerjisini yansıtan, çeşitli

alternatif okumalara (örneğin psikanalitik, queer, feminist

okumalara) da izin veren bir çeviri ortaya çıkardığımı

düşünüyorum.

İnsanlar ve Öteki Yaratıklar’a dâhil ettiğim şiirler elbette

benim tercihlerimi yansıtıyor. Doğa temasına bağlı kalarak

Lawrence’ın şiirlerini gözden geçirirken ağırlığı Kuşlar,

Yaratıklar ve Çiçekler’e verdim ve “Ânın Şiiri”ni önceleyen

dönemden yalnızca üç şiir, şairin son yıllarından ise yalnızca

altı şiir ekledim. Kuşlar, Yaratıklar ve Çiçekler’den özellikle

hayranlık duyduğum, tutkuyla çevirebileceğim şiirleri

seçmeye özen gösterdim; çok sevdiğim bazı şiirleri çeşitli

nedenlerle dışarıda bırakmam gerekse de kitaptaki şiirlerin

yaklaşık dörtte üçünü çevirmiş oldum. Seçkiyi kronolojik

olarak düzenledim; ancak şiirlerin yazım tarihlerini değil,

kitapların yayın yıllarını temel aldım, kitapların içindeki şiir

sırasını bozmadım. Birden fazla versiyonu olan şiirler için,

hem genel kabule hem kendi beğenime başvurarak, daha iyi

olduğunu düşündüğüm versiyonu kullandım. Örneğin,

seçkinin başındaki “Yabanıl Çayır”, şiirin 1928 tarihli ikinci

versiyonunun çevirisi; seçkinin sonlarında yer alan “Ölüm

Gemisi” de söz konusu şiirin ikinci versiyonu. Bazen kitapların

farklı basımlarında şiirlerde ufak tefek sözcük oynamaları ve

dize kaymaları görülebiliyor; bunlar için de kendi inisiyatifimi

kullandım.

Zamanım ve enerjim el verdiği ölçüde yetkin bir D. H.

Lawrence şiir seçkisi hazırlamaya gayret ettim. Fakat günün

21


www.isaretatesi.com

birinde başka bir çevirmenin, bu seçkiye dâhil edemediğim

“Bavyera Centiyanları” (Bavarian Gentians), “Balinalar

Ağlamaz!” (Whales Weep Not!), “Kuğu” (Swan), “Filler Ağırdan

Alır” (The Elephant is Slow to Mate) gibi şiirleri de kapsayan

alternatif bir seçki hazırlayabileceğini, yahut Kuşlar, Yaratıklar

ve Çiçekler’in tamamını, hatta Lawrence’ın toplu şiirlerini

Türkçeye layıkıyla çevirebileceğini ümit ediyorum. Zira,

modası geçmek şöyle dursun, D. H. Lawrence’ın, ele aldığı

insan, doğa ve varoluş meseleleri itibarıyla güncelliğini

koruyan, hatta günümüzün ‘teknoloji – para – internet –

tüketim’ dünyasında gitgide daha güncel hale gelen bir yazar

olduğunu düşünüyorum. Onun şiiri de bu anlamda güçlü bir

edebiyat damarı ve esin kaynağı olarak karşımızda duruyor.

Aytek Sever

22


www.isaretatesi.com

KAYNAKÇA

Çalışmamın her aşamasında çok sayıda kaynaktan yararlandım.

Bunların başlıcaları aşağıda belirtilmiştir. Yer kısıtlılığından dolayı bu kısa

kaynakçada yer veremediğim diğer yapıtların sahiplerine gönülden bir

teşekkürü borç bilirim.

Banerjee, Amitava. D. H. Lawrence’s Poetry: Demon Liberated. Londra:

Macmillan, 1990.

Becket, Fiona. D. H. Lawrence: The Thinker As Poet. Londra ve New York:

Macmillan, 1997.

Bloom, Harold. (ed.) D. H. Lawrence: Modern Critical Views. New York:

Chelsea House, 1986.

Chaudhuri, Amit. D. H. Lawrence and ‘Difference’: Post-Coloniality and the

Poetry of the Present. Oxford: Clarendon Press, 2003.

Gilbert, Sandra M. Acts of Attention : The Poems of D. H. Lawrence. Ithaca:

Cornell University Press, 1972.

Heywood, Christopher. (ed.) D. H. Lawrence: New Studies. Basingstoke:

Macmillan, 1987.

Hoare, Peter, Preston, Peter. (ed.) D. H. Lawrence in the Modern World.

Palgrave Macmillan UK, 1989.

Lockwood, Michael J. A Study of the Poems of D. H. Lawrence: Thinking in

Poetry. Palgrave Macmillan UK, 1987.

Mackey, Douglas A. D. H. Lawrence: The Poet Who Was Not Wrong. San

Bernardino, California: Burgo Press, 1986.

Montgomery, Robert E. The Visionary D. H. Lawrence: Beyond Philosophy and

Art. Cambridge University Press, 1994.

Sagar, Keith. D. H. Lawrence: Poet. Humanities-Ebooks LLP, 2007.

Sagar, Keith. The Art of D. H. Lawrence. Cambridge University Press, 1966.

Stewart, Jack. The Vital Art of D. H. Lawrence: Vision and Expression.

Carbondale: Southern Illinois UP, 1999.

23


www.isaretatesi.com

24


www.isaretatesi.com

ÂNIN ŞİİRİ

25


www.isaretatesi.com

26


www.isaretatesi.com

Bir tarla kuşunun şakıdığını duyduğumuzda bize sanki

ses geleceğe doğru akıyormuş gibi, sanki son sürat, tamamen

düşüncesizce, dosdoğru ileriye akıyormuş gibi görünür. Bir

bülbül duyduğumuzda ise duraksamayı ve anımsamanın

zengin, içe işleyen ritmini, kusursuz geçmişi duyarız. Tarla

kuşu kulağa hüzünlü gelebilir, ancak bu neredeyse bir umut

esrimesi olan, tatlı, geçici bir hüzündür. Bülbülün coşkusu ise

hem bir methiyedir hem de ağıt.

Şiirde de böyledir. Şiir, kural olarak, ya zarif ve yüce olan

uzak geleceğin sesidir, ya da zengin ve harika olan geçmişin

sesidir. Yunanlar İlyada ve Odysseia’yı duyduklarında, iç

bölgelerdeki insanların bazen denizi duyup güçlü, müthiş bir

hasret ve nostaljiyle zayıf düştükleri gibi yüreklerinde kendi

geçmişlerinin seslendiğini duymuşlardır; yahut İthakalı’nın

sancılı ve pırıltılı ilerleyişini takip ettiklerinde yüreklerinde

zamanın nabzıyla kendi gelecekleri dalgalanmıştır. Yunanlar

için Homeros buydu: kazanılmış savaşlar ve hak edilmiş

ölümle, görkem dolu Geçmiş; ve Odisseas’ın bilinmeyenin

içinden büyülü yolculuğuyla, Gelecek.

Bu, bizim için de böyledir. Bizim kuşlarımız ufukta şakır;

meçhulden, ötemizden, dingin geceden seslenir;

gündoğumunda ve günbatımında şarkı söyler. Yalnızca

zavallı, tiz sesli, ehli kanaryalar öter biz konuşurken; yabani

27


www.isaretatesi.com

kuşlar ise biz uyanmadan önce veya uyanıp tekrar sızdığımız

sırada ötmeye başlar. Bizim şairlerimiz, bazısı doğuda, bazısı

batıda olan geçitlerde otururlar. Oralardan gelip geçerken,

yüreklerimiz onlara yanıt vererek kabarır. Ancak yaşamın

ortasındayken duymayız onları.

Başlangıcın şiiri ve sonun şiiri uzaktaki tüm şeylere ait

olan şu zarif kesinliğe, kusursuzluğa sahip olmalıdır. Bu ikisi,

tüm kusursuz şeylerin olduğu âlemdedir, tam ve eksiksiz

şeylerin doğasına sahiptir. Bu tamlık, eksiksizlik, kesinlik ve

kusursuzluk zarif biçimle aktarılır: kusursuz simetriyle; sonun

en yüce ânı için ellerin bir kavuşup bir ayrıldığı bir dans

misali, kendisine dönüp duran bir ritimle. Geçmişin

kusursuzlaştırılmış anları ve ışık saçan geleceğin

kusursuzlaştırılmış anları – Shelley ve Keats’in paha biçilmez,

cevhersi dizeleri böyledir.

Fakat başka tür bir şiir de vardır: halihazırda olanın,

şimdiki ânın şiiri. Şimdiki ânın içinde kusursuzluk, eksiksizlik

yoktur, tamamlanmış bir şey yoktur. İpler uçuşup savrulur

havada, bir ağ oluşturur; suyun yüzeyi titreştirir ayı. Akan

suyun veya sonu gelmeyen gelgitin yüzeyinde yusyuvarlak,

düzgün bir ay olamaz. Yaşayan plazmanın 1 cevherleri yoktur.

Yaşayan plazma tarifsizce titreşir; geleceği içine çeker, geçmişi

dışarı üfler; her ikisinin özüdür, ancak ikisi de değildir.

1

Lawrence, bu önsözde kendi terminolojisi haline getirdiği “plazma”

ifadesiyle, canlı ve cansız tüm maddede görünür olan organik, değişken bir

doğayı kastetmektedir. Şair bu sözcüğü bazen de, ilk anlamıyla ilintisiz

olmayan bir şekilde, “kan” anlamında kullanır. (ç.n.)

28


www.isaretatesi.com

Plazmik bir kesinlik olamaz; hiçbir şey billur ve kalıcı değildir.

Canlı dokuyu biyologların müdahale yoluyla yaptığı gibi

sabitlemeye çalışırsak, gözlem için yalnızca geçmişin, geride

kalmış yaşamın kaskatı bir parçasını elde ederiz.

Daima var olan yaşam, kesinlik bilmez, tamamlanmış bir

billurlaşma bilmez. Kusursuz gül yanmakta olan bir alevdir

yalnızca; belirir, akar gider; asla ve katiyen hareketsiz, durgun,

sonlanmış olamaz. Onun aşkın güzelliği burada yatar. Tüm

yaşamın ve zamanın gelgiti ansızın kabarır ve önümüzde bir

tayf gibi, vahiy gibi belirir. Doğrudan, oluşmakta olan

yaratılışın saf özüne bakarız. Selden bir nilüfer çiçeği yükselir,

etrafına bakar, parıldar, kaybolur. Daima çalkalanan selin

özünü, onun cisimleşmiş halini görmüşüzdür. Görünmez olanı

görmüşüzdür. Yaratıcı değişimin, yaratıcı başkalaşımın ta

kendisini görmüş, ona dokunmuş, onu paylaşmışızdır. Bana

nilüfer çiçeğinden 2 söz edecekseniz, değişmez veya ebedî olan

bir şeyden söz etmeyin. Akışın cisimleşmiş yansımasından,

çiçeklenen, kahkaha atan, çürüyen başkalaşımdan söz edin –

onlar ki, geçerken kusursuzca açık, hareket ederken

çırılçıplaktır karşımızda.

Bırakın, nilüfer çiçeğimde çamuru ve gökkubbeyi

duyayım. Bırakın, ağır, balçıklaşmış, içine doğru çeken çamuru

da, gök rüzgârlarının girdaplarını da duyayım. İkisini de en

saf temaslarıyla, içine çeken ağırlığın çıplaklığıyla, geçip giden

ışıltının çıplaklığıyla duyayım. Bana sabit, değişmez, durgun

bir şey vermeyin. Sonsuz olanı ve ölümsüz olanı da vermeyin:

2

Lotus. (ç.n.)

29


www.isaretatesi.com

istemem sonsuzluğu, ölümsüzlüğü. Bana sakin olanı, içten içe

kaynayan esası, cisimleşmiş ânın akkor ışıltısını ve serinliğini

verin: ânı; tüm değişim, sürat ve karşıtlığın özünü – şimdiyi,

mevcut ânı, şu ânı. Aşağı doğru akan suyun tek bir damlası

değildir şimdiki an. Kaynaktır o, yüzeye çıkıştır, akıntının

fokurdamasıdır. Burada, tam şu an, zamanın akışı gelecek

kuyularından fokurdar, geçmişin okyanuslarına akar.

Kaynaktır bu, yüzeye çıkıştır, yaratıcı özdür.

Şimdiki ânın şiiri vardır; tıpkı sonsuz geçmişin ve sonsuz

geleceğin şiiri olduğu gibi, anlık şiir vardır. Cisimleşmiş ânın

kaynayan şiiri en üstünüdür; öncenin ve sonranın daimi

cevherlerinin bile ötesindedir. Titreşen gelip geçiciliği içinde, o,

inci gibi sert, billurumsu cevherleri, her iki sonsuzluğun

şiirlerini aşar. Solup gitmeyen zamandışı cevherlerin

niteliklerini istemeyin. Çamurun içte içe kaynaması olan saflığı

isteyin; göğün düşüşü olan, başlangıç halindeki bozuluşu

isteyin; durmak bilmeyen, kesintisiz yaşamın kendisini isteyin.

Yanardönerlikten bile daha hızlı bir başkalaşım olmalıdır;

durulma değil, sürat; sabitlik değil, gelip geçicilik olmalıdır;

sonuçlanmayış, dolaysızlık, yaşamın ta kendisinin akıbetsiz ve

kapanışsız niteliği olmalıdır. Yaratılışın hesaplanamaz, daimi

yolculuğunda karşılaşıp geçen şeylerin anlık, çarçabuk ilişkisi

olmalıdır: her bir şey, geri kalan tüm şeylerle olan hızlı, akıcı

ilişkisi içinde bırakılmalıdır.

Saf ânın yatışmaz, kavranılmaz şiiri; kalıcılığı rüzgârsı

geçişinde yatan şiir böyledir. Bu tür şiirin en iyisi ise

Whitman’ın şiiridir. Başlangıç ve son olmaksızın, kaidesiz ve

30


www.isaretatesi.com

alınlıksızca, daima geçip gider o; daima esmekte olan, zincire

vurulmaz bir rüzgâr gibidir. Önceye ve sonraya da bakmıştır

Whitman, ancak olmayan şeyler adına iç geçirmemiştir. Onun

tüm ifadesinin ipucu şimdiki ânın doğrudan idrakında, kendi

pınarından ifadeye doğru fışkıran yaşamda yatar. Mevcut

andan yalnızca bir soyutlamadır sonsuzluk. Yalnızca büyük

bir anımsama ya da arzulama rezervidir sonsuzluk; insan

eseridir. Zamanın özü ise tüm kıpırtısı ve oynaklığıyla şimdiki

saattir. Mevcudiyettir bu. Kalbi güm güm atan, ete kemiğe

bürünmüş, kendisi olan şeydir evrenin özü – gizemli ve

hissedilebilir. Her zaman böyledir.

Whitman bunu şiirine katmış olduğu için bizler hem

ondan korkar, hem de ona böyle derin bir saygı duyarız. O,

yalnızca “eski, mutsuz, pek uzak şeyler”in 3 veya “seherin

kanatları”nın 4 şarkısını söyleseydi, ondan korkmazdık. Acil ve

başkaldırmakta olup hepimize etkiyen Şimdi ile kalbi çarptığı

için korkarız biz ondan. Öze öyle yakındır.

Sözü edilenler ışığında, mevcut ânın şiirinin, öncenin şiiri

ve sonranın şiiriyle aynı gövdeye ve akışa sahip olamayacağı

ortadadır. Mevcut an, aynı koşullara tâbi olamaz. O, asla

3

William Wordsworth’ın “Hasatçı Kız” (The Solitary Reaper) şiirinde geçen

ifadeler: “Bana kimse söylemeyecek mi / Onun neyi terennüm ettiğini? /

Belki eski, mutsuz, pek uzak şeyler / Ve geçmişin savaşları içindir /

Ağzından dökülür heceler.” (ç.n.)

4

Mezmurlar 139:9’da geçen bir ifade: “Seherin kanatlarını açıp uçsam, /

Denizin ötesine konsam, / Orada bile elin yol gösterir bana, / Sağ elin tutar

beni.” (ç.n.)

31


www.isaretatesi.com

tamamlanmaz. Orada kendine geri dönen bir ritim yoktur;

kuyruğu kendi ağzında olan bir sonsuzluk yılanı yoktur.

Durgun bir mükemmeliyet yoktur. Bir şeylerden korktuğumuz

için tatmin edici bulduğumuz kesinlik de yoktur.

Serbest ölçü üzerine pek çok şey yazılmıştır. Ancak

hepsinin ötesinde söylenebilecek tek şey, serbest ölçünün belli

bir anda insanın her şeyiyle doğrudan ifadesi olduğu veya

olması gerektiğidir. Ruhun, zihnin ve bedenin aynı anda,

hiçbir şeyi dışarıda bırakmayarak kabarmasıdır o. Bunlar

beraber konuşur. Biraz karmaşa, biraz uyumsuzluk elbette

olacaktır. Gene de karmaşa ve uyumsuzluk gerçekliğe aittir –

tıpkı gürültünün suyun düşüşüne ait olması gibi. Serbest ölçü

için süslü kurallar icat etmek, tüm ayakların adımlayacağı bir

ahenk çizmek boşunadır. Serbest ölçü böyle bir ahengi

adımlamaz; bir eğitim çavuşu yaptıramaz ona bunu. Whitman,

klişeleri kendinden budamıştır – üstelik hem ritim hem

söyleyiş klişelerini. İşte, bizim serbest ölçüyle kasıtlı olarak

yapabileceğimiz de budur. Basmakalıp hareketten, eski, beylik

ses ve anlam ilişkilerinden kurtulabiliriz. İfademizi kendisine

doğru zorlamaya pek bayıldığımız şu yapay yol ve mecraları

yerle bir edebiliriz. Alışkanlığın inadını kırabiliriz. Bizzat alev

gibi kendiliğinden ve kıvrak olabiliriz; ifadenin yapay bir

köpüğe veya düzgünlüğe gerek duymaksızın dışarı taştığını

görebiliriz. Fakat herhangi bir hareketi veya ritmi mutlak bir

şekilde salık veremeyiz. Keşif veya icat ettiğimiz tüm kaideler

–ki hepsi üç aşağı beş yukarı aynı şeye karşılık gelir– serbest

ölçüye uygulanmakta başarısız olacak, yalnızca belli bir

32


www.isaretatesi.com

biçimdeki kısıtlanmış, sınırlı, serbest olmayan ölçüye

uygulanabilecektir.

Tek söyleyebileceğimiz, serbest ölçünün kısıtlanmış

ölçüyle aynı doğaya sahip olmadığıdır. Anımsamanın doğasına

sahip değildir serbest ölçü; ellerimizin arasında sahip olduğu

kusursuzlukla üzerine titrediğimiz bir geçmiş değildir.

Gözümüzü dikip içine doğru baktığımız kusursuz bir gelecek

billuru da değildir. Onun gelgiti ne arzunun yoğun, özlem

dolu kabaran sularıdır, ne de hatırlamanın ve hasretin tatlı,

pek dokunaklı alçalan suları. Geçmiş ve gelecek, insan

duygusunun iki büyük menzilidir – yaşamın iki büyük evi, iki

sonsuzluk. Her ikisi de kesindir, nihaidir. Güzellikleri amacın

güzelliğidir – tamamlanmış, eksiksiz. Tamamlanmış güzellik

ve ölçülmüş simetri, böyle sabit ve değişmez sonsuzluklara

aittir.

Oysa serbest ölçüde ânın başkaldıran, çırılçıplak kalp

atışını ararız. Çoğu serbest ölçücünün yaptığı, ölçülü dizenin

hoş biçimini kırmak ve bu kırıkları derleyip, vers libre 5 denilen

yeni bir malzeme olarak sunmaktır. Onlar serbest ölçünün

kendi doğasına sahip olduğunu; onun bir yıldız veya inci tanesi

olmayıp, plazma gibi anlık olduğunu bilmezler. Serbest

ölçünün her iki sonsuzlukta da bir amacı yoktur. Tamamlanışı

yoktur. Tatmin edici bir durağanlığı yoktur; değişmez olanı

sevenler için bir tatmin ediciliği yoktur. Bunların hiçbiri

yoktur. Anlıktır o; özün ta kendisidir; bütün olacakların ve

olmuşların fışkıran kaynağıdır doğrudan doğruya. Kasılma

5

Serbest ölçü. (Fra.) (ç.n.)

33


www.isaretatesi.com

gibidir ifade – tüm etkilerle, aynı anda, çıplak bir temas. Bir

yere varmaya çalışmaz. Yalnızca meydana gelir.

Böyle bir ifade için, dıştan uygulanan her türlü kaide

düpedüz boyunduruk ve ölüm olacaktır. Kaide her defasında

içten, yepyeni gelmelidir. Kuş rüzgârda kanat açmıştır, en ufak

bir esintiye karşı duyarlıdır, capcanlı bir kıvılcımdır fırtınada,

kanat çırpması üstün esnekliğine ve kıvraklığına bağlıdır.

Mesele, böyle bir kuşun nereden geldiği, nereye gittiği, hangi

somut zeminden havalanıp hangi somut zemine konacağı

değildir. Bunlar öncenin ve sonranın sorularıdır. Oysa şimdi,

tam şu an, kuş rüzgârda kanat açmıştır.

Yepyeni özgün şiir böyledir. Asla fethetmediğimiz tek bir

âlem vardır: katıksız şimdiki an. Zamanın bir büyük gizemi

bizim için terra incognita’dır: 6 mevcut an. Pek nadir

farkettiğimiz en harika gizem de budur – şimdi, şu an kendisi

olan şey. Tüm zamanın özü mevcut andır. Tüm evrenin ve tüm

yaratılışın özü, cisimleşip vücut bulmuş olan kendiliktir. Şiir

bize ipucunu verdi: serbest ölçü – Whitman. Artık biliyoruz.

Nedir ki ideal? Bir uydurma. Soyutlama. Yaşamdan

soyutlanmış, durgun bir soyutlama. Öncenin veya sonranın

kopuk bir parçası. Ya billurlaşmış arzu, ya da billurlaşmış anı:

billurlaşmış, değişmez, tamamlanmış. Sonsuzluğun büyük

deposunda, tamamlanmış şeylerin deposunda, ötekilerden

ayrı duran bir şey.

6

Bilinmeyen topraklar. (Lat.). (ç.n.)

34


www.isaretatesi.com

Bizlerse, billurlaşmış olan ve ötekilerden ayrı duran

şeylerden söz etmiyoruz. Şimdiki andan, halihazırda bizzat

kendisi olandan, doğrudan doğruya kendiliğin plazmasından

söz ediyoruz. Serbest ölçüden söz ediyoruz.

Belki de tüm bunlar, “Bak! Yenik Düşmedik!” için önsöz

olmalıydı. 7 Ancak bir önsözü, ait olduğu kitabın basımından

çok sonra yayımlamak neden daha iyi olmasın? Çünkü o

zaman, okuyucunun kitapla adil bir şekilde yüzleşmesi

mümkün olur belki de.

D. H. Lawrence

7

Şair, bu önsözü, 1917’de yayımlanan şiir kitabı “Bak! Yenik Düşmedik!”

(Look! We Have Come Through!) için değil, toplu şiirlerinin 1919 tarihli

Amerika baskısı için kaleme almıştır. (ç.n.)

35


www.isaretatesi.com

36


www.isaretatesi.com

İNSANLAR

VE ÖTEKİ YARATIKLAR

37


www.isaretatesi.com

38


www.isaretatesi.com

YABANIL ÇAYIR

Titrek pırıltılar geziyor karaçalılar üzerinde,

Alevi andıran dalga dalga günışığı desenleri var;

Aşka gelen kız kuşları mekik dokuyor bir çalıdan diğerine,

Çağlara yenik düşmediler, ötüşleriyle duyuruyorlar. 8

Tavşanlar kemirip durdukları hüzünlü çimenlikte

Yatıyorlar, yumru gibiler, bir avuç toprak kadar.

Uyuyorlar mı? –– Yaşıyorlar mı? –– Kaldırıyorum kollarımı ve

Hop, atak patırtılarıyla tepeyi titretip sarsıyorlar!

Çayır gururla göğsünü kabartıyor da, hasır otları içinden

Parlak düğün çiçekleri sürü sürü başkaldırıyor gür çalılara;

İleride nazlı dere kıvrılarak akıyor yatağında usulca,

Coşuyor beride, sıçrıyor, kıkırdıyor, çağlıyor yeniden.

8

Şiirde sözü edilen “çayır”; madenler, fabrikalar ve evler arasında kalan,

sahipsiz, kendi haline bırakılmış, doğanın gür bir şekilde boy attığı bir

arazidir (common). (ç.n.)

39


www.isaretatesi.com

Suları doluyor derin bir gölete: bir koyun havuzu 9 eski,

Salkım söğütler altında karanlık, derenin sızan sularıyla serin;

Kenarında durmuşum eğimli yumuşak çimenliğin,

Çıplak seyrediyorum ak gölgemi, oynuyor ileri geri.

Ya soluverse karaçalı çiçekleri ve ben kaybolsam?

Ya kurusa sular,

ne olurdu kadife çiçeklerinin, kaya balığının hali?

Nedir böyle yukarıdan bakıp da seyrettiğim? Ak gölgem

Hareleniyor suda, fırladı fırlayacak,

tasma vurulmuş köpek misali.

Nasıl da dönüp bakıyor, ak bir köpeğin efendisine baktığı gibi!

Kıyıda tümden cisme bürünmüşüm, gölgem tümüyle gölge,

Bakışıyoruz birbirimizle! Akıyor su, coşuyor, coşuyor gitgide,

Önümde zıplayıp oynuyor ak köpek, gevşek tutuyorum ipini.

Burada cismen var olmak ne harika!

Gölgem ne orada ne burada, bense tüm heybetimle burada!

Buradayım! Diyor kız kuşu,

o an kadife çiçeği patlatıyor bir kahkaha!

9

Koyun havuzu: Koyunların parazitlere önlem olarak yıkandığı havuz

(sheep-dip). (ç.n.)

40


www.isaretatesi.com

Burada! Koşuşuyor tavşanlar. Burada! Karaçalı soluk soluğa.

Buradayız! Diyor böcekler dört bir yanda.

Yedi tarla kuşunun hep bir ağızdan şakıdığı ezgilere boğulmuş

Sıcak, yapış yapış hava

geziniyor güneşte tenimde, öpüşleri şen.

Buradasın! Burada! Bulduk seni sonunda! Her yerde aramış,

Cismen istemiştik seni,

sen çıplak çocuk, mihenk taşı dokunuşların!

Ah nasıl da sevip sarıyor beni su, oynuyor benimle,

Sallıyor, kaldırıp batırıyor beni,

mırıldıyor: “Ey muhteşem kütle!

Gölge değilsin artık!” –– Bağrına basıyor beni, yuvarlıyor,

Sarıyor, dokunuyor, sanki dokunuşlar ona yetmiyor.

Güneş –– ama bir sarı nilüfer suretinde!

Gizemli, yankı dolu çağlarda kanatlar ve telekler,

Havada daire çizen kız kuşları!

Her ne varsa doğru olan, iyi olan, Tanrısal olan,

bürünmüş cisme!

Onaylarcasına zıplıyor bir tavşan,

Tarla kuşlarının ezgisi yedi kat çınlıyor.

41


www.isaretatesi.com

PENCEREDE

Çamlar eğilip kulak kabartıyor mırıldanan güz rüzgârına,

O ki konuştukça sarsıyor karakavakları

histerik bir kahkahayla,

Günün evi kapatıyor doğuya bakan kepenklerini ağır ağır.

Silikleşiyor vadinin aşağısında kümelenmiş mezar taşları,

Sarıyorlar soluk bedenlerine sisin kül rengi kefenini,

Alacakaranlıkta sokak lambaları aniden kanamaya başlayınca.

Yapraklar uçuyor pencere önünden ve geçerken

Bir söz söylüyorlar orada dışarı meyleden çehreye,

Bakarken o, cama bir mesaj yazsın diye, geceye.

42


www.isaretatesi.com

SEFALET

Dağlar arasındaki bu zindandan

Beş vadi uzanıyor, geçit gibi beş dar yol,

Üçü gölgede kapkara, ikisi uzak güneşte parlak.

Günışığı doluyor yüksek vadi yatağına,

Çimenler ışıl ışıl,

Küçük beyaz evler sanki kuvars kristalleri,

Küçük ama belirginler uzakta.

Neden gidemiyorum?

Neden ahmakça debeleniyorum

Bu çukurda, bu zindanda?

Neden gidemiyorum?

Ama nereye gideyim?

Gidip varsam bir çam ormanına,

Diyemem ki, işte sana geldim!

Alelâde bir sürü ağaç nedir ki bana?

Sterzing

43


www.isaretatesi.com

YAVRU KAPLUMBAĞA

Biliyorsun ne demek yalnız doğmuş olmak,

Yavru kaplumbağa!

İlk gün ayaklarını azar azar kabuktan ittirmek,

Henüz uyanmamışken;

Toprakta durup kalmak,

Henüz canlanmamışken.

Ufak, narin, yarı canlı bir tohum.

Asla açılmayacakmış gibi duran küçük, gagamsı ağzını

Demir bir kapı misali açmak;

Şahinvari gagayı usulca aralayarak

Ve ufacık cılız boynunu uzatarak

Buğulu bir yeşillik parçasından ilk ısırığını almak.

Sen, yapayalnız küçük böcek,

Minik parlak göz,

Sen, ağırkanlı.

44


www.isaretatesi.com

Bir başına ilk ısırığını aldığında

Ve avına doğru bir başına ağır ağır ilerlediğinde,

Senin o küçük, parlak, kapkara gözün,

Kapkaranlık huzursuz bir geceye benzeyen gözün

Ağır göz kapaklarıyla

Nasıl da korkusuzdur, minik yavru kaplumbağa.

Şikâyet ettiğin görülmemiştir.

Başını yavaşça uzatırsın küçük boyunluğundan

Ve düşersin yola,

Dört tırnaklı ayaklarınla ağır ağır sürünerek

Âdeta kürek çekersin usulca.

Minik kuş, nereye böyle?

Kollarını bacaklarını oynatıp duran bir bebek gibisin,

Ne var ki bebek yerinde sayarken

Sen ebedî bir ilerleyişle usulca gidersin.

Güneşin dokunuşu heyecan verir sana,

Uzun demler boyu geçmek bilmeyen ayaz

Duraksatır seni;

Aşılmaz ağzını birdenbire aralayarak

Esnersin gaga şeklinde, aniden açılan kıskaçlar gibi gepgeniş;

45


www.isaretatesi.com

Yumuşak kırmızı dilin ve incecik sert diş etlerin belirir,

Sonra önündeki küçücük dağ yamacının, yani yüzünün

Yarığını kapatırsın, yavru kaplumbağa.

Boyunluğunun içinde başını usulca çevirerek

Dilsiz, kapkara gözlerle baktığında,

Şaşıyor musun acaba dünyaya?

Yoksa uyku mu teslim alıyor seni gene –– yaşamayış?

Pek zordur senin uyanman.

Şaşırabiliyor musun acaba?

Yoksa senin sarsılmaz iraden ve canlılık gururun mudur

Şimdi etrafına bakınan,

Yenilmez gibi görünen durgunluğa ağır ağır başkaldıran?

Alabildiğine cansızlık ––

Ve senin ufacık gözünün hoş pırıltısı,

Sen, meydan okuyan.

Hakikaten uçsuz bucaksızdır senin aşman gereken cansızlık,

Ey kabuklu minik kuş!

Nasıl da ölçüsüz bir atalet…

46


www.isaretatesi.com

Meydan okuyan öncü,

Boyu tırnağım kadar olan

Küçük Odisseas,

Buon viaggio. 10

Âlemin tüm canlılığını sırtlanarak

Yola koyul minik Titan, savaş kalkanının altında.

Öyle ağır, öyle baskındır ki

Cansız âlem…

Ama sen usulca ilerliyorsun, öncü, bir başına sen.

Kasvetli günışığında nasıl da capcanlı ilerliyorsun,

Ey azimli Odisseas zerre ––

Ansızın aceleci, pervasız, koşar adım.

Başını boyunluğundan yarıya kadar çıkararak

Ebedî duraksayışının vakur asaletiyle dinlenen

Ötüşsüz minik kuş.

Yalnızlık duymaksızın tek başınasın,

O yüzden de altı kat daha yalnız…

10

İyi yolculuklar. (İta.) (ç.n.)

47


www.isaretatesi.com

Küçük yusyuvarlak evin

Kadim çağları aşmanın ağırkanlı tutkusuyla hoşnut,

Duruyor kargaşanın ortasında.

Yeryüzü bahçesinde

Minik bir kuş ––

Tüm şeylerin kıyısında.

Ey gezgin,

Kuyruğunu kıvırmışsın bir tarafa,

Frak giymiş bir beyefendi gibisin.

Yenilmez öncüsün sen,

Tüm yaşamı yüklenmişsin.

48


www.isaretatesi.com

KAPLUMBAĞA KABUĞU

Çarmıh, çarmıh ––

Daha derine işler bizim bildiğimizden,

Yaşama işler;

Doğrudan iliğe,

Dosdoğru kemiğin içinden.

Yavru kaplumbağanın sırtında

Parçalar köprü gibi birleşir bir kemerde,

Uç uca eklenir

Bir ıstakozun ya da arının bölümleri gibi.

Yanlardan aşağı kavşaklar iner sonra,

Kaplan çizgileri, yaban arısı halkaları.

Bir beş, bir beş daha, sonra bir beş daha,

Ve kenarlarda küçük yirmi beş tane daha:

Kabuğundaki bölümler yavru kaplumbağanın.

Dört, sonra bir kilit taşı;

49


www.isaretatesi.com

Dört, sonra bir kilit taşı;

Dört, sonra bir kilit taşı;

Sonra yirmi dört, ve küçük bir kilit taşı.

Yavru kaplumbağanın capcanlı kabuğunda

Yaşamın sayılarla oynayışını

görmesi gerekmişti Pythagoras’ın ––

Yahudi Tanrısı gibi taşta ya da bronzda değil,

Yaşamla bulutlanmış,

yaşamla çiçeklenmiş kaplumbağa kabuğunda

Yaşamın ilk ebedî matematiksel levhayı oluşturmasını.

İlk küçük matematiksel beyefendi;

Gevşek pantolonuyla adımlar atan minnacık kene,

Matematiksel yasanın ebedî kubbesi altında.

Beşler ve onlar,

Üçler ve dörtler ve on ikiler,

Ondalık sayıların tersine dönüşü,

Düzinelerin döngüsü, yedinin zirvesi.

Tersine çevir,

Tepinsin küçük böcek:

İşte, kabuğun yumuşak tarafında, yere değen karında,

50


www.isaretatesi.com

Bölümlerin uzun ayrımı var ebedî çarmıh boyunca;

Ve beşliler sayılır her iki tarafta,

Üstte iki, altta iki, hem sağda hem solda,

Yatay kara çizginin altında.

Çarmıh!

Dosdoğru içinden geçiyor debelenen böceğin,

Haç şeklinde bölünmüş ruhundan,

Beş kat karmaşık doğasından.

Ayakları üstüne çevir onu gene:

Dört sipsivri parmak ve kafa karıştırıcı bir başparmak çıkıntısı;

Dört kürekvari bacak ve sımsıkı yerleşmiş bir kafa;

Dört artı bir, eder beş –– işte sırrı tüm matematiğin.

Yüce Tanrı kazımış bunu

Yavru kaplumbağanın küçük arduvazına.

İçerideki şemanın dışadönük, bariz göstergesi,

Tek bir yaratığın girift, çok parçalı karmaşıklığı

Çizgilere dökülmüş

Bu minik kuşta, bu ilkel varlıkta,

Bu küçücük kubbede,

Tüm yaratılışın alınlığı

Bu ağırkanlı kaplumbağada.

51


www.isaretatesi.com

KAPLUMBAĞA AİLESİNDE İLİŞKİLER

İşte gidiyor en küçükleri,

Evrenin tomurcuğu,

Alınlığı yaşamın.

Görünüşe göre, belirli bir hedefe.

Menzil neresi, ey kıvrak yumurta?

Annesi atık gibi salmıştı onu toprağa;

Ufaklık şimdi ite kaka geçiyor annesini,

sanki o paslı bir teneke.

Sırf bir engelmişçesine

Dolaşıyor annenin o ağırkanlı,

iri yarı tümseğinin etrafından ––

Kaplumbağalar engelleri hep öngörür ya!

Duygusal bir sesle ona,

“Annen bu, oydu seni yumurtlayan” diyorum, ama boşuna.

52


www.isaretatesi.com

Umursamazca cevap veriyor:

“Kadın, benim seninle ne işim var?”

Öbür tarafa bakıyor bezgin bezgin;

Annesi daha da bezgin, başka bir tarafa bakıyor.

İkisi de alabildiğine duyarsız,

Anlayışsız,

Aldırışsız,

Kayıp.

Babaya gelirsek,

Isırık atıyor yavrusunu ona sunduğumda,

Nasıl ki bir dal parçasıyla sataştığımda ısırırsa;

Asabi çünkü bu sabah,

Sevgiyle dokunulduğunda asabi bir kaplumbağa,

Babalıktan nasibini almamış.

Baba ve anne

Ve üç küçük erkek kardeş;

Boş boş geziyorlar bahçeye saçılmış çakıllar misali,

Birbirlerini ayıramıyorlar

toprak parçalarından, paslı tenekelerden.

Anne ve baba eski tanışlar aslında,

Onlarda aile sevgisinden eser yoksa da.

53


www.isaretatesi.com

Babasız, annesiz, ağabeysiz, ablasız

Küçük kaplumbağa.

Yolunda git, küçük çakıl,

Güz toprağı üzerinde, serin sabah aydınlığında,

Gencecik neşe.

Bir yoldaş mı arıyor kendine?

Zannetmem.

Yalnız olduğundan habersizdir o.

Doğuştan kazanılan hakkıdır bu zerrenin

Tecrit.

Sürünerek ilerlemek, dikenli parmaklarla ileri erişmek,

Yol almak, geceden korkup gevşek toprağa sığınmak,

Bir parçacık ısırık almak,

İlerlemek, ilerlediğinden emin olmak:

Yeter! Kaplumbağa olmak!

Âtıl toprak parçaları arasında bahçede kendiyle başbaşa,

Benekli, kıvrak, küçücük bir kaplumbağa ––

İşte Adem Baba!

54


www.isaretatesi.com

Çakıllı, böcekli bir bahçede gezinmek

Ve usulca, kaplumbağaca atan kalbi,

Karanlık yaratılış sabahında sıcak kandan yankılanan

İlk çan sesini duymak.

Yoluna devam ediyor, kendinden emin,

Ağırkanlı, hiç sorgulanmamış,

Ve orada işte, sınırlardan bağımsız –– hey gidi çilekeş!

Varlığının ağırkanlı utkusuyla ilerliyor,

Kargaşada benliğinin sessiz çanını çalıyor,

Ve kibirle, bariz bir kibirle

Cılız otları didikliyor.

55


www.isaretatesi.com

LUI ET ELLE 11

Kadın iri yarı, tombul

Ve pek pasaklı,

Az biraz da alaycı bakışlı,

Sanki öyle olmaya koşullamış onu aile hayatı.

Yılda bir kere rastgele

Bahçeye dört yumurta bırakmak

Ve kocasına katlanmaktan başka

Ne yapar, meçhul.

Yemeyi sever.

Uzun tuhaf bacaklar üzerinde yükselerek

Koşturur giden yemeğin arkasından.

Tabii ki hızlanabilir canı istediği zaman.

Elimdeki yumuşak ekmeğe kocaman ısırıklar atar;

O ilkel, demir gibi suratındaki sevimli yarığı

Aniden bükülmüş bir makas misali

11

Erkek ve Kadın. (Fr.) (ç.n.)

56


www.isaretatesi.com

Gepgeniş, muazzam bir gaga şeklinde açar;

Yutabileceğinden fazlası için yutkunur,

Kalın, yumuşak dili çalışır,

Ağzındaki ekmek çenesinden aşağı sarkar.

Ah, hanımefendi,

Sürüngen hanımefendi,

Gözün hem kapkara hem parlak,

Ve asla sevecenleşmez

Ne kadar bakarsan bak.

Bilir,

Pek iyi bilir yemeğe gelmeyi,

Gene de görmez beni;

Parlak gözü görür, ama ne beni ne başka bir şeyi;

Bakışlı ama bakışsız, görüşlü ama görüşsüz

Sürüngen hanımefendi.

Aniden açılan kıvrık, dişsiz ağzıyla ekmeği kaptığı sırada

Birbirine geçen çelikten diş etleriyle parmağımı kıstırdığında,

Hiç telaşlanmaz, asılıp çekiştirir,

Bağırıp çırpınsam da oralı olmaz.

Kıvrık gagasıyla beni ısırdığını bile bilmez.

Yılan misali çekiştirir parmağımı, korkuyla kurtarırım elimi.

57


www.isaretatesi.com

Hanımefendi, sürüngen hanımefendi,

Sen fazla irisin ve ben ürktüm senden.

Kocan ise küçücük

Ve pek çevik senin yanında,

Küçüklüğüyle gülünç.

Hayli dünyevidir senin dilsiz gözündeki bakış;

Onunsa ––senin zavallı âşığının–– hayli hiddetli.

Kadına göre nasıl da daha narindir

Erkeğin boyunluğu, küt burunlu suratı,

Öne eğik alnı, incecik boynu,

Uzun, pullu, çırpınan, sürekli çırpınıp duran bacakları.

Ve feci bir yara izi taşır o kabuğunda.

Zavallı âşık, kadının bacaklarını ısırarak

Köpek gibi koşturuyor onun peşinden;

Kaba, çarpık bacaklarını, bileklerini ısırıp duruyor onun;

Kadın ise aldırışsızca kaçırıyor ayaklarını,

Ama kabuğuna çekilmiyor.

Ebedî bir suskunlukla,

58


www.isaretatesi.com

Amansız bir sürüngen kararlılığıyla çabalıyor erkek;

Ardında soğuk, sessiz bir çağlar silsilesi…

Ve yılanın sonsuz inadı, yatay ısrarı var onda.

Küçük ihtiyar adam

Çırpınıyor kadının yanında, eğilip fırsat kolluyor;

Çelik bir kapana benzeyen suratını aniden ayırarak

Onun pullu bileğini kapıyor, sıkıca tutup çekeliyor,

Ama kadın nihayet kendini kurtarınca bırakıyor,

Çelik kapanı geri kapatıyor.

Zamana yenilmeyen o pek metanetli güzel surat; çelik kapan.

Heyhat! Nasıl da ahmak görünüyor çabalarken!

Ve o nasıl da farkında bunun!

Kargaşanın ortasında yapayalnız bir avare,

Bir çilekeş, mağrur bir izsürücü;

Nasıl da bağışık her şeyden, dipdiri,

Yalnızlıkla kuşatılmış bir öncü…

Bakın ona!

59


www.isaretatesi.com

Ah, onun yalnızlığının böğrünü deler mızrak! 12

Serpilmesi onu tensellik çarmıhına gerdi,

Şehvetin bitimsiz çilesiyle lanetlendi,

Tamamlanışını kendi dışında aramaya mahkûm edildi.

Tutku dolu bir ikilikle parçalanmış o;

Tamdı, her şeyden bağışıktı, şimdi ihtiraslı bir bölünmüşlük

içinde;

Yeniden tam olmaya çabalarken

Çekilmez bir ahmak olmaya mahkûm.

Küçük, zavallı, dünyevi ev sakini Osiris ––

Gençken gizemli boğa onu paramparça etti, 13

Şimdi sefilce kendini yeniden kurmaya çabalamalı.

Bakın nasıl da gidiyor ağır aheste gezen karısının

Kerpiç kulübesinin peşi sıra,

İneğin kuyruğunun dibinde mutsuz bir boğa sanki,

Ama sığırdan bile öte, yıvış yıvış bir inatla çırpınıyor.

12

Yeni Ahit, Yuhanna, 19:33-34: “İsa’ya gelip onun zaten ölmüş olduğunu

görünce, bacaklarını kırmadılar. Fakat askerlerden biri onun böğrünü

mızrakla deldi; hemen kan ve su çıktı.” (ç.n.)

13

Osiris: Mısır mitolojisinde ölüler tanrısı. Kardeşi Set, onu öldürüp

parçalarına ayırır. Lawrence burada Set’i, Osiris ile insan arasında aracı

görevi üstlenen boğa-tanrı Apis ile özdeşleştirmiştir. (ç.n.)

60


www.isaretatesi.com

Kadın ayağını ileri uzatarak

Çimenler üzerinde yürümeye çalışırken

Onun çirkin bileğinden kapıveriyor erkek,

Yahut kalın sipsivri kuyruğundan,

Eğer ki taşmışsa o,

Kabuğunun arka tarafındaki aşağı sarkık saçağın altından.

Bu ikisinin kabukları

Sanki birbiriyle çarpışan kubbeli birer gemi;

Kadınınki büyük, ve küçük erkeğinki;

Gezinip çırpınan bu eğri bacaklar birer kürek sanki;

Karışıp dolaşmışlar aşkın çekişmesi içinde:

İki kaplumbağa,

Kadın iri, erkek ufak.

Kadın dünya derdinde, duygusuz;

Erkekte sürüngenin amansız inadı.

Kadının biri dişi kaplumbağa’ya acıyor, Mère Tortue’ye, 14

Bense erkeğe acıyorum, Mösyö’ye.

“Musallat olmuş dişiye, eziyet ediyor,” diyor kadın.

14

Tosbağa Ana. (Fr.) (ç.n.)

61


www.isaretatesi.com

Asıl erkeğe musallat olunmuş, eziyet ediliyor, diyorum ben.

Ne yapsın erkek?

Ahmak o, kör gözlü,

Anlayışsız.

Kadınsı balçık yığını bir o yana bir bu yana oynarken

Erkeğin hüzünle kırpışan kapkara gözü sanki bakıyor da

görmüyor.

Ama kabuğun ucundan sarkan, yerine çivilenmiş gibi duran

Savunmasız, kayış gibi deriyi

Kıvrımlarından yakalıyor,

Çekiştiriyor gagasıyla,

Çekeliyor ve ısırıyor;

Gene de kadın kurtarıyor kendini,

Donuk kütlesiyle salına salına gidiyor.

62


www.isaretatesi.com

KAPLUMBAĞA GÖZÜPEKLİĞİ

Yolunda ilerlerken

Bakmıyor dişiye doğru, koklamıyor onu,

Hayır, koklamıyor bile onu, burnu hissiz.

Dişi öne doğru uzanarak hantalca ilerlediği sırada

Erkek onun altında savunmasızca çırpınan deriden kıvrımları

Duyuyor yalnızca,

Dişinin içinde taşındığı kerpiç kulübenin altında

Çırpınıp çabalayan deriden kıvrımları duyuyor.

Evin duvarlarının altına doğru erişerek

Gagasıyla aniden yakalıyor dişinin pantolon paçalarından

Yahut derili bacaklarından,

Tuhaf, gaddarca çekiştiriyor bir köpek misali,

Ama ebedî bir suskunlukla,

Sürüngenin amansız inadıyla.

Gaddar, dehşet verici bir gözüpekliğe koşullanmış.

Sessiz bir tecritin sonsuzluğundan koparılmış,

63


www.isaretatesi.com

Eksik olmaya, noksanlığa,

Sancıya, ihtirasa, tamamlanamayışa,

Kendini dayatmaya, amansız utanca,

Dişiyle birleşme arzusuna mahkûm bırakılmış.

Yalnız gezmek için yaratılmış öncü

Şimdi aniden bu dolambaçlı tali yola,

Bu çetin, zahmetli çabaya,

Derinlerden doğan bu amansız mecburiyete sapmış.

Peki ebedî bir yavaşlıkla ağır ağır uzaklaşan dişinin

Haberi var mı bir şeyden?

Yoksa erkek

Karanlıkta pencereye doğru uçan bir kuş misali

Küt diye itiliyor mu ona doğru,

O farkında bile olmadan?

Feci bir çarpışma ––

Ardından daha da feci bir ısrar, takip, inat,

Kovalama ihtiyacı.

İlk tanrı misali bir başına ve yapayalnız geçen

çağların ardından,

Dışarı sürülerek,

64


www.isaretatesi.com

Âdeta esrarengiz, kızgın bir demirin ucunda

Dişinin raylarına doğru sürüklenmiş,

Onunla çarpışmaya zorlanmış.

Sert, gözüpek, çarpık bacaklı, asabi sürüngen,

Küçük beyefendi,

Umutsuz vaka,

Yüzünüzü çevirin öbür tarafa.

Ama madem geldik seninle buraya,

Birlikte gideceğiz ta en sonuna.

65


www.isaretatesi.com

KAPLUMBAĞA ÇIĞLIĞI

Dilsiz sanmıştım onu,

Dilsizdir demiştim,

Ama duydum çığlığını.

Yaşamın esrarlı şafağından

İlk belirsiz haykırış;

Uzakta, pek uzakta, ufkun ağaran çizgilerinde

Bir çılgınlık misali,

Uzak, pek uzak bir haykırış.

Kaplumbağa, en uçlarda.

Peki neden gerildik bizler tenselliğin çarmıhına?

Neden son şeklimiz verilip

Tam bir halde bırakılmadık daha en başta,

Onun da başladığı gibi, öylesi kusursuzca bir başına?

Upuzak, varla yok arası bir haykırış…

Doğrudan doğruya kanımda mı yankılandı bu yoksa?

66


www.isaretatesi.com

Yeni doğanın çığlığından bile beter

Bir haykırış,

Bağırış,

Nara,

Nida,

Ölüm iniltisi,

Doğum yaygarası,

Teslimiyet ––

Çok uzakta, küçücük, ufacık bir sürüngen,

ilk şafağın kapısında.

Bir sürüngen ki

Hem savaş narası, zafer nidası, taşkın coşku,

hem de ölüm çığlığı…

Peki örtü neden yırtıldı?

Ruhun yırtık çeperinden bu ipeksi feryat niye?

Erkek ruhunun çeperi

Bir feryatla yırtılmış ki, bir yarısı ezgi, diğer yarısı korku.

Çarmıha geriliş.

Erkek kaplumbağa

tombul dişinin yuvasına tutunmuş arkadan,

Yukarı tırmanıyor, gergin,

67


www.isaretatesi.com

Kanatlarını açmış bir kartala benziyor,

Kabuğundan dışarı, en uca doğru uzanıyor

kaplumbağa çıplaklığıyla;

Uzun boynunu, savunmasız bacaklarını dışarı çıkarmış,

Dişinin yuvasının damında kartal misali kanatlarını açmış;

Ve derindeki, gizli, delici kuyruğunu

Dişinin duvarlarının altından içeri doğru kıvırıyor,

Uzanıp sımsıkı yapıştırıyor onu

Ve son raddeye dek geriliyor sancıyla,

Sonra birdenbire, cinsel birleşmenin kasılmasıyla

Silkinip sarsılıyor –– ve ah!

En uca doğru uzattığı boynundan sıkıca kenetli ağzını aralıyor,

Patlatıyor keskin çığlığı;

İhtiyar bir adamınkine benzeyen pembe, yarık ağzından

O sesler ötesi feryadı…

Ruhunu teslim ediyor sanki,

Yahut Pentikost’ta Kutsal Ruh’la dolup çığlık atıyor… 15

15

Pentikost: İncil’de anlatıldığı şekliyle Havarilerin üzerine Kutsal Ruh’un

inmesi; bu hadisenin kutlandığı Hıristiyan bayramı. Yeni Ahit, Elçilerin

İşleri, 2:1-4: “Pentikost günü geldiğinde bütün imanlılar birarada

bulunuyordu. Ansızın gökten, güçlü bir rüzgârın esişini andıran bir ses

geldi ve bulundukları evi tümüyle doldurdu. Ateşten dillere benzer bir

şeylerin dağılıp her birinin üzerine indiğini gördüler. İmanlıların hepsi

Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’un onları konuşturduğu başka dillerle

konuşmaya başladılar.” (ç.n.)

68


www.isaretatesi.com

Onun çığlığı ve bir anlığına yatışması,

Ebedî sessizlikle duraksaması,

Ama birleşmenin sarsılmasından hemen sonra

Tarifsiz, belli belirsiz bir çığlıkla

İçinde kalmış olanı bir çırpıda haykırması…

Belki benim bedenim de bunun gibi

Son kan damlasına kadar eriyerek

Karışır bir gün yaşamın ilkel köklerine, meçhule.

İşte böyle çiftleşiyor kaplumbağa

Ve o keskin, yırtık sesle çığlık atıyor sayısız defa;

Her sarsılmanın ardından uzunca bir ara,

Bir kaplumbağa sonsuzluğu;

Ve çağlara bedel bir sürüngen kararlılığı bu, kalp çarpıntısı,

Bir sonraki kasılma için kararlı, derin bir kalp çarpıntısı.

Çocukken duyduğumu hatırlıyorum

Dikelmiş bir yılanın ağzındaki bir kurbağanın çığlığını;

Hatırlıyorum

öküz kurbağalarının baharda kopardığı yaygarayı;

Göl sularının ötesinde, gecenin hançeresinden

Yaban kazının avaz avaz bağırışını;

Hatırlıyorum karanlıkta çalılar arasındaki bülbülün

69


www.isaretatesi.com

Ruhumun derinliklerini keskin ötüşler

ve şakımalarla çınlatışını;

Geceyarısı ormandan geçtiğim sırada bir tavşanın bağırışını;

Kızışmış düvenin saatler boyu ısrarla, inatla homurdanmasını;

Tuhaf haller içindeki azgın kedilerin inleyip bağrışmalarını;

Ürkmüş, yaralı bir atın feryadını, o çarşaf şimşek 16 şakırtısını…

Ve emekçi bir kadının

Baykuş ötüşüne benzeyen bağırışlarından

kaçtığımı hatırlıyorum,

Kulağımı dayadığımda

kuzunun meleyişinin içimde yankılandığını,

Bir bebeğin ilk defa ağlayışını,

Annemin bir şarkı mırıldanışını,

Ve genç bir madencinin tutkulu hançeresinden

––O ki yıllar sonra ölmüştür içkiden–– tenor sesli ilk şarkıyı…

Ve hatırlıyorum, vahşi siyahi dudaklarda

İlk defa, yabancı bir dilin tınısını…

Ve hepsinin ötesinde

Ve hepsinin berisinde

Bu nihai, tuhaf, belli belirsiz

16

Çarşaf şimşek: Uzak fırtına bulutlarında geceleri bir iki saniyeliğine

görülen, çarşafı andıran geniş bir aydınlanmaya sahip, sesi olağan bir

gökgürültüsünden daha hafif duyulan şimşek türü. (ç.n.)

70


www.isaretatesi.com

Cinsel birleşme çığlığı;

Yaşamın uzak, en uzak ufkunun kıyısında minicik duran

En uçlardaki erkek kaplumbağanın çığlığı…

Çarmıh,

Kadim sessizliğimizi parçalayan çarkıfelek;

Tamlığımızı, el değmemişliğimizi, derin suskumuzu

Yerle bir ederek

Bizden bir çığlık koparan şehvet.

Bizi seslere salan şehvet ––

Tamamlanma özlemiyle derinden derine seslenmeye bırakan,

Şarkılar söyleten, haykırtan

Ve karşılık bulur bulmaz yeniden seslenmeye,

Haykırmaya bırakan şehvet…

Parçalanmış olanın yeniden tamamlanışı,

Kayıp olanın nihayet yeniden bulunuşu;

Kaplumbağadan İsa’nın çığlının,

Ayrılığın Osiris narasının duyuluşu;

Bütünün parçalanışı,

Ve parçalanmış olanın evrende yeniden tamamlanışı…

71


www.isaretatesi.com

NAR

Yanıldığımı söylüyorsun bana.

Kim oluyorsun da bana yanıldığımı söylüyorsun?

Yanılmıyorum.

Belli ki unuttun

Yunan kadınlarının vahşetiyle

Çırılçıplak kalmış kayalık Siraküza’da 17

Çiçeklenen nar ağaçlarını;

Ah, nasıl da kırmızı, ne çoktu onlar!

Oysa Doçların ihtiyar, kadim bakışlı olduğu

Tiksinç, yeşil, kaygan şehir Venedik’te,

17

Lawrence, 1920 yılının nisan ayında Siraküza yakınlarındaki Latomia taş

ocağını ziyaret eder; M.Ö. 413’te buraya hapsedilerek ölüme terkedilen yedi

bin genç Atinalı savaş esirinin hikayesini duyunca dehşete düşer. Şairin

imgeleminde, (belki de yerel bir anlatıcı ona hikayeyi öyle şekilde

anlattığından) bu esirler bir bir öldüğü sırada Siraküza’nın aslında Yunan

kökenli olan “uygar” kadınları alçakça kahkaha atmaktadır. Ayrıca bu

hikayenin Lawrence’a, Evripides ve Ovidius tarafından anlatılan Pentheus

ve Maneadlar efsanesini ve bu efsanede geçen vahşi diyonizyak ayinleri

çağrıştırmış olması da mümkündür. (ç.n.)

72


www.isaretatesi.com

İç bahçelerin gür yeşilliğinde

Parlak yeşil taşlar gibidir narlar;

Tepelerinde diken gibi taçlar...

Ah, yeşil metalden sipsivri taçlar,

Büyüyor, büyüyor taçlar!

Şimdi Toskana’da,

Ellerini ısıt diye var narlar.

Üstlerinde krallara layık, heybetli, kıvrık,

Yana doğru kaykık taçlar.

Ve yürekliysen bak, orada bir de yarık var!

Bir yarık görünmediğini mi söylüyorsun?

Düzgün tarafından mı bakmak istiyorsun?

Oysa batan tüm güneşler buna açar kendini.

Sonunda çatlayıp yeni bir başlangıca açılır kabuk:

Narin, pespembe, ışıl ışıldır yarığın içi.

Hiç yarık olmasın mı diyorsun?

Yoğun, ışıl ışıl şafak damlaları hiç mi olmasın?

Altın zarla kaplı kabuğun yarık görünmesini

tasvip etmiyor musun?

73


www.isaretatesi.com

Bana kalsa, yaralı olsun isterim yürek:

Yarığın içi öylesi sıcacıktır, öylesi şafak alacası…

San Gervasio, Toskana

74


www.isaretatesi.com

ŞEFTALİ

Taş mı atmak istiyorsun bana?

Al madem şeftalimden artakalanı.

Kankırmızı, kopkoyu,

Tanrı bilir nasıl oluştu.

Kim bilir neyin diyeti ödendi.

Sırlarla kırış kırış olmuş bir çekirdek,

Bildiğini saklayacak diye kaskatı.

Peki ama

Gümüşsü şeftali çiçeğinden,

Kısacık bir sap üzerindeki o gümüşsü, tombul kadehten

Taşıp sarkan bu ağır baloncuklar neden?

Elbette yemeden önceki şeftalidir bahsettiğim.

Neden öyle kadifemsidir o, öyle iç gıcıklayıcı, dolgun?

Neden öylesi taşkın bir ağırlıkla aşağı sarkmış?

75


www.isaretatesi.com

Neden öylesi bombeli?

Üzerindeki bu girinti neden?

Midyevari, sevimli şişkinliği neden?

Bombeler arasındaki çizgi neden?

Neden bu yarılma iması?

Şeftalim neden bir bilardo topu gibi

yusyuvarlak ve cilalı değil?

İnsan elinden çıksa öyle olurdu. 18

Üstelik yedim bile onu!

Fakat bilardo topu gibi yusyuvarlak ve cilalı değil…

Ve ben böyle söylüyorum diye

Sen bana bir şey atmak istiyorsun!

Al şeftalimin çekirdeğini!

San Gervasio

18

Şair, burada “insan” için, “adam” anlamına da gelen eril bir sözcük

kullanıyor (man). (ç.n.)

76


www.isaretatesi.com

MUŞMULALAR VE ÜVEZLER

Seviyorum seni,

Çürük, leziz çürümüşlük.

Seviyorum seni kabuğundan emmeyi,

Nasıl da esmersin, yumuşak, zarif

Ve nasıl da marazi, İtalyanların dediği gibi.

Nasıl da nadide, keskin, çağrışımlarla dolu bir tat beliriyor

Senin aşama aşama çürüyüşünden:

Cereyan içinde bir cereyan.

Siraküza misket şarabının

Ya da adi Marsala’nın 19 tadı gibi bir tat.

Hoş, pek yakında tavşan yürekli Batı’da

Marsala sözcüğünün kendisi bile özentilik kokar ya!

19

Üretildiği kentin adıyla anılan bir tür Sicilya şarabı. On sekizinci yüzyılın

sonlarına doğru İngiliz tüccarlar tarafından güçlendirilmiş şarap haline

getirilerek yaygın bir ticari metaya dönüştürülmüştür. (ç.n.)

77


www.isaretatesi.com

Peki nedir bu?

Nedir kuru üzüme dönüşen üzümde,

Muşmulada, üvezde,

Bu esmer, marazi şarap tulumlarında,

Bu güz atıklarında ––

Nedir bize beyaz tanrıları hatırlatan?

Soyulmuş ceviz içi gibi çırılçıplak tanrılar,

Nasıl da tuhaf, uğursuzca ten kokan,

Terliymişçesine,

Gizeme bulanmışçasına.

Ölü taçlarıyla üvezler, muşmulalar.

Pekâlâ muhteşemdir cehennemî deneyimler,

Yeraltı diyarının o

Orfik, zarif Dionysos’u, muhteşem.

Bir öpücük ve bir veda sancısı, ayrılığın bir anlık orgazmı

Ve sonra, kasvetli yolda,

bir sonraki dönemece kadar tek başına.

Sonra yeni bir eş orada, yeni bir kopuş, tekrar ikiye ayrılma,

Daha da yalnızlaşmanın soluksuzluğu,

78


www.isaretatesi.com

Çürüyen, kırağı kaplı yapraklar arasında

Birbaşınalığın yepyeni sarhoşluğu.

Cehennemin dar yollarından aşağı inerek

Gitgide daha şiddetli bir biçimde yalnız…

Yüreğin lifleri birbiri ardına sökülür,

Gene de ruh yoluna devam eder

Yalın ayak, hep daha canlı vücut bulmuş;

Ve giderek daha yoğun bir karanlıkta

Ak, daha da ak parlayan bir alev gibi

Hep daha seçkin, ayrılığın imbiğinden geçmiş.

Muşmulalar ve üvezlerin o esrarengiz damıtılışlarından

Cehennemin özü süzülür işte böyle.

Veda edişin seçkin kokusu.

Jamque vale! 20

Orpheus ve cehennemin dolambaçlı, daracık,

Yapraklarla tıklım tıkış olmuş 21 sessiz yolları.

Her ruh kendi yalnızlığıyla düşer yeniden yola,

Yoldaşların en tuhaf

20

“Haydi hoşça kal!”: Eurydice’nin Orpheus’a son sözleri. (ç.n.)

21

Lawrence, yaprak imgesini, “örtünme”yi kastederek, Adem ile Havva

söylencesine atıf yapacak şekilde kullanır. (ç.n.)

79


www.isaretatesi.com

Ve en makbul olanıyla.

Muşmulalar, üvezler ––

Güzün mayhoş sızıntısı

Emiliyor boş keseciklerinizden

Ve belki bir yudum Marsala’yla indiriliyor mideye;

Böylece gökten düşmüş o başıboş üzüm

Ezgisini katıyor ezginize;

Orfik bir elveda,

Elveda, ve gene elveda,

Dionysos’un ego sum’u, 22

Kusursuz sarhoşluğun sono io’su, 23

Nihai yalnızlığın mest oluşu…

San Gervasio

22

“Benim.” (Lat.)

23

“Benim.” (İta.)

80


www.isaretatesi.com

ÜZÜMLER

Gülden gelir nice meyve,

Güller gülünden,

Açılmış gülden,

Tüm dünyanın gülünden. 24

Kabul edelim,

Elmalar, çilekler, şeftaliler, armutlar ve böğürtlenler,

Hepsi gülgillerdendir;

Gül alenen çıkıverir ortaya,

Çehresi apaçık, göğe doğru gülümser.

Peki ya asma nedir?

Nedir filizli 25 asma?

24

Dörtlüğün birinci ve üçüncü dizeleri, W. B. Yeats’in ünlü şiiri “Savaş

Gülü”nün (The Rose of Battle) ilk dizesinden alınmıştır: “Güller gülü, tüm

dünyanın gülü!” Yeats’in şiirinde “gül”, sevdikleri erkekleri İngiltere’yle

savaşa yollayan İrlandalı kadınları, İrlanda’yı ve aynı zamanda şairin

umutsuz aşkı Maud Gonne’u temsil eder. (ç.n.)

25

Asma dallarının çevresine tutunmasını sağlayan yeşil, sarmal uzantılar;

asma bıyığı, sülük (tendril). (ç.n.)

81


www.isaretatesi.com

Açılmış gülün dünyasıdır bizim dünyamız,

Açık seçik

Samimi bir dışavurum.

Oysa uzun, ah, pek uzun zaman evvel,

Daha o eşsiz gülümsemesiyle gülmemişken gül,

Daha güller gülü, tüm dünyanın gülü bir gonca bile değilken,

Ve çalkantılı denizlerle yatışmaz rüzgârlar arasından çıkarak

Daha öbek öbek yığılmamışken buzullar,

Hatta Nuh tufanıyla eriyip gene sulara karışmamışken onlar,

Başka bir dünya vardı,

Alacakaranlık, çiçeksiz, filizli bir dünya;

Ve perdeli ayaklı, bataklıksever yaratıklar vardı;

Ve onların yanıbaşında sessiz adımlı, saf ve ilkel insanlar,

Suskun, duyarlı, capcanlı insanlar,

İşitsel ve dokunsal, tıpkı uzanıp erişen bir filiz gibi hassas,

Medcezre dokunan aydan bile daha duyarlı bir içgüdüyle

Uzanan ve kavrayan insanlar.

O dünyanın görünmez gülüydü asma.

Daha taç yapraklar açılmamışken,

Renkler bir kargaşa koparıp, gözler çok fazla görmemişken.

Yeşil, çamurlu, perdeli ayaklı, tümden şarkısız bir dünyada

82


www.isaretatesi.com

Güller gülüydü asma.

Ne bir gelincik vardı ne karanfil,

Ne de yeşilimtırak bir zambak, narin ve sırılsıklam.

Yeşil, belli belirsiz, gizliden gizliye serpilişi vardı asmaların

Soylu jestlerle.

Bakın, bugün, şu an bile

Nasıl da kullanıyor görünmezliğini o!

Bakın, hem mavi hem kara,

Nasıl da Etiyopya karalığına bürünmüş,

Sarkıyor koyu renkli üzüm, yapraklar arasında!

Bakın, orada, öylesi esmer,

hissedilebilir bir biçimde görünmez!

Acaba kime sormalıyız onu?

Belki de Afrikalı biliyordur bir şeyler.

Gül bir asmayken, koyu tenliydi Tanrılar.

Rüya içinde bir rüyadır Bakkhos.

Tanrı zenciydi bir zamanlar, nasıl ki açık tenliyse şimdi.

Ama pek uzun zaman evveldi bunlar,

Kadim Bushman 26 unuttu bizden bile beter,

biz ki hiç bilmedik zaten.

26

Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda kırsal bölgelerinde yaşayan yerli

halklara verilen ortak ad. (ç.n.)

83


www.isaretatesi.com

Gene de yeniden anımsamanın eşiğindeyiz.

Amerika bu yüzden suyunu çekti bana kalırsa. 27

Alacakaranlığa gömülüyor solgun günümüz

Ve şarabı yudumladıkça, yaklaşan gecenin içinden

Rüyalara kavuşuyoruz.

Hatta tufandan önceki dünyanın

Eğreltiotu kokan sınırlarını aşarken buluyoruz kendimizi,

Ki insan yanık tenli ve esrarlıdır orada,

Güller gülüdür ufacık asma çiçeği, ıtırlı,

Ve çıplak bir ortaklık içinde söyleşir her şey

Şimdiki giyinik halimizle bizim asla söyleşemeyeceğimiz gibi.

Karanlık yollardan aşağı inerken

Manzaralar, biz şarabı yudumladıkça.

Üzüm esmer,

Yollar sessiz sedasız kavrayıveren

Asma filizleriyle kaplı, alacakaranlık.

Ama bizler uyanır uyanmaz dört elle sarılıyoruz

Demokratik manzaralara, 28

27

Lawrence, bu ifadeyle ABD’de 1920-1933 yılları arasını kapsayan Alkol

Yasağı dönemine atıf yapmaktadır. “Suyunu çekmek” veya “kurumak”

anlamındaki ifadenin (go dry) bir diğer anlamı, “içkiyi yasaklamak”tır. Şair,

“Üzümler”i 1920 yılının eylül ayında, alkol yasağının gündemi bir hayli

meşgul ettiği bir dönemde yazmıştır. (ç.n.)

28

Demokratik Manzaralar (Democratic Vistas): Walt Whitman’ın siyasi

yazılarından oluşan kitapçık boyutundaki bir yapıtının adı. (ç.n.)

84


www.isaretatesi.com

Kendimize gelmeliyiz,

bulvarlara, tramvaylara, polis memurlarına.

Haydi, doğruca musluğa koşalım, ayılmaya.

Ayılma, ayıklık.

Uykusu geldiği halde

uyanık kalmak için direnen, mücadele veren

Bir çocuğun tatsız inadı sanki;

Ayılma, ayıklık, zorla açık tutulan baygın gözler.

Alacakaranlıktır şarabın yolları

Ve yitik, eğreltiotu kokan dünyanın

Sınırlarını aşmalıyız bizler, bu bizim için pek uzak da olsa:

Eğreltiotu tohumunu dudaklarımız arasına alarak

Gözlerimizi yumalım,

Şarabın ve öteki dünyanın

Asma filizleriyle kaplı yollarından inmeye başlayalım.

San Gervasio

85


www.isaretatesi.com

SERVİLER

Toskana servileri,

Bir şey mi diyeceksiniz?

Kayıp bir dilden,

Derinlerde saklı, karanlık bir düşünce gibisiniz,

Toskana servileri,

Büyük bir sır mı söyleceksiniz?

Yetmiyor mu sözcüklerimiz?

Ölü bir halkın ölü kelamıyla kayıp,

Aktarılmaz bir sır.

Gene de, Etrüsk servileri, 29

Sizde o esrarlı bir anıt…

Nasıl da hayranım sizdeki ketumluğa,

Ey kara serviler!

Uzun burunlu Etrüsklerin sırrı mı o yoksa?

29

“Toskana”, Latince’de “Etrüsk ülkesi” anlamına gelir. (ç.n.)

86


www.isaretatesi.com

Servi koruları dışında çıt çıkarmayan

Uzun burunlu, yumuşak adımlı, hin gülüşlü

Etrüsklerin sırrı mı?

Kıvrımlı, karanlık, yalım gibi upuzun boylarını

Dört bir yana eğip duran serviler arasında,

Etrüsk esmerliğiyle avare gezen eski Etrürya insanları;

Tuhaf uzun çarıklar hariç çırılçıplak halde,

Yarı gülümser, sinsi bir sessizlikle,

Unutulmuş bir meseleye dair

Vakur bir Afrika serinkanlılığıyla giden Etrüryalılar…

Peki neydi o mesele?

Yok, dilleri kayıp onların,

Kof tohumlar gibi bomboş kelimeler;

Söylenen söylenmiş, yankılar tükenmiş,

Etrüsk heceleri

Anlamını yitirmiş.

Gene de görüyorum,

Ey Toskana servileri,

Karanlık, eski bir düşünceye gömülmüşsünüz;

Etrüsk servileri olarak var olduğunuz sürece

Asla yitip gitmeyecek ince bir düşünceye;

87


www.isaretatesi.com

Romalıların vahşi dediği o bir görünüp bir kaybolan

Sırım gibi Etrüryalıların

İliklerine kadar işlemiş, ince, en esaslı düşünceye…

Vahşi kara serviler;

Eğile büküle, usulca sallanan, esnek, vahşi,

Kapkara alev sütunları…

Özünüzde saklı

Ölü bir halkın anıtısınız siz!

Gerçekten vahşi miydi peki

O körpe ayaklı, uzun burunlu, sırım gibi Etrürya insanları?

Yoksa rüzgârdaki servi ağaçları misali

Yanıltıcı, farklı, karanlık olmak

Yalnızca üslubu muydu onların?

Tüm vahşilikleriyle ölüp gitmişler

Ve geriye yalnızca

Karanlık bir sabit fikir kalmış servilerde, mezarlarda.

Gülüş, hınzır Etrüsk tebessümü

Gizleniyor hâlâ mezarlar arasında,

Etrüsk servileri…

Son gülen iyi güler derler ––

88


www.isaretatesi.com

O saf Etrüsk tebessümü ki

Leonardo ancak üstünkörü çizebildi.

Neler vermezdim neler,

Pek nadide orkidelere benzeyen

Şu şeytan denilen Etrüsklü’yü geri getirmek için!

Zira şeytan yakıştırması

Romalı’dan gelir belki ama

İtibar etmem ben buna,

Bıkmışım Roma erdeminden.

Bilirim, ah, bilirim,

Toprağa gömdüğümüz zaman

Suskun halkları ve onların acayipliklerini,

Onlarla beraber yaşamın narin büyüsünü de gömdük.

Orada, en derinlerde,

Kıvam bulur günlük, sızar mür. 30

Karanlık serviler ––

30

Mecusiler’in çocuk İsa’ya ve annesine getirdikleri hediyeler. Cenaze ve

kurban törenlerinde kullanılan bu ağaç sakızı türleri, pagan kültürlerde

yeniden doğum ve ölümsüzlükle ilişkilendirilirdi. Yeni Ahit, Matta 2:11:

“Eve girince çocuğu annesi Meryem’le birlikte görünce yere kapanarak

O’na tapındılar. Hazinelerini açıp O’na armağan olarak altın, günlük ve

mür sundular.” (ç.n.)

89


www.isaretatesi.com

Yitik yaşamlardan nasıl bir aroma!

Yalnızca güçlüler sağ kalır derler.

Oysa yitiklerin ruhunu çağırıyorum ben ––

Anlamları hayat bulsun diye,

Sağ kalamayanları, karanlığa karışanları;

Ve onların kendileriyle beraber götürüp

Narin servilere, Etrüsk servilerine

Erişilmez şekilde sakladığı sırrı.

Şeytan da neymiş?

Tek bir şeytan vardır, o da yaşamı yadsımak ––

Etrüsk’ü nasıl yadsımışsa Roma,

Montezuma’yı 31 nasıl yadsıyorsa mekanik Amerika.

Fiesole, Toskana

31

Meksika’nın İspanyollarca fethi sırasında Hernán Cortés tarafından esir

alınarak öldürülen Aztek kralı. (ç.n.)

90


www.isaretatesi.com

ÇIPLAK İNCİR AĞAÇLARI

İncir ağacı, tuhaf incir ağacı…

Yoğun dümdüz gümüşten yapılmış;

Güneyin deniz havasında lekesiz, pek hoş bir gümüş ––

Lekesiz diyerek, mat demek istiyorum aslında ––

Kalın, etine dolgun bir gümüş…

İnsanın kolu bacağı misali yaşam pırıltısıyla mat,

Daima alacakaranlık olan sağlıklı, dopdolu bir yaşamın

Loş ışığında çırılçıplak,

Ve çarkıfelek yaprakları misali zarif,

Kayadan sarkan bir çarkıfeleğin çarpıcı pırıltısıyla

Sanki bir çarkıfelek… 32

Büyük, girift, çırılçıplak incir ağacı, bir sapsız çiçekler ağı,

Çırılçıplak çiçeklenmiş, sergiliyor hayatın renklerini.

Bir ahtapot sanki,

Ama binbir ayaklı, hoş, tuhaf bir ahtapot ––

32

Büyüleyici bir güzelliğe sahip çarkıfelek çiçeği, Avrupa dillerindeki adını

(passiflora, passion flower) görünümünden dolayı çarmıha gerilmiş İsa’ya

benzetilmesine borçludur. (ç.n.)

91


www.isaretatesi.com

Kayada yaşayan, çıplak, leziz bir deniz şakayığı sanki,

Esrarengiz bir kibirle kayada boy atmış.

Bırakın oturayım

Kayalıkta yaşayan şu binbir kollu şamdanın altına,

Güleyim Zamana, güleyim içi geçmiş Ebediyete,

Ve alay edeyim yavan Sonsuzlukla,

Sarılmışken bu muzır ağacın ten kokusuyla ––

O ki nice sırlar saklıdır koynunda,

Gülüyor, hem de çağlardır, insana ve onun huzursuzluğuna,

Olanın olduğundan farklı olduğuna inanmaya çalışmasına,

Gülüyor kıs kıs ona.

Bırakın oturayım şu binbir kollu şamdanın altına,

Mum yağı kokan, 33 yedi kollu,

Ama uçurumun kenarından tepilerek

Yağlı ahlâkçılığından arınmış

Yahudi şamdanının altına,

Ve tanık olayım onun kendisi oluşuna.

33

Şair, mum yapımında kullanılan hayvansal yağları kastederek, kimi

İngilizce İncil çevirilerinde Eski Ahit, Levililer, 3:14-17 kısmında geçen bir

sözcüğü (tallow) kullanıyor. Söz konusu pasajlar, ayin sırasında yapılacak

sunu hakkında ayrıntılı talimatlar içerir. (ç.n.)

92


www.isaretatesi.com

Ve seyredeyim

Onun çıplak, müthiş bir güvenle her bir dalını

Gökyüzüne, hep gökyüzüne uzatışını;

Her dal bir öndermiş, ana sapmış, öncüymüşçesine

Ve her biri güneşin mumunu ucundaki yuvada taşımaya

Kararlıymışçasına,

Dallarını dosdoğru gökyüzüne çevirişini.

Her körpe dal

Öncüsünün bacağından uç verir vermez 34

Güneşin yanan mumunu taşımak için

Tereddütsüzce boy atar.

Ve körpecik başka bir dal tomurcuklanır onun da bacağından,

O da tek olmayı,

Güneşin yanan mumunu taşımayı kovalar.

Ey binbir kollu şamdan, ey dikelmiş tuhaf incir ağacı!

Medusa’nun başındaki yılanlar misali

Her dalın bir ana dal olup ötekileri zorbaca geçmeye çalıştığı

Ve eşitliğin kendini aşmaya azmettiği

Acayip Demos, 35 ey çıplak incir ağacı!

34

Yunan mitolojisinde Dionysos, Zeus’un bacağından ikinci defa dünyaya

gelir. (ç.n.)

35

Demos: Eski Yunan’da halk. (ç.n.)

93


www.isaretatesi.com

Şüphesiz her biriniz

Diğerlerinden daha öte bir mumluk olabilir güneşe,

Ey Demos, Demos, Demos!

Muzır incir ağacı, eşitlik bulmacası,

Kafayı kendine takmış gizli meyvelerinle

Demon’sun 36 sen hem de!

Taormina, Sicilya

36

Demon: Şeytan. (ç.n.)

94


www.isaretatesi.com

ÇIPLAK BADEM AĞAÇLARI

Islak badem ağaçları yağmurda,

Topraktan kaskatı fırlamış demir gibi;

Kapkara badem ağacı gövdeleri yağmurda,

Topraktan fırlamış kıvrık, korkunç demir gereçler gibi;

Sicilya kış yeşilinin yumuşak kürkünün,

Toprağın yenmez otlarının derinlerinden boy atmış,

Yamaçları tırmanan, kapkaranlık kıvrılan,

Demir gibi kapkara badem ağacı gövdeleri.

Teras korkuluklarının altında,

Ey badem ağacı,

Kapkara, paslı, demir ağaç gövdesi,

Ustaca kaynatmışsın üzerine incecik dalları,

Çelik gibi, havada duyarlı çelik gibi,

Kurşuni ve eflatun, duyarlı bir çelik gibi,

İncecik ve pek narin, yay gibi kıvırmışsın onları.

Ne yapıyorsun aralık yağmurunda?

Sipsivri çelik dallarının ucunda

95


www.isaretatesi.com

Tuhaf bir elektrik duyarlılığı mı taşıyorsun yoksa?

Tuhaf bir manyetik cihaz gibi

Elektrikli etkiler için havayı mı tarıyorsun?

Gökyüzünün Etna civarında kurtlar misali

Sürekli kol gezen elektriğinden

Garip bir şifreyle mesajlar mı alıyorsun?

Yahut havadan kükürtün fısıltısını mı topluyorsun?

Güneşin kimyasal şivesini mi dinliyorsun?

Suların uğultusunu mu naklediyorsun dünyaya?

Ve tüm bunlarla, sen, hesaplamalar mı yapıyorsun?

Sicilya, sağanak yağmur altında aralık ayı Sicilya’sı ––

Demirin eskimiş eğri büğrü gereçler gibi paslı,

Kapkara dallara ayrılması

Ve toprağın kasvetli kürkü üzerinde savrula kıvrıla,

Yenmez yeşil yamaçları tırmanması!

Taormina

96


www.isaretatesi.com

BADEM ÇİÇEĞİ

Demir bile çiçek açabilir,

Demir bile.

Demir çağıdır bu;

Gene de demirin çatlayıp tomurcuklandığını,

Paslı demir üzerinde çiçek bulutlarının kabardığını görerek

Cesaret alalım. 37

Badem ağacı;

Aralık ayının topraktan çırılçıplak fırlamış demir çengelleri.

Keskin acılığıyla

Yılan misali en ölümcül zehri tanıyan

Badem ağacı. 38

37

Lawrence’ın, insan uygarlığının düzgünlüğe, işlenmişliğe, tamlığa dayalı

“kusursuzluk” algısına olan eleştirisi, özellikle “Şeftali”, “Çıplak Badem

Ağaçları” ve “Badem Çiçeği” şiirlerinde, John Ruskin ile; yazarın Doğada,

Sanatta ve Politikada Demirin İşlevi (The Work of Iron, in Nature, Art, and

Policy) ve Gotik’in Doğası (The Nature of Gothic) adlı yapıtlarındaki bazı

yaklaşımlarıyla benzerlik gösterir. (ç.n.)

97


www.isaretatesi.com

Demirin üzerinde, çeliğin üzerinde

Tuhaf kar taneleri sanki, tuhaf kar öbekleri,

Eriyen tuhaf kar artıkları.

Yanılmayın sakın, gökten gelmedi onlar,

Demirin içinden, çelikten çıktılar;

Uçuşup gökyüzünden düşerek değil, fışkırarak,

Demir boyunca, capcanlı çeliğe doğru

Yoğun yeraltından pek tuhaf fışkırarak,

Sıcak pembe uçlarda, parlak pembe kar tanelerinde

Dünyaya benzersiz bir haykırış oldular.

Hem de demiri parçalayan

Pek hassas, üstün bir inancın yüreği bu,

Badem ağaçlarının paslı kılıçları.

Ağaçlar çile çekerler insan soyları gibi, çağlar boyu.

Oradan oraya sürüklenir, sürülürler,

Sürgün yaşarlar çağlar boyu;

Asla kınına sokulmayan

38

Badem ağacının özellikle acı badem türü ham haliyle yendiğinde son

derece zehirlidir; bir iki avuç acı badem, bir insanı öldürmek için yeterlidir.

(ç.n.)

98


www.isaretatesi.com

Çekilmiş kılıçlara benzerler, saplanıp kanla kararmış;

Yaban diyarlarda yabandır ağaçlar…

Ama çiçeğin yüreği,

Çiçeğin o boyun eğmez yüreği!

Şu yaralı bereli, 39 narin asmaya bakın,

Ondan daha yaralısı, narini yok:

Ama küçük, yaralı bir kökten nasıl da

Taptaze bir coşkuyla atılıyor ileri!

Kararlı, inatçı, yapışkan incir ağacı da

Zaptedilemiyor, ahtapot gibi yayıyor dallarını budaklarını.

Ve badem ağacı –– demir çağında, sürgünde!

Şarap kâselerinin, çömleklerin, çanakların, testilerin,

Ve açık yürekli kulplu kadehlerin pişmeye bırakıldığı 40

Kadim güney toprakları burası, 41

39

Yapraklarının bir bir düşmesi sonucu asmanın üzerinin çentik çentik

olması kastediliyor (many-cicatrised). (ç.n.)

40

Şair, antik dönemde şarabın saklanması, hazırlanması ve içimi için

kullanılan amfora, krater, kantharos, oinokhoe, kylix gibi çeşitli toprak

kapları sayıyor. Söz konusu toprak kaplar, güneşte bırakılarak pişirilirdi.

(ç.n.)

99


www.isaretatesi.com

Şimdi her yanını demirden badem ağaçları

Diken diken kaplamış.

Ama asla unutmayan bir demir,

Tan yürekli bir demir;

Çağın kıskacında, sürgüne karşı demire bürünmüş

Daima çarpan tan yürek.

Karı hatırlayan bir yürekten

Nasıl da çiçek açıyor, bakın,

Uzun gecelerle dolu ocak ayında,

Akşam yıldızının ve köpek yıldızının 42 uzun kara gecelerinde,

Upuzun gecelerde Etna’nın karlı rüzgârları arasında.

Damla damla kan terliyor

Uzun, upuzun Getsemani gecesinde,

Damlalar çiçeğe dönüşüyor, övünce dönüşüyor damlalar,

Bal dolu bir zafere dönüşüyor,

en muhteşem görkeme dönüşüyor…

41

Şiir Sicilya, Taormina’da, yazarın birkaç yıl kaldığı, bugün D. H.

Lawrence Evi olarak da bilinen Fontana Vecchia’da yazılmıştır. (ç.n.)

42

Köpek takımyıldızının, “ak yıldız” olarak da bilinen en parlak yıldızı;

Sirius. Antik mitolojide doğurganlıkla, doğa unsurlarıyla ve yaşam

döngüsüyle ilişkilendirilirdi. (ç.n.)

100


www.isaretatesi.com

Ah, yaşam ağacını verin bana badem çiçeğinde,

Korkusuz, harikulade çiçekler açan Çarmıh’ı verin!

Akşam yıldızında, karlı rüzgârlarda

ve uzun, upuzun gecelerde

Bademe güven veren bir şeyler olmalı,

Güneşin ılımanlaştırdığı uzak diyarlardan bir anı;

Zira yüreğindeki inanç yeniden gülümsüyor onun,

İnancının bir kere daha haklı çıkmasının anlatılmaz coşkusuyla

Bademin kanı kabarıyor,

Demir gözeneklerden Getsemani kanı sızıyor, sızıyor,

Körpecik tomurcuğa doğru top top oluyor

Ve nihayet büyük, kutlu bir hamleyle,

Bir çırpıda beliriveriyor çiçekli, çıplak ağaç;

Sanki çiye bulanmış bir damat, giysilerinden soyunmuş,

Köpek yıldızının gece vakti gür ulumasına,

Etna’nın keskin, karlı rüzgârına

Ve ocak ayının çiğ güneşine karşı, tümden örtüsüz,

Narin ve çıplak.

Düşünün, demirin katılığından nasıl bir cesaretle

Birdenbire çırılçıplak beliriyor o, çiçekli bir kusursuzlukla,

Paslı kılıcın ucunda.

Düşünün, açılıp saçılmış bir çıplaklıkla

101


www.isaretatesi.com

Nasıl da dikiliyor orada, gülümsüyor

Karlı rüzgârlarla, güneş parıltısıyla

Ve düğün şarkıları uluyan köpek yıldızıyla koyun koyuna.

Bal gövdeli, ey güzeller güzeli,

Demirden boy göster,

Al al olmuş yüreğin!

Pek incelikli, hassas ve narin, ete kemiğe bürünmüşsün,

Demirden daima daha korkusuz

Ve çok daha mağrur, tereddütler karşısında tahammülsüz.

Manzarada sanki kırağıyla donmuş,

Gümüşsü hayaletler bunlar yeşil tepede fısıldaşan,

Sanki kırağı yemiş gibi, esrarengiz.

Bahçede ışınlar yayarak,

Püskürmüşe benzeyen bir bedenle,

Tan vakti hassaslığı içinde etrafına bakınır sanki her biri,

Nasıl da dikbaşlı, nasıl da hınzır, güven dolu gülümser,

Keskin kılıçtan doğmuş.

Başına buyruk,

Sınır tanımaz,

Bağlarını koparıp serbest kalmış,

102


www.isaretatesi.com

Yaşamla yücelmiş bir ağaç.

Her şeye karşı korkusuz,

Hem demir hem toprak, özünde yaşam coşkusu.

Gökte,

Mavi, masmavi gökyüzünde

Pespembe düğümler, balık gibi gümüşsü:

Geniş ışınlar yayan, sessiz ve mesut, bal gövdeli,

Yüreği al al olmuş, al al,

Dupduru ışıkta göğe düğümlenmiş.

Açık,

Apaçık,

Beş kat apaçık,

Altı kat apaçık,

Tam yerinde ve kusursuz;

Nihai bir hüzünle yüreği al al,

Her haliyle mahzun.

Fontana Vecchia

103


www.isaretatesi.com

MOR ANEMONLAR

Çiçekleri bize kim bahşetti?

Arş-ı âlâ? Beyaz Tanrı?

Zırva!

Cehennemin derinliklerinden,

Hades’ten,

Yeraltı diyarının efendisi!

Ya çiçekler tanrısı İsa?

Zannetmem.

Peki ya güneş gibi parlayan Apollo, müziğin tanrısı?

O da değil.

Kim öyleyse?

Söyle hadi!

Söyleyeyim –– Pluto,

Yeraltının karanlık efendisi,

104


www.isaretatesi.com

Proserpina’nın 43 kocası.

Var mı itirazı olan?

Proserpina yukarı ilk çıktığında

Çiçekler geldi, cehennem köpekleri geldi onun peşi sıra.

Pluto –– karanlık, kıskanç tanrı,

Damarında kanı müthiş çiçekler gibi kabarmış bir koca.

Git bakalım, demişti o.

Ve Sicilya’da, Enna çayırlarında

Kadın ondan kurtulduğunu zannetmişti. 44

Ama etrafta mor anemonlar açıverdi bir anda,

Mağaralar,

Küçük renk cehennemleri, karanlık inler,

Kadının peşinden gelen cehennem; şaşaalı, müthiş

Çukur tuzaklar.

43

Zeus ve Demeter’in kızı Persephone’nin Roma mitolojisindeki karşılığı.

Annesi Ceres (Demeter) ile beraber doğurganlıkla, bereketle, yaşam-ölüm

döngüsüyle ilişkilendirilirdi. Proserpina söylencesinin merkezinde, onun

Pluto (Hades) tarafından Yeraltı diyarına kaçırılması ve her bahar

mevsiminde yeryüzüne geri dönüşü yer alır. (ç.n.)

44

Söylencede anlatıldığı şekliyle Proserpina’nın yeryüzüne geri dönüşünün

ve sonra tekrar kaçırılmasının Sicilya, Enna’da vuku bulduğuna inanılır.

(ç.n.)

105


www.isaretatesi.com

Kadının ayaklarının dibinde

Açılan cehennem;

Onun bembeyaz bileklerine doğru

Kocanın heybetiyle, yılan başlarını

Birbiri ardına kaldıran cehennem;

Tutup yakalamaya çalışan mosmor cehennem.

Gitmesine neden izin vermişti?

Peşine düşüp tekrar yakalamak için,

Onu, bembeyaz kurbanını.

Ah, sahip olmak!

Cehennemin eril çiçekleri

Yeryüzünde yeniden.

Gözünü aç, Persephone!

Dikkat et, Ceres Hanım, düşman peşinizde.

Yabani kurtboğan sarıyor ayaklarınızı

Ve cehennem cazibesiyle, kocanın mosmor zorbalığıyla

Kaplıyor yeni kavuştuğunuz düzlükleri.

Kızının kurtulduğunu mu sanmıştın?

Aşağıda, cehennemin dibinde,

Cehennemin efendisi olan herifin

Artık onu alıkoyamayacağını mı?

106


www.isaretatesi.com

Vah vah!

Eyvah! Geliyor işte çizgili, damalı enikler,

Tazı gibi incecik çiğdemler!

Tutun şunları, göreyim sizi!

Haydi sevimli açıkgöz nergisler, altın spanyellerim benim,

Koklayın, bulun onları!

Şu azat edilmiş kadınları.

Biri geliyor sanki!

İşte oradalar!

Mosmor anemonlar!

Cehennem kabarıyor!

Cehennem yeryüzünde; derinlerin efendisi!

Kaç Persephone, kaç; kocan geliyor peşinden.

Gitmene neden izin vermişti ki?

Peşine düşüp yakalamak için.

Budur bütün baharın ve yazın eğlencesi;

Çiçekler kavrıyor bileklerini, çekiyor saçından,

107


www.isaretatesi.com

Zavallı Persephone ve onun kadın hakları.

Kocasının tuzağına düşmüş cehennem kraliçesi,

Bahar geldi.

Mevsim bahardır

Ve yeryüzünde kocanın gösterişli dalavereleri.

Ceres, öp kızını; kavuştun sanıyorsun ona.

Oysa kocasının tarlasıdır

Kızın Persephone!

Zavallı kayınvalide!

Yüzüstü bırakılacaksın sen de.

Bahar geldi.

Taormina

108


www.isaretatesi.com

SİCİLYA SİKLAMENLERİ

Adam gür simsiyah saçlarını alnından çektiğinde,

Kadın perçemlerini yüzünden sıyırıp

Bir el hareketiyle saçlarını arkada topuz yaptığında

–– O ürpertici ataklık yok mu!

Böylece ikisi de alınlarını apaçık,

göğe karşı çırılçıplak duyduğunda,

Gözleri ortaya çıktığında;

Ve savrulan bir bıçak misali,

Göğün ışığı o savunmasız gözleri kamaştırıp

Yüzlerine karşı deniz de kılıcını çektiğinde ––

Vahşiydiler onlar, Akdenizli vahşiler…

Göğün altında sere serpe çehreleriyle,

O gür çalıların içinden ilk kez çıktıklarında,

Ayaklarının dibinde boy atmış minik

Pembe siklamenler gördüler,

Ve onların yanıbaşında, geçmişi kara kara düşünen

Hantal kurbağalar.

Hantal kurbağalar;

109


www.isaretatesi.com

Ve ıpıslak parlayarak

Ebedî bir gölgeyle toprağa tutunan siklamen yaprakları:

Kurbağa gibi buğulu, toprak gibi yanardöner,

Pek güzel,

Kırağıyla süslü,

Üzerine çamur sıçramış,

Salyangoz gibi sedefli,

Yere yakın.

Denizin titrek yüzeyi,

İnsanın savunmasız, çıplak çehresi

Ve kulaklarını geriye yatırmış siklamenler.

İncecik burunlu, upuzun,

Dalgın görünüşlü tazılara benzeyen tomurcuklar:

Hayal meyal topraktan uç vermiş,

Varla yok arası,

Adamın ayaklarının ucunda.

Taşların hayat verdiği,

Alçaklarda olmaktan hoşnut,

Şafak pembesi siklamenler, körpe siklamenler;

Kabarmışlar,

Zarif, körpecik tazı kancıkları gibi

110


www.isaretatesi.com

Uyanıp kulak kesilmişler sanki,

Günün geniş, toy manzarasına karşı

Ağızlarını aralamış esniyorlar sanki.

Tazı kancıkları ––

Pembe burunlarını

Öne doğru eğmişler dalgın dalgın,

Yeni günü uyandırmaktan çekinerek

Usulca nefes alıyorlar,

Alçaklardan hoşnutlar.

Ah, dünyamızın başladığı Akdeniz sabahı!

Uzak, pek uzak Akdeniz sabahları,

Örtüsüz Pelasg 45 çehreleri

Ve açılan siklamenler.

Bir anda bayır yukarı koşuyor yaban tavşanı,

Upuzun kulaklarını geriye yatırmış,

coşku içinde gözünü dört açmış.

Sararmış ve solgun, kayalık Akdeniz yamaçları üzerinde

Gülpembe siklamen, esrik bir öncü!

45

Pelasglar: Helen kavimlerinin gelişinden evvel Yunan topraklarında ve

Ege adalarında yaşayan halk. (ç.n.)

111


www.isaretatesi.com

Siklamenler, burunları allı pembeli siklamenler,

Yaban tavşanı sürüleri misali, demetler halindeler,

Yan yana bir sürü burun, kalkık kulaklar;

Sanki bir kuyunun, şafak pınarının başına toplanmış,

Büyü sözleri mırıldanan kadınlar.

Yunan toprakları ve dünyanın sabahı ––

Parthenon’un henüz tüm mermeriyle

Siklamen köklerine hayat verdiği çağ…

Menekşeler;

Güze özgü,

Şafak pembesi,

Şafakla parlamış,

Pembe burunlu, pagan menekşeler ––

Bodur, kurbağamsı yapraklar arasında

Henüz doğmamışların tohumunu saçan

Erekhtheion heykelleri. 46

Taormina

46

Atina, Parthenon Tapınağı’nın girişindeki kadın heykeli biçiminde

sütunlar (karyatidler) kastediliyor. (ç.n.)

112


www.isaretatesi.com

SİVRİSİNEK

Bu numaralar nereden çıktı bayım?

Neden böyle uzun bacaklar üzerinde duruyorsun?

Bu upuzun baldırlar niye, ey çılgın esrime?

Ağırlık merkezini yükseklere uçurabilesin

Ve üzerime konduğunda hava kadar hafif olabilesin diye mi?

Ey hayalet, tenimde ağırlıksızca durabilesin diye mi?

Duydum ki bir kadın Kanatlı Zafer 47 demiş sana

Miskin Venedik’te.

Başını çeviriyorsun kuyruğuna doğru, gülüyorsun buna.

Bunca şeytanlığı nasıl sığdırıyorsun

Cılız, yarı saydam bedenindeki

Hayalet kıymığına?

47

Kanatlı Zafer: Yunan zafer tanrıçası Nike ile özdeşlemiş bir ifade.

Günümüzde Louvre Müzesi’nde sergilenmekte olan M.Ö. 3. yüzyıldan

kalma Semadirek Kanatlı Zafer Heykeli, Helenistik sanatın şaheserlerinden

biri olarak kabul edilir. (ç.n.)

113


www.isaretatesi.com

İncecik kanatlarınla ve uzayan bacaklarınla,

Bir balıkçıl misali, havadaki bir zerre misali süzülüşün

Ne kadar tuhaf ––

Bir hiç âdeta.

Nasıl bir gizem sarıyor seni şu an;

Küçük şeytanî gizemin

Sinsice kol geziyor, zihnimi uyuşturuyor.

Büyülü iğrenç kıymık, işte senin numaran:

Görünmezlik,

Bulunduğun taraftan beni sersemleten uyuşturucu güç.

Ama numaranı biliyorum artık, yanardöner büyücü.

Ne kadar tuhaf ––

Havada eğriler çizerek kol geziyorsun, sakınarak,

Kuşatıyorsun beni, kanatlı hortlak,

Ey Kanatlı Zafer!

Yere konup ince uzun baldırlar üzerinde duruyorsun,

Yan yan bakıyorsun bana, kurnazsın,

Farkettiğimi biliyorsun.

Seni gidi kıymık…

114


www.isaretatesi.com

Sana karşı niyetimi okuyarak

Yana doğru aniden havalanman tiksindiriyor beni.

Pekâlâ, gel, habersizmiş numarası yapalım;

Görelim bakalım bu sinsi kandırmacadan kim galip çıkacak.

Ya insan ya sivrisinek…

Sen benim varlığımdan habersizsin, ben de senin.

Haydi bakalım!

Fakat, ah iğneli iblis,

Aniden nefretle kanımı titretiyor kozun,

Senin o küçük iğrenç kozun:

Kulağımın dibinde çaldığın tiz sesli, küçük, iğrenç borazan!

Bunu neden yapıyorsun?

Kötücül bir taktik olduğu kesin.

Duydum ki yapmadan edemezmişsin.

Eğer öyleyse gerçekten,

Masumları koruyan Tanrı inayetine güvenmeliyim.

Ama hayret verici şekilde

115


www.isaretatesi.com

Kulağa bir savaş narası, zafer nidası gibi geliyor sesin

Sen kafa derimi emmeye başladığın an!

Kan, kıpkırmızı kan,

Büyüler ötesi

Yasak iksir.

Seyrediyorum bir anlığına

Unutulmuşluk içinde mest olmanı,

Taze kan emerek

Edepsizce kendinden geçmeni,

Kanımı emmeni.

Nasıl bir sessizlik bu, nasıl da sonu gelmez bir esrime,

İhlâlin edepsizliği içinde

Doymak tıka basa.

Havada ne denli yalpalarsan yalpala

Koruyor seni tiksinç, tüylü narinliğin,

Ölçüsüz hafifliğin;

Elimi öfkeyle savurduğum an

Onun rüzgârıyla sürükleniyorsun.

Alaycı bir zafer şarkısıyla kaçıyorsun,

116


www.isaretatesi.com

Kanatlı kan damlası!

Yakalayamam mı seni?

Fazla mı iyisin benim için, ey Kanatlı Zafer?

Sivrisineklikte sana yetişemem mi sanıyorsun?

Tuhaf! Nasıl da koca bir leke bıraktı emdiğin kanım

Senin silik, zerre kadarlık izinin yanında!

Tuhaf! Nasıl da yitip gittin

Donuk, karanlık bir is karasına!

Siraküza

117


www.isaretatesi.com

BALIK

Balık, ah, balık,

Dünya umurunda değil!

Sular ister kabarıp kaplasın yeryüzünü,

İster kuytu köşelerde durulsun,

Senin için hepsi bir.

Sucul, su altında yaşayan,

Suya batmış,

Dalgalarla ürperen.

Sular çalkalanır,

Sen de çalkalanırsın.

Yıkayan sularla bir olup yıkanırsın,

Derinde kalırsın.

Asla bilmez,

Asla kavramazsın.

Yaşamın bir hassasiyet çalkantısıdır iki yanında boydan boya,

118


www.isaretatesi.com

Bir akıntıdır yüzgeçlerinin ucunda, kuyruğunun sarmalında,

Ipıslak yanıp tutuşan sudur solungaçlarının ızgaralarında;

Ve sucul gözlerindir, sabit.

Yılanlar bile yatar koyun koyuna.

Ama, ah, suda kıpırdayan balık,

Sen ancak sularla koyun koyuna yatarsın,

Budur biricik temasın.

Ne parmaklar, eller, ayaklar, ne dudaklar,

Ne narin bir burun, ne hasret çeken bir bağır,

Ne de şehvet dolu kasıklar ––

Hiçbiri.

Yalnızca sen ve yalın bir unsur,

Kıpırtılı dalga.

Akşam aydınlığında oynaşıp kıpırdayan gümüş pullar.

Kimdir çırılçıplak selleri dölleyen?

Kimdir dalgalardaki ana?

Kimdir bir rahmin içinde yüzen?

Kimdir tutkunu olduğu sularla,

Tümden rahim olan bir unsurla, sessiz sedasız, iç içe yatan?

119


www.isaretatesi.com

–– Yer seviyesinin altında, sudaki balık.

Ekmeğini suya o atsa ne olur? 48

Gümüşsü varlığıyla

Yalın unsurun içinde

Kendisidir o, yalnızca kendisi, o kadar.

Ötesi yok.

Yalnızca kendisi

Ve bir unsur.

Beslenme mi? Elbette!

Suda iştah dolu gözler,

Geçit gibi açılmış bir ağız,

İtip harekete geçiren kuvvetli bir omurga

Ve yutkunan obur bir göbek.

Korku mu?

Korkuya da bilir!

Yuvalarından fırlamış sucul gözler;

48

Eski Ahit, Vaiz, 11:1: “Ekmeğini suya at, çünkü günler sonra onu

bulursun.” Bu, yapılan iyiliklerin boşa gitmeyeceği, Tanrı inayetinden

herkesin nasibini alacağı anlamındaki bir ifadedir. (ç.n.)

120


www.isaretatesi.com

Sanki balık sesiyle

Çığlık atarak ani bir kaçış ––

Çünkü geliyor turna balığı…

Karaltıya karşı

Kuyruğunu kıvrakça çevirip

Şen bir korkuyla kaçıverir.

Beslenme, korku ve yaşama sevinci ––

Eser yok sevgiden.

Ya da tam tersi:

Yaşama sevinci, korku ve beslenme,

Eser yok sevgiden.

Suda nasıl bir yaşama sevinci bu böyle!

Suyun içinde, yalın unsurla baş başa,

Usulca ağzını açıp kapamak;

Batmak, çıkmak, sularla uyumak;

Dalgaların içine

Kulağın duyamayacağı nice dalgacıklarla konuşmak;

Solungaçları boğan sellerle nefes almak,

Selle yan yana usulca akan balık kanıyla

Balığa özgü ateşi canlı tutmak;

Yalın unsuru bir sevgiliymişçesine

121


www.isaretatesi.com

Altında duymak;

Kışkırtıcı biçimde

Şıp diye havaya sıçrayıp kaçmak,

Ardından bir şaplakla suya tekrar kavuşmak.

Gene bir olmak!

Balık olmak!

Hiçbir pişmanlık duymaksızın,

Suda balık olmak.

Sevgisiz, ama nasıl da şen şakrak!

Henüz Tanrı ile sevgi bir değilken doğmuş,

Yaşam sevgi nedir bilmezken.

Pek güzel, herkesten erken davranmış.

Kabul, sürü halinde gezer balıklar.

Büyük sürüler halinde akın ederler.

Ama sessiz, temassızdırlar,

Ne bir sözü, coşkuyu, ne de bir öfkeyi paylaşırlar.

Dokunmazlar.

Birarada asılı dururlar, daima birbirinden ayrı;

Ötekilerle aynı dalgada her biri sularla bir başına.

122


www.isaretatesi.com

Suda yalnızca bir manyetizma onlar arasında.

Bir defasında bir su yılanı görmüştüm Anapo’da, 49

Kendi kendime, Şuna bak, demiştim,

Başını kaldırmış, bir kuş gibi gidiyor suda!

Kendine özgü; ama o bile ait bu dünyaya…

Ama Zeller Gölü’nde 50 bir teknede oturmuş,

Kabarıp inen sularda

Gelip geçen balıkları seyrederken ––

Soruyorum kendi kendime, bunlar da kim böyle?

Ve tanıyamıyorum 51 onları…

Gri çizgili bir kostüm giymiş, şık yüzgeçleri olan,

Küçük, zayıf bir yavru turna balığı

Aşağıda geziniyor ağır aheste, gözden kaybolmak üzere;

Sanki bir serseri, gidiyor kaldırımın kuytu bir köşesinde…

Ama durun, insan karıştı işin içine!

49

Sicilya’da bir nehir. (ç.n.)

50

Avusturya Alplerinde bir tatlı su gölü; Zell Gölü; Zellersee. (ç.n.)

51

Şair, can alıcı bir seçimle, hem “sahip olmak”, hem de “tanımak”, “kabul

etmek”, “onaylamak” anlamını içeren bir sözcük kullanıyor (own). (ç.n.)

123


www.isaretatesi.com

Daha yakından bakınca,

O durgun, ölgün hareket,

O doğa dışı, tüp gibi gövde, o upuzun, hortlak gibi burun…

Vazgeçiyorum onu yüceltmekten.

Zira bir hata yaptım, tanımıyorum ben onu ––

Sudaki bu kül rengi, tekdüze ruhu;

Balık canlılığı taşıyan,

Gölgeler arasındaki bu yoğun varlığı.

Tanımıyorum onun Tanrısını,

Hayır, onun Tanrısını tanımıyorum.

Yaşamın bizden koparabileceği nihai itiraf da bu olmalı.

Bir defasında, suda belli belirsiz,

Büyük bir turna balığı saldırınca

Küçük balıkların kıymık misali dağıldığını görmüştüm.

Kendi kendime,

Senin bir sınırın var, ey yüreğim, demiştim,

Senin Tanrının bir sınırı var.

Pek ötede duruyor balıklar.

Öteki Tanrılar

124


www.isaretatesi.com

Erişebileceğimin ötesindeler…

benim Tanrımın ötesinde tanrılar…

Benim ötemdeler onlar, balıklar.

Varlığımın sınırında durup

Öteye bakıyorum

Ve pek uzakta görüyorum balıkları,

Kıyıdan suyun içine bakıyorum.

Elimde uzun bir oltayla bekledim

Ve sudan aniden altın renkli, yeşilimsi, parlak bir balık çektim;

Oltanın ucunda havaya fırlayıp savruldu,

Başımın üzerinde bir hâle çizdi âdeta.

Açılıp kapanan, suya aç ağzından çıkardım iğneyi,

Ve dehşetle pörtlemiş gözünü gördüm onun,

O altın renkli ve kızıl,

Suda paha biçilmez, ayna gibi dümdüz gözü.

Kabarıp duran bir yaşam nabzıyla,

Yapış yapış, elimde çırpındığını duydum.

Ve içim ezildi,

Yerindim: Varlıkların ölçütü ben değilim.

Benim ötemde bu balık.

125


www.isaretatesi.com

Tanrısı benim Tanrımın dışında.

Altın renkli, yeşilimsi, kaygan, saf bir salgı bulaşıyor elime;

Kızıl, altın renkli, ayna göz bakakalıyor ve ölüyor;

Ve sucul, parlak hatlar giderek sönükleşiyor.

Bilebileceğimden çok evvel,

Henüz insan için gün doğmamışken,

Şafağa karşı dünyaya gelmişti o.

Benden pek önce gelmişti.

Ve ben, on parmaklı günışığı canavarı,

Öldürdüm onu.

Altın renkli, kızıl gözleriyle, yeşilimsi saf pırıltılarıyla,

Altın karınlarıyla,

Ve Âdem öncesinden kalma yalnızlıklarıyla,

Sevgisizlikten bile öte sevgisizlikleriyle,

Bembeyaz etleriyle

Balıklar

Bambaşka çemberlerde yol alıyorlar.

Aykırılar.

Su seyyahları.

126


www.isaretatesi.com

Hepsi tek bir unsur onların.

Her biri kendi başına,

Sucul birer varlık.

Kediler ve Napolitanlar,

Sülfür sarısı günışığı canavarları ––

Susuzluktan bile öte bir iştah duyar balığa onlar;

Sülfüre doymuş şehvetlerini bastırmak için

Sucul canlılığı ararlar.

Bense

Yalnızca merak ediyor,

Ama anlayamıyorum.

Balıkları anlayamıyorum.

Başlangıçta ve sonda

Balık idi İsa’nın adı… 52

Zell-am-See

52

Balık sembolü, Hıristiyanlığın erken dönemlerinden itibaren İsa’yı temsil

edecek şekilde kullanılmıştır. Bunun bir nedeni, Yeni Ahit’teki çeşitli

pasajlarda (örn. Matta, 14: 19-21) geçen ifadelerdir; diğer nedeni ise İsa için

kullanılan “İsa Mesih, Tanrı’nın Oğlu, Kurtarıcı” (Iesous Christos, Theou Yios,

Soter) ifadesinin baş harflerinin, Yunanca “balık” sözcüğüne (ichthys)

karşılık gelen bir monogram oluşturmasıdır. Ayrıca “balık”, çeşitli pagan

inanışlarında da önemli bir sembol olarak karşımıza çıkar. (ç.n.)

127


www.isaretatesi.com

YILAN

Sıcak, sımsıcak bir gündü,

Altımda pijama, su içecektim,

Bahçemdeki yalağa bir yılan geldi.

Keçiboynuzu ağacının tuhaf kokulu derin gölgesinde

Suya indim merdivenlerden, elimde bir testi,

Beklemeliydim, durup beklemeli, beklemeli,

Zira benden önce yalağa o, yılan geldi.

Gölgede kerpiç sıvadaki bir yarıktan sarkarak,

Yumuşak karnını, sarılı kahverengili gevşek gövdesini

Taş yalağın köşesine doğru saldı,

Ve boğazını taşın kenarına dayayarak,

Düpdüzgün ağzıyla,

Çeşmenin damladığı yerdeki berrak suyu yudumladı,

Ve düpdüzgün diş etlerinin arasından

Gevşek upuzun bedenine doğru

Suyu usulca, sessizce emdi.

128


www.isaretatesi.com

Yalağa benden önce başka biri gelmişti

Ve ben, sonradan gelen, bekliyordum.

Başını sudan kaldırdı

Tıpkı sığırların yaptığı gibi;

Ve tıpkı su içen bir sığırın yaptığı gibi

Dalgın dalgın baktı;

Çatallı dilini ağzında gezdirip bir an duraksadı;

Ve eğildi gene, biraz daha yudumladı;

Sicilya’nın temmuz gününde Etna’nın dumanı tüterken,

Renkleri yerin yanan karnından

Toprak rengi, altın gibi toprak sarısıydı.

Aldığım terbiye bana

Öldür onu dedi,

Zira Sicilya’da

Siyah yılanlar zararsız, altın sarısı olanlar zehirliydi.

Erkeksen bir sopa alırsın eline, vurursun yılana, işini bitirirsin

Diyordu içimdeki sesler…

Fakat itiraf etmeliyim, pek sevmiştim onu.

Sessiz bir konuk gibi

Suyunu içmek ve yerin yanan karnına doğru

129


www.isaretatesi.com

Sakin ve huzurlu, bir teşekkür bile etmeden inmek üzere

Yalağıma gelmiş olmasından

Kıvanç duymuştum.

Onu öldürmeye kalkışmadım diye korkak mıyım?

Onunla konuşmak istedim diye sapkın mıyım?

Onurlanmış hissettim diye aşağılık mıyım?

Onurlandırıldım.

Gene de susmadı sesler:

Öldürürdün onu eğer korkmasaydın!

Korkuyordum sahiden, hem de dehşet içindeydim,

Ama tam da o yüzden

Esrarengiz toprağın karanlık kapısından gelerek

Misafirim oldu diye, daha da gururluydum.

Kana kana içti,

Ve sarhoşlamışçasına, hülyalı hülyalı kaldırdı başını;

Dudaklarını yalarmışçasına,

Çatallı kapkara bir gece gibi şapırdattı dilini havada;

Ve bir tanrıymışçasına,

Görmüyormuş gibi baktı boşluğa;

Başını usulca çevirdi,

130


www.isaretatesi.com

Usulca, pek usulca, âdeta kat kat düşler içinde

Ağır ağır kıvırarak upuzun bedenini,

Dönüp yeniden duvardaki yarığa doğru tırmanmaya yeltendi.

Ve başını o korkunç deliğe sokup

Yılansı bir rahatlık içinde omuzlarını oynatarak

Kendini yukarı doğru çektiği

Ve içeri doğru girdiği sırada,

Bir tür dehşet,

Onun kendini o tiksinç deliğin içine doğru çekmesine,

Bile bile o karanlığın içine girerek

Kendini içeriye doğru çekmesine karşı

Bir tür isyan

Teslim aldı beni,

O bana sırtını döndüğü an.

Etrafıma baktım, testimi elimden bıraktım,

Kocaman bir odun kapıp

Yalağa doğru

Bir tangırtı kopararak fırlattım.

Sanırım onu vuramadım;

Ama dışarıda kalan kısmı

Yakışıksız bir telaşla aniden kasılıp şimşek misali bükülerek

131


www.isaretatesi.com

Kapkara delikten içeri doğru kaçtı,

Duvar yüzeyindeki toprak dudaklı yarıkta yitiverdi.

Durgun, sımsıcak öğle vakti

Hayretler içinde bakakaldım arkasından.

Ve hemen pişman oldum yaptığıma.

Nasıl da bayağı, adi, aşağılık bir davranıştı!

Tiksindim kendimden,

İçimdeki mide bulandırıcı insani terbiye seslerinden.

Ve albatrosu hatırladım, 53

Yılanım geri gelsin diye yalvardım.

Zira o gene bir kral gibi göründü bana,

Sürgündeki bir kral, yeraltında tacını kaybetmiş, 54

Şimdi yeniden taçlanacak olan.

Yaşamın efendilerinden biriydi o,

Fakat ben fırsatı kaçırdım.

53

Şair, Coleridge’in başyapıtı İhtiyar Denizcinin Şarkısı’nda denizcinin

öldürdüğüne bin pişman olduğu albatrosu anıyor. (ç.n.)

54

Mitolojide yılan hem Zeus’la, hem Pan’la, hem de Typhon’la

özdeşleştirilir. Zeus, Persephone’yi (bu şiirin yazıldığı) Sicilya’da

döllemiştir; “tüm canavarların babası” Typhon ise tıpkı ateş ve yanardağ

tanrısı nalbant Vulcanus gibi, Etna Dağı’nın altında yaşar. (ç.n.)

132


www.isaretatesi.com

Ve kefaretini ödeyeceğim şimdi

Bayağılığımın.

Taormina

133


www.isaretatesi.com

BABA HİNDİ

Sen, fırfırlı kara çiçek.

Sen, ışıltılı karanlık rüzgâr.

Sendeki o sana özgü ihtişam…

Karanlık ve pırıltılı,

Derili ve tiksinç,

Gelincik gibi parlak:

Budur benim hayretler içinde

En büyük hayranlığımı uyandıran ihtişam.

Gizemli, anlaşılmaz ilkelliğinle,

Bir Kızılderili gibi

Esrarengiz biçimde kaba, aykırı hallerinle

Sayısız asırların parlak, kapkara tohumusun sanki.

Gerdanın, 55

Ateş gibi kızılken soğumaya başlamış çelik cürufu renginde,

55

Hindinin boyun kısmındaki, “sakal” olarak da bilinen deri uzantıları

kastediliyor. (ç.n.)

134


www.isaretatesi.com

Sanki pasparlak, pul pul oksitlenmiş bir gök mavi.

Neden böyle bir gerdanın, ibikli kel bir başın var?

Anlaşılması olanaksız bir kibirle

Ne diye pörtletiyorsun o sabit, çırılçıplak gözünü?

Keldir akbaba, hem de tiksinç bir biçimde; kondor da öyle;

Ama bu oksitlenmiş gök mavisi, ateş gibi kızıl renkli

Harika başlığı yalnızca sen sarınmışsın üzerine.

Mavi ve parlak kırmızı renkli, tuhaf, paçavra gibi bir şal bu;

Oysa tavus kuşunun başında bir taç.

Soruyorum, acaba neden diye.

Esrarengiz bir çeşit süs seninki belki de,

sarkık deriden bir örtü.

Belki de tüm bu gösteriş içinde

Senin kaba bir zıtlıkla kendini dayatışın.

Bir şal gibi göğsüne sarkıyor gerdanın,

Ve başlığının ucu nahoşça kaplıyor burnunu.

Belki de ham bir malzemedir bu ––

Sen yaratılış fırınından çıktığında

Üzerine yapışıp kalmış bir miktar cüruf.

135


www.isaretatesi.com

Ya da, belki de, bir boğanın

Güm güm atan haşmetli bir gövdeyi dengelemek için

Sarkaç gibi sarkan gerdanına

Benziyor senin gerdanın ––

Dengede duran koskoca bir yaşamın dışarı doğru taşmışlığı.

Gelgelelim, eriyerek bütünleşmeyen,

Ham, katışıklı bir yaşamdır seninki.

Büzüyorsun kendini,

Yay gibi kabartıyorsun sırtını,

Omurganı kasıp titriyorsun içten içe,

Ve arkaya değecek gibi oluyor örtülü başın,

Kalkık kuyruğunun köklerine değecek gibi oluyor.

Sen kendini kastığında,

Geriye doğru kıvrılan tek bir yoğun ürperiş

Teslim alıyor seni,

Kutuplarını birbirine yaklaştıran güçlü bir mıknatıs gibi.

Senin ibikli kafanın o yakıcı, parlak, artı kutbu!

Ve eksi kutbun karanlığından,

Dairevi bir çizgi oluşturan güneş gibi yuvarlak kuyruğunun

Birdenbire fırlayışı!

136


www.isaretatesi.com

O sırada ikisi arasında, sırtının gergin yayı boyunca

Şiddetli patlamalarla manyetik akımların sıçrayışı;

Parlak, kapkara tüylerinin şişkin bir zırh gibi kabarışı,

Sanki fırtına rüzgârlarıyla, yahut bir su akıntısıyla sarsılışı.

Senin o pek keskin, duyular ötesi kibrin

Derili başlığını titretiyor başında ve boynunda,

Sen kendini hırsla kastığında.

İradede öyle bir gerilimin dışavurumudur ki bu,

Ne Zaman onaylamaya razı olmuştur onu,

Ne de ne yaparsa yapsın

Sonsuzluk boyun eğdirebilmiştir ona.

Yaşamın terbiye edemediği ham bir Amerikan iradesi bu,

Sen ki iradeyle kasılmış, aksi bir kuşsun divane bakışlı.

Tavus kuşu bronz tüylerini havaya dikip

Masmavi bir ihtişamla kasıla kasıla gelir Uzak Doğu’dan.

Ama bir de hindinin yerde şişinip kurumlanışına,

Kabarık kanatlarını

Vahşilerin gepgeniş, kasvetli, uğursuz davullarla ritim tutması

misali

Pat pat vuruşuna bakın.

Tıpkı piramitli Meksika’da kurban töreni sırasında

137


www.isaretatesi.com

Huichilobos’un 56 kocaman davulunun o ağır, iç karartıcı sesi…

Davulun gümbürtüsü –– ve hindinin hücum edişi,

Ani, şeytanî bir ataklık, kabarmış tüyler,

Ve bronz parıltılarıyla binbir taç yaprak,

Her biri ötekilerden ayrı ve yerli yerinde.

Her bir teleğin ucundaki zarif çizgilerden oluşan

O incecik, pek narin kavis…

Ne var ki, birdenbire çınlayan bronz rüzgâr çanı,

Ve aşırı kibirden deliliğe kayan bir göz.

Ey, baba hindi!

Gelecek şafağın kuşu yoksa sen misin?

Tavus kuşu, devri geçti de

Boşuna mı bağırıyor cırtlak bir sesle, güneşin doğması için?

Kartal, güvercin, çiftlik horozu boşuna mı yırtınıyor

Ertesi günü doğurmak için?

Yoksa bizi mi bekliyorsun Batı’da, ey gerdanlı baba?

Haykırışın yetecek mi buna?

Yoksa çarmıhın dibinde

Yitik Amerikalı’nın kayıp izlerinin peşine mi düşmek gerek?

Yahut ilkel Kızılderili inadını,

56

Aztekler’in başlıca güneş, savaş ve kurban tanrısı; Huitzilopochtli. Aztek

başkenti Tenochtitlan’ın da koruyucu tanrısıydı. (ç.n.)

138


www.isaretatesi.com

Onun yoğun, insan ötesi kararlılığını

Ve horgörüsünü, donukluğunu, ataklığını takınıp

Yeni günü zorla mı doğurmak?

Doğu yürürlükten kalkmış, Avrupa can çekişiyor…

Öyle mi gerçekten?

Kuş tüyleriyle parlayan kasvetli, ölü

Amerikan yerlileri, Aztekler,

Kanlı kurban törenlerinin uğursuz ihtişamıyla,

Yarı tanrı, yarı şeytan,

Şafağın karşısında baba hindinin çığlığını mı bekliyorlar?

Yahut senin

Eriyip katışıksızlaşana dek

Bir kere daha mı ateşten geçmen gerek,

Ey cüruf gerdanlı baba hindi,

Fırfırlı yaka?

Fiesole

139


www.isaretatesi.com

SİNEK KUŞU

Hayal edebiliyorum,

İlkel bir çağın dilsizliği içinde

pek uzak, bambaşka bir dünyada,

Yalnızca ıhlayıp hımlayan müthiş bir sükûnetin ortasında,

Sinek kuşları 57 uçuşurdu yollarda.

Henüz ruhu yokken hiçbir şeyin,

Yarı canlı yarı cansız

Maddenin kabarmasından ibaretken yaşam,

Koparak düştü bu minik kıymık ihtişam içinde,

Ve pır pır uçtu

Durgun, devasa, etli yapraklar arasında.

Sanıyorum o zaman çiçekler yoktu daha,

Yaratılıştan bir adım ileride

57

Sinek kuşu, kuş familyasının en küçük boyutlu üyelerindendir;

büyüklüğü ancak iri bir sinek kadardır. Çok hızlı kanat çırpan ve bu sayede

havada asılı durabilen, oynak bir kuştur. Kanatlarının çıkardığı sesten

dolayı, İngilizce’de hummingbird (“hımlayan kuş” veya “vınlayan kuş”)

olarak bilinir. (ç.n.)

140


www.isaretatesi.com

Şimşek gibi parladı sinek kuşu o dünyada.

Ve durgun bitki damarlarını didikledi uzun gagasıyla.

Büyüktü herhalde,

Yosunlar ve küçük kertenkeleler için

Bir zamanlar büyüktüler derler ya…

Amansızca gagalayan korkunç bir yaratıktı belki de.

Ne talihliyiz ki

Zamanın upuzun teleskopunun

Ters tarafından bakıyoruz biz ona!

Española, New Mexico

141


www.isaretatesi.com

NEW MEXICO’DA BİR KARTAL

Güneşe dönük, güneybatıya dönük

Bir göğüs, kavruk.

Kavruk bir göğüs, güneşe karşı durmuş,

Sanki bir yanıt, sert bir yanıt.

Kül rengi adaçayı çölünde

Bodur bir sedir çalısının tepesinde

Bir kartal,

Güneşin kavrukluğunu yansıtıyor göğsünden.

Bir kartal,

Orağı kapkara sarkıyor yukarıdan.

Kavruk ve rengi soluk,

Dikelmiş sedir çalısından;

Dikelmiş, içine tanrısal bir itki saplı aşağıdan.

Tüylerle donanmış bir kartal,

Kavruk beyaz tüylerle, yanık kopkoyu tüylerle,

Hem de ateş kızılı tüylerle;

Ve haddinden fazla savrulmuş bir orak, sarkıyor yukarıdan.

142


www.isaretatesi.com

Ey güneşe göğüs geren, aynı anda hem sağa hem sola bakan,

Ey maskeli, esmer çehreli,

Gözlerinin arası demirden, orak maskeli,

Ey tüylerle donanmış, vahşi pençeli!

Dikelmişsin, içine kaskatı tanrısal bir itki saplı aşağıdan.

Güneşe iki gözünle birden bakmazsın.

Bir tek kavruk geniş göğsünün iç gözü

Bakar güneşe doğrudan.

Soluk renkli kavruk göğsün hariç

Karasın sen;

Ve kavruk göğsüne doğru

Yukarıdan silah sertliğiyle kıvrılarak

Âdeta yararcasına inen karalığın

Demokles’in kılıcı gibidir,

Ey gagalı kartal!

Öyle çok defa kana bandın

O kapkara, silah gibi suratını,

Kana susamış kuş, demire iyice su verdin.

Ah, Amerikan kartalı,

143


www.isaretatesi.com

Neden böyle inatla güneşe karşı durdun?

Sanki eski, çok eski bir hıncın var ulu güneşe,

Ya da eski, çok eski bir bağlılığın var ona.

Dumanlı kıpkırmızı kalbi söküp aldığında

Tavşandan veya şen bir kuştan,

Güneşe doğru mu tutarsın onu

Kıpkırmızı insan kalbini havaya kaldıran

Aztek rahipleri misali?

Ey ihtiyar kartal,

Amerika’da güneş

Kandan tüten buharı mı ister hâlâ?

New Mexico’da güneş

Gökte vahşi bir avcı kuş gibi

Kanatlarını mı açıp süzülür?

Kan için çığlık mı atar yoksa?

Havada süzülen kana susamış bir kuş misali

Çayırlar üzerinde

Gepgeniş kanatlar mı açar?

Ey ulu kartal,

144


www.isaretatesi.com

Kızılderililerin olmak istediği güneş rahibi sen misin yoksa?

Bir kan dökücülük bağı mı var güneşle aranızda?

Yoksa senin anakaran

Buzul çağından bu yana soğuk kaldı da,

Ondan mı öfkelidir güneş bunca?

Yoksa anakaranda

Kan henüz sürüngen kanıdır da,

Güneş tamah mı ediyor ona?

Boyun eğmiyorum sana,

Kıskaç suratlı kocaman kartal!

Ne sana ne de senin o kana susamış güneşine ––

O ki kan emer

Ve asabi bir halk bırakır geriye.

Uç git, kocaman kapkara sırtlı koskoca kuş!

Kuyruğunda ateş kızılıyla,

Kapkara olan karanlığınla, usulca uç git,

Ey gökler kartalı!

İnsanlar kalplerindeki canla

Sonunda gökteki güneşi bile

Boyunduruğa vurup yola getirirler.

145


www.isaretatesi.com

Ey güneşe doğrudan bakan

Ağır kapkara gagalı ulu kuş,

Gün gelir seni de kurban getirme görevinden azlederler!

Taos

146


www.isaretatesi.com

MAVİ ALAKARGA

Karda kulübenin etrafından

Mavi alakarga geliyor başında sorgucuyla.

Her şeye sırtını dönerek,

Mavi bir metal parçası gibi koşuyor karda.

Kulübenin üzerinde kaba bir duman sütunu gibi

Yükselen kocaman çam ağacından

Tiz bir kahkaha duyuluyor,

Küçük kara köpeğimle ikimiz yaklaştığımız sırada;

Küçük kara kancık

Karda bacaklarını ayırarak duruyor,

Bir parça endişeyle başını kaldırıp, sorgulayarak,

Duman sütununa bakıyor.

Ağaçtan ciiiik! diye bir sataşma duyuluyor.

Ah, Bibbles,

Gülünç, kalkık burnunun çentiğinde bir tutam karla gezen

Küçük kara kancık,

Bana niye bakıyorsun?

147


www.isaretatesi.com

Böyle endişeli, niye bana bakıyorsun?

Bize gülüyor mavi alakarga.

Bibs, mavi alakarga bizimle alay ediyor.

Kar yağdığından beri her gün

Mavi alakarga kulübenin etrafını turluyor;

Pek meşgul, çeri çöpü didikliyor;

Herkese sırtını dönerek

Karda siyah uçlu gür sorgucuyla bir görünüp bir kayboluyor;

Sanki belli belirsiz bize sesleniyor:

Ey meraklı ahali, umurumda değilsiniz hiçbiriniz.

Seni asit mavisi metalik kuş,

Seni asi sorguçlu tombul kuş,

Kimsin sen?

Bu kabadayı hallerinle, kime patronluk taslıyorsun sen?

Seni göztaşı rengi, masmavi kuş seni!

Lobo, New Mexico

148


www.isaretatesi.com

EŞEK

Sicilya alacakaranlığında,

Uzun uzun anırıyor eşek ––

Tüm kısraklar ölü!

Ölü tüm kısraklar!

Aa-ii!

Aaa-iiii!

Aa-ii-ii-iii!!

Yürek dayanmaz, ah!

Yürek dayanmaz!

Ah, yürek dayanmaz!

Ahhh ––

Bir tane kalmış geriye!

Tek bir tane!

Bir tane!

Bir tane... kalmış… geriye...

Sancılı bir yatışmayla hırıl hırıl sonlanıyor.

149


www.isaretatesi.com

Böyledir eşeğin anırmasına özgün Arap yorumu. 58

Araplar bilir doğrusunu.

Fakat onun âdeta pirinç çalgı tınısıyla attığı uğultulu nara

Sicilya alacakaranlığında yankılandığında,

Emin olamıyorum tam da…

Kocaman, tüylü bir kafası var,

Büyük mahzun gözleri,

Düşük, takatsiz bir kıçı,

Küçük toynakları.

Canım benim!

Nasıl da eşek!

İçinde nasıl bir düğüm!

Unutamadığı bir şey var, hayıflandığı.

Orası kesin.

Tatar bozkırları, 59

58

Lawrence’ın Deniz ve Sardinya Adası (Sea and Sardinia) yapıtında şöyle bir

pasaj geçer: “Eşeğin uzun uzun, pek mahzun, inleye hıçkıra anırması:

‘Ölüdür tüm dişiler, ah, tüm dişiler – aah! – iiih! – ahh! – iiih! Yalnızca biri

sağ…’ Ve sonra teskin olup sancılı bir hırıltıyla susar. Araplar eşeğin

aslında böyle feryat ederek anırdığını söylerler.” (ç.n.)

59

Orta Asya bozkırları kastediliyor. (ç.n.)

150


www.isaretatesi.com

Ve dişlerindeki rüzgâr biraz,

Ve noli me tangere. 60

Sonra, rüzgârı yardığında dişleriyle,

Kurtları çiğneyip tepelediğinde,

Ve bir engelin üzerinden vahşice atlarmışçasına

Kısraklarının tepesine çıktığında, güneşe güldüğünde...

Eyvah, nasıl olduysa oldu,

Âşık oldu, satıldı pazarda!

Düştü aşkın cenderesine,

Zavallı eşek, tıpkı erkek gibi hep cenderede,

İkisi birbirine benzer bu meselede.

Ruhu tümden erkeklik uzvunda,

Ve kafası davul gibi, arzunun bilinciyle, utançla.

Aşka tutulan ilk hayvandı eşek;

Engelleri, kısrak engellerini

Bir bir aşan gururdan,

Aşka,

60

“Bana dokunma.” (Lat.) İsa’nın kutsal dirilişten sonra Mecdelli Meryem’e

sözleri (Yuhanna 20:17). (ç.n.)

151


www.isaretatesi.com

Kısrak amacına vardı, şehvetin bilgisine battı.

Bundandır İsa’nın Kudüs’e onun sırtında Görkemli Girişi. 61

Bundandır onun güzelim gözleri.

Bundandır onun arzuyla kara kara düşünen hantal kafası,

İsa misali düşüşü ve sırtında semeri.

Bundan gösterir kocaman eşek dişlerini

Ve bir feryatla ulur ki

Doyumsuz arzudur bir yarısı,

Tesellisiz utançtır diğer yarısı.

Bundandır kapkara çarmıh, onun omuzlarında. 62

Araplar doğru ama eksik söylemişler,

Ebedî arzuyla ebedî bir ağıttır anırma.

Bakın nasıl da başını öne eğmiş

61

İsa’nın çilesinin başlangıcı sayılan, “Kudüs’e Görkemli Giriş”

kastediliyor. İsa, Zeytin Dağı’ndan iner ve yanında kalabalık bir kitleyle,

büyük bir coşkuyla, eşek (sıpa) sırtında Kudüs’e girer. Bunu “Veda

Yemeği”, “Getsemani Bahçesi’nde Dua” ve “Çarmıha Gerilme” izler. Bkz.

İncil, Matta 21:7, Luka 19:30-39, Yuhanna 12:14 ve Zekeriya 9:9. (ç.n.)

62

Hıristiyan anlatılarına göre, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi sırasında eşek

onun yanından ayrılmaz ve sırtına çarmıhın gölgesi düşer. Gerçekten de

eşeklerin sırtında yukarıdan bakıldığında görülebilen, hayvanın omuzları

ve sırtı boyunca uzanan, haç şeklinde, siyah bir iz bulunur. (ç.n.)

152


www.isaretatesi.com

Duruyor Porta Cappuccini’nin 63 yanında

Asinello, Ciuco, Somaro; 64

Buğulu, güzelim gözleriyle,

Dalgın ama ayık bir yüzle,

Bir kaya parçası gibi hareketsiz.

Gorgon’un başını gördü de taşa mı döndü?

Yazık! Aşk 65 yapmıştır.

Eşşektir şimdi, merkeptir, karakaçandır, eşşek oğlu eşşektir,

Sahibi sırtına yükleri verir de verir.

Burnundan bağlı Porta Cappuccini’nin yanında.

Ve içeriden bir başka düğümle bağlı,

İki arzu arasında kördüğüm ––

Güneşe doğru sıçrayarak

Kısrak engellerini erkekçe bir bir aşmak;

Ve sonunda kabına sığmayan koskoca bir sıçrayışla, erkekçe,

Bir kısrağın amacına sıçramak.

Olan olmuş.

Her kuşun eti yenmez.

63

Sicilya, Taormina’da tarihi kent kapılarından biri. (ç.n.)

64

Asinello, Ciuco, Somaro: Üçü de İtalyanca’da “eşek” anlamına gelir. (ç.n.)

65

Şair, aşk anlamına gelen sözcüğü büyük harfle yazdığına göre, belli ki aşk

tanrıları Eros’u ve Cupid’i ima ediyor (Love). (ç.n.)

153


www.isaretatesi.com

Ahaaa! İhiii! Haa! Hii! Aaaa! İiii! A-i! A-i!

İçindeki ıstırap dalgasıyla sarsılırken benliğinin kayası,

Gösteriyor upuzun eşek dişlerini,

geri yatırıyor eşek kulaklarını,

Uzatıyor eşek boynunu

Ve kıyametler koparıyor hınç dolu havada.

Evet, bu bir açmaz.

Sırtına İsa bindi onun: ilk yük hayvanının sırtındaki ilk yük.

Sevgi, uysal bir eşeğin sırtında.

Hikâye böyle başladı.

Ama eşek unutmaz asla.

At dediğin beygirdir, unutur gider.

İnsanlar da enenmiş, tiridi çıkmış beygirlerdir,

Hiç hatırlamazlar.

Ama ilkel bir mahluktur eşek,

Asla unutmaz.

Tatar bozkırları;

Ve uysal bir sıpanın sırtında İsa: kısraklar:

154


www.isaretatesi.com

Mısır’a kaçan Meryem: Yusuf’un değneği. 66

Ahaaa! İhiii! Haa! Hii! Aaaa! İiii! A-i! A-i!

Tüm kısraklar ölü!

Ben ölüyüm ya da!

Birimiz, ya da her ikimiz,

Bilmiyooo-ruum ama! Ouuuu!

Hangisi?

Bilemiyooo-ruum

Ha-ha-ha-haangisiii!

Haangisiii!

Taormina

66

Aziz Yusuf, Bakire Meryem’in kocası ve İsa’nın dünyevi babasıdır. Kral

Hirodes’in oğlan çocuklarını öldüreceğini haber alan Meryem ve Yusuf,

çocuk İsa’yı yanlarına alarak Mısır’a kaçarlar. Dinî tasvirlerde Meryem eşek

sırtında resmedilir. Yusuf ile Meryem’in evlendirilmeleri, Yusuf’un

tapınağa Meryem için sunduğu değneğin çiçek açması sayesinde olmuştur.

Lawrence’ın, Meryem ve Yusuf’un Mısır’a göç hîkayesini farklı bir biçimde

yorumladığı “İnatçı Bir Kadının Baladı” (Ballad of a Wilful Woman) adlı bir

şiiri vardır. (ç.n.)

155


www.isaretatesi.com

TEKE

Bakın şunun basık, kapkara burnuna,

Balinanın hava delikleri gibi yamyassı.

Sanki geriye, kuyruğunun köküne dönük burun delikleri.

Sürünün içinde usulca harekete geçiyor,

Dişiler arasından kendine bir gemi gibi azimle yol açıyor,

Ağır, kokuşmuş bir yük taşıyarak

Küçük gemiler arasından ilerliyor,

––İhtiyar baba!––

Küçük bir kapı aralanır diye

Daima ileriyi, keçilerin arkasını kokluyor,

Sıkça içeriye girse de hedefine bir türlü varamadan

Yoluna devam ediyor:

Büyük bir gemi misali

Pruvasını küçük gemilerin üzerine bindiriyor,

Sonra dönüp yeniden dümeni kırıyor

Ve dişi gemilerin peşinde

Asla, ama asla yolun sonuna varamıyor.

156


www.isaretatesi.com

İncecik yarıklardan bakan sapsarı gözler ––

Biz pörtlek gözlüler için nasıl da anlaşılmaz.

Fakat sizin de alnınızda kapkara bir duvar olsaydı,

Ve o duvarın üzerinde

Bir dağ sırtının ucundaki

sipsivri bir kayalık dağ misali boy atmış

Bronzdan, sarmal boynuzlarınız olsaydı,

Ve sinirleriniz sizi o duvara doğru zorlasaydı ikide bir,

Hele bir de

İğne deliği kadarlık bir uzantı çıkıyor olsaydı bir tarafınızdan,

Ama onu görmek isteyip de bir türlü göremiyor olsaydınız,

Böyle gözleriniz olurdu herhalde.

Bazen irkiliyor birdenbire

Ve dövüşmek, meydan okumak,

tos vurmak için yüzünü dönüyor.

O an kapkara bir tüy bulutunun içinde

Fırtına şimşeğini andıran bir yarıktan bakan gözüyle

Anlıyorsunuz onun bir tanrı olduğunu.

Ayağını pek heybetli basıyor yere,

Öbür ayağını aniden balyoz gibi

Yere pek yaman vurarak

Ortalığı sarsıyor:

157


www.isaretatesi.com

Buradayım!

Ve birden başını eğiyor,

Boynuz ve kemik sarmalını

Patlamaya hazır bir patlamaya doğru evriltiyor ağır ağır,

Yıldırımsavara benzeyen

Kabarık kuyruğunun kökünden güç alırmışçasına,

Omurgası bir çığlıkla boydan boya sarsılırmışçasına fırlıyor,

Göklerden topladığı ilâhi bir hiddetle

Darbeye, çarpışmaya, vuruşmaya doğru atılıyor.

Onun eski, büyük bir tutkusudur bu ––

Keçilerin soluduğu yavan, kasvetli havadan

Büyük bir hiddet toplamak

Ve boynuzlar boynuzlarla çarpıştıkça

O hiddeti hasmının kafasına çalmak,

Vura vura birbirinin azmini sınamak,

Amansız çekiç darbeleriyle dövercesine

Keçinin tanrılığını yontmak.

Örste dövülür demir;

Fakat keçideki tanrılığa şekil verme işinde

Keçinin örsü ve çekici diğer keçidir.

Ama hasmını ondan aldılar

158


www.isaretatesi.com

Ve bir başına kaldı şehvetiyle;

Burun delikleri arkaya dönük, kendini kokluyor,

Yarıktan bakan gözüyle

Kendi zavallı iğne deliğini,

O daima ipliksiz kalan deliği görmeye çabalıyor.

Hasmımızı bizden aldıklarında ve dövüşemediğimizde

Böyledir hep.

Hayır, boğa gibi babacan değil o,

Şu kanı kaynayan iri yarı tanrı gibi değil;

Keçi, bir bencil; yalnızca kendini düşünüyor;

Kötü niyetlerle dolu, aşırı kibirli;

Şeytan misali en yüksek zirvede boy göstererek

Dünyaya tepeden bakmak istiyor.

Aşka gelince…

Kıpkızıl, çakmak taşı rengi,

uzunca bir iğne batırıyor karanlıkta

Üzerinde durduğu capcanlı kayaya;

O uğraşadursun, bekliyor dişi o sırada,

yüzünde keçi sırıtışıyla,

Biliyor onun hedefi on ikiden vuramayacağını;

Zira bu oynak, capcanlı hedef

159


www.isaretatesi.com

Onun zirveye doğru sıçrayarak attığı okun

Erişemeyeceği mesafede hep ––

Ve gene ıskalıyor erkek.

Daha başlamadan bitiyor.

Şapırtılı ağzındaki keçi sırıtışıyla

Mona Lisa böyle buyuruyor.

Bir orgazmın ardından bir başkası ––

Ve teke iğrenç kokuyor, burnu arkaya dönük;

Açık arazide çarpışabileceği

Metal alınlı tek bir düşman bile yok;

Sürünün lideri olabileceği tek bir dağ zirvesi yok.

Yalnızca bengi dişiler var etrafta,

Üstlerine sıçrayıp onları aşmaya çalışacak, başaramayacak.

Bir tüy yumağına benzeyen

Sakin adımlı dişi kedinin

Arap saçına dönmüş şehveti;

Onun içten içe sarıp sarmaladığı kanın

Sonu gelmez bir şekilde

Kemiğin yahut kemikteki metalin bile ötesinde

Ağır ağır kabarışı.

Akışkan, gizli, kavranılmaz bir kandır

160


www.isaretatesi.com

Dişi kedinin sarıp sarmaladığı;

Sinirlerindeki gerilimden bile

Daha yakından tanır onu;

Kat kat, uç uca binmiş kemiklerden bile daha güçlü,

En amansız irade oklarının bile erişebileceğinden

Daha karanlık bir şekilde duyar onu,

Zira iradenin tükendiği yerin ötesinde,

Suya batan bir taşın varabildiğinden daha diplerdedir o.

Fakat teke,

Bencil bir iradenin ve tutkulu şehvetin

O doymak bilmez kapkara erkeği,

Kapkara bir bulutun içindeki o eğri bronz boynuzlu tanrı,

Bir düşman bulur kendisi gibi bencil

Ve kafa kafaya çarpışarak çınlatırlar zilleri,

Yoğun alacakaranlıkta şimşekler çakar.

Dişileri biraz olsun unut

Ve bencil iraden için dövüş,

Ey ihtiyar Şeytan,

Bencil iradenle, bencil iraden uğruna dövüş,

Zirvenin ucundaki iblis olup

Dünyaya tepeden bakabilmek için dövüş…

161


www.isaretatesi.com

Peh! Elinden gelmez ki zavallı evcil yaratığın!

Taormina

162


www.isaretatesi.com

KANGURU

Kuzey yarımkürede yaşam

Havaya doğru zıplayıp rüzgârın altından süzülür sanki,

Tıpkı kayalıklardaki geyikler, eşelenen atlar,

Kısa kuyruklu oynak tavşanlar gibi.

Yahut ufka akın edercesine koşar yatay doğrultuda,

Tıpkı boğalar, bizonlar, yaban domuzları gibi.

Bazen de hedefine doğru kayar, su gibi akışkan;

Tilkiler, kakımlar, kurtlar, çayır köpekleri 67 gibi.

Sadece fareler, köstebekler, sıçanlar, porsuklar

Ve belki biraz da ayılar

Sabitlenmiş gibidir dünyanın göbek deliğine.

Bir de kurbağalar

Zıplayınca şap diye düşerler yerin merkezine.

67

Geniş Kuzey Amerika çayırlarında yaşayan bir tür yer sincabı (Cynomys).

(ç.n.)

163


www.isaretatesi.com

Oysa dimdik oturduğunda öbür yarımküredeki

Sarı renkli dişi Kanguru,

Kimse yerinden kaldıramaz onu;

Yere ucu ucuna değen

Ağır bir sıvı damlasına benzer.

Aşağı yönlü damlayış,

Düşey yönelim.

Soğukkanlı kurbağalardan çok daha yoğun.

Zarif anne Kanguru

Bir tavşan gibi oturmuş işte,

Ama kocaman, ağırlığı şekül gibi;

Ve kaldırıyor güzel narin yüzünü;

Ah, nasıl da ince hatlı,

Tavşandan çok daha hoş bir yüz bu!

Yüzünü kaldırıyor

Ve nane şekerini kemiriyor kıtır kıtır, 68

Pek sevdiği nane şekerini,

Hassas anne Kanguru.

Onun o hassas, soylu, upuzun yüzü

68

Şairin buradaki kanguru için esin kaynağı, 1922 yılının temmuz ayında

Sydney’deki Taronga Hayvanat Bahçesi’nde gördüğü bir kangurudur. (ç.n.)

164


www.isaretatesi.com

Ve bütünüyle Güney yarımküreli, kapkara gözleri…

Sessiz Avustralya’da

nice berrak gündoğumları seyrettikten sonra

Öylesi sessiz, öylesi uzak, kocaman gözleri…

Gevşek, küçücük elleri onun, düşük Viktoryen omuzları.

Hele de belinden aşağıdaki muazzam ağırlığı,

Soluk renkli kocaman göbeği.

Ve o göbekten dışarı sarkan

Körpe, incecik, sapsarı, küçük bir pençe,

Göbeğin ortasından

Gülünç bir süs, bir kurdele gibi fırlamış

Uzun, ipince bir kulak.

Boşta sallanan

O körpe el ve incecik kulak.

Göbeği, iri kalçaları

Ve bir piton gibi uzanan

Kocaman, adaleli kuyruğu Kangurunun.

İşte bu kadar, başka nane şekeri istemiyor.

Pek hassas, özlemle kokluyor havayı,

Arkasını dönüp, kayak gibi uzun, dümdüz bacaklar üzerinde

Ağır, hüzünlü zıplayışlarla uzaklaşıyor,

165


www.isaretatesi.com

Çelik gibi sağlam bir yılanı andıran

kuyruğuyla dümen tutuyor.

Gene duruyor, hafiften dönerek, meraklı gözlerle

Arkasına bakıyor.

Kıpırdayan bir şey var karnında,

Pencereden bakarmışçasına,

küçük zayıf bir yüz uzanıyor dışarı,

Uykulu ve bir parça ürkek,

Hemen tekrar kayboluyor gözden,

içerinin sıcaklığına sığınıyor,

Sarkık bir pençe kalıyor dışarıda bir tek.

Pek mağrur,

Ebedî bir özlemle uzaklara bakıyor Kanguru hâlâ…

Dolu, dopdolu gözler bunlar,

Varoluşun kıyısında asırlardır kayıp olan

Avustralyalı siyahî bir oğlanın

derin, pırıltılı, dopdolu gözleri gibi!

Doyumsuz bir özlemle bakıyor uzaklara.

Sayısız asırlar boyu gelişini bekledi bir şeylerin,

Güney’in bu sessiz, kayıp diyarında

Yaşamdan yeni bir işaret bekledi.

166


www.isaretatesi.com

Oysa yalnızca böcekler, yılanlar, güneş ––

Ve yalnızca küçük yaşam ısırık atar burada.

Ne bir boğa böğürür ne inek,

Ne bir geyik bağırır,

Ne bir leopar, yahut aslan kükrer, ne de köpek havlar.

Tekinsiz, mavi çalılıkta

Yalnızca papağanlar öter bazen.

Berrak, muhteşem gözlerle bakar Kanguru, özlemle.

Tüm ağırlığı ve kanıyla yerin merkezine doğru

Bir çuval gibi sarkar;

Ve göbeğinin penceresinden küçük canlı varlık

Pençesini uzatır.

Zıpla madem

Ve aşağı in hemen ––

Yerin ağır, derin merkezine doğru çeken hattın üzerinden.

Sydney

167


www.isaretatesi.com

DAĞ ASLANI

Ocak ayının karı içinden Lobo 69 kanyonuna tırmanırken

Gitgide kararıyor ladinler, reçine mavi renk,

Donmamış sular şırıldıyor ve patika hâlâ belirgin.

İnsanlar!

İki adam!

İnsan! Dünyada korkulacak yegâne hayvan!

Duraksıyorlar.

Duraksıyoruz.

Silahları var.

Silahımız yok.

Yola devam ederek karşılaşıyoruz.

Lobo vadisinin karanlığı, karı ve içe kapalılığından

69

New Mexico, Taos’a otuz kilometre mesafedeki San Cristobal

yakınlarında bulunan Lobo Dağı. Lawrence’ın 1924-1925 arası toplamda

yaklaşık bir yıl yaşadığı, bugün D. H. Lawrence Çiftliği olarak bilinen

Kiowa Çiftliği buradadır. (ç.n.)

168


www.isaretatesi.com

Beliriveren iki yabancı, Meksikalılar.

Bu belli belirsiz patikada acaba ne arıyorlar?

Ne taşıyor bir tanesi elinde?

Sarımtırak bir şey.

Bir geyik?

Qué tiene, amigo? ––

León –– 70

Aptalca sırıtıyor, suçüstü yakalanmışçasına.

Bir şey anlamamışız gibi, biz de sırıtıyoruz aptalca.

Esmer tenli, kibar bir adam.

Bir dağ aslanı bu;

Dişi Afrika aslanı gibi sarımtırak, ince yapılı, uzun bir kedi.

Ölmüş.

Bu sabah tuzakla yakaladık, diyor adam, aptalca sırıtarak.

Başını kaldır kedinin,

70

–– “Ne taşıyorsunuz, beyler?”

–– “Aslan.” (İsp.). (ç.n.)

169


www.isaretatesi.com

Yuvarlak, kırağı gibi parlak yüzüne bak onun:

Yuvarlak, güzel biçimli bir baş ve iki ölü kulak;

Yüzündeki müthiş parlaklığın üzerinde çizgiler,

Keskin, pek karanlık, hoş ışınlar;

Yüzünün müthiş kırağı parlaklığı üzerinde

Karanlık, delici, pek hoş ışınlar.

Güzelim ölü gözler.

Hermoso es! 71

Onlar açıklığa doğru çıkıyorlar,

Biz Lobo’nun karanlığına ilerliyoruz.

Ve ağaçların yukarısında inini buluyorum dağ aslanının;

Kan portakalı rengi, dimdik yükselen göz alıcı kayalarda

Bir kovuk, bir mağara ağzı.

Ve kemikler, dal parçaları, tekinsiz bir yamaç.

Demek bir daha asla zıplayamayacak o buraya,

Sarı bir dağ aslanının uzun, şimşek misali sıçrayışıyla…

Ve karanlık Lobo vadi ağzındaki ağaçların üzerinden,

Kan portakalı rengi kayaların içindeki mağaranın gölgesinden,

71

“Ne kadar güzel!” (İsp.). (ç.n.)

170


www.isaretatesi.com

O kırağı gibi parlak, çizgili yüz bir daha asla bakmayacak!

Onun yerine ben bakıyorum.

Çölün hülyalı donukluğuna,

Sangre de Cristo dağlarının karına,

Picoris dağlarının buzuna,

Tam karşıdaki karlı yamaca,

Karda hareketsiz, yılbaşı süsü gibi duran ağaçlara…

Ve düşünüyorum,

Şu bomboş dünyada

Bana da yer vardı bir dağ aslanına da.

Düşünüyorum,

Dağların ötesindeki dünyada

Nasıl da kolayca feda edebilirdik

Bir ya da iki milyon insanı

Ve zerre kadar eksiklik hissetmezdik.

Fakat o kırağı gibi parlak yüzlü, zayıf, sapsarı,

Yitik dağ aslanı

Ne büyük bir kayıptır bu dünyaya!

Lobo

171


www.isaretatesi.com

KIZIL KURT

Batının bağrında,

Taos çölünün üzerinde

Bir kartal dönüp duruyor.

İkimizin arasında

Hava gitgide kararıyor.

Uzak platonun ucunda, berrak ve koskocaman,

Bir an durup bekliyor ayaksız güneş,

Bir şeyler söylüyor:

Son bir kez bak bakalım! Bak, iyice bak!

Gidiyorum işte.

Duraksıyor, son kez görülüyor,

Sonra çabucak kayboluyor.

Ve gözlerine kadar her tarafını örten,

Alnında sıkıca bağlı, bembeyaz

bir örtüye sarınmış bir Kızılderili,

Durmuş, benimle konuşuyor:

Bak, görünmezim ben!

172


www.isaretatesi.com

Gördün mü işte, beni göremezsin!

Kefen giymiş görünmezim ben!

Güneş gitti artık,

Kavak yaprakları neredeyse dökülmüş,

Midilliler tavlalarında,

Gece olmuş.

Ah! Dahası da var,

Bir şey çıkagelmiş.

Bir kızıl kurt –– duruyor karanlığın kıpkızıl ucunda.

Kül rengi çölde tozlara gömülmüş gün,

Tıpkı çarmıhtan yere düşmüş beyaz bir İsa gibi

Çölün alacakaranlık zemininde yatıyor, tozlar, küller içinde.

Ve kanatlarını açmış ölü bir ağaca benzeyen

kara bir çarmıh var,

Belki de kanatlarını açmış kara bir kartal,

Gecede tek başına,

Bir ayinde sanki.

Ve kartalın kanatlarının kapkaranlık içbükeyinden,

Kızılderili’nin gözlerinin göründüğü

Aralanmış bir tabutu andıran yarıktan,

173


www.isaretatesi.com

Ve kavak yapraklarının yokluğundan,

Hatta kara haçlı eşeklerin bile yokluğundan

Bir şey çıkıp geliyor bize doğru;

Uzun boylu, yaşlı ruhlar 72 geliyor,

Kızılderili tebessümüyle

Şöyle diyor bir tanesi: Nasılsın, soluk benizli?

Gayet iyiyim, yaşlı ruh.

Sen nasılsın?

Dilersen bana Harry diyebilirsin,

Ya da İhtiyar Harry, diyor.

Yahut Nicolas’ın kısa söylenişi,

Nick de, İhtiyar Nick mesela.

Bana kalırsa, esmer, yaşlı bir ruhsun sen,

Ve ben de soluk benizli, yuvasız bir köpek.

Doğudaki şafaktan beri güneşi takip ederek

Doğuya, hep doğuya ilerledim, 73

72

Şair; “cin”, “ifrit”, “iblis” gibi anlamlarının yanı sıra “insanı teslim alıp

ona hükmeden ruh” anlamını da içeren Antik Yunan kökenli “demon”

(daimon) sözcüğünü kullanıyor (old demons). Bağlamına göre bu sözcük,

“yaratıcı ruh”, “iç ses”, “esin kaynağı”, “deha” anlamlarını da

karşılayabilir. (ç.n.)

174


www.isaretatesi.com

Ta ki güneş evine döndü sonunda

Ve ben yersiz yurtsuz,

Burada, senin kapında kaldım karanlıkta.

Sen ve ben,

İkimiz anlaşabilir miyiz yaşlı ruh, ne dersin?

Sen ve ben, soluk benizli, sen ve ben,

Anlaşamayız biz.

Deneyemez miyiz?

Tanrın nerede senin, ey beyaz adam?

Beyaz Tanrın nerede senin?

Hava kararırken toprağa düştü o,

Doğudan dışarı doğru son adımımı attığımda

Tütüyordu duman gibi.

O halde kayıp, soluk benizli, ak bir köpeksin sen,

73

Lawrence’ın bu şiirdeki yön algısıyla ilgili olarak, “şairin batıya doğru

ilerleyen güneşi nasıl olup da doğuya doğru takip ettiği” üzerine, sürüp

giden bir akademik tartışma vardır. Bu tartışmayı bir kenara bırakarak

şairin imgelemine bağlı kaldığımız takdirde, şairin batana dek takip ettiği

güneşi her defasında doğuda yeniden bulduğunu, böylece bir doğudan

diğerine ilerlediğini görebiliriz. (ç.n.)

175


www.isaretatesi.com

Gün ise ölü artık…

Usulca dokun bana, ihtiyar baba,

Sakalım kıpkızıl.

Zayıf, soluk benizli kızıl kurt,

Git evine, zayıf kızıl kurt.

İhtiyar baba, evim yok ki benim.

Bu yüzden size geldim.

Sahipsiz, aç soluk benizlileri kabul etmeyiz biz…

Müsaade istemiyorum, baba.

Geldim. Buradayım.

Kızıl şafak kurdu

Köyünüzün 74 etrafında geziniyor,

Evlerinizin duvarlarına karşı uluyup duruyor,

Burada olduğunu duyuruyor.

Ama köyün köpeklerinin

74

New Mexico bölgesine özgü bir Kızılderili yerleşim tipi olan, kerpiçten

yapılmış bitişik ve üst üste evlerin dışarıya hayli kapalı bir şekilde birarada

bulunduğu pueblo kastediliyor. (ç.n.)

176


www.isaretatesi.com

Kocaman dişleri var…

Kızıl kurt

Köpek dişlerinden korkacak olsaydı,

Günün uzak, en uzak ucundan

Hep doğuya, doğuya doğru onca yolu kateder miydi?

Köyün yanıbaşındaki nehrin kıyısında durmuş,

Esmer, yaşlı ruh ve ben

Hoşbeş ediyoruz böylece.

Kurt, diyor bana, kızıl diyor.

Bense isim takmıyorum ona.

Fakat o, Yıldız Yolu’yum ben, 75 diyor.

Geldiği yoldan geri dönebileceğini söylüyorum ona.

Bana gelince…

Mademki güneşin kuyruğuna takılıp,

Doğuya doğru gittiği sürece onun peşinden ilerledim

75

Lawrence’ın yıldızlı gökyüzü betimlemelerinde zaman zaman kullandığı

bir ifade (star-road). Yazar bu ifadeyle, gökyüzündeki yoğun, yıldızlı

bölgeleri; bazen de sudaki, yıldızlara doğru uzanan bir yolmuş gibi

görünen parlak yansımaları kasteder. (ç.n.)

177


www.isaretatesi.com

Ve onu burada kaybettim,

Şimdi tam burada kuyruğumun üstüne oturacağım

Ve onun yeni bir hikâyeyle geri dönmesini bekleyeceğim.

Ben kızıl kurdum, diyor esmer ihtiyar baba.

Pekâlâ, kızıl şafak kurduyum ben.

Taos

178


www.isaretatesi.com

NEW MEXICO’DA İNSANLAR

Çölde bembeyaz bir ocağın etrafında

Örtüye sarınmış dağlar…

Oradan oraya geziyor, geziyor çölde güneş,

Ama asla yerinden kalkıp gezinmiyor dağlar.

Uyanmıyor onlar, uyanamıyorlar.

Kızılderili tanrılarının son alacakaranlığında

Konakladılar, uykuya daldılar.

Uyanamıyorlar.

Kızılderililer koşar, dans eder, tepinir…

Boşuna.

Altın madenleri açar beyaz adam,

Dağlar bozar onları uykuda.

Kızılderili korkudan güler uykusunda,

Tıpkı uyuyan

Ama uykusu sona erse de uyanamayan,

179


www.isaretatesi.com

Kütük gibi yatıp da haykıran

Ama bedeni uyanamadığından sessizce haykıran

bir adam gibi;

Ve uykunun kıskacında

Korkudan, sırf korkudan gülen bir adam gibi.

İradenin üzerinde,

Zihnin alevi titreşse bile insanı ayağa kaldırmayan

Kara bir çeper.

Uykunun kara çeperi, kapkara bir örtü gibi.

Çığlık atıyoruz biri bizi uyandırsın diye;

Uykunun felciyle

Çığlığımız pek sessiz;

Ve bunu biliyoruz.

Kanlar içinde kalana dek kırbaçlar kendini Penitenteler, 76

Bir an olsun uyanabilmek uğruna,

Uykunun çeperini yırtabilmek uğruna…

Boşuna.

Beyaz adam kendilerini uyandıracak sanmıştı Kızılderililer…

76

New Mexico bölgesinde, müritlerinin Kutsal Hafta sırasında kendilerini

kırbaçlamasıyla meşhur bir Katolik tarikatı. (ç.n.)

180


www.isaretatesi.com

Oysa uyur bir halde debeleniyor beyaz adam dağlarda,

Daima uyur bir halde geziyor çölde at sırtında,

Uyurgezerlikle allak bullak, deli divane

Biri diğerini vuruyor,

ölümün bir şeyi uyandıracağını sanarak…

Boşuna.

Kafasını saran bir zarla dünyaya gelmiş o, 77

Yüzü kapkara bir çeperle örtülü;

Yırtmak gelmiyor elinden onu,

Zihni uyanık olsa bile.

Çölde kül beyazı bir ocağın etrafında

Örtüye sarınmış dağlar;

Ve gökte zincirlerini koparmışçasına sarsılıp dursa da güneş,

Uyanamıyor onlar, örtünün altındalar.

Taos

77

Bebeklerin başlarını saran ve genellikle doğum sırasında yırtılan zar

kastediliyor. (ç.n.)

181


www.isaretatesi.com

TAOS’TA SONBAHAR

Rocky Dağları’nın şişkin yamaçlarında

Titrek kavaklar, güz kavakları;

Bir dişi kaplanın kürkü sanki,

Benekleri de çam ağaçları.

Plato boyunca adaçayı

Çölde bir şömine halısıdır bana;

Yerde dümdüz, tüylerle kaplı

Kül rengi bir kurt postu bu,

Vahşi bir kurdun postu.

Sedirler ve fıstık çamlarıyla bezeli

Alaca yamaçlara doğru sür midillini…

Bir su samuru mu görüyorsun karşında?

Gövdesinin yan tarafı gümüşsü,

Vahşi suratlı, bıyıklı, balıkçıl dişli, alaca...

Kanyondaki titrek kavaklar arasından

Tırısa kalkınca,

182


www.isaretatesi.com

Bakın nasıl da tasasızca gidiyorum

Horus şahininin altın renkli,

Parlak tüylü, muazzam bacakları arasında.

Altın Horus şahini

Ata biner gibi bacaklarını açmış yukarıda.

Fakat çamların altında

Ağır ağır gidiyorum,

Kocaman bir siyah ayının tüylü karnının altındaymışçasına.

Yükseğe çıkarak sevinçle bakıyorum ardıma,

Kuş tüyleri gibi üst üste binmiş sapsarı titrek kavaklara,

Az evvelki Horus şahininin

Altın renkli muazzam göğsündeki sıra sıra tüylere.

Yeniden açıklığa,

Adaçayıyla ve çam ağaçlarıyla

Üzeri balık misali benek benek olmuş yamaçlara

Çıkmaktan memnun,

Su samuru bıyıklarının ötesinde,

Düzlüğü kaplayan

kurt postunun tüyleri üzerinde koşturuyorum.

Ve ardıma bakıyorum gene,

183


www.isaretatesi.com

Kabarık, şişkin Rocky yamaçlarına;

Kaplan benekli, jaguar desenli, puma sarısı, pars gibi boz

Amerika yamaçlarına…

Bak şu vahşi yaratıkların kürklerine midillim,

Seyret onları,

Merak etme, zarar veremezler sana.

Dişler, tırnaklar, pençeler, gagalar ve şahin gözleri

Zararsızdır şimdi,

Hiç tasalanma.

Taos

184


www.isaretatesi.com

TUHAF YARATIK ŞU BURJUVA

Tuhaf yaratık şu burjuva,

Hele de türün erkek olanı!

Müthiş derecede takdim edilesi ––

Size onu takdim edeyim mi?

Bakın, yakışıklı değil mi? Peki ya sağlıklı?

Türünün hoş bir örneği, değil mi?

Parlak tertemiz bir İngiliz beyefendisi gibi görünmüyor mu?

Kekliklerin yahut küçük plastik bir topun ardından her gün

Otuz mil koştururken

Ne dersiniz, Tanrı’nın sureti 78 değil mi?

Onun gibi olmak istemez miydiniz,

Pek makbul, hali vakti yerinde?

Ah, durun bekleyin ama!

Bırakın yeni bir duyguya maruz kalsın,

78

Eski Ahit, Tekvin 1:27: “Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu

Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı.” (ç.n.)

185


www.isaretatesi.com

Yüzleşsin bir başka adamın ihtiyacıyla,

Biraz ahlâki güçlükle karşılaşsın,

Hayat yeni bir kavrayış talebiyle dikilsin karşısına

–– Ve seyredin nasıl yılıştığını,

Cıvık bir kremaya benzediğini.

Seyredin nasıl da şekilden şekile girip

Bir ahmağa, yahut hergeleye döndüğünü.

Yeni bir taleple, yeni bir yaşam talebiyle karşı karşıya kalınca,

Bakın ona ne hallerde...

Tuhaf yaratık şu burjuva,

Hele de türün erkek olanı.

Pek hoş tımar edilmiş,

Nasıl da dimdik duruyor orada, düzgün, şık görünümlü ––

Bir mantar âdeta.

Geçmiş yaşamın kalıntıları üzerinde kök salarak

Kendinden daha büyük bir yaşamın ölü yapraklarını sömüren

Bir asalak.

Fakat pek uzun süredir orada o, çoktan içi geçmiş.

Dokunsanız göreceksiniz ki koftur,

Düzgün kabuğunun ve dimdik duruşunun altında

İçi kurtlarla kaynayan kof bir mantar gibi.

186


www.isaretatesi.com

Kıvıl kıvıl kurtlarla, kof duygularla dolu, pek kirli ––

Tuhaf yaratık şu burjuva!

Nemli İngiltere’de

Binler, on binler halinde dikilip duran bu suretler

Ah, keşke bir tekme vurup devrilebilse;

Ve keşke hepsi, iğrenç şapkalı mantarlar gibi,

Çabucak çürüyerek İngiliz toprağına karışabilse!

187


www.isaretatesi.com

KERTENKELE

Kertenkele bir taşın üzerine fırladı, başını kaldırdı

Ve hiç şüphe yok, uğultulu göklere kulak kabarttı.

Ne şık bir adam! Sizin için çenesini yana oynattı,

Kuyruğunu şöyle bir kıvırdı.

Kertenkelenin kertenkele olduğu kadar insan olsaydı insanlar,

Onlar da bakılmaya değer olacaktı!

188


www.isaretatesi.com

KELEBEK

Ey kelebek, rüzgâr denize doğru sertçe esiyor

Bahçe duvarının ardında…

Kelebek! Ne diye kondun ayakkabıma,

Emiyorsun ayakkabımın kirini,

Damarlı kanatlarını kaldıra kaldıra?

Seni kocaman beyaz kelebek!

Ekim ayı gelmiş bile, denize doğru sertçe esiyor rüzgâr;

Tepelere kar düşmüş belli ki, karla süzülmüş rüzgâr.

Kırmızı sardunyalı bu bahçede hava sıcak, sıcacık;

Ama ayakkabımın üzerinde halinden hoşnut

Beyaz kelebek,

Denize doğru sertçe esiyor rüzgâr!

Alıp başını gidecek misin sıcacık yuvamdan?

Büyük, kara benekli, yumuşacık kanatlarının üzerinde

Görünmez bir gökkuşağına, bir kemere tırmanırmışcasına

189


www.isaretatesi.com

Yükselecek, yükselecek misin ––

Ta ki kemerin sırtından rüzgâr seni dosdoğru yukarı çekip de,

Sen, bembeyaz leke, tuhaf bir yükseklikte çırpınarak,

Denize doğru uçup gidene dek?

Elveda, yitik ruh, elveda!

Kaybolup gittin bile uzaklarda.

Hepsi bu kadarmış! Karışıp gittin havaya…

190


www.isaretatesi.com

ÖLÜM GEMİSİ

I.

Güzdür şimdi ve meyvenin düşüşü ––

unutuşa doğru uzun bir yolculuk…

Büyük çiy damlaları gibi düşüyor elmalar,

kendilerinden bir çıkış yolu açmak uğruna yaralanıyorlar.

Gitmenin zamanıdır şimdi,

kendine elveda demenin ve yitik benlikten

bir çıkış bulmanın zamanı…

II.

Bir ölüm gemisi yaptın mı kendine?

Ah, bir ölüm gemisi yap kendine, zira sana bu gerek.

191


www.isaretatesi.com

Elmalar âdeta gümbürdeyerek

bir bir düşerken kaskatı toprağa, amansız kış soğuğu kapıda.

Ve ölüm kül kokusu gibi havada!

Ah, duymuyor musun yoksa?

Yaralı bedende, dehşete kapılan ruh

gediklerden içeri esen soğukta büzülerek

tir tir titremekten kendini alamıyor…

III.

Peki insan yalın bir hançerle

selâmete çıkabilir mi? 79

İnsan belki kamayla, hançerle, kurşunla,

yaralayarak, parçalayarak,

bir çıkış yolu açabilir yaşamına,

79

Hamlet’teki, meşhur, “olmak ya da olmamak” monoloğunda geçen bir

ifade: “Kim katlanırdı zamanın ezasına cefasına”……“yalın bir hançer

saplayıp sinesine, selâmete çıkmak varken?” Ait olduğu bağlamda

“selâmet(e çıkmak)” olarak çevrilmesi gereken “quietus” sözcüğü

doğrudan doğruya “ölüm” anlamına da gelir. (ç.n.)

192


www.isaretatesi.com

ama kurtuluş mudur bu sahiden, ah, söyle bana!

Değildir elbet! Kurtuluşa varmak

nasıl olabilir cinayetle, kendini öldürmekle?

IV.

Ah, huzuru konuşalım bizler, tanıdığımız huzuru,

tadabileceğimiz huzuru,

güçlü, dingin bir yüreğin derin ve sevecen huzurunu…

Kendi kurtuluşumuza acaba biz

böyle bir huzurla nasıl varabiliriz?

V.

Ölüm gemisi yap kendine, ah, 80

80

Lawrence’ın 1930 başlarında ölümle pençeleşirken yazdığı bu şiirdeki

“ölüm gemisi” imgesi, onun Etrüsk Mekânları (Etruscan Places) adlı

yapıtında sözünü ettiği bir Etrüsk mezarında gördüğü küçük bronz bir

gemiden kaynağını alır, eklektik bir şekilde Eski Mısır ve Viking

geleneklerini, Ahit Sandığı’nı, Nuh’un Gemisi’ni ve Hıristiyanlıktaki

Efkaristiya ayinini bir araya getirir. (ç.n.)

193


www.isaretatesi.com

zira unutuşa doğru en uzun yolculuğa çıkacaksın.

Eski senle yenisi arasında uzanan

uzun, sancılı ölümü öleceksin.

Bedenlerimiz çoktan yitik, yaralı, feci halde yaralı,

ruhlarımız zalim yaranın çatlağından

dışarı sızıyor çoktan.

Sonun kapkaranlık sonsuz okyanusu

yaralarımızın gediklerinden içeri doluyor şimdiden,

tufan çökmüş üstümüze şimdiden.

Ah, ölüm gemisi yap kendine, küçük bir gemi;

ve unutuşa doğru kapkaranlık bir sefer için

yiyecekle, çörekle, şarapla donat onu.

VI.

Parça parça ölüyor beden;

ve karanlık seller yükseldikçe

ruhun dayanağını alıp götürüyor sular.

194


www.isaretatesi.com

Ölüyoruz, ölüyoruz, hepimiz ölüyoruz;

içimizde kabaran ölüm selinden hiçbir şey sağ çıkmayacak;

yakında dışarı da taşacak sular, tüm dünyayı kaplayacak.

Ölüyoruz, parça parça ölüyor bedenlerimiz

ve terkediyor bizi takatimiz;

seller üzerindeki karanlık yağmurda

çırılçıplak bir halde, korkuyla

hayat ağacımızın son dallarına sığınıp sinmiş ruhumuz…

VII.

Ölüyoruz, ölüyoruz;

ölmeyi istemektir bize düşen

ve ruhu en uzun yolculuğa çıkaracak ölüm gemisini yapmak.

Göçüp giden ruh için,

kürekleriyle, yiyeceğiyle, kap kacağıyla

ve tüm teçhizatıyla sefere hazır

küçücük bir gemi…

Gemini suya indir artık;

beden ölüp can göçerken,

195


www.isaretatesi.com

ey kırılgan ruh,

cesaretin narin gemisinde,

erzakla, pişirme kaplarıyla,

yedek giysilerle dolu inanç gemisinde

yola çık;

sellerin karanlık çalkantısı üzerinde,

son yolcuğun sularında,

ölümün engin denizinde yelken aç,

yol al kapkaranlık ––

zira ne rotamız belli artık,

ne de bir liman var sığınacak…

Sığınacak bir liman yok, gidecek yer yok;

şırıltısız derin sellerin üzerinde

bir tek, kararan, gitgide kararan yoğun karanlık,

dört bir yanı boğmuş yekpare zifirî karanlık ––

öyle ki, bir istikamet yok artık.

Yalnızca küçük gemi var orada, o bile yitik.

Görünmüyor, her şey karanlık…

Yitip gitmiş gemi! Yitik!

Gene de orada bir yerde.

Ama nerede?

196


www.isaretatesi.com

VIII.

Ve her şey yitik, beden yitik;

yitik, yok, tümden yitik.

Yukarının karanlığı aşağıyı boğmuş,

ikisi arasında yok küçük gemi, büsbütün yitik.

Son bu. Unutuş…

IX.

Fakat sonsuzluğun içinden,

karanlığın üzerinde

incecik bir şerit beliriyor,

yatay bir şerit,

karanlığın üzerinde pek soluk,

belli belirsiz duman çıkarıyor.

Bir yanılsama mı bu?

Yoksa hafiften kabarıyor mu duman?

Ah, durun, şafaktır bu, şafak,

197


www.isaretatesi.com

unutuştan çıkarak yaşama geri dönüşün

müthiş şafağı…

Dur, bekle,

ey tufan şafağının

ölümcül kurşuni göğü altında sürüklenen küçük gemi!

Bak! Sapsarı bir ışık fışkırıyor!

Hatta, ey iliklerine kadar üşümüş solgun ruh,

bir de gül pembesi fışkırıyor!

Gül pembesi fışkırıyor ––

ve her şey başlıyor yeni baştan…

X.

Tufan diniyor

ve suların içinden

aşınmış bir deniz kabuğu misali

çıkıyor beden, tuhaf ve pek güzel.

Pespembe sular üzerinde ine çıka

evine doğru süzülüyor küçük gemi;

ve kırılgan ruh adım atıyor dışarı, yuvaya dönüyor

198


www.isaretatesi.com

yürek huzurla dolarken.

Huzurla salınıp duruyor yürek,

Unutuşla yepyeni.

Ah, bir ölüm gemisi yap kendine, yap onu!

Zira sana o gerek,

Unutuş yolculuğu bekliyor seni…

199


www.isaretatesi.com

BAHÇEDEKİ AĞAÇLAR

Gökgürültülü havada,

ah, nasıl da durgun ağaçlar…

Upuzun, güzelim ıhlamur ağacı,

yaprakları nasıl da sessiz,

büsbütün ıtırsız.

Ve krem rengi, hayaletvari mürver,

gür yeşiller içinde bembeyaz, fildişi yapraklarıyla

buğulu, alaca, küçücük ağaç

nasıl da kararsız, yeşil çimenler üzerinde;

sanki her an yitip gidecek

bütün köpüksü güzelliğiyle!

Koskoca bir sütunu andırarak

baş döndürücü bir yüksekliğe uzanan karaçam;

ve denizden gelen şeylerin

mavimtrak griliğine sahip balsam göknarı;

200


www.isaretatesi.com

ve ucu allı pembeli olan yapraklarıyla

körpe kayın ağacı ––

nasıl da durgun, biraradalar,

gökgürültülü havada hepsi birbirine yabancı;

nasıl da hareketsiz bekliyorlar,

yeşil çimenler pırıldarken

her biri sessiz bahçede birer yabancı…

Lichtental

201


www.isaretatesi.com

BEYAZ AT

Beyaz ata doğru yürüyor çocuk, yuları hazırlıyor

Ve at sessizce bakıyor ona.

Öyle suskun bakışıyorlar, sanki başka bir dünyadalar.

202

Hooray! Your file is uploaded and ready to be published.

Saved successfully!

Ooh no, something went wrong!